2017 MART GÜNLÜKLERİ


Su hayatımızda önemli, hayat kaynağı, akıp gitmesi örnek , suda yaşayan canlılar, susuz kalan canlılar, suyun geçtiği yollar, suyu zehirleyen çevresel olaylar …uzun uzun mevzular sebebi. “Su akar deli bakar” atalar ile ilgisi olmayan bir özlü söz. Gerçi söyleyen de bugüne göre ata olmuştur. Neyse dosya yüklerken buldum, eskiden de kullanmış ola bilirim ama severim denizi, ördeği, martıyı, karabatağı, suyun sesini, uzaklara gidişini, dalga dalga gelişini.

Bir mart ayı daha geçti, hatta nisan da geçti de ben geç kaldım, yayınlamakta, bugün hepsini yola koyacağım, üstteki paragrafın neden kırmızı olduğunu anlamış değilim, bilerek yapmadım ve gideremedim de, Bu arada günlük ortalama 50 ziyaretçim var ve bunun 49 unun ABD ve Kanada olması ilginç ve benim için çok sevindirici, muhtemelen oradaki Türkler, kendimi memleket haberleri veren, gurbete gönderen radyo programları gibi hissettim, konuşarak yazdığımdan hazar, benim yazdıklarım dilimin ucuna gelip plansız programsız akanlar.

Buyurun Mart 2017 ye hemen arkasından 2018 de gelecek 🙂

01 MART

Görüş mesafesi bir pencereden karşıki okulun duvarına kadar, bir pencereden inşaatın çöplerine kadar. Yakın görüşlerin bile sorunlu olduğu bir sabah insanın aklına Atiila İlhan’ın Sisler Bulvarı şiirini, öldüren sis, sis, Livaneli’nin filmi sis’i getiriyor, bir de “kurt dumanlı hava sever” diye özlü sözümüz var. Şimdi bunların hepsini alıp bir kenara koyuyoruz, ama bir parça şiirden, bir parça da yerli Sis filminden alıp lise yıllarına gidiyoruz, günlerden ne hatırlamıyoruz ama böyle havalarda gelemeyen coğrafya hocası Yıldız Hanımı anıyoruz, boş geçen dersler ile dalıyoruz. Çooook önemli bir şey idi bir dersin boş geçmesi, aaah aaaah o başı boş saatler, ne çene ne çene yarabbim, uyarı gelene kadar, başımıza nöbetçi öğretmen konana kadar, müdür fırçasından nasip alana kadar …
Yaaa işte bizdeki gençlik sesli idi, şimdi göz süzmeli, gözler tabiki de telefon süzüyor, neyse ondan da faydalı şekilde yararlananlar var da sohbetin lezzeti yok.
Bir de sevdirilmemiş dersler var, coğrafya, tarih, edebiyat aslında güzel derslermiş de hocalarını neden hiç gülmeyenlerden yapmışlar bilemedim. Korku temalı, dayatmalı dersler idi bunlar, şimdi olmayan Sanat Tarihi, Mantık, Cebir … güzel dersler olarak kalmış aklımda.
Aklımızda kalanlar ve kalmayanlar hafızamızın sorunu, güçlü bellek de her zaman iyi değil, arada unutabilmeli insan, gerçi unutulanların bile unutulmamış yanları var. Bir insanın tümü ile eşilip deşileceğine inanmıyorum, buna ben de dahilim, dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimiz, sadece içimizden geçirdiklerimiz, söylerken değiştirdiklerimiz , bi de pat diye söyleyip tozu dumana kattıklarımız var.Orta yolu ayar edip söylemek, aklı başında konuşmak iyi bi şi ama muhatabın ruh hali de önemli. Bazen hiiiiiç ağzımı açasım gelmiyor, “ne anlatıyorum, kime anlatıyorum, yazık sinir sistemime, ömrümden yiyor bunlar” diye içimden söylenip geçiyorum, kendimi tutamayıp şamar dalgaları halinde indiğimde oluyor, Terazi burcu isek de her zaman dengede değiliz, arada dengeyi bozan ısrarcılar çıkıyor.
Hayat bu; çeşitten çeşit çıkıyor, insan çeşidinde sınır yok, evdeki gençler cinsiyet de yok diyor, iki tanesini sayınca “aaay çok sığsın” diyolar, belki de haklılar ben de ikiden beşe kadar çıktım dermişim.
Postacıyı bekliyorum, dün 11.00 ile 14.00 arası tekrar gelicem diye not bırakmış, kızın yeni kimliği sınava yetişecek, fişli yavrum, belki de soruları yine çalınmış bir sınava hazırlanıyor, okullar kapansın, silgi tozları ile vedalaşıp, lise ve dengi okullar ile bağlarımı temelli koparıp, okul tişörtü, pantolonu, poları gibi parçaları yok edip, odayı ders kitaplarından, her yerden yapışık yapışık bakan kağıtlardan arındırıcam inşallah.
Süre doldu, kızı kaldırmaya gidiyorum, yapılacak işler listesi beynimde dönüyor, onlara sıra yapıcam, sonra durumlara bakıcaz, “çok geziyorsun” diyen konu komşuyu evde oturarak sevindirmek isterdim ama maalesef dışarıda da yapılacak işlerim var. Bi de kahve sıraları, günler gezip, gidecek yeri olmadığında tv de evlenme programı ile kayıp arama programlarına bakıp, kafayı sıyırmadan dolduranlar var, onlara sinir olmuyorum, sadece üzülüyorum, dünyayı boşa geçiriyorlar, kendilerini ziyan ederken başkalarına haset etmeseler iyi olacak, ama olamıyor.
Cümleten günaydın, bu arada heeeer sabah , hatta heeeer akşam yazacam, sınava 10 gün kaldı.

02 MART

Yağmurlu bir sabah, nerede kaldı yağmurun romantikliği, sığındığımız AVM çatıları, dikey bahçeler, yürüme yolu bulamadığımız yerler, içinde nefes alamadığımız toplu taşımalar, yağmurlu havada daha bi beter kokan metrolar, hep acelesi olan, anlamaya dinlemeye müsait olmayan insanlar, fiyatı 5 liradan 10 liraya çıkan, yağmurda aniden ortaya çıkan naylon şemsiyeler … neresi romantik, nerede romantikler ??? Muhtemelen atlarına binip gittiler, son romantikler de bizim kuşak belki, bizde de malzeme yok. Romantik olmak özel ve bazı genel günlerin eline, promasyon tekeline kaldı, “aaah bayım aaaah” diyen Nazlı Eray bunlardan bahsetmiş ola bilir mi? Kitabı okudum ama unuttum, annemgilin kütüphanesinde var, hem de baskısı tükenmişler arasında, bir ara tekrar okuyacağım, aslında ilk sayfayı açsam hatırlarım, bazı şeyleri hatırımda iyi tuttuğum söylenir ve gerçektir, bu da mütevazi olamayacağım konulardan.
Bu sabah kendimi beğenmiş gillerdenim, desem ikna edici, inandırıcı olur muyum, olurum. Kendimi beğenmekten öte severim, sevmek kusurları hoş görmek, telafiye müsait, af etmeye açık, kızgınlığa yapıcı sebep bulmak, hatayı kabullenmek, özür dilemek, sevdiğini söylemek gibi şeyler içerir. Burada ki “şey” kelimesi beslenip büyütülebilir. Sevginin olduğu yerde barış olur, barışın olduğu yerde huzur, huzur olduğu yerde mutluluk, mutluluğun olduğu yerde de insan olur. Olay diğer canlılara da hastır. tüm canlıların tüm hücreleri seve bilir, bkz National Geografic Belgeselleri diye de kaynak göstermek mümkün, hatta oscar alan animasyon şiddetle tavsiye edilir, bu unsurların tümü orada var, jüri ödülü anladığı için mi verdi başka sebepler mi var onu bilemeyiz. tüm jüri ödüllerinden şüphe eder hale geldim de. Aslında şüphe insanın doğasında var, dediğimizde insanın doğasında korku, merak, kötülüğe meyil, iyilikten büyüklenme de var dene bilir mi, yoksa hepsine birden “sevgi kalbimizin hamurunda var” deyip geçip, alt alta çalışma mı yapılır, sevgi sözde kalan, yüreğe değmeyen, değdiğini bilmeyen yeteneksizlik mi dir ??? Biz de olan yetenekleri bi Acun mu görür ??? Acun dünya demek, dünya bu kadar küçüğe indirgendiğinde içine bakan “batsın bu dünya” der mi ??? bir kaç soru işareti yanyana gelinde kuvvetli soru sayılır mı, kuvvetli soruları kuvveti yere mi gömer, bunların cevapları o yüzden karanlıktan ışığa doğru uzun yol mu yapar …
Diye diye sabahın seçme saçmalarını uzata biliriz, ama kessek iyi olur.
Dün kimlik geldi, süresi on yıl, iki resimli, biri hologramlı, bilgisi az, ATM gibi makineler var, nüfus müdürlüklerinde orada aktive edilecek, dün kız hasta geldi, beti benzi atmış, çocuk hastalıkları beni çok sarsar, hemen hasta çorbası yaptım, yoğurtlu, pirinçli, naneli, poğaça yapmıştım, sıcak sıcak, yedirdim, biraz da öptüm sevdim, akşama doğru tekrar kursa gitti, bugün de bir ara devamsızlık muhabbeti için okula gideceğiz, 30 gün hakları var, ama yetmiyor, okul aile birliği ile birlik olursak, uzarmış, bakıcaz artık.
takvime göre bahar ayları, açtı açacak benim salak ağaçları, haberleri dinlesen, biraz fazla okusan, araştırıp sorsan, durum kötü, kalbimizin sesini dinleyeceğiz mecbur, orada susmak bilmeyen, umut, umut, illaki umut … diye şakıyan bir kuş var, umudumuzu kesmek, kuşu kesmek gibi olur, bunu yapamayız di mi ? “kuş kesmek ne ki, insan kesenler var” , diyenlere de “her örnek örnek değildir,” dedik, Günaydın diye de ekledik 

03 MART

“46 kromozom var, 45 i yangın yeri !” diyen sınav çocuğunun kalkmasına 27 dakika var, arayı sessiz kalarak değerlendirelim, bu arada küçük oğlan da geldi, sınav haftası başlıyormuş, o da uykuda iki kat sessiz olmam gerek. Kendi dilinde hayattan yakınan yavrularımıza ; “insanın rast giderse işi yar sarar yarasını, ters giderse felek hatır eder anasını” ya da ” ne zaman hayata tutunmaya kalksak hep mahrem yerleri elimize geldi” gibi tecrübeye dayanan cevaplar vermiyoruz, diyemeyiz, zaman zaman veriyoruz, yine de yıkıcı değil yapıcı olmak amacımız, gayret bizden, taktir kimden bebelerden. Dün okul belli oldu, hiç bilmediğimiz bir yerde, haritaları açıp, dolmuş şoförleri ve esnaftan yardım alıp bilinir hale getirecez inşallah.
Dün okula gittik, maşallah okullarımızda püfür püfür Amerikan havası esiyor, ama kılık kıyafet açısından, ortalık boş idi, meğer kitap fuarına gitmişler, 12 ler zaten yok, biz çıkarken servisler gelmeye başladı, büyük servisler okulun dışında boşalmaya başladı, çocuklarda kaçmaya, görevlinin “oğlum, oğluuuum” diye bağırarak peşlerine düşmesine güldüm, bizim servisimiz olmadığı için okul kapısına gelmeden kaçardık. benim ev okul ile Papağan Kafenin tam ortasında idi, kaçarken yukarı yürümek zorunda kalırdım, “aaaah aaaah ne günlerdi o günler ! okuldan kaçmayana ben öğrenci olmuş demem “, benim çocuklarda kaçıyor ama kaçtıkları yerden telefon ediyorlar, “okuldan kaçılır, istediğiniz zaman, siz de kaçın ama haber verin, başınıza bir iş gelir se benim çocuk okulda diye inanmam” türü bir konuşmayı liseye başlayınca hepsine yapmış idim.
Bu sabah ağrıyan yerlerime kalkmadan bi göz atayım dedim, ağrımayan yerim yok, tüm kemiklerim, yoklamaya “buradayım” dedi, aaaay yaşlılık !, diyecem ama dün komşular 85 lik Halime Hanıma çaya gidiyor idi, bu grubun yaş ortalaması 50 üstü, bi de her gün yürüyüşe gidiyorlar, torun bakanı da var, bu şartlar altında kendime yaşlanmış değilde eskimiş mi desem acep ????
Üç İstanbul / Mithat Cemal Kuntay okuyorum, güzel, beğendim, Adnan’ın elinden bi uçan, bi kaçan, bi düz duvara tırmanan kurtuluyor, onca baskı, onca tedbir arasında aşk engel tanımıyor, tene dokunanı kalbe dokunandan hızlı. TRT dizi de yapmış idi, izledim ama aklımda Burçin Oraloğlu nun gençliği kalmış.Dönem kitabı, Abdülhamit, meşrutiyet, istibdat, jurnalcilik, fukaralık, zenginlik, yabancı özentiliği … kalınca da 575 sayfa Oğlak yayınlarından.
süre dolmuş, sesime kuş cıvıltısı hissi verip, kuuzuuuuum !! diyerek içeriye doğru yol alayım, gerisi gelecektir, hayat ancak günlük planları kaldırıyor şu aralar, devirler değişiyor, değişmeyen yalan dolan, alevere dalavere, küpüm dolsun, hem karnım doysun, hem pastam dursun …
Kaldı 8 gün, her türlü strese karşı direnç kazanamıyor insan, bu stresin kaynağı aynı, kılığı farklı dermişim, günaydın 

06 MART

Pazartesileri yeni başlangıçlar kabul ediyorum. Her şeye yeni baştan başlamak, beyaz sayfalar açmak, maziyi unutmak … gibi bir imkan yok. Geride bıraktığımız hayatımız ileriye doğru bizim takipçimiz. Aaaah aaaah aslında hayat üç kelime; gelişenler, değişenler, çelişenler. Değişime kapalı olmak gelişenler ile çelişenler arasında bırakıyor bizi. “Amaaaan ammmaaaan herkesin hayatı kendine !!” manasız bir savunma, ortak hayatlar var bu dünyada, kimse ortaklık yapmak istemiyor, o başka. Herkes çok akıllı ve lider doğduğunu sanıyor. Sonra hayat eğitim verirken gerçekler anlaşılıyor, sanmayın, gerçeklerin kaderi anlaşılmaya geç kalmak. “Zor günlerden geçiyoruz ” kendimi bildim bileli tüm günler zor, tarih tekerrürden ibaret de tekrarları aklında tutan yok.
Üç İstanbul’u okudum bitirdim, Osmanlı devletinin hangi şartlar ve kişilikler altında çöktüğüne dair Adnan temalı belge, Fakir ve idealist, zengin ve önemli, hasta ve bedbaht Adnan’a verilecek çok örnek var. Şu aralar bi de örgü öresim var, akşamkarı yuuuutuuuubeeee den örnek videoları izliyorum, gönlüme göresini daha bulamadım, benimki; renkli, üretken, ilmek ilmek konuşan model olmalı, bu da kolay olmuyor, sayıları aklımda tutamıyorum, dermişim.
Çamaşır makinesi işe başladı, radyo çalıyor, evde bir tek kız kaldı, birazdan kalkıp, dersane yolunu tutacak inşallah. Ev hafta sonundan kalma, pazar günleri bana pazar olmadığı için sevmiyorum, bir elim evin üstünde oluyor ama o gün daha çok garson modelini kuşandığım için şirazesi kaymış odalarda ışıksız kalıyorum, desem olmaz. Öyle iç karartmaları, kötü dilekler ile başkalarına seslenmeyi, umutsuz kalmayı sevmiyorum. Her olmazın bir oluru, her olurun da bir olmaz yanı vardır. Mesele bakış açısında, bir tüm doğrular yanlış, tüm yanlışlar doğru oluyor, Bkz. Malum liderlerin meydan konuşmaları, aaay çok konuşmak da bir saçmalama sebebi, gerçi dayanaksız sebeplere dayanmış sürülere ne versen yiyor.
Bu hep böyle, her devrin adamı, bu adamların her devirde adamı olmaya yeminli adamlar var. Para her kapıyı açıyor, açılan kapıdan girenler sadece bekliyor, bize ne düşecek diye. eeee beklemeye de ne gelirse yetiyor mecbur. Abudik gubudik dünyanın organize işleri bunlar. Biz de ne organize ola biliyoruz ne de edebiliyoruz. Hak hukuk, adalet, merhamet, vicdan … bunları da biz bekliyoruz.
Başımıza gelenler hep bizden aslında da konu lafta kalıyor, eğitim, sorgu sual işleri bunlar.
Son cemre de düştü, önümüz bahar, arada Mart ayazı olur ama kış bitti diye biliriz. çok sıcak havaları, çok uzun günleri sevmem ama onlar da gelip geçiyor, Her şeyi planlamak gibi bir yükün altına girmek istemiyorum artık, planların sapmalarına tahammül azaldı, boşuna kendimi harcamamak için günlük gidiyorum, bu güne su sabun, silme süpürme işleri var. Niyet böyle, gelişmelere ayak uyduracağız. Sınava 5 gün kaldı, öğrencinin ruh haline gereken önemi veriyorum, hep destek, hep destek, bu anneliğin emeklisi yok, emekli olmak isteyen anne de yok. Çocuklar iyi günler görsün, iyi olsun, etrafa faydası dokunsun … bunları ister anneler.
Gözüm saatte süre dolmuş, günaaaaaaydın Millet !!! Gönlümüzce günler olsun 

07 MART

O kadar yorulmuşum kiii, dün akşam koltukta kanal değiştiremeyecek kadar isteksiz ve mecalsiz olarak bir müddet kaldım,Bu arada biraz uyuklayıp biraz da dizi seyir ettim. Yazmam lazım, sinir oldum.
Kırlangıç Fırtınası, ilk bölüm; Dağ başında doğum yapan bir kız, ona yasin okuyan, doğurtmaya çalışan bir takım yaşlı kadınlar, dışarıda soğukta bekleyen taze baba, Klube bağ evi aylarca orada saklanmışlar kimsenin aklına orada oldukları gelmemiş. Kızın ailesi zengin ama yine de kızı yaşlı bir adama vermişler. kız istememiş genç oğlanla kaçmış, sıkıntıdan bi de çocuk yapmışlar. Kızın abisi kızın peşinde veeee doğum oldu, abi kızı buldu, Tabii ki de oğlanı vurdu, kızı da yaşlıya armağan etti, kız bu arada ölen genci gömdü, başındaki yemeni ağacın dalına uçtu, abi bebeği aldı, tam da o gün doğum yapan karısının yanına koydu, böylece gelin ikiz oğlan doğurdum sandı. Gerçekler odanın içinde kaldı. Aradan 25 yıl geçti, kız zengin olarak memlekete döndü, oğlunu arayacak ve intikam alacak, evvela sevgilisini gömdüğü yere gitti, eliyle koyduğu için hemen buldu, zaten yemeni biraz parçalanmış ama bir kısmı hala ağaçta sallanıyor, zaaar ordan tanıdı. Abiye de ufak ufak görünmeye başladı, yaşlı kadınlardan birinin evine gitti, ona soru sorarken kadın kalpten gitti. Yenge bi de kız doğurmuş, kızın normalde 25 yaşından küçük olması lazım, seçim ananın anası gibi, onu da kasabanın iyi ailelerinden birine gelin ediyorlar, kına gecesi var, kınada oğlanı ortada sandalyede gördüm, gelinde omuzunda kına testisi ile geliyordu, herkes de bindallı, tatlı almayı unutmuşlar, anne evin oğlunu aradı, biriniz 3-5 kilo tatlı getirin eve dedi, elinde bi paketle eve gelen oğlan İstanbul’da asansörde ayı kıyafeti ile bayılan kızı görmesin mi, kız da damadın bacısı çıkmasın mı, tesadüfler sıraya girmiş, bu arada eve gelen tatlı paketi de hiiiiç ikna edici değil, marketlerde satılan kocaman kutulardaki sayılı bayram çikolataları gibi. Kınada oğlan anasını göremedim, kıza altını ve kınayı anası koydu, gerçi benim kına gecem olmadı, istemedim, bilemiyorum artık yaşamayınca, gördüklerimin yalancısıyım. Bunlar olurken sen ahırda yangın çık, hemen itfaiyeden önce koştu gençler, ahır da bir usturuplu yanıyor, kalemle çizilmiş gibi, atlar dışarda ama hala içerde arıyor oğlanlar, yanan atlar sessiz yanıyor demek, Bu arada bir kalas düştü, gökten bir oğlanın başına, diğeri de ona kapaklandı, dumandan bayıldı, kınadan koşarak gelen anne onlara sarıldı, uzun uzun ağlaşıyorlar, ama dumandan boğulan yok, ahır birer kalas atlayarak yanmaya devam ediyor, Abi ile kız kardeş de hesap için yemenisi uçan mezar başındalar, kız ölüyü mermer mezara taşıttı, oraya abisini attı, “söyle, oğlum, nerdeee !!!” edebiyatı yapıyor. Ben de de ne uyku ne yorgunluk kaldı, sinir her yanımı tuttu, eksi bilmem kaç derecede ince topuk, full aksesuar gezen analar, yaşlanınca başına kireç basılmış gibi duran büyük analar, insanın içini bayan ruhuna ağır gelen makyajlar, gençliği de yaşlılığı da beraber oynayan sanatçılar, sahici dekorların dekor olamaması, birden fazla mesaj kaygısı, ne şiş, ne kebap yansın çabası … daha ne diyim ben, öbür bölümlerde kötülük yola düşecek, aklımızı alacak hazar, veririsek tabi.
Hala anlatılanların gerçekle paralel bile gidemediği dizilerle, evlenmek için, ıssız adada yemek için kapışanlara, kayıplara, koca arayan, kendine kız bakan, program program gezenlere prim yaptıranların sayısı azalmayıp artıyor ise “8 mart Dünya Kadınlar Günü” olur, kadın kısmına çiçek, krem, pırlanta alınır, kalpli resmi sosyal medyaya konur.
Oysa ki 8 Mart dünya daha güzel dönsün diye emek veren kadınların günüdür. Öğrenen, öğreten, çocuk yetiştiren, direnen, bilime katkı veren, ilimle kanka olan, daima umut besleyen … bunları da her şey daha güzel olsun diye yalansız, dolansız yapan kadınlar var olduğu için bu dünya var, desek olur, dedim oldu 🙂
Günaydın da olsun 

