EVİN ANNESİNİN ŞUBAT 2106 GÜNLÜKLERİ


Epeydir yazdıklarımı toparlamamışım, daha kendim de okumadım ama gözüme çarptığı kadarı ile bazı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz,tekrar ettiğimizi fark etmeden. Belki de yaşadığımız günleri bir birine benzer kılan, süreklilik sağlayan farkında olmadan farksız yaşadıklarımızdır. Okuyalım bakalım, sırada 16 ay daha var 🙂

4 ŞUBAT 2016

Sabah erkenden kalkıp, ortalığı şöyle bir düzenleyip, boşları toparlayıp, uyuyan prens ve prenseslere kahvaltı masası bırakıp kendimi sokağa attım. Kalabalığa karışıp ulaşım problemlerinin yer altından yer üstünden toplu taşıma ile çözüldüğü iddia edilen şehrin sabah telaşına dahil oldum. Tam vaktinde Taksim Meydanı’nda idim. Görünüş itibari ile “iyi kadın, telefonu çarpmaz” izlemini verdiğimden 🙂 beklerken muhtelif sabah gezginlerin fotoğraflarını çektim. Sonra; biri anlatan, ikisi gezen üç rehber, bir anne kız, bir ahçı, bir de benden oluşan mini grup Simit Saray’ında oturup, meydana baka baka, el kol işaretlerine göre gözlerimizi evirip çevirerek ilk bilgileri aldık, bir saat süren brifingi takiben arka sokakları gezmeye başladık. İstanbul öyle bir şehir kiiii hiç bir köşesinden emin olamıyorsunuz, tarih katman katman. Fakat bi de tuhaf bir büyüsü var, tüm olumsuzluklarına rağmen “seviyoruz işte, elimizde değil” 🙂 Kitap gibi, sayfa sayfa oku, bitmiyor, durmadan yeni şeyler öğreniyoruz ya bi de onu çok seviyorum. En sevdiklerimden Beyoğlu Bölgesinden yeni neler neler öğrendim ;

Galata Galaktosdan geliyormuş, Gala Rumcada süt demekmiş, civarda mandıralar varmış.Galata Kulesi demeden önce İsa Kulesi demişler.31 mart diye bildiğimiz 13 Nisanmış. Fark miladi hicri takvim ayarından. Talimhane topçu kışlasının talim yeri, Şehit Muhtar Galatasaray Enderunundan, isyan bastırırken şehit düşmüş. Taksim büyük mezarlık bi de bunun küçüğü var, o da Tepebaşı. Su Bentler’den yola çıkıp Maslak üzeri geliyor. Maslak; açık hava su regülatörü demek. Ena gibi yer olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz, bildiğimizin bilmediğimiz hali. Ena Bağdat civarında bi uçurum, uçurumun tehlikesi ile Bagdat’ın güzelliği eş koşulmuş. Lütfi Kırdar zamanın hem valisi hem belediye başkanı, ıslah hareketleri pek meşhur, İstiklal caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Halaskargazi Caddesi , birbirini takip eden manidar caddeler, neden meydan Cumhuriyet Meydanı değil ? İlk heykel Sarayburnunda ikincisi Taksimde, heykelin iki yanında çeşme yalakları var, ama su ile musluk yok. Zapyon ile Eseyan karşılıklı iki hayırsever kız lisesi, Zapyondaki eğitim şükür ağırlıklı, az ezikliğe meyilli. Aya Triada Tanzimat sonrasının abartılı kilisesi, 12 Meryem figürü var, en çok kullanılan ikisi ; kraliçe edalı olan ile anne şefkati sunan. Atrium ışık alan avlu demek, kiliselerde Despot tahtı var ama Despot bildiğimiz anlamda değil. İncil okuma kürsüsünün etrafı İncil’i yazanların resmi ile çevrili. Giovanni Scognamillo yaşayan ayaklı tarih bir Levanten. Levantenler Avrupa kökenli şahsına münhasır, tatlı su diye anılanı da var. Fransiskenler fakir müminler, bir incilin bile sahibi değiller. Meryem’e adanmış Panayia kilisesinde teee o zamanlarda nufüs sayımını gösteren pano var. Kreş havyan yemliği anlamında, kumru kutsal ruhu temsil eder. Eskinin Sponeck Birahanesi, şimdini Hard rock Cafe’si vizyona giren ilk filmin gösterim yeri, film de “Gara Giren Tren ” tren geliyor ve gara giriyor, inanmayan youtube baksın. Dudu Kadınlar sokağı Çiçek pasajının arkası, Nevizade kilise sokağı, bir kapının üstünde Alaattinin Sihirli Lambası, önünde de bizim resmimiz var. Emek sineması önceden Melek sineması, perdenin iki yanında iki melek var. Sinemaların kalitesi gösterdikleri haber filmlerine bağlı, birinci kalitede en taze haberler. hacı Abdullah’ın en az onun kadar iyi ikamesi “Şimşek Lokantası” Asmalı Mescitte, Galatasaray Lisesinin hiç açılmayan kapısının üstünde sembolik tarih var, Fransız sarayı, Venedik sarayı birbirine yakın komşu, hem de okullarına, onlara yokuş aşağı inen sokakta Haçlıların konaklama yeri var. Yeşilçam kahveleri, eski artistlerin raconları, İpek ailesinin sinemaları, 600 küsur senaryo yazan Bülent Oran nerde oturmuş baktık, Hayalet Oğuz’u da andık. Art Nouveau stil binalar ; sarmaşıklar, yapraklar, heykeller sütunlar, yuvarlağa niyet pencereler … Sultanın pilavcı başısı mesleğe kuşaklardır devam ediyor, biz de yedik, bir sultan olarak geçer not verdik. İlk eczaneler, sarayın eczabaşı, Sarıcalı Ragıp Paşanın hanları, Mısırlının apartmanı … her devir emlakçılar için yatırım merkesi, gez gez bitmeyen BEYOĞLU ARKA SOKAKLAR turundan aklımda kalanlar dersem yalan olur, daha var, yaz yaz bitmez 🙂Yaramazof Kardesler’den Burhan Dursun’a çooook teşekkürler, altı saatte bizi baymadan gözümüzü gönlümüzü doyurdu. İçimizde yeni meraklar uyandırdı, takipteyiz 🙂 Zaten bu Yaramazof Kardesler kardeşler bi ekip, her telden çalıp oynuyorlar, bölge bölge İstanbul’da ne yiyelim, ne içelim, nerede gezelim, bastığımız yerler toprak ama tarihi tanıtma onlardan, valla ne okuyalıma kadar gidiyor tavsiye ve bilgileri,, tahminimce Mars’a da ilk geziyi bunlar yapacaklar 🙂)))))

Hayat işte, içine çok şey katmak gerek. Hepsine de zaman var aslında da maharet zamanı iyi kullanmakta. Öğreniyoruz da biraz geç oluyor. Belki de böyle geç olunca keyfi daha çok oluyordur. 🙂 Bildiklerimizin öğretmeni, bilmediklerimizin öğrencisiyiz. Unutmadan dünkü geziyi yazdım, geçen günlerin özeti de var ama onlar yarına kalsın artık, cümleten günaydın 🙂Üç gün yazamadım özlemişim inanın ki, daha da yazardım da kendimi tuttum 🙂

5 ŞUBAT 2016

Üçgen çatılı, iki katlı, bacası dumanlı, penceresi panjurlu, bahçesi ağaçlı, tahta çitli … evler çizerdik. Kırmızı yeşil ağırlıklı, sade huzurlu evler. Sonra gelen çocuklar kat sayısını yükseltti, çatıya anten kondurdu, ağaçlar kesildi yerine yüzme havuzu yapıldı, açık garaj eklendi, kapıya güvenlik, dairelere dıştan süs balkonları, içten gömük tavan ışıkları, gömme dolaplar, makineler eklendi. Bizim hayaller beton yığınına döndü, sırt sırta vermiş dairelerde sırtını kime dayadığını bilmeyen komşularla yaşar olduk. Çatılara dubleks daire kondurduk, antenler baz istasyonu oldu, garajlar içeri yerin dibine geçti, halı çim, saksıda ağaç , açık, kapalı havuz, bariyerler, güvenlikler, yeme içme, spor salonları, marketler de derkeeeeen kale gibi bloklarda kalabalıklarda yalnız yaşamaya mahkum olduk, esaretimizi teknoloji ile yalnızlığımızı sosyal medya ile telafi ediyoruz.
Sabah camdan bakınca karanlıklarda karşıdaki devasa sitenin yerden çıkan dumanlarını gördümde de şöyle bir zihin turu attım. Doğal gaz bacasını yerden yapmışlar, dumanın bile gücü tepelere tırmanmaya yetmiyor, çatıdan kiremit kalktı, açık çatı feng shui ye ters ama yerine yoga yapıyor farkına varanlar 🙂)))
Israrla cumartesi olduğunu düşünüp, kendimi bugün “cuma” diye düzeltiyorum. Yoğun bir hafta idi ama bitmedi 🙂 Pazartesi, arkadaşın oğluna çaya gittim, annesi ile oturup hasret gideririken oğlanın yaptığı çeşitlerle beslendik ki ; kısır, mercimekli, kıymalı, patlıcanlı, galeta unlu börek, tam buğdaydan zeytinli poğaça, iki renkli, yoğurtlu patates salatası, mevsim salata, pancar salatası, zeytinyağlı biber dolma kiiiii portakal halkalarının üstünde pişmiş, ve sütlü, soslu tatlı. istanbul’da okuyan bekar bir oğlan için şaaaneee ötesi idi, karnımı doyurup, sohbete doymadan Yiğit Bener’e geldim,Sergi eşliğinde sürgün konulu, Fransızca Türkçe simültane çevirili. Erhan Bener’i bilirim Yiğit de oğlu imiş. Kitap okumasını bi dizi oyuncusu yaptı, adını bilmiyorum ama gençlerin “hoş çocuk” dediklerinden, Fransızcası Türkçesinden iyi olanlardan 🙂 Fotoğraf sergisindeki resimlerin her birinin önünde insanın yığılıp kalası geliyor, o kadar gerçek, o kadar acı. Suriye, Türkiye arasında üç şehirde yola dökülmek zorunda kalmış insanlar. Gidin bakın diyemiyorum, Fransız Kültür’e girmek artık daha da zor, zaten etkinlikler rezervasyonlu.
Salı doktora gittim, sonuçlar malum. Herkes “kilo ver” diyor sanki sadece kilosu olanlar ölüyor gibi. Neyse ilaçlarımı alıp, duruma bakıcam artık. Önden yeni ayakkabı aldım, mor renkli ve akıllı taban 🙂 Ayaklarıma hizmet ediyorum, dünden beri de evdeki tüm zararlı yiyecekleri tüketmeye başladım. Pazartesine hazırlık, Mecbur pazartesi çünkü önden yapılmış programlar var, çoşmadan idare edip, hafta başı kurallanacam işallaaa !!!
Salı günü kızım da geldi Hava alanından alıp, yol üstündeki AVM ye bıraktım, eve gelmeden gezmeye devam etti, artık kime benzediyse, tatil boyunca okulla tüm bağlarını kopardı, hatta dün “ödevlerin varsa ben yapim, bugün evdeyim” diye bir anne esprisi yaptım, “yok, aşkım” cevabını aldım, olsa yaptıracak sanki 🙂))) Çarşamba Beyoğlu turu yaptım, yoruldum ama güzeldi,
Dün de eve çeki düzen verdim, evin annesi modeli olarak. Bugün herkesin ayrı programı var, kimsenin saati kimseye uymuyor, Friiiiy takılcaz yani. Ben akşama annemgile misafirim, annem artık yok ama evin adı ablamın evi olamadı. Hala annemin evi. Var, hafta sonu için biletli, rezervasyonlu etkinlikler, onları da gidip gelip yazarım, inşallah.
Kendime sağlıklı kahvaltı mı hazırlasam, yoksa dışarı çıkıp simit mi alsam, çocukları bekleyip, brunch mı yapsam, bilemedim,az daha düşünecem. Hiç olmazsa geceleri uyuyabiliyorum, bi de gece yemek yapıp yiyenler var, şükür kiiii oralarda değilim 🙂))
Aaaaah aaaaah şekerim konu duygusal açlık, bir şey bir şeyle telafi ediliyor ama telafi yanlış şeye tekabül ediyor, Telafinin tedavisi var elbette de hasta psikolojisi önemli, bakalım hasta, hasta mı, hasta ise farkında mı ? Bu sorulara samimi cevaplar vermek, konuyu içimize açıp, değerlendirmek gerek, yapar mıyız, yaparız elbet 🙂
Cümleten günaydın, şu an bile hava karanlık, mecbur iç güneşe kaldık, şükür, tefekkür … umut etmeye devam. İlla ki olacak …

7 ŞUBAT 2016

Erken yattım, erken kalktım, kendime kahve yaptım, yarıyıl tatilinden bi şi anlamadım 🙂))) çocuklara rapor mu alsak ? Bir araya gelip pek görüşemedik. Herkesin ayrı bir dünyası, ayrı ayrı programları var. Elbet buluştuğumuz ortak bir dünya da var ama yıllar, yıllar geçtikçe ortak dünyaya daha az uğruyoruz. Bu bir sitem değil, biliyorum ki inanıyorum ki sevgi kalp işidir, mesafelere bakmaz, sınır, koşul aramaz, “beni aramadın, sormadın” diye laf çakmaz, Hele kiiii “unuttun muu beni ?” diye hiç sormaz. “Sevenler bir gün gider mi ? gider. Gitmekle sevgi biter mi ? bitmez” Budur
Yoğun bir haftadan daha az yoğun gibi gözüken bir haftaya geçmek üzereyiz. Geçen haftadan yorgun ama mutluyuz, umutlu olmaya da devam ediyoruz. Çünkü ufkumuzu az daha öteye taşıdık, git git bitmeyen çizgiye bizim yolculuğumuz.
Cuma akşam poyraza, yağmura, sulu kara rağmen, yer altından, yer üstünden raylı sistem ile az da yürüyerek Cevahir’e ulaştım, yer altından geliş var gidiş yok, parayı çok veren iki yönlü bağlanıyormuş. Misal Trump. Ters dönen şemsiyemi kısacık yolda sonuna kadar kullanıp, girişte çöpe attım. o derece yani. Bizim sanat ve kültür kelebekleri ile buluşup, biraz yeme içme, biraz sohbet edip, “Sessizliğin İçinden” oyununa girdik. Sağır ve dilsizlerin dünyasından güzel bir oyun, çok da emekli, bir çok da sağır ve dilsiz seyircisi vardı. Oyuncuların bir kısmı da sağır ve dilsiz olabilir diye düşündüm, değilse de çok iyi idiler. Akış bana göre biraz ağır idi ama çok beğenen arkadaşlar var. Gidilmesi, görülmesi önerilir, finali beklenen gibi değil mesela 🙂
Ordan annemgile geldik, ben yine annemin odasında yuva gibi yatakta yattım, mışıl mışıl uyudum, sabah kalkıp, ablamla bana kahvaltı hazırladım, her zamanki gibi dolapta duran kullanılmayan parçalardan sofrayı kurudum, eski huyumdur. Annem ; “eşyalarımızı unutuyoruz, sen bulup çıkarıyorsun ” derdi.
Kahveye Pera’ya geldik, ordan kendimizi bugün son günü olan “Üryan, çıplak, nü” sergisine attık. Üst katta “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” isimli 1960 lardan günümüze video ve pop müzik ilişkili sergi vardı, müzikte direniş ve isyan, orayı şöyle bir gezdim, müzik ile derinden ilgili değilim. Daha doğrusu bilgili değilim.
Aşağıdaki çıplak bedenlerle resimde arayış sergisini uzun uzun gezdim, hatta konuşa konuşa gezdik, hatta “Resim Sanatını okuma ” kurslarına denk gelip de gitsek dedik. Mimar Sinan’da oluyor arada. İbrahim Çallı benim favorim, onun kadınlarını, hafif göbekli, etli butlu kadınları resmedişini çok beğenir ve severim 🙂 Bu sergide zamanla çizgisinin nasıl kübikleştiği gayet net anlaşılıyor idi. Oradan kendimizi yokuşlardan bırakarak Galata Salt’a geldik. “Yerel Sohbetler” diye bir platform var, onun etkinliği idi. “Gurbet Pastası” diye bir belgesel izledik, üstüne de sohbet vardı. Teee çar zamanında Hemşinliler ekmek parası için Rusya’ya gurbete gitmişler, orada ekmek ve pasta pasta yapmayı öğrenmişler, hem de çok iyi öğrenmişler, Rusya’da Polonya’da İran’da pastaneler açmışlar, fırıncılığı ve pastacılığı Türkiye’ye taşımışlar. İçine devrim karışmış, yollar Nazi kampına çıkmış, ev çooook uzaklarda kalmış, babasız büyüyen çocuklar, baba amca peşinde daha onikisinde gurbete giden minikler, gurbette kurulan evler, kuma gelen gelinler, bulaşıkçılıktan patronluğa, Napalyon pastası,biskot, galeta … ile çeşitlenen hayatlar. Güzel idi. İki de sergi vardı içinde, biri ilginç “Şam’da Kayısı” isimli yine “sürgün” konulu.
Sokaklarda pek tuvalete gitmem, çok şükür henüz o aşamada değilim 🙂))) Fakat Galata Salt’ın tasarım tuvaletine bi gidin derim 🙂)) Sonra da eve geldim, şimdi bunları yazarken aklımdan kahvaltı planları yapıyorum, “sofraya ne tasarlasam” diye. Sonra da diyorum ki, “malzeme olduktan sonra neler neler yapılmaz” iş bacası tüten bir ev ile mutfak dolaplarını şenlendiren erzaklarda. Gezerken gözüme o kadar çok şey takılıyor ki halime şükür ederken, kalbim üşüyor. Dünya; hırslara kurban ediimez ise, adalet sözde kalmaz ise, sevmek sınır tanımaz ise, insan hakları insan haltlarına dönmez ise güzel olacak da olamıyor işte, üçüne beşine birden takılıp takılıp düşüyor insanlık 😦
Tam pazar yazısı gibi olmuş, uzayıp gitmiş, Hadi bakalım, olduğu kadar “şaaaaaneeeee pazarlar”

8 ŞUBAT 2106

Böyle bir günde bizi geceden “hastanız ağırlaştı” diye çağırmışlardı. Aradan geçen 14-15 saat sonra yoğun bakımın kapıları açıldı, hemşire annemin ismini söyledi “hastaya müdahale ediliyor, yakınları yakına girebilir !” diye seslendi, ablamla kardeşim koşuştular, ben yerimden kalkamadım, beş on dakika sonrada öldü. Hayatımda ilk kez sesli ağladım, belki de son kezdir. Acıların sessiz ve dilsiz olduğuna inanırım. Çok derin acılar bana göre öyle, ifade bile edemiyorsun, ağzından çıkan cümleler hava kabarcıkları gibi oluyor, esası derinde çoook derinde kalıyor. Ölüm de paylaşılamayan acılardan, kimse kimsenin ne kadar üzgün olduğunu, en çok neye üzüldüğünü bilemez, neticede insanı ve özenle muhafaza ettiğim kapalı kutularımız var. Biz onlara kısaca “travma kaynakları” diyoruz ve ellemiyoruz.Ellemediğimiz için de yeterince bölüşemiyoruz.
Beş yıl olmuş annem gideli, bazen düşünüyorum “ne çok zaman geçmiş” bazen de “dün gibi” diyorum. Annemi rüyamda hep genç, güzel, neşeli görüyorum. Çok nadir konuşuyor. Dün akşam “iki günlük bir iznim varmış, onları görmeye gidiyorum, yüksekce yerlere tırmandım, sonra bol ışıklı bir oda da gördüm onları, annem kısa saçlı, kendi diktiği basma elbiselerden var üstünde, elinde bir iş var, sevindi beni görünce, babam odanın ayrı bir köşesinde, size bir şeyler getirdim, seversiniz, sürpriz yaptım” diyorum, Sonra uyandım, yatakta saatin zil sesini bekledim. Geçen gün annemin kabrine gitmiştim, hatimlerini de okudum, haftaya ikisine bir dua yapıcam, kısmet olursa.
Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun, başka ne diyebiliriz ki. Ölümün tek gerçek olduğu yalan dünyada aklımıza uygun cennet tariflerini hayata geçiriyoruz, çılgınca tüketiyoruz, her şeyi, en çok da zamanı, insan ilişkilerinin yüz yüze olanına uzak durarak, parmaklarımızla mesaj atarak, ruh haline uygun suratlar koyarak, yaşıyoruz, bir araya gelince de laf çakmalar, dedikodu, sitem … ile heba ediyoruz zamanı. Zamanlar zaman içindekileri paylaşmak içindir. Aynı gözle, aynı kalble, aynı güzelliği farklı hissedip, sonra da o hissedilenleri paylaşmaktır. Paylaşalım ki farkları görelim, farklara mesafe koymadan anlamaya çalışalım.
Hem pazartesi, hem annemin ölüm yıl dönümü, hem diyetin demeyelim de nefis terbiyesinin ilk günü, kızı kaldırmak gerek, sağlıklı kahvaltı edilecek, ev tatilden çıkıp hizaya girecek … daha bir sürü şey, ruh halimdeki kalabalığı ifade ediyor, sanırım.
Ruhumdan en iyi ben anlarım, yavaş yavaş içimdekilere söz hakkı vericem, değerlendiricem, plan program yapıcam, çoooook işim var benim, ama hepsine bi çeki düzen vericem, işallah 🙂
Diyet günlüğünü akşama yazmayı planlıyorum, bakalım neler yapmışım, nerelere takılmışım, yarına yoğun bir programım var, yazarım, yazamam bilemiyorum.
Durumlara göre ” hal ve gidiş” ayarı yapıcaz, Eskiden karnelerde “Hal ve Gidiş” notu vardı, bugünkü davranış notuna tekabül eder. Bi de filmi vardı kiiiii Şili Yapımı festival filmi, çok da güzeldir, bulursanız izleyin. Bu ay Yelkovan Kuşları’nın boğaza geldiği aymış, göç ederken uğrayacaklarmış, suya paralel uçarken avlanan, ayakları ile avını yakalayıp, yükseklerde manzaralı yiyen kuşlar. Raporlar kış ayında bahar gösteriyor, kendime bi vapur gezisi yapasım var, çantamda sağlıklı yemeklerim, kendimi rüzgara veresim, gördüklerimim görmediklerine bakasım var 🙂
Cümleten günaydın, Barış, sağlık, huzur temalı bi hafta olsun, hadi işallaaa !!!

10 ŞUBAT 2016

Aaaaay bu Murakami ruhuma huzur 🙂 Dün sıkıntılı bir gün geçirdim, hatta bir ara “yakamı paçamı ayıklayasım geldi” moduna bile girdim. Akşama doğru akşam yemeğimi paket ederek, trafiğin ters yönünde kendimi sokaklara saldım, bu arada bunalmaya devam ettim, neyse işlerimi hallettim, en son “Abdullah Efendi’nin rüyaları” konulu edebi şöyleşiden çıkıp, “Allahım ne olacak bu şehrin halleri, nedir bu akış yarabbim !!!” diye iç sesimle muhabbet ederek eve geldim. Ruhen ve bedenen yorgun olarak. Yeni bi kitaba başlayacaktım, yığından “Kadınsız Erkekler / Murakami” seçtim. İyi de yapmışım. Terkedilmiş, çok sevmiş, ihanete uğramış, yedi erkek öyküsü imiş konu. Birini okudum, bir de güzel akıyor. Okuduğum kitapları ayrı bir yere kaldırıyorum. Tanpınar’ın Huzur’unu kaldırmadım. Tanpınar dışımızı içimize çeviriyor, belli bir okuma yaşı ve zamanı var, tekrarları farklı anlamalar verecek. Murakami içimizi dışımıza çeviriyor, bir köşeden okurken kendimizi seyrediyoruz, yani ben öyle oluyorum.
Benim hayal gücüm çok geniş değil. Ben “neyse, o dur” cuyum 🙂 Misal ; Bizans’da vaktiyle bir saat varmış, 24 saat için 24 kapı açılırmış, her açılan kapıdan bir heykel çıkar, bir müzik yaparmış. Resim yok, zihnimde tasarlıyorum, önce kapıları yol boyu dizdim, hem de deniz kenarına, sonra toparladım, yuvarladım, anıt yaptım, kapıları küçülttüm, heykelleri benim evdeki yedi filin en büyük boyuna indirdim, daha küçük olursa görünmez dedim, sonra nerede görünüyor ki, hazar bi meydandadır … böyle benim hayal dünyam, fantastik boyutlara zor geçiyor, hatta metefor bile sorunlu 🙂))) Okumak ve yazmakla gelişiyorum, hayal gücü de ayrı bir zenginlik. Hayaller olabilecek ya da olabilemiyecek şekillerde olmalı, olmalı ki takip edelim, nerde yanlış yaptık bilelim, olmayacak şeyleri oldurmak için kıyıma gitmeyelim, aslında her şeyin bir olur yanı vardır, diye düşünüyorum, ayrıca olmazlara meylim var, belirtirim, dermişim 🙂)))
Gece bir mide bulantısı ile uyandım, sonra geçti, artık ilaçlardan mı, havadan mı , yediklerimden mi bilmem. Kıkırdak takviye edici ile kolesterol ilacı içiyorum, Ağrıya, sızıya, ufak tefek şeylere içmem ilaç. Ağrılarımı hisseder ve o bölgeye yoğunlaşıp, beyinsel tedavi ederim. Sonra geçiyor ama geçene kadar sıkıntı oluyor, bazen “Neden kendime işkence ediyorum ? iç gitsin” diyorum, sonrada şeker görünümlü o haplar bana “bir gün, bir gün bir çocuk, açmış bakmış dolabı, şeker de sanmış ilacı …” şarkısını hatırlatıyor, zararlı buluyorum. Bunun bi yerinde mantık olacak ama yerini bulamadım 🙂)))
Bazen iki nolu oğlanla okul şarkıları hatimi yaparız 🙂 Annem de bize eski okul şarkılarını söylerdi.Bu annelerin sesleri hep güzel olur di mi
Bu da böyle bir gün işte, siyahımsı mavi, önce kızıla boyandı, şimdi mavi mavi gökyüzünün altında toplandık. Farklı amaçlarımız, farklı heyecanlarımız, farklı beklentilerimiz, streslerimiz var. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altındayız,yaşamak, hür yaşamak, iyi yaşamak amacımız, yeryüzünü birbirimizi yemeden paylaşalım. olur mu ? Olacak inşallah. Cümleten günaydın

11 ŞUBAT 2016

Yağmur soğuğu kırar derler kırmış gibi, Kaç gündür Şubat güneşine aldanmakta idik. Kahvaltının mutlulukla, ruh sağlığının hava ile doğrudan ilgisi var. Güne yemekle başlamak vücut fonksiyonlarını harekete geçirirken gönlümüze göre havalar da ruhumuza enerji yüklüyor. Ben ılıman ilklimciyim, yağıp geçen yağmurları, denizin rüzgara takılıp kıyıda kırılan dalgalarını, gözümün içine girmeyen güneşi, yeşilin etrafa yayıla her tonunu,yeşil tonunun kızıla dönmesini, karları da dağların tepesinde severim. Aslında bu kadar değil daha tabiata dair bir sürü şey severim de artık pek çok şeyi resimlerden sever olduk. Doğa ya çok verip bunaltıyor ya da hiç vermeyip daraltıyor. Eeee suç bizde, dünyayı tükürük yağmurumuzda boğmak için çaba sarf ediyoruz. Zaten bazı yüzlerden düşen yağmur olan tükrükler yeter. Çoğunluğun oy verdiği bir yönetimimiz var, gönlümüzün değil ama gözümüzün başkanı da malum. Kimseye salak, aptal demeyeceğim, çünkü bu göreceli bir kavram. Herkesin salak tarifi kendinden gayrisini kapsar, yani kendi model, bazıları aykırı 🙂
Ama cehalet genel bir kavram. İnandıklarını güncelleyip, aklına takılanları sormazsan, zamana yayıp karşılaştırma yapmazsan, araştırıp okumazsan kiii bunu sadece kendine uygun olanları okumakla kısıtlı tutmuyorum. Yelpaze geniş olmalı, kendini kendince emin ellere teslim edersen, o ellere kan bulaştığını görmezsen … sen cahilsin derim. Geçmişe özlemin geleceğe bir faydası yok.
Çarşı pazar o kadar zamlandı kiii, faturaların yarısından çoğu tüketim bedeli değil, yoksullar iyice yoksul oldu, çöp karıştıranlar, marketlerden çıkma mal alanların profili değişti, sokaklar yabancı kaynıyor, etrafımızdaki on kişiden altısı farklı bir dil konuşuyor. Bunlar niye geliyor, nedir sebep ? Durmadan inşaat yapılıyor ve satılıyor, bunları kim alıyor, her gün insanlar ölüyor, cenazelerin show bölümleri ekrana geliyor, acılar tahminde, ağzı olan konuşuyor, menfaatler suskunluğu bozuyor, çelişkilerin kaç kişi farkında, düşmanlık ateşine durmadan odun atılıyor, tek tipe ne kadar da meraklıyız, yaşlanmak beyin hücrelerini öldürüyor ama bu siyasileri kapsamıyor, onlar akıllarından emin, tapınmak günah ama bazı şeylerin günahı yok, yüzümüze gülünsün, kulağımıza övgü dolu sözler gelsin, yalan da olsa fark etmez, bi lokma bi hırka bir tarafa, küpler başka tarafa … bu mudur ? Görünene göre budur 😦
Dün akşam biraz tv izledim. Esra’da bi hanım var. Eş için talepleri; Nişantaşı , Cihangir taraflarında otursun, dini bir görevi olsun, imam, din dersi hocası gibi, tipi de Tarkan’a benzesin. Festivale bilet aldım, bir iki filmimde Nişantaşı’nda var. Ya Ahmet Hakan’a uğruyacam, ya da Teşvikiye Camisinin imamına bakıcam belki bir yardımım dokunur. Hiç böyle taleplerim olmadı da, olursa olan nasıl seviniyor bi bakasım var 🙂
Valla işte dünya bu kadar, dedim ve ikna oldum, inandım. Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, mutlu olup, mutlu edicem inşallah “gerisi teferruat !” da diyebilirim belki …

12 ŞUBAT 2016

Her gün aynı şeyler, bazen insanın hiç uyanası gelmiyor, bir mecburiyet bizi ayağa diktiğinde yüzümüzü göge çevirmeliyiz. Gece görülebilir halde iken birden bir karanlık çöküyor, gün doğmak için güç topluyor, sonra yavaş yavaş bulutlar aralanıyor, renkler kızıla, sarıya çalarken aralarına mavi karışıyor, sonra bi yerlerden beyaz parlıyor, birden dünya aydınlanıyor. Doğmaktan batmaktan usanmayan bir güneş var iken, yen bir gün yeni umutlar taşırken, kendinden utanıyor insan, bıkkınlık duyduğu için. Ben öyleyim, pozitif enerji yüklenmek için güneş ben uyurken doğsun istemem. Aynı anda bakışırken aramızda bir alış veriş oluyor. Sonra ben camdan çekiliyorum, güneş de isterse bulutların arasına çekiliyor, isterse karşı binaların camlarında yangın çıkartıyor, isterse üstüne koruyucu çekilmiş gibi bi tabaka altından hissettiriyor kendini. Bunlar gökyüzünün işleri, vardır bi kuralı, bi kanunu. Biz sonuçlara bakanız 🙂
Göçmen kuşlar göç mü edemedi, yoksa bunlar sürgün kuşlar mı bilemedim, her sabah akşam sürüler görüyorum. Belki de bu kuşlar yersiz yurtsuz mülteci ruhlarıdır. Nereye göç edecekleri bir türlü belli olmayan, hiç bir yerde huzur bulamayan, bir bakarsan hüzün, bir bakarsan çaresizlik, bir bakarsan istenmeyen … yersiz yurtsuz edilenlerden. Bir filmde görmüştüm ama gerçek olabileceğini düşündüm. Sahil korumaya yakalanınca bot, hemen birisi yanındakini suya attı, sahil koruma onunla uğraşırken öbürleri kaçıp karaya çıktılar. Suya atılan oğlanın annesi “oğlum, oğlum” diye biraz dövündü ama hiç kimse oralı olmadı. Menfaatler insanı taş kalpli yapıyor. Şartlar mı bizi değiştiriyor, biz mi şartları olduğu gibi kabul edip direnmiyoruz çok açık ve net değil. Net olan nefis mücadelesini çooook çooooook zaman nefsin kazanması.Bir de kolayı seçiyor insan. Mücadele edilecek o kadar çok şey var kiii, birinden birine yeniliyorsun çaresiz. Aaaaaah aaaaah insan insanın kurdu. İçini kaynatıp, karıştırıyor ; iyilik yapıp unutturmayanlar, kendilerini her şeyin hakimi sananlar, bolca boş vakti olup da ayrıntıya saranlar, yüksek dağların tepesinde yuva kuranlar, kartalım sanıp da ruhunu yılana satanlar ,( bu arada yılana sabah sabah iğrenç demek istemedim, sonuçta o da Allah’ın yaratıklarından, sürüngenliğini mevzu bahis ettim ben ) örnekler çoğaltılabilir, malum çeşit çok, işte hep bunların yüzünden derken kendimizi temize havale edemeyiz. Sonuçta insanları insanlar bozuyor.
Neyse ki hayatımıza renk katacak şeyleri tüketim dünyası araya şıkıştırıp konuyu dağıtıyor. “14 Şubat’a hazııııırnıyııızzz !!!!” diye soruyor, tüm mağazalar, duvarlar, ağlatan reklamlar. Bi sevgilisi olan pişman, bi de olmayan. Bi yerde okudum, ertelenecekmiş, hatta şartlar günden güne ağırlaşıyor, 29 Şubat’a alınsın da dört yılda bir gelsin diyenler var. Ben “Deliye her gün bayram” takımındanım, Benim hiiiiiiç umurum olmaz 🙂Hediye güzeldir,severim, birini sevdiğini söylemek ve ifade etmek için bir yıl beklemeye ne gerek var. Sevdiğine tarih beklemeden hediye alan, içinden geldiği zaman “Seviyorum seni uleeeeeyn !!!!” diye haykıranlara helal olsun, 14 Şubat’lar, varsa zamanları, paraları, uysunlar kapitalizm dayatmasına, bi kere daha olur, olsun valla 🙂
Bizans Saatine göre 24 nolu kapı açılalı yedi buçuk saat oldu. Yeni günden yedik bile. O kapı açılınca günün son heykeli olarak ne çıkmıştır acep. Yorgun, bezgin bi şi dir, mutlaka, Eskiden eski yıl ihtiyar dede olurdu, yeni yılı da leylek getirmiş bir bebek olarak çizerdik, o zamanlar aklımız ermiyordu, ne idüğü belirsiz bir yıla neden sevinirdik ki, şimdi yıllar belli, savaş temalı, hır gür, dedikodu, devletler arası bile var, Aaaay Putin hiç sağ kolunu sallamazmış, yürüken, hızlı silah çekebilsin diye .Esra’ daki kızı takipteyim, gelen taliplerin hiç biri talebe uygun değil, ya da biri uyarsa üçü uygun değil, ama geliyorlar işte. Sörvaaayvora da Morgül nasıl yakışmış, hele kırmızı ile takvilenmesine ba yıl dıımmm !!!! Hayat baydı demeden, kendiliğinden bayılmak da bi marifet, Bayılıp ayılarak devam, valla, Cümleten Günaydın…

13 ŞUBAT 2016

Sanki nisan sabahına uyandım. Ilık ve yağmurlu bir hava. Dün de öyle idi, ağaçların rengi değişmeye başlamış, kandırılmaya müsait ağaçlar sanırım yine aldanmış. Önümüzdeki günlerde hava Marmara Bölgesinde 25 dereceyi zorlayacakmış, hatta Kocaeli, Bursa 30 dereceyi görebilirmiş. Cemreler bile düşmedi, anormal ötesi bir durum. Zaten ne normal ki, zaten normalin tam sınırı var mı ki, herkesin normali kendine, genel normal tanımı olsa, birlik beraberlik olurdu.
Dün çok yorulmuşum, erken yattım, kitabımı okurken uyumuşum, kitap yere düşünce anladım 🙂 Çok şükür iyice bi dinlenip kalktım, pencereyi açtım, yalancı bahar evin içine dolsun diye. Eeee seviyoruz, yalanın pembe beyazlarını, sonra onlar kara yalandan, kara yılana geçip bizi sokuyor, anladığımızda da vakit çooook geç oluyor. Şu ara bir facebook testleri var kiiii herkes yapıyor sanırım, ben de yapıyorum valla 🙂 Anacım her derde deva testler; nasıl annesin, yaşam çarkın nasıl görünüyor,gözlerin hangi sırrı saklıyor, sen gidince en çok kim üzülecek, kaç yaşında ölücen, yeterince cesur musun … daha aklınıza ne gelirse, basıyorsun düğmeye, yuvarlaklar dönüyor, veee mutlu sonuçlar, bir keresinde hangi yabancı artiste benziyorsunda test edenlerin hepsi aynı çıkmış idi 🙂))) En son yaptığım cennetlik misin, cehennemlik misin testinde cehennem çıktı, çok bozuldum, daha da yapmam dermişim 🙂)))
Nasıl bir toplum olduğumuzu çok iyi biliyorum, insandan da anlıyorum, ama “şıp” diye değil tabi ki de. Aslında iyi bakınca kendini belli ediyor da, yine de bi şans veriyorum. Araştırıp öğrenmekten çok, hissettiklerimizi duyduklarımızla karıştırıp konuşmaya meraklıyız. Geçen Twitterda “Şebnem Ferah özür dilesin” diye bi başlık açılmış, ne yapmış merak ettim, konuyu bulamadım, benim gibi çoğunluk bulamamış, ama tweet atmış, sürü psikolojisi, biri “koşun” dedimi, önce koşmaya başlıyoruz, niye koştuğumuzu da koşarken anlamaya çalışıyoruz, ya da çalışmıyoruz, içinde olmak yetiyor.
Bir şey okurken altındaki yorumlara da göz atıyorum, çoğu ya okuduğunu anlamamış, ya da iyi okumamış oluyor, ama bir fikri illa ki oluyor. Bu fikrinin de yalan yanlış olmasına aldırmadan paylaşıyor, elbette etkiledikleri de oluyor.
Bu dünya bir bilmece çöz çöz bitmiyor, yukardan aşağıya, soldan sağa soruluyor, bir yerde birleşmesi gerek, o yerde ortak menfaat oluyor, birleştiği yerlerde birlik olmuyor. Atalarımız Birinci Dünya Savaşını, anamız babamız İkinci Dünya Savaşını gördü. Bize kısmet Üçüncüsü gibi gözüküyor, çocuklara dördüncü demiyorum, onlar direkt Galaksi savaşlarına geçer. Geçen bir film fragmanı gördüm, Hi-Men, Batman, Süpermen, Örümcek Adam … bunların kadın versiyonları, adı aklıma gelmeyen robot kılıklı olan, beton dökülmüş gibi duran adam hepsini bir filme koymuşlar, hepsi bir yanda mı, karşı karşıya mı bilemedim. Ama durum o kadar kötü yani. Kahramanlarımızın bile birlik olması gerek de biz yine parça pincik yollarındayız, dün haberlerde bir bölüm gördüm, 12 Eylül tekrara geçti dedim, üstünden ancak çeyrek asır geçti 😦
Kızı kaldırayım, kursa gidecek, benim de etkinliklerim var, ev içi, ev dışı, dünya dönerken içinde dönelim bakalım, cümleten günaydın, yağmurlarda ıslanın, yarın 14 şubat, belki aşk yağmurudur bunlar

