NİSAN AYI GÜNLÜKLERİ 2017


Nisan en sevdiğim aylardan, içinden bahar geçer, festival geçer, gezme isteği geçer.Her sene aynı şeyler değil ama benzerleri geçer, foto 2018 den günlük, 2017 den, okuyalım…

02 NİSAN

Güneşle aramız açık, rol yapıyor, parlıyor ısıtmıyor. sabahları çay bardaklarından meded umuyoruz. Kan kırmızı dem kanımızı ısıtsın, dumanı ile mest olalım diye. Sabah akşam ciddi soğuk, öğlen belediyenin derecesinde 25 gördüğümde kışlık kıyafetle önünden geçiyordum. Cama vuran ışınlar, camda dans ederken ısınıyorlar, cam gibi değilsek ısınamıyoruz. Camın bi de şeffaf durumu var, hangimiz şeffafız, sakladıklarımız içimizde tabaka tabaka, hangi güneş ulaşır ki onlara , buradaki “ki ” lerin durumu ne ??? dilbilgisi dersini hiiiiç sevmedim, belki de hocasındandır, belki de noktalama işaretleri adı üstünde nokta kadar şeylerin tesirli olmasını hazmedemedim, sonuç ; temelim zayıf benim. Zayıf temellerde görkemli, güçlü hissi veren görüntüler var. Bir dilbilgisi temelim zayıf diye kendimi bilgisiz sayamam, en azından farkındayım, tamamlamaya meylim var.
pazar sabahları her şey mümkündür, bir yeni başlangıçlar yapılamaz, isteyen yapar ama bu konuda kral olan pazartesinin ahını alır, başaramaz. Niye kral ??? Pazartesiye kraliçe daha çok yakışmaz mı ???? Kadınlar kazı özenle çevirir, yakmaz, o kaz var ya o kaz ehlinin eline düşer ise tadından yenmez, kazık dediğimiz batan şeyler ise atık maddedir, kazı ustası çevirmez ise sonuçları sivri olur.
Her sonucun bakana göre hem iyi hem kötü yanı vardır. Çoğunluğun iyi olması güzeldir, azınlığın “ben, ben, beeeen !!!” diye direnmesini her şekilde tarih yazar. Azınlığın çoğunluğa sözü geçer, genelde ezme şeklinde olur, şarap için üzüm ezilir, kahvaltılık sosda domates ve kırmızı biber yan yana gelir, biri ezilir, birinin adı ezme olur. Ezilende buruk ama kalıcı, bazen renkli bir tad bulunur, ağızda kalıcıdır, ezberi olur. Adı ezme olanın işlenmesi eziklere kalır,
Pazar sabahı kör karanlıkta kalkan, kahvaltı etmiş, keyif çayı içmiş, kızını göndermiş anneler, hane halkının kalanını kahvaltı için beklerken, oyunlarını oynar, sonra da günlük yazıp, sınırsız saçmalar, bu ruhuna huzur verir, insanın kendi ruhunu bilmesi güzeldir, tedavi imkanı verir, ruh oyalanmak, arada boyalanmak ister, oyalı boyalı ruhlar sıkıntıya gelmez, sıkıntı vermez, öyyyleeee kendi dünyalarında yumuşak yumuşak yaniii, fakat insülün direnci bu ruhları hırpalar, asabi yapar, misal dün akşam Kağıthane Sahnesinde Hisseli Şaiyalar’ı seyir eden benim ruh, ikinci perdeyi zor bitirdi, Zihni Göktay’ın hatırına direndi, yarın olduğunda eve geldi, yorgun, trafikten asabi, karnı aç idi, yoğurt yedi sakinleştim sanıp yattı, kalkınca baktı kiiiiii içi kıpır kıpır, kaynıyor, kabarcıklardan neler neler çıkıyor, bu kabar kabar şeyler neye delalet eder, görcez bakalım,
Cümleten günaydın, ruhunuza iyi bakın, ona pazar neşesi yapın, oyalayın, boyalayın, kral ve kraliçe pazartesi gelecek aaazzzzz sonraaaaa, dermişim 🙂 

03 NİSAN

İşletmeliler ile Sultanahmet’ten Beyazıt’a
Daha önce de gezdiğim, bildiğim yerler ama gözden kaçanlar ile hiiiç gözüme çarpmayanları not aldım, kısa kısa hatırlatmalar, unutmadan yazıyorum, hata var ise okuyanlar düzeltsin, ilave etsin derim.
Alman Çeşmesi’nin önünden başladık, Alman İmp. II. Wilhelm iki kere gidip gelmiş, anısına bu çeşmeyi Almanya’da yaptırıp, oradan parça parça taşıtmış, doğum gününde açılmış.Kubbeli, madalyonlu, zarafetten uzak, bu samimiyetle orduya tüfek satılmış, Bağdat Demiryolu ihalesi alınmış.çeşme de sarayın gözünün önüne “unutma beni” niyetiyle dikilmiş olabilir mi bilmem.
Hebdoman yedi mil anlamına gelirmiş, şimdiki Bakırköy Roma imp zamanında böyle anılmış, çünkü milyon taşına 7 mil uzaklığında imiş.
Hipodromdan elimizde bi adresi, bi eski resimleri bi de içinin sütunları kalmış, tepe imiş buralar, düzlenmiş vakti ile içinin sütunlarının hikayesi var, yılanlı sütun ortak savaş anısına, perslilerin kalkanları eritilerek bronzdan yapılmış, Yılanın başının nasıl koptuğuna dair hikayeler var, bir tanesi Arkeoloji müzesinde ama dili yok. Yılanlı sütun için şehrin tılsımlarından da derler. Dikilitaşların üstü kabartmalar, yazılar, heykeller, ganimet izleri ile dolu imiş, günümüze az kabartma, az yazı, bol hikaye kalmış. Hipodromdaki İmp locasının üstünü süsleyen 4 bronz at heykeli Venedik’te koruma altında. Haçlılar geldiğinde götürmüşler.
Ayasofya da Süleyman tapınağına nispet için yapılanlardan, içinde Süleyman Mührü var zaten,gerçi ilk yapıldığından sonra, yanmış, depremle sarsılmış, kubbesi çökmüş, şimdilerde de M.Sinan’ın desteği ile duruyor, Cami, kilise arası, müze kalsa iyi olacak dileğiyle.Kubbeyi az farkla Süleymaniye geçti diyen de var, dünyada daha büyük 3 kilise var, islami eser yok diyen de. Artık kız mimarlık okur ise konuya ilgimi artıracam dermişim.
Sultanahmet camisi ödenekle yapılan ilk cami, daha önce camiler ganimetle yapılmış, ödenek işi olunca para azaldıkça aşağıdan yukarıya çini kalitesi bozulmuş, toplam 20.000 adet İznik çinisi mavi ağırlıklı.Yanına Hünkar Kasrı yapılan ilk cami, güya ı.Ahmet altın minareli demiş, mimar altı minareli anlamış, sonra Kabe’ye eş oldu diye Kabe’ye ek yedinci minare yapılmış.
I.Ahmet 14 yaşında tahta çıkmış, 14 sene saltanat sürmüş, 28 yaşında ölmüş.
İbrahim Paşa Kanuni’nin damadı değil, eniştesi, bacısı ile evli,hanedan mensubu olmadan sarayı olan tek kişi, uzun zaman el üstünde tutulmuş, sarayının bahçesine heykel dikecek, Hünkardan daha görkemli sünnet düğünü yapacak kadar da ileri gitmiş ama sonunda kelle gitmiş, sarayın kalanı müze, yanında eskinin tapu dairesi var.
Keçecizade Fuat paşa nüktedan, hazır cevap, aslı doktor ama siyaset meraklısı, camisi sade, türbesi Endülüs tarzı, bugün hala sivri dilini anlatan hikayeleri var, “boş adam, 300 senedir, içerden biz, dışardan siz yıkamadık Osmanlı’yı, Kadını bulduk, parayı bulalım …” önemli kişilere verdiği önemli cevaplardan. oturduğu tüm konaklar yanmış, sultanın tahsis ettiği bugün Eczalık Fakültesi olan yerden de Maliye tarafından çıkarılmış, 55 yaşında dünyada bir mekanı olmadan kahrından ölmüş diyorlar. Çünkü Mısır hidivinin kızı ile evlenmek isteyen Abdülaziz’e olmaz diyince görevden el çektirilmiş.
Binbirdirek sarnıcı aslında bindir direk, tavan yüksek olunca iki direk üst üste bindirilmiş, bilezikle bağlanmış, ayrıca ilk yapıldığında 224, bugün 212 direk, nişan, düğün, defile için kullanıyor, dertleri zevk edinen çiftlere önerilir, ömür boyu gülmeme yeminini bu kasvetli rutubet kokulu mekanda edebilirler.
II.Mahmut Türbesinin yeri bacısı Esma Sultan’ın yalısının bahçesi, denizin uzaklığını düşününce araziyi düşünemiyor insan, diblere doğru mezar yeri yaptılar hazar.Bir çok hanedan mensubunun yanı sıra Ziya Gökalp ve Şeyh Bedrettin de burada yatar. Türbedeki avize kraliçe I.Viktoria’dan, saatler III.Napolyon’dan hediye.
Çorlulu Ali Paşa çorludan saraya, valilik, vezirlik, sadrazamlık derkeeeen sürgüne.Nargilesi meşhur, kahvesi meşhur, içinde her daim üniversiteli bulnur yer olan medrese bahçesi bugün eski görkemden uzak.
Gazi Atik Ali Paşa Camii orjinal osmanlı mimarisine oldukça yakın, ferah feza, Merzifonlu Kara Mustafa paşa Viyana’yı elinden kaçırınca katli vacip olmuş, bedeni Avrupa’da kafası memlekette gömülü,Köprülü Mehmet paşa meşhur aileden çıkan ilk siyasi, külliyesi mescit, medrese, han, türbe, kütüphane, çeşme. Hanı büyük tutmuşlar, gelir getirsin diye.
Yolda budanmış çemberlitaş caddesini, çemberli taşın kendisini, Cevriye Kalfa mektebini de gördük, onlar ile de elbet aklımda kalanlar var ama uzun yazı okumuyor halkımız, resimlere baksın dermişim. Gerçi benim resimlerim az, İbrahim paşa Sarayındaki müzeden var bir kaç resim orası tekrar düzenlenmiş, gidilip, görülesi derim.
Hakkı Taşdemir‘e bir kez daha teşekkür ederim, güzel bir gezi oldu, benden sonra Süleymaniye, laleli devam etti. Ben eski okulun kentininden ayrıldım ,Yol arkadaşlarımın hepsini ezber edemedim ama gezi için gayet uyumlu idiler, eskilerin bir kalite farkı var valla 🙂

04 NİSAN

Sallanan salı salla gitsin şarkılar ile başladı, “enseme konuş” diyen mi istersin, “sana nazar bile değmem” diyen mi istersin ??? “Ne şeriat ne darbe hedef kafası güzel Türkiye !” slogan budur, bunun için özel bir şey yemeye içmeye gerek yok, para bul yeter, bi de sırt üstü yatmak gerek. Şekerim bir çok şey genlerimizde var, asırlardır bir çok şey aynı, bütün yollar illa ki birilerinin bildiği yere çıkıyor daaaa, tarif hatalı, yolcu yaralı, rehber inandırıcı ve yalancı oluncaanlamak zaman alıyor. Yani yılanın dokunmasını bekleyen, dokunan yılanı fark etmeyen çok. Tv izlemede dünya birincisi olmuşuz, hatta İtalya ile Japonya’yı geçmişiz. Elli sene bu hızla gider isek Almanya’yı geçermişiz, elli yıl boyunca Almanya armut toplayacak hazar. Her hafta üç saat dizi çeken, bunu da izleten, reyting de yapan çelişkiler ülkesi bu ülke, Kaba kuvvetle kuvvetlenen, birinci vazifesi kadın çocuk ezmek olan erkekleri yetiştiren de kadın, kadına eğitim şart iken, kadın nerde kahve, orda boş toplanma, mesajlarda günaydına günaydın yazma, emojiden yukardan aşağıya liste yapma peşinde, uzun yazıları okumaz, Fox haberlerini yeterli bulur, komşusuna aykırı fikirlerden dolayı küser, eğitimi çocuğun karnesi ile özdeşleştirirse … aaay daha neler neler var, yazdıkların binlerce ana başlıktan biri, sahte öğretmen 19 sene hizmet vermiş bi de yılın öğretmeni seçilmiş, şaşırdık mı, yooo , YGS ye bir dakika geç kaldığı için alınmayan kız intihar etti, tepki koyduk mu, yooo, şehitlerinden öte dünyada şefaat uman, bu dünyada maaşını tazminatı alıp, yavrusunu vatana helal eden analar babalar var.
Enflasyon artışı nihayet dile geldi, söylendiğine göre söylenmeyen oranı düşüne bilir miyiz, yooo, o zaman 50 liranın satın alma gücünü düşünün, amaaaan boş verin, çalsın sazlar oynasın kızlar, ecdadın haremindeki devşirme kızlar ilham versin,Saltanat sürenler politika gereği başka hanedanlar ile birleşmiş, bizimkiler denizden ne çıktı ise yıkayıp paklayıp, adını değiştirip, koynuna almış.
sabah sabah süt de içtim ama sütten çıkmış ak kaşık gibi olamadım, sütü bozuğun sütü mü bilmem.
Bugün gelecek günlerde masaya konmak için mini işlemlerden geçecek yemekler yapacağım, inşallah. Çünküüüüü yarın festival başlıyor, programıma bakıp bakıp, “Yok canım abartmadım, 85 lik Halime teyze kadar da mı olamıyacağım, toplu taşıma 65 yaş üstü taşımaktan yorgun düştü, Ben daha neyim ki,bandajımı sarar giderim…” diye güç bulmaya çalışıyorum, bulurum da, siz, sadece nazar etmeyin, bi bilet alın, siz de gelin.
Ayrıntılar gelecek günlerde inşallah, Bu arada Mişima ve Bir Maskenin İtirafları ilginç, araya okumaları katacağız, “heeeeeer şeyi yapacak güce muktediriz biiizzzzzzzz” diye de son yağlama, şimdi koştur koştur mutfağa.
Günaydın Gençleeeeer ! 

05 NİSAN

Veeee festival başlar, eski günlerinden çooook uzak olsa da, en azından var. Nur içinde yatıyor mu Emek Sineması, Sinepop a haklarımız helal mi, istiklaldeki iki sıra ağaç, kağıt kitap mı oldu, çöp mü, yolun altındaki dehlizlerden bir gün eski ve kayıp her şey hortlayacak mı ?????

07 NİSAN

Sabah 06.00 da kalktım, harıl harıl ev mesaisi yapıyorum, bir 20 dakikam var, onu da yazarak değerlendireyim, dermişim.Erken kalkıyorum, hatta güneşin doğuşuna, sabah ezanına göre kalkıyorum, bir tek yazın geri yatıyorum, o da yazlıkta değilsem, oradaysam, güneşin doğuşuyla her sabah tekrar tekrar büyülenip, bi koşu yüzüp gelip, kahvaltı yapıpı şekerleme yapıyorum.
Yani, demem o ki, uykuya çok zaman ayırmamak, gündüz ile geceyi karıştırmamak gerek, diyorum. Bazı geceler sabaha çıkmak zorunda, onlar ayrı, Dilerim, Allah sayısını geniş tutmasın, hepimiz için.
Her sabah planla programla kalmasını, yapacak işim olmasını, hızlı yaşamayı seviyorum, bekleme yapmak, takılıp kalmak, bende daraltıya neden olurken, sürat de bedenim için felaket oluyor, şu andaki durum itibari ile az hız kestim, mecbur artık, Vertigo, şeker, kaslar, kemikler, kolesterol … frenime basıyor, yani demem o ki festivali izlemek de bir niyet, bir gayret, bir çaba işi. Öyle öğlene kadar yatıp, kapıyı çekip çıkamıyorum, çıksam olur da hizmetçi ruhuma bağlı prangalarım var, “Eeeeeey Rahmetli anam, huzur içinde yat, bir gelişmiş modelin oldum, umarım kız da beni geçer”
Zaten ailede şahane kadınlar var, halalar, teyzem, büyükanneler, kuzenler, akrabadan büyükler … cümleten ağaçtan adam alan cinsiyiz, “bir uçana bakarız, bi kaçana bakarız, ben saldım da gittin ” deriz, O derece yani, Maşallah deyin !, hazıra konanımız, nazla niyazla gelin olanımız yok, kader bir örümcek misali tepemizde ağlarını örerken, boşluklarına dantel ördük biz.
Bireysel yıkama yağlama tamam, bu yorgunlukla, sinemada uyumam inşallah, daha çıkmadan Sir İan Mckellen’e soracağım ingilizce sorulara çalışacağım, Festival tabi kiii deeee yıldan yıla ıssızlaşıyor, gerçi salon sayısı arttı, eksilen de var, bu sene Fransız Kültür yok, İtalyan Kültür ve Pera Müzesi var, ayrıca 20.000 öğrenci bileti 1Tlden hafta içi sponsor sayesinde satışa sunuldu, gelenler var, filmleri iki parça yazacağım, daha sonra, Bu seneki slogan, “Kaldır Kafanı” yani telefondan kaldır kafanı anlamında, tanıtım filmini bulup izleyin, hoş olmuş, fakat Beyoğlu iğrenç ötesi, gözüm kapalı, koşa koşa gidip geliyorum, bi de üstüne üstelik, kahve de pahalı, bir tanesi uykumu açıp, hüznümü gidermiyor, Aaaay dün tüm salondaki anneler koro halinde ağlaştık, kahvem de bitmişdi.
Mutlu muyum, kendi çapımda evet, dünya çapında her zaman “Hayır”, “ABD, Rusya’ya küsmüş, bizim memleket küme düşmüş” , durumları heeeeep bakiii
Oğlan da evde ders çalışıyor, Arabesk eşliğinde, bu müyendis kafası rakamlara fevkeladenin fevkinde çalışıp, geri kalanı Kibariye ile Müslüm baba’dan aldığı derslerle götürüyor,
“Elleeeer kadir kıymet, bilmiyor annneeeeee, senin kadar kimse sevmiyooooor, anneeeee….” Bak bunu severim ve doğru da bulurum, ben de eşlik edeyim bari, yaka bağır, yırtma, kahır operasyonu, ana oğul arasında 🙂
Hayatımıza, hayatın içindeki günlerimize, iylikler, hayırlar, güzellikler eşlik etsin  Hadi inşallah 

10 NİSAN

Bugün 10 Nisan pazartesi, 9 Nisan pazardan ne farkı var, 11 Nisan Salının ne önemi var ????
Böyle düşünürsek, hayata havlu atmış sayılırız, hayatın bir ring olduğu doğru, hakemlerin puanları ile beklentiler uyuşmuyor, rakipler arzuya göre tutuşmuyor, mücadele, mücadele her şey için mücadele, mübalede, mübadil de mücadeleye destek, mukayese her şeye köstek. Mukayese insanı aşağılara çeker, kabul edip kuzu kuzu olmak, bu sürülere sahip olmak her çobanın hayali, Çoban Sülü’de çoook gütttü bu sürüleri, çobanlar ölür sürüler kalır, eeee ürüyorlar ki.
Sadece boşları toplamak bile bir iş, kız kalkana kadar terapi bana buralar, her sabah kendimi ikna ediyorum, ne için kaliteli yaşamak için, kaliteyi ne belirliyor, arzularım ve onların olabilme olasılıkları ile olmuş şartlar. Her şeyin iyisini istemek hakkım, bunu daha çok yaşama şartlarım için kullanıyorum, bazı iyi şeyler iyi para istiyor, neticede emekliyim, kendime yeterliyim, yeterli olmak için de ne istediğini, niye, ne kadar istediğimi, sahip olunca mutluluk ibresinin ne kadar oynayacağını bilmem gerek. Sürprizlere açık değilim, beni lüzumsuz şaşırtan her şeye karşıyım. genelde duvara karşıyım, varsa güneş yanıma gölgemi alırım,gölgem ile arkadaş mıyım ???? Gölgelerin gücü adına!! deyince karanlıkların kraliçesi olur muyum, Hayal et ol, hayalde sınır yok, bunun için de hayal etme tekniklerini bilmen gerek, her şeyin tekniği, tamiri, bakımı var, bir tek kırılan kalpleri onaramadılar, kırıklarımız hava aldığında acısı dayanılmaz mı, yooo, dayanıyoruz işte.,
Kırıla, savrula, yana, yıkıla … bir gün daha. Bakıyoruz onlarca yılda olmamış şeyler,bir haftada oluyor, haftanın kapasitesinden sual olmaz. Elbette plan ve programlarımız kısa vadeli olarak var, uzun vadedekiler çooook genel planlar, ayrıntılara her yeni güne bıraktık,
Filmlere devam, eve yola koymak annelik borcu, metrobüsde bahar alerjili yolcular, dolmuş ayrı bir festival. Aaaaay geçen gün, Emir (Şoför) durakta kavga etmiş, kimse destek vermemiş, acısından direksiyonu yumrukladı, kapıları çarptı, telefonu itina ile yan koltuğa attı, sinirden titriyor idi, o halde araba kullandı, inenler oldu ama ben kaldım. “Amaaaaan öleceksem, öbür arabada da ölürüm, yağmur yağıyor, tarfik var, bu şimdi hızlı gider, artık acele mi, ecele mi bilemem, sayısal ibadetlerimi bu arada yapayım, gidici isem,faydası olur” aynen böyle düşündüm, Bu arada “o adamı öldürcem” diye silah aramaya başladı, neyse Niyazi Abiyi bulamadı, Niyazi Abi Googleden bulunur mu bilmem, neyse sağ salim geldik, ertesi gün haberlere baktım, ölen öldüren yok, durak temiz. Aaaaah aaaaah meraklı değilim, kulaklarım iyi, gözlerim de gördüğünü anlayan cinsten benim.
Cümleten Günaydın, İyi, güzel, sağlıklı, müjdeli haberli bir hafta olsun, her gün olmasa bile mutlu olduğumuz ve bunu da hissettiğimiz günlerimiz olsun, amin 

12 NİSAN

“Haaaasssssta ettin beni !” sabahın eeeenn güzel çemkirmesi. Fiziksel, ruhsal ögeler sosyal ilişki tenceresinde haşlanır, tüm sinir olduklarımız kaşık kaşık taşlanır daaa “tavşan dağa küsmüş de dağın haberi olmamış” derler. Tavşan hareketli, tavşan çevik, dağ heybetli, dağ azametli, tavşan dağı delik deşik edebilir ama, bu bir ihtimaldir, olma mı ? oluuuuur . Aaaaah hayat dediğimiz yorgunluk sebebi, Hayatı anlatacak çooook şey var, malzeme çook, gözün neyi nasıl görmek istiyor ise hayatın anlamı odur. Şiddete şiddet, sevgiye sevgi, nefrete nefret, iyiliğe iyilik … dişe diş olmamalı hayat, ne kadar alırsam o kadar değil, enayi yerine konmadan ne kadar verir isem o kadar hayat. Mesela sınırsız sevebiliriz, bizi sevmese bile onu af edip çok sevdiklerimiz ile karışmayacak bir yere sadece sevdiğimiz ilişkimiz olmadığı bir yere koyarız. ilişkiler illaki yüz yüze değil, her zaman her yüzü aradığımızda bulamıyoruz, aklımızda tuttuğumuz, “şimdi nerelerdedir” dediğimiz, ölmüş yüzler var, “sevenler bir gün gider mi, gitmekle sevgi biter mi” salmaz isen sevgi bir yere gitmez, sevgi hesaba kitaba gelmez, sevginin karnesi de kalbi de kırık olur.
Bu sabah bahar nezlem var, artık toplu taşımadan mı geçti, havasız salonlardan mı bulaştı, kız okuldan mı taşıdı bilemiyorum. Sebebine göre ilaç yok, suçlu aramaya gerek yok, bir çok sebep, tek bir sonuç, çaresine bakıcaz artık.
Seray şahiner /KUL kitabını okuyorum, Mişima’ların arasına çerez olarak, Kul Mercan Hanım bir kısır döngüde, dön baba dön hallerinde. Mercan Hanım tanıdık ama tanımaya üşendiklerimizden, evet, bi de bu var, insan insanın etinden, sütünden, parasından, mevkisinden, hatırlı tanıdıklarından faydalanmaya çalışıyor, tanımak için gayret yok, işine gelmedi mi bas etiketi gitsin, hayatından gitsin, mümkün ise ağır beddualarla bu dünyadan gitsin. Nefret sevginin kaç puan önünde gider ?
Hastalık ve ağır filmler ruh halimi zedelemiş gibi, bir çaresine bakalım bakalım. Ölümden gayri her şeye çare var, hatta ölüyü de diriltecekler de ben hücre ölümüne inanıyorum, ölen hücreler yenilenince yeni yeni huylar oluyor, Bkz; kanı değişenler, yoğun bakımdan hayata dönenler. Hele ikisi bir arada ise kişi en az %50 değişmiş oluyor, %25 in farkında değilmişsin, %25 de görüp de anlam veremediklerin. Böylece değişik biri ile beraber oluyorsun, hücreler onlarca yılı yakarak gidip geliyorlar, He valla, elimde bir örnek var, dermişim.
Günaydın diyip de başımızın, başımız üstünde dolanan ruhumuzun tedavisine bakalım, bana göre ruh hep bedenden yukarda dolaşır gibi, ruhum hızlı benim, bedenimi sürüklüyor, beraber yürüdüğümüz zamanlar da oldu, şimdi böyle mi ???? acaba .

14 NİSAN

“Güneş arkamdan vursun sırtımı ısıtsın, önden gelsin gözümü kamaştırsın, göz kapaklarımın altında ışık oyunları ile hayaller oynaşsın, annem pencerede beklesin, çilek reçeli pişirsin, babam kapıyı çalınca elinden filesini alayım, ayağına terlik uzatayım, banyo sırası için kavga çıksın, Taksim Meydanında heykelin orda randevum olsun, saçımda fön, ayağımda topuklu ayakkabı bulunsun, Sezen Aksu sesi bozulmadan olduğu gibi söylesin, karışık kaset dolduralım, anket defterim, şiir defterim amacına ulaşsın, yıllar su gibi geçsin, hep su damlası gibi kalayım”
Bir tek “yıllar su gibi geçti,” kaldı elimizde, ben de susuz kalmaya adayım. Böyle işte bu sabah, içimizde özlemler, özlenip de gelmeyenler, kısa farlar gibi hayaller, umudumuza kana banılmış ekmek doğrayanlar … “hayat bu deyip geçecek” miyiz , hayat geçerken kendimizden geçmek şart mıdır, kardeşlik, insanlık yalanın önde gideni, hak hukuk adalet anlamını yitiren kelimeler … hani sevgi insanın hamurunda var idi, insanda olması gerekenler olmaması gerekenleri baş tacı etti, krallıklara köle oldu kalanlar, ülkenin kralı, evin kralı, mahallenin kralı, iş yerinin kralı, okulun kralı … her yer kadınların tepesine çıkardığı erkek egemen mi olmak zorunda, her müesseseye bir Hürrem mi gerek, aslında kadın ruhunda Hürrem, Pollyanna, kül kedisi, aynaya seslenen kraliçe … bir miktar var. İstediğni beslersin, bu günlerde moda Heidi görünümlü Hürrem.
Sabah sabah haberleri dinlemek, gecenin olanına bitenine göz atmak iç ağrısı, yanaktan öpüleceği vaat edilenlere “oooh” diye bakanlar kucağa oturduklarını anlayınca ne olacak ???? Aaaaaaah çoğrafyalar ayrı, ülkeler başka, insanlar farklı olan biten heeeeep aynı. Zalim de Zulüm da her yerde var. ” zalimin zulmü var ise sevenin Allahı var” diye bi de eski şarkı var, “Dost değil,dost değil, dost görünür feleğim” diyen Kazancı Bedih’in hakkı var.
Benim de bir günaydınlık zamanım var, araya herkese iyilik, güzellik dileği katacak kadar hisli, “Urfalı sevmiş, doğrudur güzelim” diyene inanacak kadar inançlı, alemi sevgi ile kucaklayacak kadar geniş bir yüreğim var, çok şükür, diyorum, Öyle “evet” diyene helal felan da değilim, demir leblebiler bu yana, ben de o yandayım 

19 NİSAN

Kendime günaydın dedim, kalktım, bir güne daha hazırım, ne kadar, niye, nereye hazırım … belki de gün içinde yaşayacaklarımı göğüslemeye hazırım, zırhımı kuşandım mı? zırhım ele avuca gelmeyenlerden, aklım ile kuşanmış, merhametim, vicdanım, adaletim. Budur, hepimiz için olması gereken hazırlık budur, hazırlıklarının arasına kula kulluk etme, menfaat için perende, kin ve nefret ateşini üfleme … katanlar bu hayatın içine tükürüp, tükrükden yağmur yağdıranlar, karşı tükrükleri “yarabbi şükür” diye yağmur sayanlar.
Sanatsal olarak festival bitti, siyasal olarak referandum geçti, kişisel olarak bana Ankara yolları göründü.
Dün bir yazı okudum, “Tarihte bir Pirus zaferi var imiş, kayıtlara galibini de mahveden savaş diye geçmiş, Şaibeli seçimler üçlenmiş, 1912 deki “sopalı seçim”, 1946 da “hileli seçim”, 2017 de “mühürsüz seçim”. El ele verenler için biri Pirus zaferi kazandı, öteki emeklilik dilekçesi, bu zaferin Aşil topuğu üç büyük ildir, taşra ise kalabalığıdır., kayıp edenler için durum hezimet değildir, dağın tepesinden eteklerine yuvarlananlar emek emek zirveye gayret etmeye devam edecekler, dünyanın sonu için bir tarih yok ama dünya da içimiz gibi ölüp ölüp diriliyor, marifet dirilişi ertelemeden harekete geçmek” daha bir sürü şeyler okudum. Ağlayan Dağ, Susan Nehir/ Ayşegül Devecioğlu müthiş bir kitap, dil iç açıcı hayata renk katıcı, çingenelerden başlayıp Maraş katliamına kadar gidiyor. Bu Anadolu kitle hareketlerinin merkezi, kahvede iki üç adam toplasan, iki üç de akşamdan tembihlesen, yanına yoldan geçen boş işlerin boş adamlarından katsan, din ile bayrak ile namus ile bağlantı kursan … alır başını gider, tarihe ne diye geçer ???? işte bunlar sadece meraklısı ile ilgilisinin bileceği şeyler.
Zalim de zülum da tam gaz, her yerden yükseliyor, “acı, acı, daha çok acı, senin acın benim zaferim, seni yeryüzünden silersem, dünya daha güzel olacak, ama ben ırkçı ya da faşist değilim, komünist hiç değilim !” kimsin sen !!!!
Dün çarşıyı ihtiyaç amaçlı bir dolandım, tüm kadınlar en fazla 40 beden olup, daracık yırtık ya da beli yüksek aşağı doğru daralan, paçası havada kotlar giymek zorunda, tüm mağazalar bir birine bu kadar mı benzer, farklı olanlar için hem çok para hem de fit olmak mı lazım. Halbuki gördüğüm kadınların %87.3 ü ( rakamı bilmişlik olsun diye küsurlu salladım) ya büyük gögüslü, ya geniş kalçalı, ya da basenli, çoğu da göbekli, bunların en az birine sahip olan olduğu gibi üçünü ikisini bir arada taşıyan da var, keyfim yoktu zaten, 3-4 çeşit ekmek alıp geldim.
Evden gitmek nasıl bir psikoloji ise yıllardır aynı duruyor, yazlığa gitmeden evi silip süpürme, yazlıktan gelirken orayı cetvelle çizilmiş gibi toplama, iki üç gün bir yere giderken, eve orduya yetecek kadar yemek bırakma, çamaşırın ütünün dibini kazıma, sanki hiç girilmeyecek gibi tuvaleti banyoyu ekstra ovma, kapıdan çıkana kadar kalanlara tembihde bulunma … ne olacak yani doğal gazı mı açık unutacaklar, temiz çamaşır mı bulamayacaklar, açlıktan ölecekler mi, “annem evi temiz bıraktı, kadına ayıp olmasın” diye tetikde mi duracaklar … yoooo , yorulduğumla kalıcam da aaaaah içimi kemiren kurtlar, geniş yelpazeli düşünülen insan listesi, sanki bu dünyaya çaktığım kazığım var, sanki ölüm yok, sanki ölümde sıra var,
Yine de yapılacak olanları yapıp giderim, büyük oğlan on yıl oldu evden çıkalı, üç yıldır da Ankara’da yaşıyor, ilk kez evine gideceğim, sitem sitem üstüne, bir de başka bir gelişme, çalışmıyor olmam da ayrı bir mesele, ev kadını görünmündeyim ama yalnızca o kadar değilim, her zaman çooook işim olur, çünkü hayatı kalabalık, hızlı, renkli, akışkan seviyorum.
Neyse, yolculuk yarına, bugün hava da parıldar iken, parıldatmaya devam, içi dışı aydınlık olanlara, ışığını koruyanlara gelsin günaydınlar

21 NİSAN

Kendime günaydın dedim, kalktım, bir güne daha hazırım, ne kadar, niye, nereye hazırım … belki de gün içinde yaşayacaklarımı göğüslemeye hazırım, zırhımı kuşandım mı? zırhım ele avuca gelmeyenlerden, aklım ile kuşanmış, merhametim, vicdanım, adaletim. Budur, hepimiz için olması gereken hazırlık budur, hazırlıklarının arasına kula kulluk etme, menfaat için perende, kin ve nefret ateşini üfleme … katanlar bu hayatın içine tükürüp, tükrükden yağmur yağdıranlar, karşı tükrükleri “yarabbi şükür” diye yağmur sayanlar.
Sanatsal olarak festival bitti, siyasal olarak referandum geçti, kişisel olarak bana Ankara yolları göründü.
Dün bir yazı okudum, “Tarihte bir Pirus zaferi var imiş, kayıtlara galibini de mahveden savaş diye geçmiş, Şaibeli seçimler üçlenmiş, 1912 deki “sopalı seçim”, 1946 da “hileli seçim”, 2017 de “mühürsüz seçim”. El ele verenler için biri Pirus zaferi kazandı, öteki emeklilik dilekçesi, bu zaferin Aşil topuğu üç büyük ildir, taşra ise kalabalığıdır., kayıp edenler için durum hezimet değildir, dağın tepesinden eteklerine yuvarlananlar emek emek zirveye gayret etmeye devam edecekler, dünyanın sonu için bir tarih yok ama dünya da içimiz gibi ölüp ölüp diriliyor, marifet dirilişi ertelemeden harekete geçmek” daha bir sürü şeyler okudum. Ağlayan Dağ, Susan Nehir/ Ayşegül Devecioğlu müthiş bir kitap, dil iç açıcı hayata renk katıcı, çingenelerden başlayıp Maraş katliamına kadar gidiyor. Bu Anadolu kitle hareketlerinin merkezi, kahvede iki üç adam toplasan, iki üç de akşamdan tembihlesen, yanına yoldan geçen boş işlerin boş adamlarından katsan, din ile bayrak ile namus ile bağlantı kursan … alır başını gider, tarihe ne diye geçer ???? işte bunlar sadece meraklısı ile ilgilisinin bileceği şeyler.
Zalim de zülum da tam gaz, her yerden yükseliyor, “acı, acı, daha çok acı, senin acın benim zaferim, seni yeryüzünden silersem, dünya daha güzel olacak, ama ben ırkçı ya da faşist değilim, komünist hiç değilim !” kimsin sen !!!!
Dün çarşıyı ihtiyaç amaçlı bir dolandım, tüm kadınlar en fazla 40 beden olup, daracık yırtık ya da beli yüksek aşağı doğru daralan, paçası havada kotlar giymek zorunda, tüm mağazalar bir birine bu kadar mı benzer, farklı olanlar için hem çok para hem de fit olmak mı lazım. Halbuki gördüğüm kadınların %87.3 ü ( rakamı bilmişlik olsun diye küsurlu salladım) ya büyük gögüslü, ya geniş kalçalı, ya da basenli, çoğu da göbekli, bunların en az birine sahip olan olduğu gibi üçünü ikisini bir arada taşıyan da var, keyfim yoktu zaten, 3-4 çeşit ekmek alıp geldim.
Evden gitmek nasıl bir psikoloji ise yıllardır aynı duruyor, yazlığa gitmeden evi silip süpürme, yazlıktan gelirken orayı cetvelle çizilmiş gibi toplama, iki üç gün bir yere giderken, eve orduya yetecek kadar yemek bırakma, çamaşırın ütünün dibini kazıma, sanki hiç girilmeyecek gibi tuvaleti banyoyu ekstra ovma, kapıdan çıkana kadar kalanlara tembihde bulunma … ne olacak yani doğal gazı mı açık unutacaklar, temiz çamaşır mı bulamayacaklar, açlıktan ölecekler mi, “annem evi temiz bıraktı, kadına ayıp olmasın” diye tetikde mi duracaklar … yoooo , yorulduğumla kalıcam da aaaaah içimi kemiren kurtlar, geniş yelpazeli düşünülen insan listesi, sanki bu dünyaya çaktığım kazığım var, sanki ölüm yok, sanki ölümde sıra var,
Yine de yapılacak olanları yapıp giderim, büyük oğlan on yıl oldu evden çıkalı, üç yıldır da Ankara’da yaşıyor, ilk kez evine gideceğim, sitem sitem üstüne, bir de başka bir gelişme, çalışmıyor olmam da ayrı bir mesele, ev kadını görünmündeyim ama yalnızca o kadar değilim, her zaman çooook işim olur, çünkü hayatı kalabalık, hızlı, renkli, akışkan seviyorum.
Neyse, yolculuk yarına, bugün hava da parıldar iken, parıldatmaya devam, içi dışı aydınlık olanlara, ışığını koruyanlara gelsin günaydınlar

24 NİSAN

Bugün 24 Nisan, dün de neşe dolamadı, bugün de şüpheli insan. Tabi ki de bireysel neşelerimiz, mutluluklarımız var, olmuyor değil de, olanı paylaşamıyoruz, facebook dan demek istemedim, paylaştığımız insanlar açısından. Dünyada dünya kadar sıkıntı var, herkesin dünyası yüreği kadar, yüreği karartanlar, enseyi karartanlar ile aynı, bir de ikinci üçüncü … şahıslar tarafından karartılmış yürekler var. Havayı karartan güneşin halleri, güneş ile mevsimler arasında uyumsuzluk var, günden güne araları açılıyor ama Nisanda yağan karın daha önceleri var, hele ki 23 Nisanlar çocukların titrediği, heveslerinin kursaklarında kaldığı bayramlar, sadece bayramlarda bayram edenler, bayrama gün ay yıl ile tarih çizenler, kısıtlayıcı sayılır mı ? Kısıtlı olmak ile kasıtlı olmak arasında bağlantı kurula bilir mi, bağlantılar ile bağlı olmak birbirine bağıntılı mı, bağıntılı olmak ilintili olmak, ilintili olmak, ilişikde bulunmak, ilşiktekiler de ilgili ve iş birlikçi, bunların hepsi iş bitirici, iş bitirenlerin işini bitirenler kim ???? bitmiş işler pişmiş aşa su katar, azıcık aşım ağrısız başım diyenler de suya sabuna mesafeli durup içten içe fık fık kaynayanlar, bunları kazana koyan ise nazar !!!
Ankara’dan bugün geldim. Saat gece yarısını geçince böyle ifade etmek gerek, üçüncü köprü yolu bir saat daha uzattığı için git git yol bitmedi, Tünel açıldı yol kısaldı derken üçüncü köprü mecbur yol uzadı olduk. Köprünün yolları da gündüz ayrı ıssız ve tenha gece ayrı, ama trafik yok, ama gidişe gelişe ayrı para,mazallah kadın başına oralardan geçerken araban bozulsa, yolda kalsan, şalvarı gül dalına astırmadan yol bulmak zor., aman zaten kadının gece vakti, gündüz vakti uzun uzak yollarda ne işi var, istanbul’da kadın oldun mu eskortlu, mavi çakarlı Audin olacak ya da hayatın metrobüsün uzadığı yollarda en fazla metroya bağlanacak. Aksiyon peşimi bırakmadığı için az erken eve döneyim servis beklemeyim derken, taksi bir tenhada bozuldu, bir ötekine aktarıldık, içinde müşterisi de var,içimden taciz tecavüz senaryoları geçerken, “ama yol yaptı” cı, takkeli, şoför, Kandil gecesi yüzü, suyu hürmetine mi bilmem, gayet nazik getirdi, ben de zaten üçüncü köprüye çok verip veriştirmedim, nerede duracğımı tahmin ettim, ibadetten, maçtan, meyhaneden dönenlerin kalabalık ettiği bir metrobüse kendimi attım, indim yağmur başladı, eve geldim, herkes yatmış, bir bekleyenim yok, havadislerle kala kaldım, dermişim. Amaaaan zaten benim her şeyim macera, ilk kez metrobüse bindiğimde o zaman Avcılara kadar minübüscüler silahlı çatışmaya girmişler, ben de ortalarında kalmıştım, şerbetliyim şekerim, dibini bulana kadar idare edicez artık.
Evin içi yarı loş, hazar yapılacak işler ayrıntılarda gizli, dün balık yemişler, henüz bir iz bulamadım ama bir saate istemediğim kadar izler beni bulur.
Ankara güzel geçti, şekere, kolesterole zararlı beslenme, Ulus meydanında tarihi gezme, evlat ile hasret giderme, gelin adayına el öptürme, görümce, kayın valide, kayın peder ile görüşme, geleceğe dair planlardan bahsedenlere geçmişten örnekler verme, bolca yağmur, hatta lapa lapa kar, ön koltuktan dinlenen yol hikayeleri … yani gittim geldim bizim evden Ankara 9 saat, çok şükür bu yolculuk da şalvarı kaptırmadan geçti, darısı diğerlerinin başına, aaaay ben kayın anne olacam inşallah, dün kırmızı benekli çorap giymese mi idim, gelini sevdim, “çimden dışımdan, hoş kız, yakışmışlar ” dedim, devir ana babanın seyirlik devri, gelin bize gelene kadar, tek taşını takmış, tarihlerle ilgili planlar ayrıntı ile yapılmış, Bize de gökten düşen elmalardan kapmak kaldı, gençlere mutluluklar diliyorum, hatta mutlu olmalarını yürekten istiyorum, oğlanlar tamam, “kızı elimizde tutmaya bakalım” demek isterdim ama elimizde tutmak istediğimiz kız, elimizde patlamasın, herkes yerini yurdunu, yuvasını bilsin, herkes kendi hayatını yaşasın, bundan gayri bize elden ayaktan düşmeden gönlümüze hoş etmek, her şeyin başı “sağlık” dilemek düşer, derken unu elemiş, eleği asmış sayılmayız, unu sosyal alanda, bilmek, öğrenmek, gezmek, okumak, yazmak … için elemeye devam.
Gönlümüze göre bir hafta olsun, baharı görmeden yaz gelip geçmesin, leylekler önemli, onları da görelim illa ki 🙂

25 NİSAN

Ulus’da yürümek, Eminönü ile bağlantı kurmak, aralara sıkışmak, elini bırakanı kaybetme tehlikesi atlatmak, yürürken ritm tutturamamak.
Derler ki, Ankara’nın beyni bakanlıklar ise de kalbi ulusta atar, midesi en ucuza Ulusta doyar, Çankaya rüyadır, Ulus gerçek.
Bir çok resmi bina, banka, okul, cami, müze hatta gençlik parkı, tiyatrolar, hatta hal, hatta ve hatta genelev, pavyon, bar … Bunların hepsi ve daha fazlası Ulusta var.
Metrodan inip Kaleye kadar yürüdüm, Ankaraya bi de tepeden baktım; İstanbulda sefaletin bile asaleti var, kalabalığın, trafiğin, eğlencenin, maceranın … En hası, kralı, eeeennn inanılmazı İstanbulda var, kolay şehir değil, herkesin yüreği kaldırmaz, Allahtan deniz az ötemizde de dalgaya, rüzgara içimizi döküp , ferahlıyoruz.
Yol boyu, erken yatan, erken kalkan , memur şehri Ankara’dan mümkün olan aydınlık fotolar

26 NİSAN

Bunu 2014 de yazmışım, değişen bir şey yok, aynı hisler ile devam, kızım bugün 18 den gün almaya başlayacak, boyu daha da uzadı, lise sona geldi, üniversite kapılarını zorlamıyor, “Bi açık kapı bulurum” zihniyetinde. Sabah üstünde “iyi ki doğdun” yazan balonlardan şişirip odasına saldım, minik kalpli mumlar aldım, akşama pasta yanına dizeyim diye, bir aydır her çarşıya çıktığımda hediye alıyorum, helali hoş olsun, pek sever para harcamayı, harcatmayı 🙂 Eğer çoluk çocuğa karışılacak ise bir kızı olmalı insanın, tabi ki de hayırlısından. Gamzeme sağlıklı, renkli, gönlünce yıllar dilerim, Gerçi sağlık ve para olsun yeter gerisini bizim kız halleder.
Demokrasiden bahsedenlerin bile tek tipe meyil verdiği, bastırılmış, saklanmış hislerin beslenerek canavar olarak gün yüzüne çıkığı bu dünya için istenecek şeylerin başında iyi insan olmak ve iyi insanlar ile karşılaşmak geliyor. iyi insanın tek tarifi yok, iyiliğin çeşitleri var, her insana iyi gelen şeyler başka, mühim olan kime neyin, niye, nasıl gerektiğini bulmak, bunları akıl tasında adalet, merhamet, vicdan ve ileri görüş ile harmanlamak, gerisi kolay da geriye gidiyoruz, geriye gelemiyoruz.
Okuma atölyesinde tişört ve şapka dağıttılar, kimler okuyor belli olsun, geziye gidenler kaybolmasın, herkesin bir ayracı olsun … diye mi bilmem, hayatın anlam veremediğim bir çok yanına anlam katan kızım iyi ki, doğmuşsun, yaşın uzun olsun, iyi günlerini görmek nasip olsun inşallah
  

Kızım doğunca evimizin renkleri değişti.Pembede yoğunlaştık ama heeeeeeer renge yer verdik, gönül verdik. Kendi kızımızın yanı sıra Barbie’leri Winx’leri de bağrımıza bastık 🙂)) Hem renkli hem de kalabalık bir aile olduk.🙂 Gamze’miz bu gün 14 yaşında 🙂)) Hep ayın ondördü gibi kalması dileğimiz.
İnce uzun, uzayıp gider, gülüşü halasına, en son evden çıkışı teyzesine, elleri babasına, yataktan kalkışı bana benzer 🙂 Canı isterse uçurtma gibi, canı isterse kaplumbağa gibi hareket eder. Açık ve nettir, dürüsttür. “Kızım bu dersten nasıl 13 aldın? ” sorusuna içtenlikle, “Sorular zordu, ben de çalışmamıştım zaten” cevap verir. Benden korkar, abisinden çekinir amaaaaa adrenalin delisidir. Tutkusuna yenik düşer 🙂)))) Her yanından insanlık, merhamet akar, küçücük bir kızken parkın kenarındaki evimizden fırına gittiğinde, dönerken aldığı ekmeğin başından kopararak yemeye başlar, gördüğü kediye, köpeğe, küçük çocuğa ikram eder, kalanını da kucağına alır, salıncakta biraz sallanır gelirdi 🙂 Her seferinde izinler için sınırlarımı biraz daha genişletiyorum 🙂 Ama o her seferinde çıtayı biraz daha yükseltiyor, ben yine geri de kalıyorum. hayatı adımlayalım diyen bana hoplayarak geliyor 🙂)) Ben de iki adımda bir şıcrayarak, nefesimi ensesine salarak arkadan arkadan geliyorum 🙂))) Biz çocuklarımızı sevgili, saygılı, paylaşımcı, özür dileyen, izin isteyen formatında yetiştirmeye çalıştığımızdan küçük yaşta ana okullarında, ilk okullarda çoooook hırpalandı, Her seferinde koşup kurtarmadım ama arkasında yanında olduğumu hissettirdim.” Örselenmiş yerlerinden öperim çocuk” dizesi beni çooooook derinden etkiler, tüm acı çeken çocukları kucaklayasım, kalplerinin orta yerinden öpesim, kederlerini alasım gelir 😦
Eğer evlenip, çoluğa çocuğa karışacaksa bir kızı olmalı herkesin 🙂 Onlar hayatın renkleri, onlar bir dünya, onlar… çok şey ama nasıl yetişirse size öyle döner, kızlarımızı çooooooook sevelim, valla hakediyorlar 🙂))
İyi ki doğdun kuşum 

27 NİSAN

İnsanın kalbi bir kırıldımı, onaramadan tekrarları başlıyor, kırıla döküle, günaydın.
Bugün eksikleri tamamlama, ertelemeleri hayata geçirme, yani angarya işleri düzenleme günü. Gerçi angarya pek uygun düşmedi, can sıkıntısı veren de değil, zaman içinde kendine zaman bulamayan işleri güç kullanarak işler hale getirmek. Pek de afilli açıklama oldu. “Bu satırlardan enerji alacam ben ” dermişim.
Bazen böyle işte, hayat ile aramıza duvarlar örüyoruz, şeffaf duvarlar daima hatırda, arkası görünmez duvarlar da yalancı, insan kendi ördüğü duvarın önünü arkasını bilmez mi, herkes kendi duvarını bilir de dile getirmez, dile gelsin duvarlar diye psikologlara para döker, ilaç sanayinde huzur ilaçları satış çizgisi heeeep tırmanır ki.
Bu dünya çözümsüz, insanlar şifreli, kainat soru işareti … genel düşünce ve kolay düşünce böyle. Yaşadığımız sürece çözmeyecek isek, çözülmeyecek isek, “sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak, nasıl çıkar bu karanlıklar aydınlığa” diyen Nazım sadece “doğru demiş, adam haklı” diye sözde mi kalır ????
Yanalım o vakit ! Zaten yanmışız, kor muyuz, kül müyüz, kor olsak yakmaya devam ederiz, kül olsak küllerimizden yeniden doğarız.Zümrüdü Anka kuşu yaşlanınca kendini yakmaya bırakır, sonra küllerinden yeniden doğarmış, Yeniden doğmak, her şeye yeniden başlamak ile ilintili, her şeye yeniden başlamak, yeni sayfalar açmak, içimize gömmek, hayattan silmek … bunlar hep palavra, palavraaa, palavraaaa, inanma onlara … Marifet yaşayan ıstıraplar ile yüzleşerek, yaraya manevi pansuman yaparak ki bunun için asla insan kullanmamak gerek, en önemlisi olanı kabul ederek, kendince önlem alarak, kendini güçlü kılarak yaşamak. Şunu içtim, burda gezdim, onu dinledim … ile olmuyor işler, anahtar kendin, kendi kendini iyi dinleyecek insan, ama ile fakat ile kendini ne dinler ne dinletir kişi, böyleyken böyle olmuş, olan olmuş, çaresine bakalım, suçlu aramak nereye kadar, kaldı ki her suçluya ceza vermek mümkün değil, ilahi adalet de çok yoğun şu aralar 🙂
Aaaay işte karışık bir gün daha, dün akşam doğum günü pastası yemedim, yanına biraz da tatlı tuzlu kuru pasta almış idim. Sabah yeşil çay ile tuzluları yedim, tatlıları da kıza paket yaptım. Kombine bakar mısınız, yeşil çay ile kuru pasta, “ama ama küçücük onlar, zaten tane ile aldım, kız yemez ki onları !!” dersek, insülün direnci ilacını kendimize güldürürüz, “aman iyi yapmışsın, bir kereden bir şey olmaz” diyen arkadaş, sen dost musun ???? diye sorarlar adama 🙂
Sorulacak çoooook soru var, cevaplarını soruya gizleyenler, cevaptan haz almaya bakanlar, … gerisini bağlayamayacağım, süt taştı.
Farkındalıklarımızın yaraya dönüşmeyeceği bir gün olsun 

30 NİSAN

Günlerden pazar, nisanı uğurluyoruz, Bursa , Boyugüzel Otel’den yer bildiriyorum, vikipedya ya erişim engellenmiş, evlilik programları değil, arkadaşlık işleri engellenmiş, Bursa da İstanbul gibi uyumuyor, şehre küstü diye semti var, Set başı suyun hallerine istinaden, 150 yıllık çay bahçesinde hala çay var, 1 Mayıs için Taksim’e engel var, meydana lale ekmişler, öz hakiki laleler, şehirleri birbirine yollar bağlar sanırız da değil, şehirleri birbirine insanlar ve akılda kalan manzaralar bağlar, bir anının tekrarı olmaz, bir insanın ne olduğunu rakı masasında, yolculukta, kötü günde anlamak mümkün ama işi oraya bırakmadan da mümkün, dünyada mümkün olanlar ile olmayanlar, elimizden gelenler ile gelmeyenler mi demek, çevre faktörü, fıtrat, alacayı içinde saklamak … Ne derece önemli, havanın derecesi yüksek, bulutlar filitre edecek, her şeyin bir freni var, ayak oyunları ile frene basanlar, damara basmış gibi olurlar mı ????
Heeeer şeye rağmen günaydın, Bursa’dan 

Reklamlar

KALAN ÖMRÜMÜZE KAÇ KAŞIK REÇEL SIĞAR????