08 MART

Sabah pencereyi açtım, dünya gürültü ile içeri doldu sanki. İstanbul gürültü sıralamasında dünyada üçüncü imiş. çok şeyin dünya sıralamasında ilk sıralarında yer almak bizi kötünün kötüsü yapıyor da kimin umurunda Türkiye İstatistik Kurumu durmadan mutluluğumuzun yıldan yıla arttığını söylüyor,kimler inanıyor ???
Radyo Türkiye’de kadın olmanın zorluğunu anlatıyor, öyle, kadın olmak zor, buralarda olmak ayrıca zor. Erkekleri de doğuranlar kadın, oğullarına tapınmayı bıraktıklarında dünya daha güzel olacak diye düşünüyorum, çaresizlik salgın hastalık bizde, beklemek, bildiğin birinden beklemek tek ilaç gibi, Bkz piyango kuyrukları, iddia kuponları …
Dün Esenyurt’a gittim, okulumuz oraya çıktı, sanki ayrı bir şehre gitmiş gibi oldum. Birileri buraya bir ev yapalım, bi tane de yanına yapalım ama bir birine benzemezin diye binaları sıralamış, hepsinin altına dükkan açılmış, oto aksesuarı ile uzun etek satan yan yana, bolca kebapçı, lahmacuncu, nalbur, telefoncu, hiç ağaç yok, her şey güneşte bırakılmış gibi solgun, kimsenin kimseye benzemediği kalabalık, ama yüzlerde aynı endişe, aynı hüzün ve tabi ki de caddelerinde trafik. Avcılar’dan o taraflara 10 çeşit minibüs kalkıyor.Yolda dolup boşalıyor, uzun mesafeler var. Okul sayısı da az bizim okul beş katlı, büyük ve ikili eğitim yapıyor. Kapısında iki yorgun tomanın beklediği emniyet ile aynı hizada, caddenin üstündeki büyük blokların arkasında, öğlen vakti okulun kapısında kıyafet satan bir minibüs, organik süt yumurta satan başka bir minibüs, katalog ile satılan kozmetik sergisi ile bir de tokacı var idi. Başları kalabalık idi, Ana okulu öğretmeni bahçede veliler ile konuşuyordu. Suç oranı yüksek, sokakları gezinen işsiz, okulsuz gençlerle dolu, şehirleşmenin en feci gözüktüğü, uyuşturucuya adı karışan, kamerasız güvenlikli siteleri olan bir yer Esenyurt. Bir adım ötesi hafta sonu bölgeye belediye otobüsü sokmayan Bahçeşehir, kendi AVM leri outlet, AkBatı yol kenarında girişi arabası olanlara. Memleketin neresinden tutsan elinde kalıyor, o yüzden de kimse kimsenin elini tutmuyor, sırtta taşıma var bizde.
Sınava 3 gün kaldı, öğrenciden daha fazla heyecanlı değilim, desem yalan olur. Gerçi öğrenci de sınav öncesine yoğun bir etkinlik koymuş idi, tecrübelerimden gelenler ile itiraz ettim. Üç kere üst üste “Hayır, hayııır, hayııııır !!!” dedim. Çok etkili oldu, “ne bağırıyorsun, sadece izin istedim, vermezsen kendimi öldürürüm, nefesimi tutarım, evden kaçarım !” diye azarlandım ama. aramızda 40 yaşa yakın fark olunca, dünya görüşümüz de ortak noktalar az oluyor ama çok gayretliyim, öğreniyorum, arayı kapatıyorum, kabul edelim ki kızlar çoook renkli, çoook sesli, seviyorum, kıyafetlerinden giymek hoşuma gidiyor, bugüne bir tişört kaptım, yemek zevkimiz yakın,aynı fotolara gülüyoruz … daha ne olsun.
Kadın olduğunun farkında olarak, kadın olacağının farkında bir genç yetiştirmeye çalışıyorum, vatana millete armağan olsun da vatan millet de kıymet bilsin istiyorum, onu bekleyen tehlikelerden çok güzel günlerini görmeyi beklemek istiyorum.
iyi şeyleri herkes için istiyorum, iyiliğin eli kolu uzasın, genel olsun, üstüne haset fesat gölgesi düşsün istemiyorum.
Aaaay saat gelmiş de geçmeye başlamış, Cümleten Günaydın, bir kutlama mesajı yazmayı düşünmedim, henüz kutlanacak bir durum yok bu ülkede kadın olanlar için :

09 MART

Neler hissettiğimi bi düşündüm, bir çok sebepten dolayı bir çok şeyi birden hissediyorum. Bu bir yetenek değil, hepimiz aynıyız, çeşitlerinden sıralama yapanlar kazanıyor, bir tekine takılanlar manyak, erteleyenler tembel, hepsini bir birine karıştıranlar sersem … kategorisinde.
“Aaaah ulan dünya, aaah yalan dünya bi kere bizi anla” “Gecenin bi köründe uyduk şeytana, yine yan yollardan dönücez gayri ” diye suçu dünyaya atarak başladık. Hava sisli ve soğuk, dünden kalmayım, eee yorgunum tabi, yol yorgunuyum.
Sabah evi yola koyup ardından kendimi yola koydum, benim yokluğumda meydana yine yöresel çadır kurmuşlar, sabah sabah dünya soğan kokuyor idi, herkesin okula ve işe gitmiş, trafiğin rahatlamış olması gereken saatte yine her yer tıkış tıkış idi, yayası, motorlusu, arabası, tırı, beton mikseri … aynı yolları paylaştık, bir ilke tesadüf ettim; iki araba yan yana durdu ve sigara yaktılar, arkası tren oldu. Cevizbağ’da indim dolmuş beklerken Şahinden sarkan şehir magandası yoldan geçen kızlara geniş kapsamlı bir laf attı, hatta diplerine kadar yanaşarak, ambulans içinde şoför doktor, hemşire artık içinde kim varsa onları da trafikte telefona bakarken gördüm,”ya sabır” eşliğinde Beyoğlu’na geldim. Tramvay yolu kaybolmuş, her yer polis, selfi çektireni, köşe başında kız ile yarenlik edeni, kaskına oturup sigara yakanı, silahını halka tutanı var. Önce bi yemek yedik, sonra İstanbul Kırmızısı’na girdik. Çok da bayılmadım ama beğendim, ünlüler geçidi olmuş, büyük hanım, Halit Ergenç iyi, başka iyiler de var ama Tuba sadece güzel, ne konuşmada tonlama, ne yüzde mimik, ne yürümede bir fark, tüm rollerde aynı kız oynuyor. Film İstanbul’un 30 ayrı yerinde çekilmiş, özel bestelenmiş bir şarkısı var, ” Aşk hiç bir şeyden daha önemli değildir, vedalar gözleri ile sevenler içindir, gönülden sevenler veda etmez, geçmişte yaşayanlar bugünü ıskalar …” aklımda kalan replikler, gece manzaraları hoş idi, Ferzan’ın evi de set olmuş, Galata Kulesi manzaralı yer, bi de vakitli vakitsiz bolca ezan sesi var idi onu anlamadım ama Galata Port’dan gelen inşaat seslerini anladım, dermişim. Neyse İstanbul’un rengi Erguvan bilirdik, Kırmızı da yakışmış, Nejat İşler kötü olmuş bu arada, kötü diye bakmamazlık etmedim ama kendine baksa biz de daha iyi bakardık.
Çıkışta Mepisto’nun bahçesinde Limonlu Cheese kek, Tiramisu, çay yaptık, yeni gelen arkadaşlar ile sanatın dedikodu kısmını, yeni etkinlikleri, konuştuk, yazarken ağır durdu ama çok hoş, bol kahkahalı bir sohbet oldu. Oradan Pera’ya Mersad Berber /Bir Bosna Alegorisi sergisini gezdik, Ardından kadın yönetmenlerin kısa animasyon gösterileri vardı, 7-8 tane film, çoğunu izledik, en sonunda “Üç Güneş” de iç içe halkalar halinde devinip duran turuncu turuncu halkalardan daral geldi. Kendimizi dışarı attık, o sırada yürüyüş başlamış idi, Taksim’den Özel Harekat eşliğinde geldiler, Galatasaray son idi, bariyerleri diziyordu polis, tam orta yerde karşılaştık, renkli ve umut verici bir topluluk, bir müddet yolumuz ters ama hislerimiz aynı yürüdük, Pankartlar çok hoş idi, hiç resim çekesim gelmedi, bu anlatamayacağım değil ama yazarken tam ifade edemeyeceğim bir duygu. Yazı belge niteliğinde ve sert olduğu gibi, her okunduğunda anlamı da değişe biliyor, okuyanın ruh hali de önemli, zaten bir yazıdan bir de hem cinsim kadından korkarım dermişim. Eeee kadının dantel örmüşlüğü var, o dantele can veren zekadan aklı olan korkar, tam ifade olmadı ama anlayan anlamıştır, kendimi ekstra anlatmaları bırakalı çooook oldu.
Sonra eve geldim, ayağım ağrıyor, kızın okuluna gideceğim, ütü ve yemek yapmak lazım, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü Ve Feminizm (1908-1935) /Zafer Toprak okuyorum, Kız üstünde “Ben feministim” yazan bir tişört istiyor, giyerse başına bir iş gelir mi diye korkuyorum, Fiili Boya reklamı gibi değil ki ortalık, o reklam çok umut verici ama o umudu verenler bir elin parmaklarından az fazla, halbuki saldırgan eller var.
Çok yazmışım yine, kız da yatakta oyalanıyor, sınava son iki gün, Hayırlı diyoruz, Her şeyde bir hayır var, Birhan Keskin’den de yazmadan gidemem ;

Bir sebebi vardır, mutlaka vardır.
Hayyııır diyr uyanmanın bir rüyadan
Bu ne ki, elin olsun ıslanmıyor senin, bunca zaman
Neyi bekliyor, sudaki o büyük beyaz hayvan.
kolaymış, çok kolaymış dedin.

Günaydın dedim 

10 MART

Ömrümün sayılı Mart aylarında sayısız kere hakkında konuşmuşumdur. Baharın ilk ayı olup içinde kıştan izler taşıyan bu aylar heyecana kapılma aylarıdır. Güneşi görünce ısınan havalanan ruhlar şiddetli soğuklarla terbiye edilir. Depresyonun anası Mart ayıdır, diye bir özlü sözümüz yoksa da , ben söyledim artık var. kandırılmış ağaçlar, kıştan usanmış insanlar, hasret çeken kuşlar … hepsinin bu ayla bir derdi vardır. İnsanınki her zaman olduğu gibi birden fazladır.
İlk okulda duvar panosunda durur idi mevsimler. iki bahar, bir kış geçer idi okulda, yaza ısınırken veda ederdik. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” hayat bilgisi konusu idi. Evlerdeki annelerimiz hayat Bilgisi kitabını yazmış gibiydi. Her mevsim nasıl gelir geçer, ne yeriz, ne giyeriz, nerelere gideriz, evde ne hazırlık yapılır, içinden ne bayramı, niye geçer … kitaplarımızdaki boyaları dışına taşmış, Cin Ali’den hallice tüm resimlerin geniş tafsilatı annelerde var idi. Sonra büyüyünce ben de hayat ile bilgili ve ilgili bir anne oldum, aradaki fark çocukların beni geçtiği konular var, bizim annelerimizi geçmemiz zaman aldı. Geçtik de ne oldu, annemiz de bu dünyadan gelip geçti, ağız tadıyla bir fikir münakaşası yapamadık, neleri ondan daha iyi bildiğimizi, bunu da ondan öğrendiklerimizin ışığı altında yaptığımızı, aslında onun çok zaman haklı olduğunu, biraz daha bilgili ve ilgili olsa daha da iyi olacağımızı … anlatamadık. Gerçi benim kısa bir süre karşılıklı kahve içip kocalarımızı ve çocuklarımızı çekiştirip sonunu, baba, kardeş, torun, damat işte ye bağlamışlığım var.
Bu Mart böyledir işte, durduğu yerde durmaz, standartta uymaz, kandırır, güldürür, ağlatır, insanı Nisan’ın içine atar kaçar, bir sene kadar da geri gelmez. Ben Nisan cıyım, Baharın adı da Nisan dır bence. Erol Büyükburç’un Nisan yağmurları şarkısını aynı adlı filmde bir yazlık sinemada dinlemiştim. Birbirine arkadan uzun tahta ile çivilenmiş, tahta sandalyelerde uykum gelmiş, babama yaslanmış, annemin sırtından çıkardığı hırkaya sarınmış, gazozum yarım kalmış, eve kucakta taşınmış, ola bilirim.
Yine soğuk ve sisli bir gün, bugün daha da erken kalktım, son düzlüğe geldik, öğrenci bugün evde birtakım videolara bakacak, kendine bir sınav yapacakmış. Sonra annesi onu alacak, yakındaki bir AVM ye taşıyacak, bedenini giydirirken, karnını ve ruhunu doyuracak, yarın serbest gün, illa ki bir miktar arkadaş ile buluşulacak, dedikodu yapılacak, sınav dedikodu kapsamına alınmayacak,
Bir bakıcağız bir günlerde gelmiş geçmiş olacak, ne baki kalacak, hoş bir seda, ince sızılı bir anı, kalpte yer bulan, aklın çekmecelerinde saklanan bir fotoğraf dır hayatın özetleri. Poz vermeye fırsat bulamadığımız zamanları albüm yapar hayat.
Böylesi güzel, hep hazır ve nazır, germeden, gerilmeden, hesap kitap şaştığında şaşırmadan,kabullenici, kabulden önce çaba gösterip direnişçi, bir fiske kader kısmetçi,iyilik dolu, sevgi dolu …
Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz, hangi uslanır aaaah sevenle oyun olmaz, kaç kere yemin ettim, kaç gönüle de girdim …
Usanmadan, uslanmadan Günaydın 

12 MART

Bahçedeki kayısı çiçek açmış, yağmura, rüzgara, soğuğa
direniyor, Güzel olan ger şeyin işi zor, güzel olmuş olmak mı, güzelliği aramak mı daha zor ??? Güzelin sahibi tarifinden çok. Güzellik içten dışa mı dalgalanır, dıştan içe mi dolar ??? “Güzel güzel şeydir, ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca !” Diyenler sağ gösterip, sol vurup, güzelliğin içine tükürenler midir ???
Sabah sabah tutarsız davranışlar sergilemiyorum ama kafanın içi tur atanlarla dolu. Uykuyu aldık çok şükür, eeeerkenden de kalktım, şimdi ev halkını sıraya koyacağım, eşin uyandı, öğrenciye seslenmeme 19 dakika var, oğlan varsın uyusun. Kim kaçta yattı bilmiyorum, ben erken yattım, sınava giren bir bakıma ben sayılırım, Hahhh haaaa !! “anneler çocuklarının her hissine kadirdir ” dermişim.Ama bir empati olduğu da kesin. Çocuklar söz konusu olunca hissediyor insan. Biz de liseyi bitiren kanat taktığı için.çocuk sayısı da üç olduğu için, çok şükür hayatımın merkezine oturtmak için bir seçim yapma imkanım yok, hepsinin yeri ayrı, her birini ayrı ayrı sevmem için nedenlerim var, Her birini de başının çaresine bakacak şekilde yetiştirmeye gayret ediyorum, sıkı sıkı eline yapışma, terli atlet değiştirme, ayakkabı bağlama, ağzına yemek katma yaşına göre geldi geçti, aaay sevmem bağımlı insan, ne bana bağlı, ne ben bağımlı. Kimse kimsenin bekçisi değil, olmasında. Gurbetteki oğlanla bile her gün konuşmam, yani durmadan merak etmem, yani hayat kafayı çok doldurmaz isen dolu dolu geçer, kafayı ihtimaller ile doldurmak, planları en az 5 yıl vadeli yapmak,kafayı başka kafalara,” elalem ne der” lere takmak, dünya üzerinde yaşayanların dünyasının hakimi olmaya çalışmak zararlı faaliyetler. Bünyeye çooook zarar.
Çay koydum, iyi bir kahvaltı yapan öğrenciyi, iyi de giydirip, iki koldan evrakını kontrol edip, Hayırlı dualar ile kapıdan salacağız inşallah.
Emek veren, niyet eden tüm öğrencilere kolaylıklar diliyorum. Saatler sular seller gibi doğru şıkları bularak aksın. Etrafta gürültü yapan olmasın, oğlan Sefaköy de girdi idi, her iki dakikada bir tepesinden uçak geçen bir okulda, Esenyurt da pek tekin bir yer değil, kader kısmet, olacaksa oluyor, oğlan uçların tepesinde tur attığı sınavdan dereceli olarak çıkmış idi. Odaklanan, olayı ciddiye alan, anasının babasının eğitimine yatırım yaptığı çocuk kazanıyor. Aaaah aaaah organize işler bunlar, gidip sarı tişörtü çıkarayım, ilk çocukta bir psikolog söylemiş idi, sarı renk zihin açarmış, yeğenlerim dahil hepsine aldım valla, sınavın dini vecibelerini de yerine getirdim, türbe ziyareti yapıp pirinç okumadım ama tüm öğrencilere sınav duaları ettim, emek veren emeğinin karşılığını alsın, çalınmış, çırpılmış sorular ile kazanan olmasın, umurunda olmayanlar ile imkansızı başaranlar da bir tutulmasın.
Süre doldu, zilin sesini kızıma duyurmaya gidiyorum.
Heeeeer şeyin Hayırlısı inşallah !!! 