15 ŞUBAT 2106

Okuduğum kitaplardan notlar alıyorum, hatırladıklarım, yeni öğrendiklerim. Asansör Müziği diye bir şey var, bunu unutmuşum Kadınsız erkekleri okurken hatırladım, adı geçen parçaları bu sabah bir bir dinliyorum, A Summer Place/ Percy Faith Versiyonu 🙂 Belki bir faydası olur, başı da sonu da beni boğum boğum boğan bir hafta oldu, yenisinden sıkıntıyla karışık umutluyum. Hafta sonu Yarın Başka Koruda/ Melih Cevdet anday oyununa gittim. Dekor, ışık şahane, oyuncular mükemmel, roller cuk oturmuş ama konu var ya konu yedi bitirdi beni. Kim ölü kim sağ bilemedim, 2 saat 15 dakika, ikinci perde bitecek gibi değil, gidenler arada gitti, kalanlar uyukluyor, bana da kazak batıyor, ayakkabı sıkıyor, oram buram kaşıyor, yerimde tam merkezde, oyuncularla göz gözeyiz, sanata saygı, emeğe saygı sonunu bekledik. “Çok şükür bitti” diye alkışladım inan ki. Sanata her noktada ulaşılmıyor şekerim, Mikadonun Çöpleri’ de böyle idi. Oyunculardan biri arkadan koşarak sahneye girdi idi, tam yanından geçerken arkadaş korkup ayağa fırladı, o zaman gençlikte var, yerde arkalarda fıkır fıkır ederken bu kadar sıkılmamıştım 🙂 Aaaah aaah rahmetli AKM de izlediğim son oyunlardan biri idi. Ne güzel yerdi, yere doğru sarkan balon avizeleri vardı, Hafta sonu sabahları klasik müzik konserleri olurdu, bale, opera, sergi ki en son Bedri baykam’a gitti idim. filan da , içine tükürdüler, sefaları olacak mı bilmem, Taksim meydanı Mehteran çalacak şekilde düzenleniyor, çalsın bir şey demiyorum, o da güzel, onu da severim, olanı yok ederek, az olanı yaşatmayalım, hepsine yer bulalım.
Sabah mutlu haberi aldım, kilo vermişim, akşama ayrıntılı yazıcam, bugün temizlik, yarın hazırlık, öbür gün anneme babama dua okutucam evde inşallah. Sonrasına İF ‘e biletlerim var. Bir belgesel, yedi film. Gittikçe ne gördüysem yazarım. Pazar günü kendimi bırakarak kendime gelme çalışmaları yaptım, yeme içme (benimki kısıtlı), okuma, film bakma yaptım. aaaay dünkü filmlerde içimi baydı valla. Everest hepsinden hallice idi. Sevdiklerim sevdiğini bir kez daha beyan etti Kitap bitti. En çok,”Aşık Samsa” yı beğendim, Kafka’nın Dönüşümün tersi, böcek insan oluyor. Hepsi güzeldi aslında. Bizda Tanpınar neyse, dışarıda da Kafka o, Ben de epeydir “Milena’ya mektuplar” ile bakışıyorum, öyle derin bir aşkı yüreğim yaza mı kaldırır bilmem 🙂 Kızın elindeki kitabı okuyacağım. Olağanüstü Bir Gece/ Stefan Zweig, ince bir şey, sonrasına da malzemem var.
Yıllarla beraber huyum suyum değişiyor, önce arkadaşlarıma bakıyorum, sonra kendime dönüyorum, bakıyorum ki dönüşüm var. Misal ben eskisi gibi her şeyi didiklemiyorum, “niye olmuş, neden olmuş, doğrusu buymuş ..” hatta yakaladığım yalanları bile sonucu değiştirmeyecekse olduğu gibi bırakıyorum. Bu o kişi ile arama bir siyah nokta koyuyor, noktalar ilişkiyi perdeliyor, ne zaman ki görünmez olur, o zaman ben de görmüyorum, Tartışmaların, yüzleşmelerin ateşinden yoksunum artık. Yalanlar, ihanetler, kurgulanmış hesaplaşmalar gün geliyor sahibinin vicdanını delik deşik ediyor, “Eeeeey huzur nerdesin !!!!” oluyor. O sırada ben huzurumla huzurdan gitmiş oluyorum.
Asansör müziklerine devam, Mantovani /Full Album dinliyorum, beş saatten fazla imiş, Bitene kadar açtıkça dinlerim, Kızı yolcu edip, kahvaltımı yapıp, suya sabuna karışayım, ama önce ruhuma huzur için biraz oyun oynayım, hayvanları kurtarayım 🙂))
Memleket huzurunun mumla arandığı şu günlerde, iç huzur için ne lazımsa yapalım, içimiz dışımıza vurur belki Cümleten olabilecek en iyi haftalardan olsun …

16 ŞUBAT 2016

Çok yorulmuşum. Her kemiğim ayrı ayrı ağrıyor. Bu da iyi karmaşada öne çıkan yok hiç olmazsa. Pozitif olmak böyle bir şey. Polyanna ruhumuzun derinliklerine yuva yapmış, Alice ile harikalar diyarına ha geçtik ha geçicez, iki sene mektep tatiline denk gelemedik ama dünyanın merkezine seyahat ettik, mana anlamında içimize gittik geldik, Küçük Kadınlar ile Küçük Erkekleri tanıştıramadık … okumalık dünyalarda gezmeye teeee küçüklerden başladık da şu Kibritçi Kız olmayaydı iyi idi. İşte o nokta kırılma noktamız dermişim 🙂İçimizdeki sorular, isyanlar, yerleşik hüzünler, bir kibrit boyu hayaller ve hayatın tek gerçeği ölüm … hepsinin temelini attı, Kibritçi kız.
“Ağaç yaş iken eğilir ” diyen ataların haklı olduğunu var sayarsak bu benim kızın durumu ne olacak ? Bir yandan saate bakıyorum, kaldırmaya gidecem, günaydın deyip eline telefonu vericem, sonra kahvaltı, kahvaltıda başını bekleyip, lokmaları ağzına vericem, arkasından nimetlerin ağlamasına müsade etmicem, arkasından kapıyı kapattığımda, hangi saatte kalkarsa kalksın hep aynı saatte geç kalır, gerçeği ile bir kez daha yüzleşecem. Aaaay Allah iyi yönde ıslah etsin, dün odasını temizledim, tam zamane genç kız odası, bazı yönleri ile çok benzeşiyoruz ama bazı yönlerimizin iki yakası bir araya gelmeyecek gibi. Bir koşuşturma içinde geçiyor günler, dün temizliği bitirdim, bugün alış veriş, ve ikram hazırlığı var. Rahmetliler kadayıfı çok severlerdi, Babacığım alır gelirdi ;”Ayşe kızım, yap da yiyelim” diye. Sevdikleri şeylerden yapıcam inşallah. Havada bahar halleri devam ediyor, bakalım sonu nereye varacak. Geride kalan her şey bildiğimiz şeyler olunca, tadını bilince onları özlüyoruz, tekrar olmayacağını, olsa bile aynı tadı bulmayacağını bile bile özlüyoruz işte. Ölmüş anne babalar da öyle, gerçi ben çok rüya görüyorum, hatta aralarda film arası gibi uyanıp, biraz müdahale edip kaldığım yerden devam ediyorum 🙂))) İnsan yelpazem çok geniş, bazen aklıma gelmeyen rüyama geliyor.
Bugün de yazıya ayırdığım süre dolmuş, bir başka yazıda buluşana kadar kendinize iyi bakın, arkasından “Çare Yıldız Tilbe” klibi paylaşıcam, yayından kaldırılmış bir reklam, sabah sabah bana iyi geldi, bakın size de gelsin , Günaydın

18 ŞUBAT 2016

Günaydın !!!!
“yayın yasağı, pizzacı, ambulans” sıralaması şaka gibi ama şaka olmayan, iki sabah da bir yeni bir Diyanet Fetvası ile uyanan, şiirden şarkıdan, öz kız evladından, 500 metre öteden geçen mini etekli hatundan tahrik olan, asmalı kesmeli, masaya yumruk indirmeli açıklamalarla ikna olan, menfaatleri söz konusu olunca Termik santrallere, madenlere, yeşile düşman heeer şeye izin alınca, sebeplerinden tatmin olan, uyuşturucu tacirleri Hac ziyareti yapıp, “o iş başka bu iş başka” diye kendini anlatan, sigara içti ise, bi de kanser oldu ise 3 Marttan itibaren itibaren ilaç alamayacak olan, “Benzin indirim ve bindirimlerini takip edemiyoruz, tek günlerde insin çift günlerde çıksın” diye kendini espriye vuran, vergi şampiyonu, hizmet mağduru, sınırları sınır olmaktan çıkmak üzre olan, çok inançlı ama kendinden olmayana hoş görü duymayan, İnandığına teslim gibi görünüp yine de “şunun gözü çıksın, bunun işi batsın, onun evini ateş bassın” diye özel istek yapıp, “hani o kalabalıkta arada kaynamayayım, hatırtlattım” diye yakaran, adam kayırmaya kutsal kitaptan, hadislerden yol açan, tek kanal tv izleyip, okumayan yazmayan, ama ağzı oldukça konuşan, köle eğilimli olup da bir türlü farkına varmayan, araştırmayan, öğrenmeyen, inandığına soru sormayan, öyle bir inanıyor kiiiii bunun için de hiç soruya ihtiyaç duymayan, aksini yaptımı soluğu kodeste alan, düşünmeyi suç sayan, bir birine kin ve nefret duyan, halkı ile polisi karşı karşıya geldidiğinde taraf tutan, kimin ne istediğini bilmeden tutmadığı tarafa sallayan … Eeeeeey benim çoooooooooooooook sevdiğim vatanımın, ayırmadan çooooooooooooooook sevdiğim halkı !!!! yiyin birbirinizi demek çok isterdim ama diyemiyorum.
Sevin birbirinizi, anlayın dinleyin birbirinizi, bi barışın, bi sarılın, hoşgörü diye bir şey var, birbirinize bi kucak açın, bi iletişim kurun, merak edin, sorun, doğrusunu bulmak için araştırın, bi silkinin da. İçimiz kurudu, Kalbimiz bir acıyı hazım edemeden, yenisi geliyor, bi ölüm zamanı var biliyoruz, inanıyoruz da, insan insanın azraili olmasın, “Rabbim beni eceli gelmişlerin şerrinden koru” diye bir dua var, yani kimsenin ölümüne sebep olmayım demek istiyor, kimsenin ölümüne sebep olmayalım, insanlar hastalıktan, kalpten, yaşlılıktan ölsün, ölüm haberi bir normale dönsün.

19 ŞUBAT 2016

Kızımla beraber kahvaltı ettik, onu yolcu ettim, çayımı aldım, içine de bir limon dilimi attım, günlük yazmaya oturdum. “Ayılana gazoz, bayılana limon” Öyle, içimiz baygınlıktan öte. Bir ayraç olup, kitap sayfaları arasında kalasım, bir filmin sağ alt köşesine yapışıp içine akasım … başka dünyalarda yaşayasım var. Ne zor bir şey seksenlerde genç olup yaşlanamadan tekrarını misli ile yaşamak. Unutamadan üstüne yenisi geldi, Alzheimer yaşının erkene çekilmesi çalışmaları da pakete eklensin diyecem ama bu gidişle kendiliğinden erken bunayacağız, aklımızda tutacak şeyler benzerlikten bir birine karışıyor,”o mu, bu mu hangisi doğru ? ” diye karşılaştırırken kafayı yiyeceğiz, belki de ona bile zamanımız olmayacak, bir bombalık canımız var, kınanmış olayların ölüsü olacağız.
İF başladı, dün ilk filme gittim, yol boyunca baktım, insanlar ; yorgun, bitkin, endişeli, suskun.”Kalbi atanlar bir adım öne çıksın, nefes alanlar, rüya görenler, hata yapanlar, pişman olanlar, merak edenler, kafası karışanlar, yarası olanlar, yarasını saklayanlar, ölümden korkanlar, hayatta kalanlar … birleşin ” Bu İF’in reklam filminin sözleri, çıkınca hep bu sözleri düşündüm. “Hayatta kalanlar” Zincirlikuyu Metrobüs durağında buluştuk. üç dakikada bir dörder dörder kalkıyor, aynı anda bir de karşıdan geliyor, kabaca bir hesap yaptım, her birinde en az yüz kişi var, beş tanesi beşyüz, onun iki misli dışarıda bekliyor, metrodan oluk oluk insan akıyor, metro boşaldımı belli bir ritimde yürümen lazım, düşsen kalkamazsın, o derece. Yolun üstünden bakınca manzaraya hakimsin, biri insanların arasına atlasa, karışsa ölecek sayısını kestiremiyorum, hiç bir güvenlik önlemi yok, dün Beyoğlu’na gittim, en güvenli ter Fransız Kültür bi orası korumada, birde at kuyruklu simitçi ile güncel sakallı kestaneci sokağın başından sonuna doğru ara ara bakıyor, artık metrobüsde patlama olursa siz yabancı kaynaklara bakın,bakamadınız, olmazsa beşyüze elli derlerse ona kanın.Ankara’da ölü sayısı beş olarak geçerken üç otobüs olduğunu çoktan öğrenenler vardı da ben hiç bir resme bakamadım, içim kaldırmıyor ama kesinlikle tahmin ettiğim bir manzara.Kendini ifade edemeyen bir topluma dönüştüğümüzün kanıtı 8 feci sözün hepsini birden sıralayarak konuyu toplayalım; Aynen, hayırlısı, Sıkıntı yok, Tabii ki de, Yapacak bir şey yok, Valla bence de öyle, Kesinlikle, kısmet .Bunlar her derde deva, seçin alın. Misal bugüne ben seçip size de hediye edeyim. “Sıkıntı Yok !!!!”
Bu arada film fena değildi, böyle bir konuda ilk kez izlediğim bir film, hint işi, Hintliler bu arada bayağı yakışıklı, hoş adamlar olmuş dersem olur mu, hadi olsun 🙂 Film İngilizce idi ama alt yazısı da İngilizce idi, festival Türkçe’ye de çevirmişti. İlk gün, mesai saati, tenha idi, bakalım diğerleri nasıl, yolda iz de patlamazsak 28 Şubata kadar devam edicez inşallah.
Başka ne diyeyim, kalbimiz başka, dilimiz başka, insanlar bölünmüş, ölmüş parça parça . Mecburen, mecburiyetten Günaydın.

20 ŞUBAT 2016

İki dünyamız var, biri iç, biri dış. Bu yüzden ikiyüzlü olduğumuz doğrudur ama içi dışı bir demek doğru değildir. Çünkü tam olarak dışımız içimize dönmez, her konuda kendimiz ile yüzleşemeyiz, İçimizde tam olarak dışımıza dönmez, frene basan kanunlar, toplumsal kurallar, kalpten gelen hisler var ki bunlara “İncitme, küstürme …” gibi isimler vermişiz ipin ucu kaçarsa felaketimiz olur. İki dünya birbirine yakın dursa da bir birinden bir şeyler gizler. Dış dünya genele uyum sağlar, iç dünya kendi içinde parçalanır. Biri gülerken biri ağlar, biri yok derken biri var diye çığlıklar atar. Bunlar bir bedende birbirine uyum sağlamadan yaşar. Tamam, abartmayalım bir oldukları zamanlar da vardır, tek yürek gibi davranırlar ki bu da acayip huzur veren bir durumdur. Fakat dış dünya gören gözlere karşı sorumludur, iç dünya gözden ırak kalbe hesap verir, hatta vermez, kalbin görüşme teklifini red etmez ama sürekli erteler. “İki cihan bir araya gelse” dedikleri durum aynen de böyledir. İçimizi dışımızla bir edemediğimiz için ortaya yalanlar, abartmalar, teselliler çıkar ki bunlar hep karşı tarafın iyiliğine yöneliktir. Sonra yalanlar yeni yalanlara ihtiyaç duyar, hatta ilk yalan unutulur, nerden başladığı bilinmezken nereye gideceği de meçhul olur. Uzun ince bir yolda gideriz gündüz gece, desek durum istikrarlı gibi görünür. Ama yollara taş döşenmiş, mayınlı, çift yönlü trafik var,havada sis var, trafikte seyir eden yayalar, hayvanlı arabalar var, kuralsız yeni yetmeler, kurallıyım sanan trafiğe düzen vermeye niyetli ama niyetinin ne olduğunu kendi bile unutmuş yaşlılar ile bu karmaşaya “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye tepeden bakanlar var.Yeni araba almışlar, yenilerden konvoy yapmışlar, yolun köprülüsünü, dublellisini yaptırıp övünenler ile “Aferin, bu yeterli ” diye elini çırpınca aval aval kaçan balonuna bakanlar var. Var da var, saymakla bitmez, tek bir şey yok “Huzur” , bi de tahminim huzur kaçıranlarda uyku yok, o yüzden mi, binlerce soru var ne soran ne cevap veren var. Uyku hali mi sardı bizi ?
istikrar sadece artan ölü sayısında var, düzenli olarak öldürülüyor insanlar, “Kader, Kısmet, hayırlısı, Aynen, Tabii ki de, Sıkıntı yok, Yapacak bir şey yok …”
Annemgilin evindeki kütüphanede “Kabahat Kimde ? / Herzen” diye bir değerli kitap var,Ablam almış, ablamla rahmetli babam da çok okur idi. Geçmişin kalıbında donakalmış,baskıcı bir toplumun acı çeken, sorumsuz insanlarını anlatırmış, hep bakışırız da hiç okumadım, şimdi zamanı gelmiş demek, haaaa genele bi faydası olur mu, olmaz, çünkü herkes kendi doğru yolunda, iç dünyam ile dış dünyam arasında bi köprü olsun, diye şeyetcem ben de.
Kimin ne kadar üzüldüğüne, sevindiģine dair kanıt aramayalım, ne bilinir ne belli olur, en azından miktarı.
Gün aydı, içinize de aysın inşallah.

22 ŞUBAT 2016

Bir kaç gündür dünyaya haber niteliğinde bakmıyorum, kim ölmüş, kim savaşa girmiş, kim kazanmış, kim kaybetmiş, kim kime ne demiş bilmiyorum. Merak da etmiyorum, gelişen, değişen olumlu bir şey yoktur, çelişenler çelişmeye devam. Her tarafın ateşli taraftarları varken ben sade ve yansız olarak bakıyorum dünyaya. Hayatımın merkezinde bir lider, bir parti,bir takım, köklü bir alışkanlık, hatta onsuz yapamam dediğim bir insan yok. Biliyorum ki yokluk varlığın imtihanıdır. Biliyorum ki her doğrunun başkalarına yanlış geldiği yerler, her yanlışın da bir başkasının doğrusu olduğu bir yer vardır. Eleştiri, sorgulama, araştırıp öğrenme vb her yöne olmalı, bir tarafa bağlı kalma da bir çeşit körlüktür. Bu pazartesi sabahında, kısa Şubatın bir gün uzadığı bu yılda, cemre havaya düşmüşken, aslında kor ateşler tüm dünyayı yakarken, herkes her türlü ateşe hem yürüyüp, hem odun taşırken, akşam yattığım uykuya “Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam” diye niyet edip, bir çok şeyin rüya gibi olduğunu görüp, unutmadan uyanmış haldeyim.
Her şey umurunda iken, değilmiş gibi kendimi festivale vurdum. Başka dünyaların içine akmaya devam, bu arada dünyalar da bir birine benzer, aynı acının adı değişik, şekli farklı ama inanıyorum ki tadı aynı.
AKŞ , Yazım hatası yok, mesajı var. Hindistan yapımı, gey filmi, bu da hayatın bir gerçeği, tabu olmaktan çıktı, daha yaygın konuşuluyor, varlığı, insan tarihi ile bir bence, din, dil, ırk tanımıyor. Erkekler erkeklere aşık olduklarını haykırıyor artık, hatta ülkemizde de böyle haykırıp, tapınanlar var. Aşk her yerde her şekilde var, tanıyan tanıyor.
DİNLE BENİ MARLON ; Marlon Brandon yaşadığı sürecebinlerce saatlik ses kayıtlar yapmış, anlatmış, olanı biteni hayatını, gelmişini , geçmişini. Sesler görüntü ile montajlanmış, çok güzeldi, zaten sevdiğim, beğendiğim, takip ettiğim biri idi. “çocukken sevgi ile tanışmayan, ne olduğunu bilmeyen insanlar, sevmesini bilmiyorlar, ne kadar kızarsak kızalım, ne kadar küsersek küselim, sonunda herkes anne babasına benziyor, babam bana baba olamadı, ben de çocuklarıma baba olamadım !!!” belgeselden aklımda kalanlar.
ADINI MALALA KOYDU; Afganistan temalı, Malala 2014 ‘ün Nobel barış ödülünü alan kız, okulları bombalayan Taliban’a karşı geldiği için, okul servisinde arkadaşları ile birlikte kafasına silah sıkılıyor, ama ölmüyor, uzun bir süreçten sonra iyileşiyor, şu an İngiltere’de yaşıyor, Hala kızlar okula gitsin diye dünya çapında mücadele veriyor, Belgesel gibi, çizgi film gibi yerleri var, Malala bir kahraman kız adı. Film boyunca dinin iyilik ve güzellik aşılarken nasıl kafa kesmeye geldiğini , en iyi kadın eğitimsiz kadın slagonunun nasıl gerçek olduğunu görüyoruz. Hayalleri bir başkasının orasında burasında kıl olmaya, haremde hazır ve nazır olmaya yeten kadınların doğurduğu çocuklar dünyanın mahvına sebep oluyor, açık ve net.
SERÇELER ; Anne baba ayrı, büyümekte olan bir çocuk, güneşin batamadığı bir Kuzey ülkesi, bu ülkeden enfes manzaralara eşlik eden kafası karışık gençlik, Çok etkilendim, aklıma yer eden bir sahne yüzünden akşam uykuya zor daldım, Görüntüyü silemedim, gözümün önünden.
Her şey dönüp dolaşıp insana takılıyor, insan insanın aynasıdır, çevresel faktörler ve aile yaşantısı paralel mi gitmeli, birbirini keser ise ne olur, genler de önemli, çocuk doğurmak ile çocuğa sahip çıkmak, hayata hazırlamak aynı kolaylıkta değil, severken boğmamak, sevgiyi saklamak, hatta sevgiden kısıntı yapmamak gerek , işte bunlar hep insan işi, insanın bu işlerin hakkından gelebilmesi için de eğitim şart.
Şimdilik filmlere ara verdik, hafta ortasına kadar 🙂 Bu arada işlerimiz var, ev içi, dışı, diyete devam, okuma yazma … hepsine zaman bulacağız inşallah, yeter ki sağlık olsun, kafa sağlam olsun, gerisini bakıcaz bi şekilde, cümleten Günaydın

23 ŞUBAT 2016

“Gölge eder, çatılar
Dib dibe, nefes nefese
Dokunamazlar birbirlerine;
esefle …”
Bir yerde okuyup not almışım.Beğendiklerimi, sonra bakarım dediklerimi, merak ettiklerimi kayır ediyorum, arada dönüp bakıyorum. Çatılar da insanlar gibi, tek başlarına, eğilmez, bükülmez, anlatmaz konuşmaz, bir tek gölgeleri birbirine karışır.Dünya acı üstüne mi kuruldu acep ? Herkesin acıları var ama hem paylaşmıyor hem de empati yapmıyor, aksine kendine benzeyenleri seyretmekten haz alıyor da elini uzatmıyor, bir adım atmıyor. Çok duydum, gördüm; “Ben dayandım, sen de dayan, bir şey olmaz zamanla geçer” diyenleri. Tahminimce acı kadınlara mahsus, hatta onlara yakışıyor, diye ukalalık bile edilebilir. Eşiktekinden, beşiktekinden başlayarak ölümüne kadar acı var kadınlar için.her acının yerleşik bir travması var. Kadın ticaret amacı olmuş çok zaman, tarihte barış için evlilikler yapılmış, fikri alınmayan kadınlar üzerinden. Aaaay hele bir ellili yaşlardaki Sırp kralına gelin edilen beş (5) yaşındaki Simonis hikayesi var kiii okumaya bile dayanamıyor insan, Boleyn Kızlarını okurken de daraldı idim, yaşlar genelde dokuzdan başlıyor, 11 ile 13 arası ideal, 15 geç sayılıyor. Tüm tarihlerde var bunlar, sonra da bu kızlar en fazla otuzuna kadar yaşayıp ölüyorlar.
Valla ne desem bilemiyorum, o kadar çok şey için üzülüyorum ki. Eskisi gibi “suçlu o, bu” deyip de işin içinden çıkamıyorum, her açıdan bakmaktan konuyu unutuyorum bazen 🙂 Ama kesin bildiğim bir şey varsa o da; çocuk çok emek isteyen bir iş, doğurmuş olmak için doğurup ortalara salma ile olmuyor. Eğitim istiyor, takip istiyor, nerede kimle geziyor, nasıl büyüyor, nelere zaafı var, ne istiyor, ne verebiliriz, cinsel eğitim, sosyalleşmeye katkı … daha bir sürü şey. Bunların çoğunu yapmıyor aileler, nedensiz yasaklar, sebepsiz çok paralar, her istediğini illa ki yapmalar ya da imkanı olduğu halde yapmamalar … biz orta yolsuz bir toplumuz, hatta yolsuzuz, bir çok anlamda. O kadar çok bildiğim çocuk hikayesi var kiii. Anneler için çocuklar ölene kadar çocuk kaldığı için yaş sınırı koyamıyorum. Cumartesi metrobüsde kitap okuyorum, tepemde bir kız telefonla konuşuyor, mecbur duyuyorum, konu ilgimi çekince kitabı kapadım, ayıp ama inene kadar dinledim. Kız hamile kalmış, icabına bakmaya gidiyor, öyle acınacak haldeki, kafamı kaldırıp bakamadım yüzüne aklımda yer etmesin diye. Üstü kapalı konuşuyor, bir kaç kişi konu ile ilgili, yasal sınırda ise Çapa’ya gidecek, neyse epeyce bilgi sahibi oldum, bu arada baba kızın yanına gelmiyor, “sen git, ben seni almaya gelirim” dedi.
İşte bir sürü hikaye var, hepsi eğitimsizliğe, desteksizliğe bağlı, bizim çocuklar çok şeyi ya yaşayarak ya da arkadaşlarından öğreniyorlar, bir halt sandıkları işler halt olarak başlarına dolanıyor, sonrası gelsin travmalar, hayata küsmeler, aracılı intikamlar.
Hayatta en çok hayatın hırpaladığı kadınlardan korkarım, sağ gösterip, sol vururlar,bi de hiç bir konuda doymazlar, dünya onların olsun isterler, Ölene kadar da amaçları için çalışırlar, ahirete yorgun giderler kanımca.
Kızımı yolcu ettim, sabah yumurtasını çocukken yedirdiğim gibi yedirdim, uçak geliyor, haaaammmm yapalım, içine ekmek atalım felan, eğlendik, sonunda “sen kimin çocuğunu yedin, bakim” demesem iyi idi ama dedim işte 🙂))
Kulağım radyoda, eski bir şarkı “Hayat mı bu, yaşamak mı …” öyle, hayat bu yaşamak gerek, günaydın

24 ŞUBAT 2016

Geçmişe dair özlem değil de daha çok kıyaslama olarak düşünüyorum. Yirmili yaşlarda uyandığımda ne hissederdim, dünya ne kadar umurumda idi, annem gizli dünyamın ne kadarına vakıf idi, hayallerim günlük mü idi, dedikodunun sınırları nereye kadardı, küsmek ve barışmak ne kadar kolaydı, “kanka” nın karşılığında ne vardı, buluşmaya gelmeyenlere ulaşmak ne kadar zaman alırdı … daha bir sürü şey. Benle ilgili, çocuklarla ilgili, dünya ile ilgili, bugün yaptıklarımız o zaman nasıldı diye soruyorum kendime. Kiminin net cevabı var, kiminin yok. Mesela anne olarak, annem de aynı şeyleri hisseder mi idi, bilmiyorum. Bir takım tahminlerim var ama zaman yine de çok şeyi siliyor.
Dünya iletişim üstüne dönüyor, ama bu iletişim haber kaynaklı, içinde duygu alış verişi yok. Kim, kiminle, nerede, ne yapmış biliyoruz, ama neden yapmış bilmiyoruz. Bilmekte istemiyoruz, anlama bölümü kalktı, cümleten yargıda uzmanlaşıyoruz. Gerçi bu bildiklerimiz ev dışı bilgiler, evdeki koca, hanım, çoluk çocuk kapsama alanı dışında. Onlar medyatik değil, burnumuzun dibinde, sormuyoruz, anlatmıyorlar. Daha doğrusu bunların temelleri çok eskiye dayanıyor, aile ilişkileri ; ayıp, günah, elalem ne der, sevgisiz saygı üstüne kurulduğu için, eskiden erken yatılırdı, şimdi televizyona bakılıyor. Ailede anlama dinleme yok ise orada yetişen çocuk da öyle oluyor, iletişimsizliğini kurduğu yuvaya taşıyor, böylece çoğalıyoruz. Sonra da “tüh, tüh, vah vah”
Bizim evde tv akşam açılır, yani gündüz ben bakmam, evde isem radyo açarım. Saat beşten sonra başlıyoruz,Her ne kadar entellektüel bir görüntümüz var ise de evlenme programlarına, Acun’un kakaladıklarına, ilişki durumu; Kör düğüm dizilere de bakacak fırsatı buluyoruz. Belgesel de izliyoruz tabii ki de 🙂))) Çok şükür cümleten bizi saati saatine bağlayan bir program yok. Yüreğimizin dayandığı kadar ortaya karışık bizimki. Vakti ile altı yıl saati saatine, günü gününe Desperate Housewives seyretmiş biriyim, hemi de alt yazılı. Altı yılda gördüğüm entrikayı altı saate sığdırıyor bizim senaristler. Bu nasıl bir aile yapısıdır, iki kız kardeş, küçük olan sarışın ama kara melek, iki erkek kardeş biri babanın kölesi, öbürü özgür kuş ama ipi kadar uçuyor, babanın biri alkolik, öbürü kadın aldatan, fettan gelin, ölesiye aşık yanaşma, deli para, bu arada madenci bu zenginler, ortada iki küçük bebek birinin babası belli değil, anası ise o değil, birinin hepsi belli ama evi o ev değil … daha neler neler. Bakalım ne kadar uzayacak, daha neler dönecek, onüçüncü bölüme Mars’tan bi akraba gelecek diyorlar, hazar kızıl şeytandır.
Aaaaaaah işte tükeniyor hayatlar onun bunun yaptıklarına bakarken, bu arada kendimizi unutuyoruz, kopyala yapıştır duygular biriktiriyoruz, hepsi de üstümüzde eğreti duruken, neden neden diye sormuyoruz, şimdi duyguyu hissetmeden taşıma zamanı, varmış gibi görünen ama yok olduğu besbelli duygular, nereye gitti adalet, vicdan, merhamet. Bunlar ortak paydada birleşmez mi idi. Kimi askere üzülür, kimi polise, kimi Suriyeli’ye merhamet ister, kimi genç gittiler diye yanar …
Niye ölümlere ayrı ayrı üzülüyoruz, neden başında “ama”lar var, niye haksızlığa uğrayanın başımıza gelene kadar yanında değiliz, düşkünün şekil şartı mı var ? İşte tüm bunlara cevap verecek bir dizi yok, olmayacak da zaten.
Kaldığımız yerden hayata devam, “Nerde galmışdık? ”
Günaydın

25 ŞUBAT 2016

Aklımda binlerce dansöz var. Yani, oraya buraya koşuşan düşüncelerim var. Gün içine dağılmış, sıraya girmek için itişen kakışan, vır vır konuşan, beni karıştıran işe bağlı düşünceler. Hepsine bir sıra numarası verme gayretindetim. Bir de hava kapalı, yağmur sabaha biter demişti havayı bilenler. Uçak yolculuğunda en çok bulutların üstünde gitmeyi severim. Altında pamuk yığınları bir sonsuz mavide giderken göğün karanlık yüzü aşağıda kalmış olur. Hani “bu uçak düşer mi ?” diye aklımızın bir köşesinde soru olur ya (benim olur) O soruya aklımızdan dalga geçen bir cevap gelir ; “Heeee düşebilir, ama acıtmaz alt tarafı pamuk ! ” Ara sıra bazı bazı iç konuşmalar da bir Recep İvedik kıvamında oluyor. Aslında ruhumuzda herkesin bir yansıması var. Hangisini beslersek o ortaya çıkıyor. Ben Polyanna’cıyım mesela. Süperman’in kadın versiyonunu da taşırım. Yerden uçuşlarla yetişirim her yere. Drakula ile hiiiiiç işim olmaz, o ruhumda isim olarak var. Çok şükür hayatımda devamlı bir Recep İvedik yok ama arada görüşüyoruz, hatta ben bile Recep davranışları gösterip, bir yandan kendime “ayıp ettin !!” derken bir yandan da “hak etti !!!” ama diyorum.
Aaaah aaaah sesler, sesler kulağımızdan beynimize dolan sesler, biriktirdiğimiz görüntülere eşlik ederler. Bi de içimizden dışımıza çıkmayan gün görmemiş sesler var. İşte o sesler yaman sesler, dışarı çıkmak için yol yordam bekleyeni var, ansızın can bulup canımıza okuyanı var, günden güne cılızlaşıp çaresizlikten sesini keseni var.
Nereye bağlanacam diye merak edenlere ; Çoooook işim var. Yemek yapıp evi toplayıp, öğleden evvel vergi dairesine devletle hesap görmeye gitmem gerek, o hesaplaşma bana ne kadar zamana mal olur meraktayım, öğleden sonra festivalde film var, akşama küçük oğlan, yarın sabaha Ankara’dan büyük oğlan gelecek inşallah.Eşim de sürpriz sever büyük ihtimal araya kaynak yapar. Bu da yoğun bir mutfak çalışması demek, Bu arada büyük oğlanın dün akşam bana “hafta sonu programın nasıl” diye sormasına güldüm valla, birlikte evde oturma saati ayarladık, Eeee anne artık entelektüel olma yolunda, un ve elek bana döndü çok şükür. Aslında seviyor çocuklar,Oğlan “oğluuum benim annem torent indiriyor” diyeli çok sene oldu valla 🙂))
Bir şey bakmak için oturdum, destan yazma gayretindeyim, hemen kalkıyorum, turbo motorlarımı açıyorum, ancak olur.
Cümleten günaydın, hepimize kolaylıklar ve iyi haberler olsun

28 ŞUBAT 2016

Beden olarak yorgunum, ruhum daha iyi durumda 🙂 Günlerdir hangi günlerde olduğumu bilmeden, tahminen hafta sonlarındayım diye yaşıyorum, diye geçen üç günü bir abartayım, abartınca kabarık kabarık iyi oluyor, gerçi içine hava da kaçıyor o zaman ama olsun havalı oluyor.
Dünyada neler oluyor farkındayım ama ayrıntıya girmiyorum, tekbir seslerine Hepiii börtdeyyy !! karışan ile hafta sonunu B seçeneği ile geçirmek isteyen kadın videosunu izledim ama 🙂 Çok da geri de değilim yani. Festivale devam, filmlerimi yarın yazıcam inşallah. Dün Söğütlü çeşme metrobüs durağında indikten sonra CKM gitmek bir saat onbeş dakikamı aldı. Taksi yok, dolmuş yok, yol yok. Anadolu yakası Avrupa yakasına “Kuurrbaaaaan olsuuun !!! ” burada hiç olmazsa araçlı trafik var, bir şeye binip umutlanıyorsun, alternatif yol ise sayısız dermişim. Hem gelirken hem giderken bunaldım valla, henüz tövbe etmedim ama ramak kaldı, yolu bilsem yürüyeceğim inan ki o kadar fazla bir mesafe de değil, mesafeler.
Bu hafta bunalma haftası idi, vergi dairesi de iki yarım günümü aldı. Taşeron memur olunca bilgi seviyesi olmuyor, o masadan bu masaya devam ediyor, güya sistem var da her şey görünüyor da ,,, palavra gördüklerini anlamayan anlatamayan adamların elinden iş çıkana kadar sinir olmanın ötesine geçip katil olasın geliyor. Bu arada kafamda bir deli soru var “Yaww bu devletin en çok para kazandığı kalemlerden biri içki sigara vergisi, kendi eliyle kumarı destekliyor,Piyango, toto, loto felan, faiz desen hat seviyede,vergi faizi günlük işliyor,vergi dairesinde bi alacağın olsa sana faiz vermez ama bağırta bağırta alır. Bi bakınca devletin kazancına haram karışmış oluyor, bu haram paralarla sen kalk Diyanete bütçe yap, sonra da böyle çarpılıyoruz, sebep aklanmamış paralarda mı acep ?”
Bir araya toplanınca geceler sabaha doğru uzamaya başladı, sabah ev halkı ile geniş kahvaltı yapıp (Diyetteyim) ev toplama, yıkama, ütüleme,pişirme, sofra ayarlama … sonra da anne sinemaya, geç çay kahve faslına yetişiyorum ama.
Bugün dağılma günü, gelenler geri dönecekler inşallah, bana da bir pazartesi sendromu kalacak dermişim, Şu an eve bakıyorum, salıya bile pazartesi gibi davranmam gerekebilir. Neyse sağlık olsun, her şey geliyor ve geçiyor, mühim olan geride anılacak güzellikler kalabilmesi, cümleten günaydın, pazar kahvaltısı hazırlamaya gidiyorum, çay ve kızarmış ekmek kokusu üretmek istiyorum, uyuyanların burnuna ulaşan, “aaaannneeee kahvaltıya ne yaptın ? güzel koktu !!” diye onları masaya taşıyan kokular,

29 ŞUBAT 2016

Sis var, görüş mesafesi çok kısa, bu sis öğlene güneş var demek olabilir. Ev içinde de görüş kısıtlı, bir çok eşya insan atıklarının altında kaybolmuş durumda. Atık derken; yerinden alınıp da kullanılmış ama yerine konulmamış eşyalar, onları gizleyen kış aksesuarları, polar battaniyeler, yastıktan kuleler, okunmuş gazeteler, gidenlerin üstünden en son çıkanlar, su içilen, çay, kahve içilen bardaklar, fincanlar, kavanoz dibinde kalmış yiyecekler, defterler, kitaplar, kapı ağzında terlikler, banyoda ıslak havlular, “yıka beni !!” diye bağıran çamaşırlar, dağınık yataklar, mutfakta yerine kalkmayı bekleyen özel gün kap kaçakları, balkonda çöp yığını ve kuruması için asılmış ama bi arpa boyu yol almamış çamaşırlar, koridorda ütü masası, masa üstünde kalemler, kağıtlar,kitaplar,saatler, kulaklıklar arasında deodoran ve soda şisesi, çamaşır makinesinin çalışan sesi, henüz uyuyan kaldırılmayı ve beslenmeyi bekleyen kızım ve bu karışıklıkta son yolcudan da haber almış, yazıp çizen, diyetine devam eden, bir yandan Kazancı Bedih’den “Kınıfır bed reng olur ” dinleyen, daha sakin bir hafta temenni eden ben.
İtiraf etmeliyim kiiiii sene seneyi aratıyor, bu hafta çok yoruldum, hatta dün son filmde uyukladım, yani bunda filmin de suçu var ama o kadar yorgundum kii loş ortam, sessizlik, yanıp sönermiş gibi gözüme gelen film ışıkları, bende kuzey ışıkları etkisi yaptı, hep aynı noktaya bakar mışım gibi bir ara gittim, geldim, An itibari ile “süper kadın, anne ” gibi bir şeye benzeyip hem evi hem de kendimi kendime getirmem lazım.
Evcek toplanmışken, anneye yakışan çok güzel hareketleri yaparken, kültür ve sanat faaliyetlerine de devam ettim. İF bu sene sönük geçti, bir film hariç salonlar dolu bile değildi, ve her film geç başladı, filmler de “aman aman ” dedirten cinsten değildi, hepsini görmedim tabi ki de ama değişik görenlerle aynı muhabbeti yaptık.
KRİSHA ; İkinci partinin bana göre en iyi filmi idi. Aileden dışlanan, sonra kendisine bir hak daha verilen, aile yemeğine çağrılan ama yemeğin içine tüküren Krisha başarılı idi. Filmde yönetmen ailesini oynatmış, iyi de yapmış.
ORMANA DOĞRU ; Ülke Kanada, bir orman evi ama her şey son teknoloji, bir baba ve iki kızı, kızların biri deli gibi dans edip seçmelere hazırlanırken öbürü de üniversite sınavına çalışıyor, “Allahım bu ne teknik, bize ne zaman gelir ” derken film de elektrikler gitti, ve bir buçuk yıl kadar gelmedi, geldiğini de görmedik, bu arada kızlar her şeyi kayıp edip, yeni bir hayat kurdular, yıldız derecesi, yaniii !!!
SEN BENİMSİN ;Orijinal adı “A BİGGER SPLASH, Ralph Fiennes’i halktan biri olarak izledik. Malum genelde pek oturaklı roller oynar, sesini kayıp eden bir rock yıldızı, onun eski ve yeni sevgilisi, eski sevgilinin genç kızı, İtalya’da bir bağ evi, aşka sorgular sualler, sonunda bir cinayet ve şuç var ceza Allah katında, fena değil, izlediklerim içinde bir tek bu vizyona girecek.
YERYÜZÜNÜN KRALİÇESİ ; Bu da son film idi, kız arkadaşların yüzleşmesi, her şeyi elde eden ama elinde tutamayan bir kadın, başarının gölgesindeki kadınlar, depresyon, çare olamayan çareler. Uykumu getirecek kadar ağır bölümleri vardı, netekim uykum da geldi.
Bir festivalin daha sonuna geldik, sıradaki Kısa Film festivali’nı Youtube’den izleyip, araya Konser, sergi, gezi, okuma felan katıp, esas favorim İstanbul Film Festivali’ne güç toplayacağım inşallah.
Sis kalkmamış ama günün sis perdesini kaldırıp, mecbur hayata bir yön vereceğiz, su ve sabun ile sıkı ilişkiler kurup,bir müddet yemek yapmayacağım dermişim 🙂)))
“Kınıfır bed reng olur, aşka düşen deng olur,
isterem başıya gele, ah bile gele, vah bi gele,
göresen ne reng olur ” güzel türkü, halaya kalkmış gibi kalktım valla, mecbur halay başı, nereden başlasam diye sormadan, ayak basmadık, elimi sürmedik yer kalmayacak diye yemin içmiş gibi,
Cümleten günaydın, olabilecek en güzel haberlerle dolu bi hafta olsun işallah !!!