Bir bahçe duvarı üstünde, sırtını incir ağcına vermişken, elinde sanayağı sürülmüş bir dilim taze ekmek, üstünde dans eden çilek ya da vişne taneleri, ağzının kenarından damlayan, eline yapışan, saçına dolaşan, elbisene damlayan… sana konu üstüne gülünç konular açan, reçelli ekmek hatıraları çoğumuzda vardır. Ailede hatırladığım her kadın güzel reçel yapar, ben de güzele yaklaştım hazar 🙂 Sabah sabah nerden buralara geldim?

Canım reçel çekmedi ama geçmiş günleri çekti, kimin çekmez ki, tekrarı olmayan anlarda kaldığını sanırız mutluluğun, sanki her reçel yediğimiz zaman bir mutluluk belgesi, hepsi aklımızda, o günlerdeki mutluluk anlatma ile bitmez… bunlara çok da takılan biri değilim. Her canlının mutlu, mutsuz günleri illa ki olur, ruh hali hangisini aklında tutmak isterse tutar. Kötü ruhlara kötü anılar, iyi ruhlara da iyileri düşer demek yerinde bir tespit değildir, ruhların ayarı olduğu söylenemez, yalnızca tüm iyi ruhların ömrü ne kadar iyi olduklarını ispatla geçer, iyilikte ispat kötülükte ispatla yarışamaz, çünküüüüüüü kötülük iz bırakıcıdırrrrrr!

Dolapta bir avuç çilek kalmış, dün şekere yatırdım, sabah da kaynattım, kızım okuldan geldi yiyor, “güzel olmuş” dedi.  Bu yavrucaklar sosyal medya üzerinden sosyalleştiği için, bir dilim ekmeği paylaşmanın, komşu teyzenin ikramından faydalanmanın, abartılı çocuk hikayelerinin ne olduğunu bilmiyorlar, bizim zamanımızda abartmanın ölçüsü yoktu, devlere, canavarlara, hayaletlere… inanmamış gibi yapıp korkusundan ölerek büyüdük biz. Şimdi biri sallamaya kalksın en az üç siteden yalanlıyorlar 🙂

Geçenlerde bir arkadaş beni sağlıklı ürünler üreten bir gruba ekledi, yoğurt, ekmek, sirke, kefir, börek çörek… gidiyor paylaşımlar, yoğurdu yaptım, ekşi maya başarısız, turşuya zaman var,sirke yeniden denenecek… gibi sonuçlar alarak izlemeye devam ediyorum, Ama geçen gün bir çilek reçeli tarifi geldi, kahrımdan öldüm desem şimdi neyim ben  olur da :)))))) Hayatımın en tatlı anılarına sahip çileğin, içine elma suyu, kuş üzümü suyu, içme suyu, sirke, pancar şekeri yerine bal ile reçel olmasını üzüntü ile karşıladım, ayıklanıp bire bir ölçüde akşamdan şekere yatıp, sabah da kaynayan, ineceğine yakın içine bir iki damla limon damlayan, inince içine bir bıçak ucu tereyağı katılan, kokulu reçeli mukayese ede bilirmiyiz tabakta perişan yatan sağlıklı çileği, soluduğumuz havada hayır yok iken, sebze meyve tarım ilacı ile sofraya gelirken, ilklimler ilklim değil, mevsimine göre ekip biçme tarih olmuşken, bunların faturasının sayılı tükettiğimiz reçele çıkması beni acaip sarstı, elime geçen her meyveden sebzeden reçel yapıp hediye götürmeye karar verdim, patlıcan, süt, ıhlamur çiçeği, domates, kabak, ceviz listemde baş sıralarda.

Zaten insülün direncim var, yiyesim bile gelmez iken, kalan ömrüme kaç kaşık reçel sıgacak ki onun da sağlıklısında israr edeyim, korumalı kavanozlardan almam ama evde de yaparım gayri.

Konuyu daha da uzata bilirim, reçelden yapışık yapışık pek çok yere bağlana bilirim ama yapmıyacağım, yazdım, bittiiiii! konuyu kavanoza kapattık :))))

 

MART 2018 GÜNLÜKLERİ


Bu da eski kullandığım resimlerden, büyük olasılık bir arkadaşındır, Mart ayına yakışır, Bahar canlanmak demek , tabi ki de ilk olanı, son olanı sonumuz gibi. Karşılaştırmalı Martlar bunlar, bir önce ve sonra aynı ay, aynı telaşlar, aynı ruh halleri mi acaba ???? değildir, her yılın bir önceki yılı kapatıcı özellikleri var, büyüyoruz, uslanıyoruz, olgun ve dolgun bir görüntü de cabası, saçlarda beyazlar, göbek çevresinde yağlanma … hayat her şeye rağmen yaşamaya değer! Tadını çıkaralım lütfen de kırktan önce bu duygu gelişmiyor.

01 MART

SERGİ, SİNEMA, TİYATRO, KİTAP
Gezdim, gördüm, izledim okudum, iyi de yaptım, şimdi tavsiye ediyorum;
Aksanat’da Garip Meyve diye bir sergi var, geri dönüşebilen her şey görsel olarak geri dönmüş, içinizdekileri dışa dökülünce nasıl değişir, dışımızdakileri içimize nasıl yansıtırız, ne gördük, ne düşündük, gerçek var da tanımı neye göre gerçek … bir anlamazlık, anlatamamaklık, anladım sanmalık halinde geziyor insan. “İnsan ve büyük bilinç dışı, insan ve ortak bilinç dışı, insan ve söylenleri, insan ve gerçeği: Garip Meyve!” Diye bir açıklama da var 😄
YKB de Sabahattin Ali sergisi var ve illa ki gidilmeli, çok güzel tasarlanmış, Sabahattin Ali’nin yaşadığı şehirler, şarkıları, şiirleri, resimleri, mektupları… hele tren kompartmanı gibi düzenlenmiş bölüm çok hoş, gidilesi, görülesi, şiddetle tavsiye edilir, ücretsiz sergiler 😊
Alyoşa oyununu izledim, Aliye Berger’in hayat hikayesi, Füreyya, Fahrinisa, Aliye, Cevat Şakir… yakın akraba olunca, hepsi de bildik, hem magazinsel, hem sanatsal aile, Devlet Tiyatrosu Tekel Sahne’de dekor için masraftan kaçınılmamış, güzel oyun tek perde, gidelim ki Yaşasın Tiyatro!
Beyaz da artı sahnede özel tiyatro, Deniz Çakır aynı Yaprak Dökümü’n deki gelin, hiiiiç gelişmemiş, hoş ve boş vakitlere göre
I, Tonya; gerçek bir buz patenci hikayesi, Amerikan tarzı gerçek, bayılmadım ama sıkılmadım da, başka sinemada
Hakaret; Bugün izledim, oscar adayı yabancı dildeki filmlerden, bir Orta Doğu Hikayesi, Filistinli, yahudi, Lübnanlı, iç savaş, adalet, insan olmak … güzeldi.
Resimdeki kitapları okudum, hepsi bir birinden güzel, alıp başını gidiyor, başka dünya geziyorsun da problemlerin insanı, toprağı değişik, konusu aynı.
Eeeeeeey sanat ve edebiyat; Besle bizi, doyur gözümüzü, incelt ruhumuzu, sevdir acılarımızı,paylaştır yüklerimizi … hatırlat insan olduğumuzu.

 

04 MART

Görmezden gelmek; Kaçış yollarının en kolayıdır, uygulama alanı geniştir, kendi içinde ikiye ayrılır, yok sayarak görmezden gelme, var sayarak görmeyi erteleme. Birincisi inkardan gelme de sayılır, muhasebenin temel ilkesi; para yoktan var olmaz, var ise kaybolmaz. Hayatta bir muhasebe olduğu için, sonuçlarını yaşadığımız bir şeyin aslını inkar etmek ne cemaatlere üye olmakla ne de günde 5 saat yoga ile … düzelmez, yani, iç huzuru sağlamak diyorum, bilmekten, kabul etmekten, çare aramaktan gelir. Var olana göz kapamak büyük vicdan savaşlarının sebebidir, vicdanın gözle görülmesi incelik işidir, göstere göstere vicdan olmaz, vicdanın resmi bulunmaz, kaç “like” aldığının sayısını eylem belirler, eyleme geçenlerin vicdanı red etmesi hakkı da vardır, buradaki vicdani red başka redler ile istenirse karıştırıla bilir, üstüne bir bardak limonlu ılık su içilirse,kara bulutların altında bir pencere önünde, pazar uykusu uyuyan, gündüz insan gece hırt gençlere tıkırtı yapmamaya özen gösteren annelere konu olur 🙂
Cümleten günaydın, dün gece Merkür ile Venüs kavuştu, Terazi Burcunda güzel şeyler olacakmış, gökten güzellik yağmasını bekliyorum, kötülük burnumuzun dibinde ilen iyiliği uzak yollardan beklemek de yaman çelişkiler arasında. Kış da bitti, kutuplara bile (-5) ile bahar geldi, Kuzey Avrupa cezalı, bizde de kısa süreli tuhaf sağanaklar var, tabi ki de dünkü tufanı kaçırmadım, arabada cama silecek yetişmedi, alt yapısız yollarda oluşan göller, buji ıslanmalarına yol açmış idi, sağa çekenleri hemen bildim 🙂)))))
Eski arkadaş grubunda yemekli bir toplantı vardı, mısır ekmekli, karalahana dipleli, hamsili pilavlı, kuru bamya çorbalı, profitrollü … eve tartılmadan girdik ama çıkarken bir fark hissettik, ev sahibi ev yapımı vişne likörünü unutmuş, ben de minik bir boşluk var diyordum, kendi kendime 🙂)) Eski arkadaşlıklar güzel, sohbet, anı, hatıra, güncel …derken güzel saatler geçirdik, her şeyin çok güzel olduğu nadir zamanlardan biri idi, hissettik de.
Hayatta yük olan şeyleri tespit edip hayatından çıkaracaksın, insan, eşya … hiç fark etmez, at gitsin.
Mızmızlanıp, şikayet etmek bir şeyi çözmüyor, baş ağrısı, karın ağrısı, can sıkıntısı yapıyor, ölümden gayri her şeyin çaresi var, neticede bir ömrümüz var, süresi belli değil, uzadıkca kalitesi düşme ihtimali yüksek, kısa ise de tadını çıkarmak gerek, “tad mı kaldı” diyenler de haklı, yine de kıyıda köşede bir lezzet buluna bilir, iyi bakmak gerek.
Gülmek, sevmek, iyi dileklerde bulunmak, hoş görü ekip biçmek bunları çoğaltmak gerek,amaaaaan, her işin başı sevmeyi bilmek, sevmek üstüne hesap kitap yapmamak, karşılıksız yaptık sanım, karşılığını beklemek de iç ağrısı.
Amaaaan işte her pazarın bir pazartesisi var, içinde ben varmıyım??? diye bilmeden, hayata yanlış yerden asılmalara boş verelim, elimizden gelenlerin güzel olması için çabalamak bile yeter.Bilmem anlata bildim mi, yanlış anlayanlar hiiiiiç anlamadım saysınlar, ben; “anlat, anlat heyecanlı oluyor!” diyenlerin peşinde miyim acaba ????? İnsanın canı arada mantarlı mantı pişirip bazı kişileri çağırıp yedirmek istiyor, suçumuz da iyi yemek yapmaktan öteye gitmez o zaman 🙂

05 MART

Her şey bir rüya olsa unutarak uyansak” ah olsa da diyemiyoruz, bir sabah unutarak uyanmak ihtimalimiz var ama iyi yönde değil, Unutmak beynin bir eylemi, keyfi gibi görünse de beyin çok seçici, bilinç altı ile iş birliği yaparak bizi kandırmaya devam ediyor, unuttum sandıkların hortlarken, unutmam dediklerin kayıplara karışıyor, bazı lüzumsuz görünen hatıralarım var, hatırlamak hiç bir işime yaramıyor ammaaaa ruhumun iç derinliklerinde bir yaraya tekabül ettiğinden hazar, her daim canlı.
Dün merkür ile venüs karşılaşmadı, bence çarpıştı, hatta merkür geri gitmeye başladı Aaaay berbat bir gün oldu, planlar ters bile gitmedi, alt üst oldu ki bu durumda bir hareketle eski haline gelmesi lazım ama planların hasarlı parçaları var, telafisi olmayanlardan desem de abartmış olurum ama olmadı, olanlar uymadı … bugünü istemiyorum, silelim, yeni baştan deneyelim! yapamıyoruz, yapılmış günleri yapılandırmak her yaşta zor, yaşlandıkça daha mı zor bilmem, yaşlanmak, kalabalıklaşmak ile beraber gelince, her kafadan çıkan seslere ancak Rap tarzı şarkı yazılıyor 🙂
Yani; kılıcını kuşanmışım da yel değirmenlerini kafaya takmışım da, yanıma bir de Panço uydurursam zafere doğru kaçar mıyım, yoksa zafer benden mi kaçar, bugünlerin yarınları da var mı, dünleri ne yapacağız … diye ipe sapa gelmeyen sorularıma un arıyorum, o iplere serip, göle de maya atmaya gideceğim, kürküm var, onu da yemeğe götürüp, bana damdan düşeni getirin, diye tutturacağım.
Bugünü güzel yapacak bir şeylere ihtiyacım var, proton bombası hapımı yuttum, midemi yola koyup, ardından evi yola koyup, kendimi de bir araya şıkıştıracağım hazar.
Günler gelip geçer, biter bir gün kabus geceler, bu daaaa geçeeeeer! Sen bana haberler ver, Neeee habeeeeer! daha daha ne habeeeeerli bir kahve içsek de kendimizi kendimize gelmiş saysak mı acep ??????
Yepyeni olduğunu iddia eden pazartesinin geçmiş pazartesiler artığıyım, başımın çaresine bakmak benim başımın işi,
Haydi o vakit, aşk ile günaydın diyelim, bi gayret olacak sanki, az yalan dolan, üç maymun, çok kırılsa da bir şey olmayan hayaller ile…

08 MART

Kadın olmak; çoook geniş kapsamlıdır, tarifi reçetesiz, çilesi düğüm düğüm, savunması aciz, sırtını yasladığı babası, kocası, abisi yok ise acayip yalnız, dul, müzmin bekar ise devamlı aranan, kanunlarda kurallarda toplu iğne başı kadar yer tutan, evde, işte her yerde her hizmeti veren, sana ne ile bana ne den sürekli nasipsiz, sırtında sopası, karnında sıpası olanı makbul, şişmanı alay konusu, yaşlısına ölse diye bakılan, yalnız yaşayanı itin kopuğun haklı gözetiminde, mirastan dine dayandırılarak mahrum, gözü yaşlı, hıncı içinde saklı, direneni cehenneme direk olandır!!!
Öyle, kızlarımıza öz güven neymiş öğretelim, hak arayışlarının önüne geçmeyelim, şiddet gördüğü zaman arkasında duralım, erkek nesline oğluna, kocasına, babasına, erkek kardeşine esir olmamasını öğretelim, okutalım, iş sahibi olsun, ekonomik özgürlük nedir bilsin ve onları gerçekten çok sevelim, kızlarımız hayatımıza renk olsunlar ve bu renklerin gökkuşağı gibi dünyayı sarmasında bir payımız olsun.
Günsüz kadınlardanım, her gün kutlama yapacak güzel şeyleri tüm kadınlar için isterim, eğitim şart! diyorum, bi de Günaydın, gün içine tam sayfa, çok renk olsun 💕💕💕💕💕

13 MART

Sabahlar da değişiyor, kalkış biçiminde fark var, “Ne giysemden, ne pişirsem” e oradan da “nerem daha çok ağrıyor” ağrıyor sabahlarına geliyorsun, kalkmadan kendimi etraflıca bir dinliyorum,sorular soruyorum, “kolum, bacağım iyi misin, gözüm kulağım iş başında mısın, elim ayağım hazır mısın, aklım başımda mısın…” Şimdilik cevaplar ikna ve tatmin edici 🙂 Sonra da radyonun kulağını bükerek güne başlıyorum, bazen en önce çamaşır makinesine el atmış da ola biliyorum, sıralama çok mühim değil, her şeyin ve herkesin sırası geliyor, sıra bekleyenler ile sırayı hayata geçirenler aynı özne değil, sıra bekleyenler her zaman canlı bile değil, sıra ile can verdiklerimiz var.
Amaaaan sabah sabah yine çarşafa dolandım, insan böyle işte, esas söyleyeceklerini söylememek için çevirmediği dolap kalmıyor, bunlar dilsel dolaplar, kalp ile çelişkili genelde.
Ne demiş Kenzaburo Oe; Kendini kandırma zehrini bir kez tadan insanlar, bir daha kendilerini asla kurtaramazlar …
Doğru demiş, kendine yalancı olmak ile başlıyor her şey, itiraf etmek ile af etmek arasında ne kadar fark var ????İkisi bir arada bir tek kendimize olur, kendine itiraf et, sonra da kendini af et, Zor ama zorunlu iş. Bunu yapmadan, yapamadan gidenler var. Küs ölmek ile pür barışık ölmek arasında ne fark ola bilir???? birinde ruh hafif, yağ reklamındaki gibi havalanıp bıraktığı dünyayı gezerken, diğeri ayağına taş bağlanmış gibi dip üstüne dip mi yapar ?????
Sabahın derin konuları bunlar, dünya derin olmaya değer mi, üstünden doğru yaşayıp gidenler ile hırs ile ihtiras ile gününe gün yüzü göstermeyenler arasında enerjiden öte farklar var, “ölümün tek gerçek olduğu bu dünyada:” deyip iki nokta üst üste koyup, çekilelim, devamı herkesin kendine özel olsun.
İnsan her gün kendine”bu günden itibaren hayatım için neler yapa bilirim” diye sormalı, hayat her güncellenmeli,ölüyoruz ve öldürülüyoruz, hem de isteğimiz dışında bi de öldürenler var ki onlar ayrı safta.Pet şişeler kadar uzun değil ömrümüz, aman olmasın da her şey yeteri kadar, bıkmayalım, bıktırmayalım.
Dün yerlere yapışarak temizlik günümdü, eşimde yıl başından beri evde, çoooook zor günler, dersem, zorluğu nerede diyenlere ne cevap verecem, isteyene uzuuuun uzuuuuuun özelden yazarım 😀
Yaşlandıkça annemin huyları canlanıyor üstümde, Rahmetli babam vakit namazlarına camiye giderdi, her geldiğinde rahmetli anam çoraplarını yıkar yenisini verirdi, eve gelinde ev üstü, doğru mu giydi, kontrol felan , uzun işer idi, öğleyi ikindiyi bir yapsın isterdi, “kendine arkadaş et, caminin bahçesinde otur, yürü …” diye adamı yönlerdirirdi, dün eşimi markete yollarken, biraz da yürüyüş yap! diye tembih edince kendi kendime çok güldüm.
“Hayat öyle ya da böyle, hatta şöyle bir şey” demekle şeyleri şey olmaktan kurtaramayız 🙂 “Şey” önemli, manası, işlevi kaçamaklardan kaçarken kazaya denk gelmek gibi bir şey 🙂))
Silah satışları son beş yılda yüzde 145 artmış,Ülkem pazar için bir fuara çıkarma yapmış, Satıyoruz yani, Sen insan haklarında Moritanya’nın bir altında, Bahreyn’in bir üstünde 130.cu sıra ol, ve silah üretmeye hız ver, Tuhaf diyemeyiz. Uyuşturucu günden güne artıyor, yaşamak için kafaların uyuşması gerek diye düşünenler ve bunu ticarete dönüştürenler her zaman var, 80 ülke de seri üretim varmış.
Kafaları uyuşturmadan kullanma yollarını bulmak gerek, illa hap atmak, cigara sarmak gerekmiyor, tv izlemek de bir uyuşturma tarzı, sinemaya gidelim, tiyatro seyir edelim, okuyalım, içlerinde en ucuzu okumak, kitap ucuz değil ama güzel kütüphaneler, ücretsiz etkinlikler var, kafayı dağıtalım ama kendimizi dağıtmadan, kafayı nerede nasıl, neyle dağıttığımı sonra toplu yazarım, geziyorum, okuyorum, seyir ediyorum yani 🙂
Darısı başınıza, Günaydın 

17 MART

 

Varlığı süreklilik arz etmeyen, yokluğu bunalıma düşürmeyen gelip geçici alışkanlıklarım var. Bir zaman alışıyorum, sonra bırakıyorum. Sıkılıyor muyum, modası mı geçiyor, güncellenince yenisi mi geliyor… bilmiyorum, istesem bilirim de gerek de duymuyorum, dünya üstüne felsefem; “ne esir düşeyim, ne de esir edeyim, öyleeee yumuşak yumuşak, en fazla tatlı sert, olmadı alıp başını kahretmeden git…”
İnsandan ilaç yapanlar hayatın içine tükürenlerin en önde gideni, onlarında önünde “baskın karakterler” var, gerisi sürü dersek kaç koyun çitten atlamıştır???? saya bilir miyiz 🙂))
Bir şeyi bir şeye bağlayıp, yokluğunda yok olacağını sanıp da yok olmadıklarını görünce kalmaya uyum sağlayamayanlar!!! Nedir sizden çektiğimiz, dünya oyun bahçeniz, insan oyuncağınız, fıtratınız; Kıskanç, karakterinin inkarcı baskın, huyunuz mantarlı, suyunuz aleni zehirli, havanız poyrazdan lodosa, gücünüz karanlık, desteğiniz sürünüz … aaaaay aaaaay say say bitmez, arada sözü geçen mantar bir filmden aklımda yer eden, aslında iki filmde geçen, geçtiği gibi de yol gösteren 🙂 Onu etkinliklerimi yazarken yazarım, Film hala sinemalarda, heves kırmayalım, ön yargı beslemeye sebep olmayalım yargı bağımsız olsun.
Her şey, herkes bağımsız olsun, bağımlılar ipi uzun tutsun, instagramda beni takip eden bir büyücü var, sosyal medyanın bu yanı menfaat üstüne, hiç tanımadığınız biri sizi takip ediyor, “aaay ne hoş, ne güzel havası!” ile nezaketen sen de takip ediyorsun, sonra o seni siliyor, ama sen takipçi kalıyorsun,bu da bir yöntem, artık tanımadıklarımı takip etmiyorum, onlar istedikleri kadar takipte kala bilir, “takibe takip” e sınır getirdim 🙂))) Aaaay çok da tın! Hayatta yaptıklarını sergiye koyanlar, çaktırmadan işlere müşteri arayanlar, egosunu basamak yapanlar, yalanarak yaşayanlar derken yalakaları besleyenleri kast ettim, siz var ya siiiiiiz, dünya batmadan batasınız!
Biraz da magazin; Trump’ın büyük oğlan boşanıyormuş, 2005 den beri beş çocuklu eş, medya baskısı ve seyahat fazlalığını sebep olarak sunmuş mahkemeye, şiddetli geçimsizlik bir yerde gizli 🙂 Doğan grubunu Demirören grubu alıyormuş, Hürriyet, Fanatik ve posta yayın hayatına başka mecralarda aynı şekilde daha da aşırı bağımlı olarak devam edecek hazar, “param olsa ben de gazete alırdım” demek için kaç şart gerek ???? Çin’de bir kadın 20 saat telefona bakmış, beyni bir şey olmuş, şimdi ona hastanede bakıyorlarmış.
Az da güncelle kararalım; ABD nin yeni dış işleri bakını, eski CIA başkanı, Ölüme en yakın işkence ağza buruna ıslak havlu koymada bir numara ama nasıl yaptığına dair belgeleri yok etmiş, İran’a düşman, genelde İslama düşman, En çok da iklime düşman, doğayı sallamıyor, Dünyanın eeeen zengin kardeşleri olan Koch ‘ların sözünden çıkmaz diyorlar. Ne diyelim bunun neresinde hayır var, görmeye ömrümüz yeter sanırım, bu arada en az kendi kadar kötü Bayaaaaan yardımcısı yerine başkan olmuş.
Artık ordan sallanan füzeler, buralara düşünce Yani İran’a mülteciye mülteci katarız, Karşımdaki lüks evler genelmiş, kapıda nikah, asansörden başlayan halvet, sabahlara kadar ışıl ışıl daireler, nur saçıyorlar caddeye, Buraları bekleyen ahlak bekçileri isterük! Metrobüsü, parkı bırakın badem gençler, günahın büyüğü buralarda, aaaah bi de gazetem olaydı, tanıdığım benden daha iyi olan biri ile, benden az daha geri başka biri ile neleeeeer yazardık, neleeeeer, aaaah aaaah elimize ne Seda’lar, Ne Serap’lar, ne Müge’ler su dökemez, aaaaay gizli potansiyel miyiz biz 🙂)))))
İçimize asılan kandilleri ılık limonlu su ve bahar güneşine emanet ettik, bir bir sönerler artık, gün ışığı ile aydınlanma ile yetinir miyiz kiiiii????

19 MART

Varlığı süreklilik arz etmeyen, yokluğu bunalıma düşürmeyen gelip geçici alışkanlıklarım var. Bir zaman alışıyorum, sonra bırakıyorum. Sıkılıyor muyum, modası mı geçiyor, güncellenince yenisi mi geliyor… bilmiyorum, istesem bilirim de gerek de duymuyorum, dünya üstüne felsefem; “ne esir düşeyim, ne de esir edeyim, öyleeee yumuşak yumuşak, en fazla tatlı sert, olmadı alıp başını kahretmeden git…”
İnsandan ilaç yapanlar hayatın içine tükürenlerin en önde gideni, onlarında önünde “baskın karakterler” var, gerisi sürü dersek kaç koyun çitten atlamıştır???? saya bilir miyiz 🙂))
Bir şeyi bir şeye bağlayıp, yokluğunda yok olacağını sanıp da yok olmadıklarını görünce kalmaya uyum sağlayamayanlar!!! Nedir sizden çektiğimiz, dünya oyun bahçeniz, insan oyuncağınız, fıtratınız; Kıskanç, karakterinin inkarcı baskın, huyunuz mantarlı, suyunuz aleni zehirli, havanız poyrazdan lodosa, gücünüz karanlık, desteğiniz sürünüz … aaaaay aaaaay say say bitmez, arada sözü geçen mantar bir filmden aklımda yer eden, aslında iki filmde geçen, geçtiği gibi de yol gösteren 🙂 Onu etkinliklerimi yazarken yazarım, Film hala sinemalarda, heves kırmayalım, ön yargı beslemeye sebep olmayalım yargı bağımsız olsun.
Her şey, herkes bağımsız olsun, bağımlılar ipi uzun tutsun, instagramda beni takip eden bir büyücü var, sosyal medyanın bu yanı menfaat üstüne, hiç tanımadığınız biri sizi takip ediyor, “aaay ne hoş, ne güzel havası!” ile nezaketen sen de takip ediyorsun, sonra o seni siliyor, ama sen takipçi kalıyorsun,bu da bir yöntem, artık tanımadıklarımı takip etmiyorum, onlar istedikleri kadar takipte kala bilir, “takibe takip” e sınır getirdim 🙂))) Aaaay çok da tın! Hayatta yaptıklarını sergiye koyanlar, çaktırmadan işlere müşteri arayanlar, egosunu basamak yapanlar, yalanarak yaşayanlar derken yalakaları besleyenleri kast ettim, siz var ya siiiiiiz, dünya batmadan batasınız!
Biraz da magazin; Trump’ın büyük oğlan boşanıyormuş, 2005 den beri beş çocuklu eş, medya baskısı ve seyahat fazlalığını sebep olarak sunmuş mahkemeye, şiddetli geçimsizlik bir yerde gizli 🙂 Doğan grubunu Demirören grubu alıyormuş, Hürriyet, Fanatik ve posta yayın hayatına başka mecralarda aynı şekilde daha da aşırı bağımlı olarak devam edecek hazar, “param olsa ben de gazete alırdım” demek için kaç şart gerek ???? Çin’de bir kadın 20 saat telefona bakmış, beyni bir şey olmuş, şimdi ona hastanede bakıyorlarmış.
Az da güncelle kararalım; ABD nin yeni dış işleri bakını, eski CIA başkanı, Ölüme en yakın işkence ağza buruna ıslak havlu koymada bir numara ama nasıl yaptığına dair belgeleri yok etmiş, İran’a düşman, genelde İslama düşman, En çok da iklime düşman, doğayı sallamıyor, Dünyanın eeeen zengin kardeşleri olan Koch ‘ların sözünden çıkmaz diyorlar. Ne diyelim bunun neresinde hayır var, görmeye ömrümüz yeter sanırım, bu arada en az kendi kadar kötü Bayaaaaan yardımcısı yerine başkan olmuş.
Artık ordan sallanan füzeler, buralara düşünce Yani İran’a mülteciye mülteci katarız, Karşımdaki lüks evler genelmiş, kapıda nikah, asansörden başlayan halvet, sabahlara kadar ışıl ışıl daireler, nur saçıyorlar caddeye, Buraları bekleyen ahlak bekçileri isterük! Metrobüsü, parkı bırakın badem gençler, günahın büyüğü buralarda, aaaah bi de gazetem olaydı, tanıdığım benden daha iyi olan biri ile, benden az daha geri başka biri ile neleeeeer yazardık, neleeeeer, aaaah aaaah elimize ne Seda’lar, Ne Serap’lar, ne Müge’ler su dökemez, aaaaay gizli potansiyel miyiz biz 🙂)))))
İçimize asılan kandilleri ılık limonlu su ve bahar güneşine emanet ettik, bir bir sönerler artık, gün ışığı ile aydınlanma ile yetinir miyiz kiiiii????

21 MART

Bugün günlerden İlkBahar Ekinoks’u, geceler kısalacak, günler uzayacak, Kuzey Yarım Kürede de Güney yarım Kürede de birbirinden farklı baharlar var, ekvatorda gölge sıfır,Kuzey kutbu 6 ay gündüz, Güney kutbu 6 gece, Güneş ışınları Ekvatora öğle vakti dik düşerken yakınlık derecesine nasiplenecek ülkeler, bu ekinoks’un benzeri hatta tersi Eylülde yine gelecek, Haziranda ise Gündönümü var,İşte böyle böyle dönen dünya içinde yaşaya bilenler harıl harıl mutluluk ararlar, sevdayı kuşun kanadına koyarlar, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” diye savaşlar çıkarırlar, “rabbena hep bana!” diye türkü tutturanlara el çırpanları bir çarpan olur, çarpılanlar çarpı haline gelirken, çarpan parayı bitirene kadar “out” olur, sonra gelir az kılık değiştirir, yine çarpar, Son günlerdeki çiftlik Bank aslında çooook tanıdık ve bildik, kısa yoldan, emeksiz zengin olucam hayali kuran salaklar sağ olsun, Yakındaki bir Bankadan maaşımı çekiyorum, teyzeler, amcalar habire defter işletmeye geliyor, hazar kefen parası, artık nasıl bir kefen ise, kimseye faydaları dokunmaz, ama parayı poşete koyup balkondan atarlar 🙂 Eğitim şart da neresinden başlanacak bilemiyorum.
Bahar geldi, takvimlere göre yeni, erken açan ağaçlara göre epey oldu, arada gider gibi olsa da artık, bahar, kalbimize, gönlümüze, ruhumuza bahaaaaar!!!! olsun diye diliyorum. Her yerimizde çiçek açsın, çiçek olalım, kadınlar zaten çiçektir, çiçekleri ezmeyelim, üstüne basmayalım, gübreyi dibine koyarken aklımızdan üstüne işemek geçmesin di mi.
Aaaaay bu dünya ıslah olmaz, bu dünyanın içindeki insanlar dan hiiiiiiç bi şi olmaz da diyesim gelmiyor, olan var, olmayan var, olsun diye çaba harcayan, olmadığı yerde küsüp kaçan, “olacak, inşallah” diye umutlanan, umuduna filit sıkılmasına katlananlar var,varlar her zaman ağır basmaz, var ile yoktan denge kurulmaz. Yaaaa işte bunlar heeeeep mutluluk ve mutsuzluk hesabı, Yaşamak zaten bir hesap kitap işi, “sağlamcılar diye bir grup var” durumu tam ifade etmez, herkesin sağlam bastığı yerler var.,
Dün Dünya Mutluluk Günü imiş, biz bi kaç arkadaş bilmeden mutlu olduk 🙂Yemek, sohbet, sinema ile üçledik. Kaybedenler Kulübü Yolda gitmeye değer, şahane değilse de çekimleri güzel, Nejat yaşlanmaktan öte çökmüş, Daha da filmine gitmem, benden on yaş küçük biri benden 20 yaş yaşlı sanki, yaşadığı hayat, felan fistan ama bir oyuncu neticede, bir sene daha geçse, gözlüklü, değnekli, beli bükük olur, demek ki bu arkadaş yaş aldıkça hoşlaşanlardan değil, bir de öylesi var, yıllar geçtikçe yıllardan pay alanlar. Yine de güzel olmuş, Hayata Sarıl Lokantası da iyilik merkezi, evsizlere çorba için, yiyin için, askıya da çorba koyun, hoş mekan, yemekler güzel, yeri küçük ama sevimli, hizmet ağır ama kimsenin umrunda değil, mekanda iyilik enerjisi var,
Mutluluğun da mutsuzluğun da mimari insan, hayatı “höt” demek hem kolay değil, hem de gereği yok, hayat sana “höt” diyor ise şavaşa hiiiç gerek yok, on şartı bir araya getirip on dakika mutlu olacağına, her şart için ayrı ayrı on defa mutlu ol!!!, Budur, Sabah aforizması 🙂 Çok da şeyedmemek lazım, daha önce demiştim, ısrarcıyım,
Baharınız bahar ötesi olsun, artık nasıl olacak ise salladım cümleyi ama elbet bir yolu vardır. Kahvaltı bile mutluluk sebebi değil mi?????

23 MART

Bazı sabahlar kızımın yatağının üstündeki yastıkları dizerken bile yoruluyorum, hemen pencere önüne çökesim, uzun uzun binanın önünü çimenlere süpüren apartman görevlisini seyredesim, süpürgesinden geriye dönesim geliyor. süpürge eski zamanlarda gelinlerin çeyizinde bile vardı,hatta Edirne’ninki meşhur diye bilirim, evlere sarısı, sokaklara çalısı.
Evlerden çıktı gitti, sokaklarda tek tük, artık sokaklarda elektrik süpürgesi gibi çok sesli bişi ile temizleniyor, hele İstiklal‘de on dakikada bir.Süpürge deyince Tatlı Cadı ile Mary Popkins ‘ i de hatırlarım, ikisi de cadı, biri ev hanımı, biri dadı, biri kitap, biri dizi.
İşte böyle yorgun sabahların verimliği değil de derinliği oluyor, hatıra atına binip, bir kara ormana dalıyorsun, karanlıklarda el yordamı ile bulduklarını ışığa taşıma çabası, bir çeşit yüzleşme. Çünküüüü hatıra dediklerimizin izi vardır ama çoğunun izini sürmeyi canımız çekmez, canımızın acıdığı bir yerleri vardır. Neden insan; Onca çaba ile mutlu olup da onları hatırlama listesinde başa tutturamıyor, tutturanlara da “görmemişin bir mutluluğu olmuş..” diye kınıyoruz o da ayrı. Aslında mutluluğa giden yollara taş döşeyenleri unutmuyoruz, Buna bir çeşit kinlenme de diyebilir hemen arkasından inkar ederiz. Dünya insanların çelişki ve ilişkisinden ibarettir. “Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa, sabah olup uyanınca, her şey yine aynı kalsa” diye şarkılar söyleyenler dünün içine tükürenler,ya da dünden tükrük yağmurunda kalanlar. Amaaaaan pişmanlıklar, özlemler, keşkeler,bitmeyen beklemeler … işte bunlar kafayı sıyırma elemanları, eleman yok aslında duyguların askerleri var.kur ordunu, tak kafana, çat çat söyle,sinseralla ol planlar eyle, sonra da öl.Budur!
Peki bu burada mıdır???? Bunun şu ile ilgisi, o ile çelişkisi bizle sizle birlikteliği, onlara etkisi … beni neyler, neylerse güzel eyler mi, eylemek ile eğlenmek arasında ne fark var, çoooook diyenler şu yana, yooook diyenler bu yana, ben ortada, birbirinizi yedirme moderatörüyüm! Nasıl bir yeme içme dünyası, tüm sofraların ana yemeği insan, insanları toprakları ile yeme modası hiiiiç geçmiyor, midelerin işi kalmadı, doğrudan bağırsak gayri, ne yesen sıçtığına bok deniyor. Ziyan olmasın diye onu yiyenlerin yüzünden dünyanın iki yakası bir araya gelmez, amaaaan zati yuvarlak, zateeeen dönüyor, zateeeeeen eskiyor, zateeeeeen ….
Tam da yatağa geri dönüp, kafayı yorgan altına gömüp, karanlık ama sıcak bir dünyada renkli hatıra filmi izletip, kafaya takılacaklardan toka yapma sabahı ama “yapmamayı tercih ederim” dedim ve net konuştum, net yazdım, Nerde kalmıştık? kaldığımız yere işaret koyduk mu? Yoksa hep aynı yerden mi başlıyoruz? Kuzum, bu leveli geçelim artık! Neeeee!!! yardım için indirimli satışlar mı var?, Oyunda bile kandırılmış olmak, anlatıla bilir ve açıklana bilir bir şey,kiiiii kandırılmış olanlar kanmaya meyli olanlardır, kabahati başkasında aramak onların fıtratında var.Neyse
BON JOUR!

24 MART

Mart ayı, hatırımızda kaldığı gibi, bahar umutları zorluyor, hatta mart ayı umutların elenme ayı, sabahları sisli, yağmurlu soğuk, öğlenleri adeta yaz, ki çoğu zaman, akşamları soğuk kış havasında. Mart ayı derd ayı, derd üstü murad üstü, Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, Mart insana papucunu ters giydirir… gibi çeşitleme yapmak mümkün deeee ne kadar çok okuduğunu anlamayan, anladığını yanlış anlayan, ters köşeden üstüne alınan, eziklik üstünden duygu sömürüsü yapan , bi tek kendini çok akıllı sanan, yete düşmüş çenelerini tanımayan … insan var.
Aaaaay kahrolsun WhatsApp grupları! Bildiğin yemekteyiz gibi olanları var. Bazı insanların kendinden akıllı telefonları olduğu da acı bir gerçek 😔
Aaaah aaaah atın beni denizlere!!!

26 MART

Eeeeeey Günlük!!!!
Ne haldeyim, biliyor musun ???? Ben anlatmazsam ne bileceksin, ancaaaak sana bilirsin, Karlar dünyaya yağmaz iken, dünyama yağmaya devam ediyor, Kira gelirlerinde Vergi indirimi %25 den %15 e bindirilmiş, vere vere kalmadı! Ne istediler de vermedik???? Verdiklerimiz yetmedi, daha çoğunu taahhüt edenlerin kıçına don olmaktan, bir tık daha fazla giyine miyoruz, Giydire giydire lokum dağıtacaklar ruhumuza, Yaaaa lokum da kötüye kullanıldı, yani şahsiyeti şahsi olarak zedelendi. Anadolu’da kutlama için lokum dağıtılır, iki püskevit arasında,” ağzımız tatlandı, sizin de tatlansın ” diye, en çok doğumlara yakıştırırım ben, Aaaah güzel olan her şey atına binip gidiyor mu, kovuluyor mu, kovalanıyor mu, Heeeer şeyi kattık tazzikli su ile gaz dumanına, arada kayboluyoruz, Bugün gökten toz bulutu yağmurla karışık yağacakmış, yağmasa da gaz olarak bronşlarımıza dolacakmış. Açık havayı az kullanın! diyor, çok bilenler.
Bugün pazartesi ama bana salı, sular 20 saat kesilecekmiş, tesadüf haberim oldu, dünden yere yapışıp temizleme işlemini, yaptım, Bugün temizim, Yani 🙂 Ama ama amaaaaa!!! ruhum ne olacak, ruhuma habire çamur atma eylemi var, “Şeker vatandır, vatan satılmaz!” iyi bir slogan ama şekerin eridiğine şahidiz hepimiz, Eylem eylem üstüne, en üstüne söylem, sonrasında gizli kapaklı işler, mesengere videolar, okunması gerekli aydınlamalar, zincir olacak selavatlar, çook gizli olan el altından yayılanacak bi şiler … Hiiiiiç açmıyorum, okumuyorum, gereksiz ve kifayetsiz buluyorum,
İnsan ne kendini ne de karşısındakini biliyor, daha doğrusu bilmek istiyor, Rahmetli anamın dediği gibi: Kör hafız ne bellerse onu söyler!
Göz açmak yetmiyor, gözü doğru baktırmak da gerek, Ayrıca 5 duyu bir bütün, tek tek kullanılınca bağımsız olmuyor, Ağzına atıığın lokmayı, görüyorsun, kokusunu alıyorsun, ağzına attığında çıkan sesleri duyuyorsun, emir geliyor, tadını alıyorsun.
Her şey hayatta zincir, hatta saadet zinciri 🙂)) İnternetten sağılan inekler telef olmuş, parasını içinde faiz geçmiyor diye kar payına yatıranların parası yattığı yerden kalkamamış, iyi niyetle “en az beş sene” diyor, yatakcı başı, o da yeni yatıranlar olursa, salak ağaçları bile varken, heeeer mevsim, zamansız güneşe kanarken, tekrar tekrar niye kanmasın insan.
Aaaaay çok okumak, araştırmak, sormak, bilgi … insanı yalnız bırakıyor, Kabuğunda kavruk kalmış fındık gibi oluyorsun, içini kabuğunu kıran görüyor, kabuk kırdırmak da zor iş, komple yem oluyoruz kurda kuşa, belki de ömrü bizden uzun kargaya.
genetiğimiz koyun keçi yemeğe uygunmuş, bulduk da yemedik mi? “Dana yemeyiniz!, bize de sıkıntı vermeyiniz!” Bugün ölmeme günüymüş, bence ölelim gayri !! Bunca saçmalığı kaç bünye kaldırır, Bizim genetiğimiz vermeye, kanmaya, çalıp çırpmaya müsait. Düşünün kiii fazlası olan bir bütçe, Aaaaay Ütopya gibi 🙂)
Bir sabah da şakıyamadım, kuşlar gibi, kendimden memnun değilim, An itibari ile Flaş Tv ye döncem, Sabah okuyacam,
Bu arada Twitter de takip ettiğim biri vardı, gayet akıllı uslu twitlerken, böyle düşünenler de var diye sevinirken, bir gün “Öğrendiğim her şeyi Adnan Hoca’dan öğrendim” diye yazdı.
Aaaaay atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın, ama olmaz hep beraber olsun, “batsın bu dünya!”
Siz bana bakmayın, ben baktığınız her yerde de olmam zaten, hafta için elimizden geleni yapalım,BON JOUR da olsun 🙂

28 MART

Bugünlerde ters giden her şeyin sebebi gökyüzündeki ters açılarmış, düzelene kadar sabırla beklemek gerekmiş, kendimize ve çevremize zararımız dokunmasın diye.
Mayıstan evvel düzelmezmiş, Nisan ortasından itibaren yavaşlarmış.
Havadan haberler su gibi akmıyor, “sıkıntı yok ise sıkıntı var” diyenler sıkıntı var ise ne derler??? Bir tek zamanın engeli yok, her şekilde geçiyor, akrep ile yelkovanın kollarındayız, taşınıp duruyoruz, ikide bir de aynı yere gelip, geçtiğimiz yerleri tanımıyoruz, dünyada çok da değişik şeyler olmuyor, olanlar ve bitenler… ikisi de geçmiş zaman ama kafada neden şimdiki zamanın şimdisi bilemedim, yalaaaan söylüyorum! Aslında biliyorum, aslında herkes her şeyi biliyor da çok da şeyetmiyor.
Çok da şeyetmemek lazım ama kira gelirim ikiye katlanmadan vergim nasıl ikiye katlanıyor orasını şeyedemedim 😄 Mecbur gülüyoruz, deliye her gün bayram kontenjanında yer yok, dediler, bi torpil şeyeden olur mu ????

 

2017 MART GÜNLÜKLERİ


Su hayatımızda önemli, hayat kaynağı, akıp gitmesi örnek , suda yaşayan canlılar, susuz kalan canlılar, suyun geçtiği yollar, suyu zehirleyen çevresel olaylar …uzun uzun mevzular sebebi. “Su akar deli bakar” atalar ile ilgisi olmayan bir özlü söz. Gerçi söyleyen de bugüne göre ata olmuştur. Neyse dosya yüklerken buldum, eskiden de kullanmış ola bilirim ama severim denizi, ördeği, martıyı, karabatağı, suyun sesini, uzaklara gidişini, dalga dalga gelişini.

Bir mart ayı daha geçti, hatta nisan da geçti de ben geç kaldım, yayınlamakta, bugün hepsini yola koyacağım, üstteki paragrafın neden kırmızı olduğunu anlamış değilim, bilerek yapmadım ve gideremedim de, Bu arada günlük ortalama 50 ziyaretçim var ve bunun 49 unun ABD ve Kanada olması ilginç ve benim için çok sevindirici, muhtemelen oradaki Türkler, kendimi memleket haberleri veren, gurbete gönderen radyo programları gibi hissettim, konuşarak yazdığımdan hazar, benim yazdıklarım dilimin ucuna gelip plansız programsız akanlar.

Buyurun Mart 2017 ye hemen arkasından 2018 de gelecek 🙂

01 MART

Görüş mesafesi bir pencereden karşıki okulun duvarına kadar, bir pencereden inşaatın çöplerine kadar. Yakın görüşlerin bile sorunlu olduğu bir sabah insanın aklına Atiila İlhan’ın Sisler Bulvarı şiirini, öldüren sis, sis, Livaneli’nin filmi sis’i getiriyor, bir de “kurt dumanlı hava sever” diye özlü sözümüz var. Şimdi bunların hepsini alıp bir kenara koyuyoruz, ama bir parça şiirden, bir parça da yerli Sis filminden alıp lise yıllarına gidiyoruz, günlerden ne hatırlamıyoruz ama böyle havalarda gelemeyen coğrafya hocası Yıldız Hanımı anıyoruz, boş geçen dersler ile dalıyoruz. Çooook önemli bir şey idi bir dersin boş geçmesi, aaah aaaah o başı boş saatler, ne çene ne çene yarabbim, uyarı gelene kadar, başımıza nöbetçi öğretmen konana kadar, müdür fırçasından nasip alana kadar …
Yaaa işte bizdeki gençlik sesli idi, şimdi göz süzmeli, gözler tabiki de telefon süzüyor, neyse ondan da faydalı şekilde yararlananlar var da sohbetin lezzeti yok.
Bir de sevdirilmemiş dersler var, coğrafya, tarih, edebiyat aslında güzel derslermiş de hocalarını neden hiç gülmeyenlerden yapmışlar bilemedim. Korku temalı, dayatmalı dersler idi bunlar, şimdi olmayan Sanat Tarihi, Mantık, Cebir … güzel dersler olarak kalmış aklımda.
Aklımızda kalanlar ve kalmayanlar hafızamızın sorunu, güçlü bellek de her zaman iyi değil, arada unutabilmeli insan, gerçi unutulanların bile unutulmamış yanları var. Bir insanın tümü ile eşilip deşileceğine inanmıyorum, buna ben de dahilim, dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimiz, sadece içimizden geçirdiklerimiz, söylerken değiştirdiklerimiz , bi de pat diye söyleyip tozu dumana kattıklarımız var.Orta yolu ayar edip söylemek, aklı başında konuşmak iyi bi şi ama muhatabın ruh hali de önemli. Bazen hiiiiiç ağzımı açasım gelmiyor, “ne anlatıyorum, kime anlatıyorum, yazık sinir sistemime, ömrümden yiyor bunlar” diye içimden söylenip geçiyorum, kendimi tutamayıp şamar dalgaları halinde indiğimde oluyor, Terazi burcu isek de her zaman dengede değiliz, arada dengeyi bozan ısrarcılar çıkıyor.
Hayat bu; çeşitten çeşit çıkıyor, insan çeşidinde sınır yok, evdeki gençler cinsiyet de yok diyor, iki tanesini sayınca “aaay çok sığsın” diyolar, belki de haklılar ben de ikiden beşe kadar çıktım dermişim.
Postacıyı bekliyorum, dün 11.00 ile 14.00 arası tekrar gelicem diye not bırakmış, kızın yeni kimliği sınava yetişecek, fişli yavrum, belki de soruları yine çalınmış bir sınava hazırlanıyor, okullar kapansın, silgi tozları ile vedalaşıp, lise ve dengi okullar ile bağlarımı temelli koparıp, okul tişörtü, pantolonu, poları gibi parçaları yok edip, odayı ders kitaplarından, her yerden yapışık yapışık bakan kağıtlardan arındırıcam inşallah.
Süre doldu, kızı kaldırmaya gidiyorum, yapılacak işler listesi beynimde dönüyor, onlara sıra yapıcam, sonra durumlara bakıcaz, “çok geziyorsun” diyen konu komşuyu evde oturarak sevindirmek isterdim ama maalesef dışarıda da yapılacak işlerim var. Bi de kahve sıraları, günler gezip, gidecek yeri olmadığında tv de evlenme programı ile kayıp arama programlarına bakıp, kafayı sıyırmadan dolduranlar var, onlara sinir olmuyorum, sadece üzülüyorum, dünyayı boşa geçiriyorlar, kendilerini ziyan ederken başkalarına haset etmeseler iyi olacak, ama olamıyor.
Cümleten günaydın, bu arada heeeer sabah , hatta heeeer akşam yazacam, sınava 10 gün kaldı.