13 MART

Hayatımızından bir yaprak daha çevrildi, sınav arka sayfaya düştü. Nasıl uyumuşsam, sabah olduğunu bilemedim.Neyse kalktım, öğrenci uyuyor. Yetiştirememiş ama yaptıkları doğru, bir yere doğru sıralanacak inşallah.Berbat bir gün idi. Hava soğuk, ıslak, kalabalık. Erkenden içeri girdi, bu seneki uygulama ile 15 dakika geç gelenleri almadılar, hangisine yanayım, geç gelene mi ki bu kadar önemli bir günde, mevzuatı yanlış anlayana mı, sosyal bilinci olmayan belde halkına mı, YÖK e atanan Niyat Hoca’ya mı, Avrupa üstünde gelen, elimize doğan nur topu gibi mağduriyetimize mi, önden iki abisi bir iki yanlış ile sınav geçerken 40.000 lerin hesabını yapan kıza mı, 1923 de darbe oldu diyen belediyede geçen saatlerimde gördüğüm manzaralara mı, gözlerimin önünde çiçek açan her türlü cehalete mi … bunlar iyi günlerimiz hazar, her gelen gün geçeni aratıyor.
Neyse bugün pazartesi,yeni başlangıçlar yapmak için uygun, her pazartesi yaptığımız gibi yapıcaz artık, kızım biraz daha uyusun diye sessiz olan işlerden başlayıp, evi dünden arıtıp, gelecek günlere giriş yapcez gayri.
Hayat devam ediyor, arsızlığın son aşaması, zaten dünya arsız ile yüzsüze kalmış derdi büyükler, yaşama arsızı olduk, her türlü şartlara uyum sağlamak zorundayız, kabullenerek değil, tavrımızı koyarak ama, terbiye sınırları içinde kalarak. Cahile laf anlatma diyoruz ama kitle çok büyük, anlatmazsan daha da katlanıyor ammaaa cahilin de cahil olduğunu bilmesi gerek. “Bilmiyorum, anlayamadım, özür dilerim, izin verirseniz,” bunları söylemek o kadar zor mu ????
Facebook paylaşımları için izin isteyenler acaba diğer izinlerde ne yapar ??? Paylaşılan bir şey görülsün, okunsun, yayılsın diyedir, kaynağını kapatmadan paylaşılması insanı mutlu bile eder ama öyle olamıyor, aaaay buraların çok yerlerini görüyorum, okuyorum ben, aaaah bazı satırlara, yorumlara hasta oluyorum ben, bazı sayfalardan, bazı satırlardan akan riya, yalan üstüme üstüme geliyor çok zaman, instagram, tweeter kullanıları ile facebook kullanıları farklı insanlar değil ama arada farklar var. Aynı fotolar çoğunlukla ayrı yerlerde var.
Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp derdi atalarımız, şimdilerde bilmeyenler yanlış bildikleri ile yeniden tarih yazıyor, Bkz TRT Payitaht dizisi, bir göz attım yetti, bilmeyenler için bu tarihin yaptığı bir yanlış yok, kahrolsun dış mihraklar, bizi kandırmalara doyamamış, burada salak, aptal kim, çakal kim ????
Bugün süresizim ama kendime koyduğum sürem var dermişim, kulağım radyoda, gözüm burada, aklım yapılacakları sıralıyor, sağlığımız yerinde sayılır, seviyoruz, seviliyoruz, soru soruyoruz, cevap için kaynakları geniş tutuyoruz, yetiştirdiğimiz çocuklara iyilik, aşılıyoruz, yasak koymak gibi kolaya kaçmaktansa anlatıyoruz, dilimizi her yöne döndürerek. İnanıyorum ki bildiğimiz adalet, olmadı ilahi adalet yerini bulacak, heeeer şeyin hayırlısı diye beklemedeyiz, tabi ki de sadece beklemede değil, cümleten günaydın, bahar bu hafta geri gitti, yerine kıştan günler bıraktı, geri gelirmiş ama 

15 MART

Yaz gelince bu yağmurları çok aramışız. Ömrümüz aramakla, bulduğumuzu geçmiş ile muhasebe etmekle geçiyor,Eski tatlar tekrara düşmüyor, maalesef. Aramak ile beklemek ile beyhude zaman harcamamak gerek.
Geride kalanlar bir çeşit iç ağrısı, hem de acısıyla, tatlısıyla,Sevmiyorum, mazinin illa ki tekrarını istemeyi. Yaşanmış ve bitmiş, ileriye bakmak gerek. İnsanı en çok yoran da kafasındaki resimi eline alabilmek. Değişen şartlarda tıpa tıp aynı haz ??? saçma, anlamsız, gereksiz …
Her sabah kayısı ağacını kontrol ediyorum, Diren Kayısı !
Tahminlerde bir sapma var ise, niyetten sapmadan gayret etmekte yarar var. En azından ruhumuza yarar. “Yola çıktıklarını yolda buldukları ile değiştirenler” sizi suçlamıyorum, bazen gereklidir bu, hele ki yola yanlış malzeme ile çıkmış isen, bunun bir özrü olmalı ama mağduriyet sebebi olmamalı, tecrübe hanesine “+” yazılmalı. Tekrarlanan yanlışlar ile bunları tekrarlayanlara iyi gözle bakmamak lazım, ben bakmam da bakan var ama.
Radyoda haber özetleri geçiyor, iç bulandırıcı, “halkım için üzgünüm” demek film repliği gibi. Halkım da seviyor ama teslimiyeti, cümlesine özür ile başlayan öz güven yoksunları, kendini cahil bulup da bunu gidermek için hiiiiiiç bir şey yapmayanlar, başkasının en iyisini bildiğine inananlar, hele ki mağdur edebiyatına tapınanlar, kendini anlatmak telaşında olanlar kiii bunlar kendilerini de ikna etme çabasındalar … ne kadar çoksunuz. İnsan kendini bile tanıyamadan ölüyor bence, bir insanın bir insana gözü kapalı kefil olması da, teslim olması da aynı kapıya çıkıyor.
Aaaay sabah sabah içim karardı, zaten kaç sabahtır karanlık, umutsuz olup da sinip de düşman mı sevindireyim. Düşman yerine başka bir kelime de olur idi ama aramaya zamanım yok, kızı yolcu edip, dahili işlerime bakacağım. Osmanlı tarihine tutkun değilim ama öğrenmek isterim. Üç Abdül zamanı ile ilgili kitaplar okumaya karar verdim. Abdülmecit’den başladım, içinden tazminat ile karıştırılan Tanzimat geçiyor, bunlar önemli devirler, imparatorluğun nasıl harcandığını anlatıyor, toprak derdim değil, derdim, yanlış üstüne yanlışların ve yandaşların tarihler boyunca malzeme olması.Bunlar ara kitaplarım, bu hafta Tomris Uyar ile M.Duras haftası. Yapılacak işler ve benim onları yapmaya niyetim, hadi bakalım, bi gayret, bi cesaret olacak inşallah 

16 MART

Kadın hareketleri Cumhuriyet ile başladı zanneder çok kimse, aslında Meşrutiyet ile başlar. Liman şehirleri Selanik, İzmir ve İstanbul bu hareketlere destek verir. Savaşın tükettiği erkekler, yoksullaşan, yalnızlaşan aileler … Kadını sokağa çıkmaya nafaka aramaya sevk eder. İlk kadın derneklerini erkekler kursada kadın geri kalan her şeyi üstlenir, cephe gerisinde hemşire, fabrikada bez dokuma, silah fabrikalarında, sanayide … erkeğin olması gereken her yere kadın girer. Daha az ücretle ve terfisiz tabiki, önce sokağa çıkma iznini alan kadınlar, geri kalan her şey için ayrı ayrı mücadele vermişler ve devam da ediyorlar.
Kadın dışarı açıldıkça, dünya hem renklenmiş, hem de başka felaketler yüklenmiş. Kadın dergileri çöp çatmaya başlamış, sonra seçilmiş erkeğe kız, seçilmiş kıza halk oyu ile eş aranmış, görücülük mü görüşcülük mü oylama açılmış. Her daim referandum bizde. Adalet hastasıyız milletçe. (Buraya ağzımızdan başka bir yer ile güle biliriz)
İşgal yıllarında İstanbul bir batakhane olmuş, yabancı askerlere fuhuş, uyuşturucu hizmetleri araya kaynak yapan Osmanlı, vur patlasın çal oynasın, toprakları parsel edelim, tahtımız dursun günleri. Rus ‘lar modaları ile gelmiş, saçlar kısalmış, saçın yarısı açılmış, etekler kısalmış, çarşafın adı kalmış, kendisi renkli ve şık olmuş. Avam edebiyatı türemiş, bir taraf açıldıkca açılırken bir tarafda sefalet, fahişe yaşı 13-25 arası. İlk feminist Sabiha Sertel, bir dönem intiharlar artmış, Gazi Afet Hanım ‘ı örnek olarak sunmuş, kadınların partisi erkeklere takılmış, 1935 de İstanbul Uluslarası Feminizm Kongresi yapılmış, 1936 da da kadınlara verilecek bir hak kalmadı diye Kadınlar Birliği kapatılmış. Kadın hakları yorgunluktan uykuya yatmış, hala uyku sersemi, “Ben bilmem eşim bilir” aslında espri değil.
TÜRKİYE’DE KADIN ÖZHÜRLÜĞÜ VE FEMİNİZ /Zafer Toprak şiddetle tavsiye edilir, daha fazlası var içinde, Ece Ataer okuma atölyesine seçim için teşekkür ederim.

17 MART

Gök gürültüsü ile karanlıktan korkmayan, korkup da anasına sığınmayan çocuk var mıdır ? Bence temel korkularımız bunlar, karanlıktan gelenler, saklananlar, hayatımızı karartanlar, gök gürültüsü gibi tepeden inenler, ışık yağmuru ile gürültüyü birbirine katıp bizi sindirenler … Besle korkuyu büyüsün. Üstüne gidersen, analiz edersen korkunun korkusu olursun. Korku insan hayatını yarı yarıya kısaltıyor, korktuklarımız başımıza geliyor, çünkü kötü enerji işle çağırıyoruz, korkunun ecele faydası yok, “korktuklarımızdan emin eyle” diye dua ederiz, korkunun krallığı vardır, kölesi sen olma, korkma sıra sana gelecek !! … daha neler neler, kimi söylenmiş, kimini ben söyledim, korku insanın kendi ürünüdür, ya besler, ya salar gider. Korkularım elbette var ama beslemiyorum, korkuttukları zaman korkmaya hazırım, korkuyu beklemeye “Hayır”
Yağmurlu bir Mart sabahında güneşi bekliyoruz, geçen haftadan yükselmiş şekerim , düşsün diye çabalarım var, akşama kendimi arkadaş ile İş Sanat’da hibe yolu ile elde ettiğimiz bilet ile konsere gitmeye, çıkışta annemgilin evine misafir olmaya, ertesi gün Arnavutköy’e kitap okuma etkinliğine, daha ertesi gün de hısım akraba günü için hazırlanıp, gelenler ile hasret gideresim var.Niyetler bunlar, gayret bizden, kader kısmet için ne gelir elden diye de serinim. Evi bir miktar ayarlayıp, akşama yemek yapıp, ertesi gün içinde dolapta bir şeyler bulundurup, daha ertesi gün için ev halkını sürprizlere açık bırakasım var, “beni üzmeyin, şekerim asabi” diye de mutfağa, banyo ya kağıt assam olur.
Aaaah aaaah nereye kadar bu düzen kurmalar, düzene taraftar bulmalar, sık sık kendini nereye kadar, dünya bildiğini okur iken bazı zamanlar nafile bu çabalar, çabanın kalıcı olanını görmezden gelip, nafile olanı ile oyalananlar , “ömrümüz bir su, içiyor yıllar”
Zaman zaman sulu kar yağacak diye hava raporu sunanlar, “Baharı bekleyen kumrular gibi” miyiz, değil miyiz, ne idik ne olduk, ne umduk, ne bulduk … bunlar kullanışlı, her yere uyan kelimeler, köşeli olanlar ile zorumuz var. Zor günler bir gün hey gidi heeeey günleer ! olur mu olur, La la Land dijitürke düştü, arkadaş “temizlik yaparken, örgü örereken, bulaşık yıkarken izle ” diyor, her söz kulağımıza asılı kalınca, küpe mi olur,kulak arkası edilenler gözlük sapına yuva, kulaktan kaçanlar göze, gözden kaçanlar neye kaçar …
Hadi kestim, cümleten Günaydın olsun, tüm iyi dilekler hepimize, bahçedeki kayısı ağacı yine bir cahillik etti, çiçekle donandı, Mart mağduru dualarınız bekler 

20 MART

Kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ama önceden gökyüzünün iç açması gerek. Hep karanlık, hep karanlık iştah kesmiyor, iştah açıyor, elinin altında ne var ise götürüyor insan.Benim böyle krizlerim oluyor ama mazeret değil, krizin sebebi ve giderme şekli şekerimi sıçratıyor, şeker beni sıçratıyor, bir çeşit kıyak bir kafa durumu, hiç bir şeye kafa yoramıyorsun, uyudukca uyuyasın geliyor, bir el seni ritmik olarak sallıyor, denge problem, ağzının içi, içinin içi gibi acımtrak , tatsız tıuzsuz bir ruh hali hem de endişe verici bunlar öldürmeyen süründüren hastalıklar, elden ayaktan düşüren cinsinden. Aaaay dün ben yetişip gidemedim ama İşletme Fakültesi bir vakıf kuracak, o vakfın kendini yalnızlara vakfetme, yaşlanmayı yıllanmış olarak hayata geçirme projesi var, şiddetle destekliyorum, Yaşdaşlar hayırlı işlerde yandaş olacak inşallah. Sosyal hayata sosyal olarak kesintisiz katılma projesi.
Hafta sonu şekerli ve yoğun geçti, cuma akşam hibe konsere gittik, kültür ve sanatın kaymak tabakası ile huşu içinde dünyanın sayılı caz piyanistlerinden birini dinledik., çıkışta baktık caddede gürül gürül kuran okunuyor, bir an katliam oldu, bi tek konsere gidenler sağ kaldı sandım, meğer bir grup çok duyarlı vatandaş Hollanda bayrakları ile İsrail’i protesto ediyormuş, şeker halim durumu çok kavrayamadı, derken bi baktık ayaklarımızın dibinde biri yatıyor, darp edilmemiş, uyuşturucu krizi imiş, ambulansa gerek yok hazar, kendiliğinden açılacak.
Cumartesi iki arkadaş, bir mederatör, bi de cins kedimiz, Arnavutköy sırtlarında okuma yaptık, Tomris Uyar ile M.Duras’ı analiz ettik, savunduk, karşı durduk, iyi geçti, fakat katılım sayısını bir türlü arttıramadık,beş çayı var desek daha çok gelen olur.
Pazar akraba günü, annem gilin evinde, hasret giderdik, yedik, yemeyenlerin yanına verdik, özleşmişiz iyi oldu, akşam gelinimiz beni eve bıraktı, annemin bir kabanını, iki eteğini, bir kazağını veee bir sürü yiyecekle geldim. Annemin dolabını bitirdik, son verilecekleri de ayırdık, üstünde anı taşıyan eşyalar ile vedalaşmak zor ama imkansız değil. Kıymet bilenlerin mallları kıymet bilenlerin olsun istiyoruz da kıymetin kıymetini bilenleri tüketti sayılır bu dünya.
Evin hali malum, biraz dikkat etmişler ama boşları toplamak bile başlı başına bir iş, bir yerinden usul usul başlayacağız. Bu hafta yapılacak şeyler çok ama ne kadarını yaparım bilmem, önce şekeri hizaya çekmem gerek. Abdülmecit’i bitirdim. Hıfzı Topuz yazmış, Osmanlının ilk borç ile tanışma günleri, gerilemenin aşikar olduğu yıllar. Sultan son derece iyi niyetli ama alkol bağımlısı, çık çık Osmanlı’da olmaz demeyin, Osmanlıda daha neler neler var, kırkı küsur hanım ile kırk kusür evlat sahibi olmuş, boş vakitlerinde aşık oluyor sultan, hele bi hanımı var kiiiii sultanı paçavraya çevirip üstüne güller koklamış, öldüğünde Abdülhamit, çok şükür kurtulduk demiş. Tarih topraklara toprak katma değil ki o da zaten “biz sizin topraklara talibiz, aldık gitti” değil.
Öğrenecek çooook şey var, öğrendiği ile kalanlara, bilgi dağarcığını genişletmektense bir kula kul olup, kulaktan bilgilenenlere yazıklar olsun !, yaşamamış sayalım diyeceğim ama yaşadıkca zararları dokunduğundan çoook farkındayız onların. iyi bir gözlemci olarak gördüklerim karşısında üzüntü duyuyorum, 45.000 araç geçecek Çanakkale köprüsünden, hem de günlük, geçmez ise bizim vergiler geçecek, yapacaklar, işletecekler, kısmet ise devrettiklerinde o çooook şaaaneee bildiğimiz Osmanlı Hazinesi gibi olacak hazine, “aaah aaaah oldu bile,” diyenler külli kafir, diyenleri gördüm bile.
Neyse, kayısı ağacı direniyor, ben de yaşama pazartesi girişi yaptım, gelecek, geçecek, bitecek … umut kalbimizde susmak bilmeyen geveze bir kuş idi değil mi ???
Günaydın 

22 MART

Flimler hayata bakamadığımız taraflardan bakmayı ve bilmediklerimizi öğretir.Bize dünyalar arası Seyehat sağlar. Dün iki film seyir ettim. ABD malzemeli. Birinde yeşil kart için orduya yazılıp, savaşan sonra da sınır dışı edilen askerler, Ben Nero, diğeri de Tom Hanks’in oynadığı komedimsi Krallı, hologramlı bir şeydi. İkinci filmde gördüm ki Suudi Arabistan’ın imajı çoooook değişmiş. Amerikalı hastaya bakan kadın doktor, aralarında gelişen duygusal ve cinsel ilişki, gayet Avrupai bir hava var idi. Bir tek kadın araba sürmedi, bizi işleseler, erkeklere fes, kadınlara çarşaf giydirirler, illaki, halbuki çarşaf teeeee Aldülhamid zamanında yasaklanmış, Fes kalkalı yıllar olmuş, imajımız aynı kalmış. Gerçi bakınca bizde de ilerleme yok denecek kadar az, hatta artık yok, açılan fabrika, keşif, icad haberi almayalı çooook zamanlar oldu. iyinin önünü kesmek gibi bir marifetimiz var. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” iki cümle bizdeki hayat felsefesi.
Dün bir sürü gün kutlandı, dünya şiir günü, Dünya Bilgisayar Mühendisleri günü, uyku günü … aklımda kalanlar. Ama esasında dün bahar başladı, ağaçlara su yürüdü, cemreler bitti, gün daha erken doğup, geç bitiyor, “yine yeşillenecek fındık dalları, acep ne olacak bu memleket halları …” diye düşünmeden edemediğimiz için baharın farkına varamıyacağız muhtemelen.
Pencereyi açtım, içeri kuş sesleri ile motor gürültüleri dolduruyorum, dün marketten kırmızı açan bir çiçek aldım, sabah çiçeğe dönecek hallerini sevdim,kafamı kaldırınca binaların üstünde binaların gölgesini görüyorum, görevli şimşirleri budadı, Bahçe bodur çitli gibi ama kayısı bu sene kazanacak sanki, göremediğim erik ağacına da bakayım, o da beyaz çiçekler ile donanmış ola bilir mi, mimozalar açtı, erguvanların sırası gelecek, kalın giysiler rafa kalkacak, öğrencilere bezginlik hali gelecek,
Bahar İsyancıdır / Onat Kutlar

Üstümden küçük kuşku tohumları karışmış altın renkli polenler uçuşuyor. Bir türlü bastıramıyorum yüreğimdeki ozanın sesini: “Bahar isyancıdır…”

Yaşadığımız şu karabasan, bir gerçeğin yansımasından başka bir şey değilse, ölümsüz gençlik ve bahar düşlerimiz nedir? Gerçek değil mi onlar? İstersen şimdi yalnız bunu düşünelim ve bekleyelim yarını. Yarın her zaman güzeldir.