Reklamlar

RUH HALİME İÇTEN BİR BAKIŞ


Muayyen günlerim var. Öyle değil ama, böyle ;

Bazen canım kimseyi görmek istemiyor, bazen hiç konuşasım gelmiyor, bazen ikisi birden oluyor. O vakitlerde kapandıkça kapanasım, kat kat örtü altında ışıksız kalasım geliyor. İşte bu anlar, benim sinemalarımın başladığı anlar.Gözlerimin önünden bir birine bağlanarak kısa filmler geçiyor, insanlar, ortamlar, ilişkiler, konuşmalar … her sahnede çarpışan egolar var, ego herkesde var, “beni küçümsemeyin, ben basit biri değilim, sıçar sıvarsam görürsünüz gününüzü !!!” mesaj bu.

Ego doğuştan gen olarak biraz vardır, çoğunu çevre yapar, Tepe noktası “egoist” lik olur, egoistin etrafındakileri muhafazası zor olur, içine şiddet ve menfaat katılır, sağlama alınır. Kemik kadrolar savaş için iyi olur.

Topla tüfekle olmaz savaşlar, önce egolar karşı karşıya gelir. baktılar, bakma ile yenişemezler, silaha sardıklarından kurulan orduları öne sürerler, hiç ordunun başında gitmeyen komutanlar lafla peynir salatası yaparak arkadan arkadan gelir. Ego savaşının galibi olur mu ? Olur mu, olur. İlk bakışta hasar büyük olur, zafer ise zaman içinde küçük düşer. Ego ders alır mı, almaz. Ego ders verir mi, verir ama onunda literatürde ömrü olmaz.

Savaşlardan ders alanlar olsa idi, bugün dünya çok başka olurdu, hatta bu dünyaya sığmaz, başka dünyalara gider gelirdik. Mars’a yolculuğun geç kalmasının sebebidir bu egosal savaşlar, dermişim. küçük egonun zaferi küçük, büyük egonun hem hasarı hem zaferi büyük ola bilir, aaah yıkımdır, kıyımdır, bu egolar.

Ego iyi bir şey olsa savaş sebebi olmaz idi, İnsanın kendini başka görmesi, estirilen iki üç rüzgara bakar, insan o rüzgarlarla etrafında bi tam tur atar. Başı döndükçe dünya da etrafında dönüyor sanar, kendini merkeze koyar. Sonra, sonra, sonra … varsın yansın bu dünya.

Yanıyor bu dünya, bizi susturarak, suskunluğumuz çaresizliğimizden değil. Neden peki ??? Bıkkınlıktan, gelişmeyen, değişmeyen her şeyin çelişmesi, bıktırıyor bizi. Kısa ve net cümleler, açık ifadeler, arkasını dönüp gitmeler … tüm bunlar çok bilip, bilmeye meyil edip, bilmeyenlere bilmediğini anlatmanın dayanılmaz ağırlığı mı ???

Yok, yok tam da ifade edemedim, içimden kelimeler cümle olma savaşı veriyor, o karışıklıkta anlamlar anlamsız oluyor sanki. Sonuçta iç dünyamızdaki mağlubiyetler, galibiyetler egosal kazançlar, kayıplar. Neyse ki yaşlanma diye bir süreç var da  yakalayanlar durumu gelecek nesillere tecrübe olarak gözden geçiriyor, hatta yayınlıyor amma “çok da tın !!!” illa ki herkes kendi hikayesini kendi bildikleri ile yazacak.

ŞUBAT AYI GÜNLÜKLERİ


12417580_10153806207081768_7363298452998030233_n

Hayat tam da böyle uzun olduğunu düşündüğümüz bir yol, hep gidecekmişiz gibi hissettiğimiz, manzarayı ara ara fark ettiğimiz, yol boyu korku, sevinç, beklenti, merak … dolu duygular beslediğimiz bir şey. Yol ile ilgili plan program yapmakla geçiyor ömür, yol arkadaşları seçmek de önemli, bi de hava şartları var tabii, aslında çoook şey var, herkes kendi yolunda, kısa yollar arayışında ama amaç herkes için aynı ; Güzel günler görmek istiyoruz, sağlık, huzur, mutluluk, para istiyoruz, hepsini de birden istiyoruz. Kimine dörtte bir, kimine dörtte üç, dörtte dört yok ama umut hep var.

Diyet yaparken günlüğü buraya taşıyamadım, bugün telafi günü, bakalım şubat nasıl geçmiş, ben de unuttum, valla 🙂

Resim için Ferda Ünür’e teşekkürler, çektiği resimler, içi gibi, sessiz ama çok şey söylüyor ❤

04 ŞUBAT

Sabah erkenden kalkıp, ortalığı şöyle bir düzenleyip, boşları toparlayıp, uyuyan prens ve prenseslere kahvaltı masası bırakıp kendimi sokağa attım. Kalabalığa karışıp ulaşım problemlerinin yer altından yer üstünden toplu taşıma ile çözüldüğü iddia edilen şehrin sabah telaşına dahil oldum. Tam vaktinde Taksim Meydanı’nda idim. Görünüş itibari ile “iyi kadın, telefonu çarpmaz” izlemini verdiğimden  beklerken muhtelif sabah gezginlerin fotoğraflarını çektim. Sonra; biri anlatan, ikisi gezen üç rehber, bir anne kız, bir ahçı, bir de benden oluşan mini grup Simit Saray’ında oturup, meydana baka baka, el kol işaretlerine göre gözlerimizi evirip çevirerek ilk bilgileri aldık, bir saat süren brifingi takiben arka sokakları gezmeye başladık. İstanbul öyle bir şehir kiiii hiç bir köşesinden emin olamıyorsunuz, tarih katman katman. Fakat bi de tuhaf bir büyüsü var, tüm olumsuzluklarına rağmen “seviyoruz işte, elimizde değil”, Kitap gibi, sayfa sayfa oku, bitmiyor, durmadan yeni şeyler öğreniyoruz ya bi de onu çok seviyorum. En sevdiklerimden Beyoğlu Bölgesinden yeni neler neler öğrendim ;

Galata Galaktosdan geliyormuş, Gala Rumcada süt demekmiş, civarda mandıralar varmış.Galata Kulesi demeden önce İsa Kulesi demişler.31 mart diye bildiğimiz 13 Nisanmış. Fark miladi hicri takvim ayarından. Talimhane topçu kışlasının talim yeri, Şehit Muhtar Galatasaray Enderunundan, isyan bastırırken şehit düşmüş. Taksim büyük mezarlık bi de bunun küçüğü var, o da Tepebaşı. Su Bentler’den yola çıkıp Maslak üzeri geliyor. Maslak; açık hava su regülatörü demek. Ena gibi yer olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz, bildiğimizin bilmediğimiz hali. Ena Bağdat civarında bi uçurum, uçurumun tehlikesi ile Bagdat’ın güzelliği eş koşulmuş. Lütfi Kırdar zamanın hem valisi hem belediye başkanı, ıslah hareketleri pek meşhur, İstiklal caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Halaskargazi Caddesi , birbirini takip eden manidar caddeler, neden meydan Cumhuriyet Meydanı değil ? İlk heykel Sarayburnunda ikincisi Taksimde, heykelin iki yanında çeşme yalakları var, ama su ile musluk yok. Zapyon ile Eseyan karşılıklı iki hayırsever kız lisesi, Zapyondaki eğitim şükür ağırlıklı, az ezikliğe meyilli. Aya Triada Tanzimat sonrasının abartılı kilisesi, 12 Meryem figürü var, en çok kullanılan ikisi ; kraliçe edalı olan ile anne şefkati sunan. Atrium ışık alan avlu demek, kiliselerde Despot tahtı var ama Despot bildiğimiz anlamda değil. İncil okuma kürsüsünün etrafı İncil’i yazanların resmi ile çevrili. Giovanni Scognamillo yaşayan ayaklı tarih bir Levanten. Levantenler Avrupa kökenli şahsına münhasır, tatlı su diye anılanı da var. Fransiskenler fakir müminler, bir incilin bile sahibi değiller. Meryem’e adanmış Panayia kilisesinde teee o zamanlarda nufüs sayımını gösteren pano var. Kreş havyan yemliği anlamında, kumru kutsal ruhu temsil eder. Eskinin Sponeck Birahanesi, şimdini Hard rock Cafe’si vizyona giren ilk filmin gösterim yeri, film de “Gara Giren Tren ” tren geliyor ve gara giriyor, inanmayan youtube baksın. Dudu Kadınlar sokağı Çiçek pasajının arkası, Nevizade kilise sokağı, bir kapının üstünde Alaattinin Sihirli Lambası, önünde de bizim resmimiz var. Emek sineması önceden Melek sineması, perdenin iki yanında iki melek var. Sinemaların kalitesi gösterdikleri haber filmlerine bağlı, birinci kalitede en taze haberler. hacı Abdullah’ın en az onun kadar iyi ikamesi “Şimşek Lokantası” Asmalı Mescitte, Galatasaray Lisesinin hiç açılmayan kapısının üstünde sembolik tarih var, Fransız sarayı, Venedik sarayı birbirine yakın komşu, hem de okullarına, onlara yokuş aşağı inen sokakta Haçlıların konaklama yeri var. Yeşilçam kahveleri, eski artistlerin raconları, İpek ailesinin sinemaları, 600 küsur senaryo yazan Bülent Oran nerde oturmuş baktık, Hayalet Oğuz’u da andık. Art Nouveau stil binalar ; sarmaşıklar, yapraklar, heykeller sütunlar, yuvarlağa niyet pencereler … Sultanın pilavcı başısı mesleğe kuşaklardır devam ediyor, biz de yedik, bir sultan olarak geçer not verdik. İlk eczaneler, sarayın eczabaşı, Sarıcalı Ragıp Paşanın hanları, Mısırlının apartmanı … her devir emlakçılar için yatırım merkesi, gez gez bitmeyen BEYOĞLU ARKA SOKAKLAR turundan aklımda kalanlar dersem yalan olur, daha var, yaz yaz bitmez Yaramazof Kardesler‘den Burhan Dursun’a çooook teşekkürler, altı saatte bizi baymadan gözümüzü gönlümüzü doyurdu. İçimizde yeni meraklar uyandırdı, takipteyim  Zaten bu Yaramazof Kardesler kardeşler bi ekip, her telden çalıp oynuyorlar, bölge bölge İstanbul’da ne yiyelim, ne içelim, nerede gezelim, bastığımız yerler toprak ama tarihi tanıtma onlardan, valla ne okuyalıma kadar gidiyor tavsiye ve bilgileri,, tahminimce Mars’a da ilk geziyi bunlar yapacaklar :))))))

Hayat işte, içine çok şey katmak gerek. Hepsine de zaman var aslında da maharet zamanı iyi kullanmakta. Öğreniyoruz da biraz geç oluyor. Belki de böyle geç olunca keyfi daha çok oluyordur. Bildiklerimizin öğretmeni, bilmediklerimizin öğrencisiyiz. Unutmadan dünkü geziyi yazdım, geçen günlerin özeti de var ama onlar yarına kalsın artık, cümleten günaydın Üç gün yazamadım özlemişim inanın ki, daha da yazardım da kendimi tuttum

05 ŞUBAT

Üçgen çatılı, iki katlı, bacası dumanlı, penceresi panjurlu, bahçesi ağaçlı, tahta çitli … evler çizerdik. Kırmızı yeşil ağırlıklı, sade huzurlu evler. Sonra gelen çocuklar kat sayısını yükseltti, çatıya anten kondurdu, ağaçlar kesildi yerine yüzme havuzu yapıldı, açık garaj eklendi, kapıya güvenlik, dairelere dıştan süs balkonları, içten gömük tavan ışıkları, gömme dolaplar, makineler eklendi. Bizim hayaller beton yığınına döndü, sırt sırta vermiş dairelerde sırtını kime dayadığını bilmeyen komşularla yaşar olduk. Çatılara dubleks daire kondurduk, antenler baz istasyonu oldu, garajlar içeri yerin dibine geçti, halı çim, saksıda ağaç , açık, kapalı havuz, bariyerler, güvenlikler, yeme içme, spor salonları, marketler de derkeeeeen kale gibi bloklarda kalabalıklarda yalnız yaşamaya mahkum olduk, esaretimizi teknoloji ile yalnızlığımızı sosyal medya ile telafi ediyoruz.
Sabah camdan bakınca karanlıklarda karşıdaki devasa sitenin yerden çıkan dumanlarını gördümde de şöyle bir zihin turu attım. Doğal gaz bacasını yerden yapmışlar, dumanın bile gücü tepelere tırmanmaya yetmiyor, çatıdan kiremit kalktı, açık çatı feng shui ye ters ama yerine yoga yapıyor farkına varanlar :))))
Israrla cumartesi olduğunu düşünüp, kendimi bugün “cuma” diye düzeltiyorum. Yoğun bir hafta idi ama bitmedi. Pazartesi, arkadaşın oğluna çaya gittim, annesi ile oturup hasret gideririken oğlanın yaptığı çeşitlerle beslendik ki ; kısır, mercimekli, kıymalı, patlıcanlı, galeta unlu börek, tam buğdaydan zeytinli poğaça, iki renkli, yoğurtlu patates salatası, mevsim salata, pancar salatası, zeytinyağlı biber dolma kiiiii portakal halkalarının üstünde pişmiş, ve sütlü, soslu tatlı. istanbul’da okuyan bekar bir oğlan için şaaaneee ötesi idi, karnımı doyurup, sohbete doymadan Yiğit Bener’e geldim,Sergi eşliğinde sürgün konulu, Fransızca Türkçe simültane çevirili. Erhan Bener’i bilirim Yiğit de oğlu imiş. Kitap okumasını bi dizi oyuncusu yaptı, adını bilmiyorum ama gençlerin “hoş çocuk” dediklerinden, Fransızcası Türkçesinden iyi olanlardan,Fotoğraf sergisindeki resimlerin her birinin önünde insanın yığılıp kalası geliyor, o kadar gerçek, o kadar acı. Suriye, Türkiye arasında üç şehirde yola dökülmek zorunda kalmış insanlar. Gidin bakın diyemiyorum, Fransız Kültür’e girmek artık daha da zor, zaten etkinlikler rezervasyonlu.
Salı doktora gittim, sonuçlar malum. Herkes “kilo ver” diyor sanki sadece kilosu olanlar ölüyor gibi. Neyse ilaçlarımı alıp, duruma bakıcam artık. Önden yeni ayakkabı aldım, mor renkli ve akıllı taban,Ayaklarıma hizmet ediyorum, dünden beri de evdeki tüm zararlı yiyecekleri tüketmeye başladım. Pazartesine hazırlık, Mecbur pazartesi çünkü önden yapılmış programlar var, çoşmadan idare edip, hafta başı kurallanacam işallaaa !!!
Salı günü kızım da geldi ,Hava alanından alıp, yol üstündeki AVM ye bıraktım, eve gelmeden gezmeye devam etti, artık kime benzediyse, tatil boyunca okulla tüm bağlarını kopardı, hatta dün “ödevlerin varsa ben yapim, bugün evdeyim” diye bir anne esprisi yaptım, “yok, aşkım” cevabını aldım, olsa yaptıracak sanki :)))) Çarşamba Beyoğlu turu yaptım, yoruldum ama güzeldi,
Dün de eve çeki düzen verdim, evin annesi modeli olarak. Bugün herkesin ayrı programı var, kimsenin saati kimseye uymuyor, Friiiiy takılcaz yani. Ben akşama annemgile misafirim, annem artık yok ama evin adı ablamın evi olamadı. Hala annemin evi. Var, hafta sonu için biletli, rezervasyonlu etkinlikler, onları da gidip gelip yazarım, inşallah.
Kendime sağlıklı kahvaltı mı hazırlasam, yoksa dışarı çıkıp simit mi alsam, çocukları bekleyip, brunch mı yapsam, bilemedim,az daha düşünecem. Hiç olmazsa geceleri uyuyabiliyorum, bi de gece yemek yapıp yiyenler var, şükür kiiii oralarda değilim :)))
Aaaaah aaaaah şekerim konu duygusal açlık, bir şey bir şeyle telafi ediliyor ama telafi yanlış şeye tekabül ediyor, Telafinin tedavisi var elbette de hasta psikolojisi önemli, bakalım hasta, hasta mı, hasta ise farkında mı ? Bu sorulara samimi cevaplar vermek, konuyu içimize açıp, değerlendirmek gerek, yapar mıyız, yaparız elbet
Cümleten günaydın, şu an bile hava karanlık, mecbur iç güneşe kaldık, şükür, tefekkür … umut etmeye devam. İlla ki olacak …

07 ŞUBAT

Erken yattım, erken kalktım, kendime kahve yaptım, yarıyıl tatilinden bi şi anlamadım :)))) çocuklara rapor mu alsak ? Bir araya gelip pek görüşemedik. Herkesin ayrı bir dünyası, ayrı ayrı programları var. Elbet buluştuğumuz ortak bir dünya da var ama yıllar, yıllar geçtikçe ortak dünyaya daha az uğruyoruz. Bu bir sitem değil, biliyorum ki inanıyorum ki sevgi kalp işidir, mesafelere bakmaz, sınır, koşul aramaz, “beni aramadın, sormadın” diye laf çakmaz, Hele kiiii “unuttun muu beni ?” diye hiç sormaz. “Sevenler bir gün gider mi ? gider. Gitmekle sevgi biter mi ? bitmez” Budur.
Yoğun bir haftadan daha az yoğun gibi gözüken bir haftaya geçmek üzereyiz. Geçen haftadan yorgun ama mutluyuz, umutlu olmaya da devam ediyoruz. Çünkü ufkumuzu az daha öteye taşıdık, git git bitmeyen çizgiye bizim yolculuğumuz.
Cuma akşam poyraza, yağmura, sulu kara rağmen, yer altından, yer üstünden raylı sistem ile az da yürüyerek Cevahir’e ulaştım, yer altından geliş var gidiş yok, parayı çok veren iki yönlü bağlanıyormuş. Misal Trump. Ters dönen şemsiyemi kısacık yolda sonuna kadar kullanıp, girişte çöpe attım. o derece yani. Bizim sanat ve kültür kelebekleri ile buluşup, biraz yeme içme, biraz sohbet edip, “Sessizliğin İçinden” oyununa girdik. Sağır ve dilsizlerin dünyasından güzel bir oyun, çok da emekli, bir çok da sağır ve dilsiz seyircisi vardı. Oyuncuların bir kısmı da sağır ve dilsiz olabilir diye düşündüm, değilse de çok iyi idiler. Akış bana göre biraz ağır idi ama çok beğenen arkadaşlar var. Gidilmesi, görülmesi önerilir, finali beklenen gibi değil mesela.
Ordan annemgile geldik, ben yine annemin odasında yuva gibi yatakta yattım, mışıl mışıl uyudum, sabah kalkıp, ablamla bana kahvaltı hazırladım, her zamanki gibi dolapta duran kullanılmayan parçalardan sofrayı kurudum, eski huyumdur. Annem ; “eşyalarımızı unutuyoruz, sen bulup çıkarıyorsun ” derdi.
Kahveye Pera’ya geldik, ordan kendimizi bugün son günü olan “Üryan, çıplak, nü” sergisine attık. Üst katta “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” isimli 1960 lardan günümüze video ve pop müzik ilişkili sergi vardı, müzikte direniş ve isyan, orayı şöyle bir gezdim, müzik ile derinden ilgili değilim. Daha doğrusu bilgili değilim.
Aşağıdaki çıplak bedenlerle resimde arayış sergisini uzun uzun gezdim, hatta konuşa konuşa gezdik, hatta “Resim Sanatını okuma ” kurslarına denk gelip de gitsek dedik. Mimar Sinan’da oluyor arada. İbrahim Çallı benim favorim, onun kadınlarını, hafif göbekli, etli butlu kadınları resmedişini çok beğenir ve severim, Bu sergide zamanla çizgisinin nasıl kübikleştiği gayet net anlaşılıyor idi. Oradan kendimizi yokuşlardan bırakarak Galata Salt’a geldik. “Yerel Sohbetler” diye bir platform var, onun etkinliği idi. “Gurbet Pastası” diye bir belgesel izledik, üstüne de sohbet vardı. Teee çar zamanında Hemşinliler ekmek parası için Rusya’ya gurbete gitmişler, orada ekmek ve pasta pasta yapmayı öğrenmişler, hem de çok iyi öğrenmişler, Rusya’da Polonya’da İran’da pastaneler açmışlar, fırıncılığı ve pastacılığı Türkiye’ye taşımışlar. İçine devrim karışmış, yollar Nazi kampına çıkmış, ev çooook uzaklarda kalmış, babasız büyüyen çocuklar, baba amca peşinde daha onikisinde gurbete giden minikler, gurbette kurulan evler, kuma gelen gelinler, bulaşıkçılıktan patronluğa, Napalyon pastası,biskot, galeta … ile çeşitlenen hayatlar. Güzel idi. İki de sergi vardı içinde, biri ilginç “Şam’da Kayısı” isimli yine “sürgün” konulu.
Sokaklarda pek tuvalete gitmem, çok şükür henüz o aşamada değilim :)))) Fakat Galata Salt’ın tasarım tuvaletine bi gidin derim :))) Sonra da eve geldim, şimdi bunları yazarken aklımdan kahvaltı planları yapıyorum, “sofraya ne tasarlasam” diye. Sonra da diyorum ki, “malzeme olduktan sonra neler neler yapılmaz” iş bacası tüten bir ev ile mutfak dolaplarını şenlendiren erzaklarda. Gezerken gözüme o kadar çok şey takılıyor ki halime şükür ederken, kalbim üşüyor. Dünya; hırslara kurban ediimez ise, adalet sözde kalmaz ise, sevmek sınır tanımaz ise, insan hakları insan haltlarına dönmez ise güzel olacak da olamıyor işte, üçüne beşine birden takılıp takılıp düşüyor insanlık,
Tam pazar yazısı gibi olmuş, uzayıp gitmiş, Hadi bakalım, olduğu kadar “şaaaaaneeeee pazarlar”

08 ŞUBAT

Böyle bir günde bizi geceden “hastanız ağırlaştı” diye çağırmışlardı. Aradan geçen 14-15 saat sonra yoğun bakımın kapıları açıldı, hemşire annemin ismini söyledi “hastaya müdahale ediliyor, yakınları yakına girebilir !” diye seslendi, ablamla kardeşim koşuştular, ben yerimden kalkamadım, beş on dakika sonrada öldü. Hayatımda ilk kez sesli ağladım, belki de son kezdir. Acıların sessiz ve dilsiz olduğuna inanırım. Çok derin acılar bana göre öyle, ifade bile edemiyorsun, ağzından çıkan cümleler hava kabarcıkları gibi oluyor, esası derinde çoook derinde kalıyor. Ölüm de paylaşılamayan acılardan, kimse kimsenin ne kadar üzgün olduğunu, en çok neye üzüldüğünü bilemez, neticede insanı ve özenle muhafaza ettiğim kapalı kutularımız var. Biz onlara kısaca “travma kaynakları” diyoruz ve ellemiyoruz.Ellemediğimiz için de yeterince bölüşemiyoruz.
Beş yıl olmuş annem gideli, bazen düşünüyorum “ne çok zaman geçmiş” bazen de “dün gibi” diyorum. Annemi rüyamda hep genç, güzel, neşeli görüyorum. Çok nadir konuşuyor. Dün akşam “iki günlük bir iznim varmış, onları görmeye gidiyorum, yüksekce yerlere tırmandım, sonra bol ışıklı bir oda da gördüm onları, annem kısa saçlı, kendi diktiği basma elbiselerden var üstünde, elinde bir iş var, sevindi beni görünce, babam odanın ayrı bir köşesinde, size bir şeyler getirdim, seversiniz, sürpriz yaptım” diyorum, Sonra uyandım, yatakta saatin zil sesini bekledim. Geçen gün annemin kabrine gitmiştim, hatimlerini de okudum, haftaya ikisine bir dua yapıcam, kısmet olursa.
Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun, başka ne diyebiliriz ki. Ölümün tek gerçek olduğu yalan dünyada aklımıza uygun cennet tariflerini hayata geçiriyoruz, çılgınca tüketiyoruz, her şeyi, en çok da zamanı, insan ilişkilerinin yüz yüze olanına uzak durarak, parmaklarımızla mesaj atarak, ruh haline uygun suratlar koyarak, yaşıyoruz, bir araya gelince de laf çakmalar, dedikodu, sitem … ile heba ediyoruz zamanı. Zamanlar zaman içindekileri paylaşmak içindir. Aynı gözle, aynı kalble, aynı güzelliği farklı hissedip, sonra da o hissedilenleri paylaşmaktır. Paylaşalım ki farkları görelim, farklara mesafe koymadan anlamaya çalışalım.
Hem pazartesi, hem annemin ölüm yıl dönümü, hem diyetin demeyelim de nefis terbiyesinin ilk günü, kızı kaldırmak gerek, sağlıklı kahvaltı edilecek, ev tatilden çıkıp hizaya girecek … daha bir sürü şey, ruh halimdeki kalabalığı ifade ediyor, sanırım.
Ruhumdan en iyi ben anlarım, yavaş yavaş içimdekilere söz hakkı vericem, değerlendiricem, plan program yapıcam, çoooook işim var benim, ama hepsine bi çeki düzen vericem, işallah
Diyet günlüğünü akşama yazmayı planlıyorum, bakalım neler yapmışım, nerelere takılmışım, yarına yoğun bir programım var, yazarım, yazamam bilemiyorum.
Durumlara göre ” hal ve gidiş” ayarı yapıcaz, Eskiden karnelerde “Hal ve Gidiş” notu vardı, bugünkü davranış notuna tekabül eder. Bi de filmi vardı kiiiii Şili Yapımı festival filmi, çok da güzeldir, bulursanız izleyin. Bu ay Yelkovan Kuşları’nın boğaza geldiği aymış, göç ederken uğrayacaklarmış, suya paralel uçarken avlanan, ayakları ile avını yakalayıp, yükseklerde manzaralı yiyen kuşlar. Raporlar kış ayında bahar gösteriyor, kendime bi vapur gezisi yapasım var, çantamda sağlıklı yemeklerim, kendimi rüzgara veresim, gördüklerimim görmediklerine bakasım var
Cümleten günaydın, Barış, sağlık, huzur temalı bi hafta olsun, hadi işallaaa !!!

10 ŞUBAT

Aaaaay bu Murakami ruhuma huzur 🙂 Dün sıkıntılı bir gün geçirdim, hatta bir ara “yakamı paçamı ayıklayasım geldi” moduna bile girdim. Akşama doğru akşam yemeğimi paket ederek, trafiğin ters yönünde kendimi sokaklara saldım, bu arada bunalmaya devam ettim, neyse işlerimi hallettim, en son “Abdullah Efendi’nin rüyaları” konulu edebi şöyleşiden çıkıp, “Allahım ne olacak bu şehrin halleri, nedir bu akış yarabbim !!!” diye iç sesimle muhabbet ederek eve geldim. Ruhen ve bedenen yorgun olarak. Yeni bi kitaba başlayacaktım, yığından “Kadınsız Erkekler / Murakami” seçtim. İyi de yapmışım. Terkedilmiş, çok sevmiş, ihanete uğramış, yedi erkek öyküsü imiş konu. Birini okudum, bir de güzel akıyor. Okuduğum kitapları ayrı bir yere kaldırıyorum. Tanpınar’ın Huzur’unu kaldırmadım. Tanpınar dışımızı içimize çeviriyor, belli bir okuma yaşı ve zamanı var, tekrarları farklı anlamalar verecek. Murakami içimizi dışımıza çeviriyor, bir köşeden okurken kendimizi seyrediyoruz, yani ben öyle oluyorum.
Benim hayal gücüm çok geniş değil. Ben “neyse, o dur” cuyum Misal ; Bizans’da vaktiyle bir saat varmış, 24 saat için 24 kapı açılırmış, her açılan kapıdan bir heykel çıkar, bir müzik yaparmış. Resim yok, zihnimde tasarlıyorum, önce kapıları yol boyu dizdim, hem de deniz kenarına, sonra toparladım, yuvarladım, anıt yaptım, kapıları küçülttüm, heykelleri benim evdeki yedi filin en büyük boyuna indirdim, daha küçük olursa görünmez dedim, sonra nerede görünüyor ki, hazar bi meydandadır … böyle benim hayal dünyam, fantastik boyutlara zor geçiyor, hatta metefor bile sorunlu :)))) Okumak ve yazmakla gelişiyorum, hayal gücü de ayrı bir zenginlik. Hayaller olabilecek ya da olabilemiyecek şekillerde olmalı, olmalı ki takip edelim, nerde yanlış yaptık bilelim, olmayacak şeyleri oldurmak için kıyıma gitmeyelim, aslında her şeyin bir olur yanı vardır, diye düşünüyorum, ayrıca olmazlara meylim var, belirtirim, dermişim :))))
Gece bir mide bulantısı ile uyandım, sonra geçti, artık ilaçlardan mı, havadan mı , yediklerimden mi bilmem. Kıkırdak takviye edici ile kolesterol ilacı içiyorum, Ağrıya, sızıya, ufak tefek şeylere içmem ilaç. Ağrılarımı hisseder ve o bölgeye yoğunlaşıp, beyinsel tedavi ederim. Sonra geçiyor ama geçene kadar sıkıntı oluyor, bazen “Neden kendime işkence ediyorum ? iç gitsin” diyorum, sonrada şeker görünümlü o haplar bana “bir gün, bir gün bir çocuk, açmış bakmış dolabı, şeker de sanmış ilacı …” şarkısını hatırlatıyor, zararlı buluyorum. Bunun bi yerinde mantık olacak ama yerini bulamadım :))))
Bazen iki nolu oğlanla okul şarkıları hatimi yaparız, Annem de bize eski okul şarkılarını söylerdi.Bu annelerin sesleri hep güzel olur di mi
Bu da böyle bir gün işte, siyahımsı mavi, önce kızıla boyandı, şimdi mavi mavi gökyüzünün altında toplandık. Farklı amaçlarımız, farklı heyecanlarımız, farklı beklentilerimiz, streslerimiz var. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altındayız,yaşamak, hür yaşamak, iyi yaşamak amacımız, yeryüzünü birbirimizi yemeden paylaşalım. olur mu ? Olacak inşallah. Cümleten günaydın

11 ŞUBAT

 

Yağmur soğuğu kırar derler kırmış gibi, Kaç gündür Şubat güneşine aldanmakta idik. Kahvaltının mutlulukla, ruh sağlığının hava ile doğrudan ilgisi var. Güne yemekle başlamak vücut fonksiyonlarını harekete geçirirken gönlümüze göre havalar da ruhumuza enerji yüklüyor. Ben ılıman ilklimciyim, yağıp geçen yağmurları, denizin rüzgara takılıp kıyıda kırılan dalgalarını, gözümün içine girmeyen güneşi, yeşilin etrafa yayıla her tonunu,yeşil tonunun kızıla dönmesini, karları da dağların tepesinde severim. Aslında bu kadar değil daha tabiata dair bir sürü şey severim de artık pek çok şeyi resimlerden sever olduk. Doğa ya çok verip bunaltıyor ya da hiç vermeyip daraltıyor. Eeee suç bizde, dünyayı tükürük yağmurumuzda boğmak için çaba sarf ediyoruz. Zaten bazı yüzlerden düşen yağmur olan tükrükler yeter. Çoğunluğun oy verdiği bir yönetimimiz var, gönlümüzün değil ama gözümüzün başkanı da malum. Kimseye salak, aptal demeyeceğim, çünkü bu göreceli bir kavram. Herkesin salak tarifi kendinden gayrisini kapsar, yani kendi model, bazıları aykırı
Ama cehalet genel bir kavram. İnandıklarını güncelleyip, aklına takılanları sormazsan, zamana yayıp karşılaştırma yapmazsan, araştırıp okumazsan kiii bunu sadece kendine uygun olanları okumakla kısıtlı tutmuyorum. Yelpaze geniş olmalı, kendini kendince emin ellere teslim edersen, o ellere kan bulaştığını görmezsen … sen cahilsin derim. Geçmişe özlemin geleceğe bir faydası yok.
Çarşı pazar o kadar zamlandı kiii, faturaların yarısından çoğu tüketim bedeli değil, yoksullar iyice yoksul oldu, çöp karıştıranlar, marketlerden çıkma mal alanların profili değişti, sokaklar yabancı kaynıyor, etrafımızdaki on kişiden altısı farklı bir dil konuşuyor. Bunlar niye geliyor, nedir sebep ? Durmadan inşaat yapılıyor ve satılıyor, bunları kim alıyor, her gün insanlar ölüyor, cenazelerin show bölümleri ekrana geliyor, acılar tahminde, ağzı olan konuşuyor, menfaatler suskunluğu bozuyor, çelişkilerin kaç kişi farkında, düşmanlık ateşine durmadan odun atılıyor, tek tipe ne kadar da meraklıyız, yaşlanmak beyin hücrelerini öldürüyor ama bu siyasileri kapsamıyor, onlar akıllarından emin, tapınmak günah ama bazı şeylerin günahı yok, yüzümüze gülünsün, kulağımıza övgü dolu sözler gelsin, yalan da olsa fark etmez, bi lokma bi hırka bir tarafa, küpler başka tarafa … bu mudur ? Görünene göre budur
Dün akşam biraz tv izledim. Esra’da bi hanım var. Eş için talepleri; Nişantaşı , Cihangir taraflarında otursun, dini bir görevi olsun, imam, din dersi hocası gibi, tipi de Tarkan’a benzesin. Festivale bilet aldım, bir iki filmimde Nişantaşı’nda var. Ya Ahmet Hakan’a uğruyacam, ya da Teşvikiye Camisinin imamına bakıcam belki bir yardımım dokunur. Hiç böyle taleplerim olmadı da, olursa olan nasıl seviniyor bi bakasım var,
Valla işte dünya bu kadar, dedim ve ikna oldum, inandım. Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, mutlu olup, mutlu edicem inşallah, “gerisi teferruat !” da diyebilirim belki …

12 ŞUBAT

Her gün aynı şeyler, bazen insanın hiç uyanası gelmiyor, bir mecburiyet bizi ayağa diktiğinde yüzümüzü göge çevirmeliyiz. Gece görülebilir halde iken birden bir karanlık çöküyor, gün doğmak için güç topluyor, sonra yavaş yavaş bulutlar aralanıyor, renkler kızıla, sarıya çalarken aralarına mavi karışıyor, sonra bi yerlerden beyaz parlıyor, birden dünya aydınlanıyor. Doğmaktan batmaktan usanmayan bir güneş var iken, yen bir gün yeni umutlar taşırken, kendinden utanıyor insan, bıkkınlık duyduğu için. Ben öyleyim, pozitif enerji yüklenmek için güneş ben uyurken doğsun istemem. Aynı anda bakışırken aramızda bir alış veriş oluyor. Sonra ben camdan çekiliyorum, güneş de isterse bulutların arasına çekiliyor, isterse karşı binaların camlarında yangın çıkartıyor, isterse üstüne koruyucu çekilmiş gibi bi tabaka altından hissettiriyor kendini. Bunlar gökyüzünün işleri, vardır bi kuralı, bi kanunu. Biz sonuçlara bakanız.
Göçmen kuşlar göç mü edemedi, yoksa bunlar sürgün kuşlar mı bilemedim, her sabah akşam sürüler görüyorum. Belki de bu kuşlar yersiz yurtsuz mülteci ruhlarıdır. Nereye göç edecekleri bir türlü belli olmayan, hiç bir yerde huzur bulamayan, bir bakarsan hüzün, bir bakarsan çaresizlik, bir bakarsan istenmeyen … yersiz yurtsuz edilenlerden. Bir filmde görmüştüm ama gerçek olabileceğini düşündüm. Sahil korumaya yakalanınca bot, hemen birisi yanındakini suya attı, sahil koruma onunla uğraşırken öbürleri kaçıp karaya çıktılar. Suya atılan oğlanın annesi “oğlum, oğlum” diye biraz dövündü ama hiç kimse oralı olmadı. Menfaatler insanı taş kalpli yapıyor. Şartlar mı bizi değiştiriyor, biz mi şartları olduğu gibi kabul edip direnmiyoruz çok açık ve net değil. Net olan nefis mücadelesini çooook çooooook zaman nefsin kazanması.Bir de kolayı seçiyor insan. Mücadele edilecek o kadar çok şey var kiii, birinden birine yeniliyorsun çaresiz. Aaaaaah aaaaah insan insanın kurdu. İçini kaynatıp, karıştırıyor ; iyilik yapıp unutturmayanlar, kendilerini her şeyin hakimi sananlar, bolca boş vakti olup da ayrıntıya saranlar, yüksek dağların tepesinde yuva kuranlar, kartalım sanıp da ruhunu yılana satanlar ,( bu arada yılana sabah sabah iğrenç demek istemedim, sonuçta o da Allah’ın yaratıklarından, sürüngenliğini mevzu bahis ettim ben ) örnekler çoğaltılabilir, malum çeşit çok, işte hep bunların yüzünden derken kendimizi temize havale edemeyiz. Sonuçta insanları insanlar bozuyor.
Neyse ki hayatımıza renk katacak şeyleri tüketim dünyası araya şıkıştırıp konuyu dağıtıyor. “14 Şubat’a hazııııırnıyııızzz !!!!” diye soruyor, tüm mağazalar, duvarlar, ağlatan reklamlar. Bi sevgilisi olan pişman, bi de olmayan. Bi yerde okudum, ertelenecekmiş, hatta şartlar günden güne ağırlaşıyor, 29 Şubat’a alınsın da dört yılda bir gelsin diyenler var. Ben “Deliye her gün bayram” takımındanım, Benim hiiiiiiç umurum olmaz,Hediye güzeldir,severim, birini sevdiğini söylemek ve ifade etmek için bir yıl beklemeye ne gerek var. Sevdiğine tarih beklemeden hediye alan, içinden geldiği zaman “Seviyorum seni uleeeeeyn !!!!” diye haykıranlara helal olsun, 14 Şubat’lar, varsa zamanları, paraları, uysunlar kapitalizm dayatmasına, bi kere daha olur, olsun valla
Bizans Saatine göre 24 nolu kapı açılalı yedi buçuk saat oldu. Yeni günden yedik bile. O kapı açılınca günün son heykeli olarak ne çıkmıştır acep. Yorgun, bezgin bi şi dir, mutlaka, Eskiden eski yıl ihtiyar dede olurdu, yeni yılı da leylek getirmiş bir bebek olarak çizerdik, o zamanlar aklımız ermiyordu, ne idüğü belirsiz bir yıla neden sevinirdik ki, şimdi yıllar belli, savaş temalı, hır gür, dedikodu, devletler arası bile var, Aaaay Putin hiç sağ kolunu sallamazmış, yürüken, hızlı silah çekebilsin diye .Esra’ daki kızı takipteyim, gelen taliplerin hiç biri talebe uygun değil, ya da biri uyarsa üçü uygun değil, ama geliyorlar işte. Sörvaaayvora da Morgül nasıl yakışmış, hele kırmızı ile takvilenmesine ba yıl dıımmm !!!! Hayat baydı demeden, kendiliğinden bayılmak da bi marifet, Bayılıp ayılarak devam, valla, Cümleten Günaydın…