02 MART

Yağmurlu bir sabah, nerede kaldı yağmurun romantikliği, sığındığımız AVM çatıları, dikey bahçeler, yürüme yolu bulamadığımız yerler, içinde nefes alamadığımız toplu taşımalar, yağmurlu havada daha bi beter kokan metrolar, hep acelesi olan, anlamaya dinlemeye müsait olmayan insanlar, fiyatı 5 liradan 10 liraya çıkan, yağmurda aniden ortaya çıkan naylon şemsiyeler … neresi romantik, nerede romantikler ??? Muhtemelen atlarına binip gittiler, son romantikler de bizim kuşak belki, bizde de malzeme yok. Romantik olmak özel ve bazı genel günlerin eline, promasyon tekeline kaldı, “aaah bayım aaaah” diyen Nazlı Eray bunlardan bahsetmiş ola bilir mi? Kitabı okudum ama unuttum, annemgilin kütüphanesinde var, hem de baskısı tükenmişler arasında, bir ara tekrar okuyacağım, aslında ilk sayfayı açsam hatırlarım, bazı şeyleri hatırımda iyi tuttuğum söylenir ve gerçektir, bu da mütevazi olamayacağım konulardan.
Bu sabah kendimi beğenmiş gillerdenim, desem ikna edici, inandırıcı olur muyum, olurum. Kendimi beğenmekten öte severim, sevmek kusurları hoş görmek, telafiye müsait, af etmeye açık, kızgınlığa yapıcı sebep bulmak, hatayı kabullenmek, özür dilemek, sevdiğini söylemek gibi şeyler içerir. Burada ki “şey” kelimesi beslenip büyütülebilir. Sevginin olduğu yerde barış olur, barışın olduğu yerde huzur, huzur olduğu yerde mutluluk, mutluluğun olduğu yerde de insan olur. Olay diğer canlılara da hastır. tüm canlıların tüm hücreleri seve bilir, bkz National Geografic Belgeselleri diye de kaynak göstermek mümkün, hatta oscar alan animasyon şiddetle tavsiye edilir, bu unsurların tümü orada var, jüri ödülü anladığı için mi verdi başka sebepler mi var onu bilemeyiz. tüm jüri ödüllerinden şüphe eder hale geldim de. Aslında şüphe insanın doğasında var, dediğimizde insanın doğasında korku, merak, kötülüğe meyil, iyilikten büyüklenme de var dene bilir mi, yoksa hepsine birden “sevgi kalbimizin hamurunda var” deyip geçip, alt alta çalışma mı yapılır, sevgi sözde kalan, yüreğe değmeyen, değdiğini bilmeyen yeteneksizlik mi dir ??? Biz de olan yetenekleri bi Acun mu görür ??? Acun dünya demek, dünya bu kadar küçüğe indirgendiğinde içine bakan “batsın bu dünya” der mi ??? bir kaç soru işareti yanyana gelinde kuvvetli soru sayılır mı, kuvvetli soruları kuvveti yere mi gömer, bunların cevapları o yüzden karanlıktan ışığa doğru uzun yol mu yapar …
Diye diye sabahın seçme saçmalarını uzata biliriz, ama kessek iyi olur.
Dün kimlik geldi, süresi on yıl, iki resimli, biri hologramlı, bilgisi az, ATM gibi makineler var, nüfus müdürlüklerinde orada aktive edilecek, dün kız hasta geldi, beti benzi atmış, çocuk hastalıkları beni çok sarsar, hemen hasta çorbası yaptım, yoğurtlu, pirinçli, naneli, poğaça yapmıştım, sıcak sıcak, yedirdim, biraz da öptüm sevdim, akşama doğru tekrar kursa gitti, bugün de bir ara devamsızlık muhabbeti için okula gideceğiz, 30 gün hakları var, ama yetmiyor, okul aile birliği ile birlik olursak, uzarmış, bakıcaz artık.
takvime göre bahar ayları, açtı açacak benim salak ağaçları, haberleri dinlesen, biraz fazla okusan, araştırıp sorsan, durum kötü, kalbimizin sesini dinleyeceğiz mecbur, orada susmak bilmeyen, umut, umut, illaki umut … diye şakıyan bir kuş var, umudumuzu kesmek, kuşu kesmek gibi olur, bunu yapamayız di mi ? “kuş kesmek ne ki, insan kesenler var” , diyenlere de “her örnek örnek değildir,” dedik, Günaydın diye de ekledik 

03 MART

“46 kromozom var, 45 i yangın yeri !” diyen sınav çocuğunun kalkmasına 27 dakika var, arayı sessiz kalarak değerlendirelim, bu arada küçük oğlan da geldi, sınav haftası başlıyormuş, o da uykuda iki kat sessiz olmam gerek. Kendi dilinde hayattan yakınan yavrularımıza ; “insanın rast giderse işi yar sarar yarasını, ters giderse felek hatır eder anasını” ya da ” ne zaman hayata tutunmaya kalksak hep mahrem yerleri elimize geldi” gibi tecrübeye dayanan cevaplar vermiyoruz, diyemeyiz, zaman zaman veriyoruz, yine de yıkıcı değil yapıcı olmak amacımız, gayret bizden, taktir kimden bebelerden. Dün okul belli oldu, hiç bilmediğimiz bir yerde, haritaları açıp, dolmuş şoförleri ve esnaftan yardım alıp bilinir hale getirecez inşallah.
Dün okula gittik, maşallah okullarımızda püfür püfür Amerikan havası esiyor, ama kılık kıyafet açısından, ortalık boş idi, meğer kitap fuarına gitmişler, 12 ler zaten yok, biz çıkarken servisler gelmeye başladı, büyük servisler okulun dışında boşalmaya başladı, çocuklarda kaçmaya, görevlinin “oğlum, oğluuuum” diye bağırarak peşlerine düşmesine güldüm, bizim servisimiz olmadığı için okul kapısına gelmeden kaçardık. benim ev okul ile Papağan Kafenin tam ortasında idi, kaçarken yukarı yürümek zorunda kalırdım, “aaaah aaaah ne günlerdi o günler ! okuldan kaçmayana ben öğrenci olmuş demem “, benim çocuklarda kaçıyor ama kaçtıkları yerden telefon ediyorlar, “okuldan kaçılır, istediğiniz zaman, siz de kaçın ama haber verin, başınıza bir iş gelir se benim çocuk okulda diye inanmam” türü bir konuşmayı liseye başlayınca hepsine yapmış idim.
Bu sabah ağrıyan yerlerime kalkmadan bi göz atayım dedim, ağrımayan yerim yok, tüm kemiklerim, yoklamaya “buradayım” dedi, aaaay yaşlılık !, diyecem ama dün komşular 85 lik Halime Hanıma çaya gidiyor idi, bu grubun yaş ortalaması 50 üstü, bi de her gün yürüyüşe gidiyorlar, torun bakanı da var, bu şartlar altında kendime yaşlanmış değilde eskimiş mi desem acep ????
Üç İstanbul / Mithat Cemal Kuntay okuyorum, güzel, beğendim, Adnan’ın elinden bi uçan, bi kaçan, bi düz duvara tırmanan kurtuluyor, onca baskı, onca tedbir arasında aşk engel tanımıyor, tene dokunanı kalbe dokunandan hızlı. TRT dizi de yapmış idi, izledim ama aklımda Burçin Oraloğlu nun gençliği kalmış.Dönem kitabı, Abdülhamit, meşrutiyet, istibdat, jurnalcilik, fukaralık, zenginlik, yabancı özentiliği … kalınca da 575 sayfa Oğlak yayınlarından.
süre dolmuş, sesime kuş cıvıltısı hissi verip, kuuzuuuuum !! diyerek içeriye doğru yol alayım, gerisi gelecektir, hayat ancak günlük planları kaldırıyor şu aralar, devirler değişiyor, değişmeyen yalan dolan, alevere dalavere, küpüm dolsun, hem karnım doysun, hem pastam dursun …
Kaldı 8 gün, her türlü strese karşı direnç kazanamıyor insan, bu stresin kaynağı aynı, kılığı farklı dermişim, günaydın 

06 MART

Pazartesileri yeni başlangıçlar kabul ediyorum. Her şeye yeni baştan başlamak, beyaz sayfalar açmak, maziyi unutmak … gibi bir imkan yok. Geride bıraktığımız hayatımız ileriye doğru bizim takipçimiz. Aaaah aaaah aslında hayat üç kelime; gelişenler, değişenler, çelişenler. Değişime kapalı olmak gelişenler ile çelişenler arasında bırakıyor bizi. “Amaaaan ammmaaaan herkesin hayatı kendine !!” manasız bir savunma, ortak hayatlar var bu dünyada, kimse ortaklık yapmak istemiyor, o başka. Herkes çok akıllı ve lider doğduğunu sanıyor. Sonra hayat eğitim verirken gerçekler anlaşılıyor, sanmayın, gerçeklerin kaderi anlaşılmaya geç kalmak. “Zor günlerden geçiyoruz ” kendimi bildim bileli tüm günler zor, tarih tekerrürden ibaret de tekrarları aklında tutan yok.
Üç İstanbul’u okudum bitirdim, Osmanlı devletinin hangi şartlar ve kişilikler altında çöktüğüne dair Adnan temalı belge, Fakir ve idealist, zengin ve önemli, hasta ve bedbaht Adnan’a verilecek çok örnek var. Şu aralar bi de örgü öresim var, akşamkarı yuuuutuuuubeeee den örnek videoları izliyorum, gönlüme göresini daha bulamadım, benimki; renkli, üretken, ilmek ilmek konuşan model olmalı, bu da kolay olmuyor, sayıları aklımda tutamıyorum, dermişim.
Çamaşır makinesi işe başladı, radyo çalıyor, evde bir tek kız kaldı, birazdan kalkıp, dersane yolunu tutacak inşallah. Ev hafta sonundan kalma, pazar günleri bana pazar olmadığı için sevmiyorum, bir elim evin üstünde oluyor ama o gün daha çok garson modelini kuşandığım için şirazesi kaymış odalarda ışıksız kalıyorum, desem olmaz. Öyle iç karartmaları, kötü dilekler ile başkalarına seslenmeyi, umutsuz kalmayı sevmiyorum. Her olmazın bir oluru, her olurun da bir olmaz yanı vardır. Mesele bakış açısında, bir tüm doğrular yanlış, tüm yanlışlar doğru oluyor, Bkz. Malum liderlerin meydan konuşmaları, aaay çok konuşmak da bir saçmalama sebebi, gerçi dayanaksız sebeplere dayanmış sürülere ne versen yiyor.
Bu hep böyle, her devrin adamı, bu adamların her devirde adamı olmaya yeminli adamlar var. Para her kapıyı açıyor, açılan kapıdan girenler sadece bekliyor, bize ne düşecek diye. eeee beklemeye de ne gelirse yetiyor mecbur. Abudik gubudik dünyanın organize işleri bunlar. Biz de ne organize ola biliyoruz ne de edebiliyoruz. Hak hukuk, adalet, merhamet, vicdan … bunları da biz bekliyoruz.
Başımıza gelenler hep bizden aslında da konu lafta kalıyor, eğitim, sorgu sual işleri bunlar.
Son cemre de düştü, önümüz bahar, arada Mart ayazı olur ama kış bitti diye biliriz. çok sıcak havaları, çok uzun günleri sevmem ama onlar da gelip geçiyor, Her şeyi planlamak gibi bir yükün altına girmek istemiyorum artık, planların sapmalarına tahammül azaldı, boşuna kendimi harcamamak için günlük gidiyorum, bu güne su sabun, silme süpürme işleri var. Niyet böyle, gelişmelere ayak uyduracağız. Sınava 5 gün kaldı, öğrencinin ruh haline gereken önemi veriyorum, hep destek, hep destek, bu anneliğin emeklisi yok, emekli olmak isteyen anne de yok. Çocuklar iyi günler görsün, iyi olsun, etrafa faydası dokunsun … bunları ister anneler.
Gözüm saatte süre dolmuş, günaaaaaaydın Millet !!! Gönlümüzce günler olsun 

07 MART

O kadar yorulmuşum kiii, dün akşam koltukta kanal değiştiremeyecek kadar isteksiz ve mecalsiz olarak bir müddet kaldım,Bu arada biraz uyuklayıp biraz da dizi seyir ettim. Yazmam lazım, sinir oldum.
Kırlangıç Fırtınası, ilk bölüm; Dağ başında doğum yapan bir kız, ona yasin okuyan, doğurtmaya çalışan bir takım yaşlı kadınlar, dışarıda soğukta bekleyen taze baba, Klube bağ evi aylarca orada saklanmışlar kimsenin aklına orada oldukları gelmemiş. Kızın ailesi zengin ama yine de kızı yaşlı bir adama vermişler. kız istememiş genç oğlanla kaçmış, sıkıntıdan bi de çocuk yapmışlar. Kızın abisi kızın peşinde veeee doğum oldu, abi kızı buldu, Tabii ki de oğlanı vurdu, kızı da yaşlıya armağan etti, kız bu arada ölen genci gömdü, başındaki yemeni ağacın dalına uçtu, abi bebeği aldı, tam da o gün doğum yapan karısının yanına koydu, böylece gelin ikiz oğlan doğurdum sandı. Gerçekler odanın içinde kaldı. Aradan 25 yıl geçti, kız zengin olarak memlekete döndü, oğlunu arayacak ve intikam alacak, evvela sevgilisini gömdüğü yere gitti, eliyle koyduğu için hemen buldu, zaten yemeni biraz parçalanmış ama bir kısmı hala ağaçta sallanıyor, zaaar ordan tanıdı. Abiye de ufak ufak görünmeye başladı, yaşlı kadınlardan birinin evine gitti, ona soru sorarken kadın kalpten gitti. Yenge bi de kız doğurmuş, kızın normalde 25 yaşından küçük olması lazım, seçim ananın anası gibi, onu da kasabanın iyi ailelerinden birine gelin ediyorlar, kına gecesi var, kınada oğlanı ortada sandalyede gördüm, gelinde omuzunda kına testisi ile geliyordu, herkes de bindallı, tatlı almayı unutmuşlar, anne evin oğlunu aradı, biriniz 3-5 kilo tatlı getirin eve dedi, elinde bi paketle eve gelen oğlan İstanbul’da asansörde ayı kıyafeti ile bayılan kızı görmesin mi, kız da damadın bacısı çıkmasın mı, tesadüfler sıraya girmiş, bu arada eve gelen tatlı paketi de hiiiiç ikna edici değil, marketlerde satılan kocaman kutulardaki sayılı bayram çikolataları gibi. Kınada oğlan anasını göremedim, kıza altını ve kınayı anası koydu, gerçi benim kına gecem olmadı, istemedim, bilemiyorum artık yaşamayınca, gördüklerimin yalancısıyım. Bunlar olurken sen ahırda yangın çık, hemen itfaiyeden önce koştu gençler, ahır da bir usturuplu yanıyor, kalemle çizilmiş gibi, atlar dışarda ama hala içerde arıyor oğlanlar, yanan atlar sessiz yanıyor demek, Bu arada bir kalas düştü, gökten bir oğlanın başına, diğeri de ona kapaklandı, dumandan bayıldı, kınadan koşarak gelen anne onlara sarıldı, uzun uzun ağlaşıyorlar, ama dumandan boğulan yok, ahır birer kalas atlayarak yanmaya devam ediyor, Abi ile kız kardeş de hesap için yemenisi uçan mezar başındalar, kız ölüyü mermer mezara taşıttı, oraya abisini attı, “söyle, oğlum, nerdeee !!!” edebiyatı yapıyor. Ben de de ne uyku ne yorgunluk kaldı, sinir her yanımı tuttu, eksi bilmem kaç derecede ince topuk, full aksesuar gezen analar, yaşlanınca başına kireç basılmış gibi duran büyük analar, insanın içini bayan ruhuna ağır gelen makyajlar, gençliği de yaşlılığı da beraber oynayan sanatçılar, sahici dekorların dekor olamaması, birden fazla mesaj kaygısı, ne şiş, ne kebap yansın çabası … daha ne diyim ben, öbür bölümlerde kötülük yola düşecek, aklımızı alacak hazar, veririsek tabi.
Hala anlatılanların gerçekle paralel bile gidemediği dizilerle, evlenmek için, ıssız adada yemek için kapışanlara, kayıplara, koca arayan, kendine kız bakan, program program gezenlere prim yaptıranların sayısı azalmayıp artıyor ise “8 mart Dünya Kadınlar Günü” olur, kadın kısmına çiçek, krem, pırlanta alınır, kalpli resmi sosyal medyaya konur.
Oysa ki 8 Mart dünya daha güzel dönsün diye emek veren kadınların günüdür. Öğrenen, öğreten, çocuk yetiştiren, direnen, bilime katkı veren, ilimle kanka olan, daima umut besleyen … bunları da her şey daha güzel olsun diye yalansız, dolansız yapan kadınlar var olduğu için bu dünya var, desek olur, dedim oldu 🙂
Günaydın da olsun 

08 MART

Sabah pencereyi açtım, dünya gürültü ile içeri doldu sanki. İstanbul gürültü sıralamasında dünyada üçüncü imiş. çok şeyin dünya sıralamasında ilk sıralarında yer almak bizi kötünün kötüsü yapıyor da kimin umurunda Türkiye İstatistik Kurumu durmadan mutluluğumuzun yıldan yıla arttığını söylüyor,kimler inanıyor ???
Radyo Türkiye’de kadın olmanın zorluğunu anlatıyor, öyle, kadın olmak zor, buralarda olmak ayrıca zor. Erkekleri de doğuranlar kadın, oğullarına tapınmayı bıraktıklarında dünya daha güzel olacak diye düşünüyorum, çaresizlik salgın hastalık bizde, beklemek, bildiğin birinden beklemek tek ilaç gibi, Bkz piyango kuyrukları, iddia kuponları …
Dün Esenyurt’a gittim, okulumuz oraya çıktı, sanki ayrı bir şehre gitmiş gibi oldum. Birileri buraya bir ev yapalım, bi tane de yanına yapalım ama bir birine benzemezin diye binaları sıralamış, hepsinin altına dükkan açılmış, oto aksesuarı ile uzun etek satan yan yana, bolca kebapçı, lahmacuncu, nalbur, telefoncu, hiç ağaç yok, her şey güneşte bırakılmış gibi solgun, kimsenin kimseye benzemediği kalabalık, ama yüzlerde aynı endişe, aynı hüzün ve tabi ki de caddelerinde trafik. Avcılar’dan o taraflara 10 çeşit minibüs kalkıyor.Yolda dolup boşalıyor, uzun mesafeler var. Okul sayısı da az bizim okul beş katlı, büyük ve ikili eğitim yapıyor. Kapısında iki yorgun tomanın beklediği emniyet ile aynı hizada, caddenin üstündeki büyük blokların arkasında, öğlen vakti okulun kapısında kıyafet satan bir minibüs, organik süt yumurta satan başka bir minibüs, katalog ile satılan kozmetik sergisi ile bir de tokacı var idi. Başları kalabalık idi, Ana okulu öğretmeni bahçede veliler ile konuşuyordu. Suç oranı yüksek, sokakları gezinen işsiz, okulsuz gençlerle dolu, şehirleşmenin en feci gözüktüğü, uyuşturucuya adı karışan, kamerasız güvenlikli siteleri olan bir yer Esenyurt. Bir adım ötesi hafta sonu bölgeye belediye otobüsü sokmayan Bahçeşehir, kendi AVM leri outlet, AkBatı yol kenarında girişi arabası olanlara. Memleketin neresinden tutsan elinde kalıyor, o yüzden de kimse kimsenin elini tutmuyor, sırtta taşıma var bizde.
Sınava 3 gün kaldı, öğrenciden daha fazla heyecanlı değilim, desem yalan olur. Gerçi öğrenci de sınav öncesine yoğun bir etkinlik koymuş idi, tecrübelerimden gelenler ile itiraz ettim. Üç kere üst üste “Hayır, hayııır, hayııııır !!!” dedim. Çok etkili oldu, “ne bağırıyorsun, sadece izin istedim, vermezsen kendimi öldürürüm, nefesimi tutarım, evden kaçarım !” diye azarlandım ama. aramızda 40 yaşa yakın fark olunca, dünya görüşümüz de ortak noktalar az oluyor ama çok gayretliyim, öğreniyorum, arayı kapatıyorum, kabul edelim ki kızlar çoook renkli, çoook sesli, seviyorum, kıyafetlerinden giymek hoşuma gidiyor, bugüne bir tişört kaptım, yemek zevkimiz yakın,aynı fotolara gülüyoruz … daha ne olsun.
Kadın olduğunun farkında olarak, kadın olacağının farkında bir genç yetiştirmeye çalışıyorum, vatana millete armağan olsun da vatan millet de kıymet bilsin istiyorum, onu bekleyen tehlikelerden çok güzel günlerini görmeyi beklemek istiyorum.
iyi şeyleri herkes için istiyorum, iyiliğin eli kolu uzasın, genel olsun, üstüne haset fesat gölgesi düşsün istemiyorum.
Aaaay saat gelmiş de geçmeye başlamış, Cümleten Günaydın, bir kutlama mesajı yazmayı düşünmedim, henüz kutlanacak bir durum yok bu ülkede kadın olanlar için :

09 MART

Neler hissettiğimi bi düşündüm, bir çok sebepten dolayı bir çok şeyi birden hissediyorum. Bu bir yetenek değil, hepimiz aynıyız, çeşitlerinden sıralama yapanlar kazanıyor, bir tekine takılanlar manyak, erteleyenler tembel, hepsini bir birine karıştıranlar sersem … kategorisinde.
“Aaaah ulan dünya, aaah yalan dünya bi kere bizi anla” “Gecenin bi köründe uyduk şeytana, yine yan yollardan dönücez gayri ” diye suçu dünyaya atarak başladık. Hava sisli ve soğuk, dünden kalmayım, eee yorgunum tabi, yol yorgunuyum.
Sabah evi yola koyup ardından kendimi yola koydum, benim yokluğumda meydana yine yöresel çadır kurmuşlar, sabah sabah dünya soğan kokuyor idi, herkesin okula ve işe gitmiş, trafiğin rahatlamış olması gereken saatte yine her yer tıkış tıkış idi, yayası, motorlusu, arabası, tırı, beton mikseri … aynı yolları paylaştık, bir ilke tesadüf ettim; iki araba yan yana durdu ve sigara yaktılar, arkası tren oldu. Cevizbağ’da indim dolmuş beklerken Şahinden sarkan şehir magandası yoldan geçen kızlara geniş kapsamlı bir laf attı, hatta diplerine kadar yanaşarak, ambulans içinde şoför doktor, hemşire artık içinde kim varsa onları da trafikte telefona bakarken gördüm,”ya sabır” eşliğinde Beyoğlu’na geldim. Tramvay yolu kaybolmuş, her yer polis, selfi çektireni, köşe başında kız ile yarenlik edeni, kaskına oturup sigara yakanı, silahını halka tutanı var. Önce bi yemek yedik, sonra İstanbul Kırmızısı’na girdik. Çok da bayılmadım ama beğendim, ünlüler geçidi olmuş, büyük hanım, Halit Ergenç iyi, başka iyiler de var ama Tuba sadece güzel, ne konuşmada tonlama, ne yüzde mimik, ne yürümede bir fark, tüm rollerde aynı kız oynuyor. Film İstanbul’un 30 ayrı yerinde çekilmiş, özel bestelenmiş bir şarkısı var, ” Aşk hiç bir şeyden daha önemli değildir, vedalar gözleri ile sevenler içindir, gönülden sevenler veda etmez, geçmişte yaşayanlar bugünü ıskalar …” aklımda kalan replikler, gece manzaraları hoş idi, Ferzan’ın evi de set olmuş, Galata Kulesi manzaralı yer, bi de vakitli vakitsiz bolca ezan sesi var idi onu anlamadım ama Galata Port’dan gelen inşaat seslerini anladım, dermişim. Neyse İstanbul’un rengi Erguvan bilirdik, Kırmızı da yakışmış, Nejat İşler kötü olmuş bu arada, kötü diye bakmamazlık etmedim ama kendine baksa biz de daha iyi bakardık.
Çıkışta Mepisto’nun bahçesinde Limonlu Cheese kek, Tiramisu, çay yaptık, yeni gelen arkadaşlar ile sanatın dedikodu kısmını, yeni etkinlikleri, konuştuk, yazarken ağır durdu ama çok hoş, bol kahkahalı bir sohbet oldu. Oradan Pera’ya Mersad Berber /Bir Bosna Alegorisi sergisini gezdik, Ardından kadın yönetmenlerin kısa animasyon gösterileri vardı, 7-8 tane film, çoğunu izledik, en sonunda “Üç Güneş” de iç içe halkalar halinde devinip duran turuncu turuncu halkalardan daral geldi. Kendimizi dışarı attık, o sırada yürüyüş başlamış idi, Taksim’den Özel Harekat eşliğinde geldiler, Galatasaray son idi, bariyerleri diziyordu polis, tam orta yerde karşılaştık, renkli ve umut verici bir topluluk, bir müddet yolumuz ters ama hislerimiz aynı yürüdük, Pankartlar çok hoş idi, hiç resim çekesim gelmedi, bu anlatamayacağım değil ama yazarken tam ifade edemeyeceğim bir duygu. Yazı belge niteliğinde ve sert olduğu gibi, her okunduğunda anlamı da değişe biliyor, okuyanın ruh hali de önemli, zaten bir yazıdan bir de hem cinsim kadından korkarım dermişim. Eeee kadının dantel örmüşlüğü var, o dantele can veren zekadan aklı olan korkar, tam ifade olmadı ama anlayan anlamıştır, kendimi ekstra anlatmaları bırakalı çooook oldu.
Sonra eve geldim, ayağım ağrıyor, kızın okuluna gideceğim, ütü ve yemek yapmak lazım, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü Ve Feminizm (1908-1935) /Zafer Toprak okuyorum, Kız üstünde “Ben feministim” yazan bir tişört istiyor, giyerse başına bir iş gelir mi diye korkuyorum, Fiili Boya reklamı gibi değil ki ortalık, o reklam çok umut verici ama o umudu verenler bir elin parmaklarından az fazla, halbuki saldırgan eller var.
Çok yazmışım yine, kız da yatakta oyalanıyor, sınava son iki gün, Hayırlı diyoruz, Her şeyde bir hayır var, Birhan Keskin’den de yazmadan gidemem ;

Bir sebebi vardır, mutlaka vardır.
Hayyııır diyr uyanmanın bir rüyadan
Bu ne ki, elin olsun ıslanmıyor senin, bunca zaman
Neyi bekliyor, sudaki o büyük beyaz hayvan.
kolaymış, çok kolaymış dedin.

Günaydın dedim 

10 MART

Ömrümün sayılı Mart aylarında sayısız kere hakkında konuşmuşumdur. Baharın ilk ayı olup içinde kıştan izler taşıyan bu aylar heyecana kapılma aylarıdır. Güneşi görünce ısınan havalanan ruhlar şiddetli soğuklarla terbiye edilir. Depresyonun anası Mart ayıdır, diye bir özlü sözümüz yoksa da , ben söyledim artık var. kandırılmış ağaçlar, kıştan usanmış insanlar, hasret çeken kuşlar … hepsinin bu ayla bir derdi vardır. İnsanınki her zaman olduğu gibi birden fazladır.
İlk okulda duvar panosunda durur idi mevsimler. iki bahar, bir kış geçer idi okulda, yaza ısınırken veda ederdik. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” hayat bilgisi konusu idi. Evlerdeki annelerimiz hayat Bilgisi kitabını yazmış gibiydi. Her mevsim nasıl gelir geçer, ne yeriz, ne giyeriz, nerelere gideriz, evde ne hazırlık yapılır, içinden ne bayramı, niye geçer … kitaplarımızdaki boyaları dışına taşmış, Cin Ali’den hallice tüm resimlerin geniş tafsilatı annelerde var idi. Sonra büyüyünce ben de hayat ile bilgili ve ilgili bir anne oldum, aradaki fark çocukların beni geçtiği konular var, bizim annelerimizi geçmemiz zaman aldı. Geçtik de ne oldu, annemiz de bu dünyadan gelip geçti, ağız tadıyla bir fikir münakaşası yapamadık, neleri ondan daha iyi bildiğimizi, bunu da ondan öğrendiklerimizin ışığı altında yaptığımızı, aslında onun çok zaman haklı olduğunu, biraz daha bilgili ve ilgili olsa daha da iyi olacağımızı … anlatamadık. Gerçi benim kısa bir süre karşılıklı kahve içip kocalarımızı ve çocuklarımızı çekiştirip sonunu, baba, kardeş, torun, damat işte ye bağlamışlığım var.
Bu Mart böyledir işte, durduğu yerde durmaz, standartta uymaz, kandırır, güldürür, ağlatır, insanı Nisan’ın içine atar kaçar, bir sene kadar da geri gelmez. Ben Nisan cıyım, Baharın adı da Nisan dır bence. Erol Büyükburç’un Nisan yağmurları şarkısını aynı adlı filmde bir yazlık sinemada dinlemiştim. Birbirine arkadan uzun tahta ile çivilenmiş, tahta sandalyelerde uykum gelmiş, babama yaslanmış, annemin sırtından çıkardığı hırkaya sarınmış, gazozum yarım kalmış, eve kucakta taşınmış, ola bilirim.
Yine soğuk ve sisli bir gün, bugün daha da erken kalktım, son düzlüğe geldik, öğrenci bugün evde birtakım videolara bakacak, kendine bir sınav yapacakmış. Sonra annesi onu alacak, yakındaki bir AVM ye taşıyacak, bedenini giydirirken, karnını ve ruhunu doyuracak, yarın serbest gün, illa ki bir miktar arkadaş ile buluşulacak, dedikodu yapılacak, sınav dedikodu kapsamına alınmayacak,
Bir bakıcağız bir günlerde gelmiş geçmiş olacak, ne baki kalacak, hoş bir seda, ince sızılı bir anı, kalpte yer bulan, aklın çekmecelerinde saklanan bir fotoğraf dır hayatın özetleri. Poz vermeye fırsat bulamadığımız zamanları albüm yapar hayat.
Böylesi güzel, hep hazır ve nazır, germeden, gerilmeden, hesap kitap şaştığında şaşırmadan,kabullenici, kabulden önce çaba gösterip direnişçi, bir fiske kader kısmetçi,iyilik dolu, sevgi dolu …
Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz, hangi uslanır aaaah sevenle oyun olmaz, kaç kere yemin ettim, kaç gönüle de girdim …
Usanmadan, uslanmadan Günaydın 

12 MART

Bahçedeki kayısı çiçek açmış, yağmura, rüzgara, soğuğa
direniyor, Güzel olan ger şeyin işi zor, güzel olmuş olmak mı, güzelliği aramak mı daha zor ??? Güzelin sahibi tarifinden çok. Güzellik içten dışa mı dalgalanır, dıştan içe mi dolar ??? “Güzel güzel şeydir, ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca !” Diyenler sağ gösterip, sol vurup, güzelliğin içine tükürenler midir ???
Sabah sabah tutarsız davranışlar sergilemiyorum ama kafanın içi tur atanlarla dolu. Uykuyu aldık çok şükür, eeeerkenden de kalktım, şimdi ev halkını sıraya koyacağım, eşin uyandı, öğrenciye seslenmeme 19 dakika var, oğlan varsın uyusun. Kim kaçta yattı bilmiyorum, ben erken yattım, sınava giren bir bakıma ben sayılırım, Hahhh haaaa !! “anneler çocuklarının her hissine kadirdir ” dermişim.Ama bir empati olduğu da kesin. Çocuklar söz konusu olunca hissediyor insan. Biz de liseyi bitiren kanat taktığı için.çocuk sayısı da üç olduğu için, çok şükür hayatımın merkezine oturtmak için bir seçim yapma imkanım yok, hepsinin yeri ayrı, her birini ayrı ayrı sevmem için nedenlerim var, Her birini de başının çaresine bakacak şekilde yetiştirmeye gayret ediyorum, sıkı sıkı eline yapışma, terli atlet değiştirme, ayakkabı bağlama, ağzına yemek katma yaşına göre geldi geçti, aaay sevmem bağımlı insan, ne bana bağlı, ne ben bağımlı. Kimse kimsenin bekçisi değil, olmasında. Gurbetteki oğlanla bile her gün konuşmam, yani durmadan merak etmem, yani hayat kafayı çok doldurmaz isen dolu dolu geçer, kafayı ihtimaller ile doldurmak, planları en az 5 yıl vadeli yapmak,kafayı başka kafalara,” elalem ne der” lere takmak, dünya üzerinde yaşayanların dünyasının hakimi olmaya çalışmak zararlı faaliyetler. Bünyeye çooook zarar.
Çay koydum, iyi bir kahvaltı yapan öğrenciyi, iyi de giydirip, iki koldan evrakını kontrol edip, Hayırlı dualar ile kapıdan salacağız inşallah.
Emek veren, niyet eden tüm öğrencilere kolaylıklar diliyorum. Saatler sular seller gibi doğru şıkları bularak aksın. Etrafta gürültü yapan olmasın, oğlan Sefaköy de girdi idi, her iki dakikada bir tepesinden uçak geçen bir okulda, Esenyurt da pek tekin bir yer değil, kader kısmet, olacaksa oluyor, oğlan uçların tepesinde tur attığı sınavdan dereceli olarak çıkmış idi. Odaklanan, olayı ciddiye alan, anasının babasının eğitimine yatırım yaptığı çocuk kazanıyor. Aaaah aaaah organize işler bunlar, gidip sarı tişörtü çıkarayım, ilk çocukta bir psikolog söylemiş idi, sarı renk zihin açarmış, yeğenlerim dahil hepsine aldım valla, sınavın dini vecibelerini de yerine getirdim, türbe ziyareti yapıp pirinç okumadım ama tüm öğrencilere sınav duaları ettim, emek veren emeğinin karşılığını alsın, çalınmış, çırpılmış sorular ile kazanan olmasın, umurunda olmayanlar ile imkansızı başaranlar da bir tutulmasın.
Süre doldu, zilin sesini kızıma duyurmaya gidiyorum.
Heeeeer şeyin Hayırlısı inşallah !!! 

13 MART

Hayatımızından bir yaprak daha çevrildi, sınav arka sayfaya düştü. Nasıl uyumuşsam, sabah olduğunu bilemedim.Neyse kalktım, öğrenci uyuyor. Yetiştirememiş ama yaptıkları doğru, bir yere doğru sıralanacak inşallah.Berbat bir gün idi. Hava soğuk, ıslak, kalabalık. Erkenden içeri girdi, bu seneki uygulama ile 15 dakika geç gelenleri almadılar, hangisine yanayım, geç gelene mi ki bu kadar önemli bir günde, mevzuatı yanlış anlayana mı, sosyal bilinci olmayan belde halkına mı, YÖK e atanan Niyat Hoca’ya mı, Avrupa üstünde gelen, elimize doğan nur topu gibi mağduriyetimize mi, önden iki abisi bir iki yanlış ile sınav geçerken 40.000 lerin hesabını yapan kıza mı, 1923 de darbe oldu diyen belediyede geçen saatlerimde gördüğüm manzaralara mı, gözlerimin önünde çiçek açan her türlü cehalete mi … bunlar iyi günlerimiz hazar, her gelen gün geçeni aratıyor.
Neyse bugün pazartesi,yeni başlangıçlar yapmak için uygun, her pazartesi yaptığımız gibi yapıcaz artık, kızım biraz daha uyusun diye sessiz olan işlerden başlayıp, evi dünden arıtıp, gelecek günlere giriş yapcez gayri.
Hayat devam ediyor, arsızlığın son aşaması, zaten dünya arsız ile yüzsüze kalmış derdi büyükler, yaşama arsızı olduk, her türlü şartlara uyum sağlamak zorundayız, kabullenerek değil, tavrımızı koyarak ama, terbiye sınırları içinde kalarak. Cahile laf anlatma diyoruz ama kitle çok büyük, anlatmazsan daha da katlanıyor ammaaa cahilin de cahil olduğunu bilmesi gerek. “Bilmiyorum, anlayamadım, özür dilerim, izin verirseniz,” bunları söylemek o kadar zor mu ????
Facebook paylaşımları için izin isteyenler acaba diğer izinlerde ne yapar ??? Paylaşılan bir şey görülsün, okunsun, yayılsın diyedir, kaynağını kapatmadan paylaşılması insanı mutlu bile eder ama öyle olamıyor, aaaay buraların çok yerlerini görüyorum, okuyorum ben, aaaah bazı satırlara, yorumlara hasta oluyorum ben, bazı sayfalardan, bazı satırlardan akan riya, yalan üstüme üstüme geliyor çok zaman, instagram, tweeter kullanıları ile facebook kullanıları farklı insanlar değil ama arada farklar var. Aynı fotolar çoğunlukla ayrı yerlerde var.
Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp derdi atalarımız, şimdilerde bilmeyenler yanlış bildikleri ile yeniden tarih yazıyor, Bkz TRT Payitaht dizisi, bir göz attım yetti, bilmeyenler için bu tarihin yaptığı bir yanlış yok, kahrolsun dış mihraklar, bizi kandırmalara doyamamış, burada salak, aptal kim, çakal kim ????
Bugün süresizim ama kendime koyduğum sürem var dermişim, kulağım radyoda, gözüm burada, aklım yapılacakları sıralıyor, sağlığımız yerinde sayılır, seviyoruz, seviliyoruz, soru soruyoruz, cevap için kaynakları geniş tutuyoruz, yetiştirdiğimiz çocuklara iyilik, aşılıyoruz, yasak koymak gibi kolaya kaçmaktansa anlatıyoruz, dilimizi her yöne döndürerek. İnanıyorum ki bildiğimiz adalet, olmadı ilahi adalet yerini bulacak, heeeer şeyin hayırlısı diye beklemedeyiz, tabi ki de sadece beklemede değil, cümleten günaydın, bahar bu hafta geri gitti, yerine kıştan günler bıraktı, geri gelirmiş ama 

15 MART

Yaz gelince bu yağmurları çok aramışız. Ömrümüz aramakla, bulduğumuzu geçmiş ile muhasebe etmekle geçiyor,Eski tatlar tekrara düşmüyor, maalesef. Aramak ile beklemek ile beyhude zaman harcamamak gerek.
Geride kalanlar bir çeşit iç ağrısı, hem de acısıyla, tatlısıyla,Sevmiyorum, mazinin illa ki tekrarını istemeyi. Yaşanmış ve bitmiş, ileriye bakmak gerek. İnsanı en çok yoran da kafasındaki resimi eline alabilmek. Değişen şartlarda tıpa tıp aynı haz ??? saçma, anlamsız, gereksiz …
Her sabah kayısı ağacını kontrol ediyorum, Diren Kayısı !
Tahminlerde bir sapma var ise, niyetten sapmadan gayret etmekte yarar var. En azından ruhumuza yarar. “Yola çıktıklarını yolda buldukları ile değiştirenler” sizi suçlamıyorum, bazen gereklidir bu, hele ki yola yanlış malzeme ile çıkmış isen, bunun bir özrü olmalı ama mağduriyet sebebi olmamalı, tecrübe hanesine “+” yazılmalı. Tekrarlanan yanlışlar ile bunları tekrarlayanlara iyi gözle bakmamak lazım, ben bakmam da bakan var ama.
Radyoda haber özetleri geçiyor, iç bulandırıcı, “halkım için üzgünüm” demek film repliği gibi. Halkım da seviyor ama teslimiyeti, cümlesine özür ile başlayan öz güven yoksunları, kendini cahil bulup da bunu gidermek için hiiiiiiç bir şey yapmayanlar, başkasının en iyisini bildiğine inananlar, hele ki mağdur edebiyatına tapınanlar, kendini anlatmak telaşında olanlar kiii bunlar kendilerini de ikna etme çabasındalar … ne kadar çoksunuz. İnsan kendini bile tanıyamadan ölüyor bence, bir insanın bir insana gözü kapalı kefil olması da, teslim olması da aynı kapıya çıkıyor.
Aaaay sabah sabah içim karardı, zaten kaç sabahtır karanlık, umutsuz olup da sinip de düşman mı sevindireyim. Düşman yerine başka bir kelime de olur idi ama aramaya zamanım yok, kızı yolcu edip, dahili işlerime bakacağım. Osmanlı tarihine tutkun değilim ama öğrenmek isterim. Üç Abdül zamanı ile ilgili kitaplar okumaya karar verdim. Abdülmecit’den başladım, içinden tazminat ile karıştırılan Tanzimat geçiyor, bunlar önemli devirler, imparatorluğun nasıl harcandığını anlatıyor, toprak derdim değil, derdim, yanlış üstüne yanlışların ve yandaşların tarihler boyunca malzeme olması.Bunlar ara kitaplarım, bu hafta Tomris Uyar ile M.Duras haftası. Yapılacak işler ve benim onları yapmaya niyetim, hadi bakalım, bi gayret, bi cesaret olacak inşallah 

16 MART

Kadın hareketleri Cumhuriyet ile başladı zanneder çok kimse, aslında Meşrutiyet ile başlar. Liman şehirleri Selanik, İzmir ve İstanbul bu hareketlere destek verir. Savaşın tükettiği erkekler, yoksullaşan, yalnızlaşan aileler … Kadını sokağa çıkmaya nafaka aramaya sevk eder. İlk kadın derneklerini erkekler kursada kadın geri kalan her şeyi üstlenir, cephe gerisinde hemşire, fabrikada bez dokuma, silah fabrikalarında, sanayide … erkeğin olması gereken her yere kadın girer. Daha az ücretle ve terfisiz tabiki, önce sokağa çıkma iznini alan kadınlar, geri kalan her şey için ayrı ayrı mücadele vermişler ve devam da ediyorlar.
Kadın dışarı açıldıkça, dünya hem renklenmiş, hem de başka felaketler yüklenmiş. Kadın dergileri çöp çatmaya başlamış, sonra seçilmiş erkeğe kız, seçilmiş kıza halk oyu ile eş aranmış, görücülük mü görüşcülük mü oylama açılmış. Her daim referandum bizde. Adalet hastasıyız milletçe. (Buraya ağzımızdan başka bir yer ile güle biliriz)
İşgal yıllarında İstanbul bir batakhane olmuş, yabancı askerlere fuhuş, uyuşturucu hizmetleri araya kaynak yapan Osmanlı, vur patlasın çal oynasın, toprakları parsel edelim, tahtımız dursun günleri. Rus ‘lar modaları ile gelmiş, saçlar kısalmış, saçın yarısı açılmış, etekler kısalmış, çarşafın adı kalmış, kendisi renkli ve şık olmuş. Avam edebiyatı türemiş, bir taraf açıldıkca açılırken bir tarafda sefalet, fahişe yaşı 13-25 arası. İlk feminist Sabiha Sertel, bir dönem intiharlar artmış, Gazi Afet Hanım ‘ı örnek olarak sunmuş, kadınların partisi erkeklere takılmış, 1935 de İstanbul Uluslarası Feminizm Kongresi yapılmış, 1936 da da kadınlara verilecek bir hak kalmadı diye Kadınlar Birliği kapatılmış. Kadın hakları yorgunluktan uykuya yatmış, hala uyku sersemi, “Ben bilmem eşim bilir” aslında espri değil.
TÜRKİYE’DE KADIN ÖZHÜRLÜĞÜ VE FEMİNİZ /Zafer Toprak şiddetle tavsiye edilir, daha fazlası var içinde, Ece Ataer okuma atölyesine seçim için teşekkür ederim.

17 MART

Gök gürültüsü ile karanlıktan korkmayan, korkup da anasına sığınmayan çocuk var mıdır ? Bence temel korkularımız bunlar, karanlıktan gelenler, saklananlar, hayatımızı karartanlar, gök gürültüsü gibi tepeden inenler, ışık yağmuru ile gürültüyü birbirine katıp bizi sindirenler … Besle korkuyu büyüsün. Üstüne gidersen, analiz edersen korkunun korkusu olursun. Korku insan hayatını yarı yarıya kısaltıyor, korktuklarımız başımıza geliyor, çünkü kötü enerji işle çağırıyoruz, korkunun ecele faydası yok, “korktuklarımızdan emin eyle” diye dua ederiz, korkunun krallığı vardır, kölesi sen olma, korkma sıra sana gelecek !! … daha neler neler, kimi söylenmiş, kimini ben söyledim, korku insanın kendi ürünüdür, ya besler, ya salar gider. Korkularım elbette var ama beslemiyorum, korkuttukları zaman korkmaya hazırım, korkuyu beklemeye “Hayır”
Yağmurlu bir Mart sabahında güneşi bekliyoruz, geçen haftadan yükselmiş şekerim , düşsün diye çabalarım var, akşama kendimi arkadaş ile İş Sanat’da hibe yolu ile elde ettiğimiz bilet ile konsere gitmeye, çıkışta annemgilin evine misafir olmaya, ertesi gün Arnavutköy’e kitap okuma etkinliğine, daha ertesi gün de hısım akraba günü için hazırlanıp, gelenler ile hasret gideresim var.Niyetler bunlar, gayret bizden, kader kısmet için ne gelir elden diye de serinim. Evi bir miktar ayarlayıp, akşama yemek yapıp, ertesi gün içinde dolapta bir şeyler bulundurup, daha ertesi gün için ev halkını sürprizlere açık bırakasım var, “beni üzmeyin, şekerim asabi” diye de mutfağa, banyo ya kağıt assam olur.
Aaaah aaaah nereye kadar bu düzen kurmalar, düzene taraftar bulmalar, sık sık kendini nereye kadar, dünya bildiğini okur iken bazı zamanlar nafile bu çabalar, çabanın kalıcı olanını görmezden gelip, nafile olanı ile oyalananlar , “ömrümüz bir su, içiyor yıllar”
Zaman zaman sulu kar yağacak diye hava raporu sunanlar, “Baharı bekleyen kumrular gibi” miyiz, değil miyiz, ne idik ne olduk, ne umduk, ne bulduk … bunlar kullanışlı, her yere uyan kelimeler, köşeli olanlar ile zorumuz var. Zor günler bir gün hey gidi heeeey günleer ! olur mu olur, La la Land dijitürke düştü, arkadaş “temizlik yaparken, örgü örereken, bulaşık yıkarken izle ” diyor, her söz kulağımıza asılı kalınca, küpe mi olur,kulak arkası edilenler gözlük sapına yuva, kulaktan kaçanlar göze, gözden kaçanlar neye kaçar …
Hadi kestim, cümleten Günaydın olsun, tüm iyi dilekler hepimize, bahçedeki kayısı ağacı yine bir cahillik etti, çiçekle donandı, Mart mağduru dualarınız bekler 

20 MART

Kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ama önceden gökyüzünün iç açması gerek. Hep karanlık, hep karanlık iştah kesmiyor, iştah açıyor, elinin altında ne var ise götürüyor insan.Benim böyle krizlerim oluyor ama mazeret değil, krizin sebebi ve giderme şekli şekerimi sıçratıyor, şeker beni sıçratıyor, bir çeşit kıyak bir kafa durumu, hiç bir şeye kafa yoramıyorsun, uyudukca uyuyasın geliyor, bir el seni ritmik olarak sallıyor, denge problem, ağzının içi, içinin içi gibi acımtrak , tatsız tıuzsuz bir ruh hali hem de endişe verici bunlar öldürmeyen süründüren hastalıklar, elden ayaktan düşüren cinsinden. Aaaay dün ben yetişip gidemedim ama İşletme Fakültesi bir vakıf kuracak, o vakfın kendini yalnızlara vakfetme, yaşlanmayı yıllanmış olarak hayata geçirme projesi var, şiddetle destekliyorum, Yaşdaşlar hayırlı işlerde yandaş olacak inşallah. Sosyal hayata sosyal olarak kesintisiz katılma projesi.
Hafta sonu şekerli ve yoğun geçti, cuma akşam hibe konsere gittik, kültür ve sanatın kaymak tabakası ile huşu içinde dünyanın sayılı caz piyanistlerinden birini dinledik., çıkışta baktık caddede gürül gürül kuran okunuyor, bir an katliam oldu, bi tek konsere gidenler sağ kaldı sandım, meğer bir grup çok duyarlı vatandaş Hollanda bayrakları ile İsrail’i protesto ediyormuş, şeker halim durumu çok kavrayamadı, derken bi baktık ayaklarımızın dibinde biri yatıyor, darp edilmemiş, uyuşturucu krizi imiş, ambulansa gerek yok hazar, kendiliğinden açılacak.
Cumartesi iki arkadaş, bir mederatör, bi de cins kedimiz, Arnavutköy sırtlarında okuma yaptık, Tomris Uyar ile M.Duras’ı analiz ettik, savunduk, karşı durduk, iyi geçti, fakat katılım sayısını bir türlü arttıramadık,beş çayı var desek daha çok gelen olur.
Pazar akraba günü, annem gilin evinde, hasret giderdik, yedik, yemeyenlerin yanına verdik, özleşmişiz iyi oldu, akşam gelinimiz beni eve bıraktı, annemin bir kabanını, iki eteğini, bir kazağını veee bir sürü yiyecekle geldim. Annemin dolabını bitirdik, son verilecekleri de ayırdık, üstünde anı taşıyan eşyalar ile vedalaşmak zor ama imkansız değil. Kıymet bilenlerin mallları kıymet bilenlerin olsun istiyoruz da kıymetin kıymetini bilenleri tüketti sayılır bu dünya.
Evin hali malum, biraz dikkat etmişler ama boşları toplamak bile başlı başına bir iş, bir yerinden usul usul başlayacağız. Bu hafta yapılacak şeyler çok ama ne kadarını yaparım bilmem, önce şekeri hizaya çekmem gerek. Abdülmecit’i bitirdim. Hıfzı Topuz yazmış, Osmanlının ilk borç ile tanışma günleri, gerilemenin aşikar olduğu yıllar. Sultan son derece iyi niyetli ama alkol bağımlısı, çık çık Osmanlı’da olmaz demeyin, Osmanlıda daha neler neler var, kırkı küsur hanım ile kırk kusür evlat sahibi olmuş, boş vakitlerinde aşık oluyor sultan, hele bi hanımı var kiiiii sultanı paçavraya çevirip üstüne güller koklamış, öldüğünde Abdülhamit, çok şükür kurtulduk demiş. Tarih topraklara toprak katma değil ki o da zaten “biz sizin topraklara talibiz, aldık gitti” değil.
Öğrenecek çooook şey var, öğrendiği ile kalanlara, bilgi dağarcığını genişletmektense bir kula kul olup, kulaktan bilgilenenlere yazıklar olsun !, yaşamamış sayalım diyeceğim ama yaşadıkca zararları dokunduğundan çoook farkındayız onların. iyi bir gözlemci olarak gördüklerim karşısında üzüntü duyuyorum, 45.000 araç geçecek Çanakkale köprüsünden, hem de günlük, geçmez ise bizim vergiler geçecek, yapacaklar, işletecekler, kısmet ise devrettiklerinde o çooook şaaaneee bildiğimiz Osmanlı Hazinesi gibi olacak hazine, “aaah aaaah oldu bile,” diyenler külli kafir, diyenleri gördüm bile.
Neyse, kayısı ağacı direniyor, ben de yaşama pazartesi girişi yaptım, gelecek, geçecek, bitecek … umut kalbimizde susmak bilmeyen geveze bir kuş idi değil mi ???
Günaydın 

22 MART

Flimler hayata bakamadığımız taraflardan bakmayı ve bilmediklerimizi öğretir.Bize dünyalar arası Seyehat sağlar. Dün iki film seyir ettim. ABD malzemeli. Birinde yeşil kart için orduya yazılıp, savaşan sonra da sınır dışı edilen askerler, Ben Nero, diğeri de Tom Hanks’in oynadığı komedimsi Krallı, hologramlı bir şeydi. İkinci filmde gördüm ki Suudi Arabistan’ın imajı çoooook değişmiş. Amerikalı hastaya bakan kadın doktor, aralarında gelişen duygusal ve cinsel ilişki, gayet Avrupai bir hava var idi. Bir tek kadın araba sürmedi, bizi işleseler, erkeklere fes, kadınlara çarşaf giydirirler, illaki, halbuki çarşaf teeeee Aldülhamid zamanında yasaklanmış, Fes kalkalı yıllar olmuş, imajımız aynı kalmış. Gerçi bakınca bizde de ilerleme yok denecek kadar az, hatta artık yok, açılan fabrika, keşif, icad haberi almayalı çooook zamanlar oldu. iyinin önünü kesmek gibi bir marifetimiz var. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” iki cümle bizdeki hayat felsefesi.
Dün bir sürü gün kutlandı, dünya şiir günü, Dünya Bilgisayar Mühendisleri günü, uyku günü … aklımda kalanlar. Ama esasında dün bahar başladı, ağaçlara su yürüdü, cemreler bitti, gün daha erken doğup, geç bitiyor, “yine yeşillenecek fındık dalları, acep ne olacak bu memleket halları …” diye düşünmeden edemediğimiz için baharın farkına varamıyacağız muhtemelen.
Pencereyi açtım, içeri kuş sesleri ile motor gürültüleri dolduruyorum, dün marketten kırmızı açan bir çiçek aldım, sabah çiçeğe dönecek hallerini sevdim,kafamı kaldırınca binaların üstünde binaların gölgesini görüyorum, görevli şimşirleri budadı, Bahçe bodur çitli gibi ama kayısı bu sene kazanacak sanki, göremediğim erik ağacına da bakayım, o da beyaz çiçekler ile donanmış ola bilir mi, mimozalar açtı, erguvanların sırası gelecek, kalın giysiler rafa kalkacak, öğrencilere bezginlik hali gelecek,
Bahar İsyancıdır / Onat Kutlar

Üstümden küçük kuşku tohumları karışmış altın renkli polenler uçuşuyor. Bir türlü bastıramıyorum yüreğimdeki ozanın sesini: “Bahar isyancıdır…”

Yaşadığımız şu karabasan, bir gerçeğin yansımasından başka bir şey değilse, ölümsüz gençlik ve bahar düşlerimiz nedir? Gerçek değil mi onlar? İstersen şimdi yalnız bunu düşünelim ve bekleyelim yarını. Yarın her zaman güzeldir.