Hislerime tercüman olan satırlara eklenecek bir şey yok, Bi günaydın diyelim, Bahar İsyancıdır, tecrübe ile sabit 🙂

23 MART

Hep acelem var, hep çabuk olmalıyım, hep bir yerlere yetişmem gerek, hep bir beklenildiğim yer var, beklediğim var … ne olacak benim bu halim ???
Geldim gidiyorum, 24 saati ucu ucuna yetiştirdim. Çok uyumam, saatlerce yemek yemem, uzun uzun kahve içmem, bir yere gidince amacı ne ise o kadar durum, misal güne gittim, ikramı yer, parayı verir gelirim, buluşmalarda buluşur, konuşur dönerim. Dünyayı ben mi kurtaracam acep, zamanı mı gelmedi, bunlar antremanlar mı ??? diye de kendimi önemli hissetmeye meylim var, dermişim. Aslında önemliyim, kendimi küçük göremem, öz güvenime güvenirim, beslerim ama megalaman değilim, son kararım eminim. Bunu niye megolaman okuruz, onu da bilmiyorum, çok bildiklerimden emin değilim, kestirip atanlara heves ederim, bi de bir insanına teslim olup peşinden gidenlere, tutkuyu zararlı bulurum, ihtirası tehlikeli, kaplumbağa olsam kabuğumdan sıkılırdım, Çabuk ikna olurum,süresi kısa olur, aklıma gelen sorulara cevap alamazsam niyeti bozarım. Bozulmuş niyetler her yana döner, varsın dönsün, dünya dönüyor çok mu ???
Bunlar hep ortanca çocuk sendromu, dermişim, bu ortancaların önünde bir büyük, ardında bir küçük olur, ilk ve sonlar himaye edilir, ortanca orta malı gibi ortaya konur diyemeyiz ammaaaa, ne büyük ne küçük olduklarından, bunu da yerine göre kullandıklarından ekstra dişleri olur bunların, Hayata asılı kalanlar, hayata çeki düzen verenler, kararlı, adil olanlar bunlardır, hele bi de burçları terazi, yükseleni başak ise oooo !!! der kalırız 🙂
Kendimi iyice bi yağladım, sabah sabah kızın dolabını düzelttim, gardıroba niyet ettim. Eeee ihtiyacım var, ne var ise insanın kendinde var, kendini geliştiren insanın gelişmiş modellerinden güzel örnekler var, alalım, derim.
Aaaaay cümleten günaydın olsun, hava 17 dereceye kadar ısınacakmış, metrobüsde klima altına denk gelmeyin, omuzları tutturuyor, dün denedim oldu. Aaaaay ben dün liyseli arkadaşlarım ile buluştum, okuldan, mahalleden tanıdık, anaları babaları, kardeşleri bildik, yaşlanmaya başlamış ama fark edilmeyen, (hepimizde gözler zayıf, şeker, tansiyon, gırla, kanseri yenenler var) bunu fark etmeyen gençler ile hoş saatler geçirdik, Yalnız kulaklar hepimizde iyi, bi kişi herkesi dinleye biliyor, kelimelerde seçici olunca istediğin yerden konuya bodoslama atlıyorsun, “sürat felakettir” buraya da uyuyor ama, yanlış anlamalar ile yanlışı düzeltmeler vakit alıyor, valla 🙂

26 MART

“Beni kimseler anlamıyor, anlayanlar da yanlış anlıyor, anlatamıyorum ama anlıyorum, anladıklarımı doğru mu anlıyorum ???? Sanıyorum, sandıklarımdan sorumlu muyum, yoksa onlar bir senaryo mu, öyle ise baş aktör benmişim gibi de gönlümü karıştıran aslan kaplan, kedi, köpek … artık neyse o hayvan başımın gizli tacı mı, başımda taç var ise kraliçe olmam gerek, Külkedisi de neyin nesi,aslında en zor olan insan ilişkisi, insanın kedi köpek ile ilişkisi düzenli, insan soru soran, yargılayan, esir alan, yanlışları bulan … insan istemiyor, insanın niyeti kuzu kuzu gelmek gitmek, çobana direnen kuzular anarşi sebebi, kuzunun aklı kurt ile kuş arasında hafızası da balık kadar mı, çobanaldatan kuşunu bilenler çobanın aklı için ne derler …”
Sabah sabah kursa gidecek olan kıza GDO lu undan krep, hormonlu çilekten bir sos, sütçünün sütünden de sütlü kahve yaptım. Odaya doğru yol alan kokular eşliğinde kuzuuuuum !!! haydi 17, 17 17 … diye seslendim. “Kahvaltı hazır, giyinirken havaya güvenme dün 17 derece de kıkırdadın ” demek istedim. O da beni yarı yarıya yanlış anlamış, uyku sersemi hazar empati felan yapamamış, bir baktım yeni alınan, yüksek belli, kısa paçalı Mom kotunu giyiyor, “o nee !!” deyince konuşup anlaştık, Yeni kot bugün de olmadı, kısmet artık, referandum sonrasına dermişim.
İnsülün direnci beni tatlı sert ötesi, direkt “dan, dan” a dönüştürdü, ben masumum şeker göründüğü kadar şeker değil, geçen market dönüşü çamlıktan geçerken, bankta oturan bir teyzecik el etti, iki çift laf edesi geldi, hazar, Neyse yanına bitiştim, Malum muhabbetten konu açtı. Son söz “ama yol yaptı !” diyen teyzeme, “o yollar ne sana ne bana yarar, ben belki, sen zor geçersin, ayrıca hibe değil, geçmeyen arabaların parası bile cebimizden” noktayı koydum, eve gelince ayrıntıları anlattığım kızım “teyzenin tüm yaşam enerjisini sıfırlamışsın,bi de dövseydin bari, aaay inanamıyorum sana, arkadaşların bu yanlarını biliyor mu” diye kıkırdamalı bi yorum yaptı.
Bundan gayri böyle, naz ve niyaz devrini torunlara kadar kapadım, gerçekleri Meksika Biberi kıvamında, kırmızı (ki bunu kan basıncı sağlayacak) ve acı olarak güneşe serecem,
Yine de çayın içine kabuk tarçın kattım, hani hızımı biraz kessin diye, çağırılı olduğum tüm toplantı ve buluşmalardaki arkadaşlara hal-i pür melalim budur, diye duyurulur, dost acı söyler, gerekirse ikna eder kıvamında arkadaşınız.
Dün festival biletlerimi aldım, akşamları, hafta sonu bacımlan, hafta arası yalnız, toplamda 17 film sayısı, bu 17 de bi iş mi var ??? kızın yaşı da 17, belki benim de gökyüzünde yıldız açım 17 bu aralar, dar alanda kısa paslar, uzun yol alması niyetiyle … Venüs atağa kalkmış diyolar, cümleten şaaaaneeee pazarlar 

28 MART

Hava bahardan yaza değil de, bahardan kışa geçecek gibi. Sanki kar yağmış damlar, buz tutmuş da, yağış devam ediyormuş da, onların soğuğuymuş bunlar.
Dün eve kapandım, sildim, süpürdüm, yıkadım, ütüledim … Külkedisi faaliyetlerimi bu haftalık bitirdim, kalan günler balo günleri gayri dermişim.
Heyecanlıyım, bugün sınav sonuçları açıklanacak, biz kendimizi bir yere koyamadık, bakalım sistem nereye koymuş. “Emeğiniz emanetimizdir” yazılı kalemler ile sınava tabi tutulan gençler, geleceklerinin çalındığını öğrendiklerinde hırsıza ne diyorlar ??? Hırsız soru çalmakla kalmıyor, yalancılar, hırsızlar, sahtekarlar geleceğin yıldızları.
Dün öğleden sonra bölgemiz gümbür gümbür idi, kapı pencere kapamak, kulak tıkamak yetmedi, bir ara “ay konu bulucam diye iyice şaşırdın, gel bir kahve yapayım, aklın başına gelsin” diyesim geldi. Otobüslerle taşındılar, en az iki saat beklediler, bir sürü konuşan oldu, aynı konuları, aynı cümleler ile söylediler.
Akbank bu sene festivale sponsor olmadı, çünkü grev yapmak istiyor çalışanlar, ohal’e takılıyorlar, dün post makineleri çalışmadı, işi yavaşlatıyorlar, “siz benim donumu indiremezsiniz” pankartı taşıyan çocuğu kimler duydu, O kadar çok şey oluyor kiii, dünya karışık, her tarafta seçimler var, Bulgaristan’da Türkler iki parti kurunca kaybetti. Irkçılık, milliyetçilik, faşizm ,,, pek çok liderin fıtratında var. Bir de bunu “yok” diye inkar edenler var. Kadıköy tarafında ne çok tenis oynama meraklısı var … aaah yaz yaz bitmez, gözü kör olanların değneği yanlış olunca, yanlış da kime göre yanlış, kalpler mühürlü, çıkarlar ön planda, adalet, vicdan. merhamet , kime ne anlatıyorum kiii ??? bilenler biliyor, bilmeyenlere başlarına bir mağduriyet gelmeden anlatacak bir şey yok.
Hafta sonu iki film gördüm, Pastoral Amerika belediyenin yetişkin sinemasında, bilet, mısır, gazoz bedava, daha önce gidememişim, çok bir şey de kayıp etmemişim ama psikologun kız ile ilgili teşhisi çok doğru ve ilginç idi.
Müttefik de dijitürke geldi, Brad Pitt 17-25 arası bir genç olmuş. Nasıl bir operasyona tabi tutuldu ise, pırıl pırıl, yeniden doğmuş sanki, filmin kıyafetler ile ilgli bir oscar adaylığı vardı, onaylıyorum, aday ola bilirmiş. Film fena değil, tansiyonu devamlı oynar tutuyor ama benim tahminim doğru çıktı. Bu sene festivale iyi filmler gelmiş, bir sürü yorumlar okuyorum, birazını görücem inşallah.
Yeni bir gün, güneş tepeden sırıtmaya başladı, az da ısıtsa iyi olacak, kıyıya köşeye saklanmış umutları, ertelenmiş, gözden kaçmış … tüm umutların hayat bulması, yaşaması ve yaşatması dileğiyle … Güzel günleri beklemeye devam, illaki gelecek, günaydııııııın 

29 MART

Bazı sabahlar içim çok geveze iken dışına hiç ses veresi gelmiyor. Hiiiiiç konuşmak için ağzımı açasım yok. Bu da bir çeşit depresip durum. Artık yukarıda dizilen gezegenlerden mi, Merkür geri mi gitti, geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları ondan mı ???? bilemeyiz, dersek yalan söyleriz, suçu başkalarında aramak en kolay kaçıştır, hele bi de tasdik eden bulunursa, “ooooh missss” ikna oldum gitti de ben de öyle değil, çar çar konuşarak kapamaya kalkmam ama doğrunun doğru yerini bilirim çok şükür.
Rahmetli babam köy enstitüsünde soğuk demir ustası idi,65 den sonra bıraktı, ya da bıraktırıldı. Malatya doğumluyum, Kırklareli’nde bir köy evi hatırlarım, tuvaleti dışarıda, dıştan merdivenli, tek göz oda, girişte bir büyük sofa, mutfak, kiler gibi, hep birlikte derede yün yıkamaya gittiğimizi, o yünlerden kadınların toplaşıp bir yorgan diktiğini, yüzünün bordo olduğunu, 1.5 yaş küçüğüm oğlanın o yorganı benim üstüme örttürmediğini, sofa gibi yerde bir çukur olduğunu, oynarken oraya düştüğümü ki şimdi görsem bi oyuntu derim, aklımda derin kalmış, bi de akşamları bir tepenin ardında batan kocaman güneşi hatırlarım. O kızıllığa koşmak isterdim, sonrada içinde kaybolmak, zaman zaman denemelerim olmuştur, evin az ilerisindeki ağaca kadar koşar, koştukça da mesafenin kapanmadığını görürdüm. O zaman mı öğrendim her şeye ulaşılamayacağını acep ???
Bazen koşasım, her şeyi ardımda bırakasım,ama tozu dumana katmadan koşasım geliyor, kaçış gibi, terk etme gibi, ardında bırakıp kurtulma gibi … kurtuluş yok, bedeni taşıyoruz ama kafa aynı yerlerde kalıyor, Kafayı çok dolu tutmamak lazım, boş kafa da çok zararlı, bir ortası var, umudumuz baki.
Dün üniversite sınav sonuçları geldi, %10 nun içine girdik, bana göre kötü bir sınav idi ama geride kalan % 90 ı düşününce iyiymiş diyorum. Türkçe ortalaması %17, Fen matematik %5, bunlar genel doğru cevap ortalaması, matematikde 60 soru var. Yetkili; “arada böyle sonuçlar çıkıyor, geçici bir durum, bir kısım öğrenci seneye çalışıp girerim diye düşünüyor” dedi. Valla dedi, Ben artık ne diyim, zaten cahil insan makbul, okumak etiket işi, o yüzden bir sürü apartman üniversitesi var, okumuş iş bulamıyor, en iyisi mektupla okumak, daha iyisi medrese eğitimi almak mı diyim.
Geçen gün kadınların neden başı ağrır, diye fetva veren bir şebek videosu izledim, arkadaş yollamış, başım ağrıyor dediklerinde gerçekten ağrımadığından, şehveti şaha kalkmış, bu yüzden zina , ya da başka bir şey yapmış, erkek bedduası aldıklarından ağrırmış.
Kızları iyi yetiştirmek şart, bir kız çok sayıda hayata tekabül ediyor, kötü erkeklerin, kötü anası var. Çocukları satın almayalım, sevelim, anlayalım. Enselerinde boza pişirmeden, karar almasını, katılımcı olmasını, yaptıklarının sonuçlarına katlanmasını … sağlayarak, büyütelim, hepsini önce çiğerden sevelim ama tutuklu kalmayalım, geline damada ortak girmeyelim.
Günün hoş haberi de var, İ.Melih Gökçek kitap yazmış, büyük harfle mi merak konusu, bi de “kalk artık sabah olduuuu, her taraf sesle doldu, sütçü köşeyi döndü, bütün ışıklar södüüüüü !!” çocukluğumun şarkısını hatırladım, kıza söyleyerek kaldırmaya gidiyorum, her şeye rağmen çok şeyi “seviyoruuuuuum üleeeeeeeynn!!!”
Cümleten yasaksız günaydınlar olsun … 

31 MART

Mart ayının da son gününe geldik, “sevinsek mi, üzülsek mi bilemedim” yaşlarındayız, zaman hızla akıp gidiyor, farkındayız, zerresini ziyan etmemek kıvamındayız daaaa aaaah yakamızı bırakmayan kronik hastalıklar, kemiklerde zayıflıklar, bizi öğütmeye çalışan değirmen taşı gibi kalabalıklar, tarife uymayan, rakamlarla uyuşmayan havalar, ruhunun iç derinlikleri kararmış insanlar, bizi terk etmeye yeminli tabiat … ektiklerini biçiyor insan. Hor kullandığın her şey “intikam, intikaaaam !!! ” diye üstüne geliyor. Vücudu hor kullanmak da bunlardan biri, zamanında bakımını yapmazsan, iyi beslemezsen, kapasitesinin üstünde yük yüklersen, başkalarının ellerine terk edersen ( burası sabah sabah çok manidar oldu ama neyi kast ettiğimi anlayan anladı, tutsak ruhların bedenleri çabuk aşınır diye şeyettim) beden de seni yolda bırakıyor, yarısı, yarısının fazlası orası belli değil.
Dün yoruldum tabiki. Eve gelince ayağıma buz, yatmadan ağrı kesici, kızın şifalı ellerinden krem uygulamalarını yaptım, daha iyiyim, bugün de dinlenmek niyetindeyim, önümüzdeki günlerde gönlümden geçen yoğun bir programlar var, artık vize alan hayata geçecek kısmet.
Dün fakülteliler ile Sultanahmet’ten Süleymaniye’ye oradan da Laleli’ye etkinliği vardı. Beyazıt’a kadar etkin oldum. Çoook da güzel bir gezi oldu, Sağ olsun, Hakkı Taşdemir bildiklerime bilmediğim bir sürü şey ekledi, Onları ayrıca yazacağım.
En hoş yanı eski okulumuza gittik, hatta içeri girip, kantinde çay içtik, “Burası ayniyat, burası teksir odası, şura da yıllık odası, bu büyüğün küçüğü sınıfımız, notlar asılan panomuz, koridorun sonu ayak yolu, asansör hep vardı ama öğrenciye yasaktı, sigara dumanı olmayınca kantin aydınlık olmuş, duvarda tv si tepede bulut resimleri, yan duvarda Türk sinemasından esintiler, gazetelere bakınca emanete sahiplik edememişler, dışarı tahta masalar konmuş, ağaç yine yok, üstüne bir kat çıkılmış, pembe gri boyası eskiden mi vardı ??? öğrenci sayısı daha mı az ki, bunun kahvesi nerede, nerede okeye dördüncü aranır, kütüphanenin yeri, daktilo dersleri, Mediko faaliyetleri, kaloriferden ıslak manto kokusu yine yayılır mı, ana binaya çoğu zaman dersimiz yok ise, yemek zamanı değil ise, sınava girmeyecek isek dışardan baktık, bu çimenler bize baharda minder olmadı, 70 li 80 li yıllar ne okuduk ama !! bugüne göre ne farklı, senaryo aynı, oyuncular farklı, mekanın da hakkını yemeyelim orası da elden geçmiş … ” bunları bir çırpıda konuştuk, Eczacılık Fakültesi’nin önünde 16 ve 30 Mart için 1 dakika saygı ile durduk, yaşımız yol aldı, gönlümüz gidip geliyor, hatta genç olduğu yıllar kadar genç de oluyor bazı aralar.
Okul şimdi Avcılar Kampüsünde, bıraktığımız yer İletişim Fakültesi oldu, Biz tamamen eskiyi gördük, öyle hissettik, öyle gezdik. Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil, Bedenimiz bir kafes, ruhumuz da bir kuş, ruhunu gezdirmesini bilenlere her şey bir kanat çırpma mesafesinde.

Ten fanidir can ölmez
Çün gitti geri gelmez
Ölürse tenler ölür
Canlar ölesi değil. /YUNUS EMRE
Çalar saatime beni yedide kaldır diye kağıt yapıştıran kızın peşindeyim, sadece gözünü açabildim, gidip gelip de yazdım, artık ne yazdı isem, bilmem, ama “kalbim temiz, niyetim halis” diye not koyuyorum, ayrıca niyet halis olabilir ama kalbinin temizliğinden emin olanlar niye evliya değil, hem kindar hem dindar olmak nasıl bir temizlik o da ayrı.
Ben niye yazdım, laf olsun diye, bazen öyle olur ya, içimiz dışımıza tam dillenerek dönmez, işte öyle, Sabah sabah yazısı bunlar, düzeltmeler kitap yazdığımda inşallah.
Cümleten günaydın 

Reklamlar

37.İSTANBUL FİLM FESTİVALİ


#istanbul film festivali

Bir festivalin daha sonu geldi. Aaaaah aaaaah başladığında Sinepop’da Şişli Kent’te Emek’de simultane çevirili filmler izledik, kenarı tırtıklı biletlerimiz vardı, listeyi önden bir miktar para ile verirdik, sonra biletleri alır, üstüne tekrar para verirdik 🙂 İstiklal iğne atsan düşmez hallerde, bizde bir hafiflik, Kristal’de hamburger, Çiçek Pasajı en eski şekli ile, Madam Akordiyon ile masalar arasında, Narmanlı Han entel dantel yeri, İnci de profetrol yemek mümkün,bütün kuşak genç, sağlık ve neşe yerinde, geyik üstüne geyik çevirme …

Bugünler de anı olacak, günde iki film ile sabitledik, aynı sinema üst üste iki film tercih ettik, Karşıya geçmedim, Nişantaşı’na inmedim, Atlas’da ne oynuyor ise seçtik, Beyoğlu’na bile 2-3 film için gittik. Gittik; iki üç arkadaş beraberdik, tek tük yalnız seçimler oldu, bu sene evden yemek bile yaptık, mideler üst üste sokak yemeklerine dayanmıyor artık. Kahveyi Mepisto’da çayı da Yeşilçam sokağında içtik, tuvalete de neresi denk gelirse.

13 film izledim, 7 günde, işte izlenimlerim.

GOOD MANNERS (Görgü Kuralları) Bazı film isimleri neye göre çeviriliyor bilemiyorum, isimler yanıltıcı, konu da üstü kapalı olunca, insan sürprizlerle karşılaşıyor. Bir vampir ve kurt kadın, çocuk filmi imiş. Nasıl daraldım anlatamam, belki seveni vardır, anlatmıyorum da, aslında konu ayrıntısı vermiyorum, sonradan izleyene iyi rehber olmaya bilir. Benim tarzım değildi, bi de uzun, başrol oyuncusu da konuk idi, hiç onlara kalmadım, arkasına aynı salonda filmim vardı, ancak tuvalete gidip, bir bardak çay ile dereotlu tuzlularımı yedim. Annelik, toplumsal sınıf, şiddet ve cinsellik içeriyor.

WİNTER BROTHERS (Kış Kardeşleri) Yukardaki filmin peşine gelince, yakamı paçamı yırtasım geldi, film sanat içerikli olabilir, çekimlerde ayrıntılar vardı, onları fark ettim,Madenci Kasabası, mevsim kış, sevme sevilme ihtiyacı duyan Emil, abisi, arkadaşları, kaçak içki, kullanım kılavuzu video olan bir silah … zor koşulların zor filmi, izlemesi en zor.

FROST (AYAZ) Bu da hiç olmamış dediklerimden, tesadüf üçü de peş peşe geldi, okurken şevkinizi kırmayın, içlerinde çok güzeller de var. Ukravna ve Rusya çatışmaları, aşk, ticaret, kış, insani yardım konu içinde bir araya çok sahte olarak gelmiş, ikna olmadım yani,

NO DATE, NO SİGNATURE (Tarihsiz, İmzasız) Festivalin en iyilerinden. İran sinemasından, şahane bir konu, daha da şahane işleme, oyunculuk çok sahi, Namuslu ve ilkeli Adli tıp doktoru, sebep olduğu bir kaza ve çocuk ölümü, bir neden varken öbür neden ihtimali.Türkiye haklarını satın almamışlar, bulup izlerseniz pişman olmazsınız.

THE WANDERİNG SOAP OPERA (Pembe Dizi) bu sene izlediğim ilk film, Şili’nin popüler kültürel fenomenlerinden bir pembe dizi eleştirisi, ülke yabancı olunca çok ısınamadık filme.