13 ŞUBAT

Sanki nisan sabahına uyandım. Ilık ve yağmurlu bir hava. Dün de öyle idi, ağaçların rengi değişmeye başlamış, kandırılmaya müsait ağaçlar sanırım yine aldanmış. Önümüzdeki günlerde hava Marmara Bölgesinde 25 dereceyi zorlayacakmış, hatta Kocaeli, Bursa 30 dereceyi görebilirmiş. Cemreler bile düşmedi, anormal ötesi bir durum. Zaten ne normal ki, zaten normalin tam sınırı var mı ki, herkesin normali kendine, genel normal tanımı olsa, birlik beraberlik olurdu.
Dün çok yorulmuşum, erken yattım, kitabımı okurken uyumuşum, kitap yere düşünce anladım, Çok şükür iyice bi dinlenip kalktım, pencereyi açtım, yalancı bahar evin içine dolsun diye. Eeee seviyoruz, yalanın pembe beyazlarını, sonra onlar kara yalandan, kara yılana geçip bizi sokuyor, anladığımızda da vakit çooook geç oluyor. Şu ara bir facebook testleri var kiiii herkes yapıyor sanırım, ben de yapıyorum valla,  Anacım her derde deva testler; nasıl annesin, yaşam çarkın nasıl görünüyor,gözlerin hangi sırrı saklıyor, sen gidince en çok kim üzülecek, kaç yaşında ölücen, yeterince cesur musun … daha aklınıza ne gelirse, basıyorsun düğmeye, yuvarlaklar dönüyor, veee mutlu sonuçlar, bir keresinde hangi yabancı artiste benziyorsunda test edenlerin hepsi aynı çıkmış idi :)))) En son yaptığım cennetlik misin, cehennemlik misin testinde cehennem çıktı, çok bozuldum, daha da yapmam dermişim :))))
Nasıl bir toplum olduğumuzu çok iyi biliyorum, insandan da anlıyorum, ama “şıp” diye değil tabi ki de. Aslında iyi bakınca kendini belli ediyor da, yine de bi şans veriyorum. Araştırıp öğrenmekten çok, hissettiklerimizi duyduklarımızla karıştırıp konuşmaya meraklıyız. Geçen Twitterda “Şebnem Ferah özür dilesin” diye bi başlık açılmış, ne yapmış merak ettim, konuyu bulamadım, benim gibi çoğunluk bulamamış, ama tweet atmış, sürü psikolojisi, biri “koşun” dedimi, önce koşmaya başlıyoruz, niye koştuğumuzu da koşarken anlamaya çalışıyoruz, ya da çalışmıyoruz, içinde olmak yetiyor.
Bir şey okurken altındaki yorumlara da göz atıyorum, çoğu ya okuduğunu anlamamış, ya da iyi okumamış oluyor, ama bir fikri illa ki oluyor. Bu fikrinin de yalan yanlış olmasına aldırmadan paylaşıyor, elbette etkiledikleri de oluyor.
Bu dünya bir bilmece çöz çöz bitmiyor, yukardan aşağıya, soldan sağa soruluyor, bir yerde birleşmesi gerek, o yerde ortak menfaat oluyor, birleştiği yerlerde birlik olmuyor. Atalarımız Birinci Dünya Savaşını, anamız babamız İkinci Dünya Savaşını gördü. Bize kısmet Üçüncüsü gibi gözüküyor, çocuklara dördüncü demiyorum, onlar direkt Galaksi savaşlarına geçer. Geçen bir film fragmanı gördüm, Hi-Men, Batman, Süpermen, Örümcek Adam … bunların kadın versiyonları, adı aklıma gelmeyen robot kılıklı olan, beton dökülmüş gibi duran adam hepsini bir filme koymuşlar, hepsi bir yanda mı, karşı karşıya mı bilemedim. Ama durum o kadar kötü yani. Kahramanlarımızın bile birlik olması gerek de biz yine parça pincik yollarındayız, dün haberlerde bir bölüm gördüm, 12 Eylül tekrara geçti dedim, üstünden ancak çeyrek asır geçti,
Kızı kaldırayım, kursa gidecek, benim de etkinliklerim var, ev içi, ev dışı, dünya dönerken içinde dönelim bakalım, cümleten günaydın, yağmurlarda ıslanın, yarın 14 şubat, belki aşk yağmurudur bunlar :)))))

15  ŞUBAT

Okuduğum kitaplardan notlar alıyorum, hatırladıklarım, yeni öğrendiklerim. Asansör Müziği diye bir şey var, bunu unutmuşum Kadınsız erkekleri okurken hatırladım, adı geçen parçaları bu sabah bir bir dinliyorum, A Summer Place/ Percy Faith Versiyonu, Belki bir faydası olur, başı da sonu da beni boğum boğum boğan bir hafta oldu, yenisinden sıkıntıyla karışık umutluyum. Hafta sonu Yarın Başka Koruda/ Melih Cevdet anday oyununa gittim. Dekor, ışık şahane, oyuncular mükemmel, roller cuk oturmuş ama konu var ya konu yedi bitirdi beni. Kim ölü kim sağ bilemedim, 2 saat 15 dakika, ikinci perde bitecek gibi değil, gidenler arada gitti, kalanlar uyukluyor, bana da kazak batıyor, ayakkabı sıkıyor, oram buram kaşıyor, yerimde tam merkezde, oyuncularla göz gözeyiz, sanata saygı, emeğe saygı sonunu bekledik. “Çok şükür bitti” diye alkışladım inan ki. Sanata her noktada ulaşılmıyor şekerim, Mikadonun Çöpleri’ de böyle idi. Oyunculardan biri arkadan koşarak sahneye girdi idi, tam yanından geçerken arkadaş korkup ayağa fırladı, o zaman gençlikte var, yerde arkalarda fıkır fıkır ederken bu kadar sıkılmamıştı,  Aaaah aaah rahmetli AKM de izlediğim son oyunlardan biri idi. Ne güzel yerdi, yere doğru sarkan balon avizeleri vardı, Hafta sonu sabahları klasik müzik konserleri olurdu, bale, opera, sergi ki en son Bedri baykam’a gitti idim. filan da , içine tükürdüler, sefaları olacak mı bilmem, Taksim meydanı Mehteran çalacak şekilde düzenleniyor, çalsın bir şey demiyorum, o da güzel, onu da severim, olanı yok ederek, az olanı yaşatmayalım, hepsine yer bulalım.
Sabah mutlu haberi aldım, kilo vermişim, akşama ayrıntılı yazıcam, bugün temizlik, yarın hazırlık, öbür gün anneme babama dua okutucam evde inşallah. Sonrasına İF ‘e biletlerim var. Bir belgesel, yedi film. Gittikçe ne gördüysem yazarım. Pazar günü kendimi bırakarak kendime gelme çalışmaları yaptım, yeme içme (benimki kısıtlı), okuma, film bakma yaptım. aaaay dünkü filmlerde içimi baydı valla. Everest hepsinden hallice idi. Sevdiklerim sevdiğini bir kez daha beyan etti, Kitap bitti. En çok,”Aşık Samsa” yı beğendim, Kafka’nın Dönüşümün tersi, böcek insan oluyor. Hepsi güzeldi aslında. Bizda Tanpınar neyse, dışarıda da Kafka o, Ben de epeydir “Milena’ya mektuplar” ile bakışıyorum, öyle derin bir aşkı yüreğim yaza mı kaldırır bilmem,Kızın elindeki kitabı okuyacağım. Olağanüstü Bir Gece/ Stefan Zweig, ince bir şey, sonrasına da malzemem var.
Yıllarla beraber huyum suyum değişiyor, önce arkadaşlarıma bakıyorum, sonra kendime dönüyorum, bakıyorum ki dönüşüm var. Misal ben eskisi gibi her şeyi didiklemiyorum, “niye olmuş, neden olmuş, doğrusu buymuş ..” hatta yakaladığım yalanları bile sonucu değiştirmeyecekse olduğu gibi bırakıyorum. Bu o kişi ile arama bir siyah nokta koyuyor, noktalar ilişkiyi perdeliyor, ne zaman ki görünmez olur, o zaman ben de görmüyorum, Tartışmaların, yüzleşmelerin ateşinden yoksunum artık. Yalanlar, ihanetler, kurgulanmış hesaplaşmalar gün geliyor sahibinin vicdanını delik deşik ediyor, “Eeeeey huzur nerdesin !!!!” oluyor. O sırada ben huzurumla huzurdan gitmiş oluyorum.
Asansör müziklerine devam, Mantovani /Full Album dinliyorum, beş saatten fazla imiş, Bitene kadar açtıkça dinlerim, Kızı yolcu edip, kahvaltımı yapıp, suya sabuna karışayım, ama önce ruhuma huzur için biraz oyun oynayım, hayvanları kurtarayım :)))
Memleket huzurunun mumla arandığı şu günlerde, iç huzur için ne lazımsa yapalım, içimiz dışımıza vurur belki,Cümleten olabilecek en iyi haftalardan olsun …

16 ŞUBAT

Çok yorulmuşum. Her kemiğim ayrı ayrı ağrıyor. Bu da iyi karmaşada öne çıkan yok hiç olmazsa. Pozitif olmak böyle bir şey. Polyanna ruhumuzun derinliklerine yuva yapmış, Alice ile harikalar diyarına ha geçtik ha geçicez, iki sene mektep tatiline denk gelemedik ama dünyanın merkezine seyahat ettik, mana anlamında içimize gittik geldik, Küçük Kadınlar ile Küçük Erkekleri tanıştıramadık … okumalık dünyalarda gezmeye teeee küçüklerden başladık da şu Kibritçi Kız olmayaydı iyi idi. İşte o nokta kırılma noktamız dermişim, İçimizdeki sorular, isyanlar, yerleşik hüzünler, bir kibrit boyu hayaller ve hayatın tek gerçeği ölüm … hepsinin temelini attı, Kibritçi kız.
“Ağaç yaş iken eğilir ” diyen ataların haklı olduğunu var sayarsak bu benim kızın durumu ne olacak ? Bir yandan saate bakıyorum, kaldırmaya gidecem, günaydın deyip eline telefonu vericem, sonra kahvaltı, kahvaltıda başını bekleyip, lokmaları ağzına vericem, arkasından nimetlerin ağlamasına müsade etmicem, arkasından kapıyı kapattığımda, hangi saatte kalkarsa kalksın hep aynı saatte geç kalır, gerçeği ile bir kez daha yüzleşecem. Aaaay Allah iyi yönde ıslah etsin, dün odasını temizledim, tam zamane genç kız odası, bazı yönleri ile çok benzeşiyoruz ama bazı yönlerimizin iki yakası bir araya gelmeyecek gibi. Bir koşuşturma içinde geçiyor günler, dün temizliği bitirdim, bugün alış veriş, ve ikram hazırlığı var. Rahmetliler kadayıfı çok severlerdi, Babacığım alır gelirdi ;”Ayşe kızım, yap da yiyelim” diye. Sevdikleri şeylerden yapıcam inşallah. Havada bahar halleri devam ediyor, bakalım sonu nereye varacak. Geride kalan her şey bildiğimiz şeyler olunca, tadını bilince onları özlüyoruz, tekrar olmayacağını, olsa bile aynı tadı bulmayacağını bile bile özlüyoruz işte. Ölmüş anne babalar da öyle, gerçi ben çok rüya görüyorum, hatta aralarda film arası gibi uyanıp, biraz müdahale edip kaldığım yerden devam ediyorum :)))) İnsan yelpazem çok geniş, bazen aklıma gelmeyen rüyama geliyor.
Bugün de yazıya ayırdığım süre dolmuş, bir başka yazıda buluşana kadar kendinize iyi bakın, arkasından “Çare Yıldız Tilbe” klibi paylaşıcam, yayından kaldırılmış bir reklam, sabah sabah bana iyi geldi, bakın size de gelsin , Günaydın

18  ŞUBAT

Günaydın !!!!
“yayın yasağı, pizzacı, ambulans” sıralaması şaka gibi ama şaka olmayan, iki sabah da bir yeni bir Diyanet Fetvası ile uyanan, şiirden şarkıdan, öz kız evladından, 500 metre öteden geçen mini etekli hatundan tahrik olan, asmalı kesmeli, masaya yumruk indirmeli açıklamalarla ikna olan, menfaatleri söz konusu olunca Termik santrallere, madenlere, yeşile düşman heeer şeye izin alınca, sebeplerinden tatmin olan, uyuşturucu tacirleri Hac ziyareti yapıp, “o iş başka bu iş başka” diye kendini anlatan, sigara içti ise, bi de kanser oldu ise 3 Marttan itibaren itibaren ilaç alamayacak olan, “Benzin indirim ve bindirimlerini takip edemiyoruz, tek günlerde insin çift günlerde çıksın” diye kendini espriye vuran, vergi şampiyonu, hizmet mağduru, sınırları sınır olmaktan çıkmak üzre olan, çok inançlı ama kendinden olmayana hoş görü duymayan, İnandığına teslim gibi görünüp yine de “şunun gözü çıksın, bunun işi batsın, onun evini ateş bassın” diye özel istek yapıp, “hani o kalabalıkta arada kaynamayayım, hatırtlattım” diye yakaran, adam kayırmaya kutsal kitaptan, hadislerden yol açan, tek kanal tv izleyip, okumayan yazmayan, ama ağzı oldukça konuşan, köle eğilimli olup da bir türlü farkına varmayan, araştırmayan, öğrenmeyen, inandığına soru sormayan, öyle bir inanıyor kiiiii bunun için de hiç soruya ihtiyaç duymayan, aksini yaptımı soluğu kodeste alan, düşünmeyi suç sayan, bir birine kin ve nefret duyan, halkı ile polisi karşı karşıya geldidiğinde taraf tutan, kimin ne istediğini bilmeden tutmadığı tarafa sallayan … Eeeeeey benim çoooooooooooooook sevdiğim vatanımın, ayırmadan çooooooooooooooook sevdiğim halkı !!!! yiyin birbirinizi demek çok isterdim ama diyemiyorum.
Sevin birbirinizi, anlayın dinleyin birbirinizi, bi barışın, bi sarılın, hoşgörü diye bir şey var, birbirinize bi kucak açın, bi iletişim kurun, merak edin, sorun, doğrusunu bulmak için araştırın, bi silkinin da. İçimiz kurudu, Kalbimiz bir acıyı hazım edemeden, yenisi geliyor, bi ölüm zamanı var biliyoruz, inanıyoruz da, insan insanın azraili olmasın, “Rabbim beni eceli gelmişlerin şerrinden koru” diye bir dua var, yani kimsenin ölümüne sebep olmayım demek istiyor, kimsenin ölümüne sebep olmayalım, insanlar hastalıktan, kalpten, yaşlılıktan ölsün, ölüm haberi bir normale dönsün.

19 ŞUBAT

Kızımla beraber kahvaltı ettik, onu yolcu ettim, çayımı aldım, içine de bir limon dilimi attım, günlük yazmaya oturdum. “Ayılana gazoz, bayılana limon” Öyle, içimiz baygınlıktan öte. Bir ayraç olup, kitap sayfaları arasında kalasım, bir filmin sağ alt köşesine yapışıp içine akasım … başka dünyalarda yaşayasım var. Ne zor bir şey seksenlerde genç olup yaşlanamadan tekrarını misli ile yaşamak. Unutamadan üstüne yenisi geldi, Alzheimer yaşının erkene çekilmesi çalışmaları da pakete eklensin diyecem ama bu gidişle kendiliğinden erken bunayacağız, aklımızda tutacak şeyler benzerlikten bir birine karışıyor,”o mu, bu mu hangisi doğru ? ” diye karşılaştırırken kafayı yiyeceğiz, belki de ona bile zamanımız olmayacak, bir bombalık canımız var, kınanmış olayların ölüsü olacağız.
İF başladı, dün ilk filme gittim, yol boyunca baktım, insanlar ; yorgun, bitkin, endişeli, suskun.”Kalbi atanlar bir adım öne çıksın, nefes alanlar, rüya görenler, hata yapanlar, pişman olanlar, merak edenler, kafası karışanlar, yarası olanlar, yarasını saklayanlar, ölümden korkanlar, hayatta kalanlar … birleşin ” Bu İF’in reklam filminin sözleri, çıkınca hep bu sözleri düşündüm. “Hayatta kalanlar” Zincirlikuyu Metrobüs durağında buluştuk. üç dakikada bir dörder dörder kalkıyor, aynı anda bir de karşıdan geliyor, kabaca bir hesap yaptım, her birinde en az yüz kişi var, beş tanesi beşyüz, onun iki misli dışarıda bekliyor, metrodan oluk oluk insan akıyor, metro boşaldımı belli bir ritimde yürümen lazım, düşsen kalkamazsın, o derece. Yolun üstünden bakınca manzaraya hakimsin, biri insanların arasına atlasa, karışsa ölecek sayısını kestiremiyorum, hiç bir güvenlik önlemi yok, dün Beyoğlu’na gittim, en güvenli ter Fransız Kültür bi orası korumada, birde at kuyruklu simitçi ile güncel sakallı kestaneci sokağın başından sonuna doğru ara ara bakıyor, artık metrobüsde patlama olursa siz yabancı kaynaklara bakın,bakamadınız, olmazsa beşyüze elli derlerse ona kanın.Ankara’da ölü sayısı beş olarak geçerken üç otobüs olduğunu çoktan öğrenenler vardı da ben hiç bir resme bakamadım, içim kaldırmıyor ama kesinlikle tahmin ettiğim bir manzara.Kendini ifade edemeyen bir topluma dönüştüğümüzün kanıtı 8 feci sözün hepsini birden sıralayarak konuyu toplayalım; Aynen, hayırlısı, Sıkıntı yok, Tabii ki de, Yapacak bir şey yok, Valla bence de öyle, Kesinlikle, kısmet .Bunlar her derde deva, seçin alın. Misal bugüne ben seçip size de hediye edeyim. “Sıkıntı Yok !!!!”
Bu arada film fena değildi, böyle bir konuda ilk kez izlediğim bir film, hint işi, Hintliler bu arada bayağı yakışıklı, hoş adamlar olmuş dersem olur mu, hadi olsun, Film İngilizce idi ama alt yazısı da İngilizce idi, festival Türkçe’ye de çevirmişti. İlk gün, mesai saati, tenha idi, bakalım diğerleri nasıl, yolda iz de patlamazsak 28 Şubata kadar devam edicez inşallah.
Başka ne diyeyim, kalbimiz başka, dilimiz başka, insanlar bölünmüş, ölmüş parça parça . Mecburen, mecburiyetten Günaydın.

20 ŞUBAT

İki dünyamız var, biri iç, biri dış. Bu yüzden ikiyüzlü olduğumuz doğrudur ama içi dışı bir demek doğru değildir. Çünkü tam olarak dışımız içimize dönmez, her konuda kendimiz ile yüzleşemeyiz, İçimizde tam olarak dışımıza dönmez, frene basan kanunlar, toplumsal kurallar, kalpten gelen hisler var ki bunlara “İncitme, küstürme …” gibi isimler vermişiz ipin ucu kaçarsa felaketimiz olur. İki dünya birbirine yakın dursa da bir birinden bir şeyler gizler. Dış dünya genele uyum sağlar, iç dünya kendi içinde parçalanır. Biri gülerken biri ağlar, biri yok derken biri var diye çığlıklar atar. Bunlar bir bedende birbirine uyum sağlamadan yaşar. Tamam, abartmayalım bir oldukları zamanlar da vardır, tek yürek gibi davranırlar ki bu da acayip huzur veren bir durumdur. Fakat dış dünya gören gözlere karşı sorumludur, iç dünya gözden ırak kalbe hesap verir, hatta vermez, kalbin görüşme teklifini red etmez ama sürekli erteler. “İki cihan bir araya gelse” dedikleri durum aynen de böyledir. İçimizi dışımızla bir edemediğimiz için ortaya yalanlar, abartmalar, teselliler çıkar ki bunlar hep karşı tarafın iyiliğine yöneliktir. Sonra yalanlar yeni yalanlara ihtiyaç duyar, hatta ilk yalan unutulur, nerden başladığı bilinmezken nereye gideceği de meçhul olur. Uzun ince bir yolda gideriz gündüz gece, desek durum istikrarlı gibi görünür. Ama yollara taş döşenmiş, mayınlı, çift yönlü trafik var,havada sis var, trafikte seyir eden yayalar, hayvanlı arabalar var, kuralsız yeni yetmeler, kurallıyım sanan trafiğe düzen vermeye niyetli ama niyetinin ne olduğunu kendi bile unutmuş yaşlılar ile bu karmaşaya “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye tepeden bakanlar var.Yeni araba almışlar, yenilerden konvoy yapmışlar, yolun köprülüsünü, dublellisini yaptırıp övünenler ile “Aferin, bu yeterli ” diye elini çırpınca aval aval kaçan balonuna bakanlar var. Var da var, saymakla bitmez, tek bir şey yok “Huzur” , bi de tahminim huzur kaçıranlarda uyku yok, o yüzden mi, binlerce soru var ne soran ne cevap veren var. Uyku hali mi sardı bizi ?
istikrar sadece artan ölü sayısında var, düzenli olarak öldürülüyor insanlar, “Kader, Kısmet, hayırlısı, Aynen, Tabii ki de, Sıkıntı yok, Yapacak bir şey yok …”
Annemgilin evindeki kütüphanede “Kabahat Kimde ? / Herzen” diye bir değerli kitap var,Ablam almış, ablamla rahmetli babam da çok okur idi. Geçmişin kalıbında donakalmış,baskıcı bir toplumun acı çeken, sorumsuz insanlarını anlatırmış, hep bakışırız da hiç okumadım, şimdi zamanı gelmiş demek, haaaa genele bi faydası olur mu, olmaz, çünkü herkes kendi doğru yolunda, iç dünyam ile dış dünyam arasında bi köprü olsun, diye şeyetcem ben de.
Kimin ne kadar üzüldüğüne, sevindiģine dair kanıt aramayalım, ne bilinir ne belli olur, en azından miktarı.
Gün aydı, içinize de aysın inşallah.

22  ŞUBAT

Bir kaç gündür dünyaya haber niteliğinde bakmıyorum, kim ölmüş, kim savaşa girmiş, kim kazanmış, kim kaybetmiş, kim kime ne demiş bilmiyorum. Merak da etmiyorum, gelişen, değişen olumlu bir şey yoktur, çelişenler çelişmeye devam. Her tarafın ateşli taraftarları varken ben sade ve yansız olarak bakıyorum dünyaya. Hayatımın merkezinde bir lider, bir parti,bir takım, köklü bir alışkanlık, hatta onsuz yapamam dediğim bir insan yok. Biliyorum ki yokluk varlığın imtihanıdır. Biliyorum ki her doğrunun başkalarına yanlış geldiği yerler, her yanlışın da bir başkasının doğrusu olduğu bir yer vardır. Eleştiri, sorgulama, araştırıp öğrenme vb her yöne olmalı, bir tarafa bağlı kalma da bir çeşit körlüktür. Bu pazartesi sabahında, kısa Şubatın bir gün uzadığı bu yılda, cemre havaya düşmüşken, aslında kor ateşler tüm dünyayı yakarken, herkes her türlü ateşe hem yürüyüp, hem odun taşırken, akşam yattığım uykuya “Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam” diye niyet edip, bir çok şeyin rüya gibi olduğunu görüp, unutmadan uyanmış haldeyim.
Her şey umurunda iken, değilmiş gibi kendimi festivale vurdum. Başka dünyaların içine akmaya devam, bu arada dünyalar da bir birine benzer, aynı acının adı değişik, şekli farklı ama inanıyorum ki tadı aynı.
AKŞ , Yazım hatası yok, mesajı var. Hindistan yapımı, gey filmi, bu da hayatın bir gerçeği, tabu olmaktan çıktı, daha yaygın konuşuluyor, varlığı, insan tarihi ile bir bence, din, dil, ırk tanımıyor. Erkekler erkeklere aşık olduklarını haykırıyor artık, hatta ülkemizde de böyle haykırıp, tapınanlar var. Aşk her yerde her şekilde var, tanıyan tanıyor.
DİNLE BENİ MARLON ; Marlon Brandon yaşadığı sürecebinlerce saatlik ses kayıtlar yapmış, anlatmış, olanı biteni hayatını, gelmişini , geçmişini. Sesler görüntü ile montajlanmış, çok güzeldi, zaten sevdiğim, beğendiğim, takip ettiğim biri idi. “çocukken sevgi ile tanışmayan, ne olduğunu bilmeyen insanlar, sevmesini bilmiyorlar, ne kadar kızarsak kızalım, ne kadar küsersek küselim, sonunda herkes anne babasına benziyor, babam bana baba olamadı, ben de çocuklarıma baba olamadım !!!” belgeselden aklımda kalanlar.
ADINI MALALA KOYDU; Afganistan temalı, Malala 2014 ‘ün Nobel barış ödülünü alan kız, okulları bombalayan Taliban’a karşı geldiği için, okul servisinde arkadaşları ile birlikte kafasına silah sıkılıyor, ama ölmüyor, uzun bir süreçten sonra iyileşiyor, şu an İngiltere’de yaşıyor, Hala kızlar okula gitsin diye dünya çapında mücadele veriyor, Belgesel gibi, çizgi film gibi yerleri var, Malala bir kahraman kız adı. Film boyunca dinin iyilik ve güzellik aşılarken nasıl kafa kesmeye geldiğini , en iyi kadın eğitimsiz kadın slagonunun nasıl gerçek olduğunu görüyoruz. Hayalleri bir başkasının orasında burasında kıl olmaya, haremde hazır ve nazır olmaya yeten kadınların doğurduğu çocuklar dünyanın mahvına sebep oluyor, açık ve net.
SERÇELER ; Anne baba ayrı, büyümekte olan bir çocuk, güneşin batamadığı bir Kuzey ülkesi, bu ülkeden enfes manzaralara eşlik eden kafası karışık gençlik, Çok etkilendim, aklıma yer eden bir sahne yüzünden akşam uykuya zor daldım, Görüntüyü silemedim, gözümün önünden.
Her şey dönüp dolaşıp insana takılıyor, insan insanın aynasıdır, çevresel faktörler ve aile yaşantısı paralel mi gitmeli, birbirini keser ise ne olur, genler de önemli, çocuk doğurmak ile çocuğa sahip çıkmak, hayata hazırlamak aynı kolaylıkta değil, severken boğmamak, sevgiyi saklamak, hatta sevgiden kısıntı yapmamak gerek , işte bunlar hep insan işi, insanın bu işlerin hakkından gelebilmesi için de eğitim şart.
Şimdilik filmlere ara verdik, hafta ortasına kadar  Bu arada işlerimiz var, ev içi, dışı, diyete devam, okuma yazma … hepsine zaman bulacağız inşallah, yeter ki sağlık olsun, kafa sağlam olsun, gerisini bakıcaz bi şekilde, cümleten Günaydın ❤

23 ŞUBAT

“Gölge eder, çatılar
Dib dibe, nefes nefese
Dokunamazlar birbirlerine;
esefle …”
Bir yerde okuyup not almışım.Beğendiklerimi, sonra bakarım dediklerimi, merak ettiklerimi kayır ediyorum, arada dönüp bakıyorum. Çatılar da insanlar gibi, tek başlarına, eğilmez, bükülmez, anlatmaz konuşmaz, bir tek gölgeleri birbirine karışır.Dünya acı üstüne mi kuruldu acep ? Herkesin acıları var ama hem paylaşmıyor hem de empati yapmıyor, aksine kendine benzeyenleri seyretmekten haz alıyor da elini uzatmıyor, bir adım atmıyor. Çok duydum, gördüm; “Ben dayandım, sen de dayan, bir şey olmaz zamanla geçer” diyenleri. Tahminimce acı kadınlara mahsus, hatta onlara yakışıyor, diye ukalalık bile edilebilir. Eşiktekinden, beşiktekinden başlayarak ölümüne kadar acı var kadınlar için.her acının yerleşik bir travması var. Kadın ticaret amacı olmuş çok zaman, tarihte barış için evlilikler yapılmış, fikri alınmayan kadınlar üzerinden. Aaaay hele bir ellili yaşlardaki Sırp kralına gelin edilen beş (5) yaşındaki Simonis hikayesi var kiii okumaya bile dayanamıyor insan, Boleyn Kızlarını okurken de daraldı idim, yaşlar genelde dokuzdan başlıyor, 11 ile 13 arası ideal, 15 geç sayılıyor. Tüm tarihlerde var bunlar, sonra da bu kızlar en fazla otuzuna kadar yaşayıp ölüyorlar.
Valla ne desem bilemiyorum, o kadar çok şey için üzülüyorum ki. Eskisi gibi “suçlu o, bu” deyip de işin içinden çıkamıyorum, her açıdan bakmaktan konuyu unutuyorum bazen, Ama kesin bildiğim bir şey varsa o da; çocuk çok emek isteyen bir iş, doğurmuş olmak için doğurup ortalara salma ile olmuyor. Eğitim istiyor, takip istiyor, nerede kimle geziyor, nasıl büyüyor, nelere zaafı var, ne istiyor, ne verebiliriz, cinsel eğitim, sosyalleşmeye katkı … daha bir sürü şey. Bunların çoğunu yapmıyor aileler, nedensiz yasaklar, sebepsiz çok paralar, her istediğini illa ki yapmalar ya da imkanı olduğu halde yapmamalar … biz orta yolsuz bir toplumuz, hatta yolsuzuz, bir çok anlamda. O kadar çok bildiğim çocuk hikayesi var kiii. Anneler için çocuklar ölene kadar çocuk kaldığı için yaş sınırı koyamıyorum. Cumartesi metrobüsde kitap okuyorum, tepemde bir kız telefonla konuşuyor, mecbur duyuyorum, konu ilgimi çekince kitabı kapadım, ayıp ama inene kadar dinledim. Kız hamile kalmış, icabına bakmaya gidiyor, öyle acınacak haldeki, kafamı kaldırıp bakamadım yüzüne aklımda yer etmesin diye. Üstü kapalı konuşuyor, bir kaç kişi konu ile ilgili, yasal sınırda ise Çapa’ya gidecek, neyse epeyce bilgi sahibi oldum, bu arada baba kızın yanına gelmiyor, “sen git, ben seni almaya gelirim” dedi.
İşte bir sürü hikaye var, hepsi eğitimsizliğe, desteksizliğe bağlı, bizim çocuklar çok şeyi ya yaşayarak ya da arkadaşlarından öğreniyorlar, bir halt sandıkları işler halt olarak başlarına dolanıyor, sonrası gelsin travmalar, hayata küsmeler, aracılı intikamlar.
Hayatta en çok hayatın hırpaladığı kadınlardan korkarım, sağ gösterip, sol vururlar,bi de hiç bir konuda doymazlar, dünya onların olsun isterler, Ölene kadar da amaçları için çalışırlar, ahirete yorgun giderler kanımca.
Kızımı yolcu ettim, sabah yumurtasını çocukken yedirdiğim gibi yedirdim, uçak geliyor, haaaammmm yapalım, içine ekmek atalım felan, eğlendik, sonunda “sen kimin çocuğunu yedin, bakim” demesem iyi idi ama dedim işte :)))
Kulağım radyoda, eski bir şarkı “Hayat mı bu, yaşamak mı …” öyle, hayat bu yaşamak gerek, günaydın ❤

24 ŞUBAT

Geçmişe dair özlem değil de daha çok kıyaslama olarak düşünüyorum. Yirmili yaşlarda uyandığımda ne hissederdim, dünya ne kadar umurumda idi, annem gizli dünyamın ne kadarına vakıf idi, hayallerim günlük mü idi, dedikodunun sınırları nereye kadardı, küsmek ve barışmak ne kadar kolaydı, “kanka” nın karşılığında ne vardı, buluşmaya gelmeyenlere ulaşmak ne kadar zaman alırdı … daha bir sürü şey. Benle ilgili, çocuklarla ilgili, dünya ile ilgili, bugün yaptıklarımız o zaman nasıldı diye soruyorum kendime. Kiminin net cevabı var, kiminin yok. Mesela anne olarak, annem de aynı şeyleri hisseder mi idi, bilmiyorum. Bir takım tahminlerim var ama zaman yine de çok şeyi siliyor.
Dünya iletişim üstüne dönüyor, ama bu iletişim haber kaynaklı, içinde duygu alış verişi yok. Kim, kiminle, nerede, ne yapmış biliyoruz, ama neden yapmış bilmiyoruz. Bilmekte istemiyoruz, anlama bölümü kalktı, cümleten yargıda uzmanlaşıyoruz. Gerçi bu bildiklerimiz ev dışı bilgiler, evdeki koca, hanım, çoluk çocuk kapsama alanı dışında. Onlar medyatik değil, burnumuzun dibinde, sormuyoruz, anlatmıyorlar. Daha doğrusu bunların temelleri çok eskiye dayanıyor, aile ilişkileri ; ayıp, günah, elalem ne der, sevgisiz saygı üstüne kurulduğu için, eskiden erken yatılırdı, şimdi televizyona bakılıyor. Ailede anlama dinleme yok ise orada yetişen çocuk da öyle oluyor, iletişimsizliğini kurduğu yuvaya taşıyor, böylece çoğalıyoruz. Sonra da “tüh, tüh, vah vah”
Bizim evde tv akşam açılır, yani gündüz ben bakmam, evde isem radyo açarım. Saat beşten sonra başlıyoruz,Her ne kadar entellektüel bir görüntümüz var ise de evlenme programlarına, Acun’un kakaladıklarına, ilişki durumu; Kör düğüm dizilere de bakacak fırsatı buluyoruz. Belgesel de izliyoruz tabii ki de :)))) Çok şükür cümleten bizi saati saatine bağlayan bir program yok. Yüreğimizin dayandığı kadar ortaya karışık bizimki. Vakti ile altı yıl saati saatine, günü gününe Desperate Housewives seyretmiş biriyim, hemi de alt yazılı. Altı yılda gördüğüm entrikayı altı saate sığdırıyor bizim senaristler. Bu nasıl bir aile yapısıdır, iki kız kardeş, küçük olan sarışın ama kara melek, iki erkek kardeş biri babanın kölesi, öbürü özgür kuş ama ipi kadar uçuyor, babanın biri alkolik, öbürü kadın aldatan, fettan gelin, ölesiye aşık yanaşma, deli para, bu arada madenci bu zenginler, ortada iki küçük bebek birinin babası belli değil, anası ise o değil, birinin hepsi belli ama evi o ev değil … daha neler neler. Bakalım ne kadar uzayacak, daha neler dönecek, onüçüncü bölüme Mars’tan bi akraba gelecek diyorlar, hazar kızıl şeytandır.
Aaaaaaah işte tükeniyor hayatlar onun bunun yaptıklarına bakarken, bu arada kendimizi unutuyoruz, kopyala yapıştır duygular biriktiriyoruz, hepsi de üstümüzde eğreti duruken, neden neden diye sormuyoruz, şimdi duyguyu hissetmeden taşıma zamanı, varmış gibi görünen ama yok olduğu besbelli duygular, nereye gitti adalet, vicdan, merhamet. Bunlar ortak paydada birleşmez mi idi. Kimi askere üzülür, kimi polise, kimi Suriyeli’ye merhamet ister, kimi genç gittiler diye yanar …
Niye ölümlere ayrı ayrı üzülüyoruz, neden başında “ama”lar var, niye haksızlığa uğrayanın başımıza gelene kadar yanında değiliz, düşkünün şekil şartı mı var ? İşte tüm bunlara cevap verecek bir dizi yok, olmayacak da zaten.
Kaldığımız yerden hayata devam, “Nerde galmışdık? ”
Günaydın

25 ŞUBAT

Aklımda binlerce dansöz var. Yani, oraya buraya koşuşan düşüncelerim var. Gün içine dağılmış, sıraya girmek için itişen kakışan, vır vır konuşan, beni karıştıran işe bağlı düşünceler. Hepsine bir sıra numarası verme gayretindetim. Bir de hava kapalı, yağmur sabaha biter demişti havayı bilenler. Uçak yolculuğunda en çok bulutların üstünde gitmeyi severim. Altında pamuk yığınları bir sonsuz mavide giderken göğün karanlık yüzü aşağıda kalmış olur. Hani “bu uçak düşer mi ?” diye aklımızın bir köşesinde soru olur ya (benim olur) O soruya aklımızdan dalga geçen bir cevap gelir ; “Heeee düşebilir, ama acıtmaz alt tarafı pamuk ! ” Ara sıra bazı bazı iç konuşmalar da bir Recep İvedik kıvamında oluyor. Aslında ruhumuzda herkesin bir yansıması var. Hangisini beslersek o ortaya çıkıyor. Ben Polyanna’cıyım mesela. Süperman’in kadın versiyonunu da taşırım. Yerden uçuşlarla yetişirim her yere. Drakula ile hiiiiiç işim olmaz, o ruhumda isim olarak var. Çok şükür hayatımda devamlı bir Recep İvedik yok ama arada görüşüyoruz, hatta ben bile Recep davranışları gösterip, bir yandan kendime “ayıp ettin !!” derken bir yandan da “hak etti !!!” ama diyorum.
Aaaah aaaah sesler, sesler kulağımızdan beynimize dolan sesler, biriktirdiğimiz görüntülere eşlik ederler. Bi de içimizden dışımıza çıkmayan gün görmemiş sesler var. İşte o sesler yaman sesler, dışarı çıkmak için yol yordam bekleyeni var, ansızın can bulup canımıza okuyanı var, günden güne cılızlaşıp çaresizlikten sesini keseni var.
Nereye bağlanacam diye merak edenlere ; Çoooook işim var. Yemek yapıp evi toplayıp, öğleden evvel vergi dairesine devletle hesap görmeye gitmem gerek, o hesaplaşma bana ne kadar zamana mal olur meraktayım, öğleden sonra festivalde film var, akşama küçük oğlan, yarın sabaha Ankara’dan büyük oğlan gelecek inşallah.Eşim de sürpriz sever büyük ihtimal araya kaynak yapar. Bu da yoğun bir mutfak çalışması demek, Bu arada büyük oğlanın dün akşam bana “hafta sonu programın nasıl” diye sormasına güldüm valla, birlikte evde oturma saati ayarladık, Eeee anne artık entelektüel olma yolunda, un ve elek bana döndü çok şükür. Aslında seviyor çocuklar,Oğlan “oğluuum benim annem torent indiriyor” diyeli çok sene oldu valla :)))
Bir şey bakmak için oturdum, destan yazma gayretindeyim, hemen kalkıyorum, turbo motorlarımı açıyorum, ancak olur.
Cümleten günaydın, hepimize kolaylıklar ve iyi haberler olsun

28 ŞUBAT

Beden olarak yorgunum, ruhum daha iyi durumda, Günlerdir hangi günlerde olduğumu bilmeden, tahminen hafta sonlarındayım diye yaşıyorum, diye geçen üç günü bir abartayım, abartınca kabarık kabarık iyi oluyor, gerçi içine hava da kaçıyor o zaman ama olsun havalı oluyor.
Dünyada neler oluyor farkındayım ama ayrıntıya girmiyorum, tekbir seslerine Hepiii börtdeyyy !! karışan ile hafta sonunu B seçeneği ile geçirmek isteyen kadın videosunu izledim amaÇok da geri de değilim yani. Festivale devam, filmlerimi yarın yazıcam inşallah. Dün Söğütlü çeşme metrobüs durağında indikten sonra CKM gitmek bir saat onbeş dakikamı aldı. Taksi yok, dolmuş yok, yol yok. Anadolu yakası Avrupa yakasına “Kuurrbaaaaan olsuuun !!! ” burada hiç olmazsa araçlı trafik var, bir şeye binip umutlanıyorsun, alternatif yol ise sayısız dermişim. Hem gelirken hem giderken bunaldım valla, henüz tövbe etmedim ama ramak kaldı, yolu bilsem yürüyeceğim inan ki o kadar fazla bir mesafe de değil, mesafeler.
Bu hafta bunalma haftası idi, vergi dairesi de iki yarım günümü aldı. Taşeron memur olunca bilgi seviyesi olmuyor, o masadan bu masaya devam ediyor, güya sistem var da her şey görünüyor da ,,, palavra gördüklerini anlamayan anlatamayan adamların elinden iş çıkana kadar sinir olmanın ötesine geçip katil olasın geliyor. Bu arada kafamda bir deli soru var “Yaww bu devletin en çok para kazandığı kalemlerden biri içki sigara vergisi, kendi eliyle kumarı destekliyor,Piyango, toto, loto felan, faiz desen hat seviyede,vergi faizi günlük işliyor,vergi dairesinde bi alacağın olsa sana faiz vermez ama bağırta bağırta alır. Bi bakınca devletin kazancına haram karışmış oluyor, bu haram paralarla sen kalk Diyanete bütçe yap, sonra da böyle çarpılıyoruz, sebep aklanmamış paralarda mı acep ?”
Bir araya toplanınca geceler sabaha doğru uzamaya başladı, sabah ev halkı ile geniş kahvaltı yapıp (Diyetteyim) ev toplama, yıkama, ütüleme,pişirme, sofra ayarlama … sonra da anne sinemaya, geç çay kahve faslına yetişiyorum ama.
Bugün dağılma günü, gelenler geri dönecekler inşallah, bana da bir pazartesi sendromu kalacak dermişim, Şu an eve bakıyorum, salıya bile pazartesi gibi davranmam gerekebilir. Neyse sağlık olsun, her şey geliyor ve geçiyor, mühim olan geride anılacak güzellikler kalabilmesi, cümleten günaydın, pazar kahvaltısı hazırlamaya gidiyorum, çay ve kızarmış ekmek kokusu üretmek istiyorum, uyuyanların burnuna ulaşan, “aaaannneeee kahvaltıya ne yaptın ? güzel koktu !!” diye onları masaya taşıyan kokular,

29 ŞUBAT

Sis var, görüş mesafesi çok kısa, bu sis öğlene güneş var demek olabilir. Ev içinde de görüş kısıtlı, bir çok eşya insan atıklarının altında kaybolmuş durumda. Atık derken; yerinden alınıp da kullanılmış ama yerine konulmamış eşyalar, onları gizleyen kış aksesuarları, polar battaniyeler, yastıktan kuleler, okunmuş gazeteler, gidenlerin üstünden en son çıkanlar, su içilen, çay, kahve içilen bardaklar, fincanlar, kavanoz dibinde kalmış yiyecekler, defterler, kitaplar, kapı ağzında terlikler, banyoda ıslak havlular, “yıka beni !!” diye bağıran çamaşırlar, dağınık yataklar, mutfakta yerine kalkmayı bekleyen özel gün kap kaçakları, balkonda çöp yığını ve kuruması için asılmış ama bi arpa boyu yol almamış çamaşırlar, koridorda ütü masası, masa üstünde kalemler, kağıtlar,kitaplar,saatler, kulaklıklar arasında deodoran ve soda şisesi, çamaşır makinesinin çalışan sesi, henüz uyuyan kaldırılmayı ve beslenmeyi bekleyen kızım ve bu karışıklıkta son yolcudan da haber almış, yazıp çizen, diyetine devam eden, bir yandan Kazancı Bedih’den “Kınıfır bed reng olur ” dinleyen, daha sakin bir hafta temenni eden ben.
İtiraf etmeliyim kiiiii sene seneyi aratıyor, bu hafta çok yoruldum, hatta dün son filmde uyukladım, yani bunda filmin de suçu var ama o kadar yorgundum kii loş ortam, sessizlik, yanıp sönermiş gibi gözüme gelen film ışıkları, bende kuzey ışıkları etkisi yaptı, hep aynı noktaya bakar mışım gibi bir ara gittim, geldim, An itibari ile “süper kadın, anne ” gibi bir şeye benzeyip hem evi hem de kendimi kendime getirmem lazım.
Evcek toplanmışken, anneye yakışan çok güzel hareketleri yaparken, kültür ve sanat faaliyetlerine de devam ettim. İF bu sene sönük geçti, bir film hariç salonlar dolu bile değildi, ve her film geç başladı, filmler de “aman aman ” dedirten cinsten değildi, hepsini görmedim tabi ki de ama değişik görenlerle aynı muhabbeti yaptık.
KRİSHA ; İkinci partinin bana göre en iyi filmi idi. Aileden dışlanan, sonra kendisine bir hak daha verilen, aile yemeğine çağrılan ama yemeğin içine tüküren Krisha başarılı idi. Filmde yönetmen ailesini oynatmış, iyi de yapmış.
ORMANA DOĞRU ; Ülke Kanada, bir orman evi ama her şey son teknoloji, bir baba ve iki kızı, kızların biri deli gibi dans edip seçmelere hazırlanırken öbürü de üniversite sınavına çalışıyor, “Allahım bu ne teknik, bize ne zaman gelir ” derken film de elektrikler gitti, ve bir buçuk yıl kadar gelmedi, geldiğini de görmedik, bu arada kızlar her şeyi kayıp edip, yeni bir hayat kurdular, yıldız derecesi, yaniii !!!
SEN BENİMSİN ;Orijinal adı “A BİGGER SPLASH, Ralph Fiennes’i halktan biri olarak izledik. Malum genelde pek oturaklı roller oynar, sesini kayıp eden bir rock yıldızı, onun eski ve yeni sevgilisi, eski sevgilinin genç kızı, İtalya’da bir bağ evi, aşka sorgular sualler, sonunda bir cinayet ve şuç var ceza Allah katında, fena değil, izlediklerim içinde bir tek bu vizyona girecek.
YERYÜZÜNÜN KRALİÇESİ ; Bu da son film idi, kız arkadaşların yüzleşmesi, her şeyi elde eden ama elinde tutamayan bir kadın, başarının gölgesindeki kadınlar, depresyon, çare olamayan çareler. Uykumu getirecek kadar ağır bölümleri vardı, netekim uykum da geldi.
Bir festivalin daha sonuna geldik, sıradaki Kısa Film festivali’nı Youtube’den izleyip, araya Konser, sergi, gezi, okuma felan katıp, esas favorim İstanbul Film Festivali’ne güç toplayacağım inşallah.
Sis kalkmamış ama günün sis perdesini kaldırıp, mecbur hayata bir yön vereceğiz, su ve sabun ile sıkı ilişkiler kurup,bir müddet yemek yapmayacağım dermişim :))))
“Kınıfır bed reng olur, aşka düşen deng olur,
isterem başıya gele, ah bile gele, vah bi gele,
göresen ne reng olur ” güzel türkü, halaya kalkmış gibi kalktım valla, mecbur halay başı, nereden başlasam diye sormadan, ayak basmadık, elimi sürmedik yer kalmayacak diye yemin içmiş gibi,
Cümleten günaydın, olabilecek en güzel haberlerle dolu bi hafta olsun işallah !!!