Hislerime tercüman olan satırlara eklenecek bir şey yok, Bi günaydın diyelim, Bahar İsyancıdır, tecrübe ile sabit 🙂

23 MART

Hep acelem var, hep çabuk olmalıyım, hep bir yerlere yetişmem gerek, hep bir beklenildiğim yer var, beklediğim var … ne olacak benim bu halim ???
Geldim gidiyorum, 24 saati ucu ucuna yetiştirdim. Çok uyumam, saatlerce yemek yemem, uzun uzun kahve içmem, bir yere gidince amacı ne ise o kadar durum, misal güne gittim, ikramı yer, parayı verir gelirim, buluşmalarda buluşur, konuşur dönerim. Dünyayı ben mi kurtaracam acep, zamanı mı gelmedi, bunlar antremanlar mı ??? diye de kendimi önemli hissetmeye meylim var, dermişim. Aslında önemliyim, kendimi küçük göremem, öz güvenime güvenirim, beslerim ama megalaman değilim, son kararım eminim. Bunu niye megolaman okuruz, onu da bilmiyorum, çok bildiklerimden emin değilim, kestirip atanlara heves ederim, bi de bir insanına teslim olup peşinden gidenlere, tutkuyu zararlı bulurum, ihtirası tehlikeli, kaplumbağa olsam kabuğumdan sıkılırdım, Çabuk ikna olurum,süresi kısa olur, aklıma gelen sorulara cevap alamazsam niyeti bozarım. Bozulmuş niyetler her yana döner, varsın dönsün, dünya dönüyor çok mu ???
Bunlar hep ortanca çocuk sendromu, dermişim, bu ortancaların önünde bir büyük, ardında bir küçük olur, ilk ve sonlar himaye edilir, ortanca orta malı gibi ortaya konur diyemeyiz ammaaaa, ne büyük ne küçük olduklarından, bunu da yerine göre kullandıklarından ekstra dişleri olur bunların, Hayata asılı kalanlar, hayata çeki düzen verenler, kararlı, adil olanlar bunlardır, hele bi de burçları terazi, yükseleni başak ise oooo !!! der kalırız 🙂
Kendimi iyice bi yağladım, sabah sabah kızın dolabını düzelttim, gardıroba niyet ettim. Eeee ihtiyacım var, ne var ise insanın kendinde var, kendini geliştiren insanın gelişmiş modellerinden güzel örnekler var, alalım, derim.
Aaaaay cümleten günaydın olsun, hava 17 dereceye kadar ısınacakmış, metrobüsde klima altına denk gelmeyin, omuzları tutturuyor, dün denedim oldu. Aaaaay ben dün liyseli arkadaşlarım ile buluştum, okuldan, mahalleden tanıdık, anaları babaları, kardeşleri bildik, yaşlanmaya başlamış ama fark edilmeyen, (hepimizde gözler zayıf, şeker, tansiyon, gırla, kanseri yenenler var) bunu fark etmeyen gençler ile hoş saatler geçirdik, Yalnız kulaklar hepimizde iyi, bi kişi herkesi dinleye biliyor, kelimelerde seçici olunca istediğin yerden konuya bodoslama atlıyorsun, “sürat felakettir” buraya da uyuyor ama, yanlış anlamalar ile yanlışı düzeltmeler vakit alıyor, valla 🙂

26 MART

“Beni kimseler anlamıyor, anlayanlar da yanlış anlıyor, anlatamıyorum ama anlıyorum, anladıklarımı doğru mu anlıyorum ???? Sanıyorum, sandıklarımdan sorumlu muyum, yoksa onlar bir senaryo mu, öyle ise baş aktör benmişim gibi de gönlümü karıştıran aslan kaplan, kedi, köpek … artık neyse o hayvan başımın gizli tacı mı, başımda taç var ise kraliçe olmam gerek, Külkedisi de neyin nesi,aslında en zor olan insan ilişkisi, insanın kedi köpek ile ilişkisi düzenli, insan soru soran, yargılayan, esir alan, yanlışları bulan … insan istemiyor, insanın niyeti kuzu kuzu gelmek gitmek, çobana direnen kuzular anarşi sebebi, kuzunun aklı kurt ile kuş arasında hafızası da balık kadar mı, çobanaldatan kuşunu bilenler çobanın aklı için ne derler …”
Sabah sabah kursa gidecek olan kıza GDO lu undan krep, hormonlu çilekten bir sos, sütçünün sütünden de sütlü kahve yaptım. Odaya doğru yol alan kokular eşliğinde kuzuuuuum !!! haydi 17, 17 17 … diye seslendim. “Kahvaltı hazır, giyinirken havaya güvenme dün 17 derece de kıkırdadın ” demek istedim. O da beni yarı yarıya yanlış anlamış, uyku sersemi hazar empati felan yapamamış, bir baktım yeni alınan, yüksek belli, kısa paçalı Mom kotunu giyiyor, “o nee !!” deyince konuşup anlaştık, Yeni kot bugün de olmadı, kısmet artık, referandum sonrasına dermişim.
İnsülün direnci beni tatlı sert ötesi, direkt “dan, dan” a dönüştürdü, ben masumum şeker göründüğü kadar şeker değil, geçen market dönüşü çamlıktan geçerken, bankta oturan bir teyzecik el etti, iki çift laf edesi geldi, hazar, Neyse yanına bitiştim, Malum muhabbetten konu açtı. Son söz “ama yol yaptı !” diyen teyzeme, “o yollar ne sana ne bana yarar, ben belki, sen zor geçersin, ayrıca hibe değil, geçmeyen arabaların parası bile cebimizden” noktayı koydum, eve gelince ayrıntıları anlattığım kızım “teyzenin tüm yaşam enerjisini sıfırlamışsın,bi de dövseydin bari, aaay inanamıyorum sana, arkadaşların bu yanlarını biliyor mu” diye kıkırdamalı bi yorum yaptı.
Bundan gayri böyle, naz ve niyaz devrini torunlara kadar kapadım, gerçekleri Meksika Biberi kıvamında, kırmızı (ki bunu kan basıncı sağlayacak) ve acı olarak güneşe serecem,
Yine de çayın içine kabuk tarçın kattım, hani hızımı biraz kessin diye, çağırılı olduğum tüm toplantı ve buluşmalardaki arkadaşlara hal-i pür melalim budur, diye duyurulur, dost acı söyler, gerekirse ikna eder kıvamında arkadaşınız.
Dün festival biletlerimi aldım, akşamları, hafta sonu bacımlan, hafta arası yalnız, toplamda 17 film sayısı, bu 17 de bi iş mi var ??? kızın yaşı da 17, belki benim de gökyüzünde yıldız açım 17 bu aralar, dar alanda kısa paslar, uzun yol alması niyetiyle … Venüs atağa kalkmış diyolar, cümleten şaaaaneeee pazarlar 

28 MART

Hava bahardan yaza değil de, bahardan kışa geçecek gibi. Sanki kar yağmış damlar, buz tutmuş da, yağış devam ediyormuş da, onların soğuğuymuş bunlar.
Dün eve kapandım, sildim, süpürdüm, yıkadım, ütüledim … Külkedisi faaliyetlerimi bu haftalık bitirdim, kalan günler balo günleri gayri dermişim.
Heyecanlıyım, bugün sınav sonuçları açıklanacak, biz kendimizi bir yere koyamadık, bakalım sistem nereye koymuş. “Emeğiniz emanetimizdir” yazılı kalemler ile sınava tabi tutulan gençler, geleceklerinin çalındığını öğrendiklerinde hırsıza ne diyorlar ??? Hırsız soru çalmakla kalmıyor, yalancılar, hırsızlar, sahtekarlar geleceğin yıldızları.
Dün öğleden sonra bölgemiz gümbür gümbür idi, kapı pencere kapamak, kulak tıkamak yetmedi, bir ara “ay konu bulucam diye iyice şaşırdın, gel bir kahve yapayım, aklın başına gelsin” diyesim geldi. Otobüslerle taşındılar, en az iki saat beklediler, bir sürü konuşan oldu, aynı konuları, aynı cümleler ile söylediler.
Akbank bu sene festivale sponsor olmadı, çünkü grev yapmak istiyor çalışanlar, ohal’e takılıyorlar, dün post makineleri çalışmadı, işi yavaşlatıyorlar, “siz benim donumu indiremezsiniz” pankartı taşıyan çocuğu kimler duydu, O kadar çok şey oluyor kiii, dünya karışık, her tarafta seçimler var, Bulgaristan’da Türkler iki parti kurunca kaybetti. Irkçılık, milliyetçilik, faşizm ,,, pek çok liderin fıtratında var. Bir de bunu “yok” diye inkar edenler var. Kadıköy tarafında ne çok tenis oynama meraklısı var … aaah yaz yaz bitmez, gözü kör olanların değneği yanlış olunca, yanlış da kime göre yanlış, kalpler mühürlü, çıkarlar ön planda, adalet, vicdan. merhamet , kime ne anlatıyorum kiii ??? bilenler biliyor, bilmeyenlere başlarına bir mağduriyet gelmeden anlatacak bir şey yok.
Hafta sonu iki film gördüm, Pastoral Amerika belediyenin yetişkin sinemasında, bilet, mısır, gazoz bedava, daha önce gidememişim, çok bir şey de kayıp etmemişim ama psikologun kız ile ilgili teşhisi çok doğru ve ilginç idi.
Müttefik de dijitürke geldi, Brad Pitt 17-25 arası bir genç olmuş. Nasıl bir operasyona tabi tutuldu ise, pırıl pırıl, yeniden doğmuş sanki, filmin kıyafetler ile ilgli bir oscar adaylığı vardı, onaylıyorum, aday ola bilirmiş. Film fena değil, tansiyonu devamlı oynar tutuyor ama benim tahminim doğru çıktı. Bu sene festivale iyi filmler gelmiş, bir sürü yorumlar okuyorum, birazını görücem inşallah.
Yeni bir gün, güneş tepeden sırıtmaya başladı, az da ısıtsa iyi olacak, kıyıya köşeye saklanmış umutları, ertelenmiş, gözden kaçmış … tüm umutların hayat bulması, yaşaması ve yaşatması dileğiyle … Güzel günleri beklemeye devam, illaki gelecek, günaydııııııın 

29 MART

Bazı sabahlar içim çok geveze iken dışına hiç ses veresi gelmiyor. Hiiiiiç konuşmak için ağzımı açasım yok. Bu da bir çeşit depresip durum. Artık yukarıda dizilen gezegenlerden mi, Merkür geri mi gitti, geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları ondan mı ???? bilemeyiz, dersek yalan söyleriz, suçu başkalarında aramak en kolay kaçıştır, hele bi de tasdik eden bulunursa, “ooooh missss” ikna oldum gitti de ben de öyle değil, çar çar konuşarak kapamaya kalkmam ama doğrunun doğru yerini bilirim çok şükür.
Rahmetli babam köy enstitüsünde soğuk demir ustası idi,65 den sonra bıraktı, ya da bıraktırıldı. Malatya doğumluyum, Kırklareli’nde bir köy evi hatırlarım, tuvaleti dışarıda, dıştan merdivenli, tek göz oda, girişte bir büyük sofa, mutfak, kiler gibi, hep birlikte derede yün yıkamaya gittiğimizi, o yünlerden kadınların toplaşıp bir yorgan diktiğini, yüzünün bordo olduğunu, 1.5 yaş küçüğüm oğlanın o yorganı benim üstüme örttürmediğini, sofa gibi yerde bir çukur olduğunu, oynarken oraya düştüğümü ki şimdi görsem bi oyuntu derim, aklımda derin kalmış, bi de akşamları bir tepenin ardında batan kocaman güneşi hatırlarım. O kızıllığa koşmak isterdim, sonrada içinde kaybolmak, zaman zaman denemelerim olmuştur, evin az ilerisindeki ağaca kadar koşar, koştukça da mesafenin kapanmadığını görürdüm. O zaman mı öğrendim her şeye ulaşılamayacağını acep ???
Bazen koşasım, her şeyi ardımda bırakasım,ama tozu dumana katmadan koşasım geliyor, kaçış gibi, terk etme gibi, ardında bırakıp kurtulma gibi … kurtuluş yok, bedeni taşıyoruz ama kafa aynı yerlerde kalıyor, Kafayı çok dolu tutmamak lazım, boş kafa da çok zararlı, bir ortası var, umudumuz baki.
Dün üniversite sınav sonuçları geldi, %10 nun içine girdik, bana göre kötü bir sınav idi ama geride kalan % 90 ı düşününce iyiymiş diyorum. Türkçe ortalaması %17, Fen matematik %5, bunlar genel doğru cevap ortalaması, matematikde 60 soru var. Yetkili; “arada böyle sonuçlar çıkıyor, geçici bir durum, bir kısım öğrenci seneye çalışıp girerim diye düşünüyor” dedi. Valla dedi, Ben artık ne diyim, zaten cahil insan makbul, okumak etiket işi, o yüzden bir sürü apartman üniversitesi var, okumuş iş bulamıyor, en iyisi mektupla okumak, daha iyisi medrese eğitimi almak mı diyim.
Geçen gün kadınların neden başı ağrır, diye fetva veren bir şebek videosu izledim, arkadaş yollamış, başım ağrıyor dediklerinde gerçekten ağrımadığından, şehveti şaha kalkmış, bu yüzden zina , ya da başka bir şey yapmış, erkek bedduası aldıklarından ağrırmış.
Kızları iyi yetiştirmek şart, bir kız çok sayıda hayata tekabül ediyor, kötü erkeklerin, kötü anası var. Çocukları satın almayalım, sevelim, anlayalım. Enselerinde boza pişirmeden, karar almasını, katılımcı olmasını, yaptıklarının sonuçlarına katlanmasını … sağlayarak, büyütelim, hepsini önce çiğerden sevelim ama tutuklu kalmayalım, geline damada ortak girmeyelim.
Günün hoş haberi de var, İ.Melih Gökçek kitap yazmış, büyük harfle mi merak konusu, bi de “kalk artık sabah olduuuu, her taraf sesle doldu, sütçü köşeyi döndü, bütün ışıklar södüüüüü !!” çocukluğumun şarkısını hatırladım, kıza söyleyerek kaldırmaya gidiyorum, her şeye rağmen çok şeyi “seviyoruuuuuum üleeeeeeeynn!!!”
Cümleten yasaksız günaydınlar olsun … 

31 MART

Mart ayının da son gününe geldik, “sevinsek mi, üzülsek mi bilemedim” yaşlarındayız, zaman hızla akıp gidiyor, farkındayız, zerresini ziyan etmemek kıvamındayız daaaa aaaah yakamızı bırakmayan kronik hastalıklar, kemiklerde zayıflıklar, bizi öğütmeye çalışan değirmen taşı gibi kalabalıklar, tarife uymayan, rakamlarla uyuşmayan havalar, ruhunun iç derinlikleri kararmış insanlar, bizi terk etmeye yeminli tabiat … ektiklerini biçiyor insan. Hor kullandığın her şey “intikam, intikaaaam !!! ” diye üstüne geliyor. Vücudu hor kullanmak da bunlardan biri, zamanında bakımını yapmazsan, iyi beslemezsen, kapasitesinin üstünde yük yüklersen, başkalarının ellerine terk edersen ( burası sabah sabah çok manidar oldu ama neyi kast ettiğimi anlayan anladı, tutsak ruhların bedenleri çabuk aşınır diye şeyettim) beden de seni yolda bırakıyor, yarısı, yarısının fazlası orası belli değil.
Dün yoruldum tabiki. Eve gelince ayağıma buz, yatmadan ağrı kesici, kızın şifalı ellerinden krem uygulamalarını yaptım, daha iyiyim, bugün de dinlenmek niyetindeyim, önümüzdeki günlerde gönlümden geçen yoğun bir programlar var, artık vize alan hayata geçecek kısmet.
Dün fakülteliler ile Sultanahmet’ten Süleymaniye’ye oradan da Laleli’ye etkinliği vardı. Beyazıt’a kadar etkin oldum. Çoook da güzel bir gezi oldu, Sağ olsun, Hakkı Taşdemir bildiklerime bilmediğim bir sürü şey ekledi, Onları ayrıca yazacağım.
En hoş yanı eski okulumuza gittik, hatta içeri girip, kantinde çay içtik, “Burası ayniyat, burası teksir odası, şura da yıllık odası, bu büyüğün küçüğü sınıfımız, notlar asılan panomuz, koridorun sonu ayak yolu, asansör hep vardı ama öğrenciye yasaktı, sigara dumanı olmayınca kantin aydınlık olmuş, duvarda tv si tepede bulut resimleri, yan duvarda Türk sinemasından esintiler, gazetelere bakınca emanete sahiplik edememişler, dışarı tahta masalar konmuş, ağaç yine yok, üstüne bir kat çıkılmış, pembe gri boyası eskiden mi vardı ??? öğrenci sayısı daha mı az ki, bunun kahvesi nerede, nerede okeye dördüncü aranır, kütüphanenin yeri, daktilo dersleri, Mediko faaliyetleri, kaloriferden ıslak manto kokusu yine yayılır mı, ana binaya çoğu zaman dersimiz yok ise, yemek zamanı değil ise, sınava girmeyecek isek dışardan baktık, bu çimenler bize baharda minder olmadı, 70 li 80 li yıllar ne okuduk ama !! bugüne göre ne farklı, senaryo aynı, oyuncular farklı, mekanın da hakkını yemeyelim orası da elden geçmiş … ” bunları bir çırpıda konuştuk, Eczacılık Fakültesi’nin önünde 16 ve 30 Mart için 1 dakika saygı ile durduk, yaşımız yol aldı, gönlümüz gidip geliyor, hatta genç olduğu yıllar kadar genç de oluyor bazı aralar.
Okul şimdi Avcılar Kampüsünde, bıraktığımız yer İletişim Fakültesi oldu, Biz tamamen eskiyi gördük, öyle hissettik, öyle gezdik. Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil, Bedenimiz bir kafes, ruhumuz da bir kuş, ruhunu gezdirmesini bilenlere her şey bir kanat çırpma mesafesinde.

Ten fanidir can ölmez
Çün gitti geri gelmez
Ölürse tenler ölür
Canlar ölesi değil. /YUNUS EMRE
Çalar saatime beni yedide kaldır diye kağıt yapıştıran kızın peşindeyim, sadece gözünü açabildim, gidip gelip de yazdım, artık ne yazdı isem, bilmem, ama “kalbim temiz, niyetim halis” diye not koyuyorum, ayrıca niyet halis olabilir ama kalbinin temizliğinden emin olanlar niye evliya değil, hem kindar hem dindar olmak nasıl bir temizlik o da ayrı.
Ben niye yazdım, laf olsun diye, bazen öyle olur ya, içimiz dışımıza tam dillenerek dönmez, işte öyle, Sabah sabah yazısı bunlar, düzeltmeler kitap yazdığımda inşallah.
Cümleten günaydın 

EVİN ANNESİNİN ŞUBAT 2017 GÜNLÜKLERİ


Hayat tren yolu, biz yolcusu, uzayıp giden yollar manzara! Bu da hayata dair bir tanım işte, hayatın tarifi herkesin kendine özel. Karşılaştırmalı günlüklere devam, biraz da bana arşiv olsun diye bu çalışma, okuma oranı düşük malum, gerçi her şey de okunmuyor 🙂 Foto tren Erzurum’dan geçerken,trenin penceresinden, bakalım geçen yılın şubat penceresi nasıl imiş;

02 ŞUBAT

Herkes uyurken erken kalkmak ile herkes uyurken uyanık kalmak aynı şey mi dir ? Aynı olmasa bile benzerdir. Tatilin son haftası, kahvaltı hazırlayacam diye evi terk edemiyorum, sabah sabah yapılacak işlerim var, gürültü edemiyorum, iki arada bi derede elimi kolumu bağlayan bir cenderede, yemek pişen bir tencerede gibi miyim ? Kendime sorduğum sorularda ne kadar dürüst ola bilirim, soruyu olası cevaba göre sormuş isem, kendimi şaşırtma olasılığım kaçtır ? şaşırtmalar şaşkınlık doğurur, bu doğmuş şaşkınlıklar, öfke yüklü bulutlar olup, yağmur dökerlerse, “ağlamak iyi gelir her şeye ” ye bağlanabilir miyiz, bağlandığımız yerde kalmak bize yosun tutturur mu, o yosunlara midye tutunur mu ? midye dolması mı deriz midyeli pilav ya da pilavlı midye mi doğru olur, yanındaki limon her şeye limon sıkın, olmadı, kendinizi sıkın, kendi kendinizi sıktığınızı sanarken, sizi sıkanları gözden kaçır mayın, göz hapsine aldıklarınızı aman ha sakın salmayın, gözden kaçanlara nöbetçi bahaneler bulundurun, bu nöbetçiler “gözler kalbin aynasıdır” takımından olsun, amaaaan olur ise böylesi olsun, neticede hepimiz bir yerde kalender meşrebiz, değilsek de ara ara olmanın bi zararı yok, kim ölmüş hoş görüden , aaay belki de ölmüştür ??? kimseyi bağlamayalım, aman zaten bağlanmayalım, bağlı tutmayalım, hadi o zaman ; hep beraber kuşlaaaaar gibi olalım, dermişim 🙂Kuş olmanın bile kuş beyinli olmak gibi bi suçu var.
Sonuç her şey birbiri ile ilintili, tek olan, hiiiiiiiç bir şey yok, ya eşini bulamayan, ya da yanlış eşleşen var. Uzattıkça uzata bilirim, 🙂
Satıcı filmini gördüm, Ayrılık filminden daha iyi değil, ama güzel, tavsiye ederim, iki saatten fazla sıkmadan ilerliyor, başroldeki erkek oyuncu Ayrılık’tan kalma, büyümüş, daha bi hoş olmuş,kız da güzel, “ağzı burnu fındık gibi” deriz biz, aynen öyle. Festivalde gözüme kestirmiş idim, tam bilet alırken çöken site yüzünden tekrar dönene kadar biletleri bitmiş idi.
Filmin ana fikri ; Adaletin olmadığı yerlerde, kendi adaletini sağlamaya kalkanlar esas hedefin haricinde en az üç kişinin daha ağzına tükürürken, kendi hayatlarını da tükrük yağmuru altında birakıyor, Adalet yerini bi şekilde buluyor ama haz vermiyor, komple acı, yani, Bu arada tükrük derken, yine kibar oldum, isteyen istediği kelime ile eşleştire bilir.
Cümleten günaydın, kısa boylu şubat geldi, uzun boyluların esareti altında geçmez umarım, pehhh umar mışım, kahrolmasın can çekişen umutlaaaar !!!!

05 ŞUBAT

“uyandım sabah ile gözyaşım sile sile, ecel kapımı çaldı,ağlıyorum nafile, deryada feryada gam çekmişem dünyada …”
Tam da yazmaya oturunca aklıma bu türküyü çığırmak geldi, koro olsun diye youtube de açtım, sabahın sesleri var, karanlıkta bir köpek ile kuş söyleşti, muhtemel yapraklarda onlara baş salladı ama onların sesi gelmedi, aslında sabaha bir homurtu hakim idi, uzaklardan yakınlardan geçen arabaların, çalışan kazanların, inşaat makinelerinin sesi, hatta pazar sporuna kör karanlıkta çıkanların ayak sesleri, belki yarı yolda kalan denizin sesi, ya da yolu şehrin içine düşen martılar, kim bilir göz yaşı dökenler, feryat edenler de o homurtunun içindedir, ancak en yakındakileri ayırt ettim. Bi de yaz gecelerinin usanmaz sesi Ağustos böcekleri var, onlara manalı manalı bakan karıncalara benzer insanlar, o kadar çok çalışmasalar da “kış gelince görürüm seni” iç sesi şekil ve kelime değişikliği ile çooook insanın içinde yaşar, kendini garantiye alanlar, ya da öyle sananlar hayat süresinin garantisi yok.
Tatilin son günü, kızın kursu başladı, dün tabi ki de geç kaldı, bugün zamanlama konusunda ısrarcıyım. “Hiç vaktim yok”, “zaman bulamıyorum” demeler, kaçma taktiklerinin en basitidir, 24 saat büyük bir dilim, iyi ayarlanır ise her şeye yeter,
Dün Stefan Zweig okumasına gittim, 6 kişilik bir grup, çok verimli geçti, Satranç ve Amok Koşucu enine boyuna, alttan üstten, yazarın gölgesinde evrilip çevrildi, Sayımız 10 olsa diyoruz ama on okuyan gönüllü bulamıyoruz, uzak diyenler, başka gruplar ile okuyoruz diyenler … mazeret çok, popüler bir isim toplamıyor diye mi bilmem amma bizim medatörümüz de çok iyi yeni kitabı çıktı, “Yüksel Selek Özgürlüğün Peşinde / Yaşadım diye bilmek için / Mustafa Sütlaş , imzalatıp, yaz okumalarına koydum.
Dün geç gelince akşam yemeğini eşim yapmış, çok da güzel olmuş, yanına soslar felan da gençler bayıldı, fakaaaat ama fakaaaaat … hem tertip düzen, hem lezzet ikisi bir arada evin annesine mi mahsus acep, eskiden karnelerimizde Hal ve Gidiş ile Temizlik ve İntizam notlarımız olurdu, kocamın temizlik notu beş üzerinden beş ola bilir mi ???? Her pazartesi, ütülü mendiller üstüne ellerimiz koyardık, tırnaklarımıza bakardı öğretmen, bi de saçlarımıza, kulaklarımıza, kalp temizliğinin kontrolü yok ama kalbi temiz olanlar kendini biliyor, emin olmayanlar da devamlı “benim kalbim temiz !” diye ilan edenler mi ????
Yarın yoldan çıkmış bir evi, tövbe derecesine getireceğim, inşallah. Tabii ki de bu bozulacak bir tövbe, bozulmuş tövbelere tekrardan tövbe etmeler, başından ekmek kırmalar, maddi. manevi kefaret ödemeler … bunlar cennetin kapısını aralar mı yoksa ardına kadar açar mı ? Günah var ise çaresi de var diye güvenerek, bir olasılık hesabı ile son yıllara ruh temizliği bırakanların başarı yüzdesi nedir ki ????
Amaaan işte bunlar deli sorular, gerçekler ayrı bir yerde, Araya Zülfü Livanelli’nin Huzursuzluk kitabını aldım, çay koydum, kızı yolladım, oğlan kalkana kadar film bakıcaz beyimlen, hayat günlere, haftalara,aylara, yıllara,bakmadan geçiyor, an hesapları ile ilerlemekte fayda var, ne ile daha çabuk mutlu oluyor isek kaçırmamak lazım.
Cümleten şaaaneee bi pazar olsun ! 

12 ŞUBAT

 

Pazarlardan pazar beğendim, hatırıma bir resim geldi. Solmuş, sararmış, kitap arasında kalmış, hatta geriye bir tek ütü masası kalmış bir resim.
Ablam ile bana bir oda yaptık ama aynı zamanda tv seyir etme odası, karşılıklı iki yanı yüksek, altı çekmeceli iki yatak, tam karşı duvarda yekpare bir dolap, birazı kütüphane, birazı giyim kuşam için, birazı biblo, tam ortası siyah beyaz Telefunken tv. Pazar sabahları, çizgi film de kaçan kovalanan minikler, kasabalarda adalet arayan kovboylar, gazete gelene kadar tek eğlence, ekmek de gazete ile birlikte, kahvaltı geç kahvaltı ama adına Brunch demiyoruz o zamanlar. Resimde annem yatağıma oturmuş, ikimizin de saçları kısa, aslan başı modeli, onunki evde kesim benimki Şişli’nin arka sokaklarında, okulu bitirmişim çalışıyorum, Taksim’in arka sokaklarında ama çalıştığım yeri öyle tarif etmedim hiç bir zaman, sağa sola uzayan hiç de cici olmayan bir tarif.
İkimizde tüm vücudumuzla gülmüşüz, gözlerimiz, dudağımız, eğilip bükülen boynumuz, kollarımızla. Akşamları iş dönüşü eve yürürdüm, sağa sola bakıp alış veriş de yapardım, Feriköy pazarından, Polat pasajından penye aldığım zamanlar, benim üstümdeki turuncu ağırlıklı, anneminki yeşil, mavi mineli, yorgan yüzüm kırmızı, duvarlar su yeşili, kaloriferin üstünde somon rengi damarlı mermer var, üstünde gece okuması kitabı, pencereler panjurlu koyu kahve, evde dikilmiş tül perde, illa ki elim değmiştir, ayak ucumda kabineli Sınger Dikiş makinesi, ayaklı, nazik olanından, ipliğin kalınına, kumaşın kabasına dayanamayan Prenses Model. Yerdeki halı ısparta gül desenli, annem çok temiz titiz, silinmekten renkleri tüyleri bir hoş olmuş, muhtemel burnumuza çay kokusu geliyordur, babam demlemiştir, erkek kardeşim, ekmek ile gazeteye gitmiştir, ablam da resimi çekendir.
Ne annem babam, ne odadaki eşyalar var ne de biz üç kardeş aynı evde, aynı haldeyiz. geriye kapının arkasında dayalı duran ütü masası kaldı, bir o hepsine dayandı, duvara dayalı kaldı.
Resmi istesem arar bulurum, uzun uzun baksam da daha fazlasını yazamam, hatıraları paylaşmak da bir yere kadar, bir cümle dilde, bir cümle kalbin derinliklerinde
Atom karınca, Arı Maya gibi olmam gereken bir pazar sabahı daha, bir mini kahvaltı ile kızı yolladım, ablama salep yaptım, eşimle bana çay koydum, dışarıda uçuşan kar taneleri var, gitmek istemeyen kışın son direnişleri bunlar, haftaya cemreler pıtır pıtır düşer, bahara yol açılır.
Tomris Uyar koydum araya Gecegezen Kızlar ile, Yürekte Bukağı yı okudum, dün gittim, bulabildiğim kadar öykü kitaplarını aldım, o öyküler dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimizi, hissedip de nasıl desek dediklerimizi yazıyor.
Zülfi Livaneli Huzursuzluk en çok satanlar arasında ama tanıtımı yapılamıyor, alın okuyun, ufkunuzda binbir güneş parlar.
Güneşin var olduğunu biliyoruz, binbir ışık düşecek üstümüze, içimiz ısınacak, ortalık aydınlanacak, bazı çirkin şeyleri görmek daha kolaylaşacak, kanatlar balmumundan olsa da ila ki güneşe yolculuk olacak …
Güneşi umut ettiren günaydınlar olsun 

16 ŞUBAT

Bu aralar çooook soğuk, insanlar paltolarının içine büzülüyorlar, ben bile zaman zaman üşüyorum, bu hormonlar kışın işe yarıyor da ama metrobüste filan insan uzaylı gibi oluyor. Böğrüne yel girmesinden ödü kopan kat kat giyinmiş, havasızlıkla kafa bulan insanlar arsında ateş basan, üstündekileri E-5 e savurası gelen bi ben mi varım ?????
Yaşlandıkca huysuz ve aksi bir ihtiyar olma ihtimalim var, hemen sinirleniyorum, genelde haklıyım ama insanın gece parlayanı makbul dermişim. Gece uzun bir hikaye, uzun gecelerde bin bir hikaye, hepimizde var hikaye, yazanı var, yazmayanı var.
Oğlana sevgilisi atkı bere örmüş, bi resim yollamış, ilk kez atkı ve beresi olmuş gibi mutlu, çocuklarımın yüzünü güldüren gelinler ve damat başımın tacı, kalbimde taht sahibi, hangi oğlan olduğunu söylemem, “bizi yazma !!” diyolar, isimsiz yazdım ben de.
Dün akşam ben örgü örüyorum, kız telefonla kıkırdıyor, Portakal haberleri yayıyor ; “yaşlılığım sıkıcı olabilir, elini çabuk tut, bu sevgililer günü de boş geçti ” diye laf olsun diye attım ortaya, “farkındayım aşkım, gayret ediyorum” cevabı ile sarsıldım, iki sıra tersi düz örmüşüm,
Pazartesi ilk cemre düşecek, bu bulutlar gidecek inşallah, hava ılınacak, kanımız ısınacak amma insanlar bir birinden bir tık daha uzaklaşacak olabilir mi ???? Herkes kendince haklı, herkesin demokrasiden anladığı farklı, %39 u hiç kitap okumamış, %42 hiiiç sinemaya gitmemiş, %60 küsuru konser, sanat nedir bilmemiş bir topluluk bir birine ders vermeye kalkıyor, ders alalım diyen yok, Kuyu köpek, Evet bebek, pendik açıklarına sportif ada, işsizlik %12 leri aşıyor, borçlar katlanıyor, hem milletin, hem vatandaşın zor günleri bu günler, gözümüz tv lerde Survivor da kapışanlar, evde topuklu ayakkabı ile dolaşan, güne saçı fönlü uyanan analar, her fırsatta Yasin okuyan büyükanalar, İvedik Recep beşledi …
“Kaç senedir yok hiç tadım, ama çok özledim, yine de çok özledim, bana ne özledim, eeeey huzur nerelerdesin …”
Sabahları kız hazırlanırken müzik açıyor, sabah neşesi yapıyoruz, bir iki de sallanınca geç kalıyor, kahvaltı paket oluyor, öyle , böyle ağzımıza bir parmak balı da kendimiz çalıyoruz, Canan hocam yeni fetva vermiş, Çiğ küfte etli olarak beraat etmiş, yiyin garii !!!
Gerçi ne yediğimiz malum, cümleten oturamayacağımız günler gelecek mi acep ???? Gelmez inşallah, an itibari ile bi haber duydum sabah siniri oldum, süt içmeye gidiyorum, Manisa Tarzanı dönmüş diyolar,

19 ŞUBAT

Başımızın üstünde ne var ???
cevaplar saçımızdan başlar, baş tacı dostlar ortalar, gökyüzü zirveye taşır. Öyle değil işte, başımızın üstünde Sera Gazları var. Bindiğimiz arabalar, yaktığımız klimalar, sıktığımız deodorantlar, muhtelif bacalar başımızın üstüne bir ağ kurdular, sağlamlaştırma yolundalar, toprak da karbona doydu, oooh miisss !!! diyen gazlar iki tabaka arasında salınarak insanlığın sonuna gayret ediyorlar, dünyanın sonu gelmez, yaşayanların sonu gelecek diyen birini duydum, hak da verdim.Dün Gümüşlük Akademisi ile Şişli Belediyesinin ortak yapımı “Yakın” temalı seminerler başladı, tabii ki ilgi Demet Akalın konseri kadar bile değil, hatta çooook altı, İlk konu ilklim, Uzman Ömer Madra idi, bizim ömrümüzü bilmem ama bu bilgiler doğrultusunda dünya 20 seneyi bulmayacak gibi, konuyu kader ve kısmete bağlamak isteyenler konu talipleri ile aydınlatma amaçlı bir çay içebilirim, dermişim.
Dünyadaki insanların yarısının toplam serveti kadar zenginlik 7 yaşayan kişide varmış, Kuzey Kutbu, kuzey çayırına dönüyor, son buzulları görmek isteyenlere, cebine bir iki yüzbin dolar koyanlara seyir imkanlı turlar var, Kutup ayısı çöle zaten geldi de esas mekanı yeşil çayırlar artık, deniz kenarındaki 12 ünlü dünya şehrinde alarm var ama alan yok, bundan gayri kitaplar tek bir Güney kutbu yazacaklar … mevzu derin, iç karartıcı ama hesaplar böyleyken böyle, kimin umurunda ??? yakında sera gazından başını çıkaran binalar yaparlar,Cengiz alsın bu ihaleleri
İF başladı, Bağımsız filmler festivali, ben de dün başladım, sonra filmlerimi toptan yazarım, kadın konulu, kadının his dünyası, aykırı kadınlar, kadında tahribatlar ilgi alanım, filmlerimi kafama göre seçiyorum, ödüllü, tavsiyeli olanlara bi şekilde sonradan ulaşıyoruz. Fakat “Rüzgarda Salınan Nüliferler ” hala düşmedi sanal aleme.
Yakamı bırakmayan sorumluluk duygusu beni yine kör karanlıkta ayağa dikti, toplanmamış yatak çarşafları boynuma dolanır, aç kalmış aile bireyleri ikinci sayfaya haber olur, boş tencere tavalar metrobüse kadar beni kovalar … gibisinden paranoyalarım var, neticede ben de insanım, abuk sabuk korkularım, yersiz endişelerim, beklendiğini bilemeyen beklentilerim var.
Fakaaaat en önemlisi yaşama sevincim var, mutlu olmak için sebeplerim de, sabahtan beri “ver gazı, ver gazıııı, sera olsun !!!” modundayım. Hafta yoğun, gayret edeceğim, beni yol yoruyor aslında, ama onda da var bi fayda, gece dönüşlerinde hayat yorgunu olup da gözlerini kapayan yol yorgunu rolü yapan o kadar yüz var kiiiii, tabiii onların hikayesi de, yazıyorum ben de, aklıma, buraya, defterime, telefonuma … yazıyoruuuuum !!!!
Yazdım; Günaydın 

24 ŞUBAT

Sabah olurken renkler, tepede asılı duran geceden kalma ay, mesai için hazırlık yapan güneş,kuş sesleri, sabah meltemi .., “Dünya yeni bir dünya olacak” diye insanı ikna edesi geliyor ama o şarkının bile bir şartı var “tekrar bana döner, benim olursan” diye. Yani her şey bir menfaat duvarına tosluyor, bu dünyanın yeni ve çok güzel olma ihtimali bu insanlık için yok artık, insan içi dışı tam tahlil edilemeyen, hareketlerinin genel anlamı olmayan, “çevir kazı yanmasın” gibi bir canlı.Ateşe koşar gibi de, ateşten korkar gibi de, ateşe yerine adam atan gibi de…
Neyse yeni galaksiler bulundu haberi geldi, yola dayanabilirsek, yeniden başlayacağız inşallah. Hangi devirden nasıl başlarız ömrümüz ne kadarına yeter bilmem, Vardar Ovası ile, Maya dağı orada bizi mi bekliyor mu, kaçtıklarımız da arkamıza düşer mi, gelenler grup grup mu yeni dünyaya salınacak, gruplar arası iletişim olacak mı, orada inşaatları kim yapacak, su kenarı, deniz kenarı kime kısmet … sor sor, düşün düşün bitmez.
Bu hafta çok yorucu idi, henüz bitmedi, bugün tam zamanlı evdeyim inşallah. Dün de zor çıktım, bir iptal, bir engel bekledim. Sonra arkadaşın Hindistan’dan dönen benden 30 yaş büyük ana babasını duyunca, kendime doğru bir iki kere “tuu, tuuuu !!! sana” yaptım, o tükrüklerle ayılıp yola düştüm, İşletme Fakültesi’nin kapalı bir grubu var, aylık geziler yapıyorlar, çoğu büyüklerimiz, hatta hepsi büyük, sıralamada ben sondan ikinciyim, Kadıköy Yeldeğirmeni gezdik, aldım notlarımı, çektim resimlerimi, paylaşacağım, aralarından iki kişiyi , birini de eve gelince hatırladım. Zamanın eli ağır, ne diyelim.
Aaaah bir yandan da radyo dinliyorum, sabah güneşi ışıklarını masamın yanına kadar uzattı, kendime kahve yaptım, kokulu, sıcak, gözüm saatte kızı kaldıracağım, sınava az kaldı,psikolojisi bozulmasın diye deneyimli anne olarak gayretteyim, Sarı tişört aldım, masasına sürpriz, tuhaf renkli ojeler, kurdeleye sarılmış çikolatalar, bırakıyorum, sonra teşekkür olarak sarılıyoruz, bir gece yanımda yattı, masal okumalı, sarmaş dolaş yaptık. Yani sevgi, sevgi, sevgi … sevdiğini gösterme, mutlu ederken mutlu olma, budur !! Şartlara bağlanmış her şey sonuca ulaşmadan madde madde kurban olur.
Bir şeyin altında başka bir şey aramadan, bir şeyi bir şeye bağlamadan, bir şeyi şeylerle, şey şey ayırmadan mutlu olmak istiyorum. Ama “şey” in kuvvetinden kudretinden korkuyorum. “şey” cümle içinde bir anlama gelmeyip, serbest dolaşımda çooook şey ifade eden bir üç harfli. Neyse çok şeyetmeden günaydın 

25 ŞUBAT

Sabah sabah, Karga kahvaltı etmeden halleri ;

Öz güven, birine güven … bu güven ile ilgili güvenlik sorunumuz var. “yok” diyene de inanmam illaki var.Kendimizi koruma altına almak en büyük zaaflarımızdan, bu arada başkalarını özellikle de çocuklarımızı heeeer şey den korumak, her konuda bilir kişi olmak gibi tutulamaz kaçılamaz emeller de besliyoruz. Ne olacak bizim halimiz ??? olanlar oluyor da gören yok. Sabah sabah mesaideyim, hafta sonu annemgilin evinde kalma planlarım var, İF de son günler, tüketilecek biletlerim, o evden bu eve taşıyacaklarım, bazı bir birine bağlı plan ve programlarım da
Kısmet artık, olduğu kadar, olmadığı kader.
Düşünüyorum da evde kalacak olanların hepsi everimlik yaşta, beyim hariç, o zaten evli, dermişim. bu insanlara her türlü imkanı sağlayarak evden çıkmak saçma, ölümün randevusu yok ki, sağ olduğumuz sürece gölgemizden çıkmasınlar mı ??? “yok artık” diyenlerdenim, herkes balık tutmasını öğrensin, annenin eğitimi bir yere kadar, ama bilir kişiliği sonuna kadar, nokta !
Yine de yemek bıraktım, isterlerse azar azar isterlerse bi oturuşta yesinler, ütü haftaya kaldı, kirli sepeti %30 oranında dolu, kuruyemiş ve saç döküntülerini de dün süpürdüm. Kahvaltı alış verişi de yaptım, başka ne yapim ??? tabiki hiç bir şey, acil bir durum olmaz ise telefonla bile görüşmeyiz, “şunun yeri neresi, bu bittti mi, o olmaz mı …” gibi telefonlarına cevap vermiyorum, mesajları açmıyorum, herkesin olaganüstü hali kendine.
Toplumsal yaralarımız var, sorunlarımızı soru sormadığımız için aşamıyoruz. Soru sormak da ayrı bir komedi, çoğu panal, sempozyum gibi yerlerde soru şansı verilnce soru soran ilk önce konuyu iyi bildiğini ifade ediyor, sorduğu soru da ; kürsüde sen varsın ama ben de az değilim, hani kıvamında.
Hep bir kendimizi ifade etmek, hep bir anlatmak, dinlemek, anlamak yok ama.
Aaaah aaah yalan dünya, yalandan kimsenin ölmediği dünya, kurdun kuzu ile gezdiği, kuşların çoban aldattığı, kimsenin kimseye yaranamadığı kahpe dünya … saydırdıkça saydırmak mümkün dünyaya,
Baharı bekliyorum, yeşeren umutlarım olur gibi, olur mu olur, umudu kesmek, boynunu kesmek gibi, o da becerebilene, karamsar olup da her yeri karartmanın, karanlıkta ışıksız kalmanın anlamı yok, “olacak diyorum, daha önce de oldu “, hadi hayırlısı !!!
Cümleten günaydın.

27 ŞUBAT

Çok kararlıyım, hayata evimin içinden olumlu bakıcam. şartlar öyle gerektiriyor. Sinirlensem, söylensem, kahretsem, ilensem ki onu zaten yapamam, faydasız. Oscar törenlerini izledim, sürpriz yok, La la land toparladı, bir iki de sağa sola verdiler. Mesaj;” gençler;şarkılı, türkülü aşk istiyorlar, ihtiyarlar da alsınlar, mutlu olsunlar, zaten dünya yeterince kötü, bari bununla mutlu olsunlar” olabilir, şimdi kapattım, Trump henüz tweet atmamış idi, bu yabancı ama çok bizden olan kelimelerin hali ne olacak ???? yazıldığı gibi yazacağız, okunduğu gibi mi ??? hangi halde faydalı olucaz ?? Bunlar da günün sorusu değil, elbet, sorulumuş sorulara cevap verme, eyleme geçme zamanı, derkeeeeen pazartesi hallerini şeyettim, evin hali malum, iki günlük yokluğum her yerden belli, bir yerden başlayacağım, derbiye kadar biter inşallah. BJK maçlarında eşim başka biri oluyor, dünya ile irtibatı kesiliyor, kendimi acındırma imkanı sıfır, hatta varlığımı yok etsem, gölge dahi etmesem olur. Yani işi bitirip, dinlenip, ruhumu akşama hazır etmem gerek. Neyse kiiii bildiğim konular, daha önce tüm sorular çıktı, erkeklerin bu hali iyi, kitap gibi okuna bilir, not alındığında notlara bakılmadan bile sınav geçilir, dermişim.
Geçen cumartesiden bu pazara 8 film, bir konser, bir atölye, bir seminer, bir de şehir içi gezisi yaptım, senenin en zorlu parkuru idi, başardım çok şükür, tabiki de yorgun argınım, bu hafta ve önümüzdeki hafta üniversite sınavına yoğunlaşacağım, ilçe sınırları içinde kalıp, kızın halinden anlayacağım, diye niyet ettim. Okunacak kitaplarım, yazılacak yazılarım, yapılacak işlerim, kısa mesafe yani 30-40 km ye kadar gidip gelinecek yerlerim var, nazar etmeyin ne olur, plan program yapın, dipçik gibi dolanan yarı yaşımızdan büyükleri örnek alın, oluyor valla.
Ruhumun durumu iyi, baba evine gidince annemlerin odasında yatıyorum, rahmetliler hiç hazır yatakta yatmadı, yazları pamuk, kışları yün yatak, kocaman karyola, karanlık oda .. ooohh misss !!
oldu, derin derin uyumuşum, gece gelip başımı beklemiş, üstümü örtmüş ola bilirler mi acep ? Evden çıkalı 28 sene oldu, arada çekmeceleri açıp bakıyorum, kütüphaneyi karıştırıyorum, evde yalnız yaşayan ablamın teknik işlerini hallediyorum, atılacakları atıyorum, bi de en uzak çöpe götürüyorum, biriktirme huyu, anı, hatıra saklama, onlara sıkı sıkı sarılma huyları kötü, kalabalık sevmiyorum, aklımda kaldığı kadarı yeter, bir objeye bakarak, “şu da şöyle oldu, bu da böyle idi” demenin kime ne faydası var,böyle de huysuzum, geleceğin zaman ablam evde tedbir alıyor, gerçi anahtarım da var ammaaaa büyüğe saygı daha çok var.
Aaaay işte böyle bi sabah, ikinci cemre de düştü, ölmeyenin baharı yazı geldi, sabırsız ağaçlar bu hafta açarlar, bu ders almayan ağaçlar kime kimlere benzerler ??? her sene aynı hata fıtratlarında mı var. Salondan başlamakta fayda var, mutfak daha uzun zaman ister, çamaşırlar bir yandan yıkansın, yoksa ilk sırayı kızın odası mı alsa … böyle gerçek sorular, radyoda çalan şarkılar, mehterin üç ileri beş geri modu gibi bir şeylerden güç alarak, bir şeylere güç vererek olacak, karşıdaki okul haftaya başladı, bizim kız hala evde,
aaay amaaaan, ki ne amaaaaan herkesin bir bildiği var, her bilinen benim bildiğim olmak zorunda değil, bekleyip göreceğiz, tabi ki de elimizden gelenleri yaptıktan sonra, hem de her konu da .
Ne yazdım bilmiyorum, bir tuşa basıp yolluyorum, günaydın eşliğinde, iyi ve güzel, enerji dolu bir hafta olsun, 

 

EVİN ANNESİNİN 2017 ve 2018 OCAK AYI GÜNLÜKLERİ


Sosyal bir deney yapıyorum 🙂 Sosyal medyada ilgi gören, yemekler, bebekler, kediler, güzel kızlar, yakışıklı oğlanlar … Benim gibi anne anne hayatı yazanlar arada sığıntı gibi, ondan bundan okur çalacağız diye çırpınıyoruz :)))) Günlük yazıyorum, okur kitlem kurabiye tarifleri veren kadının sayı olarak yanına bile yaklaşamaz.Önden Kestaneli Pilav’ımı koydum, bakalım bir artış olacak mı, pilav sevenler, benim yazıları sever mi ?

Geçen yılın tembelliği bu yıl blog projesi oldu, iki ayı karşılaştırmalı yayınlıyorum, gen ocak bu ocağa ne kadar benzemiş, hatırladığım kadarı ile sıkıntılı bir aydı, bakalım ne kadar sıkılmışık, bu, yeni ve taze ocak beklentileri karşılamış mı, sabırla okuyan öğrenecek ben de merak ediyorum, buyrun okuyalım;

03 OCAK 2017

Her sabah kızımı dualarla yolcu edip, sonuna da “dikkatli ol ” ekliyorum, o da bana “dikkatli ol” diyor, yeter mi, yeterli mi ?
Yeni yıla susuz girdik, eski yıldan yeni yıldan toplam 20 saat susuz kaldık. Allahtan talimliyim, yıllarca susuz kaldığımız zamanlarda dökme suyu kullanmayı öğrenmiş idim, unutmamışım, öğrendiğimiz her şey bisiklete binmek gibi, bisikleti görünce binip gidiyorsun, ne kadar binmediğin önemli değil.
Yemekten sonra kitaptan, çoraptan oluşan hediyelerimizi açarken, ülkenin başına çorap örülmeye devam ettiğini bilmiyorduk, belki de bilmek istemedik, hep şarkılara türkülere baktık, aklımızca hoş saatlerle hasret giderdik, yeni yıla umutla girdik ama umutlar son dakika yarası aldı, sevinenleri, hedef gösterenleri anmak istemiyorum.
Suç organize bir iştir, hiçbir zaman suçlu yoktur, suçlular vardır, yapan, yaptıran, ortamı sağlayan … İstanbul’da ABD konsolosluğuna giderseniz, sizi kapıda yerli polis karşılar, ahret sorularını geçip, cennette adım evraklarınızı verir, koridorlar boyu ilerlersiniz,gerekli taramalardan bi daha geçer, camlı bölmenin 2 metre gerisinden meramınızı anlatırsınız. Önlem almak budur. Yoksa kapıda toy bi polis, kapının hemen arkasında hedef
Çok iyi bildiğim bir şey var ise ülkemde ve bir çok ülkede insan hayatı patronun cüzdanının şişkinliği ile ters orantılı, çok sömürü, çok kazanç ama “rabbena hep bana (başımızdakilere) !!!”
Öylece seyir halindeyiz, telef olacağımız günleri bekliyoruz, bu da balık burcundan dermişim, Balık Burcunun etkisine girmişiz, duygusal, ağlamaklı, küsmeli, içine atmalı, karamsarlığa bir adım daha yakın …
Bugün Beylikdüzü Belediyesi Ece Ataer ile kitap okuma atölyesindeyim, inşallah. Sebahattin Ali /Değirmen kitabımız. Daha önce okumuş idim, yine okudum, hatta akşam bitti, uyumadan öykülerin aklımda yer eden yerlerinde gezindim, hep ezilenler, hep haklı iken kaybedenler,hep yıllardır değişmeyen manzaralar, sonunda çekip vurmalar, maphusda gariplik, fakirlik ve hep yenik düşen aşk ve hep aşka yenilmeye yeminli olanlar …
Yeni Yılda hala yeni umutlarım var ve olmaya devam edecek, umutlarım olmadan yaşamak kendimi ölü saymaktır, hayatı bir ucundan illa ki tutacağım, iyi insanlar var, kötülere de iyi olma fırsatını vermek gerek, kötüyü kötü yapan neler neler var, hayata çok pencere açmak, hepsinden de bakmak gerek, Umutlarımı yine yeniden ektim, olacak inşallah, umut dolu günaydın olsun 

04 OCAK 2017

HIZLI OKUMA HAFTASI
Evi düzene koydum, ne pişireceğime dair kafa listem var, ütünün çamaşırın yığın görüntüsünü üçe beşe düşürdüm, hafta sonu etkinliklerimiz iptal, eeee napcaz şimdi !!! demeden kitapları dizdim, çerez okuma haftası, yani ince, kısa, eğlenceli, akıcı okumalar.