DİSAPPEARANCE (Kaybolma) Bu da İran Filmi, Katar’ın da eli değmiş, hastane hastane dolaşan iki genç aşık, sağlık sistemi ve ahlaki sorgulama, trajik son. Güzel film idi, gösterime girecek.

CANDELARIA Batı ambargosu altında Küba, yaşlı bir çift,ikinci bahar. Aşkın yaşı yoktur ya da aşk varsa  hep var kalır, aşk ölür ölür canlanır, sevenler bir gün gider mi, biri gidince aşk biter mi ????? Soruların cevapları burada. Hoş film idi.

LOVE ME NOT (Sevme Beni) Gerçek olaylardan esinlenerek yola çıkmış, aşkın trefahı için sigortalı ödemeli, cinayetli planlar, yağmurdan kaçarken dolu tutulma bu filmde. Gerilim korku arası.

SERGIO & SERGEI Hoş sıcacık bir Küba Filmi, ruhuma huzur kategorisinden, filmin aslı var, gelişmesi kurmaca, bu da oynayacaklar arasında, giderseniz vakit kaybı olmaz.

ÜMMÜ GÜLSÜM’ÜN PEŞİNDE Şark Bülbülü’nün biyografisi değil, içinde gerçek fotoğraflar da var ama gelişme sonuç kurmaca, Tutucu ve şovenist bir toplumda kadın olmak, “ne ses yarabbi!!!” diyenlere hak verdik. Sonra youtube den videolar, belgeseller izledim, sorun söyleyim :))))

MARIA BY CALLAS Efsane Soprana, Onassis ile aşkı, terk edildiğindeki kararlı duruşu, çalışma disiplini, başarıları, çok ayrıntılı, çok doyurucu, çok akılda kalıcı bir belgesel idi. Maria yı Ümmü den daha kapsamlı sorun cevap veririm.

MARVİN Bir çocuktan bir gençliğe takip, hayatın sıkıntıları, tuhaf ana babalar, sert arkadaşlıklar, sanat ile avunma, cinsel kimlik bulma değil de kabul ettirme. Burada da su içinde oynanan bir tiyatro vardı, yeni konsep bu hazar. Festivalin “Nerdesin Aşkım!” bölümünden.

SCARY MOTHER (korkunç Anne) Bu da ismi ile içeriği hiiiiç uymayan filmlerden. Bana çok uygun bir konu, evin annesi yazar oluyor, bi de fantastik yazıyor ki sormayın ama soruyorlar, tüm aile “beni yazdın, beni yazdın, yanlış yazdın, eksik yazdın, rezil ettin …” diye çemkiriyor. Kendimden biliyorum, yazan kimse gördüklerini yazar ise yazar olmaz, gördüklerinden yazmak için malzeme çıkarır ise yazar olur, o yüzden tanıdık yazarların kitaplarında tanıdık birileri var gibi hissetseniz de tanımadığınız biri ile karışmıştır. :)))) Ben de yazacam ya, yol yapıyorum, Bu yazı taşları döşediğime dair.

Genel olarak güzel filmler izledim, genel sonuç parasızlık mutsuzluk kaynağı ama para ille de mutluluk kaynağı değil. Çoğu filmlerde fakirlik, pislik, yoksunluğun zirvesi var, demek ki fakir insanların öyküsü var, çünkü yoklukta bir birleşme, varlıkta bir tekleşme var. Öykü kalabalıktan çıkıyor, insan insana değer ise malzeme var, nasıl değdiği de konuyu belirliyor.

Bu sene çoğunluk Mecidiyeköy’de kaldım, seneye komple kalır, öbür sene arkadaşlarla sinema yanında ev tutar, hep beraber gider gelir, uyuyanlar uyumayanlara anlatır artık :))))) Aaaaay yaşlanıyoruz, güç kaybımız var, beyine botox lazım, şişip de yer açsın diye. Festival gibi olsun hayatımız, oradan buradan renk renk …

 

 

İF Bağımsız Filmler Festivalinin ardından


img_1420

İçinden muhtelif festivaller geçen İstanbul’un üç film festivalinden biri İF, daha vasat, daha belgesel ağırlıklı, özet olarak ifadesi ; Bağımsız filmleri İstanbul’un en kalabalık AVM lerine tıkıştıran, bunları da büyük sermaye şirketlerinin sponsorluğunda gerçekleştiren, sanatı belli bir gelir grubuna dayatmaya çalışan, patlamış mısır kokusu ve çıtırtıları arasında tek tesellisi, “Koltuklar rahat, vücudumuz üçe beşe katlanmadı” olan bir festival daha geride kaldı. 7 film izledim, değişik ülkeler, kadın hikayeleri arasında uygun saatleri denk getirdim. Aman aman çok da bayıldım, diyeceğim bir film olmadı, “fena, fena değil, güzel, çok güzel” seçenekleri arasında “fena değil” iyi bir seçenek.

Hemen peşine de Oscar dağıtıldı, ödül alan, aday olan bir çok filmi seyir ettim, henüz Moonlight’a gidemedim, Akasya AVM de bir film sonrası gideyim dedim, VİP salonda oynuyormuş, bilete 34 lira veremedim, 40 liraya canlı performans tiyatro var iken, çık çık çıkkkk ! yani, vip salonda ayaklarını altına topluyorsun, annen de elini mi tutuyor, bilemedim.zaten hiiiiç vip salon da merak etmedim, evimin salonunda sinema kanallarım var zaten, istediğim anda vip salona döner, dermişim.

Manchester by the sea , iyi bir seçim ama senaryo ödülü Lobster’ın olabilirdi, La la Land izlemedim, pek de izleyesim yok, gençliğimin Grease filminin üstüne gül koklamam, dermişim. gençler beğendi, umut dolu, hareketli, romantik … parçasını gördüm. Jüri de beğendi, ama parça parça beğendi, tümden oscarı başka bir filme verdi, hayatın lobili yanları bunlar, seçilmişleri seçtiriyor hayat, dayatıyor da denebilir. Gelelim benim İF filmlerine, sizin için izledim, sanat hizmeti için de yazıyorum 🙂

Love Song; Yönetmen Koreli, konu Amerikan, iki kadın arasındaki derin dostluk, hatta derinliği sessizliğe mahkum bir dostluk. Bir insanın açtığı yaraya başka insan basma, yıllara yayılan iç ağrısı. Oyuncular filme çok yakışmış, akıyor, akıyoooor, sizi sıkmadan mutlu gibi görünen mutsuz sonla bitiyor.

Hermia&Helena ; Arjantin yapımı. Buenos Aires, New York arası sanat öğrencisi değişimi, Shekespeare esintili, aile, aşk, dostluk, ilişkiler, yalnızlık … bazen komik, bazen şaşırtıcı, bazen sıkıcı, bazen “aaaay ne oldu anlamadım!” modeli bir film.

Lantori ; İran filmi, izlediklerimin en iyilerinden, Lantori ; Tahran sokaklarında gündüz vakti zenginleri soyan bir çete, üç erkek, bir kız, çete elemanlarının itirafları ile başlıyor, konuya farklı bakış açıları olan insanları da izliyoruz, Tutuklanmanın asıl sebebi kadına şiddet, öbür suçlar sonradan çıkıyor, ceza kısasa kısas. İç içe iki konu var, güzel anlaşılır, çarpıcı, bulursanız izleyin derim, filmin sonunda yönetmeni de vardı, ilginç bir söyleşi, soru cevap oldu.

Death in The Terminal; İsrail filmi, gerçek bir olayın güvenlik kamerası görüntüleri ve kameralarda görüntüsü olan görgü tanıklarının ifadeleri, Bu da ilginç ve şaşırtıcı idi, Hepimizin yaşaya bileceği duyguları yaşayanları, hem yaşarken, hem de hatırlarken izledik, bunun da yönetmeni ve yapımcısı salonda idi, üstüne konuşmak güzel oldu.

Their Finest ; BBC yapımı, sinema aşkı, kadınların senaryo yazarken sinemaya bakış açısı, 40 ların Londra’sı, bir kadın iki erkek, mutluluğun “an” halleri, festivalin “ruhuma huzur ” bölümü gibi oldu.

India in a Day; Google Hindistan da yaşayanları kameraları ve teelefonları ile bir günlerini belgelemeye davet ediyor. çok kısa da bir süre verilmiş, ortaya belgesel tadında bir kurgu çıkmış.Beğendim, aynı anda 52 noktada izlendi, filmin sonunda yönetmen soru gelen her yere bağlandı, hoş bir etkinlik oldu. salondan çıkarken;  bunca sefalet ve ilkellik varken bir o kadar da renklilik ve dünyaya ayak uydurma isteği var. Adamlar Mars’a giden dördüncü ülke, Küresel ısınma bir göç dalgası yaratır diye Bangladeş ile sınırlarına şimdiden duvar örüp, silahlandırdılar … bu ne yaman çelişki !!!” dedim.

Aquaris ; Brezilya’da bir plaj beldesi, konu bildik, biri hariç geri kalan daireleri ikna edilmiş, göklere yükselecek bir apartman, direnen bir yalnız ama marifetli bir kadın, çocuklar, torunlar, kız arkadaşlar, genç kalan ruh, malum toplumsal meseleler, yalnızlık … veeee zafer. Vizyona girecek, görüle bilir.

Bu festival de bu kadar, İstanbul Film festivali göz bebeğimiz, elimize doğdu, simültane çeviriler, kenarı tırtıklı kombine biletler, tövbekar Sine pop sineması daha dün gibi aklımda, Radyo Günleri, Amorcord, Benim Güzel Çamaşırhanem … o günlerden kalma, iz bırakanlar arasında, Nisan’ı bekliyoruz, hadi hayırlısı bakalım …

 

 

 

Evin annesi 2 şubat gününe başlarken


Herkes uyurken erken kalkmak ile herkes uyurken uyanık kalmak aynı şey mi dir ? Aynı olmasa bile benzerdir. Tatilin son haftası, kahvaltı hazırlayacam diye evi terk edemiyorum, sabah sabah yapılacak işlerim var, gürültü edemiyorum, iki arada bi derede elimi kolumu bağlayan bir cenderede, yemek pişen bir tencerede gibi miyim ? Kendime sorduğum sorularda ne kadar dürüst ola bilirim, soruyu olası cevaba göre sormuş isem, kendimi şaşırtma olasılığım kaçtır ? şaşırtmalar şaşkınlık doğurur, bu doğmuş şaşkınlıklar, öfke yüklü bulutlar olup, yağmur dökerlerse, “ağlamak iyi gelir her şeye ” ye bağlanabilir miyiz, bağlandığımız yerde kalmak bize yosun tutturur mu, o yosunlara midye tutunur mu ? midye dolması mı deriz midyeli pilav ya da pilavlı midye mi doğru olur, yanındaki limon her şeye limon sıkın, olmadı, kendinizi sıkın, kendi kendinizi sıktığınızı sanarken, sizi sıkanları gözden kaçır mayın, göz hapsine aldıklarınızı aman ha sakın salmayın, gözden kaçanlara nöbetçi bahaneler bulundurun, bu nöbetçiler “gözler kalbin aynasıdır” takımından olsun, amaaaan olur ise böylesi olsun, neticede hepimiz bir yerde kalender meşrebiz, değilsek de ara ara olmanın bi zararı yok, kim ölmüş hoş görüden , aaay belki de ölmüştür ??? kimseyi bağlamayalım, aman zaten bağlanmayalım, bağlı tutmayalım, hadi o zaman ; hep beraber kuşlaaaaar gibi olalım, dermişim 🙂 Kuş olmanın bile kuş beyinli olmak gibi bi suçu var.
Sonuç her şey birbiri ile ilintili, tek olan, hiiiiiiiç bir şey yok, ya eşini bulamayan, ya da yanlış eşleşen var. Uzattıkça uzata bilirim, 🙂
Satıcı filmini gördüm, Ayrılık filminden daha iyi değil, ama güzel, tavsiye ederim, iki saatten fazla sıkmadan ilerliyor, başroldeki erkek oyuncu Ayrılık’tan kalma, büyümüş, daha bi hoş olmuş,kız da güzel, “ağzı burnu fındık gibi” deriz biz, aynen öyle. Festivalde gözüme kestirmiş idim, tam bilet alırken çöken site yüzünden tekrar dönene kadar biletleri bitmiş idi.
Filmin ana fikri ; Adaletin olmadığı yerlerde, kendi adaletini sağlamaya kalkanlar esas hedefin haricinde en az üç kişinin daha ağzına tükürürken, kendi hayatlarını da tükrük yağmuru altında birakıyor, Adalet yerini bi şekilde buluyor ama haz vermiyor, komple acı, yani, Bu arada tükrük derken, yine kibar oldum, isteyen istediği kelime ile eşleştire bilir.
Cümleten günaydın, kısa boylu şubat geldi, uzun boyluların esareti altında geçmez umarım, pehhh umar mışım, kahrolmasın can çekişen umutlaaaar !!!!

2016 FİLM EKİMİ


14724503_1522537831093470_5044801877201865607_nFilm ekimi aklımıza ekildi, bitti. Güzel filmler seçmişim, memnun kaldım, iki tanesine bilet bulamadım, hatta ek seanslarda bile. Daha çok gidebilmeyi isterdim. Yaklaşık bu türde İstanbul’da üç festival oluyor . Film ekimi, İF, İstanbul film festivali. Akbank sanat, İstanbul Modern, Pera’da da tek konu üstüne ücretsiz filmler oluyor. Hatta Fransız Kültür’de de var ama oraya girmek artık çok zor,diğerleri de çok kalabalık oluyor, biletler bir saat önceden çıkıyor, önceden kuyruk halleri felan fistan olunca para ile zaman arasında tercih kullanıp daha çok paralılara gidiyorum, İş sanat’ın parasız pazartesilerini de takip ediyorum ama orada pek izdiham olmuyor, olsa da ezilmiyoruz, Neyse yaşasın emekli maaşı diyelim ve konu girelim ;

FRANTZ : Birinci dünya savaşında kayıp edilen bi sevgili, mezar ziyaretinde gizemli yabancı, hatta yana döne ağlayan yabancıyı görünce arkadaş ile hemen etiketledik ama günahını almışız. Siyah bayaz zaman zaman renkli, yabancı şaşırtıcı , güzel film, daha önce de çevrilmiş.

HİZMETÇİ ; Seyir ettiğim en iyi filmlerden, Cannes’da sanat yönetmeni ödül almış, 1930 da Japon işgali altındaki Kore’de geçiyor,olay örgüsü seyirciyi geriyor ama tahminler heeeep sürpriz, sinemalar gelmeyecek, gelse de festivaldeki gibi gösterilmeyecek  bir film, herkes beğenmiş, ben de beğendim.

FLORANCE ; festivalin en eğlencelisi, Meryl Streep, Hugh Grant, hayalinin peşinde zengin bir kadın, Trajikomik gerçek bir hikaye, gerçek bir aktris, tabii ki de Meryl oscar’a aday. Beğenilmeyecek gibi değil, zaman su gibi akıyor izlerken.

BEN, DANİEL BLAKE; 2016 Altın palmiye ve izleyici ödülü var, Devlet insanı nasıl öldürür, işsizlikle gelen süreç, bozuk sistem, boğucu bürokrasi, ben de beğendim.

JULİETA ; Alice Munro’nun bir öyküsünden uyarlanmış, bir kadının hayatının gizemleri ve onunların ard arda açığa çıkması, ispanya’nın Oscar adayı, severek izledim.

MA LOUTE; her festivalde bir JULİETTE BINOCHE seçerim zaten. 1910 da bir sahil kasabası, fakirler ve zenginler, kaybolan insanlar, görseli çok hoş idi, tiplemeleri, absürd esprileri … iyi idi de iyi olmayan bir yanı da var idi, biraz içim kalktı valla.

BİR ULUSUN DOĞUSU ; Nat Turner gerçekten yaşamış ki sonu Cesur Yürek’e benzemiş, köleler ve efendiler, arkasına gelen isyan, araya sıkışan derin bir aşk. Zamanında tüm hakları çiğneyen devletlerin, bugünlerde bir birini toplu kıyım, katliam ile suçlamaları ne garip, ama gerçek. 2016 SUNDANCE jüri büyük ödülü ve izleyici ödülü var. Beğendim.

KÖPEKLER ; İnsanı hiiiç şaşırtmayan, tahminlere göre ilerleyen ama sıkmayan bir film. Değişik yerlerde en iyi film ve değişik bakış açısı ödülleri almış. Yozlaşmanın aşamaları ve sonu … sıkılmadım beğendim.

AŞK VE SAVAŞ ; İsmi ticari olarak öyle çevrilmiş ama esas adı On The Milky Road. Emir Kusturica yazmış, çevirmiş, sütçü rolünü de oynamış, güzel müzikler, acı, dram, sevgi, savaş … bir adamın hayatında üç dönem, filmin sonundaki taşlara benim gibi yorum yapan var mı seyir edenlere soracam. 2007 de çekilmeye başlamış ki bazı sahneler var ki kim bilir ne kadar zamanda denk gelmiştir. severek izledim.

KOMÜN ; Tam da hayattan sıkılınca, babadan kalan miras büyük bir ev !, satsak mı milleti toplayıp da bir arada mı yaşasak derken bi bakıyorlar bir komün, hayatın tam gerçeği olan yerlerine takılıyor insan. En iyi kadın oyuncu ödülü var ki hak etmiş bence. Evet, evet bunu da beğendim.

SİERANEVADA; Bir yas evi, komple teorileri, komünist bir dost, ona düşman ev sahibi, gelenekler görenekler, aldatan, aldanan, gençler, yaşlılar, kardeşler, ana babalar … bir yas evinde buluna bilecek her şey ve her duygu. Benim gibi yakınlarını kaybetmiş, orta yaşı da ortalamışlar için ilginç bir fil idi, bir ara çok ağırdı, daraldım, tam sonunu göremedik sanırım, çok uzun idi, öbür seansdan çalmasın diye bir 7-8 dakika kesildi diye düşünüyorum. Kapıların açılıp kapandığı bir ev seyir ederken insanı daraltıyor ama geçirdik öyle günler, valla yüreği dayanan seyir etsin, tam festival filmi çok ağır, film üstüne film olmadan daha rahat izlenebilir, ne çok, ne az sadece sevdim .

Uzun uzun yazmadım ki bir yerlerden bulup izleyenler olur, sinemaya gelince giden olur, sinema güzel şey, yani ben seviyorum, festival seyircisinde bir bozulma yok ama salonlar ve organizasyon için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, “onları dinlesen onlar da haklı ” diyemem, bir işi  devamlı yapıyorsan her seferinde daha iyi yapmaya çalışacaksın, hizmet sektörü ise hizmeti iyi olacak, hadi inşallah !!!

 

SİNEMA GÜNLERİ, FESTİVAL GÜNLÜĞÜ (3) FİNAL !


PhotoGrid_1460984157937

“Yaş 35, yolun yarısı eder” demiş şair ama yetmişi bulmadan ölmüş. İstanbul Film Festivali de yetmişi görür mü bilmem. Bu sene terör katkılı olarak, sakin ve sessiz geçti. Nerdeeee o, kapılarda yığılmalar, film başladı diye salona girememeler, tam saatinde başlayan filmler, en önemlisi gençler, gençler bu sene azalmışlardı. Seyirci ortalaması benim yaş grubum ağırlıkta idi. Bizlerin eline doğan bi festival olduğu için, ömrümüz oldukça, en azından alışkanlıktan gelir, gideriz, ama gençlerin işi yaş. Festivale bir heyecan, taze kan gerek diyorum. 11 film, 1 Belgesel gördüm, aman aman değil ama seçimlerimden memnun kaldım. En çok filmi Kadıköy bölgesinde izledim. Beyoğlu Bölgesi hiç dolmadı, orada hep bilet bulundu, sinema kapısındaki kalabalık bu sene hiç olmadı, desem, doğru olur. Her salon güzel değil, yenilenmeyen salon sayısı fazla, En iyi sinema Feriye onun da havalandırması çalışmıyor, zaten festivalden festivale açılacakmış. Bizim ülkede bi şey bi şeyi illa ki öldürür.  Ülkem tek tipe sevdalı. Evde sinema varsa, internetten iniyorsa,seyirci  salona yormaz kendini. gelelim son filmlere ;

ALT KAT (ONE FLOOR BELOW)  Romanya filmi, Dünya Festivallerinden, en iyi erkek oyuncu ce senaryo ödülleri var. Komşu komşunun cinayetine tanık oluyor, tam görmüyor ama biliyor ve susuyor, vicdan oyunları, “aman rahatım bozulmasın, vicdanım sussun” çabaları, illa ki sustuğumuz, görmezden geldiğimiz bir şey, ya da şeyler olmuştur. Bu film nasıl olunura bir örnek, ben beğendim, konu meşhur roman “suç ve Ceza” ile dirsek temasında diye okumuştum öyle. Tüm filmlerin süresini biletlerime yazdım, ne kadar oturacağımı bileyim diye, baştan koşullanmayanların gözleri gitti, geldi 🙂 Bu filmde yanımdakı tombul kadın, horul horul uyudu. Arada ben dürttüm, dermişim. arada yorgunluk ve sıkıntı içimizi geçiriyor ama, tüm film, baştan sona, ayıp ama, dermişim 🙂

BEN INGRID , Belgesl kuşağında Ingrıd Bergman belgeseli. Cannes’da mansiyon ödülü varmış. Çocuklarının anlattıkları, sakladıkları kiiiii hayatına giren her şeyi saklamış, resimler, mektuplar, karneler, pasaportlar, çocukların ödevleri, kartlar, doküman sayılabilecek her şeyi saklamış, pek çok da video var idi. Hiç bir ülkede kök salmayan, Avrupa Amerika arası dolanan, üç evlilik, pek çok sevgili yapan, iki Oscar ödülü bulunan, üç doğumda dört çocuk doğuran, onca güzelliğe, paraya rağmen Rossalinni tarafından terk edilen, 67 yaşında kanserden göçüp giden, hayatını sahneye endeksleyen … bir hayat. Gençliği annemin gençlik resimlerine benzer, hatta siyah beyaz halleri çok benzer, uzun idi ama zevkle seyir ettim. Çocukların anneyi güzel hatırlaması çok güzel.