2016 OCAK AYI GÜNLÜKLERİ


12540971_10153977862438159_646555223899872704_n

01 OCAK

Yılın ilk günü kendimi bir maratona niyet etmiş de koşsam mı, yürüsem mi bilememiş, parkurun adresinden şüphe etmiş,dereceden ümit kesmiş, ipi göğüslemeyi istemiş, ama bunun başına “sadece” eklememiş, illa ki yıla serpilmiş ekşııınnları olsun dilemiş bir halde hissediyorum Kaçta yatarsam yatayım, aynı saatte kalkıyorum hallerine sahibim, çok şükür, uykumda ara ara bozulmalar oluyor ammaaa telafi ettiğim zamanlarımda var
Hep beklenti içindeyiz, yeni bir yıl daha başladı diye yeni yıla yüklenmeye başladık, onu bunu isteyenler, şunu bunu dileyenler gani, pekiiiii, bu yıl bizden ne bekliyor, yılda yıllar boyunca kendi haline gelememiş, hep üstüne bir şeyler yapıştırılmış, bir şeylere adanmış, iki lafın biri olumsuz başlamış, bazen lafın ikisi de olumsuz oluyor, arkasından konuşulmuş, yüzüne gülünüp, sırtından vurulmuş yıllar da bizden şikayetçi midir ? ” yapıp yapıp üstüme atıyorlar, vicdanları, merhametleri yok bunların, hem memnun olmazlar hem de kıllarını kötüye kıpırdatırlar, daha bunlar iyi ile kötü arasındaki farkı bilmiyor, birinin iyisi diğerinin kötüsü olduğunda kabullenmiyor, car car çene var ama, anam bencil bunlar, yalan dolan bunlarda, çalma çırpma bunlarda …” diye eski yıllar aralarında toplanıp gün yaptıklarında yeninin umutlarını kırar mı acep ?
Bence kırmaz, “umut kalbimizde yaşayan susmak bilmeyen geveze bir kuştur” diyenler haklı, o kuşu öldürmek kolay değil ama doğuştan kalbinde kuşu olmayanlar ile kuşları çakal kılığında olanlar var, işte onlar kalbinde umut kuşu olanların düşmanı, bakış açıları bakmıyor onların, kör onlar, sizde kör olun diye uğraşırlar.
Yani benim kuş ötüyor ( Hışşttt gülmeyin, bakim, edepsizliğin lüzumu yok :))))) ) Dün akşam onu gençlerin komik videoları ile besledim, liyselilerin valiye şükran halleri, müdür ile yardımcıların klipleri, kendi gözlerinden analar babalar … onların deyimi ile “yarıldım valla !!!” Noel Baba’nın yetişkinlerden gelen halleri de ayrı güzel di, Namaza durandan striptiz yapana kadar … Gece boyu buralara kar yağdı, şimdi de iki blok arası güneş parlıyor, üst katın karları şıp şıp diye eriyor benim camıma, hane halkının olanı derin uykuda, çay koydum, ocakta,evin halini hiiiiiç sorma, ben de çok bakmıyorum zaten, baksam ne olacak, o da ayrı.
Yanı, yani o hep bir umut var içimde, kuşumla beraber türküsünü söylüyoruz, “her şey güzel olacak !!!” illa ki, gayret bizden, baharı getirmek zamanın elinden,
Gün aydın, yıl aydınlık, kalbimiz ferah olsun, olsun valla, cümleten

03 OCAK

Kademeli olarak dolan ev kademeli olarak boşalmaya başladı. Hayat bu, çocuklar yumurtadan çıkan kuşlar gibi,kanatlarını kullanmayı öğretip, salıyoruz, “dönerse benimdir, dönmezse kendi bilir” mantığı çocuklar için geçerli değil, Onlar hep dönerler, anneler babalar dönsünler diye var ki. Evden ilk çıkan büyük oğlan olduğu için, aradan geçen sekiz dokuz seneye rağmen geldiğinde gideceğini düşünürüm, hep. Dün akşam gitti, varmış, haberini aldım ama daha üstünden çıkan eşyalara, sağda solda kalmış döküntülerine dokunamadım.
Arada kendimi test ederim, üç çocuk, iki oğlan bir kız, birini diğerinden daha çok seviyor muyum, birine zaafım var mı, diye. Bir neticeye varamadım henüz :)))) Benim çocuklar aralıklı olduğu için, üst üste gelme durumu yok, bir kıskançlığa da şahit olmadım, birbirlerine kızdıkları oluyor ama küsmelerine imkan vermiyorum, şimdilik gücüm buna yetiyor, kavgalarına da hiç müdahale etmem, tek tek ifade yaparım ama, Zaman ayrılmış çocuklar benimki, severek isteyerek doğurdum, Anneler çocuklarını tamamlayıcı severler, bir kusurlarını telafi etmek için değil, herkesin zayıf yönleri var, anneler hep bu yönlere çalışır aslında. Dışardan bu çalışmalar zaaf gibi algılanabilir ama marifet zaafa döndürmeden arkasında durmaktır.
Gider ayak burnuma bir broşür uzatıp,”bu motoru alıcam !!!” dedi, Yeni ehliyet aldı, bir sarsıldım önce ama hevesini kırmadım, “ekipmanı tamamlamadan trafiğe çıkma !!!” dedim, “geldiğimde beni de arkaya atar gezdirirsin ” diye de ekledim, Yapacak bir şey yok, yerli yersiz muhalefet iyi sonuçlar vermiyor, “tedbirli olduğuna emin olup, herkesin bir vadesi var, gelince hak yerini buluyora iman edicez” hepsi bu.
Ben bile üşüdüğüme göre hava iyi soğuk, kombiyi daha çok açmak çözüm değil, çünkü herkes açıyor ve giren gaz miktarı belli, üstü hava, çay koydum, “evim evimmmm, steril evim !!!” uygulamasına bugün biraz girecem ama ağır program yarına, “yoruldum” desem yalan olmaz, eeee yıllanıyoruz, vücudu hor kullandığımız zamanlar oldu, şimdi acısı çıkıyor,
Dün “Eğer Bu Bir Film Olsaydı” diye bir oyuna gittim, DT dan, 1992 Yugoslavyası,bu dönemi yaşayan bir aile hikayesi, gözlerim yaşardı, sonunda.
Günlerden pazar, yılın ilk pazarı, bugün herkese ayın üçü, herkese pazar amma herkesin bu pazarı yaşama ve hatırlama şekli farklı olacak, f”arkların farkında olmak ve farklara saygı duymak ” bu önemli, peki öyle olsun, o zaman deyip, günaydın diye de ekledim, hava hafta içinde ısınacak, bol yağmur geliyor imiş, kar durgun temizlik, yağmur ardından donmuş, ölmüş her şeyi önüne katacak inşallah

04 OCAK

Yorulmuşum, bilgisayardan dizlerime yayılan sıcaklıkla kendimi, anne kucağında hissettim,Tabii ki kendimi o anlarda hatırlamıyorum ama kendi çocuklarımı kucağımda hatırlıyorum, Bazen kandırılmaya çok müsait oluyorum, sonradan tezgahları anlıyorum ama. Ara ara Kırmızı Başlıklı Kız olsam masal hemen ormanda biterdi, derim kendi kendime ammaaa Oduncunun Çocukları’ndan biri olsam o eve geri dönmektense ormanda korkudan ölmeyi tercih ederdim, Galiba benim için en iyisi Pamuk Prenses, gerçi bugün evi cifleyip baloya yetişen Kül Kedisi gibi oldum :))) Aaaay yorgunluktan bunlar, sabahın köründen beri şimdi oturdum, sildim süpürdüm, koltukların şeklini değiştirdim, köşe bucaklardan bir kase kadar kuruyemiş topladım, çay döktüler sandı idim, bir telaşla ben içerdeyken izleri yok ettilerdi, ben de bilmemezlikten geldi idim. Meğer kül tablasını devirmişler. yatak yorgan, hali kilim, banyo, balkon, mutfak neeeee var ise elimden geçti, ben de kendimden geçmedim ama makul bir saatte geçicem, yılın ilk pazartesini akladım kanımca :))) Bu arada tv de Esra Erol’a bakıyorum, bu tipler iyi malzeme oluyor, seyirciler arasında komşular var mı bilmiyorum, bunların ne kadarı kurmaca, ne kadarı düzmece, dürüstlük oranı nedir, akşam takılıp sabah atılan yüzükler var, bizim ailede kaliteli bekarlar var, kendi programımı yapsam mı acep diyorum.” Aaaaaah bir evlenen pişman bir evlenmeyen !!!” diyen büyükler evli olanlar mı ? Evlilik modası geçmeyen ama stili değişen tarz isteyen bir kurum :)))
Bu tarz benim diyenlerdenim ben, tarzımdan ödün vermem ama çizgimi kendim aşarım dermişim.
Bi yazasım geldi bir iki satır geçtim işte, yayılan sıcaklık, enerjiye döndü hazar :)))) biraz da oyun oynayıp,gidip, yarın zabanan gelcem inşallah

05 OCAK

Yağmur yağıyor, bazı yerlerde seller akmış olabilir, elektrik kesik, martılar topluca uçuyorlar, hazar kahvaltı için, kızın kahvaltısı hazır, öğlene ton balıklı sandviç yaptım. Kendime sabah kahvesi için su ısıtıyorum. Ellerim portakal kokuyor, evden deterjan kokusu yayılıyor, bahar çiçeği olanlardan,
Diyorum ki ; insanlık bir gelişmiş, sonra da üstünü örtmüşler, hazıra konmasın diye gelenler, Göbekli Tepe yazıları beni şaşırtıyor, gizemleri ve tahminleri soru işareti dolu, bunlar yapılırken aralarında savaş, kin, nefret, nifak … yok mu idi? Günümüzde herkes küs herkes dargın, her şey tek tip olsun diye çabalar, “Tanrı’nın istekleri iletene göre değişiyor” inanmak şekil şartı gerektiriyor, cennetlik cehennemlik ayrımı kulların elinde
Sonra, sonra huzur yok. İran gene coşmuş, Suudiler’le halaya durup halay başı kavgasına meyli var, aslında her iki tarafta istek var, ölenler kimin umurunda, anaların babaların, ateş düştüğü yeri yakıyor.
Bugün günlerden okuma yazma, geyikli battaniye, çay, kahve günü, tamamen aylak değilim, çamaşıra devam, yemek de yapılacak, az dışarı da çıkmak gerek,
Güne başladık, gereken ne varsa yapılacak, cümleten kolay gelsin, her şey daha güzel olacak, değişmez ama geliştirilebilir demirbaş umut, Günaydın

06 OCAK

Bu sabah uyandığımda mavi bir gökyüzü ile karşılaşacağımı ummuştum. Tahminlerde 14 dereceyi görünce, bir bahar havası bekledim, şimdilik beklentim boşa çıkmış görünüyor, grinin elli tonu ile idare edicez artık :))
Dün uzun uzun elektrikler kesildi, programımı bozmadı ama. Zaten ben gibi teraziler iki arada bi derede kaldılar mı tansiyonları iner çıkar, hiiiiç sevmeyiz belirsiz ortamları, bir şeye karar verirsek yapmaya gayret ederiz, ama karardan dönmeyiz, olmuyor ise olmaz, o başka,çamaşır yığını kazanda adam pişirecek yamyamların odun yığını gibi, henüz yarılanmadı bile, günde iki makine yıkıyorum, kurumuyor ki . Bugün yemek de var. Ben eski usuldenim, aylık kasap alış verişimi yapar, bölüp dolaba atarım, Dün çıkardığım kıymadan iki çeşit yaptım :))) malzemeden çalmadım valla, bereketi içinde dermişim, aslında yemek yerken beni bunaltan, yemeğin emeğine eziyet eden kıza her gün fastfood yapsam daha çok memnun olur da, sağlıklı beslensin, “annem oğulları gelince yemek yapıyor” demesin diye gayretim. ayrıca oğlanlar yaptığım her yemeği iştahla yer, kız tabağın her köşesine bir şey ayıklar, bir kaç kez pirinç taneleri için arkasında dolandığım olmuştur,i Yemediği halinden belli diyenlere ; “Kız aynı benim gibi büyüyor,bilenler bilir, uzun yıllar ne kadar ince olduğumu, hem de iştahlı olduğum halde ” Hemen yazının altına “he valla !!!” diyenleri bekliyorum,
“Venedik’te aşk, Varanisi’de ölüm ” bitti, bir sürü yeni şey öğrendim, Venedik’i bu kitapla gezebilirim, Varanisi ‘ye de bi gidesim geldi ama hevesim çabuk geçti, Ganj’a inen tapınak basamaklarını, muhtelif tanrı heykellerini, yanan ölüleri, suda şifa bulanları, çamaşır yıkayanları, mikrop yuvalarını … görmüş kadar oldum. Sonra Mine Kırıkkanat’an Bir Hristiyan Masalı” nı okudum kiii kitap 8 baskı yapmış, tamamı belgeye dayalı, İstanbul’da insanın ayağının toprağa değdiği her yerde tarih var, bunca hor kullanmaya, çalmaya çırpmaya, yağmaya rağmen var. Konu Büyük Kostantin’in sahte vasiyeti, onla güçlenen papalık makamı,Doğu, batı Roma veeee Katolik ve Ortodoks mezhepleri onların güç savaşları … Matbaa kurulmadan önce okuma yazmayı bir tek rahipler bilirmiş, okuyup yazamayan krallar bile var. yani cehalet her devirde prim yapmış, yapmakta, zaten felsefe ve mantık da yasakmış, fikir yürütmek, tartışmak da dolayısı ile, Otoritenin adı farklı, işlev ve istek aynı, neyse kitap güzel, okunması gerekenler arasında.
Geçen yılda okunacak 50 kitabı not almıştım, okudukça sipariş veriyorum, haftanın kitabı “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz / Semih Gümüş , Semih Gümüş edebiyat atölyeleri de yapıyor, gitmedim, ilk kez okuyorum, yazılarını okumuşluğum var ama. yeni kitaplarımın kendine özel ayraçları var.
Yaaaa işte, bir yanı devamlı cehenneme özenen, bir yanında cennet mekanları bulunan bu başımızı döndüren dünyada kitap dünyalarında kayboluyoruz. Gücümüzün yettikleri ile dengede olmaya çalışırken gücü yetenlerin ezmesine maruz kalıyoruz, evet ; hiç bir suç cezasız kalmıyor, adalet yerini buluyor da bu uzuuuuun zaman alıyor.
Ne diyelim ; Kolay değil böyle yaşamak, kolay değil, bunca yükü böyle taşımak kolay değil, hayat kısa, gitti gidiyor bilmeyene, aşk bi ceza, adam gibi sevmeyene …” diyor Ajdaaaaa Pekkannn. hiç bir şey kolay değil, kolaya kaçmak isteyenler şiddet yanlısı oluyor, valla tarih yazıyor, ölü insan makbul insan.
Umutlarımızın sağını solunu kemirenler var,onların alayına isyan edip, alayına direniyoruz, günaydın …

07 OCAK

Gece en sevdiğimdir, Bayılırım gece gezmekerine, geceyi anlar, dinlerim ben. Sokakların, ışıkların, evlerin, insanların, yolların, tarihi binaların, yoldan geçen arabaların … gece dilleri, anlatmadikları, Arif olana havale ettikleri hikayeleri vardır. Bu sessiz hikayeler saatlerce bakışma ile yazılır.
Dün gece etkinliğim, Karaköy’de hemen iskelenin ardında idi. Bir durak önce inip Galata Köprüsünü yürüdüm. Ağır ağır bakına bakına. Balık ekmek kokusu, sıra sıra oltacılar, uzaklarda ışıklı tarihi binalar, ışıklarını yakmış vapurlar, köprü altında akşamcı telaşı, bi de ılık bir hava, şeytan diyor ki ; kaybol ara sokaklarda, ay ışığı yordamıyla, tabiki de uymadık şeytana,Yanlış adamlar bulurdu beni yoksa :)))))
Her şey iyi, mümkün mertebe güzel de Beyazıt Kulesi hiiic olmamış, ışıklar “pavyon burada !!!” der gibi.Eskiden Beyoğlu’nda akşam inerken yanardı, yoldan görünen ışık , “ışığı takip et de gel, az arkadayız ” der gibi.
Bizans Okumaları’ na gittim, dün akşam, kitabın masaya yatmış haline, “neden masal ki adı? ” ile başlayan konuya bi yaklaşıp bi uzaklaşan muhabbet gerçekten hem kaliteli hem de çok bilgilendirici idi. En son, “Fransa’da kimse Napolyon’un para, paraaa, parraaa dediğini bilmiyor, yokmuş öyle bi şi !!!” Bilgisi ile sarsılıp , kendimi dönüş yoluna vurdum, onikiye on kala, bal kapağına dönmeden eve vardım. Dönerken tramvayı beklerken, banka oturup, sağıma soluma, önüme ardıma eni konu muhabbetle baktım, binince de camlara yapıştım, baktııım baktııım.
Kısmetse bugün de az daha öteye gidicem, yine kitap okumalı, bu sefer boğaz manzaralı:) Istanbul’u gece mi gündüz mü daha çok seviyorum ? Bu soru üstüne çalışıyorum :))) Ondandır, bu faaliyetler. Hayatta bi nedenini bilmediklerimiz, bi de bilip de üstüne gitmediklerimiz var. Aaaaah bu kırktan sonraki yılların gözü kör olmasın:) insanı insan yapıyor.
Cümleten Günaydın…

08 OCAK

Seslere eskisi gibi tahammülüm yok , ammaaaa “para sesi, su sesi , kadın sesi kulağa hoş gelir” diyen bilmişlere ; “Bi de Murat Gülsoy’un kitap okuyan sesi ” diye ek yapabilirim, Hocam her kelimenin hakkını vererek, cümleyi vücut diliyle besleyerek, okur konuşur. Yeni kitabını ile ilgili bir söyleşi yapıldı, ardından kitabı elli sayfa kadar okudu. Tabii ki de izleyici kitlesinin yüzde sekseni hanımlar idi, Akları çoğalmış, sakallanmış, saçlar omuzlara uzamış, hoş adam hocam, normal yani :)))) Fakat ben hayatının merkezine bir insan koyamamış, kimsenin de merkezinde olmak istememiş biri olarak fanatik olamıyorum. Neyse, kitap delirme ve ölüm esintili, Borges ve Tanpınar izli, “pi” sayısı önemli bir rolde hatta “pi” sayısı hiç bu kadar seksi olmamış … diye tanıtıldı, mühendis yazar, bu arada Prof da olmuş, okuyacaz bir ara,
Dün bir lodos arkasına bir yağmur, evden çıkmak yürek ister bir havada yedik yuregimizi yola düştük, yer üstünden metrobüs, yer altından metro, bu arada metrolarda yer üstü yer altına yağmur geçiriyor, ulaşımı sağladık, pembe metro çıkışı arkadaşla buluşup Bogazici’nin tiki mekanlarından birine oturduk, Amerikan usulü; filtre kahve, clup sandviç, çikolatalı Pasta, dışarıda cama vuran yağmur damlaları, içeride hafif bir buharlanma. Cocukluğumuzdaki gibi cama yazmadık ama aklımızda yazılı kalanlardan epey bir konuştuk, ordan burdan.
Sonra salona yürüdük, ucaksavar da idi etkinlik. Yağmur, gece, üniversite havası, öğrenciler, yurtlar, kütüphaneler, final günleri … ortamın ruhen içine çekildik.
Ülkenin bir yarısı cehennem ateşlerinde yanarken, diğer yarısı umursamaz halde olsa da umursayanlar var. Endişe ve kaygı duyuyoruz. Kimler bizi nereye götürüyor, biliyoruz, ama bu yol değil.
Uzamış satırlar yine, kısadan Günaydın olsun, hep bir sorumuz olsun, cevabını bulmadan yakasını bırakmayalım, hele memleket için illaki, askere polise tam destekle olmuyor bu işler, anlama dinleme de istiyor, bazen bir çok konuda fanatik olmak istiyorum, bul liderini, ana fikrimi, takıl peşine, ooooh misss, koyun koyun git, olmuyor anacım, fıtratımda yok, Günaydın dediydik di mi ?

09 OCAK

Yataktan kalkmadan düşündüm ; “Ben savaşların, acıların çocuğu muyum ki” diye. Kuşaklara bakıyorsun, büyük büyük dedeler kayıp, en yakın bilgi babamın babasından, tarlada çalışırken askere almışlar,” boynunda ekmek torbası ile gitti ” yani tek yanına alabildiği o , son görülme yeri tarla,Bir daha haber alınamamış, Çanakkale’de öldü derler. Kendi doğumun ihtilal esintili, küçük bir kız idim, radyodan idam haberleri dinlediğimde, İsrail ve Golan tepeleri dediklerinde , aklımdan mahalledeki bir tepe ile benzin geçerdi, Biz büyüdük ama ortalık hiiiç durulmadı, savaş anıları ile büyürken, kendi iç savaşlarımıza sıra gelmedi, dünyanın orasında burasında patlayan silahlar hep konumuz oldu, Vietnam’da ABD ile Rusya kapıştı, yerli halk öldü, arkasına İran Irak geldi, Rusya parçalandı, duvar kalktı, Yugoslavya patladı … yazmakla bitecek gibi değil. Bu arada içeride de rahat yok, yetmişlerin sonu, seksenlerin başları tam da gençliğime denk gelir, bi de lise üniversite yılları. İnsan her Beyazıt’tan geçtiğinde aynı köşe de anar mı 16 Mart’ı, “Bu köşede ben geçtikten sonra öldüler !!!” diye , anıyor valla, Bakıyorsun değişen bir şey yok ama gelişen savaşlar var. Biri istiyor, peşine takıyor milyonları, artık adına ne dersen de, kurular yaşlar aynı kazanda.
Savaşların en büyük destekçisi insan psikolojisi, genelde hasta ruhlar ve ondan şifa bulacağını sanan başka hastalar bir araya gelip. dünyanın da hayatın da içine tükürüyorlar. Kalabildikleri kadar lider kalmak onlara yetiyor, tarih onları nasıl yazıyor ya da yazacak, sonları nasıl olacak … umurlarında değil. Bakıyorum olana bitene : “Tarih tekerrürden ibaret !!!”
Okuduğum kitap üç koldan ilerliyor, ben kolların işkence bölümünde takılıyorum, yazılanların doğru olduğunu biliyorum, tekrarı içim kaldırmıyor. yarım asrı devirdik, nasıl bir hayat bizimki, geriye bakıp da yıllara damgasını vurdu, diyeceğim bir ilerleme yok, insanlık için ne bulmuşuz, ne yapmışız, neyi kurtarmışız ? bunlara aniden bir cevap veremiyoruz, düşününce de vereceğim şüpheli. Ayrıntılardan öteye geçemiyor hayat, diyanet fetvası, cuma namazı, kiminin saçı, kiminin sakalı, yeşili yok et, ihale candır, hadis var hısımını kayır …
Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de iki gün evvel borsa çöktü, 15 dakikada 7 puan kaybedince kapadılar borsayı, büyüme durma derecesine gelmiş, hemen diğer ülkeler de dalgalandı, dolar bi ayaklandı. Merkez bankası döviz rezervlerinin 20 binini yemiş, kalan 100 bin böyle giderse idare edermiş, nasıl yani diyenlere ; Dünya ekonomisi kötüleştikçe bize yarıyor, Allahın hikmeti işte, iyi insanların yüzü gözü, suyu hürmetine :)) Bir şekilde sıyırmaya devam ediyoruz. Kimsenin başarısı değil yani.Bu mevzulara sıra gelmiyori vatanı silahla kurtarmaktan kurtulamadık bi türlü,
Aaaaay daraldım yeminler, hava açmaya başladı ama ben içimi karartmaya gayret ediyorum, hemen bir tedbir almalıyım.
Evvelsi gün pembe metroda çalıyordu, Diana Ross/ Dou you know where you’re going to ? bak aklıma geldi, sabah melodisi olarak bi çalalım, bi sabun reklamına da koymuşlardı müziğini vakti ile.
Aaaaaah hatırlanacak ne çok şey var da, kötüden iyilere yer kalmıyor, “bu dünya batmasın, beni sevmeyen ölmesin, kimse kimsenin kulaktan dolma ipini çekmesin, çocuklar şeker de yiyebilsin, emekli maaşım Cihangir’de ev tutmaya yetsin :))))) Bu sene leyleği silah zoru ile havada tutmaya niyetliyim :))) Gidip gelirken yoruluyorum ama, bu ay bakıcam artık, maaş bir artı bire yeter mi merkezde,
Cümleten günaydın, acıyı bal eyleyip, yanan ağzımız için çareler üretip kaldığımız yerden devam, illa kiiii olacak, biz görmesek de bir gören bulunacak.

10 OCAK

Sabah kalkınca; saçımı toplar, yüzüğümü takar, yüzümü yıkar, camdan bakar, çaya kahveye su koyar … diye uzayan zorunlu hareketlere “şarjı dolan telefonları fişten toplar, kendi telefonumda yeşil ışık var ise sosyal medya hesaplarıma, maillerime bakarım ” ı da ekledik. Bunlar önemli tabi, biz uyurken neler olmuş, kimler uyumamış bilmek gerek. Bu sabah instagramda yeni bir takipcim olmuş, Malatya Kayısıları beni takip ediyor :)))) Telefon mesajları içeriklerine bi de Yasemin eklenmiş, sigortacı imiş, “kaza olursa arayın beni !!!” diyor. Bu arada muhtelif kremler, bahis odaları, masaj salonları derken, “ara beni, tatlı tatlı sohbet edelim !!!” mesajları da almaya başladım, artık beni, yani numaramı kim satıyorsa, yelpazeyi gayet geniş tutmuş, kombi bakımından, arkadaş bulmaya, belediye, parti, bakanlık haberlerinden, emlak satışlarına kadar ne ararsanız aramayın, sorun ben de var :))))
Bu sabah aklıma Pazar Yazıları geldi. Gazete giren evlerden biri idi bizimki, babam akşamları eve gelirken getirir, pazar günleri de görevli çocuk alırdı. Burhan Felek’in Recep’in kahvesi yazısı olurdu, o zaman yaşım daha küçük idi pek gülecek bir taraf bulamasam da büyükler ne okuyor diye okurdum,Benim aklımda kalan pazar yazıları Güneş Tecelli’nin Abuzittin’e yazdığı mektuplar, sonu hep ” Münasip yerlerinden öperim !!!” diye biterdi. Oğuz Aral ‘da okudum uzun zaman, hatta yazdıkça, yaşadıkca okudum, karısını, kızını, pehlivan oğlunu, kendi ayrı evini, hayatı ne de güzel anlatırdı, bir ara Hıncal Uluç’da okumuşluğum var, Şimdilerde ara ara Kanat Akkaya, Ayşe Arman, Murat Menteş, Yılmaz Özdil, Ahmet Hakan … okuyorum. Ama daha çok sosyal medya üzerinden, gazete almayı bıraktık neredeyse, ama kitap ve dergi alıyoruz. Aslında hiiiç okumam dediğim kimse yok, okuyamadıklarım var ama yine de çeşitlendirmeyi severim.
Ara yıl tatili kimine göre başladı, kimine göre karneden önce son hafta. bizim ev için tatil demek,”aanem sevdiğimiz zor yemekleri yapsın, yattığımız kalktığımız saat belli olmasın, evin her yanında kablolar dolansın, kulaklıklar birbirine dolaşsın, uzun oturalım, program varsa sokağa uzayalım, indirip bir günde on bölüm dizi bakalım, film olsun arada, mısır yapar annem ki …” şeklinde algılanıp yaşanıyor.Her çocuğu evin bir misafiri saydığım için, hoş görü sınırlarıma pek sınır koyduğum söylenemez.
Zaten benim de programlarım var, hatta önümüzdeki haftaya yığın yapmışım :)))) Bir orta yol bulucaz artık.
Zengin kahvaltılı, bol sohbetli, okumalı, yazmalı, gerekiyorsa gezmeli, yatıp yuvarlanmalı bir pazar olsun, içimizi karartan dallara basmıyoruz ama o dalları yok saymıyoruz. dönen dünyada başımız dönsün bugün ki yanına ayaklarımız yere değer gibi de değmezmiş gibi başlayalım , günaydın

11 OCAK

Kitabımı bitirdim. Adını kitaptan daha çok sevmiş olabilirim. “Belki sonra başka şeyler de konuşuruz” Karşımıza nadiren de olsa, kısa anlara damga vuran, içimizin birden ısındığı, karşılıklı sessiz anlaştığımız insanlar çıkıyor, yara yarayı tanır misali, içimizden bi açılıp saçılmak geliyor da onu başka zamanlara saklıyor, oluyoruz. Bana olur mesela, ama o zamanlar hiç gelmez, gelsin diye de aşırı bir çaba gösterilmez, gelmedi diye küsülmez … o ihtimali seversin.Belki o da bir umuttur, sırtından bi yük indirip paylaşma ihtimali. Neyse öyle çabucak okunan bir kitap değildi benim için, bazı cümleleri tekrar tekrar okudum, eksik çeviri cümleleri gibi idi, benler, bizler karışmış, yani öyle istenmiştir muhakkak, bir yazım hatası olacak değil ya, İki şey kitapla beraber aklımda kaldı, birincisi o gökyüzünde gördüğüm parlayan şey yıldız değil uydu imiş. Ben de “bu nasııı yıldız laaa” diye içimden geçirmiştim, uzun zamandır meğer uydu takipcisi imişim. Sonra “İrlandalı Kız” bir döneme damga vuran, benim henüz küçük olduğum için gidemediğim, Emek sinemasında altı ay oynayan film. 70 mm, 6 kanaldan ses. Türkçesi ; Tam ekranı kaplayan film, salonun sağından solundan üstünden altından yayılan film sesleri, sene 73 imiş. çevrildiği sene 70, iki oscarı var, görüntü ve yardımcı erkek oyuncu.Hatta filmde hiç konuşmayan oyuncu ödülü alırken de hiç konuşmamış, bu da tarihe en kısa Oscar konuşması olarak geçmiş.Kasaba dekor olarak inşa edilmiş, rüzgara dayansın diye hem de taştan, sonra okul hariç hepsi yıkılmış, İrlanda’da bi adada geçiyor, Biraz Madame Bovary, biraz Notre dame’ın kamburu karışık, James Joyce’un çizdiği mahalle manzaralarından çok uzak, üç saatten fazla süren bir film. Ben de dün akşam izledim. Üstünden 45 sene geçmiş. Yine de sıkılmadım.Formatı tvlere uygun değil her halde, bazı filmler hiç düşmüyor, mesela bu filme hiç rastlamadım. 1900, Amarcod, Avcı, Benim güzel çamaşırhanem … aklıma ilk gelenler bu yazdıklarımı yaşım tuttuğu için izledim ama bi tekrar etmek isterim, aradan yıllar geçti, ben de büyüdüm, bakış açıma ne olmuş bilmek isterim.
Bugün pazartesi, hava güneşli, lodosa hazırlık var, bende yoğun bir program var, bu programlar için yaptığım planlar var, planlar arasında geçmeler ve esnemeler var, “olduğu kadar olmadığı kader” , ön teselli cümlesi. Niyet önemli, gayret şart, işler ve güçler her zaman dengede olamıyor, neyse bunlara takılmadan, programı ya takır takır hayata geçircez, ya da takıldığı yerlere biz takılmıcaz, bilmem anlatabildim mi ?
Bazen hayat tam da böyle ;” Yuvarlak pizzayı üçgen kesip, kare kutulara koyup, kare, dikdörtgen evler yapıp adına daire diyoruz” Sosyal Medyanın bilmişi Bahattin’den alıntıdır, bence de
Bu hafta her sabah yazmaya bilirim, belki akşam yazarım, yazmam bilemem, evi canlı tutup, canlı etkinliklere taşınmak, gitmeler, gelmeler … yorucu olacaktır, Nasıl böyle yığılma yaptım bilmiyorum dersem yalan olur, demek ki telefonun ajandasını da hayata geçirmek lazım, bu hafta ona da çalışayım, Yeni kitap Murat Gülsoy/ Yalnızlar için çok özel bir hizmet, hazar elli sayfası okunmuş nasıl olsa :)))
“Bilemiyorum ama merak da etmiyorum, zamana serilmiş çamaşırlar gibi hayat, sırası gelen toplanır, gerekirse ütülenir, gerekirse sağa sola verilir” gibi bir ruh halim var ama çamaşırı olabilecek kadar bitirdim, olan ütüyü de yaptım, valla.
Olabilecek her şeyin en iyisi olsun ihtimali ile destekli, güzel bir hafta olsun, cümleten günaydın. Ne seyrettim, nerelerde gezdim, ne dinledim, ne yedim, ne içtim, kimlerle idim… haber etcem, merak etmeyin,

13 OCAK

“Lodosun gözü yaşlı” derlermiş.Esti, savurdu, denizi de karayı da birbirine kattı, sonunda ağlaya ağlaya sakinledi.
Ben sakinleyemedim ama. Silah sesine, patlama sesine çok hassas kulaklarım , her ses yeni haberlerle geliyor,Geçmişten anılar da getiriyor. Aklımın dipsiz kuyusuna attığım, odalarda ışıksız, kör kuyularda merdivensiz kaldığını sandığım anılar.
Dün haberi aldığımda Beyoğlu’nda sabah kahvesi içiyorduk, yan masadaki adam söyledi, sonra açtık baktık, sonra yayın yasağı geldi, sonra rehber grubu olan arkadaş mesajlarını sesli okudu, arkadaşı yaralanmış, aklımda “Saçlarımın arasında et parçaları var !!!” kaldı, Yaşayan unutamaz, ben de unutamam, bir zaman gözümü her kapadığımda ses aklıma görmediğim ama hissettiğim görüntülerle gelecek. Üstünden ömrümüz varsa yıllar geçecek, belki geçmeyecek yenisi gelecek. Kim, kimler kazanıyor, olayı onun bunun şunun yapmış olması neyi değiştirir, suçlu bulununca lanet yağdırıp, yüzüne tükürmek,kin ve nefrete yüklenmek, cenazelerde slogan atmak, şartlar uygunsa şehit saymak yeterli mi ? Özmedir Asaf’ın aklımda kalan dizeleri var “Bizler savaş ölüleriyiz, bundan böyle karşı karşıya değiliz, bildiririz”
Uyuyamadım, abuk subuk rüyalar gördüm, yattığımdan yorgun kalktım,ruhumun iç derinlikleri yaralı, hasta, bıkkın, kırıntıya dönmüş umutlarına bakıyor, bunlardan pasta olur mu diye, yine de bi umut var ama o ölmedi, ölmeyecek inşallah.
Sabah uzun uzun buzdolabında tereyağını aradım, olduğundan eminim ama yok, yok, göremiyorum, bulamıyorum. Sonra kabını boşalttığımı hatırladım, gözümün önünde duran tereyağı kabına koymuşum. Ekmek kızarttım, bol sütlü kahve yaptım, ayva reçelim var, yeni pişirdim, kıza kahvaltı hazırladım, içimden “bari ayvayı tatlı yiyelim ” dedim, bi tuhaf güldüm …
Bir patlamadan sonra oturup ikinciyi beklemek, köşe başlarını tutan simitçi ve kestanecilerin sivil polis olduğunu anlamak, üstüne doğrulmuş silahlar eşliğinde yürümek, kalabalıklardaki şişmanlara, hamilelere şüphe ile bakmak, poşetlere, çantalara takılmak, müze görevlisinin seni “buyrun şeker alın, her zaman bekleriz,yine gelin” diye kapıya kadar uğrlaması da “bi tuhaf gülme” sebepleri. Gerçekten gülünecek şeylere gerçekten gülebilmek dileğiyle …