Göz Yaşı Konağı /Şebnem İşigüzel, dün başladım bugün bitti, akıcı, hoş, son sayfasına bir iki damla gözyaşı bıraktım.
Aile Fotoğrafı/ Kerem Görkem şimdi okuyacağım, Kerem tanıdık, genç bir yazar, iyi öyküler yazar, ödülü de var, okuyalım, okutalım ki Kerem çok kitap yazsın. Okuyanı çoğalsın, genç kızlara “bi de hoş çocuk ” dermişim. Sanatı yüzüne vuranı seviyoruz ya .
Kağıt Ev / Carlos Maria Domingıuez arkadaşımın yeni yıl hediyesi, kalın ciltler arasında bir mücevhermiş, top ten de de var.
Müptezeller/ Emrah Serbes ödünç aldığım bi kitap, kızım okudu, benden sonra ablam var, yazarı bazen beni çoooook ağlatır, mendilli okunacak.
Shura /Nermin Bezmen yıllar önce serinin iki kitabını ve yazarı çok okudum, şimdi almayı düşünmezdim ama o da eşimin yeni yıl hediyesi bir bakış eyleyeceğiz artık, kısmet, dermişim.
Bu ara hem okuyasım, hem yazasım var, belki bulaşıcıdır, meraklılarına doğru hapşuuuuu !!!!

06 OCAK 2017

Eeeey sevgili günlük ; sana neşeli şeyler yazmayalı kaç vakit oldu ? Her sabah bir dünya ağrısı, kalbimiz ağrıyor, nefesimiz acıdan kesiliyor, “Son zamanlar yaptıklarıma bakma nolursun, benim aklım başımda değil, sana söylediklerimi, yazdıklarımı kafana takma ne olursun, onlar ipe sapa gelir şeyler değil !!!” deyip işi deliye vurmak, depresyona bağlamak, trip atmak, acındırmak, salağa yatmak … bir sürü şeyle mazeret sunmak, olmaz mı ?? olur ama bana yakışmaz, aklım başımda maalesef.
Hayat ya “elalem ne der ile canım öyle istiyor” arasında gidip geliyor, ya da sadece birinde karar kılıp insanı kalıplıyor.
70 li yıllarda rahmetli annem her akşam evin son elemanı gelene kadar pencerede beklerdi, biz de aşağıdan el ederdik, o da ayağa kalkardı, karşılık verirdi, böylece her akşam tam olduğumuza sevinirdik, haber kaynakları çok detaylı olmadığından her akşam bölünenleri bilmezdik, öyle dar bir dünya idi dünya o zamanlar, şimdi dünya fora yelken, bir uçtan bir uca şifrelenmeden gidip gelme imkanı var, öğrendikce daha çok kahroluyor insan, bilgi zehirli bir kaynak, bildikçe bilesi, bildiklerinden kusası geliyor insanın,
Kitaplarımı bitirdim, Nermin Bezmen’i okuyamadım, onu yaza, güneş altına bıraktım, sulanmış beyinle iyi gider dermişim. Onun yerine oğlumdan Köpek Kalbi/ Mihail Bulgakov aldım.
Müptezeller’de takıldım, Emrah Serbes’in birazı kurgulanmış hayat hikayesi bence, bir vakitler bi asi gençler bi de it, kopuklar var idi, İt kopuk asiliğin son aşaması idi, sağda solda gezen, eve barka gelmeyen, kendini kendinden geçiren alışkanlıklar edinen bu gençlere bir iki denk gelmişliğim var, kimi kurtuldu ki kime göre kurtuluş ise artık, kimi kıyıda köşede faili meçhul gitti.
Çocuk yetiştirmek zor iş, bir kötü neden kötü ? nasıl bu hale geldi, çocukluğuna inelim … felan fistan ile olmuyor bu işler, özen istiyor çocuk yetiştirmek. Çocuklarından ödü patlayan analar biliyorum, babaya toplum olarak biraz mesafeliyiz ne de olsa, kendini saydırıp sevdiremeyen analar topluma armağan etikleri ile elin oğlunu kızını yakıyor, dermişim, kendi çekti diye gelin de çeksin diyenler, kızını boşatana kadar çevirmediği dolap kalmayan süpürgesiz cadılar var.
Bugün üniversite sınavı için başvurular başlıyor, fotograf çekimi için serbest giyinmiş kızın, öğle yemeğini, ara atıştırmasını, şemsiyesini paket edip, kapıdan yolladım. bir arada harcını yatırırım.
Evdeki ucuz pahalı tüm şemsiyeyi lodosa poyraza kurban verdik, dün iki şemsiye aldım, biri katlana siyah, daha pahalı, biri leopar desenli, baston, onu kendime aldım, hatta “kız sevmez bu deseni o da kullanır mı, başkaca akıllı uslu bir şey mi alsam” dedim, sonra da “bu benim, benim de kalbim var, benim de canım var, benim de zevkim var !!!” “kırarsa kendininkini yenisi için bekler”, dedim, öyle işte, “illa ki elimiz kolumuz her yere uzanacak, illa ki her şey onayımızdan geçecek, illa ki tüm tedbirleri biz almış olacağız ” budur hayatımızın içine tüküren anlayış, herkes kendi gemisinde kaptan olmalı, ben bunu anladım da yine de arada takılıp, can simidi olacak gibi oluyorum da “yüzmesini bilenler kaptan olsun ” di mi ama, diyorum.
Cümleten günaydın, sıradaki gelsin bakalım …

07 OCAK 2017

Tüm ev uykuda, ben yine aynı saatte aydınlığa uyandım, gökyüzünden hayır olmayınca yeryüzü ışıttı bizi bu sabah. Gördüğüm kadarı ile bir iki yan yan giden araba, araba yolunu tercih eden bir iki yaya var. Çünküüüü kar bilekleri geçiyor, Akşam kepçe kazıdı, arkadan gelen kamyonetteki adam kürekle tuz attı ama nafile çabalar, kesintisiz yağıyor, her an, su, elektrik, doğalgaz, internet gidecekmiş gibi hissediyorum, 300 kanallı tvmiz 132 kanala düştü, Dershaneler tatil, işlerin çoğu da öyle, Beylikdüzü’nden Taksim’e gitmek çılgın proje.
Kendimi bildim bileli kar yağdı diye deliler gibi sevinememişimdir. Bu memlekette kar felakete yol açar. Yıllardır aynı yollar kar yağınca kapanır, acil hastalar 10 saatte ambulansa gelir, asker yol açar, işlek yollarda bile yolcular arabalar donar. Çünkü kimse tedbir almaz, ileriye bakma kusuru var bizde, sıcak heyecanların adamıyız biz, anında anlık olacak, gerisi tufan, yıllardır sokaklar çamurdan geçilmez, niye ???? Bir elektrik kazar, o kapar, su açar, arkasına telefon gelir, kanalizasyon gelir … bir kere kazıp iş birliği yapalım demezler, iş birliğini bi tek para için severiz, kısa yoldan, uzun para favori bizde.
Bir mikroplar kırıldı diye seviniyorum, “Kibritçi Kız ” masalı hiç aklımdan çıkmaz, evsizler, hayvanlar, odunu kömürü, ekmeği yemeği olmayanlar, uzak yollara çalışmaya gidenler, yaşlılar, hastalar … karın esareti bitmez bu ülkede, şömine başında, hayvan postu üstünde sıcak şarap kadar, kuzinenin üstünde kestane, içinde ekmek, el örgüsü kazaklar içinde, tüm aile gülüp söylemek de uzak bize.
Hayat hep bir şeyleri yarım yaşatıyor, o da farkına varana, tam olmaya gayret ederek yaşıyoruz, parça parça gidiyoruz sonunda, her anlamda parça parça, bedenler kadar, ruhlar da parça parça.
“Bir gün belki hayatta, geçmişteki günlerden bir teselli ararsın !!” da olmaz bize geçmişi gelecek ile teselli derdindeyiz, “bir gün mutlaka, bir gün illa ki …” diye durmadan umut ekmeye çalışıyoruz. Akşam Florida hava alanı da terörden nasiplendi, İnsanın “bunlar oraya, onlar buraya mı, acep ???” diye bağlantı kurası gelir mi ?, gelir valla, şu günlerde aklımıza gelmeyen başımıza geliyor.
Aaaaah aaaaah bitmez bu memleket hikayeleri, üstüne şarkı yaz, şiir yaz, roman yaz … kimse tınmaz, resim at, bir anda patlar ama, görsel hafıza bizimki, az da kulak istiyor, sonrası gelsin bilgisi olmadan fikri olanlar.
Aaaaaah karlar altında benim dünya, yağmadık dam kalmadı dermişim, günaydın…

09 OCAK 2017

Hiç kendimi germeyim, hayat bildiği gibi akıyor, her şey bir yere kadar, bu nedenle evin pazar ruhunu temizlemeye gerek yok, yani biraz çeki düzen illa ki vereceğim de detaya kaçmak yok. Hiç bir yere de kaçamam zaten, ara sokaklar el değmemiş, bakir hallerini koruyor, otopark, oto mezarı gibi, konum itibari ile iki cadde, üç ara sokak görüyorum, caddeler “eh işte”, iş caddeye çıkabilmekte, kar yağmıyor ama saçaklardan, sokak lambalarından buzlar sarkıyor, adımlar gıcırdıyor, kütürdüyor … yani kış bildiğimiz gibi, hizmette gelişen değişen bir şey yok. İyi ki birisi kar tatilini akıl etti de zaten iyi beslenmeyen, kötü hava soluyan, eğitilemeyen, koruma altından çıkıp da kendi başına kalamayan, gözünü parlak ekranlardan alamayan çocuklar evde misafir, ben de malum, hancı, hizmette kusur ne kelime !!! hizmet 7 yıldız, ona tamamlamak isteyene 3 de gökyüzünden alırım.
Aaaah aaaaah anacığım, helali hoş olsun, seviyorum, ruhumda hizmetçi yanlar var, ammaaaa sömürüye karşıyım, gönül işi benimki zapt-u rabt altına almam, alınamam !!
Evin babası işe gitti, evin oğlu ve kızı tatil uykularında, evin büyük oğlu gurbet ellerde iş başı yaptı bile, evin anası da kafasında deli tepelek, ipe sapa gelmez sorular ve onlara verdiği kısa ve net cevaplar ile baş başa , saat ona kadar sessiz olucam, öyle kavileştik yatmadan, ben bal kabağına dönmeden ağrı kesici içip yattım, çok şükür kesilmiş ağrılarım.
Kültür ve sanat tatil oldumu tatil oluyor, kendimi mutfağa adadım, kestaneli pilav, paça çorba, paçanga … çalışıyorum, bu arada kenarı kıvrılmış yapraklardan, yeni açılmış “bi, bak” sekmelerinden tavsiyeli, sorulu, sipariş alıyorum, evcek bi tartılsak mı acep ????
Böyleyken böyle haller, sessizce salonu toplayıp, çamaşırı makinenin önüne yığıp, kahvaltı için bekleyip, bir iki el de oyun oynasam olur sanki, bu arada dün akşam “Gece Hayvanları” diye bi film seyir ettim, Köpek Kalbi’de ilginç bir kitap bugün bitirip, kısmet ise bir film daha seyir etmeyi planlıyorum, liste yaptım kendime, hafta sonu sokakta etkin olmak gibi bi planım var.
Fırat Kalkanı’ndan gelen haberler kar kış dinlemiyor, orada bizim ne işimiz var ??? deyinleri de kimse dinlemiyor, hayat kimi kimle eşliyor, Ayşe Arman Aslı Erdoğan ile röportaj yapmış, İkisininde ismi “A” ile başlıyor, başka da ortak yanları yok, dememek lazım, biri halden anlarmış, biri de yeni anlamlar kazanmış gibi …
Öylesine, böylesine, şöylesine … Günaydın

12 OCAK 2017

Dışarıda sıkı bir yağmur var, cama vuran damlalar aşka filan davet etmiyor,”al sana, al sana !!” diye kafamıza vuruyor,Gelecek günlerde kafasına vuranların sayısında belki bir artış olur, bu da antrenman mıdır ????
Dün gece yarısından sonra mecliste konuşma kürsüsü kırılmış, saksı havada uçmuş, bir vekil diğerini bacağından ısırmış, bir kadın vekilin boğazı sıkılmış, küfür ve tehdit olağan olduğundan kayıtlara geçmemiş. Başkanlığın gelişi böyle iken, geldiğinde olacak olanlar ne olur ???? diye soran kaç kişi var !!!
Bu arada Arap ülkelerinden birinde bir reklam panosunda “buradan daire alın” denen yer yanan orman yakınları imiş diyolar, sanırım iftira, yalan karışımı bir şeydir. Yeşili yok etmiyoruz ki biz, saksı ile el altına taşıyoruz, yakın plan orman, dermişim, aaay demedim, demedim.
Dün arkadaşın annesi, arkadaşın kayın validesi, annemin eski komşusu, eski öğretmenimin eşi, yazlık komşumuz, zarif insan, emekli öğretmen Şaziment Teyzeyi de uğurladık. Cenaze Karacahmetten kalktı, bir gayret bir buçuk saatte yetiştim, çünkü 8 adet cenaze varmış, tabutlar sırtlanırken cami avlusuna girdim, yakın olunca kabir başına da gittim, bir kez daha anamı babamı gömdüm, Sonra arkadaşlarım bana sıcak sıcak çay içirdi, yolun uzun diye börek yedirdi, metrobüs durağına da getirip uğurladı, rahat gidip geldim, sıkı giyinip, yanıma da leopar baston şemsiyemi baston niyetine almış idim, iyi oldu, belediye meydana sobalı, çaylı çadır kurmuş, akşam saatlerinde iç bölgelere servis de koymuş, mutlu oldum, benim yürüme yolum kısa, oradaki kaldırımları da temizlemiş, yolum açık inşallah.
Ölüm çok yakına değmeden ne olduğu anlaşılmıyor, tüm kırgınlıklar, kızgınlıklar, sevinçler, üzüntüler … albüm olup toprağa giriyor, yokluk, ama telafisi olmayan bir yokluk. En iyisi pişmanlık duyacağımız şeyleri çok düşünmek, yani bazı şeyleri eyleme dönüştürürken çok düşünmek, bu da geç kazanılan bir yetenek.
Yağmur arabaların esaretini bitirdi, dolar elimizi öpmeye devam ediyor (kibar oldum), her yer karanlık, ama bu saat uygulamasından memnunuz, her halde sabah namazı için camiler dolup taşıyordur. Hava karanlık olsa ne çıkar, hedef içimiz, her gün bir mum üfleniyor içimizde (Ben biraz romantiğim de ondan mum dedim, oraya buraya çekmeyelim, önemli olan kaynak değil, aydınlatan bir ışık )
Ne dilesem bilemiyorum, dileklerim o kadar da çok değil aslında, herkes için sağlık, herkes için huzur !, olsa arkası gelir zaten. Günaydın

13 OCAK 2017

Arabalar kurtuldu, yayalar zor durumda. Kar kalan yerler cam gibi, insanlar yolun ortasından yürüyor. Amaaaan can güvenliği kimin umurunda, can en güvenli yerde bile güvensiz, evinde oturuyorsun, pencereden kamyon giriyor, balkondan bakarken serseri kurşun değiyor. Yolun ortasından gidenlerin başına ne geleceği belli en azından. Bu gidişle mazot ve benzin ayarlamalarından dolayı trafiğe çıkan araç sayısı azalır mı ??? yooo hiç sanmam, benzincide biraz söver sayar insanlar, yola çıkınca trafiğe döner, telefon çalar arayana patlar, işe gelir çaycıyı haşlar, hanıma, beyine yüklenir, çocuğun zekası tartışma konusu olur … böylece ana konu unutulur.
Unutmak güzel bir şey, insandan yük atıyor da “faideli bilgiler” i unutanlar var, telefonun “puuunnn” kodu gibi dermişim. İnsan aklına yazmalı, aklına yazamıyorsa deftere yazmalı, akıllı telefonu varsa not bölümüne yazmalı, randevulara alarm koymalı, var bi takım çareler de, yine de insan kendi tarihini, ülkesinin tarihin unutmamalı, dönüm noktalarını kuşaktan kuşağa taşımalı ama Binbirgece masalları tadında değil, bildiğimiz gibi onlar bir hatunun duruma göre uydumaları, kıvırmaları.
Aaaaah aaaah “sana ne, bana ne !!!” günleri bugünler. sonunda sana ne ciler ile, bana ne ciler birleşip, kime ne ci olacaklar, onun da cevabı “ne haliniz var ise görün”
Ne halimiz olacağını görenlerin sayısı o kadar az kiiiii, sayı zavallı durumda, çoğunluğun çoğunluğa emeği geçti, iş daha portakalda vitamin olduğumuz zamanlara kadar dayanıyor.
Çocuk sahibi olmaya karar veren eşler, aralarında çocuk için konuşurken ilk başta cinsiyetten ayrımcılığa düşerler ki arkası hızla gelir, ayrı dünyalardan ayrı ayrı ruhlar taşıyan bebeler bugünün mimarı, çocuk ciddi bir iş, tüpte yapıp, başkalarının ellerine teslim etme ile satın alma, eser yaratma amaçlı çocuklar işte bugünün büyükleri.
Yaaa , işte böyleyken böyle durumlar, yaklaşık on günde iki kere dışarı çıktım, bir Migrosa bi cenazeye,”ruh halimdendir zaar” diyorum canımın sıkıntısı, ruhumu da gökte sıraya giren gezegenler, aşağıda meclisten 25.000 $ lık mikrofonu yürütenler şeyetti, dermişim. Hatta dedim ve kurtuldum, yarına evden bi çıkıp 27 saat 37 dakika sonra dönmeye dair planlarım var, aaaay hadi işalla !!!! Çok ciddiyim, süre dolmaz ise belediyenin dijital levhasının önünde son dakkaları beklerim, yani saatleri halleder, uzatmalara kalmam, diye niyet ettim, kısmet, Günaydın

15 OCAK 2017

Hal-i pür melalim ;
Asfalta yapışmış, güneş altında kalmış sakız gibiyim. Üstümden geçen ayak izlerinin tarifi; “at izi, it izine karışmış”
Çaresiz değilim, yaşama sevinçimi geri getirebilsem sıyrılıp ayağa kalkacağım.
Beni bu geç gelen sabahlar, erken inen akşamlar mı mahvetti ? Yoksa iki gündür James Bond filmleri ile tüm kıtalarda oynanan futbol maçlarını veren kanal mı bunalttı, belki de üst üste gelen her biri “pazar ” havasında olan günler mi tükenmişlik sendromumun sebebi ???
Pozitif, pozitif de bir yere kadar, hah işte tam da o yerdeyim. Uçurum kenarı olsa atlamam ama, zaten benimki döner kavşak, döneceğim inşallah. Önce bi dip için kendimi bırakasım var, yarı dip genelde dönüş noktam.
Örgü örüyorum iki gündür, hep ters model, haraşo da diyenler, “ha şura, ha bura, olacak ammaaaa !!!” Diye tempo tutuyorum, biliyorum kiiii yalnız değilim, çooook bunaldık, çoooook ! Bize kaderin bir oyunu değil, kaderin komplosu bunlar. Kaderi kısmet ile eşledim, canımın sesini dinliyorum, hiiiiiç bir şey istemezmiş canım, bi tek “ışıkları kapatın, ses ermeyin, soru sormayın, tahminde bulunmayın” dedi, canımın can bulmaya ihtiyacı var, hazar akü gibi mi bu canlar ????

18 OCAK 2017

Bundan böyle yazlar dibine kadar sıcak, kışlar eennnn dibine kadar soğuk, güz yağmurları kış yağmuru olacak, Kadınlar bazı mevsim geçişlerinde kürklerinin içine yazlık giyecek, çoraplar güneşi görünce eriyecek, bitkinin mevsimi olmayacak, penguenler yumurtalarını çöle bırakacak, kutup ayısı her yerde bulunandan, yılan hem asmaya hem yosmaya geleninden, fare yeneninden olacak … ola bilir diyorum. “Olmaz olmaz deme sevgilim, zaman neler getirir belli olmaz sevgilimmm !!!” diye şarkı yazanlar, dünden bugüne bakanlar.
Aaaah yemişim bulutunu, sıraya giren gezegenini, bambaşka sistemini, Trump’ını, iktidarını, muhalefetini … mevsim ayvasını, Bundan gayri ne olur benden, ne köy ne kasaba demeyelim, kısmet ise kayınvalideliğin ayak seslerini duyar gibiyim, “torun bakcam, devlet 300 tl vercek !!!” diyemem, demem.Hele hiiiiiç söz veremem.
Ruhumu feraha çıkaramadım, kendimden korkarken oğlan düştü, dirseğini çatlatmış, ne zaman sokağa çıksam yağmura yakalanıyorum, yağmaz dediği saatler bile bana yağıyor valla, evin içi heeep karanlık, elektrik faturası katlanmaya başladı bile, parasından geçtim, ruhuma huzur yok bu ampulden.Hırsımı yemekten alıyorum, yiyorum ve pişman oluyorum, dünkü limonlu çizzzz keki yememe sebep olan arkadaş, seni bir dahaki görüşmeye kadar af etmicem, öbür sefer triliçe yicem, eeee paralı günüm var benim, bir yanım entel entel dolanırken, bir yanım mahalle içinde tanıdığım konu komşu ile kaynaşıyor, aaah her telden çalmak, bir şeyi doğru dürüst, tam çalamamak gibi değil de savrulmak demek, oralardan buralara, şuralardan oralara …
Arada unutuyor insan ; “Dünya dönüyor !!!” he valla dünya dönerken biz de dönüyoruz kiii, döndüğünün farkında olan var, olmayan var. Fakat sosyal medyadan kılıçların çekilmesine çooook feci ayar oluyorum. Tarafını seç ; profilin fikrin değil ise sen benimle değilsin, bölündükçe bölünelim, Bizden olmayanı ikna etmeyelim, silelim, kimse kimseyi dinlemesin, ruhumuz dinlenmek, dinlemek nedir bilmesin !!!!
“Kedime dökülüyorum, içime” demiş, B.keskin. Ben de öyle önce içime, sonra mutfağa dökülüyorum, Kadınbudu köfte, piyaz, patates kızartması, pırasa yaptım, Her gün pişen o gün bitiyor, yarına bi daha “mutfak !” , pişmiş yiyeceklere yakın gözlük ile bakmaya devam ediyorum, dokular beni benden alıyor, yazı bitince Kadınbudu köfte ile gideceğim, dermişim. Gülmeyin arkadaşlar, “ölürse ten ölür, canlar ölesi değil” diyen de var, “ölürse yer beğensin, kalırsa el beğensin” diyende. Benim favorim “Horona giren popoyu (aslı öyle değil, kibar oldum) sallar” Horona girmiş bulunduk, sallaaaa, sallaaaaa …”Hayır” lı akşamlar olsun.

23 OCAK 2017

Hayata şaşı bakıyorum, çünkü bir kaç gün evvel gözlüğümün üstüne bastım, biraz elim ile düzelttim ama yine de yamuk bakıyorum Yeliiiizzzz, Yeliiiiiz ! ben seni gördüm, sen de beni görüyon mu kısss ???? misali hayat. Başını kuma gömen, aynı zamanda kuş olduğunu sanan, o kuşları serçe ile karıştıranlar … size de günaydın. Survivor başladı, artık her şey tıkırında, ıssız adaya düşenlerin yeme içme, iktidar savaşlarına bakıp, ödül oyunlarında çamura bulanmalarında, düşüp şaşmalarında merhamet duyarak, tabi ki de çoğunluk Gönüllülerin tarafını tutarak, evde zorla tutulan %50 artııı, işine gelene inanan en az %30 oralarda oyalanırken, kalanın %10 nu kendi arkadaşları arasında haykıracak, %10 sessiz kalacak, dermişim.
Ben bu yüzdelerin hepsinin içindeyim, kar yağdığında evde, ruh sağlığım için kah orada kah şurada, aslında burada olurum, beni size ben anlatmam, siz beni anlayın, ben aslında bilmece gibiyim, kış gecelerinde sarı leblebi ve boza ile iyi giderim, kuzine soba olsa içine börekler açan, üstünde çinko çaydanlıkta porselen demliğe çay demleyen, maşa üstünde ekmek kızartan, aklından közde patates ile kestane geçen de ben olurum, bu arada kestane üstüne haritalar çizilmiş olur, eeeh bunlar da yol haritamız zati, uzun ince bir yolda gidiyoruz, iki kapılı hanın bir kapısından çıktık, öbür kapıya yolculuk.
Hafta sonu evi bırakıp, gittim, çok şükür ki çıkmadan pişirdiğim yemekler bitmemiş, ortalık kendinden geçmemiş idi. Geldiğimde hiiiiç sinirimi bozmadım, bozduğum zamanlarda bozuk çaldıklarımın bana Kemane çaldıkları aklımda, bakıp bakıp plan program yapıyorum, akşama kadar bir düzen kurucam inşallah. Kızımı kursa yolladım, yavrum açıldı, eğitimde geçen yılların en iyi karnesi geldi, netlerini çoğaltmaya çalışıyor, tam puan 500 adım adım 400 e geliyoruz inşallah. “Hepimizi utandıracak” diye bi umudumuz var, “Yavrum, kuzuuuum, utandır bizi” diye şiddetle ummuyoruz, hayırlısı valla, bu ortamda okuyan değil, arkası olan, liyakati geride bırakıyor.
Çevre Tiyatrosu’na gittim, güzel bir oyun izledik, bir sıra dolusu kadardık, teee Lüleburgaz’dan muavin koltuğunda gelen, oğluna basamakta yer bulan kuzen de yetişti oyuna. Laz Dürümcü de hamsi tava yedim, hijyen sıfır ama hizmet ve lezzet on numara artı yıldız. Bize biraz nostalji oldu, oralarda geçmiş günlerimiz, yaşamış büyüklerimiz var, gece karanlığında ve ayazda pek bi şi hatırlamadım amma yine de var bir şeyler. Bu arada tüm oyunları güzel, şehir içi turne de yapıyorlar ama yerinde başka güzel. Oyunun adı Mağrur Fil Ölüleri
Pazar günü Yahudi Mirası turu yaptım, onu ayrı parçalı yazıcam, resimleyerek hem de, Emi Uygun mesleğine gönül vermiş rehberlerden turlarını şiddetle tavsiye ederim, 1001 İstanbul programında.
Sabah sabah bardak kırıp, mutfağı hane halkına kapadım, zaten evde iki kişi kaldık, oradan başlasam diyorum, bu hafta okuma yazma haftası diye niyet ettim, hadi inşallah diyelim,
Havası, suyu, haberi, sürprizi … güzel bir hafta olsun, hepimizi mutlu edecek şeyler bizi takipde olsun, en umulmadık bir anda “pattt !” diye karşımıza çıksın, hepimiz iyi olalım, gözümüz güzelliklere baksın … amin

25 OCAK 2017

NEVE ŞALOM SİNAGOGU VE 500.YIL TÜRK MUSEVİLERİ MÜZESİ
NEVE ŞALOM barış vahası anlamında, ibadet, düğün, sünnet, bar mitsva … gibi törenler, anma günleri, konserler için de kullanılıyor,
Resimlerde kurşun izlerini taşıyan koltuklar da var, çok sıkı bir güvenlik taramasından geçilerek içeri giriliyor, müze de üst katlarında. Sefarad Yahudilerinin gelenekleri, tarihleri , yemekleri , çocuk yetiştirmelerine kadar her şey müze de.
Tevrat’a el sürmeden, rulo yapılmış çubuklarını açarak okuyorlar ve saklamak için ihtişamlı kaplar var, kız çocuklarına 40 günlük iken isim koyma, erkeklere sünnet, doğmamış çocuğa gömlek dikme, lohusa, düğün törenleri, yetişkinliğe adım atma törenleri … Her şey unutulmasın diye duvarlarda, dolaplarda
Bu arada kız çocuklat 12 de erkekler 13 de yetişkin oluyor, dünyanın derdi kadın milleti ile dermişim.
Sefarat yemek tarifleri bile alınacak şekilde, patlıcanlı börek ile kurufasulyeli ıspanak yapıcam inşallah.
Aslında ortak yönleri çok insanlığın, zorla ayrılacak nokta bulup “evet” in üstüne “hayır” çalışıyor, bazen de “hayır” lısı buymuş diyoruz 

28 OCAK 2017

Karanlıkta öten kuşlar var, hatta sabah karanlığında, Baykuş mu desem, Bülbül mü desem bilemedim. Ses Bülbüle yakın ama ortalıkta bülbül mü kaldı ? Belki de bizim buralardaki son kuşlar, sabahın ayazında dermansız dermansız öttü, içim bi hoş oldu. Gelişleri, gidişleri karanlık, gelecekleri şimdiden loş olanlara bi umut için ötüyor dedim kendi kendime.
Kendi kendime çok şeyler derim, ben beni dinlerim aslında, insan kendine dürüst olmayı başarır ise, yani olanı olmayanı kabullenir ise yaşamak için yardımcılara gerek duymuyor, huzurlu uykular, trafik akışı düzgün bir akıl … bir bakıma elimizde. Elinden beline, ayağına, silahına düşürenler yüzünden sıkıntılarımız.
Bir annenin hayatında ayrı bir dosyadır “çocuklar uyurken”, anne hem üretken, hem düşünceli, hem sessiz, hem sürprizli olabilir bu zamanlarda, çocuklar uyurken toplanan ev, hazırlanan kahvaltıya kokulu bi hamur işi, gerekli bi ütü, çocukların vazifelendirdiği her hangi bir şey … birinden biri bile evine göre mutluluk saçar.
tatilden nasiplendiğimiz ilk gün, uyuyan prens ve prenses için sessizim, aklımda; “kahvaltıya ne yapsam, akşama ne hazırlasam, ütüyü hangi araya alsam, bir fırsatını bulup, kitabımı okusam, az da örgü örsem …” var, bir bakış açısına göre avam, bir bakış açısına göre özlem, bir bakış açısına göre hayret … baktığın açıda akıyor benim hayatım, şikayetim var mı ? yoooo, ara sıra sitemim var ama.
“Sevmek bu dünyayı çerden çöpten
Sevmek, bir zerresini ziyan etmeden
Sevmek, dinlenmeden sevmek … B.R.Eyüpoğlu”
Aynen de böyleyim, Bedri Rahmi memleketlim, eli de dili de güzel.
Aslında sıcak çikolata, salep severim ama çok şekerli diye kendime tarçınlı süt yaptım, süt içmek için çoooook sebebim var, Yaşamak için de öyle, vakit gelene kadar, elimden geldiği kadar, mümkünse hep beraber “Yaşama sevinçi” ocağına odun atmaya devam, devam ..

29 OCAK 2017

“Dün gece bi film seyrettim, içim çıktı ağlamaktan, Aaah o Türkan yok mu o Türkan yine öptürmedi yanaktan …” Keşke Türkan filmleri bizi bizden alıp kalıplanmış aile kızı dünyasına götürüp, orada bıraka bilse, dünya gördüğün kadar, sınır Ünzile’nin çitine kadar. Sonrası, sonrası kolay, kadere kısmete bağlan ve orada kal.
Film seyrettiğim doğru, Fransız yapımı, gençlerin örgütler tarafından nasıl esir alındığı, nasıl ikna edilip bomba olduğu ve aileleri ile ilgili bi film.
İnsan insanın sevgisine ilgisine muhtaç, insan varlığının bilinmesini, farkında olunmasını istiyor. Desteklenmeye ihtiyaç duyuyor, doğrusunun yanlışının bildirimler halinde gelmesinden hoşnut değil, kırılmadan, incitilmeden tavsiye almak, uyarılmak , bunun yol yordam bilenler tarafından yapılmasını isterken bunu yapanın psikolog olması utanç kaynağı ola biliyor, antidepresanlar gizli saklı içiliyor, bir taraftan uçurum aşağı giderken bir taraftan da kuyruğu dik tutmaya gayret ediyor. Zayıf yanlarını kendinden daha zayıflar arasında telafi edenler, olmayacak, uzak umutların peşine düşenler … bunlar bir fark yaratarak farklı anılmanın peşine düşüyor, ama iyi ama kötü, hatta kötü ve şiddet derecesi yüksek işlere buluşanlar ortalığı da bulanık hale getiriyorlar, dumanlı hava seven kurtlar gibi desek olur.
Yani her şey sevgi, sevmek üstüne, sevmenin, mutluluğun kafasında resmini çizenler, koşulları sağlayana kadar toprak oluyorlar, kesin bilgi.
Her yerin her yere taşınmış olduğu bu pazar sabahında, önce boşları topladım, sonra çay koydum, sessiz modundayım, gözüm saatte, iyi bir kahvaltı sofrası için planlarım var, internet en iyi salonda çekiyor, odaların kapısı yok, bizim evde saklanmaya, kapanmaya gerek yok, özele saygımız çok, günlükler, telefonlar yan yana dursa da göz ucuyla bakan yok, sıkıntımız, derdimiz yüzümüzden okunur, rahmetli annemden miras “Saklayıp da kavuç olacağıma, söylerim de gülünç olurum !!” mirası aldık ve anladık, her şeyi istediğimiz kadar paylaşırız, anlayan anlar, anlamak için eğitimimiz var.
Mükemmel değiliz, tutkulu, tutuklu hiç değil, ama iyinin daha iyisi olmaya da karşı değiliz, her sabah için uyanma sebebimiz, günlük, aylık, yıllık, ömürlük umutlarımız var, görebildiğimiz kadarına gayret ediyoruz,
Nereye gidiyor bu yazı ???? Aklımda kalan neşeli pazar sabahları var, Neşeli Günler de güzel film, sevgi, neşe … elle tutulmaz ama gözle görülür, çay kokusu, kızarmış ekmek, bol ekli gazeteler veeee hizmetli bir anne, bütün evler pazardan bunu bekler, beklentilere cevap veren evlerden olalım, olmadı o evlerde olalım, keyifli bir pazar dileğiyle

31 OCAK 2017

Kağıttan bir gemi yaptım küçücük
Ya 5 öpücük sığar içine
Ya 10 öpücük
Kız kardeşim
10 öpücük batar bu gemi dedi
Sen misin
15 öpücük
Anam sakın denize atma dedi
Doğru havuza
Sen misin
Doğru denize,
Ama ıslanmasıyla batması bir oldu.

Bir gemi daha yaparım ne çıkar
Hem bu sefer öpücük yerine
Sunturlu birkaç küfür
Daha birkaç gemi yaparım
Çok şükür.. / Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Çok şükür daha bir kaç gemi yapma ihtimalim hep var, aklım başımda, gücüm kuvvetim yerinde olduğu sürece de var olmasını dilerim. Yazarım, çizerim, okurum, seyir ederim, anlatırım, yaşlılık bakarsın şiir bile yazdırır bana, yemeğimi yapsam, markete eczaneye varsam, az da silip süpürsem, çokça bilmediğim yerlerden görsem, bildiklerimi de yeniden görsem, çoluk çocuk, torun torba, gelin damat … gelecek diye yemekler yapsam, sofralar kursam, dibi tutanları kızarmış saysam, kimsenin yükü olmadan, yaşayıp gitsem, gitmeden bi de kitap yazabilsem, iyi olur valla 🙂 Fakat okumak da okutmak da zor iş,okuduğunu anlamak daha da zor, kaç yıllardır ufak tefek şeyler yazarım, pembe yanaklı teyzenin poğaca tariflerinin “like” sayısına, you tube deki tazenin makyaj ile ilgili ip ucu görüntüleme rakamına ulaşmak hayal, benim gibi herkes için, bakıyorum, güzel bir şey okuyorum, like’ına yorumuna bakıyorum, hava durumu bildiren yazılar bile çok çok daha iyi durumda.
İki gündür nüfus idaresinde kızıma yeni kimlik çıkarma mücadelesindeyim, toplam da 10 saatimizi aldı, kuyrukta ben 100 küsür sayfalık bir kitap okudum, kızımda internet paketini bitirdi, sonunda elimizde bir takım belgeler oldu, fakaaaaat ; Belgenin süresi 15 şubata kadar, sınav 12 martta, kimlik o tarihe ya gelirmiş, ya gelemezmiş, gelmez ise ne yapılacağı henüz belli değil, Kuyruk çok renkli, doğum, kayıp ve öğrenci yenilemesi randevusuz iki gişeden yapılıyor, bir gün içinde saat beşe kadar sıran gelmez ise ertesi sabaha adını yazdırıyorsun, kimsenin aklına numaraya kota koymak gelmiyor, her iki elinde üç yerinden parmak izi dörder kere alınıyor, bir kişinin işi ortalama 15 dakika sürüyor. İşimiz bittiğinde kızımdan inciler ; “kimlik Avrupa ayarında gerisi geri kalmış ülke ayarında” , “Anneeee ! ben internetten Kanada’lı sevgili yapıcam, gidecem buralardan, merak etme sen !” bu arada memura sorduğu sorular ile adamı da bunalttı, ben mesainin geri kalanını kurtarmak için az adamın tarafını tuttum, kendimi de tuttum, bir miktar derin nefesler alarak yürüdük.
Sonra, sonra sı kağıttan gemi yapmaya devam, olacak inşallah, biri olmaz ise bir daha …

ESKİ YILIN OCAK AYI BİTTİ BU DA YENİSİ;

02 OCAK 2018

Pazartesinin aynısının tıpkısı ama adı “salı” hem de sallanından! Etiket böyle iken ben de böyle böyleyim;
Midem rahatsız, gripal durumum kalıcı, evin hali darmadağın, yapılacak işler ev içi ev dışı en az on kalem, yeni zamlara öbür yanağımı uzatacak zamanım olacak mı bilemiyorum, yanağı kurtarsam başıma yağıyor zaten. 42 asgari ücret biriktiren bir şeyler ala biliyor, dört yıl ölü taklidi yapsan dicem ama ölüler çalışamıyor, fotosentez yaparak da enerji durumlarını ne yapacağız.
Arap Baharı geçti, İran Baharı bu bahar, Türk Baharı sırada diyenler okur yazarlar var.
Umutlarımızı kaybedersek kendimizi de kayıp ederiz, bu bilincim tam. Sorun var ise çözüm de var, küserek, kızarak, aşağılayarak olmayacak bu işler. Üst seviyeler alta inerek sabırla anlatacak, “var mı bir sorunuz ” diye sorulacak. Lider olmak isteyip de olanlar ile lideri lider yapanlar kapalı grup olmamalı ama gruplar zırh gibi, aralarda geçit yok, gruba yeni eleman alınırsa da ayakçılıktan öteye geçmesine izin verilmiyor, gruplar arası tövbe kapısı kapalı 😦
Dünyanın her yerinde bir şeyler oluyor, ülkeler arası dedidoku ve kıskançlık bile var, gıybetin boyutları dünya kadar.
Yeni yılın ilk günlerinde yepisyeni umutlarımız var mı???? eskilere devam benimki. bir şekilde olacak, yaşamak için gerekli faaaliyetlere paramızın yettiği kadar devam 🙂 Bu da güzel yemekler, sanatsal, tarihsel gezmeler, iyi konserlere gide bilmeler, festival festival sinema gezmeler, olmadı başka sinema için Beyoğluna dökülmeler, bol bol okumalar, okuduklarımızı anlamak ve anlatmak için toplanmalar, eş dost arkadaş ile kırk yıl hatırlı kahveler, çoluk çocuğun iyi günlerine şahitlik etmeler, düğün dernekte halay başı, horona kalkma faaliyetleri …
Şu an gökyüzünde öyle güzel bir kızıllık var kiiii, bakmalara doyamıyor insan, her şeye rağmen güzel şeyler var, oluyor da, içimizin güzelliği yeter zaten, içimizi güzel yapan da güzel niyetler, güzel dilekler.
Cümleten iyi bir yılın en iyilerden bir haftası olsun, araya karışan, çirkin ve kötüleri de güzel ve iyi yapma isteğimiz ve yeteneğimiz cepde bulunsun, çıkarır kullanırız 
Göğe bakmaya gidiyorun, cümleten günaydın

03 OCAK 2018

18 ocak son tarih ama belki uzatırlar, FÜREYA sergisi çok kapsamlı ve çok güzel. Eserler toplanarak bir araya gelmiş, bir çok resim, ev eşyası ve videolar ile desteklenmiş. Akaretler, sıraevler bir dönem yaşadığı, seramik şeffaf evler yaptığı yer. İki katlı sergi ve odadan odaya geçmeli.
Füreya sanar ve edebiyat genleri taşıyan paşa dedeli bir aileden. Soy ağacı da var. Osmanlı kültürü, cumhuriyet idealleri, Avrupai yaşam tarzı … hepsinin karıştığı bir hayat, Büyük Ada da başlayıp çocukluğu kapsayan yıllar iki evlilik ile renklenmiş diye bilir miyiz. Ben diyemem, bana göre tuhaf evlilikler, zaten yürümemiş de verem olduğunda İsviçre’de bir senatoryumda yatarken seramik ile tanışır Füreya ve hayatın içinde olsun kullanılsın diye yaşadıkça tasarım yapar üretir.
Kitabını okuyalı yıllar oldu, aklımda apartmana kurulan fırın ile ikinci eşi KılıçAli kalmış 😊 sergiyi gezerken hemen hatırladım.
Güzel bir etkinlik şiddetle tavsiye ederim, kimi kızını gelin etmenin yolunu ararken kimi kızlar da aile desteği ile tarihe kazınıyor. Çok resim çekmedim, bana ilginç gelen bir iki şey, çünkü resimler alt yazı istiyor, bir de havasını teneffüs ederek gezmek varken, resimlere bakmak niye ki, meraklısı için süper selfi imkanları var, kendini Füreya ile çekenler gördüm 

04 OCAK 2018

“Yeni senenin Yen’i günleri, eski senenin eski günleri gibi” desek, “her şey eskisi gibi” demiş olur muyuz? Var saydık, dedik, oldu, nedir bu eskiye merakımız, bir kez yaşadık, tekrar yaşarsak , bildiğimiz yerden çıkan sorular gibi mi olacak hayat, bildiğimiz yerler, bilinen şeyler risk barındırmaz, risk olmaz ise başımız ağrımaz, her şey tıkırında, güneşe yüzünü dönmüş bitkiler gibi, paşa paşa büyür, vakti gelince ölür müyüz, mezar taşımızda; etliye sütlüye karışmadı, “sütten çıkan ak kaşık idi, leke nedir bilmedi, iyi ot idi”, yazar mı , yazarsa kimler okur, yoksa mezar taşı okumak unutkanlık yapar diye fetva mı var, fetvalar gönülleri ne eder ????
İnsan dediğin kendi gönlünü hoş edeni bekler, hoş olan gönüller “yetmez ama evet” kıvamından öteye nasıl geçer, hoş olmak mı, hoş bulmak mı ??? Hoş mu erim, Höşmerim???
Hayat da nasıl hoş geçer? Herkesin sorusu, isteği aynı da içten işleme farklı, diller söyler iken kalbe gömülen şeyler sonra gün yüzüne çıkar, ama acı, ama tatlı, amaç şöööööyleeee bi havalanmak, havalanan gönüller havalı olur hava basar da bir önermedir, önermem ama 🙂))
Bi yazasın geldi de, seçme saçma yaptım, ben yaptım oldu gibisinden, bir yerine okurken “eeeeey!” konacak da o da okuyana kalmış 😂
Bonne nuit!

06 OCAK 2018

Pera Müzesinde BANA BAK sergisi var. İlginç, bildiğimiz portreler bilinmedik şekillerde sanat ile şekillenerek karşımızda, heykel, resim ve fotoğraf olarak. Sabun ve çikolatadan iki büstün hikayesi, dede ve babanın bire bir canlı gibi heykeli, aynı gözlere farklı maske ile aynı bakış, cinayet mahalleri, katiller ve maktullerin üçüncü sayfa haberleri, bir ormana gizlenmiş ünlü portreler, bir plaj resmine yapılmış eklemeler … güzel ve açıklayıcı ve anlama yüzdesi yüksek bir sergi, iki kat, bir katta da meşhur bir mimar ve eserlerinin barkavizyon ile sergilenmesi var ki mimarinin sadece gözüme hoş geldiği kadarını anladığım için beni köşeli taşlar çok sarmadı, kedi gibi bakan kültür ve sanat merkezi ile kütüphaneyi beğendim, diğerleri Harry Porter ın okulu gibi idi 😊
Cuma 18.00 den sonra yetişkinlere, Çarşamba öğrencilere bedava, hoş mekan. Dün yemeği Salt Galata da yedik, orası da daha bir güzel olmuş, bir sürü genç ders çalıştığı gibi, iş görüşmesi yapanlarda var, bu arada Perşembe Pazar’ı ışıldamaya başlamış, cadde geçen yıla göre daha aydınlık ve otelli olmuş, İkinci Kat kendini yenilemiş, mekan hoş ve dolu, müzik de var sanki. Işıltılı Haşareler oyunu tek perde 1.5 saat ve güzel, oyuncular dizilerden tanıdık, kapitalist sisteme gönderme, nasıl yutuyoruz, nasıl yutturuyorlar, dayatmalar nasıl isteğe dönüşüyor… hepsiiiii oyunda.
Gezelim, görelim, içimizde çiçekler açsın, bahçe yaparız, çiçekleri koparmayın da yazarmıyız ???? Yazarız elbet, belgeci ve belgesiz bir milletiz hazar 😃
Bonne nuit!

07 OCAK 2018

Oda kapısının ağzına uzanmış kar desenli, çizmevari, kırmızı beyaz çorapların üstünden atladım, masa başında yerimi aldım, yoldaşım bir bardak limonlu su. Yağlarımı çözer umudu ile 🙂 Ama ılık değil, şartlar eksik olunca eylem başlamaz mı??? Başlar da başında kalır mı acaba, bizler girişten hızla gelişmeye geçip süratle sonuç almak taraftarıyız. Aslında hep bi tarafımız var, korkumuz bi taraf olmaktan çok tarafını güncel seçememek, nerdeeeee kendi fikrini aslanlar gibi savunanlar, başkalarının fikrine işine geldiği için aslan kesilenler var, “beyefendi sözünü etti ise emir telakki ederiz!” Burada “beyefendi” cinsiyetçi, ırkçı, siyasi, kişisel … bir anlam taşımıyor, genel yani beyler paşalar gibi yaşayan kadınlar da tek tük olsa da var, kadın kısmı az geride durup savaş çıkarmayı ve savaşın kazanını olmayı sever, kaybeden olur ise o ben olmayım , diye. Öldür öldür bitmiyor bu kadınlar, geçen yıl bir güne birden fazla düşmüş sayıları, artık ne yapalım, nur içinde yatsınlar, yapmadıklarımızın cezası mıdır hayat??? bence öyledir, kaçan fırsat, değerlendirilmeyen imkan, göz ardı edilen tehlike, dinlenmeyen söz, kuyruğu dik tutma, yalaka olarak yaşama … felan fistan bunlar hep vicdana yük, dışardan omuzları çökertir, göz altına mor torba yapar, içerden damar damar kalbe giden yolları kurutur, façayı sağlam tutmak neye yarar demeyelim, “ye kürküm ye” dünyası diye bir şey var.
Amaaaan 18 derece olması beklenen bu pazar sabahında güneşle birlikte doğmuş iken hemen karartma çalışmalarına ne gerek, mücadele tatil bugün! dersek kim kanar ki. Mücadele ara verir ama tatil yapmaz, tatilin niyeti rehavet, fazla yükü tatile yüklemek.
Kahvaltı mekanları mutlu aileleri bekler, sosyal medya sucuklu yumurta kokmaya başlar, aaazzzz sonraaaa!!!! Yalnızlar ve fakirler napacaklaaaaar, napacaaaaaklaaaar …
Fakir ve yalnız hissetmek iyi bir şey değil ama aşılamayacak gibi de değil, eş ve işi hükumet dağıtıyor, faydalanın.gerçi eş dağıtmaya söz veren sözünde duracak zamanı bulamadı, hoş zamanı olup da sözünü unutanlar çooook, aaaaah bu dijital arşivlerin gözü kör olsun, sil sil bitmiyor, yırtık dondan çıkar gibi resimler, çalışmadığı yerden soru gelenlerin paniği, üstüne basa basa verilip de kenarından dolanılan sözler …Teknoloji iyi de iyi yerlerde kullanmayan münafıklar var 🙂
Tahmin edileceği gibi hane halkının gözlerini açmasını bekliyorum, tam da o andan itibaren kahvaltı yapacak hale gelmeleri için bir saatim var, “evin annesi döktürür” diyenlere cevap, “eveeeet” var aklımda bir şeyler, dışarıda kahvaltıya gidecek imkanımız var ama dermanımız yok, evde yayıla yayıla anne hizmeti favorimiz, anne onbeşlik ama “küçüğün rızası var” kıvamında 🙂)))) Aklımızdan geçenleri tabaklara sıralacağız; yazalım, bir iki tur Majong ile zihin açalım.
Ne diyelim BON JOUR ama güne Fransız kalmayalım, Hem “takvimlerden haberin var mı, geçiyor yıllar” tesadüfen yakaladığına tekrar için uğraşacağına önüne çıkana pozitif bak, çalış, o zaman çay koyalım, hep beraber … 

09 OCAK 2018

formüle edilmiş sabahlara formülsüz uyanmak? Nedir formül, neyin formülü, iksir olmasın o? Her sabaha bir iksir mi lazım, bir iksirin bir çok sabahı kapsaması mı lazım, İşimiz büyü ve sihre mi kaldı ? Açılsın Hary Porter okulları 🙂) Bizimkiler alaylı, bir çok insanın devamlı falçısı var, fincana bakanlar ayrı, gökyüzüne yıldız dizenler ayrı, gerçi yıldızları bilimsel ama yeterince bilişsel bulmuyorum.
Hava işe okula gidermiş gibi değilde, dönermiş gibi, dönenlerin yeri neresi, baş tacı dönmeler, baş dönmesinin sebebi mi? Tutku da aşk da yeri gelince hatta gelmeden özgürlük kısıtlayıcı, hem tutkulu hem özgür olanlar tutkunun esaretini nasıl açıklayacaklar, rüzgar yapan dünyaya rüzgar ile karşılık vermek asıl özgürlük. Alışkanlık da bunların küçük hali, halimizin hal olup olmadığını kimler analiz eder, sonuçlara ne dayanır, yürek dayanmaz hazar 🙂
Çelişkilerin çekiştirmesi ile güne başladık, güneşi bekliyoruz, benim beyazlı aile yola düştü, üçünün de beyaz kış giysileri var, yavruyu kırmızı atkı ile ayrıca destekliyorlar, küçüğü servise tıktıktan sonra on adım yürüyüp herkes kendi yönüne ayrılıp gidiyor, ekmek parası, servis parası … arkalarından 15 dakika sonra sabah ezanı okunuyor.
Ayaklı saat gibiyim, akşamdan sinyalleri alıyorum, saati gelenin başında bitiyorum, şimdi kızımı bekliyorum, gelen seslere göre giyinme sırası çoraplarına geldi, aynanın önüne oturması an meselesi, süs püs, poza dönüşecek mi acep, o da toplu taşımada bireysel gülenlerden, yazıyor, okuyor, gülüyor yavrum 🙂)))
Sadık Hidayet okumak insanın yazma hissini öldürüyor, bunları nasıl düşünür insan, nasıl kurgular diye panikliyor insan. Yapamam sanıyor insan, “sanmak” eeeeen büyük aldanmak, caydırıcı, kol kanat kırıcı, o vakit sanmayalım mı, evet sanmayalım, direk konunun özünden sallayalım da olmaz, bi oturaklı yol bulunur hazar.
“tak taak,
kim o, A Ş K
hoşt!” bu da okul yıllarından, defter kenarlarından kahır mesajı, aklıma geliverdi, “geli geli verenler” iyi saatte olsunlar, “gökte ne var gök boncuk, yerde ne var elmacık, kaldır beni dalgacık,hoooop, hhoooo, hoooopbacık” mesajı aldım 🙂)))
Cümleten Günaydın 

10 0CAK 2018

EJDERHANI NASIL EĞİTİRSİN ? (BÖLÜM:1)

Yok ejderham metafor kullandım. Benimki kuzudan ileride, kurttan geride, çakal ile ilişkisi yok, geyikle görüşmez, Kartala sevdalı, Aslana gıcık, kanaryaya daha da gıcık, bülbüle aşık …kafeslenemez, öyle her şey ile beslenmez, kendini sevdirmez derken el kol hareketlerine gelmez, benimki adı ile müsemma Yılmaz,inadına sıkı bağlı, sigara ve BJK ile kanka ötesi … şimdi de emekli bir eş. Artık 24 saat göz önünde ama göz göze değil, 3+1 sınırlarında beraberiiiiizzzzz !!!!