YÜCE SEZAR (HAIL CEASER) Coen Biraderlerin filmi olunca beklenti yüksek, tam beklediğimizi bulamasak da sıkılmadan izledik. George Clooney, Ralph Fiennes sevdiklerimden olunca daha kolay oldu. Bir Hollywood stüdyosu, film çekimleri, kaçırılan baş rol oyuncusu, kapitalist sistem, komünist dayatmalar, kara mizan, dinden de alıntılar, onca günah dururken en basitine günah çıkarmalar … hoş bir vakit geçirdim, saydım. Pek tutmamış, sezona gelmeyecek imiş, diyorlar.

Böylece bir festivalin daha sonuna geldik, seneye ya kısmet 🙂

 

SİNEMA GÜNLERİ, FESTİVAL GÜNLÜĞÜ (1)


PhotoGrid_1460310113905

Bu sene otuz beşincisi düzenleniyor. Otuzbeş sene evvel ben yirmilerin başında, sinema çıkışı muhabbete kalan, gezmekten yorulmayan bıkmayan, usanmayan bir genç kız idim. Şimdi ; Elliyi ortalayan, sinema çıkışı “Ay beyim geldi, çocuklar da tabi ki, eve gitmem lazım” diyen,trafiğe sinirlenen, yollarda eni konu yorulabilen biriyim.Yıllar içinde bir sürü şey değişti, değişmeyen başka dünyaların bir sinema filmi olarak, iz bırakarak hayatımıza girip çıkmaya devam etmesi. Sinemada film izlemeyi seviyorum, festival seyircisini seviyorum. Bu seneki festival tanıtım filmi iz bırakan filmler ve onları dövme olarak vücutlarına kazıyanlar. “Akla kazınanı vücuduna kazıyanlar, bir film öyle iz bırakır ki ruhunda, kazırsın onu vücuduna” herkesin tercihi farklı, yaraları farklı, söylenmemişleri farklı. İzlediklerimiz onların kalbimize dokunan, aklımızda yer eden parçaları. Hayatımızda bir film gibi değil mi ? Peşinden gittiklerimiz, gidemediklerimiz sinemalarda 🙂 Filmleri kendim seçtim, kategori başlıkları var, her sene bir belgesel de izliyorum, Mayınlı Bölge, Antidepresan seviyorum, Dünya sinemaları favorim, bir kısmı Başka Sinemaya gelecek, bir kısmı DijiTürk’e. Bir kısmı da burada izlendiği ile kalacak. Meraklısına DVD de var, en popüler olanı indirme, onda da alt yazı sorun olabiliyor, bazı filmler geçici olarak alt yazılı oluyor. An itibariyle izlediklerimi paylaştım, Buyrun bakalım 🙂

VİCDANIN SESİ (CHAHARSHANBEH, 19 ORDIBEHESHT| WEDNESDAY, MAY 19 ) İran sinemasından. Coğrafyalar ayrı, dertler, çaresizlikler aynı dedirten bir film. Kayıp sayılan paraya yeniden kavuşan, bununla gazete ilanı verip de hayır yapmak isteyen bir adam, kucağında ölen bir çocuk, eski nişanlı, çaresiz hamile bir kız, toplum baskısı, hayata farklı bakış acısı, güzel bir film idi, zevkle izledim. İran sineması her yıl güzel filmlerle katılıyor, gelişmiş bir sektör zaten. Hem de onca imkansızlığa rağmen. 2015 Venedik’ten ufuklar ödüllü. Kategorisi Dünya Festivallerinden.

11 DAKİKA (11 MINUT )  Polonya sinemasından.11 dakika içinde bir araya gelen insanlar ve onları bekleyen ortak bir son. Yerinden oynayan bir  küçük çivi ile başlayan, domino taşları gibi yıkılan hayatlar.Bir sosisli sandviç satıcısından, bir film çekimi için anlaşmaya yapmaya hazırlanan ve araya sıkışan bir çok karakter hep birlikte bir felakete sürükleniyor. En iyi film ödülleri var. Hızla akan ve bu kadar insan nasıl bir araya gelecek diye düşündüren bir film. Güzel 🙂 Yıllara Meydan Okuyanlar kategorisi.

FLORİDA  Fransız filmi, dram ile komedi yan yana, yaşı sekseni bulan, bazen unutan, bazen de en olmadık şeyleri hatırlayan bir baba, gelip geçen bakıcılar, ondan sorumlu bir kız evlat, ölmüş ama öldüğü hiç konuşulmayan bir kız kardeş, yeni kuşak torun, yaşlılığın son noktası huzur evi. Çok duygulanarak izledim. Babam da alzheimer hastası idi, evre evre hatırladım izlerken. Kategori Antidepresan.

BELGİCA  2016 Sundance en iyi yönetmen ödüllü. Belgica bir bar adı, olay Brüksel’de geçiyor. İçki, müzik, uyuşturucu ve uyuşarak hayatlarını unutmaya çalışan çılgın dediğimiz insanlar. İki kardeşin ortaklığı, son noktalarda gelen ayrılıklar, büyüyen gelişen iş. Bir anda kendinizi o barın içinde buluyorsunuz ve bir köşeden belki de hiç bilmediğiniz, bir dünyayı izliyorsunuz. Barda canlı performanslar var, hatta Türkçe çalıp söyleyen bile gördük. Uzun ama hareketli bir film. Eliniz ayağınız tempo tutarken aklınız gidip geliyor. sanırım daha sonra vizyona da girecek, her yaştan seyirci izledi, seçtiğim filmlerin en uzunu idi ve zaman hızla aktı, film iz bıraktı mı ? bıraktı sanırım 🙂 Gençleri anlamaya çalışmak gerek, yaş aldıkça dünyamızın sınırlarını çok genişletemesek bile arada ufak tefek pencereler açmak gerek 🙂 Kategorisi Uluslararası Yarışmalar

YILANIN KUCAĞINDA (EL ABRAZO DE LA SERPIENTE ) Kolombiya sinemasından, bu yılın oscar adaylarından, siyah beyaz, belgesel niteliği de olan, Amazonu, yerlileri, kaybolan usulleri adetleri anlatan, sömürgecilikten dem vuran, kauçuk plantasyonları, misyoner Frankisken’ler … son şaman ve şifalı bitki arayışları, bir türlü uslanmayan Beyaz adam’lı bir film. Beş yılda çekilmiş, bir gezginin günlüğünden uyarlanmış, kendi ülkesinde 11 ay oynamış. Yönetmeni ve yapımcısı da var idi, açıklamalı, soru cevaplı, hoş bir etkinlik oldu.Kategorisi İnsan Hakları.

SUSUZLUK (JAJDA/ THIRST) Bulgar sinemasından. Uluslararası Yarışmalar kategorisinden, Bu gittiği otuzuncu festival imiş. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi, gösteride yönetmen, senarist ve yapımcı da var idi. Filmden sonra soru cevap yaptık. Çamaşır yıkayarak geçinen üç kişilik bir aile, kuraklık var, kuyu açmaya gelen bir baba kız ailedeki dengeleri alt üst ediyor, En iyi film ve görüntü ödülleri var, susuzluktan yola çıkıp aşka susuzluğa kadar gidiyor mevzu.

 

  

ARALIK BAŞI GÜNLÜKLERİ


12278685_930261137048107_6641091580546126739_n

Bu da bizim beyaz atlı prens 🙂 O gelmedi, biz de beklemedik.Filmlerine gittik, resimlerini biriktirdik, posterlerini astık, defterlerimizi kapladık, etrafımıza bakındık, sonunda ona hiç benzemeyen demeyelim, huyunu suyunu bilmiyorduk, belki oralarda tutturduk, gönlümüze bi prens uydurduk, sonra da unuttuk. O da yaşlandı, biz de çoluğa çocuğa karıştık, beyaz atlının geçeceği ne ormanlar, ne yollar kaldı zati ama krallıklar devam ediyor. Resmi görünce iyice bi baktım, kendi sitesinden indirdim 🙂 Bu orta yaşına tekabül ediyor,  onu sevdiğimizde durum biz genç kızlığa adım atarken o da tıfıl bir genç oğlanken idi, baktıkça içimiz açılırdı diyelim :))))Eeee vakti ile oluyor öyle beğenmeler, sıkı takipler ki biz toplum olarak tek taraflıya meyilliyiz, biz sevelim de bir belki bizi de bi seven çıkar misali 🙂 Aaaaah iflah olmaz insanın ruh hali, haritasız, pusulasız ıssız toplarda gezer de yolunu nereye düşüreceğini bilmez de hatta bilemez de ot ile bok arasında tükenir gider dersem, ağır olur. Bu tek taraflı ilişkilerde işi manyaklığa döken taraf genelde er kişi tarafı oluyor, kadın kısmı genelde kalbine gömüp yola devam eder, hatta paylaşımcı bile olabilir :)))) İnsanı özel yapan haller var tabii de, seçici olmak iyi bi şi ama seçimde ısrarcı olmak her zaman iyi sonuçlar vermiyor, netekim kalp kalp karşı olmadığı zamanlar da var, o zaman kalbini bi yola koyacan, genel başlık ilişki durumları olunca söz bitmez, ilişkiler bitse bile bitmez, ama yıl bitiyor, buyrun evin annesinin Aralık başı hallerine …

01 aralık 2015

Resmi kayıtlara göre resmen kış gelmiş olabilir, izlediğim hava durumu sitesinden edindiğim bilgilere göre ise Marmara’nın biraz daha zamanı var, hafta ortası yumuşayacak havalar, bu dengesiz havalar evimize bir grip mikrobu getirdi, mikrop kızımızla geldi, bekliyorduk, şaşırmadık, ilaca sarılmadık, önce oturma odasına bir baş kuru soğan koyacağız (yıllar önce bir salgında önerilmiş idi, bilimsel açıklaması var gibi, bir şekilde iş görüyor, gelecek salgınlar için :))) ) sonra da beslenme yolu ile vücut direncini arttıracağız. Misal; sabahları portakal, nar ve benzerlerinden sıkma, illa ki kahvaltı, öğlene evden bir şeyler, akşama tavuk suyuna çorba … bakıcaz artık kaç yıllık anneyiz, ebeden, dededen, anadan, atadan birikmişlerimiz de var.
Ne yazsam diye düşünüyorum, bulamadığımdan değil seçemediğimden :)))
Artık pazartesileri pazartesi havasında olmuyor, çünkü oğlan geç gidiyor, hatta öğleden sonra, hatta akşama, hatta gitmiyor bazen. dersleri ağır, sınavları var,Müyendis olcak inşallah, bana ev işlerini yapan robot yapacak :)))) bende su ve sabun ile huzuru bozmuyorum, olduğu kadar olduruyorum, neyse hiç olmazsa süt almaya gidiyor. Mahalleye mahalle kurulduğundan beri aynı sütçü geliyor, alıp yoğurt yapıyorum, kız içiyor, ben de arada içiyorum. 20 yıl olmuştur kiii iş oğlanlara devir oldu bu yaz, oğlan, “sütçü beni böyle görünce indirim yapar !!!” dedi veeee kapri üstü kaban, altı parmak arası terlik ile süt almaya gitti. Bu da demekki yazlıkları kaldırmak gerek, çok derinlere değil, bizimkiler hep üstte ne varsa onu giydiği için, iki sıra alta koysak olur, dişçiye de gidemedim, bugüne kaldı.Kızı kaldırmak için bir on dakikam daha var, bakalım grip ne kadar gelişmiş, uyku ile durmuş mu, radyo da ne haberler var, akşam Akşener’i dinledim, beni ikna etsin verecem oyumu :)))) Bu arada Rus halkı bizi haklı buluyormuş, Rusya böyle giderse Suriye gibi olurmuş,araplar Rusların almadığı malları alıp yoksul ülkelere dağıtacakmış,kimler inanıyor bunlara, kaynak nedir ? Kadir İnanır mı inanır, Yoksa halkımız kopya Kadir mi ? Neyse sürem doldu, bu arada kadına şiddet ile ilgili bir takım icraatlar var, şiddetin rengi mor iken birden turuncu olmuş, mantıken de şiddet gören kadın mor olur, kadınlar, şiddet, esaret … bunlarla ilgili çok lafım var, ama şimdi meyve suyu yapmaya gidiyorum, cümleten günaydın 🙂

02 Aralık 2015

Hiç bela okunmayan, küfür edilmeyen bir evde büyüdüm. Çok şükür kendi evim de öyle. Bize küçükken “Uzun uzun kavaklar, dökülüyor yapraklar, ben Atam’a doymadım, doysun kara topraklar…” şiiri ile “Rabbi yessir ” ile başlayan Rabbimizden her şeyin hayırla sonuçlanmasını isteyen dua bir arada öğretildi.
Aldığımız terbiye neticesinde beddua edemeyiz, çünkü bu inançlarımıza ters, hayır ve şerrin hem Allah tarafından geldiğine inan hem de Allah’a sipariş ver, olmuyor. Kimse için kötülük de dileyemeyiz, canımızı yakanların kendi elimizle cezasını vermek ruhumuza huzur vermez, alışkanlık yapar, bünyeye kibir yükler.
Ama kırgınlık ve sitemimizi “Allahım sen bilirsin !!!” diye havale ederiz, şüphesiz o her şeyin en iyisini bilendir.Bir de sabırla bekleriz. İnançlarım böyle diyor, ben de böyle inanıyorum.
Gençleri eşşek sudan gelene kadar döverek terbiye etmeyi planlayan muhtarı, Suriyeli’leri vatansız edenleri, adaleti maskaraya çevirenleri, malk mülk peşinde koşarken hırsızlık, rüşvet, zina, riya, faiz ile kendine yol açıp da beş vakit namaza duranları, diplomasiyi unutan, koltuğuna yapışan siyasetçileri, kuran kursunun yapımında ihmali olanları, her türlü cana kıyanları, yalanları yalanla telafi edenleri, sırtını dayamak için adamını ya da madamını bulmaya çalışanları, cennetlik olduğunu sananları, dünyayı cehennem modeli yapmaya uğraşanları, kötüye, haksıza çanak tutanları … daha da var olup da aklıma gelmeyen tüm can yakanları, Allaha havale ediyorum, Allah bildiği gibi yapsın, amin !!!
Dişçi bugüne kaldı, köprüm yine düştü, ama bu sefer yemedim smile ifade simgesi Kızın gribi daha iyi, haftanın kitabı ; Kırmızı ve Siyah / Stendhal , altıyüz küsur sayfa yarısını geçtim, klasik, konu iç içe geçen dinle devlet, bir de olmaz iken oluveren bir aşk, teee yıllar öne babamın kütüphanesinde var idi, ben yeni aldım, sebebi kitaptaki aşktan bahsederken gözleri dolan bi er kişi :)))) Erkek kısmı aşkla pek dalga geçer, bu konuda kuyruğu hep dik tutmaya çalışır da salya sümük çoooook ağlayan gördük, vakti ile, her kadın bir Güzin Abla’dır aslında :))))
Sabahlar oldu, hayırlı sabahlar olsun, inşallah, yapcak bi şi yok demeyelim, illa ki vardır, günaydın diyelim ❤

03 Aralık 2015

Havadaki yüksek basıncın üstümde alçakça bir etkisi var. Kalktığımdan beri, hatta yatmadan öncesinde bile iç sesimle sitemkar konuşmalar yapıyorum, iç sesimin sessiz kalmasına bozuluyorum. Kendimce yorumlar yapıp ; “iç ses dediğin seni haklı çıkarmak için, seni yangına körükle iteklemek için, seni eziklemek için var” deyip bu sessizliğin ne anlama geldiğini anlamıyorum. “Anlamak istemiyorum” mu acaba diye kendimi sorguluyorum, evrene salınan sorular pozitif enerji olarak dönmüyor kii sorular mutsuzluk getirir zaten, ne de cevaplanıyor ne de “bir kez sorduk” diye aklımızda kalıp kaybolmuyor.
Yani değnek yine tutulacak gibi değil, iç sıkıntısı domino taşları gibidir, bir aksilikle başlayan işer, aksi aksi devam eder. Yerin altına doğru çekildiğini hissedersin, omuzlarındaki yük ağırlaşır, dünyanın batmasını dilerken, batacak diye de korkarsın. Her yer karanlık, püüürr o nuur o mevkiiii de mevki neresi ? bunu düşünmek bile yani “bir yerlerde bir ışık olacaktı, hissediyorum” demek bile durumdan kurtulmak için bir umuttur, umut oldumu arkası gelir zaten, önce bir ferahlama işlemi gerekir, bir şarkı çalınır, zamandan bir hoşluk ayarlanır, ruha huzur az az şınga edilirken, bir de bakarsın doluluk oranı %50 yi geçmiş, sonrası da bildiğimiz sonralar, bir başka basınç zorlaması, ay tutulması,merkürün geri kaçması … gibi elle tutulup gözle görülmeyen bir sebebe kadar idare eder.
Sabah sabah hep beraber daraldık di mi ? Valla ben de öyle, kendimi tedavi edicem ama, “dünya dönerken, kahpe felek kahpece planlar peşindeyken, ülkemde ateşler yanarken, dış hatlar uçağının yolcularını iç hatlara salıveren şoför hataları varken, bazı şeylere inanmamak öküzün altında buzağı aramak sayılırken, aslında öküzün altında buzağı varken …. ” mutluluğun resmini kim yapabilir ki mutsuzluk galeri açmışken 😦
Valla bi gayret, bi cesaret olacak inşallah, göç etmeyen kuşlar konsun yollarımıza, kendimizi bir yerlere atalım bakalım, önce kızı kaldırıp, kahvaltı yapalım da, size de günaydın

04 Aralık 2015

“Unutmak; derin bir mezar kazıp içini doldurduktan sonra kapatmak ve üzerine işaret koymamaktır” diyor İnci Aral. Öyle içimiz mezar dolu, işaretsiz mezarları gün geliyor tanıyoruz, hatırlıyoruz ama. Kısa süreler içinde birden çok kırılınca hazım etmem zaman alıyor. Kinci değilim, bir şekilde sindirdikten sonra unutmuş gibi oluyorum çünkü ansızın kırıklarımın sızladığı zamanlar oluyor. Terazi burcunun dünyası hak, hukuk, adalet, denge üstüne döner, ne fazlasını ister ne de hakkı olandan vazgeçer, hassas ayarlar bunlar, şirazesi kaymış dünyada uygulama alanı bulması zor, vicdanlar içimize dönük aynalar, kendimizi gösterir de bakmasını bilene.
Akşam bir çay içtim, Büyülü Bahçe serisinden, yanlışlıkla almışım 🙂 Yani her zaman içtiğimi değil, işe yaradı valla, gece yarısına doğru sızmışım, demlenmiş kalktım 🙂 Her işte bir hayır var, çay iş gördü.
Devekuşu Kabere’nin tüm oyunlarını canlı canlı seyrettim, Sıraselviler’deki piyanolu, masalı yerden Konak sinemasının tiyatro olmuş haline kadar, orası da son oldu zaten. “Aşk Olsun” oyununda yeni evli M.Akpınar’ın otel odasından pembe bornoz takımları ile “Ben anneme gidiyorum!!!” diye karısını terk edişini hiç unutmam. Anne sığınılacak liman, abartan anneler komple tesis :))) Kaç yaşında olursan ol, annen yaralarından bi öpse de geçse istiyorsun.Annen olmasa bile, Aaay kendimi ağlattım yine, her zaman yazılanlar söylenenler yazılmayanların söylenmeyenlerin gerisinde kalır, bunların ortaya dökülmesine iç hesaplaşma, yüzleşme diyoruz, dökmüyoruz, dökemiyoruz,dökmek istemiyoruz, Öyle işte,
“Ben annemin evine gidiyorum”, kalanlardan anne havası alıcam, pazara misafir var ablama yardım edicem, yaşımın yarısından çoğunun geçtiği mahallede evde ruhumu gezdirecem, bir hatıra taze yaralarımdan öper belki, Pazartesiye görüşürüz inşallah, takipcilerim, merak etmesin diye şeyettim, cümleten günaydın