14 OCAK

Gökyüzü ilgi alanlarım arasında öyle bi çalışma yaptığım yok ama denk geldiklerimi okuyorum. Anlatan olursa dinliyorum. Arkadaşın dediğine göre bu yıl gezegen dizilimi ikinci dünya savaşı sırasında olduğu gibi imiş. Merkür üç ayda bir geri gidermiş, artık karşısına hangi burç denk gelirse, amaaa jüpiter var ya işte onun takipcisiyiz, denk gelirsek bolluk bereket. Göbeklitepe’de de bir gökyüzü dizilimi varmış diye okumuş idim. Benim yükselen Başak, aslen Teraziyim Rahibe Teresa ile Lady Gaga arasında gidip geldiğim doğrudur.
Gece ortalık gümbür gümbür yıkıldı, uykudan uyandım, gözlerimi tavana dikip, siren sesleri bekledim, sonra mavi ışıkları görünce yağmur geliyor dedim ve geldi ama ne yağmur, ne kadar yağdı bilmiyorum, tekrar uyumuşum ama camlardan evin içine yağar gibi yağdı. Gök gürültüsünden artık korkmuyorum, zaten artık bir çok şeyden korkmuyorum, öğrendim ki korkunun ecele faydası yok, korku da bir esaret, elini versen kolun gidiyor,en iyisi “aç elini de kartları görelim” şeklinde meydan okuma.
Muzaffer Şerif Başoğlu sosyal psikolojinin kurucularından mış (1906-1988) Adını hiç duymadım, 1945 de siyasi bahanelerle tutuklanıp ABD ye göç etmiş.Burada yaptığı çalışmalarla dünya çapında itibar kazanmış. Oklahoma’daki Robbers Cave Milli Parkı’nda yaptığı deney tarihe geçmiş ; 12-14 yaşlarında 12’şer öğrenciden oluşan iki grup birbirinden habersiz bir aylığına ormana yerleştiriliyor. Ayrı gruplara yerleştirilen çocukların bazıları arkadaş. Grupta hiyerarşi var, üyeler üstlere koşulsuz itaat etmek zorunda, ceza sistemi var, gruplar isim de seçmiş, biri Kartallar, biri Yılanlar. Sonra bu gruplar karşılaşıyor ve kamp bekçisi olan Muzaffer Şerif gözetiminde aralarında yarışmalar düzenleniyor, çocuklar karşı grupta olan arkadaşlarına çok sert davranıyorlar, yarışmalar bir ölüm kalım mücadelesi haline geliyor, birbirlerine saldırıyorlar, tuzak kuruyorlar, hakaret ediyorlar. Öyle ki yarışlar iptal edilmek zorunda kalıyor. Son olarak Muzaffer Şerif, iki grubun birlikte çalışarak temiz su kaynağı bulmalarını söyler. Düne kadar dövüşen çocuklar ortak bir hedef için birlikte çalışmaya başlarlar. Görüş alış verişi, iş birliği, el birliği, teşvik … derken sorunu çözerler. Sonuç ; Bir toplumu bölmek çok kolaydır. sadece onlara ayrı grup isimleri vermek yeter.Arkadaşlıklar kolayca bozulur, düşmanlık ve savaş başlar. Toplumu birleştirmek de kolay, yeter ki ortak bir amaç belirlensin. Bunu da yapacak olan Kamp Bekçisi,Kimlik değil kişilik önemli, hiç bir aidiyeti üstünlük ideasına dönüştürmemeliyiz. Kimliğimizin parçalarına tapınma bizi kişiliksizliğe götürür, emek ve eser vermeden kimlikten doğan avantajlarla geçinenler toplum değil sürüdür. Bilgiler bu ayki OT Dergisi’nden Murat Menteş’e ait. Anladığım kadarı ile yazmayı bıraktı, gerçekleri yazmak ikna edici olmuyor diyor, buna örnek olarak da ABD’nin elinde nükleer silah var diye Irak’a saldırmasını ve bunun doğru olmadığı baştan beri belli iken sadece itiraf edildiğinde bile destek verenlerin %2 sinin gerçeği kabul etmiş olmasını veriyor. “Bir gün hep birlikte su kaynağı arayacak olursak, o gün gelirse, yeminlen aranızdayım ” demiş bitirmiş. Bulursanız tamamını okuyun derim.
Suyun başını tutanlar varken, kaynak aramaya gerek yok, tarih notlarını alıyor ama bize faydası olacak mı bilmem, bizde gözümüzü gökyüzüne diktik, bakıyoruz işte, kulağımız yerde ama gönlümüz kırıktan da öte …

15 OCAK

“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler …” biz bu şarkıyı dinlerken , dinleyip içlenirken yaş hanemiz onlardan yirmilere yeni geçmiş idi. Söyleyenin sesi de daha değişmemiş idi. Kayıp yıllarımız var mı sanırdık, ileride kaybolacak yıllar ihtimaline mi kederlenirdik bilemedim. Şimdi düşündüm de kayıp yıllarım yok benim. Zor yıllarım var, sağına soluna biraz cila isteyen yıllarım var. Ama kayıp ve tekrar yaşamak istediğim yıllarım yok. Aslında kayıp yıl diye de bir şey yok, ya yok saymak istediğimiz ya da geri gelsin isteyip de getiremediğimiz yıllarımız var. Maalesef yılların işleyişi geriye dönüşü mümkün kılmıyor, adına özlem dediğimiz bir duyguyu beslememize sebep oluyor. Yok saymak ise zor iş. Bir kere var olan bir şeyi yok saymak olağan üstü bir çalışma gerektiriyor. Bence bu olay ağzı kapanmayan bir bavul gibi, içi aşırı dolu, kenarından sarkanlar var, çok zorlarsan patlama ihtimali var, içindekileri paylaştığın insanlar var, sana kötü onlara iyi oluyor … felan fistan. Var olanları yok saymaya kalkmak bence ruha zarar hele uykuya külliyen zarar, uyuyamayanlar, konuyu kapatamayanlar, her gece yeni plan program yapanlar, bir gece kaldığı yerden devam edemeyenler tekrar tekrar başa dönenler.
Aslında hayat kafaya takılmayacak gibi değil ama, bir tarafa çalışırken öbür taraf elden gidiyor, fotoğraf panoramatik olmalı amma tek kare meşgul ediyor insanı.Bir tek ortak nokta var, “zamanı gelince herkes ölüyor” bizim zamansız dediğimiz şeylerin bile geldiği, gelmesi gereken bir zaman dilimi var.
İnsan dibe vurmayı bilmeli ve kendine bunun için bir imkan vermeli kiii sıçrama yapabilmek için ayaklar yerden kuvvet alabilmeli.
Bunları söyleyebilmek epey bir yaş almayı gerektiriyormuş, Onu bile öğrenmek zaman alıyor, zamana katlananlar, zamanı aşanlar, zamanla yarışmayanlar, zamanı yaşayanlar … kazanıyor. Ne kazanıyor. kendini kazanıyor, kendini kendin olarak bilmek güzel, “ortalık maskeli güzellerden geçilmez iken, bir sabah kendin olarak uyanıyorsun, ne makyajın var, ne yapmaya niyetin, ne de hazırda bekleyen masken.Bunun öncesi de var, sonrası da olacak, bu sabahlar da bir gün essa sabahlar gibi olacak… !!!” , “havanın açık olmasına sevineceğiz, günlük koşuşturmalara ancak kendi sürprizlerimiz damga vuracak, ”
İyi şeyler düşünüyorum, iyi olsun istiyorum, Biliyorum ki insanın en yakın takipçisi vicdanıdır, o da varsa diyenlere cevap veriyorum ; illa ki vardır, illa ki bir gün sakladığımız yerden çıkar,
Bir yerde okumuştum “Sırat köprüsünden jeeple geçilmez” öyle, Ben de karıştım, hafta sonu birbirine karışmış iplerimi tek tek çözüp yumak yapmaya çalışacam. Sonra da onlardan battaniye örüp üstüme alıcam, karanlıklarda saklanan şeylerin bir faydası yok, örelim, güzelleştirelim, görünür yerde üstümüzde taşıyalım bari, yeni bir haftada yenilenmiş, yeni gibi buluşalım inşallah

18 OCAK

Kar bugün için beyaz bir sayfa açmış, sivri köşeler kaybolmuş, evler arabalar, ağaçlar birbirine yaklaşmış. Her şey temiz bir örtü altına saklanmış, gözlere ferahlık, içlere beyaz sıkıntı. Şöyle bir baktım, hatta evin bakış açılarını dolanarak baktım da unutmak da hatırlamak kadar zor. Unutmak yılların getirdiği bir doğallık gibi görünse de her konuyu kapsamıyor. Bu ara seksenlerle çok haşır neşir oldum, okuduklarım, seyir ettiklerim, yaşananlardaki benzerlikler … içim darda biraz, gerçi geçen haftayı farklı bir dünya da yaşarmışcasına yaşamaya gayret ettim ama bu sabah baktım ki ben yine aynı benim, bunun da sevinilecek bir yanı var, aaaaah derin mevzular var, derinlerde yediğimiz vurgunlar var.
Cumadan cumartesiye deli gibi gezdim denebilir. Yine Sultanahmet’ten aşağıya bıraktım kendimi, bu sefer Karaköy, üç yıldır gidiyorum oralara, Fransız Geçiti’nden Kılıç Ali paşa Hamamı’na kadar dar sokaklar, sokağa taşmış cafeler, cafe ötesindekiler, minik butik usulü dükkanlar, tarihi dokular, kediler, gençler, ruhu genç olanlar … güzel, benim sevdiğimden, ilk defa akşam yemeğine kaldım, sonra Perşembe pazarı’na tiyatroya gittik, in cin top oynuyor sokaklarda bi kağıt toplayanlar, bi de maddeye bağımlı yaşayanlar, yerleşim yeri değil artık, gerçi eskiden de değildi , kalabalık olmayınca hızlı hızlı yürüdük, grup halinde, mezarlıktan geçerken şarkı söyleyenler gibi, bilmezseniz gitmeyin, yol soracak kimse yok. Neyse oyun ve oyuncular güzeldi, Kasap oyunun adı, etin tükendiği bir dünyada insan etini sunmakla ilgili, manidar, düşündüren, acı acı güldüren bir oyun. Çıkınca Metronun Haliç durağına geliyorsun, böylece bir gece vakti, ışıklarını yakmış İstanbul’a Haliç üzeri bakmış oldum. İlk kez bindim ve notumu aldım, “Cemreler düştükten sonra, bir akşam üstüne doğru, Eminönü’nden yürünecek, gün batmaya yakın hatta yeni battığında o köprüden, “Akşam kavuşmadan, dükkan kapanmadan aşk mümkün müdür hala, zamana aldırmadan, korkmadan usanmadan, yıllar sararmadan, aşk mümkün müdür hala” diyen Levent Yüksel’e cevaben aşk ile bir bakılacak” yatmaya annemgile gittim, annemgilin yatağının bir köşesine ilişip uyudum, sıcak ve huzur dolu bir uyku, kanımca anam babam başımı bekledi, sonra eve kısa bir ilgi alaka, kütüphaneden bir iki kitap alma, kahvaltı derken ablamla kendimizi Beyoğlu’na attık, çevik kuvvet bile bizden sonra geldi,  Başka sinemada The Club filmi, Şili’nin Oscar adayı, Berlin’den ödüllü, kiliseden sürülen dört rahip ve başlarına bir rahibe, Umberto Eco bi de bugünleri yazmış gibi, beğendim, sonra yeme içme, Harbiye Şehir Tiyatrosu Fehim paşa Konağı, oyun üç saate yakın ama sıkmıyor, Turgut Özakman yazmış, güzel de sahnelenmiş, beğendim, sonra da yorgun argın eve gelip, pazar günü mutfak terapisi yaptım. Hafta içinde Murat Gülsoy’un Yalnızlar için çok özel bir hizmet kitabını okudum, özel bir kitap olmuş, satır aralarında Nerval ile tanıştım, Kendini bir sokak lambasına asan, uyuşturucu bağımlısı, akıl hastası, hiç bir yere yerleşmeyen, gezgin bu arada pek çok kez İstanbul’a gelen, Tanpınar’a Abdullah Bey’in rüyası için ilham veren, sürrealist bir şair imiş, bulduğum şiirlerine bi baktım ama ben çeviri şiir sevmiyorum, gezi yazıları ve öyküleri de varmış, onlara bakıcam. Dün de Ercan Kesal’ın Nasipse Adayız’ını okudum, yazar, doktor, oyuncu, senarist, sıcacık bir üslubu var Kesal’ın, bildiğimiz şeyleri,yaşayanlar anlatıyor gibi.
Bu hafta için kendime bir Jane Austen seçtim; Akıl ve Tutku.Filmi var da ben de gördüm mü bilmiyorum, okurken bilirim.Bu arada kişisel bilgisayarımdan da bir kaç film izledim, kendi filmlerimi kendim indirip, telefonumun planlayıcı bölümünü kullanıyorum artık,
Okumak, seyretmek, dinlemek, izlemek … bunlar çoğaldıkça “insan okuma” yetenekleri artıyor insanın da, bir “da” durumu var. İnsan okudukça insandan kaçası geliyor insanın, Çeşit duygusal ağırlık yapıyor, kamburumuz çıkıyor da insansız olmuyor, insansız araçlar bile insan elinden çıkma, “her yerde insan var !!!! ” hasına kıran girdi, Yapcek bi şi yok, öğreniyoruz, tüm türleri bilemedik ama bildiklerimiz ile mesafe ayarı dünyamızı güzelleştirebilir, yani kimine yakın, kimine uzak, hatta bazılarına çok uzak durmakta yarar var, çok yakın durulacaklar sayısı da çok az olmalı, öyle zaten.
Hafta içi ilçe sınırlarında kalıcam inşallah,Oğlan evde, kız da validen izinli, pazar gününde kalacak gibiyiz, bakıcaz durumlara, planlar var ama, A dan C ye kadar, Alışkanlıklara esir düşmeden, olmazlara meyil ederek, şartlanmadan, şartlamadan … sakin.
Hadi inşallah, cümleten günaydın, bu dünya oyalanma dünyası di mi ?

19 OCAK

Çocukların kaçta yattığını bilmediğim gibi kaçta kalkacaklarını da bilmiyorum. “Uyuyana saygı” çerçevesinde sessiz kalmaya çalışıyorum. Ben kaçta yatarsam yatayım aynı saatte kalkanlardanım, bi de gün doğduktan sonra yatakta kalamayanlardanım. Eve şöyle bir bakınca tatil halleri olduğu belli, bu halleri olduğu gibi bırakıyorum, kalkınca iş bölümü yapıcam, en azından birazdan yine dağıtacakları yerleri kendileri toplasınlar. Gerçi onu da yapana kadar insanı çatlatıyorlar. Akşam kıza “bulaşık makinesine boşalt” dedim, alçak; “paylaşalım, bir gözü sen, bir gözü ben olsun” dedi, manidar manidar yüzüne baktım, “tamam, tamaaam” dedi ve gitti.
Sanırım kız validen bugün de izinli, değilse bile kafadan izinli, akşam hesaplarını yaptı, bir tek karne günü gidecek. Dün 6 saat elektrikler kesildi, böylece doğalgazdan tasarruf yapmış olduk. Aaaaay ben bu gece rüyamda Putin’i gördüm. Gerçi, özel bir durum değil, şu sıralar Putin bir çok kimsenin rüyasına giriyordur. “Büyük adam görmek iyidir” derler rüya tabircisi büyükler, ben çok rüya görürüm ama konuyu kamuya açmam, rüyalar dünden, yarından beslenirler, bilincimizin altında kalanlar arada bir rüyalarla havalanır, Daha önceden bir hayat yaşamışsak ben kesin Rusya’da yaşamışımdır, ama devrimden önce, ama soylular arasında, Savaş ve Barış’ın Nataşa Rostov’u , Anna Karenina’nın Kiti ‘si ben olabilirim mesela. O zamanın kitaplarında da ne güzel anlatılır, kışlar, balolar, bi de saman altından yürüyen duygular. “Hislerini saklamak, duygularını bastırmak …” bunlar fıtratımızda var, insan dediğin çözülmek istiyor ammaaaa işi yokuşa sürmeye de çok meyilli. Herkesin kendini anlatma tarzı var, herkesin de bir anlama kabiliyeti. Genelde bunlar aynı noktadan farklı istasyonlara hareket eden, yolu tamamlayıp, aynı yere dönen trenler gibi. Kulağını tersten göstermek de diyebiliriz.
Kar ağaçların dallarını yerlere eğmiş, yapraklılar teslim, çıplak olanlar “neyimiz var kaybedecek” der gibi göğe uzanmaya devam ediyor, belediye ana yolları açmış, ara yollar hastaneye çalışacak, “müjde müjdeeeeee müjdeeeeee !!!! bugün de evdeyim” :))))
Kendime kahve yapayım bari, kendi kendimize yaptığımız kahvelerin de kırk yıl hatırı var mıdır ? Yoksa hatırlı olanlar iki kişilik dertleşme kahveleri mi ? “Hadi anlat bana, en az kırk yıl saklarım, olmadı benle gömerim, hadi çekinme, derdin emin ellerde” der mi kahveler, bence der. hatta sonunda fal kapanırsa bakan anladığı kadarını anlatır, dinleyen de yol gösterir, bir nevi ferahlama söz konusudur. Fala inanmam ama karşı tarafa bir faydası olacaksa, nadiren de olsa, içimden de gelirse, “döktürürüm” yeminlen. Bu da bir çeşit terapi, mutlu olmak hakkımız ise mutlu etmek de görevimiz bir yerde,Sonuçları paylaşmak açısından birlik olmak gerek.
Uzattıkça uzatabilirim, Özet; Her yerde kar var, tatil, evdeyim, kitap, film, çoluğa çocuğa hizmet temalı günler, doğu cephesinde değişen bir şey yok, memleketin genel hali de bakış açısına göre değişiyor, bana göre değnekteki bok seviyesi iki uçtan da hızla ilerliyor.
Mecbur Günaydın …

21 OCAK

Uyanmış ama uyanamamış gibiyim, aklım yatakta da kalmadı ama aklımda kalanlarda coşmuş bir hal var. Yani uykuda geçmesi gereken zamanda bir parçalanma var. Bölünmüş uykulardan uyudum, Kafamın içinde çalan bir plak var, iğne ucunun değdiği yerlerde netlik yok, acı var, devirde bir anlaşılmaz durum , seslerde bozulma var ….”Toparlanacak gibi değil ” diyesim geliyor ama yaşama sevincime, umutlarıma kıyamıyorum. Her şeye rağmen yeni bir güne uyanabilmişim, güne dair planım programım var, yapılacak işler beni beni bekler, işler ve güçler denge için çırpınırken, verilmiş sözlere ihanet olmaz, alınmış sözlere dair de beklentilerim var. Aslında bende beklemek ile ilgili gelişmiş bir durum var. Neyi, neden bekliyorum, ne kadar beklerim, beklediğime değer mi … bu soruları sorup da kendime dürüst cevaplar verebilirsem, ya da verdiğim cevaplar beni ikna ederse ki etmeyebiliyorda durum kolaylaşıyor, beklemiyorum o zaman, zamana yayıyorum :)))
Aaaaah aaaaah hayatta hayat kurtarmış gibi, mış, muş yapan cesaret cümleleri var ; “Bi kereden hiç bi şi olmaz !!!” bence en yaygını ve kesin tövbe tutmayanı. Bu bir kereler, bir kere ile kalmıyor, alışkanlığa dönüşüyor çok zaman, ya da bir kerede kalıp tekrarı için fırsat bekliyor, kapı açıldımı ışığı gören geliyor misali.
“Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür”, çoooooooook öncelerden söylenmiş, afilli bir cümledir. “İnsan hafızasının sakat yanı unutmaktır” diye çevirebiliriz, hafıza unutur ama kendi seçtiklerini unutur, hiç aklımıza gelmeyen ama her an gelecekmiş gibi ip uçları taşıyan hatıralarımız vardır. Bunları yeterli bilgi olmadığından değil, yeterli cesaret olmadığından hatırlamayız. psikologlar duruma “çocukluğuna inme” diyor, Bu çocukluk da karanlık dehlizlerden geçip dipsiz kuyulara varma gibi bir şeydir. Çocukluğu karışık olanlar dünyayı da karıştırmaya meyillidir. İçlerinde tüm dünyayı karıştıranlar olduğu gibi, iki kişilik dünyaları hedef alanlar da var. Allah bizi bunların şerrinden korusun.
Yarın karne günü, elimizde bir liyse talebesi var. Yavrumuz bir hafta öncesinden diğer yavrularla birlikte tatile çıktı, evden telefon eğitimi yapıyorlar. Dün akşamki görüşmelerden çıkan sonuç ; karne olabildiğince iyi, hatta bir belgesi de var olacak, inşallah,sonra aile grubuna whatsapp dan resim atılacak, bilgi verilip, alınmış olacak, bir grup arkadaşla kutlama için evden biraz uzakta olan, ondan daha uzağına gidildiği için izin alınmasına gerek duyulmayan bir AVM de yenip içilip, kareoke yapılacak, en geç akşam ezanı ile eve dönülecek. Durum budur, ben de bugün kendimi yarına hazırlayım bari.
Bi kendi çocukluğuma bakıyorum bi de yetiştirdiğim çocuklarınkine aradaki farklar çok bariz, ama iyi bi şi. Daha öz güvenli, daha bilinçli gençler. Ama daha da tembeller (laf sokmasam olmaz, hazar anneeeeeyim) ; Dün kızdan elektrik süpürgesi yapmasını rica etmiş idim, eve gelince, evde bir parlama var ama yerler de toplanmamış parçalar da var, sonuçtan emin olamayınca usulünce sordum, yapmış valla, ama nasıl yapmış, kafayı onlara takmıyorum artık :)))
Kafaya takmadan günaydın olsun.

22 OCAK

Kalktığımdan beri gökyüzü şekilden şekle giriyor, Koşturan kara bulutlar, bulutların arasından sızan mavilikler var, güneş özen ve itina ile saklanıyor, yığılmış karlardan su yapılamıyor. Yarınki uçak dün akşamdan iptal oldu. Ankara’da dün yoğun kar yağışı öğleden sonra tatil getirdi, buralara beklenen kar gelmeyecekmiş, basınçlardaki oynama şiddeti düşürmüş.
Hava durumlarının havada olanları böyle, yerde neler var dersek ; insanlar insan yemeye devam ediyor, arada vadesi gelen de gidiyor. Mustafa Koç öldü, kıymetli biri idi üzüldüm. Ansızın gelen bütün ölümler aynı, hazırlıksız yakalıyor bizi, ama ölecekler bir hissediyor sanki, kendilerine yakıştırmasalar da son olarak bilinçli bir iki şey yapma fırsatı oluyor, diye hissediyorum. Dün Suffragette filmine gittim, Direniş adı ile oynuyor ama kelime anlamı “oy kullanma hakkı” Kelimenin aslı Suffrage imiş, küçük, minik anlamına gelen “ette” eki dalga geçmek için sonradan eklenmiş.Dünya döndükçe, durdukça kadınlar her şey için mücadele etmek zorunda, ediyor da . Olay İngiltere’de geçiyor, aslı var, 1918 de 30 yaş üstü kadınlara oy hakkı verilmiş, 1928 se erkeklerle eşitlenmiş. Aslında sadece oy hakkı değil, eşit ücret, çocuklar üzerindeki haklar … her biri için erkeklerin koyduğu yasalara mücadele, filmin sonunda ülkelerin ne zaman oy hakkı tanıdıkları yazıyordu, en sonda Suudi Arabistan vardı,” 2015 de ilerisi için söz verdi” yazdılar. Bir an” bizim haklarımız var da ne oluyor sanki” diyesim geldi, eve gelince dedim de. Kaç kişi Mustafa Koç’un annesini bilir, hayatta, ama kimse adını anmaz, boşanmanın tarihi bile net değil, 70 ler olarak tahmin ediliyor. Bizde kadın cezaları diye bir şey var ve müebbet bu cezalar, af yüzü görmez,
” Adamın tımarhanenin önünden geçerken lastiği patlamış, Neyse erkek olunca tabi, sökmüş, tam takacak, dört bijonu da yağmur mazgalına düşürmüş. Kara kara düşünürken, onu izleyen delinin biri “üç lastikten birer tane sök, böylece her lastikde üç bijon olur, bu da seni lastikçiye kadar götürür” demiş,Adam “saol birader, ne işin var burada senin? ” diye sorunca “biz burada delilikten yatıyoz, salaklıktan değil” cevabını almış.”
Öyle işte, hepimiz biraz deliyiz de, delirmemizde emeği geçenler var.
Eve gelince filmle ilgili notları okudum, bu da başka bir bilgi; “gözaltına alındıktan sonra açlık greviyle durumu protesto eden kadınlar. bir çeşit oral tecavüzle ağızlarına boru sokulup zorla beslenmeye çalışılmışlardır. halktan gelen tepki sonucu hükümet durumları ağırlaşanları serbest bırakıp, toparlayanları tekrar gözaltına almıştır. işte buna “cat and mouse act” ( kedi fare yasası) denmiştir.”
Bir şeyi öğrendikten sonra o şey başka şeylere de bağlanıyorsa tüm şeyler topluğu hakkında bir şeyler bilmek güzel oluyor, kafaya iyi geliyor, ruhun ufkunu açıyor.
Hadi günaydın, kızı kaldırıp, gerekli maddi desteği sağlayıp, gerekli izinleri verip (akşamdan konuyu bağladık zaten) karneye yollayacam, karneyi de e-okul’dan öğrendik de olsun yine bir heyecan dalgası için çaba harcıyacağız. Malum hayat anı biriktirmek üstüne …

23 OCAK

Başımı bi kaldırdım, kar yağıyor. Sabah camı açınca havanın geceye göre ılıdığını hissettim. “kar yağınca hava yumuşar” derler çok bilenler. Üstümüze yağan, biri birine benzemeyen kol kola girmiş, başımız üstünde alıcı kuşlar gibi dönen kar taneleri, sayıları gökteki yıldızlardan çok mudur ? Uygun şartlarda, uygun koşullarda bir araya gelip, kalabalıklara halinde toplanan, birbirine kenetlenen, sonrada eriyip giden kar taneleri. Kar taneleri ölmez ama, “su damlasının yolcuğu” kitabını hatırlayalım. “eveeeeet, hatırladım, çocuklara okudum, ben onu, suyun göğe yükselip yine su olarak dünyaya dönmesi” Bu dönüşlerde eksilenler vardır di mi, ama her şey eksilerek döner geriye ki. Yeni bir heyecan olur da eski tat olmaz. Aslında eski tadı ararken yenisinin tadını hissedemiyor insan. “Dönüşleri, döndüğü kadar kabul etmekte yarar var ” diye sallasam, ben bile inanmam. Amaaaaan yaşadığımız dünya dönerken, içindekiler dönmüş, çok mu ” diye bir iç ses muhabbeti yaparak. Aaaaah aaaaah anlıyorum ben insanları amaaa, anladığımı anlatamıyorum, anladığım gibi anlatsam, onlar anlattıklarıma inanmazlar, bir olduğu gibi olmak, bi de olduğuna inanmak var. İşin özü aynaya bakmak ama aynada kendini kendin olarak görmek, senin göremediklerini görenleri ciddiye almak gerek. Sanatların içinde bi de” laf sokma sanatı” olmalı, aslında var da literatüre kayıtlı değil. Hayatımız ; “Elalem ne der, niye benimki eksik olsun, benim olmadı çocuğun olsun, olsun da nasıl olursa olsun, intikamım acı olacak, sözümün üstüne söz konmayacak, trip atmalar, hiçe saymalar, incelikli sandığımız laf saymalar, kafaya takmalar …” böyle böyle tükeniyoruz ama tüketerek. Canlının sevgisini saygısını, cansızın hatırasını evire çevire tüketiyoruz.
Sonra, sonra da yaşadık sayıyoruz. Ne için yaşadık, nasıl yaşadık, ne faydamız oldu, ne bıraktık … anlamadan, dinlemeden geçmiş günlerin adı mı yaşamak ? Konuşmaktan da yoruluyor insan, ne anlayası geliyor, ne anlatası, Ben de tam A.Hamdi Tanpınar okuyacak kıvamdayım, Beni “Huzur” paklar. “Oradan duyuluyor mu sustuklarım !!!” diye soruyorum, Cevap beklemeden, günaydın ….

24 OCAK

sabahları evi böyle görünce göğüs kafesim kalbime dar geliyor, çarpıntıda bir artış, vücut ısısında bi yükselme, dilde bi kıvraklık, cümleler itiş kakış çıkış için sıra bekliyor … gibi oluyorum. Ammaaaaa nafile haller bunlar, herkes uykuda olduğu için, tatil hatırına, misafir bu çocuklar bu evde düşüncesi ile gözlerimi başka yerlere çeviriyorum. Filmler, kitaplar, oyunlar … Bir başka dünyada yaşamımı sürdürüp, buralara da ara ara gidip geliyorum
.Rahmetli annem ; Hi-Men ki kılıçı dili , Baltalı İlah zagor ki baltası terlik, İlk kanun koyucu Hammurabi’den esintili tek kanun koyucu idi, Bize de kurallara uymak düşerdi. Bak yazınca kötü oldu, o kadar da kötü değildi, misal ben her zaman anne kanunlarını kalbura çevirmişimdir :)))) Bir yerinden olmadı, başka bir yerden delme çabalarım anneme “Biz sana karışamayız, senin fermanın elinde” dedirtmiştir. Ama yine de biz çoooook anne baba sözü dinledik. Kendi çocuklarım da iyi de vizyonları dar, ama öyle sevdikleri için. Dün akşam kıyıda köşe de uyurken, gözümü bi açtım; yemek yiyorlar, orta sehpa ortalığa düşmüş, üstü gözükmüyor, bardaklar, abur cubur paketleri, kuruyemiş çanağı, kablolar,kitaplar, telefonlar … koltukların üstünde battaniyeler kiii benim geyikli de dahil, kalabalıktan fırsat bulup örtünemiyorum, terlikler, çoraplar … yazarken daraldım, hala öyle bir yandan da bakıp yazıyorum. yatağıma giderken mutfağa kapıdan bi baktım, uykumu açmayacak şekilde ama etkili, ama emir kipinde, ama “bi yapmayın da görim sizi” havasında “mutfağı toplayın dedim !!!” evet, toplamışlar, ama sadece mutfağı :))))
Annelik tuhaf bi şi ; kızarken seviyorsun, tüm sinir sistemin ayakta iken yüzlerine bakınca kıyamıyorsun, ya da kıyıp pişman oluyorsun,” çocuklarını kokusundan seviyor anneler, üstlerine başka kokular sinmesin aurası bozulmasın diye tüm çabalar” dersem cümle afilli olur da sevginin tarifi, reçetesi olmaz, kişiye özeldir sevgi, her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır, hikayesi de şöyle imiş “Alın yazısı gereği üç koca değiştiren bir kadın, evlendiği her erkeğin, yoğurdu başka başka yediğini, sofraya hepsinin kendi sevdiği şekilde konmasını istediğini görmüş ve kendi kendine mrıldanmış:
” demek ki her yiğidin bir yoğurt yiyişi varmış.”demiş, böylece günümüze gelmiş, neden yoğurt da çorba değil o konuda bi bilgi yok :))))
Yani işte böyle bir sabah, mevzu çocuklar, ev hali, sabah ayaz, gazete, ekmek sırası bende, sertcene bi sabah kahvem var kupada, aklım ise kalabalık, aklıma evim geldi, burası da evim ama esas ev, büyüdüğümüz ev, rüyalara bile hep o eski evler gelir, eski evde yeni görürüz kendimizi, ben bazen kapısını bulamam, bazen pencereden bakınca başka yerler görürüm, aklımda kalan ; ilk perdeler, halılar, divanlar … olur, içinde kardeşlerim, bi de hiç konuşmayan ölmüş annem babam,Konuşmuyorlar sesleri yok ama anlıyorum ben onları,işte, öyle bir gelip geçiyorlar, rüzgar gibi, ama bi koku kalıyor peşlerinde, şimdi çay koktu mesela, babamın ocağa, annemin bardağa koyduğu çay koktu. Aaaaay yine ağlattım kendimi, kızmıyorum çocuklara, biliyorum ki annelik sonsuz, yeter ki iyi hatırlasınlar …

26 OCAK

Bazı evlerin çatılarında kar var, yerlerde de ara ara ağaçlar altında kalmış parçalar var. Bugün büyük bir ihtimalle yenisi yağacakmış, ama gelip de geçenlerden , kalıcı değilmiş, Takip ettiğim meteoroloji sitesine göre kış bitti gibi, şimdilik karlar bitmiş gibi imiş, Mart kışı da 200 sene de bir olurmuş, 87 den bu yana otuz sene bile geçmedi, dünya hala duruyor olursa bizim dördüncü kuşaklara denk geliyor.
Kışlar, yazlar, baharlar ezber bozuyor, çalıştığımız yerden çıkmıyor mevsimler, Bizde de bir standart yok zaten, insan modeli de devamlı güncellendiği için, tiplere ayıramıyoruz. Ana başlıklar var ama şartlar pek çok alt başlık açıyor, aklımız karışıyor, gönlümüz gönüllerle barış yapamıyor. Hep bi ezilen, hep bi alttan alan, hep bi sineye çeken taraf oluyor. Bunlar da sabit değil, sana, bana ayrı, ona apayrı muamele ediyor insanlar. Nabza göre şerbet verenler, gücü gücüne yetenler var.Bu şerbet işi mühim ama. Bir çeşit ödün vermek de sayılabileceği gibi çok sevmenin “Seviyorum uleeeeeeeeeeyn, var mı diyeceğin” şekil savunmasıdır. Yani “seven ne yapmaz” anlamında. Fakat yol köprüye de düşebilir. Yol üstündeki bir takım ayılara dayı muamelesi yapmak da bir çeşit şerbetleme durumudur. Sonra gün gelir, devran döner, keser döner, sap döner. Son dönen iyi döner, Bunların hepsi birden aynı yöne dönünce de işte o ana hesap anı diyoruz, ilahi adaletle de hemen bağlantı kuruyoruz, “Tanrı’nın değirmeni geç işler ama ince öğütür” demiş gavurların ataları. Yani ilahi adalet hatta ama önünde sıra var, bekliyor. Biz de sıranın gelmesini bekliyoruz.
Yani kalkıyorum, güneş doğuyor, hisleniyorum, namaz, niyaz, tefekkür, teşekkür … derken buraya oturunca bünyem atar yapıyor. Neden, neden çünkü önüme yaprak yaprak açılan sayfalar ruhumu daraltıyor, ekonomi, siyaset, göç edenler, doğu illerindeki savaş, genç ölenler, yetimler … hala birbirine nefret dolu cümleler kuranlar, maziyi yaşamaktan kurtulamayanlar, devletin zirvesindeki “dedin, demedin, deseydin ” savaşları. Ne oluyoruz diyorum, aslında ne olduğunu görüyorum, ama çoğunluk aynı yere bakmıyor, çoğunluğun aynı yere baktığı bir yer var ama oraya bakanlar da gözü kapalı bakanlar.
Durum ; “keser döner, sap döner, tavuk döner, et döner” kıvamında, en son kasabın dönmesini bekliyoruz, “döner” için diye şeyettim . Neticede hepimiz bir yere, bir şekle döneriz di mi ?
Öğleden sonra lodoslu kar var, beyaz sayfa açıcaz, inşallaaaaaaaaah !!!!!!

28 OCAK

Bir çöp adam modası var. Bunları örnek alın, ya da almayın şeklinde. Henüz yerini bulamadım ama bulsam bu sabah için çöp “Halime Hanım ” çizerdim. Yine de ben yazayım, siz gözünüzde canlandırın.
“Halime Hanım ; Ayşen’in komşusu, yaşı seksen ile seksenbeş arası, şimdilerde evini kapadılar, oğlu, gelini, torunu ve evin iki kedisi ile birlikte yaşıyor. Terzilik yapıp üç çocuk okutmuş, beyi öleli onbeş sene felan olmuş, doktor kızının sözünden çıkmıyor. Hem deeee hiiiiiç. sabahları bir top yumurta, ekmek, yeşil çay, peynir, öğlenleri, iki parça kırmızı et, haşlanmış sebze, akşamları da yoğurt olan listesine çok sadık. Arada ara sıra kahvesi var. onun için dışarı çıkmak, yürümek şart, hiç olmazsa apartmanın önüne, hiç olmadı balkona çıkıp, kültür fizik yapıyor.Sosyal aktiviteleri ; günlük diziyi günde iki kez izlemek, kabrine yollamak için tesbih çekmek, konu komşunun kapısını çalıp, kısa süreli misafir olmak. Bir yere çağrılırsa da çorabından yüzüğüne uyumlu giyinir gelir,.sadece açık çay içer, cep telefonu var, bir kesede boynunda taşıyor, kese kalp hizasından aşağıda.. Sık sık ağrılarından bahseder ama bence nazara gelmesin diye. Hiç ölmeyecek gibi dünyaya bağlı, yarın ölmekten ise korkuyor, hatta hiç ölmese iyi olur. Benden çok planı projesi var. Seviyor hayatı. Çekmecelere sakladığınız yaşama sevincinizi çıkarıp ipe asın, havalansın, rüzgarda sallansın, güneş görsün. Halime Hanım iyi bir örnek, Halime Hanım gibi olun ”
Bu hafta bana da tatil oldu, sessiz ve derli toplu bir evin tadını çıkarmakla meşgulüm. Doktora gidicem diye etkinlik koymamıştım, doktor da Milli Takım’ın başına gitmiş. Haftaya kaldı artık. Her gün bir, iki çeşit yemek yapıp evin bir köşesi ile ilgileniyorum, sonra da Türkçe, Arapça okuyorum. Annemin de senesi geliyor. Dün çekmeceleri döktüm düzelttim. Kişilere ait efsane parçalar yine dolaplarda yerini aldı. Evde demokrasi var diye soruyorum, istesem atarım, veririm, “Ben yaptım, oldu derim” ama kişiye saygıdan bir ucu yerde, bir ucu gökte, yakası kaymış, rengi solmuş, bir iki parçayı tekrar yerine koydum. Bu parçalar oldukları yerden yaşama dair bi şi saçıyor besbelli :)))) Objelerin anı beslemesinden hoşlanmıyorum. Bir şeye bakıp da bir şey hatırlanacaksa, o zaten hatırlanmasa da olur. Zihnimizin bir albümü var, resimlerle ilgili bilgiler de var, ikisi bir arada gibi komple geliyor. Aklımızda yer etti ise, zaten yeri zamanı gelince istemesek de gelir. Bir parçaya bakarak “hey gidi günler, heeeeeeyt !!!” demenin bir anlamı yok :))))
Kendimi bildim bileli mevzuatın bir kenara bırakılarak yönetilen, ateşe atılmış olan, silahların, zamların can yaktığı ülkeme, ve onun dünya üzerinde sudan ucuz her şeyin bedelini altının gramıyla ödediğini bilmeden her akşam dört saat dizi izleyen halkına günaydın olsun… Farkında olanlar ayrı, onlara gün hep bulutlu, hem de kara bulutlu, ama güneşten umudu kesmedik

29 OCAK

“Biraz üzgün, biraz baş ağrılı, biraz da umutları hasarlı uyandım. Gördüğüm rüyalar mı sebep, birikmiş hayat mı, gelecekteki bulutlar mı bilemem” dersem, kendi kendime trip atıyor gibi oluyorum. “Hani bir şey var ama nasıl anlatılacak biliyorum da nasıl başlanacak kestiremiyorum” der gibi.
İnsanın kendini bilmezlikten gelmesidir, depresyon. Kendini anlamaya çalışmadan, anlaşılmak istenmesidir. Kendi kendimizi kendimize anlatmak zordur. Sağa sola sakladıklarımız, yüzleşmeyi ertelediklerimiz yüzünden birikmişlere sahibiz. Bu birikmişler de her an taşınmaya hazır kapalı kutular içinde durup, tahliye bekler. Sonunda bir uzmana gitmeye ikna oluruz, (onun da başka bir uzmana gittiğinden habersiz) Hiç tanımadığımız uzmana yaptığımız itiraflar ki bunlarda da kaçamak yapılmış olabilir, uzman “arif” ise anlar,ve toplamdan çıkan sonuç, küçük pembe haplar, bu konu da emin değilim, belki de beyazdır, kim bilir yakında yeşilini de yaparlar.
Kafayı taktığımızdan çıkış yapacak şeylere takmakta fayda var. illa ki takılacak bir şey olur, hayat bu da, olacak. Mühim olan konuyu masaya yatırmak, iyi analiz etmek, kendine dürüst olmak, masada yatan konuyu bir sonuçla ayağa kaldırmaktır.
Yapabilir miyiz, istersek yaparız valla, Bunun içinde iletişim şart. İlk önce kendi kendimizle bir haberleşme ağı kurmalıyız. “nasılım, niye, neden acaba, bir hata yapmış olabilirim, nerede yanlış var …” ama dürüst olmak gerek, pembe beyaz yalan yok, “sonra, bi ara bakarız” hiç yok. Yapabiliyorsak ne ala. Zaten hayat dediğimiz sabır etmekle, kabullenmek arasında bir yerde yapılan aktiviteler.
Hafta sonu için kendimi çarşafa dolamış vaziyetteyim, emeği geçen kitaplar, akşam haberleri, internetten okumalar, olanlar ama bitmeyenler … size ne desem ?
Her şey bahara kalıyor, bahar üstüne kalanların altında eziliyor, baktım geçen bahara kalanlar bu bahara da kalmış. Yeminlen daraldım, konuyu değiştirme imkanım var mı bi bakıcam, ruh halim bildik, ” bi ara gelir ve geçer” geçer de geçici geçer, kesin çözümler bulamıyoruz, bulunan kesin çözümlerin bir ucu yok etmeye dayanıyor, yok edilenler ya kayıp ya ölü oluyor, zihin yok edemiyor yani, Aaaaaaaaaaah aaaaah cehalet güzel şey, üstüne bi de Barbie Hatun olabilseydik, bu dünya tadından yenmeyecekti de, olamadık işte.