Ben de sabah kalkıp işini gücünü yapan, oyalanmayan, oyalamayan, planlı ve programlı aktif bir eş, yıllar boyunca baba işte, anne her yerde formatı ile 28 sene tükettik, yoksa 29 mu ???? Üç çocuk büyütük mü büyüttüm mü acaba … neyse klasik Türk tipi sorunları aştık da şimdi biraz şaştık gibi. Birinin devamlı varlığına alışkın değilim, bağımlı olmak istemem, bana bağlı hiç istemem, her şey yerine zamanına göre, ayrı hayatlar, ortak zamanlar ideal. Evlilik ile evlendiğini eğitmek bizde çok yaygın, illa ki bir baskın karakter basmayan karakterin ağzına tükürecek, sindirme harekatı bizdeki, gücü yetmeyen pompalı ile mutfak bıçağına göz dikiyor, iki insan arasında anlaşmazlık var ise asla biri suçlu değildir, biri kendini bilmez, biri de karşısındakini görmez ise sorun var demektir. Tabi bu kadar kısa ve kestirme değil, eğitmenler bu sonuçlar için yıllarca okuyup üflüyor. Makale yayınlanınca bi bakıyoruz, “aaay ben de olsam böyle yazardım!” diyenler saç yolduruyor.

Şimdi nereden buralara geldik, kendimi mi geliştirecem, Ejderhamı mı eğiticem, biraz ben gelişsem, biraz ejderha yola gelse olma mı? olur tabi de , bakıcaz artık,

Bu haftadan başladık, pazartesi yazlığa giden Yılmaz soğuktan yılınca dün akşam geri geldi, bu sabah ben evi yola koyup kursa gittim, kahvaltı için erken olunca ben ilacımı alacak kadar yedim, “Hayatım, sen çay koy, kahvaltını et” dedim, Geldim, çay demlemiş ama bir şey yememiş, akşam yemeğini koyup, öğlen için hazırlık yaptım, çorba, salata, pırasa hazırda idi, onlara sigara böreği ekledim, oturup yedik, sofrayı kaldırdım, “derse oturucam, sen de birazdan bize kahve yaparsın” diye bir yol açtım, bulaşıkları da makineye koysa iyi olur idi ama ona daha erken, emretmeden, ihtiyaca binaen vicdan ve merhamet üstüne yol alıp, sevgi, saygı, paylaşım ile çerçeve çizmek gerek.Deneme yanılma ile bir yol bulucaz artık, her an didişmek ömürden hızlı yer, önemli olan yola koyulmak, yol da bir şekilde bulunacak, denize çıkmasını, mavilerde huzur bulmasını umuyoruz,

Aaaaah alışkanlıklar aaaaaah! Kanımızı akışkanlıktan alıkoyan hareketler bunlar. Alışkın olmak, alık alık tekrar etmek gibi bir şey, düzeni kuran biziz düzene karşı çıkanı dertopa meylimiz, halbuki insanlar konuşa konuşa demiş atalarımız. “sabır ile koruk helva olur” diyen de var, “ölümün tek gerçek olduğu bu dünya çok da tın” diyen de var, sonuncunun birazını ben dedim, bölüm bire kapak olsun diye 🙂

14 OCAK 2018

EJDERHANI NASIL EĞİTİRSİN PART TUUUUU!
Beklenti bu ama beklentileri maalesef karşılayamıyorum 🙂 Bu arada Fransızca bilenler “Tüüüüü!” diye okudular ki bu da olur. İnsan kendini okumasını bilmeden karşısındakini okumaya kalkar ise olmuyor, olmadığı nerden belli ??? sonuçlardan, KPS den 70 alan ile almayanın bir tutulması gibi, güvendiğin dağlara kar yağma ihtimaline bakar çok şey, evimizin anamızın …cümle damımızın üstüne kar yağdığı şu günlerde dağ aramak boşuna,”Kar yağma ihtimali sonsuz ise tedbirini alıp durumu kabulleneceksin” der bir atamız, Tamam, bu atayı tanımıyorsanız da Wikipedia ya bakın,aaaaa! bakamıyor musunuz , neden acaba ????
Hepimiz en az bir şey saklarımız bi de üstüne her şey yolunda imiş gibi davranmaya çabalarız. Bunun sebeplerinden biri “elalem ne der”, diğeri “gurur”, bir başkası “kendine içten içe inanma” en önemlisi “sorunu yok sayma” dır kiiii sonuncu hayatın içine eder, ne eder artık o saklayana kalmış. Gizli saklı ile insan doğuştan ilişkilendirilir, her şey oyuncakları saklama ile değil de ilk kabahati saklama ile mi başlar, “ben kırmadım, ben yapmadım” lar zamanla en yakının üstüne atmaya döner, döne döne sessiz kalmalara dayanır durum, hukukta sessizlik “evet” anlamına gelir diyen hukukçu arkadaşım şimdi bu konuda ne der bilemem ama bence hala sessizlik az “evet”, az “delilim yeterli değil,” çok “kahretme” anlamında. Bu arada konu “duvarı nem insanı gam yıkar” a dayanır ve dayalı kalır.
Bu dünyanın sorunları çöz çöz bitmez, çözdükçe kör düğüm olan sorunlar bilirim, “sorunun ustasıyım, konunun hastasıyım” diyen bir ata bulunsa da sorun sorun soruna benzemez.”herkesin derdi kendine” diye ata var ama hem de haklı ata.
Ejderha’nın durumunu zamana yaydık, ben hafta sonu bi Kars yapıp geleyim, yeterince soğumuş olurum hazar, dönüşte duruma bakıcaz,
“dönerse benimdir, dönmezse kendi bilir” diyen ata Sarıkamış’da yatıyor, vakti ile Katerina Sarayının orada oturmuş, yalnız kalmaya Ani harabelerine gidermiş, en çok kaz severmiş, peyniri akşam çayın yanında yermiş, sarı balık ile sarı gelin Çıldır’da buluşmuş, katanaların çektiği kızaklara konulan kürkler Panter Emel’in denetiminde imiş, havaların -8 den -38 e kadar yolu varmış. Trenle gündüz gözü ile dönerken sorunları doğuya doğru pıt pıt dökermiş insan da onları rüzgar toplar uçağa koyar eve gelince “cümlesi sana kapı açar” diye yazmıyor turun broşüründe ama tahminimce öyle 🙂)))))
Sezen Cumhur’un sesi ile; mavi gökyüzünü griye boyayan bulutların size mesajı var, gözünüzü göğe çevirin şekil şekil bakın size uyan yok ise uydurun, alçak ya da yüksek her hangi bir basıncın sebebi bunlar, bir kadife battaniye altında, demli çay yanı başınızda, kovboy filmi ekranda anne ise kahvaltı derdinde, baba ise üç kanepede kumanda elinde, çocuk ise whatsapp’ rüyalarda, konu komşu, hısım akraba durumu ise tahminlere açık ikeeeeen, bir açık kapı, bir açık pencere, oradan bir ışık, ışığın peşinde sayısız umut ….ola bilecek iken olanı biteni bitermeden eşmeye deşmeye, sonuçları değiştirmeyecek oturumlarda “halamın bıyığı olsa amcam olurdu” diye dil dökmeye ne gerek var ????
“Neme gerek altın saray, vermesinler mirastan pay, istemem başka bir şey….” diyen Ömür Göksel’e ses verelim, ömrümüze ömür katanlar var di mi ????
He valla, var, benimkiler bir elin parmaklarını geçti, sayarken, siz de elinizi uzatırmısınız ?????
Pazar pazar doldurdum yine, amaaaaan sağlık olsun, sonra da Günaydın ocak ayında iki tane dolunay varmış, bu ne sanş “bacım” ya da “birader” e çevirelim durumu, ben gününü gününde yazarım, görürüz günümüzü 🙂)))

15 OCAK 2018

Sabahın sabah olmadığı saatlerde karşı blokların üstüne yığılan bulutlar sırtımızı yasladığımız dağlar gibi gözüküyor gözüme, bugün de tepesine incecik bi ay asılmış. Kırılgan, narin, büyüyüp de dolunay olacağına inanasım gelmedi diye sallamadım, tabi ki de etrafında gölgesi var, “gölgelerin gücü adına ” diyenler, eksiği tamamlayan görünmezlerden bahseder, şimdilik He-Man demiş gibi görünse de herkesin bir gölgesi vardır, güneşe ayar olan gölgeler çok makbuldür, korku salar içimize, dışımız “hadi laaaannn!” diye gürlerken içten içe yer bitirir bizi acabalar.
Bi bizim yediklerimiz, bir de bizi yiyenler var. çiğ çiğ yiyenler de uzun uzun çiğneyenler de sonuçta yer bizi. Kendini ikram edenler, kendini tatlı niyetini saklayanlar ile “ben kimseye yem olmam” diyenler çırpıcı çayırında karşı karşıya gelseler ki gelemezler oraların da TOKİ ağzına “tuuuuu, tüüüüüü” demiştir, mecbur sanaldan kapışma gayri, sanaldan kapışanlar ile kaptım sananların seyircisi bol ama “like” yapmıyor alçaklar. Halbuki seçenek de çok, eller ve yüzler de yetmiyor, içimiz içimiz mahkum, parti parti salanlar var onları da anlamaya ömür yetmiyor.
Ömür nelere yeter, nelere yetmezi ????? bunu ancak ölenler bilir, yarım bıraktıkları işler, gerçeğe dönmemiş hayaller, cevapsız kalmış çemkir meler, sorulmamış sorular kalana vicdan azabı olur. Azap her vicdan da yoktur, vicdanı olmayanın merhameti olmaz, adaleti hiç olmaz, “nesi var bunların” diye sorunca zengin cevaplar alına bilir, hayal herkeste var hazar,
Bizim de bi Kars hayalimiz var idi, Doğu Ekspresi içerikli, sonbahar da niyet ettik, kısmet ise bu hafta sonu. Bacımla ben ve kışlık giyisilerimiz 🙂giymediğim kazakları deniyecem, ısı vücut ısımın altına düşermiş gibi. Bakıcaz artık, Kars günlüğü yazıp, pofuduk çoraplı ayaklar arasında çay bardağı, tren giderkene fotosunu instagrama atarım, ayol benim neyim eksik, üstüne fazladan kilom bile var.
Okunmuş kitaplar, izlenmiş, diziler, filmler, oyunlar var onları da bir ara yazarım.
Şimdilik kaçarım da nereye, uyuyanlar var, yoksa bugün pazarın ertesi değil mi, pazarın boyu mu uzadı, “ooooy oooy maygad!” buralara münasip oldu mu ????
Olanlar ile olmayanlar, olacaklara kapı açacaklar, kapı önünde yığılma yapmayalım, olurunu alan, günaydın da alsın, ilerlesin…

17 OCAK 2018

Ocak ayını ortaladık, gezdik, okuduk, dinledik, seyir ettik, bazılarını yazdık, bunlar yazmadıklarım, taze yani 😊
Bımontiada/Sen İstanbul’dan daha güzelsin
Restore edilmiş, harcına kültür sanat katılmış, şehrin popüler mekanlarından, biraz havalı, biraz pahalı, biraz değişik, biraz nostaljik, biraz … eski Bira Fabrikası
İlk defa oyun için gidebildim, Gece bol ışıklı, yağmur altında, cuma akşamı için hoş idi. Gündüz de iyi, ücretsiz avlu etkinlikleri çok iyi diyenler çoğunlukta.
Gelelim oyuna; Anneanne, kız, torun. Üç kuşak kadın 80 dakika boyunca oturdukları yerden tüm salonu duygu duygu gezdirdi. Oyuncular gerçek isimleri ile oynadı, Başak, Ayfer ve Melis , oyunu yazan erkek, kadınları Oya gibi içten işleyenler başımın taaaacııııı! Gidiniz, kızınızı, bacınızı, karınızı, ananızı, komşu kızını … alıp gidin, ağzınız kulağında dönersiniz,
Sadık Hidayet Kitapları; Gümüşlük Akademesinde okuduk, Kör Baykuş, Hacı Ağa, Üç Damla Kan ben bu üçünü okudum, modern İran edebiyatının babası diyorlar ama gurbetlerde ölmüş, kendini bir yerlere sabitleyemediği bu minnoş dünyada tontiş günleri olmamış, çok iyi gözlemci, zıtlıklara, haksızlığa, çelişkiye döktürmüş, içini tam dökemediğinden kendi isteği ile gitmiş, özel hayatını biraz deşmişler ama, edebi hayatı hepsinin üstünde. Hacı Ağa bildik mesela ama adını ya da adlarını çıkaramadım 😊
DAHA filmi; mekanlar, insanlar aynı kitaptaki gibi dedim, bu adam, şu kadın, o olay aynen kitaptaki gibi demedim. Filmleşen kitaplar aynen kalamıyor, yönetmenin ruhu da var 😊 Onur Saylak yönetmen olarak umut vaad ediyor, Tuğba rolüne olmamış, kibar kalmış, konuşmalar zor anlaşılıyor, sert biraz izlerken çıkanlar oldu, devamı çekilirmiş gibi bitti, Gaza rolünü oynayan çok iyi, gidilesi, destek adına görülesi, Hakan Günday ı seviyorum 😊
KABUK/Zeynep Kaçar oyuna destek kitap gibi oldu, bu da üç kuşağın romanı, başında kim kimdir diye bakınırken, sonunu ağlayarak getirdim. “Yürü kız, Sen İstanbul’dan daha güzelsin” he valla 😊
Eve Dönmenin Yollar/Alejandro zambra; Ayfer Tunç -Murat Gülsoy diyaloglarının kitabı ile Şili’ye gittik, darbe, deprem, faşizm, çocuk, anne, baba, sevgili , yazar olma aralarında stadyumun oralarda, aile kayıplarında dolanıp geldik, burası bildik bir yer, dedik mi dedik😔
Bu sene okuduklarımı, seyir ettiklerimi, gezdiklerimi not halinde tutacağım, arkadaşlar ile yarışa girdik 😂 iyi olan kazasın artık 😃

18 OCAK 2018

Sabahları evin içinde dolanırken tv den gelen seslere kulak veriyorum, tabi ki de radyoyu kapadıktan sonra, radyo, tv bizim evde eşler arası ayrılıklardan biri, birimiz gözle kulakla göre duya, birimiz sade kulak ile gönülden duya duya 🙂 Evlilikte farklar renkler, ne kadar fark o kadar renk, o kadar mücadele! demiyoruz tabi, yani cümlenin hepsine katılmıyorum, mücadele zamanla anlayış ve sabra dönüşüyor, kadınlar genellikle eriyor, her anlamda, buhar olup uçanı da var, bilge olup ücretsiz evlilik danışmanı da 🙂
115 çocuğun çocuğu olacakmış, 30 küsur tanesinin yaşı 15 altı imiş, olayı rapor edeni 2 kere sürmüşler, sağlık bakanlığı el atmış denilince bi gülesim geldi, “nedensiz” ama, dedim de kim inanır buna, o halin bu halini tanıdık bize, Bastıııır Ankaragücü! derlerdi bi vakitler, gol olsun diye.Şimdi durum kale boş, en az beş avans, Yağdır Mevlam Su Gibi, sular seller bu sabah gökyüzünden ikram, kuruyan çöllere, çöl olmaya az kalmış barajlara, “Kanal açılınca çöl olacak Marmara” diyen “Deyyuslar” var, kaç kişi kullandığı sıfat nitelikli kelimelerin anlamını biliyor, Deyyyus; kıskanmayan, tanıdığı bildiği dişiyi pazarlayan, azacık da yaşı geçmiş olan. Halbuki burada “kıskananlar çatlasın” durumu var, “haset, fesat” yazsak böyle havalı olmaz , bu yazdığımız yerini bulmaz ama olsun, havalı, bir zamanların “nostalji si, milenyum u” gibi.
Dünyada 400 tane termik santral varmış, bunun 72 si memlekette, çok iyi bi şi imiş, bir ülkede yapılan röpartajlar vardı, orası neresi bilemedim ama insanlar musmutlu, hava temiz, ürün kaliteli,truzim patlak vermiş halde imiş, insanın aklına hemen Çernobil geliyor, sonra soruyor neden dörtte bire yakın bir kısmı bizde, bizim ülke cevher mi, salak sulak diye bir maden mi var, kafayı takmadım, o halin hallerinden biri bunlar, karart ve ikna et, aklını alırım senin!, ahan da aldıııım!!!
Meşhur Nicole Kidman dizisini izledim, bizim ufak tefek cinayetler, ufak tefek yalanlar’dan kopya, 7 bölüm, şu sıra dijitürk de ücretsiz, sonunda kadınlar güçlerini birleştirip kazanıyor, en çok şiddet gören kadın ile psikolog konuşmasına takıldım, “şiddeti belgele, en az birine anlat, kendine gidecek bir yer ayarla, baş eğme, kurtuluş yolları var!” bir kez daha dizi üzerinden gördük ama biliyoruz ki her beyefendi, her hanım efendi potansiyel ve ötesi manyak olabiliyor, olmuşları gizli tutanlar, nereye kadar ????
Dün akşam SARIKAMIŞ/ İsmail Bilgin kitabına şöyle bir baktım, hatta hızlı hızlı okudum da dene bilir, Bölge turun içinde, yazlık kıyafetlerle, çarıklı, çarıksız sabi sübyanı dağlara gömenler kimler ??? deyince bir tek ENVER PAŞA mı parmak kaldırır, “Buyrun benim” diye yoksa kimseden ses çıkmaz mı, fikirler uğruna, daha fazla toprak uğruna bir parça ekmeğin peşinde olanları kullanmak, onlara ahiret vaad etmek … dünyadan umudunu kesenler ile umud kestirenlerin yolu bir yerde birleşir mi, o yol vicdan yolu ola bilir mi, olur ama “vicdan tenha ve siyah ile yeşil arası gidip gelen, maviye yenilmeyen bir yoldur” diye de sabah aforizmasını da salladık, gelsin Günaydınlar, yanında çay da olsun ama 🙂

20 OCAK 2018

KARS GÜNLÜKLERİ 1
Feneri şehir klübünde söndürdük, dışarıda incecikten bir kar yağıyor, dilimizde ninni niyetine; “küşelere su serpmişsem yar gelende toz olmaya, beyle gelsin, beyle gitsin aramızda söz olmaya ”
Öğleden sonra 15.30 gibi geldik, iki saate yakın sürüyor yol, otele yerleşip, Kale Altını gezmeye gittik, Kars hem yüzölçümü hem de nüfusu Küçük şehirlerden, Karsak olan adı Kars olarak değişmiş, Türklerin Anadolu’ya giriş kapısı Kars. Gürcüler Kaleki dermiş, kilit kapısı, Ruslar kaldıkları 40 sene boyunca mimariyi, sokakları düzenlemişler, koruma altında 300 e yakın eser varmış, sokaklar bir birini kesmeyen paralel gitmeyen, küçük caddeler, en büyük caddeye açılıyor, Faik Bey Cad. gibi, Aras ile birleşen, Hazar Denizine dökülen bir çayı, üstünde taş köprüsü, yakınında Namık Kemal’in gelip kaldığı dede evi var, kalesi tepede, çok onarımlardan geçmiş, şehrin başının tacı gibi, Evliya Camisi renkli taş minareli, volkanik bazal taşlar ne ile yan yana gelirse o rengi alıyor, eski binalar da bu taşlardan, Kümbet Cami ya da 12 havari kilisesi, baba oğul kutsal ruh adına üç kapılı, Malta Haç’lı hristiyanlar arasında parola imiş, birbirini tanımak için çizerlermiş, olmadı balık çizerlermiş, son yemek ile ilgili.
Ulu cami duvarlarında içine doldurulup yakılan insanların yağ ve kan izleri var, hiç bir devlet ya da topluluk birlik ve beraberlik adına yaptıkları katliamlardan temize çıkamaz, hatta bana kalsa bir birinin yüzüne bile bakamaz. Ben küçük bir kız iken savaşlar oldu, bitti sanırdım. Meğer küçükten yanılmışım.
Akşam yemeğini otelde aldık, yöresel yemeğin adı piti ya da Bozbay mış, bir tabak, bir yufka ekmeği, bir maşraba içinde nohutlu et, ekmeği doğrayıp üstüne suyunu döküp, kalanı da püre haline getirip yiyorsun, teferruatlı ama güzel 😊
Şehir klüpleri Anadolu şehirlerinin sosyal ve prestijli yerlerinden olur, yemekten sonra gittik, çalgı çengi ısmarladık, bir darbuka, bir akordiyon, biraz dans, gırgır şamata… iyi oldu, bu arada rehber bilgi küpü, güzel de anlatıyor, gezi için hoş ötesi, kan şekeri sorumlusu İnci sağ olsun, turun anası gibi, meyve kurutup getirmiş, elma, portakal, Trabzon hurması süperdi, yarına ne var bilmiyorum ama, rotayı biliyorum ; Ani ve Çıldır, 18 kişiyiz, karıştık, kaynaştık, otel orta halli ama temiz ve personel gayretli, turizim uyanamadığımız bir rüya, uyansak hata görürüz diye hazar, yarın eeeeerkenden kalkıp hava kararana kadar gezi, böyle buralar, evli karanlık ile evine

KARS GÜNLÜKLERİ 2
#kars #kar #Ani #çıldır #soğuk
Yorucu bir gün oldu ama bitmedi, yemekten sonra şehre özgü bir gösteri ayarladılar, yine çalgı çengi işi oraya niyet ettik. Grubun yaş ortalaması bedenen yüz üzerinden elli üstü, fakat ruhlar 18-20 arası, zabaha kadar dens dens ! Olsa itiraz eden olmayacak. İnci’miz yine güne damga vurdu, minibüse çay, meyve kurusu, leblebi, su yetiştirdiği gibi Çıldır’da dilek ağacına bağlayın diye kurdela da dağıttı, Ani girişinde botlarının altına kaymasın diye buz papucu takması, bunları bir yıl evvel satın alması şık hareketler, hele ki yol boyu elimi tutan Hülya, Neşe’nin kiler de çoook şık hareketler oldu. Bir tarafımızı kırmadan 3.5 km buz üstünde yokuş aşağı yukarı gezdik. Ani; kilit şehirde ipek yolu üzerinde çift surlu, nüfusu bir dönem 100.000 kere çıkmış bir şehir. Üç kapısı var, Selçuklu izi taşıyan Aslanlı kapı ki Aslan’ın başı batıya, ileriye bakar, Kars’a bakan Kars kapı ile Hıdırellez kapısı. Ermenilerden , Şeddiler(Kürtler) den, Moğol lardan izler taşıyor.içi kilise den dönüşen camilerle dolu ki kilise izleri duruyor, kilise olarak duran da var. Bir hafta süren depremler yaşamış, geniş caddelerinde aynı işi yapan iki dükkan Yanyana gelmemiş, ticari ahlaktan. Aslında ilk önceleri yeraltı şehri imiş, Gagik kilisesi yuvarlak içini kazı yapan Ruslar götürmüş,Türklerin ilk camisi Ebu Manucher burada, baba oğul kutsal ruh en belirgin Büyük Katedral/ Meryem Ana kilisesinde, üç kapısı var, halk için , kral ve patrik için ayrı ayrı. Polatlıoğlu kilisesinin yanındaki vadiden Şehmeran ile Bozok tan bahsediliyor, fırtınada ki sesler Bozok ‘un pişmanlık feryadları imiş. Kiliselerden birinde güneş saati var, kilit taşı Selçuklu etkisi, geometrik desenler, dik duruş temsili, başı Doğuya bakan kuşlar, Doğudan Mesih bekleyenler, gamalı haça benzeyen sembol, 4 element, hava, su, toprak, ateş i temsil ediyor. Ani yuvarlak geçiliyor, karşı dağlar Ermenistan, Arpa çayı sınır akıp Aras a katılıp, Hazar denizine karışıyor. Her tarafı katmanlı tarih gidip görmek lazım, Ani gelmeyenleri bekler 😊
Çıldır için 2 saatten fazla yol yaptık ve Molakan köyünden geçtik, süt işçisi, otoriteye boğun eğmeyen, Haç’ı kabul etmeyen, silaha karşı duran, kiliseyi red eden bu asi toplum Rusya’dan sürülmüş, buradan da Kanada’ya göç etmişler Rusya’ya dönmüşler, bugün orjinalinden bir kişi kalmış, Tarık Akan’ı da son filmi ile andık, bu köyde çekilmiş film, konu da bir molakanlı
Çildır gölü biraz donmuş ama üstünde kızak gitmiyor, çünkü buz kırılıyor, biraz yürüdük, kıyıdan giden kızaklara binenler oldu, Ren Geyikleri çekmiyor diye ben binmedim 😃
Sarı balık yedik ve beğendik, manzara da güzel, tesis iyi niyetli ama çok yetersiz, yarın Sarıkamış, köy evinde kaz ve şehir turu ile peynir alışverişi var, on kilo üstü kargo yapılıyormuş, 40-50 kg ya niyet eden var.
Kars bu sene üşümemiş, kış sınırlarımızı bekliyor hazar, vizesi yok, hakkettik ama di mi??? Her güzelliğin ustaca içine tükürmek fıtratımızda var 😬

KARS GÜNLÜKLERİ 3

Akşamdan sabaha mide olarak hazımsız kalıyoruz, çünkü yiyoruz, üşüyoruz, sıcak içecek tüketiyoruz, yani midemiz de ayaklarımız her daim hazır ol da 😊Ammaaaan bi daha mı gelcez Kars’a.
Güne Sarıkamış şehitlik ile başladık, Saray’ın damatları sidik yarıştırırken olan askere olmuş, tepe tepe andık şehitleri ve kahraman komutanları, o vakitler hiç olmaz ise askerin başında gidip, gerekir ise sonradan kaçıyorlarmış, bkz. Sarıkamış’ın damat komutanları 😬
Kademe kademe tepeye tırmandık, ilk önce Katerina Av Sarayı; çar hanıma yaptırmış, bu arada hanımın adı Aleksandra, kendi aralarında Katerina mı derlermiş bilemedik, adamın günahını almayalım şimdi, az öteye de astım hastası oğluna bir köşk yaptırmış, ana oğul neden ayrı, koca saray??? Demedik 😂 bölgede sarı çam var, bu ağaç ile geçmeli yapılmış binalar, sarı çam bir burda, kristal kar bi de Alpler de var,
Kayak merkezinde iki kademe çıktık indik, ortada salep içtik, eşsiz manzarada sessizliğin tadını çıkardık, resim neyin çekmedik, şiddetle tavsiye edilir, şiddetli de soğuk ama.
Öğlen yemeğinde bulgur pilavı üstü kaz yedik, mini alış veriş yan odada idi, arkadaşlar kaz yağı almış, ağrılara iyi gelirmiş, birisi ayı yağı da denemiş , netice alamamış, kaz yağını akşam düştüğüm yerlere bi denicez bakalım 😊
Şehir müzesine gittik, 65 milyon yıllık dinazor kemiği var, kadınların süs eşyaları ile kapıları bi de çeyiz sandığının kilimden yapılanını çektim, kadınlar MÖ 2000 civarı takı takınmaya başlamış, hazar ilk aynaya da o aralar baktılar, obsidyen taşı ilk ayna, bu bölgeden çıkıyor, şimdilerde neşter ucu yapılıyor imiş Göz yaşı şişelerine ağlayan kadınlar yerlerine köle tutmuşlar zamanla, “mini şişelerde biriken tuz, savaşa giden kocaya özlem ölçüsü olunca kendinden emin kadınlar kendilerini boşa harcamaya gerek görmemiş” ilk yalanlardan, taze aldatmalardan mış dedi rehber, benim yorumum da ola bilir 😃
Fetihe Cami ni gördük, bire bir Atatürk heykeli, Ruslardan kalma şimdi devlet dairesi olan binaları, bir meşhur otelini, Baltık mimarisi imiş,
Yol boyu biraz halıcılık konuştuk ki şimdi çok azalmış, çift düğüm, yün üstüne yün halılar tarih olmuş sayılır. Bu arada dünyanın en eski halısı Rusya’da ve 4000 yıllıkmış.
Biraz cirit konuştuk, Kekeç köyü meşhurmuş, resmi ve kara diye iki şekil oynanırmış,
Yarın uzuuuun bir tren yolculuğu ile dönüş var, arkadaşlar çok hazırlandı, bayağı heyecanlıyız, dedikodu bizden önce giderse, bazı istasyonlarda siz de şu var mı, bu var mı diye camı tıklatan halk olabilir 😂
Turun malzemecisi İnci, Hızlandıranı Neşe, hizaya sokanı Hülya, Sakini Ersin … dahası da var, ekibi takip et, turu zihnine kahkaha olarak kazı 😊Her şeye hazırlıklı ve kafaya bereden başka bir şey takmayanlar çok olunca huzur da oluyor, maşallah, hem de tuuuu tuuuuuu maşallah 😘
Eve dönünce genel değerlendirme yazarım, ama önce sırada Doğu Ekspresi ile batıya giden tur ve yiyecekleri var, Erzurum’a cağ kebabını akşamdan mı ısmarlasak diye oylama yapıcaz, sipariş keteler sabahın köründe ambalajlı gelsin diye bastırıp, pencere önüne koyduğumuz peynirler sabaha donar mı … gibi mühim meseleler hakkında istişare yapalım diyoruz, herkes önüne soda, ada çayı gibi şeyler de dizecek ki sabaha mide ve bağırsak hazır olsun, aaaaah bu turların gözü açık olsun

Ranzanın üstünü bacıma verdim, o uyudu, ben zifiri karanlıkta homurdana homurdana giden trenin alt ranzasında uykumu ve Sivas istasyonunu bekliyorum. Belki yollar aydınlanır, ışıklı evler, tabelalar görürüm diye umuyorum. Güzegah; Kars, Erzurum, Erzincan, Sivas, Kayseri, Kırıkkale. Son duraktan Ankara’ya otobüs, sonra hızlı tren, metro, metrobüs… yazarken yoruluyor insan.internet istasyonlarda geliyor, aralar ağ hatası, geçtiğimiz yerler fakir, ıssız, çorak, hiç gelişmemiş. Nerdeeeeee Heidinin köyleri, nerde filmlerde gördüğüm yabancı köyler,
Sadece köyler mi, iller ilçeler… her yer içler acısı, büyük lafların teğet bile geçmediği yerler buralar, kar manzarası azaldı, çıplak dağlar, kıvrıla kıvrıla kış sularını taşıyan dereler, büyük nehirlere koşan çaylar tren yoluna yoldaş, besi hayvanından çok tilki var, tezek dağları bile bahçe çiti kadar. Memleket manzaraları karanlıktan karanlık.
Adı Ekspres hızı kaplumbağadan hallice trenler değişmiş ama gelişmemiş. Hala ya çok soğuk, ya çok sıcak, hala dizeller durunca sarsılarak ayrılıp, daha fazla sarsılarak birleşiyor, yemek vagonu Fastfood olmuş, olanı da üç saatte bitiyor, ikmal 5 saatte bir, ya fakirlere ya da macera isteyenlere tren.
Turun bir vagonu var, İnci’miz mor çiçekli tren pazenini giydi, mor şalı da omzunda elinde poşeti; “çay var, kahve var, kuruyemiş, hurmaaa” diye dolanıyor. Hülya’mız on dakikadan fazla durulan yerlerde hemen gar marketine koşuyor, öğlen Erzurum cag kebap getirttik, yediklerimi değil saymak, düşünmek bile istemiyorum 😔ikram geniş çaplı, sanki erzak vagonu 😂
Sesli isim şehir oynadık, her kelimenin son harfi ile devam edenden, komik oldu, çoook güldük, internet olmayınca Gogol Efendi işe yaramıyor.
Hala Sivas’ın ışıklarını bekliyorum, içimde büyük şehir umudu var. Kars’a bir gelen bir daha gelirmiş, tekrar geliş sebebim ne olur merak ediyorum, tekrar halinde ikimizde bugünden kötü ola biliriz, o vakit anılarla bilgi yoklaması mı yapacağız??? “Uzun vadede olanları kader yazar, kısmet kapı açar” bu da Doğu Ekspresi aforizması, Yanyana geçen trenler var, çok ışıkla geçti, ısrarla Sivas bekliyorum, kandıramazsınız beni 

Yolu kolayladık,Ankara Hızlı Tren Garındayız. Bu sabah yağmur var Ankara’da, kara çevirmeden hızlıca gideriz buralardan. Günlerdir AVM ve simit görmedik, valizi emanete koyup kahvaltıya geldik, gözleme yedik tabi ki de, Kars fiyatlarından sonra iki menü alana üçüncü bedava, damak tadımıza ayar gerek, gezi boyunca huzuru tuvaletlerde buldum, desem yalan olmaz kiiii benim böbrekler idmanlı, on saati rahat karşılarda tren salladıkça sallana sallana yola düştüm. Bu arada dağ dağa kavuşmaz ama insanlar kavuşuyor, Konyadaki kuaförüm ile burun buruna geldik 😊
Sivas beklediğime değdi, Işıl Işıl, düzenli büyük şehir, sonra Kayseri’de de uyandım, orada ışıltılı ve peron kalabalık idi, yatak, yorgan, yastık rahat ama rüya yok idi, hazar rüyanın içindeyiz 😊 sabah kompartmanı şiir gibi yaptık, lavaboyu sürtesim, camı silesim de geldi. Aaaaah o treni tüm vagon bize verecekler ki alem yataklı görsün 😂
Eve doğru makineye renklerine göre çamaşır atarak, kocama bıraktığım evi neresinden tutsam diye sorarak, kafadan konuşarak uyku uyanıklık arası gideriz, sanırsam, yiyecekleri dağıttık, artık cüzdandan yicez 😊
Kahvaltı ile başladık, bekle bizi Eeeey İstanbul! Yer aç metrobüs, din yağmur, genişle gönlüm, hovarda kal ruhum! 🙏
Eli bol, gönlü geniş tur arkadaşlarım ne güzel günlerdi, tekrarını dilerim 😘

24 OCAK 2018

GİTTİK , GELDİK , KARS GÜNLÜĞÜNÜN FİNALİ

Yazamadıklarım, belki de tekrar yazdıklarım burada 🙂 Geniş özet yapıyorum, yeni gideceklere rehber olsun.

Kars için en iyi mevsim kış, en iyi yol tipi, giderken uçak, dönerken tren. Görülecek tüm binalar ve eserler Ruslardan ve daha eskilerden kalmış, imar için kendi topraklarından çıkan volkanik, bazalt taşı kullanıldığı için, onunda rengi genelde kara olduğu için, zamanla daha da karardığı için esmer güzeli kars, yapılaşma fakirlik kaynaklı, zevksizlik odaklı olunca güneş altında şirin bir şehir diyemem,kar çirkinliği örtüp gizemli yapıyor, kar yağmaz ise kimse gitmez, zaten kendi nüfusu da az. Geçim kaynağı hayvancılıkmış ama o da ölmüş, neden acaba ???? Bu arada tarihi binalara ek yapılan balkonları da görün, pimapen uzatmalı, ferforje parmaklıkları beyaz boyalı.

şehir merkezinde bir otelde kaldık, en eski otellerden biri imiş. Odalar bakımsız, banyo sular altında kalmaya müsait, ilk girdiğimizde çoğu oda kokuyor idi, tvler ve buz dolapları genelde bozuk. Yatak temiz, yemekler de iyiye çok yakın, personel ilgili ve ayarlanamayacak derecede sıcak, sık sık cam açtık, hatta kısa süreler açık bıraktık.

Turun ulaşımı ve bağlantıları güzel, program tıkır tıkır işliyor, şehir içinde pek yoğun bir gezme yok ama sanırım yeterli, sokaklar buz, çamur, tenha. Hiç yürüyen ahali görmedim, öyle vitrin bakılacak bir durum, AVM hiiiiç yok, Tokiiiii duyuyon mu beni:) İlk gece Şehir kulübünü biz istedik, yemekten sonra gittik, fiyatları makul, Akordiyon, darbuka ile bir üçlü geldi, eğlendik, parası gönlünden ne koparsa şeklinde bize ait idi, bir birimizi memnun ettik, İkinci gece turun bir organizasyonu oldu, Aşıklar atışması, yerel halk dansları. 18 kişinin 12 si gitti. Mekanı görünce anaokuluna geldik sandık, bildiğin kahve, renkli sandalye, renksiz masa, ortada soba, ses ayarı olamayan bir sistem, yerler beton, garipler dizlerini yerlere vura vura oynarken üzüldük valla. İyi bir ücret verdik, kendi imkanlarımızla eğlendik, aklımızda sobada pişen kestane ile isim isim para toplayan aşıklar kaldı ki hiç hoş değil, Mekana turun ağası hanımefendi de geldi, bir itibar, bir itibar, fakat karşı masada ben hırkayı omzuma atarak oturunca, grubun ağası baskın çıktı, halaya kalkınca sahnede kim var ise garsona kadar hürmetle önümde eğildi 🙂)))) Elimde değil kalıbım ve saraylı havam var. Üçüncü gece bir şey istemedik artık. Tren sabah sekizde hareket ediyor.

En yorucu gün Ani’ye gittiğimiz gün, buz üstünde 10.000 adım, saydırdım. Tarihe ilgisi olanlar için güzel bir yer, hatta tarihin katmanlısı orada, bir yan uçurum,karşı dağlar Ermenistan, sınırı Arpa Çayı çiziyor. Gezdiğin yerleri tekrar görmeden başladığın yere dönüyorsun, Arkadaşların elinde kolunda düşüp şaşmadan her yerini gezdim, gördüklerimi ilgi ile izledim, bu arada rehber çok başarılı, teklemeden takır takır, sorulara cevap veriyor, bir de ertesi gün önceki günden sözlü yapıyor.

Aynı gün Çıldır da yaptık, göl ancak üstünde yürümelik buz tutmuş, o da güvenli değil, kızakla suya düşenler de olmuş, kızaklar artık kıyıdan gidiyor, manzara dağlara doğru bakarsan güzel, kıyıda derme çatmadan hallice bir lokanta, tuvalete gitmedim bile ama kokusu etrafta dolanıyor idi, su yokmuş, buzdan su yapıyorlarmış, sobalı bir ek odacıkta yedik içtik, artık hijyen hak getire, ben balık yedim, beğendim, alternatifi köfte ama balık iyi bence. yanına turşu, ezme, küflü peynir,salata,üstüne çay ile helva geliyor.

üçüncü gün Sarıkamış yaptık, Burası da turun en soğuk yerleri, Anıtı ziyaret edip, Katerina sarayına çıktık, şehre bakan balkon gibi, çamların arasında harabeye dönmeme sebebi çoook sağlam yapılmış olması, bakım yok, “otel olsa da kurtulsa bari” diyor insan. Kayak merkezine gittik, orası da iki aşama. Biletler aşağıdan alınıyor, yarısı 5, tamamı 10tl, İlk çıkış bayağı uzun, çıktıkça üşüyorsun, indiğin yerde bir cafe var, bir salep 12tl, suya karışandan, alsın ,bir şey demiyorum da aldığından hizmet payı ayırsın, bir tuvalete bir temizlikçi tutmak için kaç salep satmak gerek ???? Yoksa temiz tuvalet kaç salep sattırır mı demeliyiz. En tepeye kadar çıktık, kayakçılar iniyor, biz inmeden döndük, inerken manzara müthiş, karlar güneş vurdukça mücevher gibi parlıyor, sessizlik anlatılmaz, ağaçların üstünde bulutların altında … süper bir deneyim, en sıkı burada giyinmek gerek.

Dönüşte şehrin kalan binalarını gezdik, hepsi Rusların eseri, bazıları kiliseden cami, bazıları konaktan resmi bina, biri de saraydan otel olmuş. Sonra da alış veriş, Kars fakir şehir, insanı mazlum, üstünde bir ağırlık var.Ammaaaa peynirciler hariç, epey bir alış veriş oldu, fiatlar İstanbul ayarı çıktı, neyse hepimiz elimize bir poşet yaptık, Kargo yapanlar da var. Otelin aşçısına Kete de ısmarladık, ondan da çoğumuz bir poşet yaptı. O gün öğle yemeğini bir köy evinde yedik, Tandırda ekmek pişirdi nene ama sofraya bir sıcak ekmek gelmedi, güya şehir hayatına bir gönderme olsun diye tasarlanmış, farkı görün gibilerinden, fakir ama doğal her şey der gibi de bizim gruba olmadı, iki genç kız vardı belki onlar bilmiyorlardır ama gerisi, en azından görmüş hatta ekmek açmış bile ola bilir. Bulgur pilavı üstüne kaz ikram edildi. Köy evi ise yemek yer sofrasında olmalı, oturan oturur, oturamayana tepsi, fakat herkesi masaya dizdiler, masa sandalye de feci rahatsız idi.İnsanlar hizmetli hörmetli ellerinden geleni yapıyorlar da geliştirme turun işi. İlginç, nostaljik derken sekiz olmanın gereği yok.Zaten ticaret yapanın ruhu yok. Para ruhu satıyor, satın alamıyor.

Öğlen yemekleri ücretli ve turun ayarladığı yerler, “insan en az yarısını tur götürmüştür” diye aklından geçiriyor, çünkü, bakıyorsun, görüyorsun, çarpıp bölüyorsun, elde var 1 diyemiyorsun, elin açık kalıyor da ne gam, heeeeeer yerimiz cereyanda hazar 🙂

Tren yolculuğu güzel bir deneyim, şu araya gençler gidip gidip geliyorlarmış, Kondoktür çoğunu tanıyor, kompartımanda partiliyorlarmış, hortum ışıklarla süs yapanlar, yılbaşı ağacı gibi dolana dolana ışığa sarılanlar, yeme, içme … gırla. Bir yer tutmaktan üç kompartıman yan yana hem samimi hem daha ucuz.

Turlar tüm vagonu satın alıyormuş, arada yabancı olmuyor yani, bizim arkadaşlar eli bol, gönlü bol, ikram ikram bitmedi, binerken alış veriş yaptık, yiyecek bitiyor çünkü, 10lt lik su alıp binen var, arkadaş ara ara “su isteyen” diye ünledi. Muhabbetin dibini bulduk sayılır, uzun saatler tüm kapılar açık, tuvalete gidenlere çetele tutuldu, istasyon binasını gören, hemen ismini haykırdı, toplaşıp yorum yaptık, Kars, Erzurum,Erzincan vagon vagon üstünde “parayla satılmaz ” yazan kömür çuvalları ile dolu. Vagonun etrafını dolanan birini arkadaş ” Hacıııııı! günaha giriyon Hacıııı!” diye doğru yola çevirdi, tren gidince geri dönmüş mü dür ???? Erzurum’da istenirse trene cağ kebabı geliyor, biz istedik, kimi beğendi, kimi beğenmedi, bi hoşluk oldu.

Erzincan’dan geçerken “Fahriye Abla ” şiirini hatırladım, yarısına kadar okudum da 🙂 Aaaaaah aaaah şimdilerde olsa Erzincan’da bir Fahriye Abla, vesikalı Fahriye ya olur, ya da ölür, Trenin Erzincan, Erzurum’dan geçtiği yerler çok fakir, döküm saçım yerlerden geçiyor, daha güzelinin içerlerde olduğuna inanamıyor insan.

Tren Kırıkkale’ye kadar, tamirat varmış, kalanı otobüs, bir saat kadar sürüyor yol,Hızlı treni bekleyenler AVM de ağırlanıyor, tabi ki de altında Mado, üstünde Starbucks var. Dışarı çıkmaya gerek olmayan bir yer ama ben çıktım yine de ,”bildiğim yer ayol!!! ” demekle hava atmış olmam.Antalya, Ankara Konyalı’nın alış veriş ve tatil yönü, 18 sene ben de her iki yöne gittim geldim.

Hızlı tren çok da hızlı gelmedi bana, arada 250 yapıyor ama çok yer 80-90, 4 saatte geldik, ilk okuldan beri ilk defa “gürültü yapmayın, biraz sessiz olun” diye ihtarlar alan bir grupta bulundum, hem sesli, hem de bizzat gelerek, Sohbet çok iyiydi, sayımız tümden kapatmaya yetmediği için oldu bunlar 🙂Arkadaşı tam gördüğü yerin Kirazlı olduğuna ikna ettim, karşımıza Sapanca Gölü yazısı çıktı, Bunu sessizce nasıl sindirelim, daha bunun gibi neler, neler 🙂))

Pendik’ten eve üç saatte geldim, Kızım da Konya’da Babannesi gile gitti, Yemek resmi atınca, “ben de yoldayım, çok açıktım” diye yazdım aile grubuna, mesaj alınmış, eşim yemek yapmış bana, Oleeeeey! dedim, valla. Aaaaah, anlatmak ve anlamak işlemi zaman alıyor evliliklerde, genelleşemiyor bi de, 30 seneye yaklaşırken ilerleme olması güzel, “ya hiç olmasa idi” diye de tedirgin, gergin… ve benzerlerinden değilim. Olmazsa olmazım yok benim, “olur ise olur, olmazsa bi oluru bulunur” cuyum ben 🙂

Sonuç; Terminal Travel ile giderseniz Rehber Kadir Bey’i ısrarla isteyin, Simer Otel de kalırsanız, direk sahibine şikayetlerinizi bildirin, Kars gecesine 75 tl vermeyin, Şehir kulübüne Akordiyon ile Erol abiyi getirtin. Sarıkamış’ta sıkı giyinin, Ani’yi gezerken ayakkabınızın altına buz patiği takın, Şöförün adını bilmiyorum ama arabayı güzel kullandı, kuralına kaidesine uygun gitti, onu da rehberle beraber isteyin.Rehber ücretli , şikayetlerin sahibi de turun sahibi son gece dağıtılan anketlere dökün içinizi.