07 Aralık 2015

Düzen ; ihtiyaca binaen konulmuş, birbirine bağlı kurallar zinciridir, atlamak için aradan halka seçilmez. araya halka eklenir ammaaa bu da çok gerekmez,çünkü var olan düzeni kimse bozmak istemez, düzenler eskir ama alışkanlık düzenden ötedir, düzende bozulmalar ruha zarar verir, düzen yeniliğe çok az açılır, kuşaklar takip eder, düzen bir sosyal medya olsa takipçi sayısı yıkılır,Düzen iyi bi şidir denebilir, arada düzene aykırı gitmek de gerekir, düzen için ne kadar yazıp çizsek, söylesek dinlesek azdır, düzen içimizde vardır, sonradan yerleşmez,yerleşen düzen “Almanya’dan oğlum gelcek !!!” diye tahliye edilmez :))))
Kısaca diyorum kiiii, iki gün evden gittim , ev “iissyyaaaaaan, isssyaaaaaaannn!!!!” diye bağırıyor, demek ki bu evin dağıtan ben değilim, ama toplayan eski düzeni sağlayan benim, gerçi yavrular hala sınav haftasında olduklarından bi tek mutfak üstüne çalışmışlar, “neyse yapcek bi şi neyse onu yapacaz artık.” Diyorum, hafta sonunda hısım akraba ile yemiş içmiş, gülmüş, söylemiş, büyük kuzusu yakın bir ile görevli gelmiş, hafta sonu da eve gelcek, inşallah durumları var iken, aksi olmaz :)))
Ölmeden bir dünya savaşı görecek gibiyiz, emeği geçenler Allah’tan bulsun, Rusya gemilerden silah göstermiş, Musul valisi çağırdı diye asker gitmiş, Amerika bizle Rusya’ya küsmüş, yancılar yanlarını seçmiş, sıfır iyi komşu”,Sultanın Hassa ordusuna güveniyoruz” , dermişim .
Haftanın başı sonu kültürel etkinlik, hafta ortası çarşı pazar, Aralık yüklü bir ay, güzel günler var içinde hatırlamaya değer 🙂  Hava sisli ama arkası güneş, umutlar hazır ol duruşunda sıra bekliyor, umutlara destek verecek ruh haline geçmek boynumuzun borcu, “Ben iyiyim, ben çooooook mutluyum !!!” diyenlerin içlerinde kazanlar kaynar, ele güne karşı buharı içinde saklar, ne kadar yandığımız değil, yanık yerlerimizin dıştan görüntüsü önemli.
Yani, daha tam açılmış, hayatın çoşkusunu alabilmiş değilim, bunu hafta sonu yorgunluğuna bağlıyorum, en kısa zamanda çözmeyi planlıyorum,”bugün pazartesi olsa ne oluuur, salı olsa ne oluuuuur ” diye de salladım,içimden geçen trenlere de el sallayıp, boş bir istasyonda yeni bir yol, yeni bir tren umudu ile çalışmaya başlıyorum, Aaaay çok inandırıcı oldu, yazarken inandım, haydi, yeni hafta yollarında kuşlar konsun koynumuza, Günaydın Milleeeet !!!! ❤

08 aralık 2015

Dün şehrime akşam olurken, gece derin geceye yol alırken eni konu bi baktım, baktım da içim geceden daha karanlık oldu dermişim, eeee siyahın da tonları var :)Şehir ışıkları o kadar ölgün kii insan kendini ıssız bir yerlerde hissediyor,uzaklara bakarken, yürürken bir ağaça, bir eve çarpacakmış gibi hissediyor, gerçi uzak dediğimiz yerler de bir gökdelen ile bir rezidans ile kesiliyor arkası yok. Çıktığımda iş saati idi, ters yönde gittiğim için insanlar üstüne üstüne geliyormuş gibi oluyor, o metro yolları, otobüs durakları … salkım saçak insan, yürüyemiyorsun, binemiyorsun, her gün, her gün gidene gelene Allah yardım etsin. Bu arada tuz çuvalları metrobüs duraklarına gelmiş, sanırsam doğal gaz ile kış karşılıklı olarak biri gelirken biri gidecek gibi, neyse enseyi karartmayalım, karanlığa meyli olan bir çok şeyle paylaştığımız şu hayatı dün akşam,yüzyılın önemli yazarlarından “büyük şehrin tipik ve türedi yaşamlarını” yazan 100. doğum yılı kutlanan Haldun Taner hikayeleri ile şenlerdirdik. Radyodan tiyatro saati dinlermiş gibi, usta sanatçılar seslendirdi, efektleri yapan, müziği çalan, kumanda odasından kaş göz yapanla beraber geçmiş bir zamanda bir radyonun içine girmiş gibi oluyor insan, geçen yıl da Sait Faik’e gitmiş idim. Eski zamanlar içimizin çatı katlarında eski sandıklara saklandılar, ara ara açıp bakıyoruz işte, zilinde babamın adı yazan kapıyı annem açmayan, gece karanlığında bir yanında Trump, bir yanında Torunlar inşaaat marifetleri parlayan camın önüne serçe değil devasa martılar konan,” eksilen insan sayısı” diye bir istatistiği olan kiii son bakkal Yaşar ile beraber tutarım :))) geri dönüşümden satılacak yerleri çoğaltarak faydalanan, yolları daralan, ağaçları saksı içine konan, park yerini bırak bazı sokaklarından yan yana iki araba geçemeyen, yıkılmamış ayakta duran ama mantolama ile makyaj yapılan, karşısında hamamın dumanı tütmeyen, Mehmet bakkalı şarküteriye dönen, o sokaklara tarihimizi yazdığımız insanları artıııık çoooook uzaklarda yaşayan arkadaşlar olan eski mahallem de sandıklara saklandı, tek tek incelemiyorum bile, öylece yürüyüp gidip geliyorum, çok gerekmiyorsa yerine bir şey koymuyorum, bir şeyin. Misal ilk telefonu kullanma imkanımız yok ammaaaa okulun yeni haline, yerine kanlı gökdelenler dikilen stadyumun yerine bakmıyorum, ayağıma da dolanmıyor zati  🙂
İşte böyle hayat eskilere yenilerden yama olmuyor, ya eski kalacak, ya şey yeni olacak, çözüm budur diyorum, kafaya aranjman yapmaya gerek yok, hala çiçekçilere “aranjman yapalım!!!” diyen var mı ? Aranjmanın ne olduğunu bilen çiçekçi var mı ? Diye günü sorularla açalım, ardından radyoyu açalım, kızı kaldıralım, kahvaltı yapalım, yaptıralım … “Hayat devam ediyor !!!” diye hayat arsızı olduğumuzu da bi hatırlayalım :)))
Cümleten günaydın

09 Aralık 2015

Sabahlar oluyor ama aydınlanmak uzun sürüyor, aaaaaah depresyona davetiye bugünler, ruhumuzun derinlerindeki yaralardan sancı sinyalleri var. Yenisi olduğunda eskisinin hükmü kalmadı olamayan yaralar, ağrılar, sızılar, insan olmaktan duyulan utançlar, insanları bölmeden rahat uyuyamayan, onları böldükten sonra bi çarpanlar yüzünden bütün bunlar. Dedik diyelim suçlu bulduk diye huzurlu mu olacağız ? Aaaaaaah huzur ana karadan ayrılan okyanuslarda yer arayan toprak parçaları gibi.Kendimizden çıkanlarla huzuru bozuyoruz, dilimizle, elimizle, düşüncelerimizle … sonra da bozduklarımızı yapmaya çalışıyoruz, önemli bir parçayı kayıp etmiş olarak. Dün akşam haberlere dizlere baktım, kanal kanal dolandım, her yer karışık, hele dizilerdeki entrikalar akıllara sığmıyor, “hay Allah bu da mı geldi başlarına !!! ?” diye şaşırmayıp, “pes artk” diye gülüyoruz, kara mizah dört bir yanımız.
Bugünkü yazımı faideli bilgilerle bitiriyorum ; Grip çok yaygın, oturma odasında soğanla birlikteliğimiz devam ediyor, akşam bitki çaylarına zencefil de doğruyoruz, ana yarısı eczacı teyzemin, tavsiyesi olan Sambucol Plus vitamin C, çinko takviyeli pastil iki yıldır şifa oldu bize, bağışıklık sistemimizi de güçlendiriyor, reklam gibi oldu ama firma tanıdık değil, ithal zati, 🙂 Öksürük için bir de kayın anne tedavim var, hiç kullanılmamış bir beyaz sabunu havluya sürterek göğsüne, sırtına koyup yatıcan, sabaha iyi kalkacan inşallaaah 🙂
Arkeoloji Dünyası diye bir sayfa var facebookda güzel resimler ve yazılar çıkıyor, aktif, Buluttan Bildiriyor diye bir hava durumu sayfası da İstanbul havalarını biliyor valla, sorarsanız, başka yerlerden de haber veriyor, Medyascope.tv izliyorum haber için, özellikle de “gazetelerin, yazdıkları yazmadıkları” kısa haber turu, derin ve belgeli haberler var içinde. Metis Yayınevi de yeni çıkan kitap açıklamaları olarak güzel.
Dünya karışık, benim dünyam karmaşık, hava karanlık olunca oyunlara bi de tuzaklar arasından geçip uygun topu vurma ekledim, tam isabet olunca dökülen renk renk toplar ruhuma iyi geliyor :)))) anahtar gönderen eller dert görmesin :))))
Bugün gidemeyeceğim ama acısını paylaştığım, hem de ciğerden paylaştığım, bir anne cenazesi var,  Günün ikinci yarısına çarşı etkinliği koydum, ihtiyacım olmayan hiç bir şeyi almıyorum, gerçekten, yeni yıl ve doğum günleri için hane halkına ihtiyace binaen hediye yapıcam, Bu arada yeni yıl ile kendimi bildim bileli yakın ilişkim var, dinden çıkmadığım gibi eskiye göre daha çok ibadet ediyorum, Allah kabul eder ümidi ile kamil insan olma gayreti ile. Yeni bir yıla girmenin, bir yıl daha yaşamış olmaya sevinmenin, girdiğin yıla dair iyi umutlar beslemenin cehennem ve günah çizelgesi ile bağlantısını hiiiiiiç kuramadım, kafa da yormadım.
Bugünlük de bu kadar, “dünya dönüyor, biz ne dersek diyelim, yıllar geçiyor lütfen fark edelim, fark etmenin farkında, fevkaladenin fevkinde, gönlümüzce bir gün olsun !!!” diye diledik, olsun inşallah, günaydın ❤

10 Aralık 2015

Tutkulu biri değilim ama bazı şeyleri bazı zamanlarda olsun isterim. Ama takıntı yapmam, olmazsa unuturum 🙂 Yılbaşı renklerini severim, yeşil, kırmızı, beyaz, onların karışmış halleri, yılbaşı süsleri, olursa yumuşak bir kar … özenti diyenler çıkar ama doğrudur özenirim, yurt dışında yaşamış, hem de muhtelif bayramlar ve yılbaşılar yaşamış olarak, buralarla karşılaştırınca üzülerek imrenirim, neye imrenirim bizim çoktan kaybettiğimiz belki de hiç olmamış olan birlik beraberlik ruhuna özenirim. Toplumca ayrıntılarda yaşayan, kusur bulma merakı olan, ruhu başka ruhları illa ki bir çok konuda geçmek için yarışan, çok konuşan ama konuşmaları çoğunlukla balon olan, havalı havalı hayatlara sevdalanan insanlardan oluşuyoruz. var tabi ki de aralarda seçilmişler ama kıymeti ya bilinmiyor ya da fark edilmiyor.
Ben bölgedeki cami cemaatinden sayılırım, çarşı pazar işimde bir vakit denk getirir günde bir kez giderdim, şimdi tesadüflere bıraktım, çünkü caminin eğitim öğretim verilecek yerlerini dükkan yaptılar, içini pimapenlerle böldüler sınıflar yapıp, uhrevi havasını yok ettiler, çünkü kuranda geçen bir kıssayı üç ayrı yorumla dinledim, bu da insanda hangisi doğru hissi yaratıyor, çünkü avludan içeri girdin mi kendini üstün sayanlar başkalarının kılığına kıyafetine, ibadetine … kesin hükümlerle müdahale ediyorlar, bir de müftü propaganda yapıyor,Yani eleştirmekten, yanlı görünmekten, ayırmaktan, bölmekten öteye geçmiyoruz, neyse bunlar kısa günlük yazılar değil, uzun uzun yazmaya da gerek yok “bildiğini okumak” diye bir şey maalesef var.
Gelelim benim her yıl tekrarlanan kar desenli, geyikli battaniye tutkuma 🙂 iYıllardır beğenirim, iki yıldır alıcıyım, yok arkadaş, tırım tırım arıyorum, dün bir mağazada resimlerini gördüm, kendi kalmamış, gelir belki dediler, akşam internet sitesine baktım kalmamış, bugün de şansımı deneyecek bir yerim var, oraya bakıcam, yıl sonuna kadar ararım, olursa mutlu, olmazsa kader.
O battaniyeyi dizlerime koyduğumda, sırtıma aldığımda, bir şömine karşısında oturuyormuşum da dışarıda lapa lapa kar yağıyormuş da, birden zil sesleri duyucam da, geyikli kızağına park eden Noel baba mesai dönüşü uğrayacak da sıcak çikolata içerken, sevinenlerle sevinecek, Kibritçi Kız’a yetişemediğimiz için üzülecek, ( ne masaldır ama, üç çocuğuma da okumuş, üçü ile de ağlamışlığım var), sonra kendimizi sokaklara atıp ökse ağacının altında şarkılar söyleyen mutlu olmuş, ama bir arada olmaktan mutlu olmuş ailelerin resimlerini çekip instagrama koyacakmışız gibime geliyor.
Olmazsa tüm bir yılı mutsuz geçirecek değilim, mutluluğun şartları var ama olmazsa olmazları yok, yani mutluluk neyi nasıl istediğimize bağlı, isteklerimizin olabilirlik derecesine bağlı, “olduğu kadar olmadığı kader” diyebilmeye bağlı, ben bağımsız mutluyum valla, arada odalarda ışıksız kaldığım oluyor ama o da olacak artık, mutsuz olunca mutluluğun kıymeti artıyor 🙂
Yani durumlar böyle böyle, gören bilen varsa battaniye haberleri beklerim 🙂 Olmadı, geyikli sabahlık, geyikli pijama … geyikli tayta kadar inecez dermişim, aaaay öptüm sevdim cümleten, yeşilden kırmızıdan günaydınlar olsun ❤

 

EKİM ORTASI GÜNLÜKLERİ


12003881_10153667846223159_2835666803992644769_n

Bir bulut bir buluta; Takvime göre sonbaharı ortaladık, hadi artık iş başına demiştir. Sonra gökyüzünde bir kovalamaca başlamıştır, ter içinde kalan bulutların terleri yeryüzüne düşerken mutlu olan insanlarla mutsuzlar hemen ayrılmışlar, yarı mutlular ise arada kalmıştır. Yağmur bazı yerlerde önüne kattığını süreklemiştir, zarar vermiştir, buna sebep yağmurun şiddeti değil, yanlış yapılaşma, yeşile düşmanlık, belediyenin kiii parti ayırmıyorum, hemen hemen tümünün, şehrin alt yapısını yapılacak işlerin eeeennn altında görmeleridir. sevilen, ihtiyaç gideren yağmurlar zamanla felaket getiren olmuştur. Bu durumda insanlar bi yağsın, bi de yağmasın diye dua eder olmuşlardır, fakaaaat verilen dersleri alan olmadığı için kabak küresel dünyanın küresel olan dönüp duran havasının başına patlamıştır. Yazıya başlık diye giriş yaptım, yağan yağmura destan yazdım 🙂 Eeeeee mevsimi artık, yağacak, ne kadar yağacak bir tahmin var ama zararlarla faydaların oranı tahmin edilemeyecek durumda, cümleten sürpriz severiz, haberlere bi bakıcaz artık, arada da evin annesinin hallerine bakalım bari …

12  Ekim 2015

Baharın sonu, yazın başı idi. Geip geçerken gördüğüm askerleri bir posta gününde gördüm. Açık havaya bir masa kurulmuş, bir oturan, iki yanlarında ayakta duran, bekleyen erler muntazam bir sıra halinde yere oturmuş, ismi çıkan, selamını çakıp, tekmilini verip mektubunu alıyor, aynı oturma pozisyonunda okumaya başlıyor, “Er mektubu,Görülmüştür” bu damga ile haberleşmeler, yıllarca espri konusu olan mektuplar ; sevgili diye başlar, tüm sevgilileri sıralar, en sevdiğini satır arasına saklar, ortasında şükür eder, “iyiyim, merak etmeyin !!!” der, sonunda yüce Tanrıdan niyaz eder. uzunlamasına ikiye katlanmış, çizgili dosya kağıdı, göz değe değe haber taşır, inanır okuyanlar, bilirler, dayaklar, manyak kurallar … var ama “iyiyim !!!” diyen mektuba inanırlar, gün saymaya devam ederler.
Büyük oğlanın bir evrakı eksikmiş, okul açılmadan iki gün evveldi, eksik tamamlamaya gittim, eksiklerek geldim. Bahçede bir küçük aile, yatılı getirmişler, oğlan anasının kolunun altında, ananın gözünde yaşlar, baba rolüne uygun, ayrılacaklar, son tembihler, son sarılmalar, sonra aralarına demir kapı girer, anne, görevlinin “merak etme, yenge !!!” cümlesine inanır ve gider, Biz o çocukları el örgüsü kazaklarından, baba modeli ayakkabılarından biliriz de ne kadar yalnızlar bilmeyiz. Onlar da hep gurbetten sılaya “iyiyim !!” mesajı yollarlar. yatılı eziyetinden, üstlerine gelen yabancı şehir den, parasızlıktan, bahsetmezler, hep iyi notları söylerler.
İyiyim dediğimizde iyi değilsek, ağlamamız zaman alır, arada geçen zamana da travma deriz. Travmalar geçebilmez, izleri silinmez,
Daha bunun gibi bir sürü şey ; inanmak kolay iş, zor olan neye inandığını sorgulamak, o inançtan arada şüpheye düşmek,aklımızda kalanlara, kulağımıza dolanlara inanmak kestirme huzur,kısa ömürlü olanından.
Yastayız, sebeplerine, sonuçlarına inandık mı ?, sorularımız var mı, sorduk mu, cevap aldık mı ? ” Kader ” deyip geçecekmiyiz, bundan nemalananları sonradan görüp duyacak mıyız, Beddua edip sonuçlarını mı bekleyeceğiz, “Ne işleri vardı orda, ananrşist bunlar !!!” cümlesi kaç yöne kaçar, kim ne kadar üzüldü derecelendirme yapılsa birlik beraberlik olur mu … bir sürü soru, aklıma hemen gelen, daha sonra gelebilecek olan, hiç gelmeyen … sorular varsa en azından bir adım atılmış sayılır, yastayız !!!