30 OCAK

“Senden kalan her şey kuytuda bekler,aklımın ucundan şu kalbime düşer,Biri senin montundan giyer,senin gibi kokar, senin gibi güler, aldanırım,zor da olsa dünya değişir, ama ben değişmem, yalandır güldüğüm, aldatırım, inceldiği yerden kopmuyor keder, aklıma inat bütün veda edişlerim, gün gelir bitermiş bütün hasretler, zaman bile yorgun, derin bir of çeker..”
Bu şarkıya bir kaç gündür rastlıyorum, bana zorunlu vedaları hatırlatıyor. Ölüm gibi, illaki, gitmek gibi, illaki bitmek gibi … Öyle işte, özlerken yağmurlar, şiirler, şarkılar … kanımıza girip, aklımızdan akıyor. Kendimizin yazıp da kendimizin okuduğu masallar var. mutlu olanların başına gökten üç elma düşsün, en az üç kişi mesut olsun istediğimiz masallar.
Ölüm aklımı karıştırıp, kimyamı bozuyor. Hele bu aylar o kadar çok giden oluyor ki. Geçen seneden kalan yetişmemiş işler gibi, çabuk çabuk, peş peşe görülüyor hesaplar. Daha birinin haberi soğumadan sıralı sırasız yenisi geliyor. Ölüm tek gerçek. Sevdiklerimizin ölü ruhları içimize yerleşiyor, anıyoruz onları, iyi kötü anılarda. Kötü anılar bile zamanla dayanılabilir ve anlaşılabilir oluyor, kıyamıyoruz, kalbimizin kıyısından köşesinden geçenlere. Ben af edip de, unuttum diye yalan söyleyenlerdenim. Aslında unutamıyorum, unutmak istemediğimden değil ama. “Biri senin montundan giyer, senin gibi güler, aldanırım” misali benimki, gidenlerin ara ara bir şekilde geldiğine inanıyorum, yürekten çağırdıklarımız ama. Kimini özlemden, kimini hesap görmek için çağırıyoruz. Aslında karşılıklı muhabbet değil bu gelişler, biz söylenmemişleri, kör kuyulara söyleyelim diye .
Can çıkıyor, bazı huylar çıkmıyor, arkasında iz bırakan huylarımız var, işte onlar da anı olup kalıyor, sevenlerimize.
Sevmek de mesuliyetli iş, “seviyorum” demek dille olmuyor, dil de de olması gerek.
Heee bacım, aklım okuduğum kitapların içinde kaldı, ortaya karışık yapıp, sayfa aralarına bıraktım, ara ara dönüp bakıcam ne halde diye. Bak işte bugün bu halde, yarın ne olur bilmiyoruz. Geç de olsa öğrendik artık ,” yarın olacaklarla donanmış olarak gelecek, kimine gücümüz yetecek, kimine yenileceğiz, boşuna ince planlar yapıp da kaderi kendimize güldürmeyelim” Yarından sonraki günler ile bir sorunumuz yok gibi, ya da öyle olsun istiyoruz. Yarını görmeden onun da ertesine, onun da daha daha ertesine bakmaya gerek yok, bi bugünü geçelim, yarın var mı bi bilelim … dimi.
Zamanın içinde kalabilmek dileğiyle günaydın

31 OCAK

Kalkalı iki saat kadar oldu, tarçınlı, zencefilli, elma kabuklu, ballı ıhlamur yaptım. Bacımla içiyoruz. Kulağımız, kulağımıza hoş gelecek şekilde şekillendirilmiş haberlerde. Ahlarla vahlarla geçecek bir güne daha “hazırıızzzz” diyor, dilimiz,içimiz ahların vahların kaynaklarında ağlaşıyor. Bugün 2016 nın bir ayını bitiriyoruz, Hicri Rebuilahirin son yarısı Miladi Ocak bitti, Hamsin soğuklarının başlangıcı. Derler ki eskiler; 90 günlük kış Zemherir ve Hamsin diye ikiye ayrılır.Soğukların tepeden indiği Zemherir dün bitti. Soğuklar yandan yandan gelecek artık.Hamsinde ne kadar zemherir kadar şiddetli soğuklar olmasa da soğuk olacak yine de ama ara ara, nefes imkanı var. 21 Marta kadar böyle.İki bölümün birinin sonundan birinin başından altışar gün, toplamda 12 gün şiddetli soğuklarda yola çıkan yolda ölür derlerdi atalar, ezber bozmadığı zamanda mevsimler. Elli gün sürecek Hamsin’de cemreler var, baharın habercisi. 20 şubatta ilki.Su, toprak, hava sırayla ısınacak.
Yaaa işte böyle eski bilgiler, aslında eskimeyen bilgiler. Bizim analar babalar taze Cumhuriyet çocukları, 2:ci Dünya Savaşı’nı korkuyla izlemişler, dedeleri harpte kaybolmuş, neneleri dul kalmış, muhtaç kalmış. Fukaralık diz boyu. Ekmek kırıntılarını çorba tabağına toplardı anam. Değil atmak, ziyan bile etmezdik nimetleri, Elbiseler yamanır, örülür, eski yerleri kesilir, bir başka eskinin yenisi ile tamir olurdu. Kış oldumu annemin mutlaka örgüsü olurdu. Öyle atkı filan değil, bildiğin kazak ceket örülürdü. Tenimize batan kaşındıran ama sıcak tutan yünlerden. Hatta sökülüp tekrar bile örülürdü. Tutumlu olmak başka fukaralık başka. Geldim gidiyorum, ülkem fukaralıktan kurtulamadı bir türlü. Bakıyorum, bakıyorum değişen gelişen bir şey yok, eski tas yeni hamam , yeni tas eski hamam. Bir yeri yarım kalıyor. Devrim yok hayatımızda, ara sıra işine gelenin geldiği gibi reformlar. “Allahu Rabbi Ta’ala kainatı yarattı, Atatürk vatanı kurtardı” Budur. Cümlenin birinci kısmı tamam, ikinci kısmında tartışmalar var. Kurtarmadı biz kurtulduk, kurtarmasaydı, kurtulduk da ne oldu …Geriye bakıp, maziyi didiklemekten geleceği göremiyoruz. İntikam, intikam, intikam … budur, hayat felsefesi. hasta insanlara bakın, bi dinleyin, kafaya taktıkları kendilerini ezen insanlara dair kurgular. Bi yürüyüp gidemedik.
Hafta sonu Diriliş’i izledim. Çok kanlı, bana ağır geldi, sahne olarak iyi de, oyunculuk, çekimler de iyi sayılır … yine de “Allah Allah !!!” dedirten yerler var. Leonardo Dicapriyo her sene “Hadi işalla” diye aday oluyor. Dün de “İftarlık Gazoz” u seyrettim. Şiddetle tavsiye ediyorum. Cem Yılmaz’ın oyunculuğu çok iyi hatta mümkünse yönetmesin, oynasın. Su gibi akıp giden bir film olmuş. Miladi olarak Haziran, Hicri Ramazan. Ege’de tütün tarlası, az ötesi deniz, okul tatili, ustaya çırak çocuklar, kutsal ay ile çakışan Dünya Kupası, cami hocası, ağanın anarşist oğlu, duvar yazıları, bekçiler, solcuların peşindeki sağcı ulasalcılar, ilk oruç, oruça sorgulama, 61 gün kefaret ve 61.ci günde gelen ölüm. Sonunda bi iyi ağladım, ama o kadar çok şeye ağladım kiii şimdi sayamam, burnumun direği sızladı yine.
Yeni kitaba başladım; “Arapların gözünden Bizans”, Huzur’u okudum ama bitmeyen kitaplar arasına koydum, içinden geçenler benim içimden geçenlerle paralel, kesişme ihtimali ile ara ara bakılacak smile ifade simgesi Önümüzdeki hafta yokum, belki bir ara yazar mıyım bilmiyorum. Hafta haftanın intikamını alıyor dermişim. Bi doldurmuşum kiiiii bir ara anlatırım inşallah. Salı günü doktor işlerim var, bakalım ne sonuçlar alacağım.
Uzun uzuuuun yazmışım yine. Ekmek ve gazete sırası bende yine smile ifade simgesi iyi bir kahvaltı hazırlayayım, en azından elimizden gelenleri, en iyi şekilde yapalım. Dünya hep aynı yönde döndüğünden mi acep her şey eninde sonunda eski haline dönüyor, Halden hale gir ve onca çabadan eziyetten sonra hooooop tekrar başa, olacak şey mi ? oluyor ama.
Yılmaz Morgül’de sööörvaaayyvora gidiyormuş, iyi malzeme di mi, baharı geçirir yazı buluruz bu gidişle hem hamamın hem de tasın eskisi ile .
Cümleten günaydın, kendinize iyi bakmak lüksüne sahipsiniz, ihmal etmeyin, öptüm, sevdim ayrı ayrı …

ARALIK AYININ ORTASI VE SONU GÜNLÜKLERİ


10464075_10153727925526768_9090893531156228999_n

Hayata aynen de böyle bakıyoruz, hem de sıklıkla, açılan bir takım kapılar var, kapıların yerleri belli, fark ettiğimizi mi en yakın olanını mı, en yüksekte olanını mı … seçiyoruz acep ? Bunlar gizli kriterler 🙂 Yalnız bazı yerlerden kapı çıkmıyor ama, onlar kapı görünümlü tuzaklar. Resimi Ferda Ünür çekmiş. Fotoğrafa emek veren içine duygu taşıyanlardan.

Bir yıl daha geride kaldı, benim blog yeni yıla henüz uyum sağlamadı, ben de ortayı sonu birleştirdim, valla bir kez daha okumadım. Geçmişle çok haşır neşir değilim, bu hiç arkaya dönüp bakmam anlamında değil, sadece bakılması gerekenlere bakıyorum, ne bileyim işte ; Faydalanılacak tecrübeye dönüşmüş olanlar var, bir daha hiiiç fiziksel olarak anılmayacaklar var, arada onlara bakarım da ben aklımda tutmasını seviyorum, aklımda özellikle yer etsin diye uğraşmıyorum. Akılda kalacak olan neticede bir iz ile kalıyor, yer etmeyenler için çabaya gerek yok. zaten yıl sayısı arttıkça omuzlarda ağırlık da artıyor, neticede 365 güne bir sürü şey düşüyor, yeni bir yıla her sene daha az şey taşıyoruz kiii bu kesin bilgi :))) Ben misal bir kaç çeşit huyumu, bir kaç kişiyi … taşımadım, takipte ısrar ederlerse duruma mafya usulü bakıcaz artık :)))) Şiddet eğilimlerini taşıdım mı yoksa !!!! Aman Allahııım !!!! deyip anında tööbeee ettim. Bakalım Aralık ayının aralığında neler varmış ❤

11 Aralık 2015

Bu sabah bir salep içme isteği ile uyandım. İçemedim ama, yokmuş, artık zamanı marketten tedarik listesine yazdım. Gerçi bu salepler salep değil, nerdeeeee rahmetli babamın hakikisinden elleri ile yaptığı, bol tarçınlı, mis kokulu, bin bir naz ile niyazla içtiğimiz salepler, Bir de içene kadar başımızda beklerlerdi,her yudumda şifa duası ile, öksürüğe, boğaza yanmasına iyi gelsin diye. Şimdikiler eğlencelik, bir şifa dağıttığını sanmıyorum, hatta zararı bile olabilir. Bazı şeyler zamana, bazı şeyler paraya yenik düşüyor. hakiki salepin yerini bulmak zor olduğu kadar, kilosu kim bilir kaç liradır, “çok çokkkk pahalıdır !!!” deyip konuyu kapatıyoruz. Gelelim zamana yenik düşene ; şu sıra bir mağazanın “bizden hediye alın, sevindirin sevdiklerinizi” reklamı var. Ben kramponlusu ile dolmakalemlisine rast geldim, başkası var mı bilmiyorum, topçu oğlanı da tanıdım ama adını çıkaramadım, kalemlisi Gülse Bilsel. Dolmakalem; devirlerin kalemi, markası bir asalet belirtisi, yazısı bin bir manalı,öyle çala kalem yazılmaz onla, dura dinlene gidicen, bitince hemen sayfayı çevirmicen, yazarken eline koluna dikkat edicen, bir ani hareket cümleleri rüzgara kapılmış gibi yukarı aşağı doğru çeker, Sıfır hata şart, telafisi yok, silinmez, bu yüzden düşüne taşına yazarsın Yazdın bitirdin iyi muhafaza edicen, okurken bile şartlar önemli, rutubet, nem sevmez, güneşte bırakmaya gelmez, Yani günümüzün harcı değil dolmakalem. Bana bir tane babam ikili takım almıştı, geçen yılda eşim getirdi bir tane, şimdikiler kartuşlu, eskiden kalemi sökerdin, pompa ile haznesine mürekkep çekerdin, bazen akıtır, ellerin lekelenir, bazen yazıya koca bir damla düşürür, mürekkebi emen kağıtlar vardı, onların ucu ile toplanırdı dökülen ama izi kalırdı, muhasebe defterleri, mektuplar, ödevler, hatta günlükler bile mürekkebli idi bir vakitler, şimdi bazı kimseler, çooook meşhur markalarla ıslak imza atıyorlar, kanımca, vitrinlik, müzelik oldu dolmakalemler. Eve bulaşan mürekkep lekelerine limon dökerdi annem, çıkar mı idi hatırlamadım, lekesi bile mevzu konusu olurdu ki.
Bir de şu aralar içine duygu katılmış araba reklamları var kiii nasıl yapmacık anlatamam, sanki araba almak çok kolaymış da (tenzih ettiğim kişiler var içlerinde :))) ), sevdiğimiz bir tek araba alırsak onu ne kadar sevdiğimizi anlarmış da, o araba ile yan yana ön koltukta oturunca gam keder konfor içinde kaybolur gidermiş de … diye anlıyorum ben bir tek o arabanın parasını nerden bulucaz orayı anlamıyorum :)))) Bi de sesli düşünüyorum ; Aldık arabayı, saldık trafiğe, o araba ile her gün kırmızı gösteren yollardan gidip gelen biri zaman içinde zaten bir canavara döner :))) o zaman markayı mı yenileyeceğiz,
Aaaaah aaaah zaman yiyip bitiriyor bizi de ruhlarımız parçalanma yolu ile çoğalıyor, mutasyona uğrayan yanlarımız var ama…
Haydin bakalım, hafta sonu ruhlara ilaç olsun, yarına annesinin büyük kuzusu gelecek inşallah, Gayri bi yemek yapalım, hatta yemekler yapalım, “misafir ol gel bana, börekler açarım sanaaaa”, eşliğinde mutfağa, Günaydın

14 Aralık 2015

Biz ekonomik durumların, eğitim öğretim şartlarının parçaladığı ama bölmediği bir aileyiz. Tekkeyi bekleyen, çorbayı hazır eden benim, eleman Gamze’de tekkenin devamlısı :))) diğerleri geliyor gidiyor, bu arada kanatlanma zamanı geleni de salıyoruz, izin bizden gayret ondan, misal büyük oğlan, Bu bu buuuu sebeplerle benim hafta sonu cuma öğleden sonra başlar pazar saat 24.00 de biter, gelenler en son vakitler gider çünkü. Aşağıda bir hafta sonu dökümü var ;
Cuma kız ile kavilleşip akşam sineması yapalım dedik. “Casuslar Köprüsü” S.Spielberg Oscar’a yürüyor, yanına da Tom Hanks’i almış dediler, merak ettik, Kendimi AVM servisine attım, ki şöförün, saatin geç olduğunu belirtmek için, “herkes eve dönüyor, sen nereye” babında esprisine maruz kaldım. “AVM Kapandı !!!” önce anlamadım, sevmem öyle tepeden inme muhabbetleri, anlayınca içimdeki şeytanı ses ; En fazla iki cümle ile bunu budarsın, üçüncü cümlede köklerini havalandırır, topraksız bırakırsın !!!!” derkeeeen omzumdaki iyi melek “etmeeeee !!!” diye bastırınca “biz kızla buluşacaz da sinemaya gitcez, beyimin habarı var !!!” diye kuzu kuzu cevap verip taktir topladım ama “Düğün Dernek” dururken niye bu film orası pek anlaşılmadı. Neyse filme zor yetiştik, kız sinemada beslendi, zaten kalabalık değildi, pişman olmadık, beğendik ve tavsiye ediyoruz.
Cumartesi öğlen oğlan geldi, gelene kadar çorbadan tatlıya, nar taneli salataya kadar hazırlandım, biraz soru cevap şeklinde muhabbet ettik, sonra yemek yedik onun uçak 22.00 de idi ben ben 17.00 sularında tiyatro ve akşam yemeği için yola düştüm. Yoğun bir trafikte zar zor akarak Kadıköy Yanyalı Fehmi esnaf lokantasında toplanan gruba eklendim, ev yemekleri, muhabbet derken tiyatronun yolunu tuttuk, “Bahar’dan kalan” Barış Bıçakcı’nın romanından oyunlaşmış, gençler oynuyor, biz arkadaşın kızı oynuyor diye heyecanla ön sıralara yerleştik, çıkınca “soldaki” diye haberleştik :))) şimdilerde pek çok az ömürlü oyun oynuyor gençler, çünkü seyircisi o kadar, küçük salonlar, elde taşınan, dekorlar, hemen kılık değiştirmeler, numarasız yerler, seyirci ile iç içe, gençleri umut verici bulduk, çabalarını taktir ettik, oyunu sevdik, sonraaaaa eve geldim ki, oğlan benden önce evine gitti, saat 23.00 den sonra metrobüs yoldan çıkıyor, E-5 de seyir ediyor, normal duraklarda duruyor, artık hızlı hızlı yürüdüm de bal kabağına dönmeden eve yetiştim.
Pazar günü ev öğlen boş kaldı, küçük oğlan gelmemişdi zaten, kızın da malum programı vardı, evde yalnız kalınca ben de pazara pazartesi muamelesi yaptım, sildim süpürdüm, yıkadım astım, akşam haberlerle bozulan ruh halimi kanal değiştirmeye üşendiğim bir dizi karşısında uykuya bıraktım, gece ara ara kemik ağrılarıma uyandım, şimdi de namaz, niyaz ayaktayım.
Bugün yemek var, evde kargo bekleyeceğim, okumalarım var, ay sonunda babamın senesi, kırk gün sonra da annemin, hatimlerini okuyorum, Kırmızı ve Siyah bitti, Murathan Mungan’ın Kibrit Çöpleri diye kısacık öykülerini okudum, şimdi Maupassant okuyorum, ruhuma iyi geliyor, tam on ikiden vuran öyküler, sırada “Sahilde Kafka” var.Yarın inşallah “Nazım Hikmet, Vakıtları yakalamak istiyorum” var,
Yani sıkılmaya, haset fesat planları yapmaya zamanım kalmıyor, zaman bulup yapanları da Allah Islah Etsin diyorum, hem de iyi yönde, şu iki günlük dünyayı zehir eden insanlar gerçekten insan mılar acep ? tebdili kıyafet dolaşan şeytan olmasınlar, memleket karışık, ilişkiler karmaşık, egolar trafikte çarpışıyor,dert dert üstüne, “ben haklıyım” diyenler bangır bangır bağırmakta, gerçek haklıların sesi duyulmuyor, iyi neye göre iyi, kötü neye göre kötü …dünya dönerken yer çekimi kaybolmuş da insanlar boşluğa düşmemek için bir birinin üstüne düşüyor gibiyiz, geçer mi bugünler ? geçer diyor, bilenler, hissedenler, geçer de iz bırakır, izi kalır diye biliyorum ben de.
Yapcek bi şi yok, ben de iki günlük yazmışım, Hayat arsızı olarak kaldığımız yerden devam, cümleten günaydın diyorum, evrene bir miktar da pozitif enerji saldım, alırsanız, sefanız olsun, çarşambaya kadar idare edin, o zamana kadar “her şey daha güzel olsun” dileğiyle …

16 Aralık 2015

Bir yanda sıralı ölümler, yolcu ettiğimiz, analar babalar,hısım akrabalar, bir yanda sırasız ölümler, dul eşler, yetimler, öksüzler, bir yanda hayat bayram olurken, bir yanda evi barkı savaş yüzünden terk edenler,bildiğimiz gördüğümüz memleket halleri, bilip görmediğimiz gizli memleket halleri, zorun ötesinde sanki bu günler, acıyı paylaşmak biraz havada kalıyor, “Bana damdan düşeni getirin” diyen hoca misali, hayat devam ettirebilenler açısından devam ediyor, bugünlerde şu cümleyi bile yazmak kaç kere yutkunmak istiyor, “dün dünde kaldı bugüne bakmak lazım” diyorum “vakıtları yakalamak” açısından, bir şekilde aklımızı oyalıyoruz işte gönlümüzle birlikte, sevgili günlüğe dünden kalanların kayıtları :
Sabah kız ile yola koyuldum, istikamet Hisarüstü Boğaziçi Üniversitesi, öğrenci velisi olduğum doğrudur, veli toplantısı değil ama benimki, Dünden Yarına Nazım Hikmet Sempozyumu, ölmeden bir şeyler daha öğrenmek için çabalar. Neyse işe, okula, özel işe gidenler arasına karıştım, sırtımda en az üç kişi ile seyahata başladım, Cevizlibağ’dan önce de yaşıma hürmeten değil ama oturdum, Gayrettepe’den metro, Bi daha metro, bu metro yeni ama zengin metrosu benimde ilk siftahım, aktarma felan yok, direk basıyon akbili, renkli florasan ışıklı, yuvarlak tavanlı koridorlarda, hatta tenha bile, yürürken kendimi sahne için ismi okunan tavşan kız zannettim o derece yani :)))) Terminal farklı dizayn, yuvarlak bekleme koltukları, metal ama renkli, yolcu giyim kuşam, okunacak dergiler, silip süpüren görevli, makinede su, çikolata, yolculuk başlarken, duracağı üç istasyonu sayan, “iyi bir gün” dileyen vatman, boş koltuklar, huzur, huzur, huzur … insan arada kıyıp akbiline binmeli, valla, rüya gibi, ondan sonra ve önce metrobüs insanı ruh hastası eder kiiii neyse genel yolcusu zaten, metrobüsten geçmiyor, çarşıya gidip gelen üst tabaka dermişim :)))) Fakaaaat bir kusuru var, devamlı var mı bilmiyorum ama leeeeeeş gibi sidik kokuyor, tuvalet yapmayı unuttular da personel raylara mı hacet görüyor, yoksa bir yeri deldiler de devamlı sızıyor mu bilemedim, ama kokuyor, Kadir Abi şehrin altını oyuyor, üstünü yükseltiyor. Son olarak tarihi yarım ada için çıkan çekme kat iznini çok yerinde buluyorum, o çekme katlara yapılan bir restaurantta ay ışığı altında dönen döner kokusu ile led ışıklı tarihi binalara yakın yakın havadan bakmak, turistler için müthiş bir deneyim olacaktır, diyorum, üzülerek ama, kim takar bizi, iMaksat turist gelsin, gelsin de bitli bitsiz fark etmez.
Biraz da bahçede kaybolduktan sonra salona ulaştım, ilk konuşmacının yarısına yetiştim. Sempozyumlar çok bilenlerin, yeni bir şeyler daha bilip onları paylaşmaları için var, bildiklerini okumak yerine anlatmak amaca daha uygun, bi de yazdıklarını okumya zaman yetmeyince, “şurasını, burasını atlıyorum ” demek gayri ciddi oluyor, ammaaa oluyor. Beş oturumun üçüne katıldık, Yıldız, Mühendis Edebiyatçı Murat Gülsoy idi, kendisi de hocam olur , Bir iki çift laf etme fırsatı da buldum, Nazım’ı anladığımızı zannettiğimizi anladık, anlamışız ama eksik anlamışız, yalnız şiir değil, sinema tiyatro, felsefe ile tasavvufa ilgi alaka, onlara şiirsel çakma, ikinci yenileri anmama, Yahya Kemal eziyetleri, Orhan Veli’yi sonradan sevme, etkisi altında kaldığı yazarlar, etrafını saran kadınlar, anne ile ilişki,siyasal kimliği … bir sürü aklımda kalan şey oldu,Jokond ile Si-Ya-U adlı eser inceleme altında idi, ilk kez duydum ve müthiş bir şey yazılmış, yıllarca önce bu eserle Kürk Mantolu Madonna’ya bağlanılıyor,Vakıt niye vakit değil onu bile öğrendik,Edebiyatın yaşamla, umutla ve gelecekle olan ilişkisini kurmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. (Alıntı) Aynen katılıyorum, hep daha çok okumak, daha çok yazmak, daha çok öğrenmek, yeteri kadar konuşmak istiyorum.
Bu bilgilenmenin bedeli olarak akşam sızdım, dinlenmiş kalktım çok şükür, zaten Allah iç ağrısı vermesin, yerini bildiğimiz ağrılar gelip geçiyor, içimiz ağrırken sinyali doğru düzgün alamayız ki, sinyalsız ağrılar, yeri belirsiz eşyalar gibidir, varlığı bilinen, ele gelmeyen eşyalar gibi.
Haftayı da ayı da ortaladık, günler gelip geçiyor,zaman geçerken biz zamanın içinden mi geçiyoruz, zaman mı üstümüzden geçiyor belli değil, bir geçen bir kalan var da hangisi diğerinden evla bilemedim, Bir günaydın demek gerek, bi de elimizden geldiğince yaşamak gerek bunları biliyorum ama bi de bugün “Saman Sarısı” nı bi okuyalım, iyi gelecek hepimize, inşallah

17 Aralık 2015

Kalktım pencereyi açtım, hafif yağmur var, toprak kokusu gelir gibi oldu burnuma, kendime kahve koydum, filtre olanından, o olurken çamaşır makinesini çalıştırdım, sonra yerime gelip, bilgisayarımı açtım, Beethoven’ın 245. doğum günü imiş, baş yapıtlarını düzenlemesine yardım ettim smile ifade simgesiOdanın içine doluverdi, müzikle gelenler, hayat da yazılmış müzik parçaları gibi olsa, başımıza gelenler notalar olsa, her halimize bir şarkı, sonra onları ara ara dinlesek de dinlerken içimiz daralmasa, dinlediklerimizi bilsek felan fistan işte. Müzik, resim, edebiyat, sinema, tiyatro … güzel şeyler. Ruhu besleyen, kalp gözünü açan şeyler de her şeyin bi kötüsü var ama, kötülerin krallığında devrim hayali kuranlardanız bugünlerde, ne ara bu hale geldik, kesintisiz iktidar ve istikrar var iken, %50 hiç desteğini çekmemişken nasıl olduk böyle, kabahat kimde ? Cehaletin güzel bir şey olduğuna inanıyorum, aklına uygun iki cümle duyan insanlar destan yazıyor, insan bir şeyi savunurken, doğruluğundan emin iken her tür gelebilecek soruya cevap verebilmeli. Biz de soru yok, olan sorunun cevabı yok, muhakeme hiç yok. sesini yükselten, bağrına yumruk atan, efelenen kazanıyor. Biz de adet böyledir, menfaatlerimizi gücü ile koruyanların, bizi düze çıkaranların arkasına sürü oluyoruz. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, minareyi çalan kılıfını hazırlar, rabbena hep bana, çalıyor ama çalışıyor …” bu cümlelerden yürüyoruz, bakalım yol nerede bitecek, tahminlerim var, elbet.
Dünden toplatılan kitap haberleri var, Kentsel dönüşümün nasıl müteahhit rantına dönüştüğü ile ilgili bir program dinledim, yemek yaparken, İstanbul 2025 de 25 milyon olurmuş, 60 yıldır iç göç durmamış, Fikirtepe projesi çarşafa dolanmış, yapılan binalar göğe yükselirken aşağılarda gidip gelecek yol kalmamış ki bunu ben de görüyorum, metroya, metrobüse 5 dakika diye satılan evler var ya onlar ulaşımı kilitliyor çünkü metroya metrobüse binemiyorsun, binenlerde zaten o evlerin ahçısı, işçisi trilyonluk evde oturup da holdinge akbil ile gidecek değil patron adam :))))
Şu sıralar çarşı işlerim oluyor, kısa kısa gidip gelirken bir servis radyosundan aklımda kalan şarkı sözleri ile hayata bağlanalım ve bakalım ne anlıyoruz :))))
“Şu dağlarda daş kalmadı,
gözlerimde yaş kalmadı, seni sevdim seveli,
yarılmadık baş kalmadı …” Bu kadar, hayata basit ve ritm sazları eşliğinde bakıcan, bir gün adalet sana lazım olana kadar keyfini bozma modeli favori .
Gelmiş olanların geçmiş olabilmesi umudu ile günaydın

18 Aralık 2015

Mevsim havaları olmasa da uzun geceleri tutturuyor, en uzun geceye bir şey kalmadı, yoğun karanlıklarla geçecek kış, hayat şartlarından da yeterli desteği görüyor, “heeeep karanlık, heeeep karanlık, yeteeeer, yeteeer artııııık !!!” seviyelerine bi şi kalmadı derkeeeeen, mutluluk oyunlarına devam, anlık, günlük, ömürlük çalışmalarımız var, inşallah :)))
Dün facebook testleri yaptım, atalarım Aztek’lerden, yangında evimden ilk kurtaracağım eşya kameram, Jennifer Aniston bana benziyor, yeni yılda günde en az bir selfi çekmem gerek, saraylı olduğumu bildi facebook, gerçi kraliyet diye ifade etmiş ama olsun, ben mesajı aldım, kızımla beraber kıkırdadık, yapıyorum, sonuçları okuyorum, o da eli gözü meşgul “doğru aşkım, aaaaa bilmiş aşkım, ne diyorsun aşkım” cümleleri ile muhabbetime ortak oldu, sonra da geç vakit puding yedik ama ben içine çubuk kraker de batırınca benimki sağlıklı olmadı, vicdan azabı kabus olarak gece uykumu böldü :)))))
Eskiden beri çarşı işlerini ben yaparım genel olanları yani, çamaşır, terlik, mutfak eşyası, temizlik malzemesi, kozmetik … genel ihtiyaçlar için annem görevi bana verirdi, belki inanmayacaksınız ama sevmem çarşı gezmeyi, ne için gidersem onu en uygun yerden alır gelirim, karar vermem de kolay olur, isabetli olur, yani annemgilden alıştım, evlenince ama kocayı, çoluğu çocuğu tepe tırnak giydirenlerden olmadım, bağımlılık sevmem zati, ama gerekli zamanlarda gerekli şeyleri alıyorum, hediye severim, hatta ihtiyaca yönelik hediye daha çok severim, hediyenin verdiği mutluluğu çok severim, hisleri ifade eden bakışların hastasıyım, dün bir fasıl daha iş gördüm, geçen günkü servise denk geldim, bi de yağmur yağıyor kiii, binince ortalarda yer bulup sindim, adam bu sefer de “bu havada nereye, ne işin var AVM de?” demesin diye, ama beni tanıdı hazar, servisi sinema kapısında boşalttı, dönüşte yine aynı adam :))))) “gözünü toprak doyursun !!!!” diye sözleri olan şarkı çalarken poşetlerimi birbirinin içine tıkıştırdım :)))))) En az bir kez daha görüşecek gibiyiz, bu yıl içinde
Bugün görevi ablamdan aldım, Bakırköy Capacity’de dar gelirli ailelerin çocuklar için bir dilek ağacı kurulmuş, bir çocuğun yeni yıl hayaline dokunacaz inşallah, 170 çocuk, kimi kırmızı kaban, kimi spor ayakkabı, kimi tablet, kimi bisiklet, kimi emzikli bebek … bakıcam artık gücümün yettiği kadar, bacımla izi kalacak bir mutluluk sebebi olmak için görevliyim.
Çocuklar ; istekleri basit, duyguları temiz, dünyası sınırlı, sevgi, koruma ihtiyaçlı … çocuklar. Dünyanın her yerinde sömürülen, istismar edilen, hemen büyümek zorunda kalan çocuklar, ailenin aynası, geleceğimiz olan çocuklar. Ne yapayalnız bırakılmalı ne de sırtına yapışmalı, ince bir ayar var arada, hayat yolunda yolculuğu başladığı anda güven duyabilmeli, sevmeli, sevilmeli, insan olma kriterleri adım adım verilmeli kiii sonra o da başka çocuklar büyütebilsin, pek moda bir cümle başlangıçıdır; “içimizdeki çocuk …” işte o içimizde kalan, duran çocuk hayatta yaptığımız iyi kötü işlerin sebebi, nedeni .
kesmem gerek, kızı kaldırıp doyuracam, tabii ki de geç kalacak, kapıdan itercesine yolculayacam, yemek yapacam, öğleden sonra apartmanda günüm var, hee paralı :))) ona yetişecem, hafta sonu da geldi, çoooook işim var benim , başaracam hepsini inşallah :)))
Hepimizin birinin mutluluk sebebi olması, verdiğimiz mutluluktan kat kat verim almamız, tekrarlama isteği duymamız, çocukları güldüren, sevindirenlerden olmamız dileğiyle, cümleten günaydın

20 Aralık 2015

Hava nasıl olursa olsun kendi havamın selameti için kalkar kalkmaz pencereyi bi açarım, kafamı uzatır, havayı koklarım, “kul yazar, kader gülermiş” bilinci ile günü kafamda bir evirip çevirip planlarım, herrrr sabah yaparım, yapabildiğim için de şükür ederim, bir çok şeye.
Tatil sayılan bir pazar sabahı ammaaaa annelere değil, Veli toplantısı var, velisi sayıldığım yaşı tutan tek çocuk kızım var, onun da toplantılardan sonra evde çarpılacak hali yok, E-Okul’a bakıyorum, zaten anlatır her şeyi, ne kadar çalıştığını, müfredatın halini, öğrenci seviyesini, öğretmen kapasitesini biliyorum, durum ortada iken boşa zaman harcamalara gerek yok, “benim kızım, bana benzer, bildiğini okur, bilmediklerini de okur ama kaynağı nasıl temin ettiği önemli” :)))) Özet budur, hayırlısı diyoruz, bu aralar bir de kütüphane modası çıktı, millet ders çalışmaya oraya gidiyor, bu hafta ben de gidicem, bölge kütüphanesine bi bakayım bakalım, nedir orayı popüler yapan, aaaaah aaaaah çocuklar elimizdeki son çocuklar, son kuşlar gibi … bu da çok dramatik oldu ama çocuklar kuş gibi olsunlar, kendi kanatları ile isteyerek uçsunlar, doğru yerlere konsunlar, taşa sapana gelmesinler, kendilerini kediye kaptırmasınlar, guguk kuşu olmasınlar ama.
hareketli bir hafta sonu geçiriyorum, çarşı pazar, ağrılar sızılar kiiii “çok geziyorsun !!!!” diyenler kına alıp ellerinde tutsunlar, sağ ayak bileğim, sol dizim geçen hafta çok sıkıntılı idi, bu sabah daha iyi hissediyorum kendimi amma biliyorum ki “Başından bir şey geçen şeyler, hiç bir zaman eski şey olmaz, sadece iz sahibi olur, izler sahibi olmak da iyi bi şi değildir”
Cuma günü dilek ağacını buldum, çocuklar yaşlarına, cinsiyetlerine göre, isteklerine göre sıralanmış, isteği yapıp, teslim ediyorsun, 30 Aaralıkda verilecekmiş, genellikle eşofman, oyuncak ve ayakkabı istemişler, iki dilekleri var, biri olmazsa biri olsun diye, biz üç kardeşiz, üç kardeş seçtim, bir kız, iki erkek, dileklerini yerine getirdik, inşallah bir mutluluk sebebi oluruz, imkanınız var ise tavsiye ederim, Bakırköy Capacity de etkinlik. Sonra yollar boyunca duraklarda dizilmiş mendilci çocuklara ağladım, onların kayık hayatlarına, kayıp çocukluklarına, sebeplerine, sonuçlarına … hayat böyle işte gidecek bir ev, içecek bir çorba … bazıları için çok sıradan sayılsa bile bir çokları için mutluluk kaynağı. Bu akşam Kanal D de “Çocuklar size söylüyoruz, Büyükler siz anlayın ” diye TEGEV’in yardım programı var, SMS ile katılalım inşallah, bir çocuk gülerse, bin çiçek açar.
Dün bacımla bir de tiyatro yaptık, Fatih Reşat Nuri Sahnesi, sonsuz öykü, insanın içini bayıltan bir oyun, karanlık bir tiyatro, hala tadilatta, koltuklarda örtüler, patlamış ampuller, çalışmayan çay kahve makinesi, iki saat süren bir oyun, oyuncular çooook çooook iyi amma o kadar, “şu şehri bana verseler !!!!” diyorum, hem de içten diyorum, kültürden sanata, ulaşımdan, çevre düzenine … bir çok aksayan ve plansız işleyen şey var kiiiii eminim konu ile ilgili en az beş kişi vardır, büyük baş olarak, fakat durum “it ite , it kuruğuna” olduğu için sistem işlemiyor, sistem işi bileni değil, torpili olanı işe al sistemi olduğundan hazar. Misal bir durakta beklerken aynı yere 20 tane otobüs geçerse yolcuyu dağıtmaz, bir noktaya yığarsın, yani daha uzağa gidecekleri, şu sıra bunu gözlemliyorum, metrobüs duraklarında, ama belediyeler kışa hazır,tuz çuvalları her iki duraktan birine yığılmış vaziyette, zincirlikuyu tepeleme tuz, Kış şartlarından anladığımız budur !!!! Hayat içine tükürenlerin günden güne sayı olarak artmasına rağmen devam ediyor, cümleten günaydın, bi çay koyalım bakalım da hayata çay bardağının gerisinden bakalım, çayın hep bi faydası olur

21 Aralık 2015

Şöyle bir etrafa baktığımda dışarısı sisli puslu içerisi bir parti sonrası gibi. Tüm çekmeceler, dolaplar içini boşaltmış, eşyalar yerlerinden ayrılmış, dolaşıma çıkmış, dönememiş, banyo ve mutfak zor günler geçiriyorlarmış gibi … yani annemin deyimi ile para kadar derli toplu bir yer yok. “Bunlar yaşanmışlık izleri” diye kendimi teselli edicem mecbur.
Genel takvime bakınca ; en kısa gün, en uzun gece, pazartesi bi de, özel takvime gelince ; biz bu gün de gelin kaynana birer oğlan doğurup insanlığın hizmetine sunmuşuz, hatta kayınvalidenin doğurduğu oğlanı ben kapmış, bu gün de nişanlamışım :))))))
Yani bugün eşim ile iki nolu oğlumun doğum günü, bi de nişan günümüz ki onu pek anma fırsatımız olmuyor, çünkü sekiz gün sonra da evlenme yıl dönümümüz, Yalnız nişan ertesi Boğazda bir tavernaya gitmiş idik, gençler olarak, orada Erol Büyükburç sahne alıyor idi, ondan önce de Ahmet kaya program bitince sohbet etmiş idik, o anları zaman zaman anıyoruz bir de nişan resminden on kişi eksildi, tavarne kapandı, solistler öldü,onları da anıyoruz tabi ki. Hayat acı, tatlı soslu, yine de yenecek kıvamı buluyoruz işte.
Malum hafta başı, “iyi kiii doğdun !!!” halleri var,çocuklara parti yapmayı bıraktık artık, ev süslemeler, kapıya parti bu evde yazıları asmalar, hazırlanmış masalar … geriye kalan cinnet geçirmiş ev hali bitti, şimdi herkes özel arkadaşları ile evden uzakta kutluyor, eşimi de gelince tüm kutlamalarla birleştirip evcek kutlayacağız, inşallah. şimdilik whatsup sağ olsun, hareketli semboller filan :))))
Kuzum bu sabah evde, uyuyor, kalkınca öper severim, kendi güzel, huyu güzeldir, kuşumun, babadan izler taşır, anneden daha çok iz taşır, araştırmacı ruhlu olup bilmediği bir şeyi illa ki araştırır ama kayıp terliklerini araştırmaz, hatta nerde çıkardığını bile hatırlamaz, daima çekmecenin en üstünden giyinir, midesine düşkündür, interneti iyi kullanır, hatta telefonumun arızasını bu yolla bulup, tamirine sebep oldu :))),insani değerlere sahip, merhametli ve sahipli olup, hayır ve evetleri çok nettir
insan evladı söz konusu olunca konuyu toplayamıyor, fakaaaat okula yollanacak, kahvaltı hazırlanacak başka bir evlat daha var, tüm evlatlar ilgi ve alakaya muhtaç, annenin kalbinde tüm evlatlara geniş yerler var, hatta anne kalbi tüm çocuklara titrer, kendinin olsun olmasın, Hafta sonu haber, teber almadım dünyadan, radyonun kulağını bükelim bakalım, kim nerede, ne yapmış bilelim, İsrail gazı yola çıkmış mı ? bakalım, bu arada doğal gazda verim yok, en iyi yemek yaparken anlaşılıyor, giren aynı gaz, dağıtılan günden güne artınca sonuç normal de anlayan, kaç kişiyiz acaba ? sadece doğal olanını değil havaya salınan gazları anlayan kaç kişiyiz ?
Cümleten günaydın, iyi bir hafta olsun, artık iyinin sınırlarını nereye çekti isek …