Kars’a kışın gidin, doğuyu görün, dağları yeşil, kırmızı, sarı renkli Erzurum’u, Fahriye Ablanın Erzincan’nını gündüz gözü ile görün. Küçüçük bir odada internetsiz kalın, uzun uzun uzaklara bakın, toplaşıp, isim şehir oynayın, geyik çevirin, gülmekten çişiniz gelsin, vagonun iki yanı tuvalet korkmayın, hem artık deliklerden raylar görünmüyor, esmiyor tuvaletler 

25 OCAK 2018

“Yemekteyiz” ve benzerleri bence kurgu değil, ruhunun iç derinlikleri kötü insanları bilerek seçiyorlar, olay kendiliğinden kuruluyor. İnsanın cahili makbul, cahil kurnazın elinde şekil buluyor, insanın kendini bilmemesi, kendini bilmeden karşısındakine anlam yüklemesi , iki cahilin “bir berber bir berbere bre berber …” halleri, tekerlemenin teker olması, bulduğu yokuştan kendini koy vermesinin, kar lastiği ile ilgisi, yolun konuya dair bilgisi … nereye dayanır, dayandığı dağlara kar yağanlar kardan adam yapınca yine de adamını bulmuş olurlar mı ????
Sabah bulaşık makinesine eğildim, doğrulamadım, günü tedavi amaçlı aylak geçirdim, Allah kimseyi tedavi amaçlı bile olsa tv karşısına yatırmasın, iyilik ile ilgili bir şey yok, radyolar bile öyle, “kimlerden özür dilersiniz” diye başlık atılan programa katılan kızcağız kendini bırakıp giden sevgilisinden özür diledi, bir başka erkek arkadaşı ona kahveye gelmiş, tam çıkarken sevgilisi gelmiş, hatta gelmemiş, kapıdan dönmüş. İnsanların inandıkları şeylere başkaları da inansın diye ısrarcı olmaları tuhaf, tv izlemesinin için şanslıyım, arada gördüklerimi bile hazım edemiyorum.
Mother filmini izledim, Oscar adayları arasında, tarzım değil ama kendimi yenilemeye çalışıyorum, hayatın ölçüsü yaptıklarımızla değil, yapacaklarımız ve yapabileceklerimiz ile.İlginç bir film, “her şey bir rüya, uyandı, uyanacak ” tarzında, fantastik
Akşam erkenden iniyor, uzun gece, geç gelen sabah, haset fesat insanlar, intikam üstüne planlar, sitemler, imalar , mevsim kış hazar. Bir kükürt banyosu alıp, üstüne kurşun döktürsek, en üstüne kaymaklı ekmek kadayıfı yesek, bir birimizi yemesek olur mu ????? Sıkıntıdan profil resmimle oynuyorum, iki saat sonra bi daha değiştirecem 

29 OCAK 2018

Erkenden kalktım, limonlu suyumu içtim, radyomu açtım, çayımı koydum,günlerden pazartesi, yeni başlamalara mı yeniden başlamalara mı orası karışık biraz ama genel olarak kılıçı elindeki She-Ra gibiyim, Hazırıııııım!
Hiiiimeeeeeen! nin bayan olanı Şiraaaaa 🙂 doksanlarda çocuk sahibi olanlar iyi bilir, sabah kuşağının çizgilerinden,çocukların kahvaltı saatine denk geldiği için beraber izlerdik, Kılıç, balta iyilik uğruna sallanır, iyiler kazanır, güzellik baki kalırdı, sonra Ninja’lar, Robotlar … derken atari oyunları geldi. Teknoloji eli ile şiddet zihinlere kazınmaya başladı, Şeker Kız Candy bile telefona oyun oldu, Genç Gezgin ise mazi . Öyle bir oyun vardı, haritada bir yere tıklıyorsun, gezgin orada gezip, yiyip içiyor, tane tane anlatıyordu, en sevdiğim oyunlardan idi.
Yeniden başlamak için illa ki tarih atmak gerekiyor, insanın fıtratında ani geçiş yok, önce kesinlikle inanması gerek yeniliğe, yeniden başlamaya, süre koyacak, o süre içinde eskiden umudunu kesmeyecek, eski istediği şekle gelirse yenilemeden vazgeçecek, “eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı” diyenler eşyalar için söylemişler, duygunun yenilenmesi zor, şartlarla değişmek emek istiyor, emek de idareli kullanılan, harcamaktan çok saklamak eğilimli bir enerji. Aniden yalap şap ortaya çıkanı şaşırtıcı, kısa süreli kaos, onunda enkazı, hasar tespiti felan filan…
En iyisi pazartesi, yedi günde bir geliyor, sayması kolay, arkası tatil, önü arka arkaya iş günü,bu pazartesi olmadı, gelecek pazartesi, hatta hem ay başı hem pazartesi daha da güzel, doğum günü, yılbaşı pazartesi olursa uzun başlangıçlar için kebap!
Amaaan hepsi hikaye, insan kendinin masalcı başı, “anlat, anlat pek heyecanlı” diyen içimize dış ses ile “bu sefer kesin, bu defa oldu say, sildim, yaktım, yıktım, arkama bakmadım …” ikna bildiğimiz, tekrara düştüğümüz bir şey.
Eeeeee napcaz şimdi???? Valla, kaldığımız yerden devam, yeni başlangıçlara gerek yok, eskiyi gözden geçirip, analiz edip, hata, yanılma, yanma … tespiti yapıp, ileriye doğru yol alacağız. Beyaz sayfa siyah beyaz Türk filmlerinde fakir kızın günlüğü, bir beyaz sayfa açıp, unuttum, sevmiyorum yazıp, kapıyı çalan sevgiliyi anında af edip, boynuna sarılıp, yanak yanağa gelip, sağ bacağı dizden kırıp havaya kaldırmak, “havalar uçucam, az sonra” mesajıdır. Bu benim şahsi fikri, başka beyaz sayfa bilenler varsa açsın.
Haftanın sakin olmasını bekliyorum, geçen hafta memleketin öbür ucuna gittim geldim, iç ağrım hafif geçer gibi olmuş idi baktım, o da gidip gelmiş 🙂“yarim senden ayrı gezen yürek değil beden oldu” ne güzel bir türküdür, öyle yanımızdan ayıramadığımız şeylere her yerde yer var. Gelince belim tutuldu, biraz açıldı ama ağır çekimle hareket eder gibiyim. Hafta sonu annemgilde eski arkadaşlarla yemek yedik, güzel güzel eskiyi karıştırdık, Çevre Tiyatrosunda Semaver Kumpanyanın Akşam Yemeği oyununa gittim. Yemekler gerçek, iki perde, bildik dizi oyuncuları, salon dolu, oyun da biraz uzun ama iyi idi, Çoluk çocuğuna kol kanat gerdim sanan ana baba mesajını alanlar almıştır, Muhtelif Evhamlar Kitabı / Ömür İklim Demir / öykü bir solukta okudum, satır satır ruhuma eş yanlar buldum.
Temizlik yapmak, başka kitaplar okumak, hafta ortası bir sinema yapmak, Fransızca derslerime çalışmak, kendi kendimle baş başa uzun uzun oturmak istiyorum, haftalık planım programım budur, Sürprizlere mecbur açığım, 31 ocakta tutulacak aydan umutluyum, kızımı özledim, pazar günü gelmesini bekliyorum, hafta sonu bir oğlum İzmir’e gezmeye giderken, öbürü tezini sunacak, boş vakitlerimde örgü öresim var 🙂)))
Cümleten günaydın, kışı görmeden bahar gelecek bu gidişle, baharı hangi su besleyecek o meçhul, savaşları çıkaranlarla, savaştan medet umanların iki yakası bir araya gelmez diyenler var, yakasız gömlek giyenlerin icadı mı bu savaşlar ??? Ömür Barış ve Huzur özlemekle tükenecek, kesin bilgi

31 OCAK 2018

Kim kimi neden kandırıyor, ne kazanıyor, yalana ihtiyaç duyulmadan olmuyor mu, abartmanın içine yalan katılmaz ise çok mu sade olur, sadece, sence, o durum bence, neye göre …neyin kafası bunlar, kafayı nereye vursak açılır, içi açılan kafaların dışı yaldızlı, yıldızlı ambalajla sunulur mu, işin sırrı satışta mı??? satış bir beceri, bir ikna kabiliyeti de hitap edilen topluluk seçme olmalı, seçilmişlerin seçmesi bitmez, bir seçen bin kez seçilir mi seçilir, biz ona kategorize etmek diyoruz.
Günler uzamaya başladı, pencereden sabah manzarası genişledi, sabah sabah ucu bulutlara komşu binalara uzun uzun baktım; su kaynakları aynı, doğal gaz, elektrik,yol, okul kaynakları da aynı iken bu kadar insan istiflemenin sonu nereye kadar, sonsuz mu toplanma, toplananlar çarpıldıklarını ne zaman anlayacak, “emlak savaşları”, “emlak barışları” na dönecek diyenler, dış kaynaklı diziler 🙂 Bizde savaşa gerek yok, binlerce onbinlerce, onyüzmilyonlarca bina, boş boş bakıyor halı çimli mini bahçelerine, havuzları boş, saksıdaki ağaçlarına isim kazımak mümkün değil, gölgesi bile yok onların.Her sabah kahredecek bir sürü şey bulmak mümkün iken, mutluluğun peşinde koşmakla, “tuttum, yakaladım, hatta yaşadım…” geyiklerine mahkum hayatlar. Neden abartılı hayatlar, hele düğünler, yeni döşenmiş evler, her parçası ayrı marka giyimler,koldaki çantalar, parmakta yüzükler, tek taşın dayatması, kahvaltının serpmesi, etin havadan tuzlananı, gezmenin oteli, arbanın modeli … hepsinin sebebi inşa edilmiş mutluluk, planlarsak olur, “Beton ranttır, rant hayattır” ın açılımı mı bunlar,
Haberlerden uzak durmakla olamıyor habersiz olmak! Gördüklerini anlayanlar ve anlatanlar var da onları bulan var, bulamayan var.
Tolga Karaçelik / Kelebekler filmi ile Sundance Film festivalinde ödül aldı, sinemaya gelir diye bekliyoruz, Ümit Ünal /Mutfak Sırları’da salon sırasında, bağımsız filmlere hayat çok zor, şirket olmayınca ticaret olmuyor, abuk sabuk zehir saçan afyonlular 3-5 salonda birden, mesajı olan, göz açan arşivlerde, internete düşenleri yakalıyoruz, şimdilik. Bu arada “Rüzgarda Salınan Nilüferler” hiç bir yere düşmedi. 🙂
Dün Nar/Ümit Ünal, Sarmaşık/Tolga Karayel izledim, biri youtube de öbürü google de çıktı. Salonda oynadıkça bilet alıp gidiyoruz, bunlar millet faydalansın diye ortaya bırakılanlar, ikisi de güzel tavsiye ederim.
Hayat da bir roman, filme uyarlanmış hali yaşamlar, herkesin filmi kendine, göz kapakları kapandı mı açılır yürekler, ister rüya de ister hülya, kendi sinemalarının seyircisiyiz, alkışı hak eden yapımlara övgü arar durur muyuz ??????
Cümleten günaydın, Çanakkale’ye 15 termik santral müjdesi aldım az evvel, bu yaz truzim patlar artık, son ağaçlar, son kuşlar … her şeye yeniden başlamak ile son vermek arasında hayatlar, bu ne yaman çelişki anneeee!!!!

EVİN ANNESİNİN ŞUBAT 2106 GÜNLÜKLERİ


Epeydir yazdıklarımı toparlamamışım, daha kendim de okumadım ama gözüme çarptığı kadarı ile bazı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz,tekrar ettiğimizi fark etmeden. Belki de yaşadığımız günleri bir birine benzer kılan, süreklilik sağlayan farkında olmadan farksız yaşadıklarımızdır. Okuyalım bakalım, sırada 16 ay daha var 🙂

4 ŞUBAT 2016

Sabah erkenden kalkıp, ortalığı şöyle bir düzenleyip, boşları toparlayıp, uyuyan prens ve prenseslere kahvaltı masası bırakıp kendimi sokağa attım. Kalabalığa karışıp ulaşım problemlerinin yer altından yer üstünden toplu taşıma ile çözüldüğü iddia edilen şehrin sabah telaşına dahil oldum. Tam vaktinde Taksim Meydanı’nda idim. Görünüş itibari ile “iyi kadın, telefonu çarpmaz” izlemini verdiğimden 🙂 beklerken muhtelif sabah gezginlerin fotoğraflarını çektim. Sonra; biri anlatan, ikisi gezen üç rehber, bir anne kız, bir ahçı, bir de benden oluşan mini grup Simit Saray’ında oturup, meydana baka baka, el kol işaretlerine göre gözlerimizi evirip çevirerek ilk bilgileri aldık, bir saat süren brifingi takiben arka sokakları gezmeye başladık. İstanbul öyle bir şehir kiiii hiç bir köşesinden emin olamıyorsunuz, tarih katman katman. Fakat bi de tuhaf bir büyüsü var, tüm olumsuzluklarına rağmen “seviyoruz işte, elimizde değil” 🙂 Kitap gibi, sayfa sayfa oku, bitmiyor, durmadan yeni şeyler öğreniyoruz ya bi de onu çok seviyorum. En sevdiklerimden Beyoğlu Bölgesinden yeni neler neler öğrendim ;

Galata Galaktosdan geliyormuş, Gala Rumcada süt demekmiş, civarda mandıralar varmış.Galata Kulesi demeden önce İsa Kulesi demişler.31 mart diye bildiğimiz 13 Nisanmış. Fark miladi hicri takvim ayarından. Talimhane topçu kışlasının talim yeri, Şehit Muhtar Galatasaray Enderunundan, isyan bastırırken şehit düşmüş. Taksim büyük mezarlık bi de bunun küçüğü var, o da Tepebaşı. Su Bentler’den yola çıkıp Maslak üzeri geliyor. Maslak; açık hava su regülatörü demek. Ena gibi yer olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz, bildiğimizin bilmediğimiz hali. Ena Bağdat civarında bi uçurum, uçurumun tehlikesi ile Bagdat’ın güzelliği eş koşulmuş. Lütfi Kırdar zamanın hem valisi hem belediye başkanı, ıslah hareketleri pek meşhur, İstiklal caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Halaskargazi Caddesi , birbirini takip eden manidar caddeler, neden meydan Cumhuriyet Meydanı değil ? İlk heykel Sarayburnunda ikincisi Taksimde, heykelin iki yanında çeşme yalakları var, ama su ile musluk yok. Zapyon ile Eseyan karşılıklı iki hayırsever kız lisesi, Zapyondaki eğitim şükür ağırlıklı, az ezikliğe meyilli. Aya Triada Tanzimat sonrasının abartılı kilisesi, 12 Meryem figürü var, en çok kullanılan ikisi ; kraliçe edalı olan ile anne şefkati sunan. Atrium ışık alan avlu demek, kiliselerde Despot tahtı var ama Despot bildiğimiz anlamda değil. İncil okuma kürsüsünün etrafı İncil’i yazanların resmi ile çevrili. Giovanni Scognamillo yaşayan ayaklı tarih bir Levanten. Levantenler Avrupa kökenli şahsına münhasır, tatlı su diye anılanı da var. Fransiskenler fakir müminler, bir incilin bile sahibi değiller. Meryem’e adanmış Panayia kilisesinde teee o zamanlarda nufüs sayımını gösteren pano var. Kreş havyan yemliği anlamında, kumru kutsal ruhu temsil eder. Eskinin Sponeck Birahanesi, şimdini Hard rock Cafe’si vizyona giren ilk filmin gösterim yeri, film de “Gara Giren Tren ” tren geliyor ve gara giriyor, inanmayan youtube baksın. Dudu Kadınlar sokağı Çiçek pasajının arkası, Nevizade kilise sokağı, bir kapının üstünde Alaattinin Sihirli Lambası, önünde de bizim resmimiz var. Emek sineması önceden Melek sineması, perdenin iki yanında iki melek var. Sinemaların kalitesi gösterdikleri haber filmlerine bağlı, birinci kalitede en taze haberler. hacı Abdullah’ın en az onun kadar iyi ikamesi “Şimşek Lokantası” Asmalı Mescitte, Galatasaray Lisesinin hiç açılmayan kapısının üstünde sembolik tarih var, Fransız sarayı, Venedik sarayı birbirine yakın komşu, hem de okullarına, onlara yokuş aşağı inen sokakta Haçlıların konaklama yeri var. Yeşilçam kahveleri, eski artistlerin raconları, İpek ailesinin sinemaları, 600 küsur senaryo yazan Bülent Oran nerde oturmuş baktık, Hayalet Oğuz’u da andık. Art Nouveau stil binalar ; sarmaşıklar, yapraklar, heykeller sütunlar, yuvarlağa niyet pencereler … Sultanın pilavcı başısı mesleğe kuşaklardır devam ediyor, biz de yedik, bir sultan olarak geçer not verdik. İlk eczaneler, sarayın eczabaşı, Sarıcalı Ragıp Paşanın hanları, Mısırlının apartmanı … her devir emlakçılar için yatırım merkesi, gez gez bitmeyen BEYOĞLU ARKA SOKAKLAR turundan aklımda kalanlar dersem yalan olur, daha var, yaz yaz bitmez 🙂Yaramazof Kardesler’den Burhan Dursun’a çooook teşekkürler, altı saatte bizi baymadan gözümüzü gönlümüzü doyurdu. İçimizde yeni meraklar uyandırdı, takipteyiz 🙂 Zaten bu Yaramazof Kardesler kardeşler bi ekip, her telden çalıp oynuyorlar, bölge bölge İstanbul’da ne yiyelim, ne içelim, nerede gezelim, bastığımız yerler toprak ama tarihi tanıtma onlardan, valla ne okuyalıma kadar gidiyor tavsiye ve bilgileri,, tahminimce Mars’a da ilk geziyi bunlar yapacaklar 🙂)))))

Hayat işte, içine çok şey katmak gerek. Hepsine de zaman var aslında da maharet zamanı iyi kullanmakta. Öğreniyoruz da biraz geç oluyor. Belki de böyle geç olunca keyfi daha çok oluyordur. 🙂 Bildiklerimizin öğretmeni, bilmediklerimizin öğrencisiyiz. Unutmadan dünkü geziyi yazdım, geçen günlerin özeti de var ama onlar yarına kalsın artık, cümleten günaydın 🙂Üç gün yazamadım özlemişim inanın ki, daha da yazardım da kendimi tuttum 🙂

5 ŞUBAT 2016

Üçgen çatılı, iki katlı, bacası dumanlı, penceresi panjurlu, bahçesi ağaçlı, tahta çitli … evler çizerdik. Kırmızı yeşil ağırlıklı, sade huzurlu evler. Sonra gelen çocuklar kat sayısını yükseltti, çatıya anten kondurdu, ağaçlar kesildi yerine yüzme havuzu yapıldı, açık garaj eklendi, kapıya güvenlik, dairelere dıştan süs balkonları, içten gömük tavan ışıkları, gömme dolaplar, makineler eklendi. Bizim hayaller beton yığınına döndü, sırt sırta vermiş dairelerde sırtını kime dayadığını bilmeyen komşularla yaşar olduk. Çatılara dubleks daire kondurduk, antenler baz istasyonu oldu, garajlar içeri yerin dibine geçti, halı çim, saksıda ağaç , açık, kapalı havuz, bariyerler, güvenlikler, yeme içme, spor salonları, marketler de derkeeeeen kale gibi bloklarda kalabalıklarda yalnız yaşamaya mahkum olduk, esaretimizi teknoloji ile yalnızlığımızı sosyal medya ile telafi ediyoruz.
Sabah camdan bakınca karanlıklarda karşıdaki devasa sitenin yerden çıkan dumanlarını gördümde de şöyle bir zihin turu attım. Doğal gaz bacasını yerden yapmışlar, dumanın bile gücü tepelere tırmanmaya yetmiyor, çatıdan kiremit kalktı, açık çatı feng shui ye ters ama yerine yoga yapıyor farkına varanlar 🙂)))
Israrla cumartesi olduğunu düşünüp, kendimi bugün “cuma” diye düzeltiyorum. Yoğun bir hafta idi ama bitmedi 🙂 Pazartesi, arkadaşın oğluna çaya gittim, annesi ile oturup hasret gideririken oğlanın yaptığı çeşitlerle beslendik ki ; kısır, mercimekli, kıymalı, patlıcanlı, galeta unlu börek, tam buğdaydan zeytinli poğaça, iki renkli, yoğurtlu patates salatası, mevsim salata, pancar salatası, zeytinyağlı biber dolma kiiiii portakal halkalarının üstünde pişmiş, ve sütlü, soslu tatlı. istanbul’da okuyan bekar bir oğlan için şaaaneee ötesi idi, karnımı doyurup, sohbete doymadan Yiğit Bener’e geldim,Sergi eşliğinde sürgün konulu, Fransızca Türkçe simültane çevirili. Erhan Bener’i bilirim Yiğit de oğlu imiş. Kitap okumasını bi dizi oyuncusu yaptı, adını bilmiyorum ama gençlerin “hoş çocuk” dediklerinden, Fransızcası Türkçesinden iyi olanlardan 🙂 Fotoğraf sergisindeki resimlerin her birinin önünde insanın yığılıp kalası geliyor, o kadar gerçek, o kadar acı. Suriye, Türkiye arasında üç şehirde yola dökülmek zorunda kalmış insanlar. Gidin bakın diyemiyorum, Fransız Kültür’e girmek artık daha da zor, zaten etkinlikler rezervasyonlu.
Salı doktora gittim, sonuçlar malum. Herkes “kilo ver” diyor sanki sadece kilosu olanlar ölüyor gibi. Neyse ilaçlarımı alıp, duruma bakıcam artık. Önden yeni ayakkabı aldım, mor renkli ve akıllı taban 🙂 Ayaklarıma hizmet ediyorum, dünden beri de evdeki tüm zararlı yiyecekleri tüketmeye başladım. Pazartesine hazırlık, Mecbur pazartesi çünkü önden yapılmış programlar var, çoşmadan idare edip, hafta başı kurallanacam işallaaa !!!
Salı günü kızım da geldi Hava alanından alıp, yol üstündeki AVM ye bıraktım, eve gelmeden gezmeye devam etti, artık kime benzediyse, tatil boyunca okulla tüm bağlarını kopardı, hatta dün “ödevlerin varsa ben yapim, bugün evdeyim” diye bir anne esprisi yaptım, “yok, aşkım” cevabını aldım, olsa yaptıracak sanki 🙂))) Çarşamba Beyoğlu turu yaptım, yoruldum ama güzeldi,
Dün de eve çeki düzen verdim, evin annesi modeli olarak. Bugün herkesin ayrı programı var, kimsenin saati kimseye uymuyor, Friiiiy takılcaz yani. Ben akşama annemgile misafirim, annem artık yok ama evin adı ablamın evi olamadı. Hala annemin evi. Var, hafta sonu için biletli, rezervasyonlu etkinlikler, onları da gidip gelip yazarım, inşallah.
Kendime sağlıklı kahvaltı mı hazırlasam, yoksa dışarı çıkıp simit mi alsam, çocukları bekleyip, brunch mı yapsam, bilemedim,az daha düşünecem. Hiç olmazsa geceleri uyuyabiliyorum, bi de gece yemek yapıp yiyenler var, şükür kiiii oralarda değilim 🙂))
Aaaaah aaaaah şekerim konu duygusal açlık, bir şey bir şeyle telafi ediliyor ama telafi yanlış şeye tekabül ediyor, Telafinin tedavisi var elbette de hasta psikolojisi önemli, bakalım hasta, hasta mı, hasta ise farkında mı ? Bu sorulara samimi cevaplar vermek, konuyu içimize açıp, değerlendirmek gerek, yapar mıyız, yaparız elbet 🙂
Cümleten günaydın, şu an bile hava karanlık, mecbur iç güneşe kaldık, şükür, tefekkür … umut etmeye devam. İlla ki olacak …

7 ŞUBAT 2016

Erken yattım, erken kalktım, kendime kahve yaptım, yarıyıl tatilinden bi şi anlamadım 🙂))) çocuklara rapor mu alsak ? Bir araya gelip pek görüşemedik. Herkesin ayrı bir dünyası, ayrı ayrı programları var. Elbet buluştuğumuz ortak bir dünya da var ama yıllar, yıllar geçtikçe ortak dünyaya daha az uğruyoruz. Bu bir sitem değil, biliyorum ki inanıyorum ki sevgi kalp işidir, mesafelere bakmaz, sınır, koşul aramaz, “beni aramadın, sormadın” diye laf çakmaz, Hele kiiii “unuttun muu beni ?” diye hiç sormaz. “Sevenler bir gün gider mi ? gider. Gitmekle sevgi biter mi ? bitmez” Budur
Yoğun bir haftadan daha az yoğun gibi gözüken bir haftaya geçmek üzereyiz. Geçen haftadan yorgun ama mutluyuz, umutlu olmaya da devam ediyoruz. Çünkü ufkumuzu az daha öteye taşıdık, git git bitmeyen çizgiye bizim yolculuğumuz.
Cuma akşam poyraza, yağmura, sulu kara rağmen, yer altından, yer üstünden raylı sistem ile az da yürüyerek Cevahir’e ulaştım, yer altından geliş var gidiş yok, parayı çok veren iki yönlü bağlanıyormuş. Misal Trump. Ters dönen şemsiyemi kısacık yolda sonuna kadar kullanıp, girişte çöpe attım. o derece yani. Bizim sanat ve kültür kelebekleri ile buluşup, biraz yeme içme, biraz sohbet edip, “Sessizliğin İçinden” oyununa girdik. Sağır ve dilsizlerin dünyasından güzel bir oyun, çok da emekli, bir çok da sağır ve dilsiz seyircisi vardı. Oyuncuların bir kısmı da sağır ve dilsiz olabilir diye düşündüm, değilse de çok iyi idiler. Akış bana göre biraz ağır idi ama çok beğenen arkadaşlar var. Gidilmesi, görülmesi önerilir, finali beklenen gibi değil mesela 🙂
Ordan annemgile geldik, ben yine annemin odasında yuva gibi yatakta yattım, mışıl mışıl uyudum, sabah kalkıp, ablamla bana kahvaltı hazırladım, her zamanki gibi dolapta duran kullanılmayan parçalardan sofrayı kurudum, eski huyumdur. Annem ; “eşyalarımızı unutuyoruz, sen bulup çıkarıyorsun ” derdi.
Kahveye Pera’ya geldik, ordan kendimizi bugün son günü olan “Üryan, çıplak, nü” sergisine attık. Üst katta “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” isimli 1960 lardan günümüze video ve pop müzik ilişkili sergi vardı, müzikte direniş ve isyan, orayı şöyle bir gezdim, müzik ile derinden ilgili değilim. Daha doğrusu bilgili değilim.
Aşağıdaki çıplak bedenlerle resimde arayış sergisini uzun uzun gezdim, hatta konuşa konuşa gezdik, hatta “Resim Sanatını okuma ” kurslarına denk gelip de gitsek dedik. Mimar Sinan’da oluyor arada. İbrahim Çallı benim favorim, onun kadınlarını, hafif göbekli, etli butlu kadınları resmedişini çok beğenir ve severim 🙂 Bu sergide zamanla çizgisinin nasıl kübikleştiği gayet net anlaşılıyor idi. Oradan kendimizi yokuşlardan bırakarak Galata Salt’a geldik. “Yerel Sohbetler” diye bir platform var, onun etkinliği idi. “Gurbet Pastası” diye bir belgesel izledik, üstüne de sohbet vardı. Teee çar zamanında Hemşinliler ekmek parası için Rusya’ya gurbete gitmişler, orada ekmek ve pasta pasta yapmayı öğrenmişler, hem de çok iyi öğrenmişler, Rusya’da Polonya’da İran’da pastaneler açmışlar, fırıncılığı ve pastacılığı Türkiye’ye taşımışlar. İçine devrim karışmış, yollar Nazi kampına çıkmış, ev çooook uzaklarda kalmış, babasız büyüyen çocuklar, baba amca peşinde daha onikisinde gurbete giden minikler, gurbette kurulan evler, kuma gelen gelinler, bulaşıkçılıktan patronluğa, Napalyon pastası,biskot, galeta … ile çeşitlenen hayatlar. Güzel idi. İki de sergi vardı içinde, biri ilginç “Şam’da Kayısı” isimli yine “sürgün” konulu.
Sokaklarda pek tuvalete gitmem, çok şükür henüz o aşamada değilim 🙂))) Fakat Galata Salt’ın tasarım tuvaletine bi gidin derim 🙂)) Sonra da eve geldim, şimdi bunları yazarken aklımdan kahvaltı planları yapıyorum, “sofraya ne tasarlasam” diye. Sonra da diyorum ki, “malzeme olduktan sonra neler neler yapılmaz” iş bacası tüten bir ev ile mutfak dolaplarını şenlendiren erzaklarda. Gezerken gözüme o kadar çok şey takılıyor ki halime şükür ederken, kalbim üşüyor. Dünya; hırslara kurban ediimez ise, adalet sözde kalmaz ise, sevmek sınır tanımaz ise, insan hakları insan haltlarına dönmez ise güzel olacak da olamıyor işte, üçüne beşine birden takılıp takılıp düşüyor insanlık 😦
Tam pazar yazısı gibi olmuş, uzayıp gitmiş, Hadi bakalım, olduğu kadar “şaaaaaneeeee pazarlar”

8 ŞUBAT 2106

Böyle bir günde bizi geceden “hastanız ağırlaştı” diye çağırmışlardı. Aradan geçen 14-15 saat sonra yoğun bakımın kapıları açıldı, hemşire annemin ismini söyledi “hastaya müdahale ediliyor, yakınları yakına girebilir !” diye seslendi, ablamla kardeşim koşuştular, ben yerimden kalkamadım, beş on dakika sonrada öldü. Hayatımda ilk kez sesli ağladım, belki de son kezdir. Acıların sessiz ve dilsiz olduğuna inanırım. Çok derin acılar bana göre öyle, ifade bile edemiyorsun, ağzından çıkan cümleler hava kabarcıkları gibi oluyor, esası derinde çoook derinde kalıyor. Ölüm de paylaşılamayan acılardan, kimse kimsenin ne kadar üzgün olduğunu, en çok neye üzüldüğünü bilemez, neticede insanı ve özenle muhafaza ettiğim kapalı kutularımız var. Biz onlara kısaca “travma kaynakları” diyoruz ve ellemiyoruz.Ellemediğimiz için de yeterince bölüşemiyoruz.
Beş yıl olmuş annem gideli, bazen düşünüyorum “ne çok zaman geçmiş” bazen de “dün gibi” diyorum. Annemi rüyamda hep genç, güzel, neşeli görüyorum. Çok nadir konuşuyor. Dün akşam “iki günlük bir iznim varmış, onları görmeye gidiyorum, yüksekce yerlere tırmandım, sonra bol ışıklı bir oda da gördüm onları, annem kısa saçlı, kendi diktiği basma elbiselerden var üstünde, elinde bir iş var, sevindi beni görünce, babam odanın ayrı bir köşesinde, size bir şeyler getirdim, seversiniz, sürpriz yaptım” diyorum, Sonra uyandım, yatakta saatin zil sesini bekledim. Geçen gün annemin kabrine gitmiştim, hatimlerini de okudum, haftaya ikisine bir dua yapıcam, kısmet olursa.
Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun, başka ne diyebiliriz ki. Ölümün tek gerçek olduğu yalan dünyada aklımıza uygun cennet tariflerini hayata geçiriyoruz, çılgınca tüketiyoruz, her şeyi, en çok da zamanı, insan ilişkilerinin yüz yüze olanına uzak durarak, parmaklarımızla mesaj atarak, ruh haline uygun suratlar koyarak, yaşıyoruz, bir araya gelince de laf çakmalar, dedikodu, sitem … ile heba ediyoruz zamanı. Zamanlar zaman içindekileri paylaşmak içindir. Aynı gözle, aynı kalble, aynı güzelliği farklı hissedip, sonra da o hissedilenleri paylaşmaktır. Paylaşalım ki farkları görelim, farklara mesafe koymadan anlamaya çalışalım.
Hem pazartesi, hem annemin ölüm yıl dönümü, hem diyetin demeyelim de nefis terbiyesinin ilk günü, kızı kaldırmak gerek, sağlıklı kahvaltı edilecek, ev tatilden çıkıp hizaya girecek … daha bir sürü şey, ruh halimdeki kalabalığı ifade ediyor, sanırım.
Ruhumdan en iyi ben anlarım, yavaş yavaş içimdekilere söz hakkı vericem, değerlendiricem, plan program yapıcam, çoooook işim var benim, ama hepsine bi çeki düzen vericem, işallah 🙂
Diyet günlüğünü akşama yazmayı planlıyorum, bakalım neler yapmışım, nerelere takılmışım, yarına yoğun bir programım var, yazarım, yazamam bilemiyorum.
Durumlara göre ” hal ve gidiş” ayarı yapıcaz, Eskiden karnelerde “Hal ve Gidiş” notu vardı, bugünkü davranış notuna tekabül eder. Bi de filmi vardı kiiiii Şili Yapımı festival filmi, çok da güzeldir, bulursanız izleyin. Bu ay Yelkovan Kuşları’nın boğaza geldiği aymış, göç ederken uğrayacaklarmış, suya paralel uçarken avlanan, ayakları ile avını yakalayıp, yükseklerde manzaralı yiyen kuşlar. Raporlar kış ayında bahar gösteriyor, kendime bi vapur gezisi yapasım var, çantamda sağlıklı yemeklerim, kendimi rüzgara veresim, gördüklerimim görmediklerine bakasım var 🙂
Cümleten günaydın, Barış, sağlık, huzur temalı bi hafta olsun, hadi işallaaa !!!

10 ŞUBAT 2016

Aaaaay bu Murakami ruhuma huzur 🙂 Dün sıkıntılı bir gün geçirdim, hatta bir ara “yakamı paçamı ayıklayasım geldi” moduna bile girdim. Akşama doğru akşam yemeğimi paket ederek, trafiğin ters yönünde kendimi sokaklara saldım, bu arada bunalmaya devam ettim, neyse işlerimi hallettim, en son “Abdullah Efendi’nin rüyaları” konulu edebi şöyleşiden çıkıp, “Allahım ne olacak bu şehrin halleri, nedir bu akış yarabbim !!!” diye iç sesimle muhabbet ederek eve geldim. Ruhen ve bedenen yorgun olarak. Yeni bi kitaba başlayacaktım, yığından “Kadınsız Erkekler / Murakami” seçtim. İyi de yapmışım. Terkedilmiş, çok sevmiş, ihanete uğramış, yedi erkek öyküsü imiş konu. Birini okudum, bir de güzel akıyor. Okuduğum kitapları ayrı bir yere kaldırıyorum. Tanpınar’ın Huzur’unu kaldırmadım. Tanpınar dışımızı içimize çeviriyor, belli bir okuma yaşı ve zamanı var, tekrarları farklı anlamalar verecek. Murakami içimizi dışımıza çeviriyor, bir köşeden okurken kendimizi seyrediyoruz, yani ben öyle oluyorum.
Benim hayal gücüm çok geniş değil. Ben “neyse, o dur” cuyum 🙂 Misal ; Bizans’da vaktiyle bir saat varmış, 24 saat için 24 kapı açılırmış, her açılan kapıdan bir heykel çıkar, bir müzik yaparmış. Resim yok, zihnimde tasarlıyorum, önce kapıları yol boyu dizdim, hem de deniz kenarına, sonra toparladım, yuvarladım, anıt yaptım, kapıları küçülttüm, heykelleri benim evdeki yedi filin en büyük boyuna indirdim, daha küçük olursa görünmez dedim, sonra nerede görünüyor ki, hazar bi meydandadır … böyle benim hayal dünyam, fantastik boyutlara zor geçiyor, hatta metefor bile sorunlu 🙂))) Okumak ve yazmakla gelişiyorum, hayal gücü de ayrı bir zenginlik. Hayaller olabilecek ya da olabilemiyecek şekillerde olmalı, olmalı ki takip edelim, nerde yanlış yaptık bilelim, olmayacak şeyleri oldurmak için kıyıma gitmeyelim, aslında her şeyin bir olur yanı vardır, diye düşünüyorum, ayrıca olmazlara meylim var, belirtirim, dermişim 🙂)))
Gece bir mide bulantısı ile uyandım, sonra geçti, artık ilaçlardan mı, havadan mı , yediklerimden mi bilmem. Kıkırdak takviye edici ile kolesterol ilacı içiyorum, Ağrıya, sızıya, ufak tefek şeylere içmem ilaç. Ağrılarımı hisseder ve o bölgeye yoğunlaşıp, beyinsel tedavi ederim. Sonra geçiyor ama geçene kadar sıkıntı oluyor, bazen “Neden kendime işkence ediyorum ? iç gitsin” diyorum, sonrada şeker görünümlü o haplar bana “bir gün, bir gün bir çocuk, açmış bakmış dolabı, şeker de sanmış ilacı …” şarkısını hatırlatıyor, zararlı buluyorum. Bunun bi yerinde mantık olacak ama yerini bulamadım 🙂)))
Bazen iki nolu oğlanla okul şarkıları hatimi yaparız 🙂 Annem de bize eski okul şarkılarını söylerdi.Bu annelerin sesleri hep güzel olur di mi
Bu da böyle bir gün işte, siyahımsı mavi, önce kızıla boyandı, şimdi mavi mavi gökyüzünün altında toplandık. Farklı amaçlarımız, farklı heyecanlarımız, farklı beklentilerimiz, streslerimiz var. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altındayız,yaşamak, hür yaşamak, iyi yaşamak amacımız, yeryüzünü birbirimizi yemeden paylaşalım. olur mu ? Olacak inşallah. Cümleten günaydın

11 ŞUBAT 2016

Yağmur soğuğu kırar derler kırmış gibi, Kaç gündür Şubat güneşine aldanmakta idik. Kahvaltının mutlulukla, ruh sağlığının hava ile doğrudan ilgisi var. Güne yemekle başlamak vücut fonksiyonlarını harekete geçirirken gönlümüze göre havalar da ruhumuza enerji yüklüyor. Ben ılıman ilklimciyim, yağıp geçen yağmurları, denizin rüzgara takılıp kıyıda kırılan dalgalarını, gözümün içine girmeyen güneşi, yeşilin etrafa yayıla her tonunu,yeşil tonunun kızıla dönmesini, karları da dağların tepesinde severim. Aslında bu kadar değil daha tabiata dair bir sürü şey severim de artık pek çok şeyi resimlerden sever olduk. Doğa ya çok verip bunaltıyor ya da hiç vermeyip daraltıyor. Eeee suç bizde, dünyayı tükürük yağmurumuzda boğmak için çaba sarf ediyoruz. Zaten bazı yüzlerden düşen yağmur olan tükrükler yeter. Çoğunluğun oy verdiği bir yönetimimiz var, gönlümüzün değil ama gözümüzün başkanı da malum. Kimseye salak, aptal demeyeceğim, çünkü bu göreceli bir kavram. Herkesin salak tarifi kendinden gayrisini kapsar, yani kendi model, bazıları aykırı 🙂
Ama cehalet genel bir kavram. İnandıklarını güncelleyip, aklına takılanları sormazsan, zamana yayıp karşılaştırma yapmazsan, araştırıp okumazsan kiii bunu sadece kendine uygun olanları okumakla kısıtlı tutmuyorum. Yelpaze geniş olmalı, kendini kendince emin ellere teslim edersen, o ellere kan bulaştığını görmezsen … sen cahilsin derim. Geçmişe özlemin geleceğe bir faydası yok.
Çarşı pazar o kadar zamlandı kiii, faturaların yarısından çoğu tüketim bedeli değil, yoksullar iyice yoksul oldu, çöp karıştıranlar, marketlerden çıkma mal alanların profili değişti, sokaklar yabancı kaynıyor, etrafımızdaki on kişiden altısı farklı bir dil konuşuyor. Bunlar niye geliyor, nedir sebep ? Durmadan inşaat yapılıyor ve satılıyor, bunları kim alıyor, her gün insanlar ölüyor, cenazelerin show bölümleri ekrana geliyor, acılar tahminde, ağzı olan konuşuyor, menfaatler suskunluğu bozuyor, çelişkilerin kaç kişi farkında, düşmanlık ateşine durmadan odun atılıyor, tek tipe ne kadar da meraklıyız, yaşlanmak beyin hücrelerini öldürüyor ama bu siyasileri kapsamıyor, onlar akıllarından emin, tapınmak günah ama bazı şeylerin günahı yok, yüzümüze gülünsün, kulağımıza övgü dolu sözler gelsin, yalan da olsa fark etmez, bi lokma bi hırka bir tarafa, küpler başka tarafa … bu mudur ? Görünene göre budur 😦
Dün akşam biraz tv izledim. Esra’da bi hanım var. Eş için talepleri; Nişantaşı , Cihangir taraflarında otursun, dini bir görevi olsun, imam, din dersi hocası gibi, tipi de Tarkan’a benzesin. Festivale bilet aldım, bir iki filmimde Nişantaşı’nda var. Ya Ahmet Hakan’a uğruyacam, ya da Teşvikiye Camisinin imamına bakıcam belki bir yardımım dokunur. Hiç böyle taleplerim olmadı da, olursa olan nasıl seviniyor bi bakasım var 🙂
Valla işte dünya bu kadar, dedim ve ikna oldum, inandım. Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, mutlu olup, mutlu edicem inşallah “gerisi teferruat !” da diyebilirim belki …

12 ŞUBAT 2016

Her gün aynı şeyler, bazen insanın hiç uyanası gelmiyor, bir mecburiyet bizi ayağa diktiğinde yüzümüzü göge çevirmeliyiz. Gece görülebilir halde iken birden bir karanlık çöküyor, gün doğmak için güç topluyor, sonra yavaş yavaş bulutlar aralanıyor, renkler kızıla, sarıya çalarken aralarına mavi karışıyor, sonra bi yerlerden beyaz parlıyor, birden dünya aydınlanıyor. Doğmaktan batmaktan usanmayan bir güneş var iken, yen bir gün yeni umutlar taşırken, kendinden utanıyor insan, bıkkınlık duyduğu için. Ben öyleyim, pozitif enerji yüklenmek için güneş ben uyurken doğsun istemem. Aynı anda bakışırken aramızda bir alış veriş oluyor. Sonra ben camdan çekiliyorum, güneş de isterse bulutların arasına çekiliyor, isterse karşı binaların camlarında yangın çıkartıyor, isterse üstüne koruyucu çekilmiş gibi bi tabaka altından hissettiriyor kendini. Bunlar gökyüzünün işleri, vardır bi kuralı, bi kanunu. Biz sonuçlara bakanız 🙂
Göçmen kuşlar göç mü edemedi, yoksa bunlar sürgün kuşlar mı bilemedim, her sabah akşam sürüler görüyorum. Belki de bu kuşlar yersiz yurtsuz mülteci ruhlarıdır. Nereye göç edecekleri bir türlü belli olmayan, hiç bir yerde huzur bulamayan, bir bakarsan hüzün, bir bakarsan çaresizlik, bir bakarsan istenmeyen … yersiz yurtsuz edilenlerden. Bir filmde görmüştüm ama gerçek olabileceğini düşündüm. Sahil korumaya yakalanınca bot, hemen birisi yanındakini suya attı, sahil koruma onunla uğraşırken öbürleri kaçıp karaya çıktılar. Suya atılan oğlanın annesi “oğlum, oğlum” diye biraz dövündü ama hiç kimse oralı olmadı. Menfaatler insanı taş kalpli yapıyor. Şartlar mı bizi değiştiriyor, biz mi şartları olduğu gibi kabul edip direnmiyoruz çok açık ve net değil. Net olan nefis mücadelesini çooook çooooook zaman nefsin kazanması.Bir de kolayı seçiyor insan. Mücadele edilecek o kadar çok şey var kiii, birinden birine yeniliyorsun çaresiz. Aaaaaah aaaaah insan insanın kurdu. İçini kaynatıp, karıştırıyor ; iyilik yapıp unutturmayanlar, kendilerini her şeyin hakimi sananlar, bolca boş vakti olup da ayrıntıya saranlar, yüksek dağların tepesinde yuva kuranlar, kartalım sanıp da ruhunu yılana satanlar ,( bu arada yılana sabah sabah iğrenç demek istemedim, sonuçta o da Allah’ın yaratıklarından, sürüngenliğini mevzu bahis ettim ben ) örnekler çoğaltılabilir, malum çeşit çok, işte hep bunların yüzünden derken kendimizi temize havale edemeyiz. Sonuçta insanları insanlar bozuyor.
Neyse ki hayatımıza renk katacak şeyleri tüketim dünyası araya şıkıştırıp konuyu dağıtıyor. “14 Şubat’a hazııııırnıyııızzz !!!!” diye soruyor, tüm mağazalar, duvarlar, ağlatan reklamlar. Bi sevgilisi olan pişman, bi de olmayan. Bi yerde okudum, ertelenecekmiş, hatta şartlar günden güne ağırlaşıyor, 29 Şubat’a alınsın da dört yılda bir gelsin diyenler var. Ben “Deliye her gün bayram” takımındanım, Benim hiiiiiiç umurum olmaz 🙂Hediye güzeldir,severim, birini sevdiğini söylemek ve ifade etmek için bir yıl beklemeye ne gerek var. Sevdiğine tarih beklemeden hediye alan, içinden geldiği zaman “Seviyorum seni uleeeeeyn !!!!” diye haykıranlara helal olsun, 14 Şubat’lar, varsa zamanları, paraları, uysunlar kapitalizm dayatmasına, bi kere daha olur, olsun valla 🙂
Bizans Saatine göre 24 nolu kapı açılalı yedi buçuk saat oldu. Yeni günden yedik bile. O kapı açılınca günün son heykeli olarak ne çıkmıştır acep. Yorgun, bezgin bi şi dir, mutlaka, Eskiden eski yıl ihtiyar dede olurdu, yeni yılı da leylek getirmiş bir bebek olarak çizerdik, o zamanlar aklımız ermiyordu, ne idüğü belirsiz bir yıla neden sevinirdik ki, şimdi yıllar belli, savaş temalı, hır gür, dedikodu, devletler arası bile var, Aaaay Putin hiç sağ kolunu sallamazmış, yürüken, hızlı silah çekebilsin diye .Esra’ daki kızı takipteyim, gelen taliplerin hiç biri talebe uygun değil, ya da biri uyarsa üçü uygun değil, ama geliyorlar işte. Sörvaaayvora da Morgül nasıl yakışmış, hele kırmızı ile takvilenmesine ba yıl dıımmm !!!! Hayat baydı demeden, kendiliğinden bayılmak da bi marifet, Bayılıp ayılarak devam, valla, Cümleten Günaydın…

13 ŞUBAT 2016

Sanki nisan sabahına uyandım. Ilık ve yağmurlu bir hava. Dün de öyle idi, ağaçların rengi değişmeye başlamış, kandırılmaya müsait ağaçlar sanırım yine aldanmış. Önümüzdeki günlerde hava Marmara Bölgesinde 25 dereceyi zorlayacakmış, hatta Kocaeli, Bursa 30 dereceyi görebilirmiş. Cemreler bile düşmedi, anormal ötesi bir durum. Zaten ne normal ki, zaten normalin tam sınırı var mı ki, herkesin normali kendine, genel normal tanımı olsa, birlik beraberlik olurdu.
Dün çok yorulmuşum, erken yattım, kitabımı okurken uyumuşum, kitap yere düşünce anladım 🙂 Çok şükür iyice bi dinlenip kalktım, pencereyi açtım, yalancı bahar evin içine dolsun diye. Eeee seviyoruz, yalanın pembe beyazlarını, sonra onlar kara yalandan, kara yılana geçip bizi sokuyor, anladığımızda da vakit çooook geç oluyor. Şu ara bir facebook testleri var kiiii herkes yapıyor sanırım, ben de yapıyorum valla 🙂 Anacım her derde deva testler; nasıl annesin, yaşam çarkın nasıl görünüyor,gözlerin hangi sırrı saklıyor, sen gidince en çok kim üzülecek, kaç yaşında ölücen, yeterince cesur musun … daha aklınıza ne gelirse, basıyorsun düğmeye, yuvarlaklar dönüyor, veee mutlu sonuçlar, bir keresinde hangi yabancı artiste benziyorsunda test edenlerin hepsi aynı çıkmış idi 🙂))) En son yaptığım cennetlik misin, cehennemlik misin testinde cehennem çıktı, çok bozuldum, daha da yapmam dermişim 🙂)))
Nasıl bir toplum olduğumuzu çok iyi biliyorum, insandan da anlıyorum, ama “şıp” diye değil tabi ki de. Aslında iyi bakınca kendini belli ediyor da, yine de bi şans veriyorum. Araştırıp öğrenmekten çok, hissettiklerimizi duyduklarımızla karıştırıp konuşmaya meraklıyız. Geçen Twitterda “Şebnem Ferah özür dilesin” diye bi başlık açılmış, ne yapmış merak ettim, konuyu bulamadım, benim gibi çoğunluk bulamamış, ama tweet atmış, sürü psikolojisi, biri “koşun” dedimi, önce koşmaya başlıyoruz, niye koştuğumuzu da koşarken anlamaya çalışıyoruz, ya da çalışmıyoruz, içinde olmak yetiyor.
Bir şey okurken altındaki yorumlara da göz atıyorum, çoğu ya okuduğunu anlamamış, ya da iyi okumamış oluyor, ama bir fikri illa ki oluyor. Bu fikrinin de yalan yanlış olmasına aldırmadan paylaşıyor, elbette etkiledikleri de oluyor.
Bu dünya bir bilmece çöz çöz bitmiyor, yukardan aşağıya, soldan sağa soruluyor, bir yerde birleşmesi gerek, o yerde ortak menfaat oluyor, birleştiği yerlerde birlik olmuyor. Atalarımız Birinci Dünya Savaşını, anamız babamız İkinci Dünya Savaşını gördü. Bize kısmet Üçüncüsü gibi gözüküyor, çocuklara dördüncü demiyorum, onlar direkt Galaksi savaşlarına geçer. Geçen bir film fragmanı gördüm, Hi-Men, Batman, Süpermen, Örümcek Adam … bunların kadın versiyonları, adı aklıma gelmeyen robot kılıklı olan, beton dökülmüş gibi duran adam hepsini bir filme koymuşlar, hepsi bir yanda mı, karşı karşıya mı bilemedim. Ama durum o kadar kötü yani. Kahramanlarımızın bile birlik olması gerek de biz yine parça pincik yollarındayız, dün haberlerde bir bölüm gördüm, 12 Eylül tekrara geçti dedim, üstünden ancak çeyrek asır geçti 😦
Kızı kaldırayım, kursa gidecek, benim de etkinliklerim var, ev içi, ev dışı, dünya dönerken içinde dönelim bakalım, cümleten günaydın, yağmurlarda ıslanın, yarın 14 şubat, belki aşk yağmurudur bunlar

15 ŞUBAT 2106

Okuduğum kitaplardan notlar alıyorum, hatırladıklarım, yeni öğrendiklerim. Asansör Müziği diye bir şey var, bunu unutmuşum Kadınsız erkekleri okurken hatırladım, adı geçen parçaları bu sabah bir bir dinliyorum, A Summer Place/ Percy Faith Versiyonu 🙂 Belki bir faydası olur, başı da sonu da beni boğum boğum boğan bir hafta oldu, yenisinden sıkıntıyla karışık umutluyum. Hafta sonu Yarın Başka Koruda/ Melih Cevdet anday oyununa gittim. Dekor, ışık şahane, oyuncular mükemmel, roller cuk oturmuş ama konu var ya konu yedi bitirdi beni. Kim ölü kim sağ bilemedim, 2 saat 15 dakika, ikinci perde bitecek gibi değil, gidenler arada gitti, kalanlar uyukluyor, bana da kazak batıyor, ayakkabı sıkıyor, oram buram kaşıyor, yerimde tam merkezde, oyuncularla göz gözeyiz, sanata saygı, emeğe saygı sonunu bekledik. “Çok şükür bitti” diye alkışladım inan ki. Sanata her noktada ulaşılmıyor şekerim, Mikadonun Çöpleri’ de böyle idi. Oyunculardan biri arkadan koşarak sahneye girdi idi, tam yanından geçerken arkadaş korkup ayağa fırladı, o zaman gençlikte var, yerde arkalarda fıkır fıkır ederken bu kadar sıkılmamıştım 🙂 Aaaah aaah rahmetli AKM de izlediğim son oyunlardan biri idi. Ne güzel yerdi, yere doğru sarkan balon avizeleri vardı, Hafta sonu sabahları klasik müzik konserleri olurdu, bale, opera, sergi ki en son Bedri baykam’a gitti idim. filan da , içine tükürdüler, sefaları olacak mı bilmem, Taksim meydanı Mehteran çalacak şekilde düzenleniyor, çalsın bir şey demiyorum, o da güzel, onu da severim, olanı yok ederek, az olanı yaşatmayalım, hepsine yer bulalım.
Sabah mutlu haberi aldım, kilo vermişim, akşama ayrıntılı yazıcam, bugün temizlik, yarın hazırlık, öbür gün anneme babama dua okutucam evde inşallah. Sonrasına İF ‘e biletlerim var. Bir belgesel, yedi film. Gittikçe ne gördüysem yazarım. Pazar günü kendimi bırakarak kendime gelme çalışmaları yaptım, yeme içme (benimki kısıtlı), okuma, film bakma yaptım. aaaay dünkü filmlerde içimi baydı valla. Everest hepsinden hallice idi. Sevdiklerim sevdiğini bir kez daha beyan etti Kitap bitti. En çok,”Aşık Samsa” yı beğendim, Kafka’nın Dönüşümün tersi, böcek insan oluyor. Hepsi güzeldi aslında. Bizda Tanpınar neyse, dışarıda da Kafka o, Ben de epeydir “Milena’ya mektuplar” ile bakışıyorum, öyle derin bir aşkı yüreğim yaza mı kaldırır bilmem 🙂 Kızın elindeki kitabı okuyacağım. Olağanüstü Bir Gece/ Stefan Zweig, ince bir şey, sonrasına da malzemem var.
Yıllarla beraber huyum suyum değişiyor, önce arkadaşlarıma bakıyorum, sonra kendime dönüyorum, bakıyorum ki dönüşüm var. Misal ben eskisi gibi her şeyi didiklemiyorum, “niye olmuş, neden olmuş, doğrusu buymuş ..” hatta yakaladığım yalanları bile sonucu değiştirmeyecekse olduğu gibi bırakıyorum. Bu o kişi ile arama bir siyah nokta koyuyor, noktalar ilişkiyi perdeliyor, ne zaman ki görünmez olur, o zaman ben de görmüyorum, Tartışmaların, yüzleşmelerin ateşinden yoksunum artık. Yalanlar, ihanetler, kurgulanmış hesaplaşmalar gün geliyor sahibinin vicdanını delik deşik ediyor, “Eeeeey huzur nerdesin !!!!” oluyor. O sırada ben huzurumla huzurdan gitmiş oluyorum.
Asansör müziklerine devam, Mantovani /Full Album dinliyorum, beş saatten fazla imiş, Bitene kadar açtıkça dinlerim, Kızı yolcu edip, kahvaltımı yapıp, suya sabuna karışayım, ama önce ruhuma huzur için biraz oyun oynayım, hayvanları kurtarayım 🙂))
Memleket huzurunun mumla arandığı şu günlerde, iç huzur için ne lazımsa yapalım, içimiz dışımıza vurur belki Cümleten olabilecek en iyi haftalardan olsun …

16 ŞUBAT 2016

Çok yorulmuşum. Her kemiğim ayrı ayrı ağrıyor. Bu da iyi karmaşada öne çıkan yok hiç olmazsa. Pozitif olmak böyle bir şey. Polyanna ruhumuzun derinliklerine yuva yapmış, Alice ile harikalar diyarına ha geçtik ha geçicez, iki sene mektep tatiline denk gelemedik ama dünyanın merkezine seyahat ettik, mana anlamında içimize gittik geldik, Küçük Kadınlar ile Küçük Erkekleri tanıştıramadık … okumalık dünyalarda gezmeye teeee küçüklerden başladık da şu Kibritçi Kız olmayaydı iyi idi. İşte o nokta kırılma noktamız dermişim 🙂İçimizdeki sorular, isyanlar, yerleşik hüzünler, bir kibrit boyu hayaller ve hayatın tek gerçeği ölüm … hepsinin temelini attı, Kibritçi kız.
“Ağaç yaş iken eğilir ” diyen ataların haklı olduğunu var sayarsak bu benim kızın durumu ne olacak ? Bir yandan saate bakıyorum, kaldırmaya gidecem, günaydın deyip eline telefonu vericem, sonra kahvaltı, kahvaltıda başını bekleyip, lokmaları ağzına vericem, arkasından nimetlerin ağlamasına müsade etmicem, arkasından kapıyı kapattığımda, hangi saatte kalkarsa kalksın hep aynı saatte geç kalır, gerçeği ile bir kez daha yüzleşecem. Aaaay Allah iyi yönde ıslah etsin, dün odasını temizledim, tam zamane genç kız odası, bazı yönleri ile çok benzeşiyoruz ama bazı yönlerimizin iki yakası bir araya gelmeyecek gibi. Bir koşuşturma içinde geçiyor günler, dün temizliği bitirdim, bugün alış veriş, ve ikram hazırlığı var. Rahmetliler kadayıfı çok severlerdi, Babacığım alır gelirdi ;”Ayşe kızım, yap da yiyelim” diye. Sevdikleri şeylerden yapıcam inşallah. Havada bahar halleri devam ediyor, bakalım sonu nereye varacak. Geride kalan her şey bildiğimiz şeyler olunca, tadını bilince onları özlüyoruz, tekrar olmayacağını, olsa bile aynı tadı bulmayacağını bile bile özlüyoruz işte. Ölmüş anne babalar da öyle, gerçi ben çok rüya görüyorum, hatta aralarda film arası gibi uyanıp, biraz müdahale edip kaldığım yerden devam ediyorum 🙂))) İnsan yelpazem çok geniş, bazen aklıma gelmeyen rüyama geliyor.
Bugün de yazıya ayırdığım süre dolmuş, bir başka yazıda buluşana kadar kendinize iyi bakın, arkasından “Çare Yıldız Tilbe” klibi paylaşıcam, yayından kaldırılmış bir reklam, sabah sabah bana iyi geldi, bakın size de gelsin , Günaydın

18 ŞUBAT 2016

Günaydın !!!!
“yayın yasağı, pizzacı, ambulans” sıralaması şaka gibi ama şaka olmayan, iki sabah da bir yeni bir Diyanet Fetvası ile uyanan, şiirden şarkıdan, öz kız evladından, 500 metre öteden geçen mini etekli hatundan tahrik olan, asmalı kesmeli, masaya yumruk indirmeli açıklamalarla ikna olan, menfaatleri söz konusu olunca Termik santrallere, madenlere, yeşile düşman heeer şeye izin alınca, sebeplerinden tatmin olan, uyuşturucu tacirleri Hac ziyareti yapıp, “o iş başka bu iş başka” diye kendini anlatan, sigara içti ise, bi de kanser oldu ise 3 Marttan itibaren itibaren ilaç alamayacak olan, “Benzin indirim ve bindirimlerini takip edemiyoruz, tek günlerde insin çift günlerde çıksın” diye kendini espriye vuran, vergi şampiyonu, hizmet mağduru, sınırları sınır olmaktan çıkmak üzre olan, çok inançlı ama kendinden olmayana hoş görü duymayan, İnandığına teslim gibi görünüp yine de “şunun gözü çıksın, bunun işi batsın, onun evini ateş bassın” diye özel istek yapıp, “hani o kalabalıkta arada kaynamayayım, hatırtlattım” diye yakaran, adam kayırmaya kutsal kitaptan, hadislerden yol açan, tek kanal tv izleyip, okumayan yazmayan, ama ağzı oldukça konuşan, köle eğilimli olup da bir türlü farkına varmayan, araştırmayan, öğrenmeyen, inandığına soru sormayan, öyle bir inanıyor kiiiii bunun için de hiç soruya ihtiyaç duymayan, aksini yaptımı soluğu kodeste alan, düşünmeyi suç sayan, bir birine kin ve nefret duyan, halkı ile polisi karşı karşıya geldidiğinde taraf tutan, kimin ne istediğini bilmeden tutmadığı tarafa sallayan … Eeeeeey benim çoooooooooooooook sevdiğim vatanımın, ayırmadan çooooooooooooooook sevdiğim halkı !!!! yiyin birbirinizi demek çok isterdim ama diyemiyorum.
Sevin birbirinizi, anlayın dinleyin birbirinizi, bi barışın, bi sarılın, hoşgörü diye bir şey var, birbirinize bi kucak açın, bi iletişim kurun, merak edin, sorun, doğrusunu bulmak için araştırın, bi silkinin da. İçimiz kurudu, Kalbimiz bir acıyı hazım edemeden, yenisi geliyor, bi ölüm zamanı var biliyoruz, inanıyoruz da, insan insanın azraili olmasın, “Rabbim beni eceli gelmişlerin şerrinden koru” diye bir dua var, yani kimsenin ölümüne sebep olmayım demek istiyor, kimsenin ölümüne sebep olmayalım, insanlar hastalıktan, kalpten, yaşlılıktan ölsün, ölüm haberi bir normale dönsün.