14 Ekim 2015

Sosyal medyayı okudum, şimdi de yazıyorum. Çok bariz kiiiii paylaşımlarını anlayanlar ile anlatanlar arasında fark var. İfadeler yerini bulmuyor. “Eksiliyoruz” yazısını “Eskiyoruz” okuyup anlayan, altına bide itirazlı yorum yazan var. Küfürler gırla, bir de durumu kurtarma paylaşımları var, paylaşınca çoğalacak sananlar var. Burası gizlilik ayarları olan, sınırlı olarak, arkadaşın arkadaşına uzanan pek azı da kamuya açık olan sayfa. Benimkiler herkese açık mesela, bir iki aydır öyle, yazılarımı paylaşanlar var, hani onların çabası bir işe yarasın diye. Yine de sabun yapıp satan, fan klüp gibi davranan sayfaları geçemedim, 400 arkadaşımın 150 tanesinin “evin annnesi sayfası” n dan haberi var. yani demem o ki bilgiler kendi etrafında dönüyor, bazılarımızın arkadaşları arasında bir iki aykırı ses var, diğer sayfaların ona bile tahamülü yok, gördükleri yerde ağız dalaşına giriyorlar, olmadı siliyorlar. Yok etmenin bir çözüm olduğunu sananlar olduğu gibi, terbiyesizliğin sınırı olmadığını sananlar da var.
Böyle karışık bir dünya, dünyanın yaşayanlarının ruhları karışık olunca durum normal. Milyonlarca kişi maskelerini taktı, güne başladı, menfaatin olduğu yerlerde vicdanlar tatilde, vicdanın olduğu yerler ise “yetersiz bakiye”. Ders almayan insanlar ders vermeye kalkarsa olacağı bu olur. Huzur için kaç dünya gerekli ? Dünyalardan biri tatil, biri sürgün, biri de iş yeri, Sosyalleşme için süzgeçten geçenlere tahsis edilmiş, rafine dünyalar için parmak izi gerekli. Bunu mu hayal ediyoruz ? herkesin yeri ayrılsın, tıpatıplar bir araya toplansın, sıkıntıdan patlayalım ya da tıpkısının aynısında ayrıştırılacak yerler bulalım.
Kafalar karışsın diye mi çabalar, düşünce sistemimiz düşünemesin, akıl, mantık … kullanılmasın, sürü sürü dolanalım, huzur bu mudur ? Yoksa huzur; sevgi, saygı, sabır, vicdan, merhamet … gibi duygu baharatlarının kullanıldığı ana yemeklerle mi gelir. Bize henüz gelmediği kesin, geleceği şüpheli, kabahat kimde peki ? Bu soruyu herkesin önce kendine sonra da etrafına sorması gerek, cevap için algıda seçicilik gereksiz.
Filmler bitti, Bienal bitmedi ruhumu biraz onarayım da yazacam inşallah, geçmeyen, kabuk bağlamış, arada kaşınan, kabuğu düştükçe kanayan yaralarım var. Kendime dair olanları bir şekilde tedavi ettim, ediyorum amaaaa ülkeme dair olanlar her dem tazeleniyor. Bugün Hicri Yılbaşı Yeni bir yıl başladı, ben yılbaşılarını ayırmam, hangisini nasıl kutlamak gerekirse kutlarım, yıllardır da böyleyim, Bu yılbaşı oruç tutarım, öbür yılbaşı çam ağacı yaparım. Ne, nasıl gerekiyorsa, içimden geldiği gibi, içimizden gelenlerin iyi şeyler olup dışarıya daha da iyi yansıması ve iyi bir sene dileğiyle, iyi insanların kötü insanlardan çok olması isteğiyle, her şeye vakit bulunabilir, bulduğumuz vakitleri gerçekten yaşayalım, okuyalım, anlayalım, dinleyelim temennisi ile, barış ve Huzur içeren bir yıl olsun

16 Ekim 2015

Yarı aydınlık gecenin, kapkaranlık bir vakte dönüştüğünü görüp, tepedeki parlak yıldıza gözlerini dikip, şükür ile isyan arasında gidip gelip, tefekkürle hayret edip, sonra da doğan güneşin renkleri ile hayata sarılmak ihtiyacı hissedip,” yazacak, söyleyecek çooook şey var kii, nereden başlasam acep ?” derkeeeeen en kolayı “Bu sabah serin, ben bile üşüdüm !!!” olur.
Evet, bu sabah serin, içimiz de serin kalır inşallah.
Tüm kasları ve kemikleri Şanaaat yolunda ağrımış biriyim ben. Biraz daha iyiyim, dün akşama göre. Bianel ‘de bitti, yani benim için bitti. Daha gezemeyeceğim, Beş turun beşini de yaptım, otuz küsur mekana dağılan Bienal’i daha çok mekanları için gezdim desem yalan olmaz. Çünkü bazı binalar yıkılacak, bazıları otel olacak, bazılarına bir daha hiç giremeyeceğiz, bazılarınında yerini yeni öğrendik. Gezdiğim, gördüğüm her şeyi “Tuz neresinde, su ile ne alaka ? ” süzgecinde sallayarak , kimini çok anlayarak, kimini anında unutarak, gözlerime şölenler yaşatarak anı dağarcığıma kattım,
Dünkü yolculuk sıkıntı dolu idi, her sabah aynı yolu gidenlere Allah kolaylık versin, kırkbeş dakikalık mesafe bir saat kırkbeş dakika sürdü, metrobüsten bahsediyorum,Bu arada halkımın %75 i ayakta uyuyor, yastık ve örtüsü olanı da gördüm, Bu şartlar altında işe, okula gidenler ne verim alır ya da verir, herkesce malum, bu yüzden bile birbirimize sabırlı olmak gerek “Kim bilir buralara nerelerden geldi ?” diye çok yönlü düşünmekle bile sakinleyebiliriz.
Şekerim; gelecek yıl, Yunanistan’da, Bulgaristan’da sosyalleşmeyi düşünüyorum, yolda geçen zamanım hem aynı kalır hem de Avrupa görmüş olurum,
Bu hafta eve niyet ettim, aşure işleri, gelen giden, yatak yorgan düzenlemeleri, kışlık arama bulma, ayıklama … tabii ki de silme, süpürme de var, inşallah. Haftanın kitabı ; Haruki MURAKAMİ’den Zemberekkuşu’nun Güncesi, kalıncana ama akıcı, severim, Murakami , Keşke tüm çeviri kitapları çevirilmeden okuyacak kadar yabancı dil bilebilsem,
Fani olduğu kesin olan, ölümün toplu toplu kol gezdiği, kardeşin kardeşe kırdırıldığı, tüm topraklarının huzursuzlukla kaynadığı yalan dünyada sahici olan bir gün daha,olmuşla ölmüşe çare yok ama ihtimallere iyi bakmak lazım, her yana bakabildiğimiz, ayırmadan sevebildiğimiz, ötekileri ötekileştirmediğimiz bir günümüz olsun, illa ki tadını çıkaralım, illa ki güzel yanları olacaktır. Cümleten günaydın …

17 Ekim 2015

Rahmetli annemin deyimi ile “Elektrik idaresi bizi soyuyor !!!” Tüketim bedeli kadar da ayrıcana ödeme yapıyoruz da bir yolunu bulsalar şarj aletlerinin çektiği elektriği ayırsalar, hani ona ayrı bir fiyat uydursalar, donumuza kadar alacaklar, Sabah ilk iş olarak fişleri kontrol ediyorum, dolanları çekiyorum, varsa sıra bekleyenleri takıyorum, Bu da hayatın yeni yüklediği güncel işlerden.
” Hayaaaaat çooooook pahalı !!!” ama ölümler ucuz. Bilinçli bir tüketiciyim, gözlükle alışverişe giderim. Bu arada “Eeeeyyy cemaaat YURT İÇİ KARGO yu nasıl bilirsiniz ? !!!” genelde iyi bilinmez ammaaaa artık çok kötü bilin. Hizmet sektörü olup da hizmet ettiklerini sallamayan nadir firmalardan, dün gerekli şikayetleri yaptım ama daha çok Allaha havale ettim. Şubesi ne ki şikayet mercileri ne olsun, kesin bilgi,
Bugün ki konumuz gördüğüm filmler, küçük notlarla değineyin, bir kısmı “Başka sinema” ya gelecek ama çoğu kendi ülkesinde kalacak, belki festival kanalına düşecek, belki internetten inecek, belki de CD si bulunacak, bilmem artık onlar meraklısının gayretine kalmış.
BABAM ; Bir çok ödülü var, Kosava filmi,Anne bırakıp gitmiş, savaş yaklaşıyor, baba kendi derdinde, büyük aile
İNATÇILAR ; Bununda bir çok ödülü var, izlanda yapımı, Yan yana çiftliklerde yaşayan, 40 yıldır küs iki kardeş ve koyun sürüne dadanan bir hastalık, ıssız vadi, soğuk hava veeee kardeş kardeşin ne onduğunu, ne öldüğünü ister teması.
EMANET ; Bununda ödülleri var, Kore yapımı.10 numaralı emanet dolabında bulunan br kız çocuğu, acımasız ve sert organ mafyası, tefecilik, ana kız karşılaşması ve acımasız dünyada acınası olamayan kadınlar.
KÜÇÜK KIZ KARDEŞİM ; Sıradan bir Japon filmi, üvey kardeşe sahip çıkan ablalar, bunu gelenek, görenek ve duygular açısından seçtim, seyretmesi zor değil
GÜNEŞ TEPEDEYKEN ; Bu da bol ödüllü, ay sonunda vizyona girecek, Hırvatistan yapımı, Üç farklı dönem, üç aşk hikayesi ama aynı oyuncular, 1991, 2001, 2011 dönemler, içerikleri açısından o içeriklerin insanı ne hale getirdiği açısından önemli.
IXCANUL ; Bunun da ödülleri var ve Guetamala filmi, anne, kız, baba küçük aile, kahve tarlaları, yanardağa adak sunma, kızı isteyen çocuklu dul kahya, kızı bırakıp giden “it oğlan” , dil bilmezken, yol bilmezken kaybolan bir çocuk … dünyanın her yerinde benzer dertler. Güzel film ben sevdim.
ARJANTİN ; Belgesel idi, Carlos Saura yapımı, biz Carlos’u Carmen den, Kanlı Aşk dan gencecik, incecik, dans ustası biliriz, Hala usta ama az yaşlı, az kalın,Şarkıların, dansların hikayelerini anlatmışlar, içimizi titreten her şarkı aşk şarkısı ama her aşk aynı değil, vatana olanı var, lidere olanı var …
ANNEMLE GEÇEN YAZ ; Bunun da ödülleri var, Brezilya yapımı, hizmetçi annenin yanına yıllar sonra sırrı ile dönen kız, hoş filmdi, kafa yormayan ama alternatif sunan cinsinden.
DHEEPAN ; Hep adını duyduğumuz, “Ayrılıkçı Tamil Gerillaları” nın Fransa’ya bağlanan, İngiltere’de mutlu son yapan hikayesi, Altın Palmiye’li. İç savaştan kaçmak için birbirini hiç tanımayan üç kişi aile oluyorlar, anne, baba ve kız çocuk, aiile olmanın sorunları, mülteci sorunları, göçmen mafyası, polisin girmediği yerler ve oralarda yeşeren yerel polisler. Yazar yaşadıklarından romanlaştırmış, akıp gidiyor film, bu da vizyona girecek.
Tüm filmler yokluk, özlem, daha iyi bir hayat, araya sıkışmış yön bulamayan nehirlerde akamayan sevgiler, ölüm, yaşarken öldürme … yani bildiğimiz ama kullanmadığımız, ya da kullanırken ifade edemediğimiz duygular, onları saklarken ya da yayarken yaptığımız yanlışlar, hani bir ders alırsak diye bu gidilen filmler, ben bu kadarını görebildim, gördüklerim güzeldi tavsiye ederim.
Hayat film şeridi, çekilen bölümleri hafızamızda rulo rulo sarılan ama sarılmış ruloları açılmaya gelmeyen, çekilecek bölümleri için tasarı olan ama mekan, zaman, oyuncu seçimlerinde tesadüfler yatan …
Ne diyelim, cümleten günaydın

18 Ekim 2015

Saatler sabahı gösterirken gökyüzü “daha değil” diyor. Güne başlamak bile bir iç savaş istiyor. Karanlıklar tam olarak aydınlığa çıkamadı, yağmur da getirmez bu bulutlar, bu sabahlar, bu havalar depresyon havası, umutlar sis altında, vücut dengeleri dengesiz, üşüsek mi, yansak mı, yoksa biraz nezle gribe mi bulansak … diye abuk sabuk düşünceler, elbette gelir geçer, geçenlerin nasıl geçtiğini öğrendik. Kırkbeş derece dar açıda ısrar edenler, doksan derecede inatla dik duranlar, yüzseksen derecede yayılıp yatanlar yüzünden, hayatlar hep üçyüzaltmışa mahkum. Allanıp pullanıp , hooop başlangıç noktasına geliyor, gelişemeden gelişmeler. Başarıyı paylaşmak çoğu insan için korkunç bi şi. “Ya benim daha çok emek verdiğim anlaşılmazsa, ya benim adım anılmazsa, ama her şeyi ben yaptım …” bir türlü içine toplum olarak tüküremediğimiz “cümle dağları, özellikle de yüksek dağları benim eserim !!!” egosunun esir aldığı insanlar diğerlerinin hayatlarını tükürük yağmuruna tutuyor. “Yarabbi şükür!!!” lüklerin yüzünden de halimiz hal olamıyor.
Bu havalar, memlekette olanlar beni asabi yapıyor. Okuduğum kitaptaki adam Bay Toru ; üç öğün yemek yiyor ve ara öğün de yapıyor, üstelik işsiz evde yatıyor, bana kötü örnek oluyor, okudukça mutfaktan çıkamıyorum, daha 500 sayfa var kiiiii benim önümde kısmetse gidilecek bir düğün var, veeeeee bir gram dahi verememişken kaç gram aldığım belirsiz. Önümde elime bakan iki hafta var, gelenler gelenler, yemekler yemekler, silmeler süpürmeler temalı. Bugünü de sallayıp, pazartesi ile yeni başlangıçlar yapmak niyetim, akşama kadar tüm yenecek zararlı şeyleri tüketim, hafta başına bir şey bırakmama gibi bir planım var. Fakat gece olunca da “ne yediyse dokandı, hık hık dedi tıkandı” durumu var. Yani değnek yine iki ucundan da tutulamıyor.
Neyse bakıcaz artık, bi pazartesi olsun da.
Şaaaaaaneeeeee bir pazar dilerim ama olmaz onun bilincindeyim. Olabileceklerin en iyisi olsun o zaman, cümleten günaydın

19 Ekim 2015

“Kalktım, duşumu aldım, saçlarımı fönledim, belime kadar serbest bıraktım, sırt dekolteli, belden oturtmalı, kloşa yakın havalı, mutfak çinilerine uygun renkteki elbisemi ve onlara uygun bir karış yükseklikteki stilottalarımı da giydim, güne kahvaltı hazırlamakla başladım !!!” desem bilmeyenler, “Aaaa ne içti bu kadın !!!”, Bilenler; “Aaaaay içmez o kadın, ne yedi acep !!!”, çok iyi bilenler de “kahvaltı hazırladığı doğrudur” derler. Aslında ben bu sahneyi yerli, Karadeniz etnik kökenli bir mafya dizisinde gördüm, evin annesi, hatta babannesi, bebeleri, eve gelen giden tüm kadınlar, vitrinde duran taş bebekler gibi, eskiden kıymetli bebeklerle çocuklar oynamaz, vitrine konurdu, böylece hem ömrü uzar, hem de gelen giden misafir çocuklarının aklı kalır, travma sayısı artardı. Sözü geçen kadın, kalemle çizilmiş gibi bir eş, fakaaaaat adam onu aldatıyor, bi de öbür kadından çocuk yapmış, kadınların %80 ni adamı geri almak için plan program yaparken, %20 si öbür kadının yanında, erkekler bizimde başımıza gelir, gelmiştir babındaaa sessiz. Diyorum ki ; aldatan eşi aldatılan eş neden ısrarla geri ister, tercih yapmış birileri ne kadar tövbe eder, çatlakları yapıştırınca su sızmaya devam eder, o da ayrı konu. Aldatılmak eksiklikten mi fazlalıktan mı doğar, aldatma aldatanın fıtratında mı var, onlar geniş konular, Yalan dünyaya yalan diziler, hayatı sunuş şekli gerçek hayattan o kadaaaaar uzak kii, müptelası değilim, arada bakıp bakıp,” batsın bu dünyaaaaaa !!!!, yansın bu dünyaaaaa !!!” diye efkarlanıyorum, yıllardır yanlış imajları doğru diye kakalamaya gayret edenlere isyanım.
Şekilde görüldüğü gibi sendromsuz gül gibi bir pazartesim var, aaay hadi inşallah, Çünküüüü dün hiç yayılıp kalmadım, çamaşır, ütü, yemek, derme toplama … tüm gün ev içi hizmet bölümünde mesai yaptım, bugün de aynı, gün isminin önemi yok, hepsi birbirine benzediğinden değil, canım sıkılacak kadar zamanım olmadığından, Bay Toru ne yedi ona bile bakamadım, ama ben evdeki kalan zararlı besinleri yedim ve gece yarısından sonra tövbe ettim :))) Gerçi iç sesim, “dolapda bir siyah elbisen var, onu da giyebilirsin, o da kamujlajlı bir model, ilahi kadın hafta içi misafirlerin var, sayı ile mi ikram yapıcan …” gibi şeytani söylemlerde bulunuyor ama, uymayacağım şeytana inşallah,
Cümleten hayırlı haftalar olsun, her yerden iyi haberler gelsin, kimse ölmesin, öldürmesin, gençler tükenmesin, ara ara da gökyüzüne güneş gelsin, küsmüş gibi, bulut altından çıkmıyor, aaaay ne olur kimse küsmesin, “ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok muuu ?” Haydin günaydın

20 Ekim 2015

Haftanın ilk misafiri geldi, gitmek üzere, kızlar kahvaltı ediyor. Genç iken biz de pek severdik, yatıya kalmalı arkadaşlıkları. Rahmetli annemden her türlü izini almak çoooook zor idi ama imkansız değildi. Zaten olmazlara meylim vardır. Bir şekilde gönlümden geçenlerin en az %50 si için izin almışımdır. Biz çocuklara aynı disiplini uygulamıyoruz, kendimiz çok bunaldığımızdan, neler hissettiklerini anladığımızdan, biraz geniş duruyoruz ama arada coştuğum da doğrudur. Bu da anneliğin şanından gelir kiiiii ne kadar iyi anne baba olduğumuza örnek teşkil eder.
Kızları kıkırdarken bırakıp, erken yattım, yatmadan fiilen kırdığım fındıkları, uyumadan bi de zihnimde kırdım ; Kabuklu fındıktan acı tatlı bir şey çıkar, belki de çıkmaz, çıkarsa da çıkmazsa da bir şeyler bir şeylere kapı açar, o kapılar cereyan yapar, üşürsün yanarsın, adını mazi de gezindim koyarsın, sonra nerde kaldığını hatırlamadan uykuya dalarsın, yani ben öyleyim, tur esnasında uykuyu toptan heba edenler de var, çok şükür şimdilik turu yarım bırakıyorum.
Bugün günlerden benim takvime göre Aşure günü, yanına apartmanın yaşlı ve çocuklularını da çağırdık, yetişecem inşallah. Bir komşum var, kayın anne yanında hem hırpalanmış hem de iyi eğitilmiş. Bayılırım onla pazara gitmeye, yol boyu yürürken ; ağaçları tanır, ne nedir, ne değildir, meyvesi var mı, yok mu, yenir mi, yenmez mi taze mi, değil mi, … her şeyi bilir, çekirdeksiz patlıcanı beş tezgah öteden tanır.Hatta sarı arı ile, ayva çok olunca kış çok olur der. ki bu sene çokmuş. aşureye son dokunuşlar için gelecek birazdan, ben hububat haşlama aşamasındayım,
Çok bilen, ama hayata faydalı şeyler bilen kadınları çok severim, bitkisel ilaçlar, artık değerlendirmeler, eskiyi yeniye çevirmeler,yuva kurtarma tavsiyeleri, yenilerin eskiden ki halleri … hepsini bilen, yüzünde hayat çizgileri taşıyan, şikayetten çok, iç çeken, uzun uzun susan, konuştuğunda illa ki dinlenecek şeyler söyleyen kadınlar … bunlara aile büyükleri derdik biz, şimdilerde sayıları yok denecek kadar azaldı, tahtlarına oturanlar da Google destekli,Aaaaah aaaaah dedim, Babaannem yaşasaydı da, onun aklı başında, ben de genç ama bugünki aklımla bi muhabbet bağına girebilseydik, Benim büyük anneler kardeş ama ikisi de farklı idi, Anneannem temiz titiz, mükemmel aşçı, biraz fevri, Babaannem geniş bakışlı, sabırlı, çok hikayeli, mükemmel aşcı. Yemek ve mutfak bir araya topluyor, kazan kaynarken içinde kaynayıp gidiyor farklar, o yüzden güzel oluyor evde kurulan masalar, Gücümüz yettikce gelen giden oldukça, mutfak ile kankayız, tencerelerde kaynayan yemeklere içimizi lezzete çevirerek kattık, “aşure yaptık, acıyı bal eyledik !!!” deriz inşallah, aaaaaazzzz sonraaa

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