19 ŞUBAT 2016

Kızımla beraber kahvaltı ettik, onu yolcu ettim, çayımı aldım, içine de bir limon dilimi attım, günlük yazmaya oturdum. “Ayılana gazoz, bayılana limon” Öyle, içimiz baygınlıktan öte. Bir ayraç olup, kitap sayfaları arasında kalasım, bir filmin sağ alt köşesine yapışıp içine akasım … başka dünyalarda yaşayasım var. Ne zor bir şey seksenlerde genç olup yaşlanamadan tekrarını misli ile yaşamak. Unutamadan üstüne yenisi geldi, Alzheimer yaşının erkene çekilmesi çalışmaları da pakete eklensin diyecem ama bu gidişle kendiliğinden erken bunayacağız, aklımızda tutacak şeyler benzerlikten bir birine karışıyor,”o mu, bu mu hangisi doğru ? ” diye karşılaştırırken kafayı yiyeceğiz, belki de ona bile zamanımız olmayacak, bir bombalık canımız var, kınanmış olayların ölüsü olacağız.
İF başladı, dün ilk filme gittim, yol boyunca baktım, insanlar ; yorgun, bitkin, endişeli, suskun.”Kalbi atanlar bir adım öne çıksın, nefes alanlar, rüya görenler, hata yapanlar, pişman olanlar, merak edenler, kafası karışanlar, yarası olanlar, yarasını saklayanlar, ölümden korkanlar, hayatta kalanlar … birleşin ” Bu İF’in reklam filminin sözleri, çıkınca hep bu sözleri düşündüm. “Hayatta kalanlar” Zincirlikuyu Metrobüs durağında buluştuk. üç dakikada bir dörder dörder kalkıyor, aynı anda bir de karşıdan geliyor, kabaca bir hesap yaptım, her birinde en az yüz kişi var, beş tanesi beşyüz, onun iki misli dışarıda bekliyor, metrodan oluk oluk insan akıyor, metro boşaldımı belli bir ritimde yürümen lazım, düşsen kalkamazsın, o derece. Yolun üstünden bakınca manzaraya hakimsin, biri insanların arasına atlasa, karışsa ölecek sayısını kestiremiyorum, hiç bir güvenlik önlemi yok, dün Beyoğlu’na gittim, en güvenli ter Fransız Kültür bi orası korumada, birde at kuyruklu simitçi ile güncel sakallı kestaneci sokağın başından sonuna doğru ara ara bakıyor, artık metrobüsde patlama olursa siz yabancı kaynaklara bakın,bakamadınız, olmazsa beşyüze elli derlerse ona kanın.Ankara’da ölü sayısı beş olarak geçerken üç otobüs olduğunu çoktan öğrenenler vardı da ben hiç bir resme bakamadım, içim kaldırmıyor ama kesinlikle tahmin ettiğim bir manzara.Kendini ifade edemeyen bir topluma dönüştüğümüzün kanıtı 8 feci sözün hepsini birden sıralayarak konuyu toplayalım; Aynen, hayırlısı, Sıkıntı yok, Tabii ki de, Yapacak bir şey yok, Valla bence de öyle, Kesinlikle, kısmet .Bunlar her derde deva, seçin alın. Misal bugüne ben seçip size de hediye edeyim. “Sıkıntı Yok !!!!”
Bu arada film fena değildi, böyle bir konuda ilk kez izlediğim bir film, hint işi, Hintliler bu arada bayağı yakışıklı, hoş adamlar olmuş dersem olur mu, hadi olsun 🙂 Film İngilizce idi ama alt yazısı da İngilizce idi, festival Türkçe’ye de çevirmişti. İlk gün, mesai saati, tenha idi, bakalım diğerleri nasıl, yolda iz de patlamazsak 28 Şubata kadar devam edicez inşallah.
Başka ne diyeyim, kalbimiz başka, dilimiz başka, insanlar bölünmüş, ölmüş parça parça . Mecburen, mecburiyetten Günaydın.

20 ŞUBAT 2016

İki dünyamız var, biri iç, biri dış. Bu yüzden ikiyüzlü olduğumuz doğrudur ama içi dışı bir demek doğru değildir. Çünkü tam olarak dışımız içimize dönmez, her konuda kendimiz ile yüzleşemeyiz, İçimizde tam olarak dışımıza dönmez, frene basan kanunlar, toplumsal kurallar, kalpten gelen hisler var ki bunlara “İncitme, küstürme …” gibi isimler vermişiz ipin ucu kaçarsa felaketimiz olur. İki dünya birbirine yakın dursa da bir birinden bir şeyler gizler. Dış dünya genele uyum sağlar, iç dünya kendi içinde parçalanır. Biri gülerken biri ağlar, biri yok derken biri var diye çığlıklar atar. Bunlar bir bedende birbirine uyum sağlamadan yaşar. Tamam, abartmayalım bir oldukları zamanlar da vardır, tek yürek gibi davranırlar ki bu da acayip huzur veren bir durumdur. Fakat dış dünya gören gözlere karşı sorumludur, iç dünya gözden ırak kalbe hesap verir, hatta vermez, kalbin görüşme teklifini red etmez ama sürekli erteler. “İki cihan bir araya gelse” dedikleri durum aynen de böyledir. İçimizi dışımızla bir edemediğimiz için ortaya yalanlar, abartmalar, teselliler çıkar ki bunlar hep karşı tarafın iyiliğine yöneliktir. Sonra yalanlar yeni yalanlara ihtiyaç duyar, hatta ilk yalan unutulur, nerden başladığı bilinmezken nereye gideceği de meçhul olur. Uzun ince bir yolda gideriz gündüz gece, desek durum istikrarlı gibi görünür. Ama yollara taş döşenmiş, mayınlı, çift yönlü trafik var,havada sis var, trafikte seyir eden yayalar, hayvanlı arabalar var, kuralsız yeni yetmeler, kurallıyım sanan trafiğe düzen vermeye niyetli ama niyetinin ne olduğunu kendi bile unutmuş yaşlılar ile bu karmaşaya “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye tepeden bakanlar var.Yeni araba almışlar, yenilerden konvoy yapmışlar, yolun köprülüsünü, dublellisini yaptırıp övünenler ile “Aferin, bu yeterli ” diye elini çırpınca aval aval kaçan balonuna bakanlar var. Var da var, saymakla bitmez, tek bir şey yok “Huzur” , bi de tahminim huzur kaçıranlarda uyku yok, o yüzden mi, binlerce soru var ne soran ne cevap veren var. Uyku hali mi sardı bizi ?
istikrar sadece artan ölü sayısında var, düzenli olarak öldürülüyor insanlar, “Kader, Kısmet, hayırlısı, Aynen, Tabii ki de, Sıkıntı yok, Yapacak bir şey yok …”
Annemgilin evindeki kütüphanede “Kabahat Kimde ? / Herzen” diye bir değerli kitap var,Ablam almış, ablamla rahmetli babam da çok okur idi. Geçmişin kalıbında donakalmış,baskıcı bir toplumun acı çeken, sorumsuz insanlarını anlatırmış, hep bakışırız da hiç okumadım, şimdi zamanı gelmiş demek, haaaa genele bi faydası olur mu, olmaz, çünkü herkes kendi doğru yolunda, iç dünyam ile dış dünyam arasında bi köprü olsun, diye şeyetcem ben de.
Kimin ne kadar üzüldüğüne, sevindiģine dair kanıt aramayalım, ne bilinir ne belli olur, en azından miktarı.
Gün aydı, içinize de aysın inşallah.

22 ŞUBAT 2016

Bir kaç gündür dünyaya haber niteliğinde bakmıyorum, kim ölmüş, kim savaşa girmiş, kim kazanmış, kim kaybetmiş, kim kime ne demiş bilmiyorum. Merak da etmiyorum, gelişen, değişen olumlu bir şey yoktur, çelişenler çelişmeye devam. Her tarafın ateşli taraftarları varken ben sade ve yansız olarak bakıyorum dünyaya. Hayatımın merkezinde bir lider, bir parti,bir takım, köklü bir alışkanlık, hatta onsuz yapamam dediğim bir insan yok. Biliyorum ki yokluk varlığın imtihanıdır. Biliyorum ki her doğrunun başkalarına yanlış geldiği yerler, her yanlışın da bir başkasının doğrusu olduğu bir yer vardır. Eleştiri, sorgulama, araştırıp öğrenme vb her yöne olmalı, bir tarafa bağlı kalma da bir çeşit körlüktür. Bu pazartesi sabahında, kısa Şubatın bir gün uzadığı bu yılda, cemre havaya düşmüşken, aslında kor ateşler tüm dünyayı yakarken, herkes her türlü ateşe hem yürüyüp, hem odun taşırken, akşam yattığım uykuya “Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam” diye niyet edip, bir çok şeyin rüya gibi olduğunu görüp, unutmadan uyanmış haldeyim.
Her şey umurunda iken, değilmiş gibi kendimi festivale vurdum. Başka dünyaların içine akmaya devam, bu arada dünyalar da bir birine benzer, aynı acının adı değişik, şekli farklı ama inanıyorum ki tadı aynı.
AKŞ , Yazım hatası yok, mesajı var. Hindistan yapımı, gey filmi, bu da hayatın bir gerçeği, tabu olmaktan çıktı, daha yaygın konuşuluyor, varlığı, insan tarihi ile bir bence, din, dil, ırk tanımıyor. Erkekler erkeklere aşık olduklarını haykırıyor artık, hatta ülkemizde de böyle haykırıp, tapınanlar var. Aşk her yerde her şekilde var, tanıyan tanıyor.
DİNLE BENİ MARLON ; Marlon Brandon yaşadığı sürecebinlerce saatlik ses kayıtlar yapmış, anlatmış, olanı biteni hayatını, gelmişini , geçmişini. Sesler görüntü ile montajlanmış, çok güzeldi, zaten sevdiğim, beğendiğim, takip ettiğim biri idi. “çocukken sevgi ile tanışmayan, ne olduğunu bilmeyen insanlar, sevmesini bilmiyorlar, ne kadar kızarsak kızalım, ne kadar küsersek küselim, sonunda herkes anne babasına benziyor, babam bana baba olamadı, ben de çocuklarıma baba olamadım !!!” belgeselden aklımda kalanlar.
ADINI MALALA KOYDU; Afganistan temalı, Malala 2014 ‘ün Nobel barış ödülünü alan kız, okulları bombalayan Taliban’a karşı geldiği için, okul servisinde arkadaşları ile birlikte kafasına silah sıkılıyor, ama ölmüyor, uzun bir süreçten sonra iyileşiyor, şu an İngiltere’de yaşıyor, Hala kızlar okula gitsin diye dünya çapında mücadele veriyor, Belgesel gibi, çizgi film gibi yerleri var, Malala bir kahraman kız adı. Film boyunca dinin iyilik ve güzellik aşılarken nasıl kafa kesmeye geldiğini , en iyi kadın eğitimsiz kadın slagonunun nasıl gerçek olduğunu görüyoruz. Hayalleri bir başkasının orasında burasında kıl olmaya, haremde hazır ve nazır olmaya yeten kadınların doğurduğu çocuklar dünyanın mahvına sebep oluyor, açık ve net.
SERÇELER ; Anne baba ayrı, büyümekte olan bir çocuk, güneşin batamadığı bir Kuzey ülkesi, bu ülkeden enfes manzaralara eşlik eden kafası karışık gençlik, Çok etkilendim, aklıma yer eden bir sahne yüzünden akşam uykuya zor daldım, Görüntüyü silemedim, gözümün önünden.
Her şey dönüp dolaşıp insana takılıyor, insan insanın aynasıdır, çevresel faktörler ve aile yaşantısı paralel mi gitmeli, birbirini keser ise ne olur, genler de önemli, çocuk doğurmak ile çocuğa sahip çıkmak, hayata hazırlamak aynı kolaylıkta değil, severken boğmamak, sevgiyi saklamak, hatta sevgiden kısıntı yapmamak gerek , işte bunlar hep insan işi, insanın bu işlerin hakkından gelebilmesi için de eğitim şart.
Şimdilik filmlere ara verdik, hafta ortasına kadar 🙂 Bu arada işlerimiz var, ev içi, dışı, diyete devam, okuma yazma … hepsine zaman bulacağız inşallah, yeter ki sağlık olsun, kafa sağlam olsun, gerisini bakıcaz bi şekilde, cümleten Günaydın

23 ŞUBAT 2016

“Gölge eder, çatılar
Dib dibe, nefes nefese
Dokunamazlar birbirlerine;
esefle …”
Bir yerde okuyup not almışım.Beğendiklerimi, sonra bakarım dediklerimi, merak ettiklerimi kayır ediyorum, arada dönüp bakıyorum. Çatılar da insanlar gibi, tek başlarına, eğilmez, bükülmez, anlatmaz konuşmaz, bir tek gölgeleri birbirine karışır.Dünya acı üstüne mi kuruldu acep ? Herkesin acıları var ama hem paylaşmıyor hem de empati yapmıyor, aksine kendine benzeyenleri seyretmekten haz alıyor da elini uzatmıyor, bir adım atmıyor. Çok duydum, gördüm; “Ben dayandım, sen de dayan, bir şey olmaz zamanla geçer” diyenleri. Tahminimce acı kadınlara mahsus, hatta onlara yakışıyor, diye ukalalık bile edilebilir. Eşiktekinden, beşiktekinden başlayarak ölümüne kadar acı var kadınlar için.her acının yerleşik bir travması var. Kadın ticaret amacı olmuş çok zaman, tarihte barış için evlilikler yapılmış, fikri alınmayan kadınlar üzerinden. Aaaay hele bir ellili yaşlardaki Sırp kralına gelin edilen beş (5) yaşındaki Simonis hikayesi var kiii okumaya bile dayanamıyor insan, Boleyn Kızlarını okurken de daraldı idim, yaşlar genelde dokuzdan başlıyor, 11 ile 13 arası ideal, 15 geç sayılıyor. Tüm tarihlerde var bunlar, sonra da bu kızlar en fazla otuzuna kadar yaşayıp ölüyorlar.
Valla ne desem bilemiyorum, o kadar çok şey için üzülüyorum ki. Eskisi gibi “suçlu o, bu” deyip de işin içinden çıkamıyorum, her açıdan bakmaktan konuyu unutuyorum bazen 🙂 Ama kesin bildiğim bir şey varsa o da; çocuk çok emek isteyen bir iş, doğurmuş olmak için doğurup ortalara salma ile olmuyor. Eğitim istiyor, takip istiyor, nerede kimle geziyor, nasıl büyüyor, nelere zaafı var, ne istiyor, ne verebiliriz, cinsel eğitim, sosyalleşmeye katkı … daha bir sürü şey. Bunların çoğunu yapmıyor aileler, nedensiz yasaklar, sebepsiz çok paralar, her istediğini illa ki yapmalar ya da imkanı olduğu halde yapmamalar … biz orta yolsuz bir toplumuz, hatta yolsuzuz, bir çok anlamda. O kadar çok bildiğim çocuk hikayesi var kiii. Anneler için çocuklar ölene kadar çocuk kaldığı için yaş sınırı koyamıyorum. Cumartesi metrobüsde kitap okuyorum, tepemde bir kız telefonla konuşuyor, mecbur duyuyorum, konu ilgimi çekince kitabı kapadım, ayıp ama inene kadar dinledim. Kız hamile kalmış, icabına bakmaya gidiyor, öyle acınacak haldeki, kafamı kaldırıp bakamadım yüzüne aklımda yer etmesin diye. Üstü kapalı konuşuyor, bir kaç kişi konu ile ilgili, yasal sınırda ise Çapa’ya gidecek, neyse epeyce bilgi sahibi oldum, bu arada baba kızın yanına gelmiyor, “sen git, ben seni almaya gelirim” dedi.
İşte bir sürü hikaye var, hepsi eğitimsizliğe, desteksizliğe bağlı, bizim çocuklar çok şeyi ya yaşayarak ya da arkadaşlarından öğreniyorlar, bir halt sandıkları işler halt olarak başlarına dolanıyor, sonrası gelsin travmalar, hayata küsmeler, aracılı intikamlar.
Hayatta en çok hayatın hırpaladığı kadınlardan korkarım, sağ gösterip, sol vururlar,bi de hiç bir konuda doymazlar, dünya onların olsun isterler, Ölene kadar da amaçları için çalışırlar, ahirete yorgun giderler kanımca.
Kızımı yolcu ettim, sabah yumurtasını çocukken yedirdiğim gibi yedirdim, uçak geliyor, haaaammmm yapalım, içine ekmek atalım felan, eğlendik, sonunda “sen kimin çocuğunu yedin, bakim” demesem iyi idi ama dedim işte 🙂))
Kulağım radyoda, eski bir şarkı “Hayat mı bu, yaşamak mı …” öyle, hayat bu yaşamak gerek, günaydın

24 ŞUBAT 2016

Geçmişe dair özlem değil de daha çok kıyaslama olarak düşünüyorum. Yirmili yaşlarda uyandığımda ne hissederdim, dünya ne kadar umurumda idi, annem gizli dünyamın ne kadarına vakıf idi, hayallerim günlük mü idi, dedikodunun sınırları nereye kadardı, küsmek ve barışmak ne kadar kolaydı, “kanka” nın karşılığında ne vardı, buluşmaya gelmeyenlere ulaşmak ne kadar zaman alırdı … daha bir sürü şey. Benle ilgili, çocuklarla ilgili, dünya ile ilgili, bugün yaptıklarımız o zaman nasıldı diye soruyorum kendime. Kiminin net cevabı var, kiminin yok. Mesela anne olarak, annem de aynı şeyleri hisseder mi idi, bilmiyorum. Bir takım tahminlerim var ama zaman yine de çok şeyi siliyor.
Dünya iletişim üstüne dönüyor, ama bu iletişim haber kaynaklı, içinde duygu alış verişi yok. Kim, kiminle, nerede, ne yapmış biliyoruz, ama neden yapmış bilmiyoruz. Bilmekte istemiyoruz, anlama bölümü kalktı, cümleten yargıda uzmanlaşıyoruz. Gerçi bu bildiklerimiz ev dışı bilgiler, evdeki koca, hanım, çoluk çocuk kapsama alanı dışında. Onlar medyatik değil, burnumuzun dibinde, sormuyoruz, anlatmıyorlar. Daha doğrusu bunların temelleri çok eskiye dayanıyor, aile ilişkileri ; ayıp, günah, elalem ne der, sevgisiz saygı üstüne kurulduğu için, eskiden erken yatılırdı, şimdi televizyona bakılıyor. Ailede anlama dinleme yok ise orada yetişen çocuk da öyle oluyor, iletişimsizliğini kurduğu yuvaya taşıyor, böylece çoğalıyoruz. Sonra da “tüh, tüh, vah vah”
Bizim evde tv akşam açılır, yani gündüz ben bakmam, evde isem radyo açarım. Saat beşten sonra başlıyoruz,Her ne kadar entellektüel bir görüntümüz var ise de evlenme programlarına, Acun’un kakaladıklarına, ilişki durumu; Kör düğüm dizilere de bakacak fırsatı buluyoruz. Belgesel de izliyoruz tabii ki de 🙂))) Çok şükür cümleten bizi saati saatine bağlayan bir program yok. Yüreğimizin dayandığı kadar ortaya karışık bizimki. Vakti ile altı yıl saati saatine, günü gününe Desperate Housewives seyretmiş biriyim, hemi de alt yazılı. Altı yılda gördüğüm entrikayı altı saate sığdırıyor bizim senaristler. Bu nasıl bir aile yapısıdır, iki kız kardeş, küçük olan sarışın ama kara melek, iki erkek kardeş biri babanın kölesi, öbürü özgür kuş ama ipi kadar uçuyor, babanın biri alkolik, öbürü kadın aldatan, fettan gelin, ölesiye aşık yanaşma, deli para, bu arada madenci bu zenginler, ortada iki küçük bebek birinin babası belli değil, anası ise o değil, birinin hepsi belli ama evi o ev değil … daha neler neler. Bakalım ne kadar uzayacak, daha neler dönecek, onüçüncü bölüme Mars’tan bi akraba gelecek diyorlar, hazar kızıl şeytandır.
Aaaaaaah işte tükeniyor hayatlar onun bunun yaptıklarına bakarken, bu arada kendimizi unutuyoruz, kopyala yapıştır duygular biriktiriyoruz, hepsi de üstümüzde eğreti duruken, neden neden diye sormuyoruz, şimdi duyguyu hissetmeden taşıma zamanı, varmış gibi görünen ama yok olduğu besbelli duygular, nereye gitti adalet, vicdan, merhamet. Bunlar ortak paydada birleşmez mi idi. Kimi askere üzülür, kimi polise, kimi Suriyeli’ye merhamet ister, kimi genç gittiler diye yanar …
Niye ölümlere ayrı ayrı üzülüyoruz, neden başında “ama”lar var, niye haksızlığa uğrayanın başımıza gelene kadar yanında değiliz, düşkünün şekil şartı mı var ? İşte tüm bunlara cevap verecek bir dizi yok, olmayacak da zaten.
Kaldığımız yerden hayata devam, “Nerde galmışdık? ”
Günaydın

25 ŞUBAT 2016

Aklımda binlerce dansöz var. Yani, oraya buraya koşuşan düşüncelerim var. Gün içine dağılmış, sıraya girmek için itişen kakışan, vır vır konuşan, beni karıştıran işe bağlı düşünceler. Hepsine bir sıra numarası verme gayretindetim. Bir de hava kapalı, yağmur sabaha biter demişti havayı bilenler. Uçak yolculuğunda en çok bulutların üstünde gitmeyi severim. Altında pamuk yığınları bir sonsuz mavide giderken göğün karanlık yüzü aşağıda kalmış olur. Hani “bu uçak düşer mi ?” diye aklımızın bir köşesinde soru olur ya (benim olur) O soruya aklımızdan dalga geçen bir cevap gelir ; “Heeee düşebilir, ama acıtmaz alt tarafı pamuk ! ” Ara sıra bazı bazı iç konuşmalar da bir Recep İvedik kıvamında oluyor. Aslında ruhumuzda herkesin bir yansıması var. Hangisini beslersek o ortaya çıkıyor. Ben Polyanna’cıyım mesela. Süperman’in kadın versiyonunu da taşırım. Yerden uçuşlarla yetişirim her yere. Drakula ile hiiiiiç işim olmaz, o ruhumda isim olarak var. Çok şükür hayatımda devamlı bir Recep İvedik yok ama arada görüşüyoruz, hatta ben bile Recep davranışları gösterip, bir yandan kendime “ayıp ettin !!” derken bir yandan da “hak etti !!!” ama diyorum.
Aaaah aaaah sesler, sesler kulağımızdan beynimize dolan sesler, biriktirdiğimiz görüntülere eşlik ederler. Bi de içimizden dışımıza çıkmayan gün görmemiş sesler var. İşte o sesler yaman sesler, dışarı çıkmak için yol yordam bekleyeni var, ansızın can bulup canımıza okuyanı var, günden güne cılızlaşıp çaresizlikten sesini keseni var.
Nereye bağlanacam diye merak edenlere ; Çoooook işim var. Yemek yapıp evi toplayıp, öğleden evvel vergi dairesine devletle hesap görmeye gitmem gerek, o hesaplaşma bana ne kadar zamana mal olur meraktayım, öğleden sonra festivalde film var, akşama küçük oğlan, yarın sabaha Ankara’dan büyük oğlan gelecek inşallah.Eşim de sürpriz sever büyük ihtimal araya kaynak yapar. Bu da yoğun bir mutfak çalışması demek, Bu arada büyük oğlanın dün akşam bana “hafta sonu programın nasıl” diye sormasına güldüm valla, birlikte evde oturma saati ayarladık, Eeee anne artık entelektüel olma yolunda, un ve elek bana döndü çok şükür. Aslında seviyor çocuklar,Oğlan “oğluuum benim annem torent indiriyor” diyeli çok sene oldu valla 🙂))
Bir şey bakmak için oturdum, destan yazma gayretindeyim, hemen kalkıyorum, turbo motorlarımı açıyorum, ancak olur.
Cümleten günaydın, hepimize kolaylıklar ve iyi haberler olsun

28 ŞUBAT 2016

Beden olarak yorgunum, ruhum daha iyi durumda 🙂 Günlerdir hangi günlerde olduğumu bilmeden, tahminen hafta sonlarındayım diye yaşıyorum, diye geçen üç günü bir abartayım, abartınca kabarık kabarık iyi oluyor, gerçi içine hava da kaçıyor o zaman ama olsun havalı oluyor.
Dünyada neler oluyor farkındayım ama ayrıntıya girmiyorum, tekbir seslerine Hepiii börtdeyyy !! karışan ile hafta sonunu B seçeneği ile geçirmek isteyen kadın videosunu izledim ama 🙂 Çok da geri de değilim yani. Festivale devam, filmlerimi yarın yazıcam inşallah. Dün Söğütlü çeşme metrobüs durağında indikten sonra CKM gitmek bir saat onbeş dakikamı aldı. Taksi yok, dolmuş yok, yol yok. Anadolu yakası Avrupa yakasına “Kuurrbaaaaan olsuuun !!! ” burada hiç olmazsa araçlı trafik var, bir şeye binip umutlanıyorsun, alternatif yol ise sayısız dermişim. Hem gelirken hem giderken bunaldım valla, henüz tövbe etmedim ama ramak kaldı, yolu bilsem yürüyeceğim inan ki o kadar fazla bir mesafe de değil, mesafeler.
Bu hafta bunalma haftası idi, vergi dairesi de iki yarım günümü aldı. Taşeron memur olunca bilgi seviyesi olmuyor, o masadan bu masaya devam ediyor, güya sistem var da her şey görünüyor da ,,, palavra gördüklerini anlamayan anlatamayan adamların elinden iş çıkana kadar sinir olmanın ötesine geçip katil olasın geliyor. Bu arada kafamda bir deli soru var “Yaww bu devletin en çok para kazandığı kalemlerden biri içki sigara vergisi, kendi eliyle kumarı destekliyor,Piyango, toto, loto felan, faiz desen hat seviyede,vergi faizi günlük işliyor,vergi dairesinde bi alacağın olsa sana faiz vermez ama bağırta bağırta alır. Bi bakınca devletin kazancına haram karışmış oluyor, bu haram paralarla sen kalk Diyanete bütçe yap, sonra da böyle çarpılıyoruz, sebep aklanmamış paralarda mı acep ?”
Bir araya toplanınca geceler sabaha doğru uzamaya başladı, sabah ev halkı ile geniş kahvaltı yapıp (Diyetteyim) ev toplama, yıkama, ütüleme,pişirme, sofra ayarlama … sonra da anne sinemaya, geç çay kahve faslına yetişiyorum ama.
Bugün dağılma günü, gelenler geri dönecekler inşallah, bana da bir pazartesi sendromu kalacak dermişim, Şu an eve bakıyorum, salıya bile pazartesi gibi davranmam gerekebilir. Neyse sağlık olsun, her şey geliyor ve geçiyor, mühim olan geride anılacak güzellikler kalabilmesi, cümleten günaydın, pazar kahvaltısı hazırlamaya gidiyorum, çay ve kızarmış ekmek kokusu üretmek istiyorum, uyuyanların burnuna ulaşan, “aaaannneeee kahvaltıya ne yaptın ? güzel koktu !!” diye onları masaya taşıyan kokular,

29 ŞUBAT 2016

Sis var, görüş mesafesi çok kısa, bu sis öğlene güneş var demek olabilir. Ev içinde de görüş kısıtlı, bir çok eşya insan atıklarının altında kaybolmuş durumda. Atık derken; yerinden alınıp da kullanılmış ama yerine konulmamış eşyalar, onları gizleyen kış aksesuarları, polar battaniyeler, yastıktan kuleler, okunmuş gazeteler, gidenlerin üstünden en son çıkanlar, su içilen, çay, kahve içilen bardaklar, fincanlar, kavanoz dibinde kalmış yiyecekler, defterler, kitaplar, kapı ağzında terlikler, banyoda ıslak havlular, “yıka beni !!” diye bağıran çamaşırlar, dağınık yataklar, mutfakta yerine kalkmayı bekleyen özel gün kap kaçakları, balkonda çöp yığını ve kuruması için asılmış ama bi arpa boyu yol almamış çamaşırlar, koridorda ütü masası, masa üstünde kalemler, kağıtlar,kitaplar,saatler, kulaklıklar arasında deodoran ve soda şisesi, çamaşır makinesinin çalışan sesi, henüz uyuyan kaldırılmayı ve beslenmeyi bekleyen kızım ve bu karışıklıkta son yolcudan da haber almış, yazıp çizen, diyetine devam eden, bir yandan Kazancı Bedih’den “Kınıfır bed reng olur ” dinleyen, daha sakin bir hafta temenni eden ben.
İtiraf etmeliyim kiiiii sene seneyi aratıyor, bu hafta çok yoruldum, hatta dün son filmde uyukladım, yani bunda filmin de suçu var ama o kadar yorgundum kii loş ortam, sessizlik, yanıp sönermiş gibi gözüme gelen film ışıkları, bende kuzey ışıkları etkisi yaptı, hep aynı noktaya bakar mışım gibi bir ara gittim, geldim, An itibari ile “süper kadın, anne ” gibi bir şeye benzeyip hem evi hem de kendimi kendime getirmem lazım.
Evcek toplanmışken, anneye yakışan çok güzel hareketleri yaparken, kültür ve sanat faaliyetlerine de devam ettim. İF bu sene sönük geçti, bir film hariç salonlar dolu bile değildi, ve her film geç başladı, filmler de “aman aman ” dedirten cinsten değildi, hepsini görmedim tabi ki de ama değişik görenlerle aynı muhabbeti yaptık.
KRİSHA ; İkinci partinin bana göre en iyi filmi idi. Aileden dışlanan, sonra kendisine bir hak daha verilen, aile yemeğine çağrılan ama yemeğin içine tüküren Krisha başarılı idi. Filmde yönetmen ailesini oynatmış, iyi de yapmış.
ORMANA DOĞRU ; Ülke Kanada, bir orman evi ama her şey son teknoloji, bir baba ve iki kızı, kızların biri deli gibi dans edip seçmelere hazırlanırken öbürü de üniversite sınavına çalışıyor, “Allahım bu ne teknik, bize ne zaman gelir ” derken film de elektrikler gitti, ve bir buçuk yıl kadar gelmedi, geldiğini de görmedik, bu arada kızlar her şeyi kayıp edip, yeni bir hayat kurdular, yıldız derecesi, yaniii !!!
SEN BENİMSİN ;Orijinal adı “A BİGGER SPLASH, Ralph Fiennes’i halktan biri olarak izledik. Malum genelde pek oturaklı roller oynar, sesini kayıp eden bir rock yıldızı, onun eski ve yeni sevgilisi, eski sevgilinin genç kızı, İtalya’da bir bağ evi, aşka sorgular sualler, sonunda bir cinayet ve şuç var ceza Allah katında, fena değil, izlediklerim içinde bir tek bu vizyona girecek.
YERYÜZÜNÜN KRALİÇESİ ; Bu da son film idi, kız arkadaşların yüzleşmesi, her şeyi elde eden ama elinde tutamayan bir kadın, başarının gölgesindeki kadınlar, depresyon, çare olamayan çareler. Uykumu getirecek kadar ağır bölümleri vardı, netekim uykum da geldi.
Bir festivalin daha sonuna geldik, sıradaki Kısa Film festivali’nı Youtube’den izleyip, araya Konser, sergi, gezi, okuma felan katıp, esas favorim İstanbul Film Festivali’ne güç toplayacağım inşallah.
Sis kalkmamış ama günün sis perdesini kaldırıp, mecbur hayata bir yön vereceğiz, su ve sabun ile sıkı ilişkiler kurup,bir müddet yemek yapmayacağım dermişim 🙂)))
“Kınıfır bed reng olur, aşka düşen deng olur,
isterem başıya gele, ah bile gele, vah bi gele,
göresen ne reng olur ” güzel türkü, halaya kalkmış gibi kalktım valla, mecbur halay başı, nereden başlasam diye sormadan, ayak basmadık, elimi sürmedik yer kalmayacak diye yemin içmiş gibi,
Cümleten günaydın, olabilecek en güzel haberlerle dolu bi hafta olsun işallah !!!

36.İSTANBUL FİLM FESTİVALİ İZLENİMLERİ, BÖLÜM 1


Festival 36 yaşında, birlikte yaşlanıyoruz. Son yıllarda önceki yılların salonlarına, filmlerine, seyircisine, mekanlarına bir özlem var. Bu sene geçen yıla göre daha iyi, ben Beyoğlu taraflarındayım, gittiğim seanslar dolu idi, sessiz sakin, ilgili, bilgili seyirci, filmler de fena değil. Seviyorum sinemayı, ruhumun sınırlarını kaldırıyor bazı senaryolar, hislerime tercüman oluyor, ufkumu genişletiyor, elbette benim için yorucu, koşa koşa gidip gelip, entelektüel halimden soyunup, ev hanımı, anne oluyorum. Yemek, ütü, çamaşır, bulaşık, temizlik … festivali takmıyor, dermişim.

Programın yarısından fazlası bitti, aklımda iken yazayım, dedim, Bu bölüm 1, bitince Bölüm 2 yaparız inşallah. 3 belgesel, 8 film için izlenimlerim aşağıdaki gibidir. çok detaylı yazmadım, izlerseniz tadı kaçmasın, genel olarak hepsinden memnun ayrıldım.

GENÇ KARL MARX  ; Genç Karl’ın sürgünde geçen yılları, Engels ile tanışması,komünizm ve işçi hareketlerinin temelini atması, Manifesto’yu yazmasına kadar anlatılıyor, Almanca, İngilizce, Fransızca her dilin konuşulduğu, hoş bir film. İnsanların komünizm ile ilgili genel bir düşüncesi var, “Her şey ortak”, film de ona bir gönderme var, hem de hassas yerden, yazmıyorum, gidenlere sonradan soracağım, yakında vizyona girecek. Salon tıklım tıklım dolu idi, bi de sabah 11.00 seansı olunca, pek mutlu oldum.

PARİS BÜYÜSÜ; Filmlerin kategorileri var, dünya sinemaları, antidepresan, Mayınlı bölge … gibi. Anti depresan biraz komik, bazen de çok komik oluyor, “ruhuma huzur” kategorisi bana göre. Bu film de öyle idi, biraz modern Şarlo havası vardı. Tesadüflerin beyaz perdeye taşındığı rengarenk bir komedi. İzlene bilir, başrol oyuncuları bu dalda ünlü, ödülleri de var.

BEN MADAME BOVARY DEĞİLİM ; Gelenekler, bürokrasi, sistem üstüne Japon usülü taşlama, İnsan inat edince yaptığı savunmanın katmanları oluyor, en üstte duranı kullanırken eşeleyip, deşince alttan çıkanlara şaşıp kalıyorsun,çekimler sabit kamera ile idi sanki, çok anlamadığım için sanki, kameranın yuvarlağında geçti çoğu, bazen dikdörtgen, biterkende tam ekran oldu, bir yerinde bir sanat vardır mutlaka amapek fark etmemiş ola bilirim. Manzaralar güzel, renkler iç açıcı, sakin sakin hak arayışlar ile uzuuuun bir zaman dilimini işgal etti, erken çıkanlar oldu, ama ben direndim. Son sahnelerde vurucu şeyler oluyor, öyle de oldu, baş roldeki kadın ödüllü imiş.

KESİŞEN HAYATLAR; Sabah sabah bir organ nakli filmi idi, salondaki tüm anneleri ağlattı, hatta anne olmayanları bile. Sanki biraz eksik yanları var gibime geldi, çok film izleyince doyum noktası da yükseliyor, şekerim !

AMERİKALI ANARŞİST ;Güzel bir belgesel idi. The Anarchist Cookbook / William Powella yüzyılın kötü şöhretli kitaplarından. Çünkü içinde bomba ve uyuşturucu imal etme reçeteleri var. Powella iyi bir aile çocuğu, babası BM de sekreter, çocukluğunun büyük bir kısmı İngiltere’de geçiyor. Biraz asi, uyumsuz, 19 yaşında yazıyor, üç yıl sonrada ülkeyi terk ediyor, bir çok katliama ilham olmuş kitabı yüzünden bir yüzleşme bu belgesel, düzenli telif haklarını almış, en sonunda 2000 li yıllarda toplu bir para alıp, tüm haklarından feragat etmiş, toplatılması, basımı durması hakkında bir talimat vermemiş, kendince sebeplerini anlatıyor, uzun yıllar problemli çocuklar ile ilgili okullarda öğretmenlik yapmış eşi ile, hatta Türkiye ye de gelmiş, bulursanız izleyin, gerçekten çok bilgilendirici ve şaşırtıcı. Geçen yılda 65 yaşında ölmüş, anısına adanmış.

BENİ EVE GÖTÜR + ABBAS KİAROSTAMİ; Bu da kısa film ile belgesel karışımı, bir arkadaşın yerine gittim, giderken bindiğim dolmuş şoförü kavga etmiş, yol boyu o adamı nasıl öldüreceğine dair planlar yaptı, bunları bir sabah yazısına yazarım. Salona girdiğimde şekerim oynamaya başlamış idi. Kısa film Nuri Bilge’nin elması gibi merdivenlerden 16 dakika boyunca yuvarlanan bir top idi, sonunda sahibi çocuk alıp eve götürdü. Diğeri Kiarostami’nin çekim, yazım tekniklerini içeren, kendi sesi, kendi görüntüsü ile zenginleşen bir belgeseldi diyelim. Salon çok dolu idi, farklı mesaj alanlar illa ki olmuştur. Benim yorumum bu kadar.

RİCHARD III; Bir çok ödülü olan, 95 yapımı, Sheakespaere esintili, Hitler motifli, pek çok ünlü oyunculu, baş rol oyuncusu Ian Mckellen katılımcı, güzel bir film idi. Dünya üzerinde kaç tane şövalye var, Sir var, olanları da görme ihtimalimiz nedir ??? Bi gidip görelim dedik, gördük, pişman değiliz. Hatta mutlu olduk, “Tapınak Şövalyelerini nasıl bilirsiniz ?” , “iyi biliriz !” Mckellen’ın da şövalye’liği hak eden illa ki bir çok yanı olmuştur, tek farkı yolda bulduğu kadını kızı kaldırıp gitmiyor, yani aşk hayatı farklı,onu da iyice bir vurguladılar, herkes nasıl mutlu ise, öyle kalsın, bi sözümüz yok, film güzelmiş ama, değişik bir bakış açısı ile iyi işlenmiş.

BEDEN VE RUH; Çok ilginç ve güzeldi, aynı rüyaları gören iki sorunlu insan, bir mezbaha da denk geliyorlar,ben çok beğendim, karakterler çok iyi verilmiş idi, Macar filmi, Berlin’de ödülü var. Vizyona girecek.

BODOSLAMA; Antidepresan kategorisinden, israil yapımı,”Yürekten istersek olur”, “İnancımızı kaybetmeyelim”, bu yolda kendimizi kaybedersek illa ki bir bulan olur. Mıchal evlenmeyi kafasına koyup, her şeyi tamam ediyor, en sona damadı bırakıyor, onu da Tanrı versin, diye. Verdi valla. Daha komik işlene bilirmiş, diye de ukalalık yapmasam olmaz. Dünyanın her yerinde bir evlilik sıkıntısı var, yuva kurmak şart ! “Bir evlenen, bir de evlenmeyen pişman” derdi, Rahmetli anam.

MANİFESTO ; Bugünün vurucu filmi. “Sanat sanat içindir, dayatması, Sanatçı taraflıdır, ön yargısı, kapitalist sistemin yozluğunu, adaletsizliğini, çirkinliğini örtmeye yönelik şeylere sanat diyemeyiz”, “Sanatçı içini dışına yansıtırken bir takım kurallara kanunlara takılır ise bu sanat sahte, sanatkar da sahtekar olur” Cate Blanchett 13 farklı karakter canlandırmış, hepsi de çok iyi, ilk olarak bir müze için yapılmış, 13 kare de aynı anda yayınlanmış, sonra kurgulanıp film olmuş, güzel de olmuş, çok severek izledim, ince ayar dalga geçmeler, laf sokmalar … çok yerli yerinde. Son söz de “sizin yargıladıklarınız, bir gün sizi yargılar ” gibi bir şey idi. YÖnetmeni de vardı, biraz soru cevap yaptık.

POLİTİKA KULLANMA KILAVUZU ; Ekonomik kriz ile birlikte üç yıl önce ortaya çıkan siyasi hayata değişimler getirip, meclise giren Podemos (yapabiliriz) partisinin seçime kadar geçen adım adım hikayesi, iyi bir politik belgesel, yarı dolu bir salon çıt çıkarmadan, iki saat izledi ve hiiiiiç şaşırmadı, ülkeler ayrı, politikalar benzer, koltuk tutkallı, bulursanız izleyin şiddetle tavsiye ederim. Bu arada ülke İspanya.

 

SINAV ANNESİNİN RUH HALİ


Ruhsal açlık diye bir şey var. Aç ruhlar neyle doyar, diye de cevapları. Bir kere ruhun neye açlık duyduğu önemli. Ruh ağızdan mı, gözden mi, beyinden mi doyar ? Ruh akü müdür ?, pilli mi dir? nedir bu ruh, niye halden hale girer, havalansa ölmeye mi gider, hafif ruhların kaynağı nedir, hafif ruhlar hem yere hem göğe yakın olup, öldürmeyen güldürmeyen sınırlarında mıdır ??? Bu sınırlara dayanan ruhların hafifliği yağ reklamı ile bağlantılı mıdır ? … soru sormak, sorudan cevap bulmak, soru ile yola çıkmak en sevdiklerimden amaaaa ipin ucunu kaçırmak, hatta ip ile bağlantıyı koparmak gibi mahsuru var. Bugün kuralsız yazasım, yazdıkça açılasım var, okuma oranı düşük olduğu için polemik yaratma gibi bir imkanım yok, çok şükür. “Yaaa nice yazarlar kurabiye tarifinden öteye geçemiyor.” işte bu anahtar cümle. Neden Kurabiye ????

Ruhumuzu güzellikler besler, çirkinlikle  beslenen hasta ruhlar da var ama onları, Allah Muhafaza, bölümüne koyduk, yola güzelden beslenenlerle devam ediyorum. Güzelin sınırları var, ulaşım imkanları kısıtlı, Misal; An itibari ile bir yalıda ev sahibi olsam, sonbahar güneşi yukarıdan ışıl ışıl ederken, mini dalgalar kıyıya bağlı teknemi sallasa, ben de ayaklarımı uzatmış, kitabımı okusam, ara ara masa üstündeki naneli limonatama uzansam. Çoluk çocuk büyümüş, kendi yalılarına taşınmış, gelinler, damat tam da istediğimiz gibi, memlekette bütçe fazlası sıkıntı yaratıyor, bir refah, bir saadet, bir huzur, gözlerimi uzaklara çevirsem, yeşil ile mavi iç içe, kuş sesi,su sesi ve iç sesim … muhtemel bu durum beni mutlu eder, bu kadar mutluluk sebebi bir araya gelince yazılmayanları düşünmeye gerek yok, illa ki onlar da güzeldir.

Böyle bir tabloya ulaşamayınca, mutfağın yolunu tutuyoruz, verev kestiğimiz iyi bir sucuk tavada cızırdar iken, üstüne iki yumurta, sarıları dağılmadan beyaza hapis edilmiş olacak, güzelce tabağa aldık, yanına çatalı bıçağı dizdik, güzel bir masa örtüsü fonda,3-4 çeşit peyniri tahta tabağına frenk usulu kestik, kancalı peynir bıçağı yanında, çeri domates, salatalık, biber, maydanoz, roka fiyakalı bir tabakta, gümüş kaşıklı reçelliğim var iki gözlü, bir gözüne kayın anneden gelme portakallı beyaz kiraz, diğerine ev yapımı vişne, biraz kahvaltılık sos, o da el emekli,ekmek pişirmişim, ekşi mayalı, dumanı tütüyor, sütten ayırdığım kaymak yanında, böreksiz, simitsiz kahvaltı olur mu olmaz, onlarda dekoratif olarak masaya, zeytinleri, zahterli has yağı unutma! Bu masayı hazırla, sonra da insülün direncim var! olur mu olmaz, olmuyor, “kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ” diyen C.Süreyya çooook haklı, aslında mutluluğun yemek ile ilgisi var, güzel bir masa, güzel sunumlarla lezzetli yemekler, ulaşıla bilecek durumda. Ne yapıyoruz, ulaşa bildiğimize ulaşıyoruz. Sayısız kere aynı lezzete esir düşüyor insan. Yiyoruz, mutlu oluyoruz!

Sabah beri dünyayı yiyesim var, dekoratif olması bile önemli değil, evden atıştırıp çıktım, sınavı beklerken iki mekan yaptık, birinde çay kahve, birinde gözleme kiii yanında soğan halkası, kızarmış patates, haydari sos ve çeri domates, bir biri ile bir araya gelmemesi gereken her şey tabakta, gözleme bi de patatesli.Ortam bir sıkıntılı, hava kapalı, haberler bunaltıcı, yalan üstüne yalan, sınav sokağında korna çalan, hiç bir sosyal bilinci olmayan, bilincini paraya satan ! aaaaay çok bunaldım, içim kıyıldıkça kıyılıyor.

Sınav bitti, öğrenciye tam olarak ulaşamadık, yeni nesil ebeveyn ile ayrıntıya girmeye tenezzül etmiyor, üstüne varmadık, anladığımız kadarı ile fena değilden yukarıda, çok iyinin altında, iyi sınırına yakın gibi, ama ne, neye göre iyi o sınırlar meçhul, hafta içinde bilgileniriz inşallah, arkadaşlarının yanına gitti, benimde hiç bir şey yapasım yok, bi tek cebime bi miktar para koyup, meydana kurulan Antakya Mutfağı cadırlarına gidesim, çadır çadır gezesim var. Bir miktar diyorum, sınırı ancak böyle koyarım, aslında miktarı aşmak gerekir ise bi koşu eve gelir yine giderim, bu gidiş gelişler yakıcı ola bilir, yani yağ yakıcı, biliyorum ki her şeyin fazlası can yakıcı, bildiğimiz her şeyi doğru biliyoruz, bildiklerimiz de okuyoruz, haklı bir savunma değil ama ikna yolu açık, bu yüzden mi lise de münazara yapardık, ikna olmaya, ikna edemediklerimize düşman olmaya o yıllarda mı başladık.

Gözümün önünde tuzlu fıstık, yanında dün yaptığım kek, tv de şefler yarışıyor, akşam oluyor, elbet yemek saati gelecek, kilo iyi bir şey değil, metabolizma yavaş, yasakları kaçamakla delmek heyecan verici, kim kimi kandırıyor, ben beni kandırıyor, bir parmak bal çalıp eğlenceye çıkmak bizimki, o vakit batsın bu dünya !!!!

Hayııııır !!!! Batmasıni yanmasın, yaşamayı öğrenelim, yağmurdan kaçarken doluya tutulmadan yaşamasını öğrenelim.

 

 

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