22 Aralık 2015

Bir ülke bir ülkeye ;”Son zamanlar yaptıklarıma bakma ne olursun,
Benim aklım başımda değil,
sana söylediklerimi kafana takma ne olursun,
onlar ipe sapa gelir şeyler değil” hadi dost olalım, “beni böyle çaresiz, beni böyle derbeder ortalarda bırakma”, der “seni sevmiyorum, dedim yalandı” diye ekler ellerinde çiçeklerle anlaşmaya gider mi, gider !!!! Dostluk yap boz tahtası değildir, ammaaaa ülkelerin dostluklarının içeriği “menfaat yelpazesinde yan yana yellenelim” dir. Bu konu da başka sözüm yok, her şeyi anlıyorum da anlatamıyorum, hallerindeyim, zaten radyo kanalını da değiştirdim, bol şarkı türkü, nabza göre yorumlar, gerçi onları kafama takmıyorum, takılmıyorum, her şeyi ince düşünmeye layık değil, ama dünden aklımda kaldı ; Bir anket sonuçları demiş kiiii, “17-24 Aralık bir darbe girişimidir”, %76 felan diyenler de, bunu böyle diyenler, böyle düşünenler için yapcek bi şi yok, inananlar inanmayanları katledecek artık. pardon ikna edecek, bir asabiyet hali var üstümde, bir yere bağlamayacağım, şartlar çok yönlü.
Mutfak balkonumum altındaki sokak lambasının üstüne bir martı geliyor, dün uzun uzuuun bakıştık, hatta göz teması da kurmuş olabiliriz, bakınca tavuk kadar var, insan uçamayacağını bile düşünüyor, denize uzak değiliz ama, yine de içlerde bu kadar martı, düşündürücü, kıyıda balık kalmadı, simit atanlar Ada’ya gidenler, bunlar aç olanlar, sanırım çöplerle ve küçük kuşlarla besleniyorlar, terasında kemik bulan bir arkadaş demişti. geçen Mecidiyeköy’de iken bir baktım, beş altı tanesi karşı çatıya dizilmiş, bana bakıyor, yemek yapıyordum, onlara bir sofra kurasım geldi, Belki de bu martılar çatıdan çatıya uçarak kıyıdan göç eden, şehirleşen mülteci martılar. Sonra bu hayata alışıyorlar, biliriz ki “alışkanlık, betermiş hepsinden ” bu yüzden alışkanlıklara esir düşünlerin alışkın olmasak bile esiri oluyoruz. Esaret gönüllü olunca bıkana kadar, taaaaak edene kadar dayanıyoruz, bittiğinde biz de bitmiş oluyoruz, sonra yeni başlangıçlar arıyoruz, “altı enkaz, üstü yeniliğe açık” hayat alanlarına inşaat yapılmak isteniyor, bu sabah aklıma Bosna’ya savaşmaya gitmek isteyen bir arkadaş geldi. (belki de gitti) Hayatla baş edemeyecek durumda idi, aklınca iz bırakacak bir ölüm seçti, insanların ölümü değil, yaşattıkları iz bırakmalı. Her durumda bir uzlaşma yolu olmalı, ama bakıyoruz, tarihin yapraklarını çeviriyoruz, aykırı fikirlerin insanları toprağa gömülmüş, “ne diyon, birader?, ne istiyonuz ?” diye soran yok, kafada soru yok ise, sormadan söyleyeni de dinleyen yok.
Bilmem, ne olacak hallerimiz, Güneşin doğudan doğmaz ise batıdan batmaz, güneş ülkeyi dolanmaz diyorlar, Tüm karanlıkların aydınlığa çıkması, karartma sebebi olanların layığını bulması dileğiyle günaydın, Hayırlı kandiller olsun, Ramazana altı ay kaldı, bakalım günler ne gösterecek …

23 Aralık 2015

Ağaçlar çıplak kalınca görüş açım genişledi, sabah sabah hayatın akışını görüyorum penceremden, gerçi görmeden de bildiğim şeyler var, benim, kalp gözüm devamlı açık dermişim :))) Isı farkından yerler yaş oluyor, karanlıkta yağmur yağmış gibi dursa da aydınlanınca arabaların üstünden anlayıp, çiğ düşmüş diyoruz, bilimsel olarak “hıııım gece ve gündüz ısı farklarından zahir” açıklama getiriyoruz, “ruz” çünkü ben ve iç seslerim kalabalığız, sabah, akşam iç seslerim muhabbet halindedir ama baskı yok, sahibine saygılı sesler benimkiler.
sabahın aciliyet gerektiren görevlerini tamamladım, kendime ikisi bir arada yapıp kenarına da bir kandil simidi koydum, simit en sevdiğim benim, sokaklarda çok kalırsam illa ki yerim, dün de paketi bir ondan bir bundan, aman kalanlar eşit olsun …derken epey bi yemişim, kalanlar bugüne, kulağım radyoda dinliyorum ; katar memleketi önüne katmış, valla, Finansbank da gitmiş, Boyner, Dijitürk, BMC … parti parti kısmen, tümden gidiyor, bi de yalı aldıydı bunlar, Hoca Efendi’nin üstü kırmızı ile çizilmiş, hey gidi günler heeeeey !!!, Bermuda Şeytan Üçgeni yine gündeme gelmiş, vaktiyle ne kitaplar okuduk biz konu ile ilgili, hatta film bile izledik, efsane kayıplar. En son manyetik alan yutuyora bağlandıydı, şimdi ilgi alanımda başka kayıplar var, yaşanacak günlerimizi kaybediyoruz, yaşama sevincimiz can çekişiyor, kayıplar zayi ilanına döndü, hani eskiden vardı ya, “kayıptır ama hükümsüzdür” yani bulunmasa da olur, yerine yenisi koyacağız, inanmak zor ama her şeyin yerine yenisi konuluyor, nasıl arsız bir varlık insanlık, arsızlığın da sınırları yokmuş. Bu arada esas flaş haber İsrail ve Türkiye buluşması, anlaşması iki yalnızın bir araya gelmesi imiş, yorumlamıyorum artık. ortadoğunun yalnızları hazar, dün bir Cezayir filmi seyir ettim, bir ülke bir başka bir ülkenin topraklarında ne arar ?, aradığını kimler bulur, sofra zengin ise hesap kime kalır ? Filmin adı “İnsanlıktan Uzakta” idi zaten, kayıp insanlıklar …
Sahilde Kafka’yı okuyorum, sanırsam ben Murakami’yi çok sevdim, o da ne güzel sahnedir, Çalıkuşu’ndan Feride’nin Kamuran’ı söylettiği sahne “ben Gülbeşeker’i çok sevdim !!!” Sevip de diyemediklerimiz ile deyip de aslında sevmediklerimizin arenası bu dünya. Memlekete bir şarkı gönderelim de bitirelim ;
“Bu sefer dönüş olmayacak,
Bilki yanına da kalmayacak,
Yetmedi gücüm, sana son sözüm,
öptüm acımayacak …” güç yetiremediklerimize gelsin, sonunda olacaklar canlarını yakacak ama biz önden öptük, acımayacak, “hiiiç acımadı kii” bu da yürekli yalanlardandır, haydin Günaydın

25 Aralık 2015

Bir Ayvansaray Balat Fener yorgunu olarak yatıp ağrı delikli uykumdan uyanıp camı açtığımda ilk kömür kokusu ile karşılaştım, tabii ki de bir “fahriye Abla” şiiri aklıma düştü, Bıraktık, geçmiş günleri hatırladık, hatırda kalan şeyler değişmezmiş zamanla ama değişen bakış açıları var, geçmişe tekrar tekrar baktıkça görmediklerimizi görüyoruz, dünkü gezi de aynen öyle oldu, yol boyu bakıp da görmediklerimizle, içeride kalıp da bilmediklerimizi öğrendim, geleceğin rehber öğrencileri arasına “bir çeşit öğrenci” olarak karışaraktan. Ayvansaray Kara Surlarını dibinden başladık, sur iiçinde yerleşim yerleri, türbeler var, hem de Sahabe, Ensar türbeleri, türbelerin avlusunda ikaz levhaları var ; “Avluda mangal yapmak yasaktır”,” çeşmeden araba yıkamak için su almayınız”, “gülleri koparmayınız” bu çok basit gibi görünen, söylenmeden uygulanması gereken kuralları illa ki birinin bize yazı veye sözle hatırlatması gerek, maalesef, kiliseli ayazmalar, ilginç camiler, türbeler,kiliseler, sinagoglar ile devam ediyor, Ayrıntı yazmıyoruz, Fener-Balat-Ayvansaray/ Ahmet Faik Ozbilge kitabını okuyun,olmadı benim gibi yazarın yazdıklarını anlattığı gezilerine gidin :))) Valla hiiiiiç pişman olmazsanız, yol üstünde ne yenir, ne içilir, ne satılır … hepsi gezilere dahil, küçük küçük bilgiler akılda büyük kalıyor, mesela çıfıt yahudi demekmiş, çıfıt çarşısı da bağrış çağrış pazarlık sesleri yükselen renkli yahudi çarşısı, Kıpti deyince hep çingene aklımıza gelir de Mısırlı demekmiş aslında, yahudi evlerinde yani kalanlarda hep işaret var, yıldız, gemi … 6-7 Eylül kepazeliğinden sonra ay yıldız eklenmiş evlere “eeey dünyalı dostuz biz” anlamında, İsmail Ağa cemaati ile Patrikhane’yi Mesnevihane ayırıyor, “ne olursan gel !!!” dercesine, o her yerden görünen kırmızı tuğlalı bina da lise aslında ama o niyetle yapılmamış sanki :)))) Binanın rengine uygun isimli Kanlı Meryem Kilisesi bitişik komşu, kiliseler ikonalarla süslü, ikonalar gümüş bezeli, koltukların şekli, tepede kadınlar mahvili, tütsü kokusu, noel zamanı, kadersiz Bulgar Kilisesi, düzenlenmiş Agora Meyhanesi (şarkı İzmir’in malı). köfte tercihli işkembe molası, Mahkeme altı sokağında çay içmeler, poğacayı karşıdaki pastaneden alıp gelmeler, son yahudi son doktor, Kantemir sarayı çay bahçesi şimdi, “flört haramdır !!!” Tevkii Cafer Merdivenlerini tırmanırken duvar yazısı, Kapısı sıkıca örtülü sinagoglar,şimdilerde iyi para eden Balat Evleri, şehrin en dik yokuşu, sancaktar yokuşu, sancak hız alsın diye mi bilmem, kaptırdın mı duramıyorsun inerken, çıkan arabaya da mecbur yol veriyorsun o da duramıyor çıkarken, o derece yani :)))
Yani demem o ki gezmek, gezerken bilgilenmek, bilgiyi paylaşmak güzel şey. malum dünya fani, ölüm ani, giderken bir şey götüremiyoruz ammaaa gitmeden bir şeyler bırakma şansımız var, “beni iyi hatırlayın !!!” güzel bir tema ama üstüne çalışmak lazım,Dünü güzel hatırlanacaklar arasına yazdık, Ahmet Hocam sağ olun, var olun, yazın, çizin anlatın , tadına doyulmuyor valla ❤ Cümleten günaydın, hepimiz öğrenciyiz hayat okulunda …

26 Aralık 2015

 

Şimdilerde anne baba olmak kolay değil, madden, manen
biyolojik olarak çaba istiyor, anne baba olmakla da bitmiyor, bir kere herkes annesinden babasından daha iyi bir anne baba olmak istiyor, kendine çıkan zorlukları da demeyelim de fikir ayrılıkları filan daha yakışıklı duruyor,Heee işte onları aşarak çocuğun önüne hazır ediyor. Fakaaaaat hayat çoook zalim ve fesat insan kısmını bölmeye ayırmaya pek hevesli, ortaya yeniden bilinmedik bir konu koyuyor, anne baba arkada yavru önde bir koşma kovalama durumu ortaya çıkıyor, geleceğin anne babası konuyu düzeltilecekler listesine alıyor.
Çocuk ruhu dediğin derinliği kestirilemeyen, yüzme bilmek yetmeyen, sınırları sudan bir okyanus, boğulmuyoruz da topraklarımıza katamıyoruz, biri suda biri karada zaten illa ki bir ayrılık oluyor da biraz gayret biraz çaba bir liman da olsa da bir fırtınaya kadar geçici kalıcı sulhlar yapıyoruz. Eeeee hayat çatışmalarla beslenir, doğru ve yanlış çarpışarak ayrılır. Hayat da ne zengin bir kelime tarif üstüne tarif kaldırıyor :))))
Evde final zamanı çocuklar ders çalışıyor, hafif bir hastalık pozisyonu oldu onu dün telafi ettik, anne dünkü programı tedavi gerekçesi ile erteledi, fakat anne de program bitmez, seviyor, seviliyor, herkeslere yetişmeye gayret ediyor, annelikten emekli değil henüz eline bakan yavrular ev içi mecburi hizmetleri var, diz ve bilek problemi sürüyor, akşamları kırkpınarcılar gibi kremlenip bi de ağrı kesici yutuyor, seneye doktora gidecek inşallah, yırtık, sökük neyse tedavi olacak,  memleketin üzgünç halleri içimde devamlı kanayan yara, yazmasam da söylemesem de çoooook farkındayım, muhtarların başkanlığa destek vermesi ile yeni anayasayı ne zaman hallesek tamamen konu dışı ama gündem başı, bu dönen dünyada başımız dönerken yılın son hafta sonunda iyi şeyler olsun, bu sene aklımızda iyi kalsın diye bir çabam var da ne olur, nasıl olur onu bilemiyorum, bildiğim, yaşıyoruz madem hakkını verelim, önden bi çay içelim de kendimize gelelim, bize gelecek olanlara karşı bi hazırlık sayılır çay kii …Cümleten günaydın, nurlu ufukları görenlerden olalım inşallah (tabii kiii de yaşarken )

27 Aralık 2015

Uykum hafiftir, telefonun mesaj sesine uyandım, önce bir korkar gibi oldum, sonra “kötü haber olsa, mesaj olmaz ” dedim, o sırada uyanmam gereken sıkıntılı bir rüya görüyordum, “belki de bu buna sebeptir” dedim, saate baktım sabaha yakın, bir iki daha döndüm ama uykumu almışım, kalktım, pencere önüne gelince yan yana park etmiş beyaz arabaları bir an yağmış kar sandım, camı açtım, kuş sesi, gece ile sabah sınırda vedalaşırken kuş sesi, göç etmeyen kuşların sesi, sonra aklıma “çobanaldatan kuşu” geldi, yerlere yuva yapan, geceleri kelebekle avlanan, rengi ile gündüzleri ağaç kabuğunu anımsatan, ıslığa benzer ötüşü insan sesini andıran,serçeden az büyük, sizi fark edince yaralı gibi pat diye önünüze düşen, tam yaklaşırken havalanan, az öteye bir daha düşen, böylece sizi olanlara anlam veremeden peşine takıp sürükleyen bir kuş. Doğanın tahribatından dünya çapında sayıları azalmakta imiş, derler ki ; “çobanaldatan kuşu kurtla anlaşmıştır. yavrularını yememesi karşılığında çobanı sürüden uzaklatıracaktır. yaralı bir kuşmuş gibi davranarak çobanı sürüden uzaklaştırır.
çoban sürüden yeterli derecede uzaklaştığında yavrularının yanına döner. tabiki kurtda sürüye dalar.
çoban sürüsünün başına döndüğünde gördüğü manzara karşısında şok olur. küçücük bir kuşun peşinden giderek sürünün perişan olmasına yol açmıştır. köyde bunu kimseye anlatamayacağı için intahar eder.
kurt sürüden geriye ne sağlam kalmışsa hepsini öldürür.çoban aldatan kuşu ise yuvasında, yavrularının yanında, kurtun yavrularını yememesi için yeni çobanlar bekler.
oysa kurt asla çobanaldatan kuşunun yavrularının peşinde değildir. o, çobanı altadacak birilerine ihtiyaç duyar.
çobanın zaaflarını bilir. acıma duygusunu kullanır. egosuna yenileceğini, küçücük bir kuşu yakalayamamanın ezikliğiyle peşinden gitme arzusunu kullanır. egosunun peşinden gideceğini bilir. bunları kurt yapamaz. bunu yapaçak olan çok küçük, sevimli, yaralı görünümlü bir kuştur.”
insanın hemen insanlarla bağlantı kurası geliyor, canlıların ortak özellikleri var, aldatmak, yaralamak, menfaatlerine uygun haraket etmek … tabii ki de insan duygu ve düşünceler konusunda çoooook gelişmiş, her türünü keşfedemiyorsun, ara sıra bir çobanaltanın ardına takılıyoruz, taaaa kiii anlam verene kadar, bi de anlam veremeyenler var kiii onların yedi düvele zararı var, biz onlara “ne anlıyor, ne de anlayana teslim oluyor” diyoruz.
Sabah sabah rüya tesiri ile böylemiyim bilemedim ama ben insanın aynaya bakanını, bakıp da kendini görenini severim,çok şükür böyle bir portföyümüz var.
Dün liyselilerle kaldığımız yerden devam faslı yaptık, ara ara toplanan bi kemik kadro var, tekrara düştüğümüz konular var, yeni açılan mevzular da var, herkes üretken, herkes gezgin, herkes hobili … olunca muhabbet bağından çıkası gelmiyor insanın, insanın en önemli özelliği zamanı iyi kullanabilme olmalı, iyi kullanınca her şeye yetiyor valla, mühim olan istemek ve karar vermek, arkası geliyor, hani “sen de çok geziyorsun” diyenler var ya sözüm onlara,gezmenin bir eğitim ve öğretim yanı olmalı, süslen püslen, lokantaya otur, gezmeleri bana göre gezme değil, içine illa ki bir şey katmalı, biraz gayret biraz çaba, olur valla :)))
Sözü çooook uzattığımız bir pazar sabahında, gün için plan program yapma hallerindeyim, ev içi aktif olmak niyetim de önce bi sosyalleşelim, cümleten günaydın

28 Aralık 2015

Bu hafta kış geliyormuş, hem de karlı kış. kar geliyor diye sevinemiyorum artık, hatta çoooook uzun zamandır, kar acıların üstüne yağıyor, bir çok kimsenin felaketi oluyor, henüz muasır medeniyet seviyesine gelmediğimiz için, kar yağışı için duraklara tuz yığan belediyelerimiz var, diğer tedbirler başımıza ne geldiğine bağlı olarak alınacak, 87 de hava 9 derece olacak dediler di de -5 ile eve döndü idik. Bu memleket ne olacak ben de çok merak ediyorum ve durumu kestiremiyorum, bir şey için özgürlük isteyenler başka özgürlükleri engelliyor, daha kılık kıyafetten öteye geçemedik, namaz durumlarını hiiiiiiiç açmıyorum, bombalan, içki içilen, ayakkabı ile girilen camilere girmiyorum bile, olduğumuz yerde sayma ve saydırma merakı yüzünden sadece çene, cahilden prim yapma … Herkes birbiri ile uğraşıyor, tehdit ediyor, gözlerini belertip, parmak sallıyor bunun adı ne oluyor ? Adını Demoookraaasiii koyduk.
Bugün yılın son pazartesisi, dün evi toparladım, yine herkes öğlene doğru dağıldı, silme, süpürme, çamaşır … zorunlu hareketler bitti, sonra sessiz ve temiz ev halini kaçırmayım dedim, On tane klasik müzik cdim var, 26 yıldır var,Arada dinlerim, Okurken bir yandan da kulağıma üflesinler dedim, çay yaptım, geyikli battaniyeye sarındım ve “Sahide Kafka” kitabımı bitirmeye niyet ettim, okurken bir baktım, klasik müzik ile ilgili bölümler geldi, Beethoven’den girip Haydn’ın dan çıktık okurken, adı geçen eserleri bulup dinlemem lazım, Bu arada Haydn maaşlı müzisyenmiş, diğerleri tarafından eziklenmiş,(Cd ler arasında yok, temin yoluna gidicem) hatta müzisyenler hizmetlilerle yemek yermiş, onlarda bir çeşit hizmetli sayıldığı için. François Truffau’ın iki filminin de adı geçti, “Piyanisti Vurun” u bulup izleyecem ama 400 Darbe filmini bilirim, hatta izledim de ama ona da bakıcam tekrar. 400 Darbe Fransızcada okulu kırmak anlamında bir deyim, filmin konusu da öyle. Neyse kitap okudukça okumak isteği uyandıran okundukça da ağırlık yapan bir roman idi, ufkumdan bir çizgi daha aydınlandı, Metafor, metafor, metafor … bir şeyin bir şeye benzetilmesi ama “gibi” denmemesi, bu tarzı yeni edinmeye başladım.
Çarşı pazar işlerim var,yoldan gelecekler var … büyütülmemesi gereken, sıradan gibi gözüken ama sıradışılık katılabilecek işlerim var, Bir yıl biterken, ne bitmesinde ne başlamasında heyecan var, yani ölmedik ama bir takım şeyler ölüyor içimizde, yine de şükür, tefekkür şemsiyesinde ilerleyeceğiz, inanmak, inançlı olmak ruha huzur veriyor, inancında sorgulanacak, cevapsız kalacak yanları var, olmalı da zaten ama gözü kapalı inananlar var ya onlar işi bozuyor, doğrular ve yanlışlar, her doğru bir gün yanlış, her yanlış bir gün doğru olabilir,ısrarcı olma hallerinde biz buna halk dilinde”tükürdüğünü yalama” diyoruz. Yutkunmak ile tükürmek arasında iyice düşünmek gerek.
Cümleten günaydın, iyi bir hafta olur inşallah.

29 Aralık 2015

Hava ne havası bilemedim. Hava ile çoook ilgiliyim, hem ruh sağlığımı etkiliyor, hem de işlerimi, beklentilerime endişe katıyor hava durumu. Aslında çok da takıntılı değilim, arada takılır ama takıldığım yerde sıkılır, ilerlemenin yollarını ararım. ben hafif meltemlerin adamıyım, illa ki bi rüzgar isterim ki havayı dağıtsın.
Bugün de sokak işlerim var, yarından itibaren yemekle ilgilenirim, inşallah diyorum, hepimizin bir araya geleceği bir gün olacak mı bilmiyorum, gençlerin kendi programları var, şimdilik kız yanımızda ammaaa o da seneye kalır mı bilmem :)))
Yıllar içinde öğrendim kiii ; Birini sevmek onu avuçlarının içine esir etmek değil, sevgiyi derecelendirmek, sevdiğim kadar seviliyor muyum diye merak etmek hiiiiç değil, sevgiyi beklentiye bağlamak, sevginin hesabını sormak da gerçekliği konusunda şüphe uyandırıyor, sitemin sevgi ile bir bağı olmamalı ama özlemek sevginin belirtisi, sevgi mesafe tanımıyor, şekil şartına bakmıyor, zamanla azalmıyor, en azından artmasa bile yerinde sayabiliyor :)))) Sevgi güzel şey, sevgi sevdiğini özgür bırakmak, kendin de özgür olmak, bir araya gelmelerin tadını çıkarmaktır.tutkuya dönerse ziyan olur, aşka dönerse “ölmek var dönmek yok” moduna girmese iyi olur.
Böylece diyorum kiiii çocuklar yerlerinde mutlu olsun, Bu anne tesellisi değil, gerçek, valla :)))
Haftanın kitabı ; “Venedik’te aşk, Varanasi’de ölüm/ Geoff Dyer, 2015 yılının okumazsak pişman olacağımız listesinden seçtim,İki su şehri, birii İtalya, Biri Hindistan, dünyanın en eski bienali Venedik ile konuya girdik, ilk sayfalarda erkeklerin saç boyaması ve yaşa bağlı diz ağrısı ile karşılaşmak hoş oldu :))) Dün biraz değişik haber kaynakları izledim, yazılar okudum, bildiklerimden mutlu değilim, ölüm haberleri izlemek çok acı, insanların uzlaşmak yerine bir birini yok etmeye gayret etmesi, ne yazık ki çağlar boyunca gelişme kaydetmemiş bir konu.
Gidip kızı kaldırayım, bu evden hiç bir öğrenci kahvaltı etmeden çıkamaaaaazzzzz, bazen lokmaları ağzına tıkmak zorunda kalıyorum, sinir oluyorum, o da bana “aşkım sinirlenme, seni ufaktan torun bakmaya alıştırıyorum” diyor, bu kıza cevap yetiştirmek için kendimi hızla eğitmem gerek :))))
Yılın son günleri, “bir onsekiz olsam” dan, “2000 yılına bi gelsek” e geldik, şimdi de burdayız, “kimler geldi kimler geçtiiiii, neler neler yaşadık” diye arada beyin fırtınası yaptığımız günler.
Cümleten günaydın

30 Aralık 2015

Kar yağmamış ama kara bulutlar dolanıyor, öncesi yağmur hazar, bölgeye yarınla birlikte 70-80 cm kar yağışı bekleniyormuş, Rusya üzerinden geliyormuş soğuk hava, dün akşam eve dönerken, baktım tuz torbaları açılmış, kar küreme araçları yollara dizilmeye başlamış , insanlar bir panik, bir telaşlı, bir kalabalık idi ki yollar, kendimi eve zor attım. Yol boyunca da yanımda ayakta duran gencin telefon konuşmasını dinledim. Oğlanın hattı kapalı imiş, birden açıldı, önce kim açtı araştırması yaptı, annesi, babası, ablası değil, sevgilisi imiş, sevgilisi daha önce de yapmış bu iyiliği, oğlan bedelini iyi bir yemekle ödeyecek, bu arada öğrenci oğlan yeni işe başlamış, part time olanlardan, kızın işi var, meslekleri aynı sanırsam, kızın telefonu niye açtırdığı belli, bir saat konuştular, oğlan inerken hala konuşuyorlardı, teşhisime göre yakında ayrılırlar, kız oğlanın telefon faturasını takip ediyor, oğlanda da girişimci ruhu yok, elektrik alınmış ama her an kesilebilir diyorum :)))) her şeyi çok bilirim ya :))))
Hayatımızda hem doğum günleri, hem ölüm günleri var. Doğum günlerinin en canlı şahidi anneler olsa da ölüm günleri daha geniş kapsamlı. Bugün babamın gittiği gün, akşama doğru ablamla telefonla konuşurken ölmüştü, ben başka bir şehirde idim, sonra geldim, Bu yazıyı yazarken sanki babam yanı başımdaki koltukta oturuyor da bana bakıyor , radyo da sevdiği şarkılar çalarken eşlik eden, çayını yudumlayan babam tane tane konuşması ile “Gülayşem ne yazıyorsun bakalım ?” der gibi.Anneler babalar gittiler, daha bir çok giden oldu, hatta “bir çok giden memnun ki yerinden, dönen yok seferinden” , öyle işte, haliyle gözüme yaşlar oturdu, bulanık görüyorum gayri. babamı hatırlamak burnumun direğini sızlattı, tam çocuklar ana babaları ile kanka olacak hale geliyorlar, tutup ölüyorlar, şimdi olsalar annem ve babamla konuşacak o kadar çok şey var ki, ne kadar büyüdüğümü göremeden öldüler, ben şimdi onlar gibiyim, huyum suyum benziyor, karşıma çıkan sorunlar benzer … daha bir çok şey var, bir kahve eşliğinde, bir cam önünde yakaladığımız sohbetler gelişemeden bitti, bu böyle, işte, hep böyle, belki de bir an önce büyüyelim diye gidiyorlar, büyümek sancılı, büyümekle kurtulamıyor insan çocukluktan, aaaah aaaaah kalbimize gömülü neler neler var, gün ışığı görmemiş, lafa söze dökülmemiş, güzellikler, acılar … neler neler
Böyle bir günde mutfak bana iyi gelecek, akşama Ankara’dan oğlum gelecek, inşallah, çalışalım bakalım.
Günaydın millet

31 Aralık 2015

Senenin son gününde geçmiş senelerin son günlerini şöyle bir gözden geçiriyorum, tabii ki de aklımda yer edenleri, yoksa yıl sayısı bir hayli oldu, tek tek hepsi nerdeeee
Beklenen kar yağdı, pencereden gördüğüm kadarı ile yollar açık, akşam çocukları tamam ettik, şimdi eşimi bekliyorum, akşama da ablamı inşallah, iGece yatamadık, dolayısı ile de kalkamadık, oğlan geç gelince bir gece yarısı sofrası yaptık, sonra mutfağı topladım, tencere tava, yemek boşaltma, sonra film seyreden çocuklara yetiştim, uykusu geleni yatırdım, “üstümü ört, bi de öp” ritüellerini yerine getirdim, tek başıma kalınca sabah anlatırım diye filmin sonunu getirdim, ortalığı topladım, klasik anne modeli olarak oğlanı beklerken uyumuşum, gözümü kapadım dizi, açtım aynı dizi, dersem bir ölçü olmaz, dizi 3.5 saat çünkü :))) onu uykudan sayınca, üstüne bi de kitap okudum, epey geç bir saatte gecenin ortasında sayılır yattım.
Bir yeni yıl mesajım var tabii ki de, öncelikle cümleten barış istiyorum, insanlar için, topraklar için, iç dünyamız için, sağlık da önemli, para ile mutluluk bir ölçüde bize bağlı. Aslında dilekler birbirine bağlı, biri diğerini getiriyor. Kinci değilim, hatta bu hafta iki kez vaktinde gelen ve beni evde bulan Yurt İçi Kargo’yu bile af ettim,Kırgınlıklarım baki ama her an aklımda değil, yolu intikama, laf çarpmaya çıkmıyor, beni yoran insanları bu yılda bırakmaya niyet ettim, asgari düzeyde ilişkiler, rastlaştıkça “merhaba, merhaba” zaten sayıları çok değil, hayatıma cetvelle çizilmiş gibi düzenler vermeye ihtiyacım yok, doğru çizgi üstünde az az her yöne esnemelere açığım, Gitmediğim yerlere gitmek, dün ile bugün arasında köprü kuran şeyler öğrenmek, okumak, yazmak … bu yıla ait dileklerim, kalabalıklardan çıkmak istiyorum, az insan, kaliteli insan favorim, sevdiklerim erkenden zamansız ölmesin istiyorum, Çocukların iyilik haberleri beni mutlu edecektir, buna kendiminkilerden başkaları da dahil, bu sene film festivallerinde daha çok film izlemek, daha çok tiyatroya gitmek, edebiyat panellerine misafir olmak da isterim, sergi, müze gezmek de tabii ki
Yani iyi günler görmek dileğim, iyi günler, mutlu günler demek, mutluluğu paylaşmak da çoğalmak demek,
Yani, “yeniden taşınır gibi, yeni bir yere alışır gibi, yeni doğmuş bebek gibi olursun diyenler haklı çıksa,, ayrı ayrı yarımlardan tamam olsak, mandalinalar tezgahta kokusu girse kanıma, beni uyandırsa, seni kandırsa, tümden sevgi dolsak …” Yeni bir yıl için güzel şarkı, aklımda kalanlarıyla, sevgi her şeyin anahtarı diyorum, yeni yılda anahtarımız olsun inşallah 🙂
Cümleten günaydın

MART SONU GÜNLÜKLERİ


11015090_10205035203973536_1746276349149653107_n

Mart geçti, neredeyse nisanı ortalayacağız amaaaaa ortada henüz bir bahar yok, Kadir Ağbinin laleri açtı ama seyire gidemiyoruz, çünküüüüüüüüü üşüyoruz 😦 Mart çok üşüttü bizi, bedenimizi, yüreğimizi … Zaten aklım erdiğinden beri çoğu martlar tarihe geçen olaylarla doludur, hem de sarsıcı olaylarla, bu martta şaşırtmadı bizi, son gün tarih yazıldı yine 😦 Ne demiş Onat Kutlar ;  “Bahar isyancıdır …” Ben de aynı fikirdeyim, valla 🙂 Mart bahara isyan ile başlamak ve bitirmektir. İspatı satır aralarında 🙂

21 Mart 2015

Memleketimin orasına burasına bahar gelmesi gereken bir günde memleketin orasına burasına kar yağdı haberleri geliyor,  Damımızın devamlı karlı olduğu bu günlerde gerekli sıcaklığı elimizdeki çay bardağından, şefkati ise çift katlı tuvalet kağıdından alacak gibiyiz, “heee valla 🙂 ” diye de iç sesten tasdik aldıktan sonra kaldığımız yerden devam :)) iki gündür memleketin muhtelif otunu çöpünü kaynatıp içtim, tavsiye ilaçları bol su ile başıma diktim, “Amaaaan doktor bana ne yapsın !!!” diye de doktora gitmedim, fena değilim, Bi tek tavadan gelen cızırtı sesini kuş sesi ile karıştırıyorum, gerisi tamam sayılabilir, olacak inşallah.
Akşam büyük oğlan aradı, kamp yapmaya gidiyormuş,” haber alamazsanız, Akut’u filan arayın” dedi. Daha önce lisede izci kampına yollamıştım da tuvaletini eve saklamıştı, hatırlattım, “bi gece” dedi, artık bi şi demedim amaaaa, taş düşebülür, ayı çıkabülür, tipi yolları tutabülür diye bir miktar evham yaptım, ateş düşürücü ile alemi değiştirdim, “hayırlısı, kocaman adam !!!” diye de kendimi teselli ettim, yapcek bi şi yok, her şeyi çok bilen evlatlar, “kime benzemiş acabaaaaaa ???? ”
Aaaaay hadi bu gidişle baharı görmeden yaz gelip geçecek, hadi Allaaah kimseyi hasta etmesin, tüm hastalara şifa versin, oğlan sağ salim, gidip gelsin, Aaaaaaay hadi hasta duası makbuldür, Allah herkesin gönlünün muradını versin, Hadi yarın daha iyi olmak dileğiyle, cümleten günaydın !!!

23 Mart 2015

Takvimlere göre hakiki bahar gelmiş, gündüz ve gece eşitlemiş, bahar belirtileri dün için doğrudur, bugün bir pazartesi kasveti var deyip de sizi “aaaay bu da bizden !!! ” diye sevindirmeyecegim 🙂  hava biraz bulanık o kadar,  gündüz ve gece eşitliğine de bir cümle ilave edeyim, “hastaya, dertliye gece bitmez, mutluya gün yetmez, ” Misal dün gece nefes aldığı tüm delikler kapanmış, tıkalı kulakları ile gece sesi dinleyen, yorgan ve yatak örtüsü ile gece boyu cenk eden, yatağın soğuk yerlerine bile emekleyerek geçen, klasik kabuslarımı tekrar eden iken imamın “haydin namaza” sesi ile saatin kalk artık diyen zilini özlem ve hasretle bekledim 🙂
Biraz evvel uzuncana yazdıydım kayboldu,  Kısa kesiyorum, kestirmeden günaydın diyorum, “ben biraz daha iyiyim” diye ekliyorum, takılmayın pazartesine, dünyada ne dertler var kiiiii takvimin tüm pazartesileri bir araya gelse, o kadar etmez, Hadi ölümden gayrisine çare var, aaaay hava güzel mi ne yakındaki okulun sabah töreni sesleri geliyor, çocukları bahçede toplamışlar, aaay hadi ben de kendimi az güneşe çıkarayım işallah 🙂

24 Mart 2015

Hayatta heeeer şey adım adım, ama bazı kötülükler koşar adım, adalet adım adım, hatta son zamanlarda adalet mehter misali, üç ileri beş geri 😦 İnsan arada safi salak olmaya özeniyor, takıl birinin peşine, benimse düşüncesini, kapa gözünü, beynin sadece münasip kılıf bulma üstüne çalışsın, at izi ile it izi birbirine karışsın, senin aklın karışmasın, tek suçlu hep suçlu, mantığından, oooooooh !!!!, devam et …
Akşamdan kalan sosyal medyayı bi taradım da, sinirlerimi hoplatanlar var, var olmasına da onlara yapılacak bir şey yok, hayat bilgisinin öğrettiklerinden biri de; düşünenin kölesi modelini benimseyenler, kendileri düşünemediklerinden, bir şey yapmış olmak için sadece savunma yaparlar, bunlarda ruh sağlığı açısından çok zararlıdır, tüketirler, tükenmezler, bi tek Allaha havale edilirler, bunlara bulaşmamak gerekir, Allah kimseyi görür de anlamaz etmesin, Amiiiin !!!!
KPSS rezaletine bir şey demiyorum, dediğimiz zamanlarda doğrular kesişiyordu çünkü, paralellik hava akımı yaratıyor zaar, estikçe zihin açılıyor 🙂
Memleketin neresinden tutsan elinde kalıyor da kaç kişiyiz ? Japon mühendis olayı kimseye örnek olmaz, intihar etmek günah zati 😦
Bu karmaşık, bulanık sabahın bir bahar sabahı olduğuna kendimizi ikna edelim, en azından haftaya saatler alınacak, bu kesin yaz geliyor demek :)Hadi adım adım, iz peşinde, kendimize pembe, beyaz yalanlar ile , hadi bu bir bahar sabahıdır, yeminle 🙂  , hadi tarih tekerrürden ibarettir, iyice biline, ben bi süt içim, belki çocukluğuma dönerim :)))
Haydin günaydın, kuşlar geldi pencereme …

25 Mart 2015

Doksanlar benim otuzlu yaşlarıma, iki çocuklu, gurbette, neye, nereye uyacağımı tam bilemediğim zamanlara denk gelir. Biraz geriye gitsen gençlik, biraz ilerlesen kırka merdiven dayarsın.Bana göre otuzlar kendi kendine saklambaç yıllarıdır, hem kaçan hem kovalayan, hem saklanan hem bulan. Tam da bu yıllara denk gelir ; “Tavuk Suyuna Çorba” hikayeleri , içinden sevgi, şefkat, merhamet, mucize, sabır,sınırsız iyilik geçen öyküler,  Bir çıktı, elden ele dolaştı, hepimiz okuduk, sonra devamları da çıktı ama ben artık okumadım, sonundan ders çıkan, iyileri mutlaka kazanan, mutluluk illaki yakalanan öykülerden sıkıldım, Tabii ki de hayatımızda mucizeler var, gönül telimizi titreten, kalbimizi pır pır ettiren, yüzümüzü gülümseten şeyleri fark ederek ya da etmeyerek yaşıyoruz.
Hayatın kendisi tavuk suyuna çorba, Aslında hayat sade suya çorba da, lezzetlendiren biziz. Bunun farkına vardıktan sonra, tarif veren kitaplar, “aaaay ben bunları biliyorum ki” diye rafa kalkıyor, sevmem zaten komut veren, yönlendiren şeyleri. Insan çeşiti görmeli, gördüklerini kendi gözünden değerlendirmeli.
Dün bütün bir gün yatıp kalkınca, zihinde kurmaca had safhada oldu :))) Bu sabah daha iyice, daha bilgece uyandım :)))) Bi de her sabah kütüphaneye şöyleeee bi bakarım, kitabı görünce, kitapla ilgili muhabbetleri hatırladım, rahmetli büyükannlerim kiii kardeşdirler 🙂 ❤ “insanoğlu arsız, ayrılık dağlara verilmiş, dayanamamış, un ufak olmuşlar, insan hem dayanmış, hem unutmuş ” derlerdi. Aynen öyle hem dayanıyoruz, hem unutuyoruz , hem de bi tek ayrılıkları degil, yapcek bi şi yok, kimi zaman istasyon, kimi zaman kara bi tren oluyoruz.
Dünya dönüyor, bu sabah rahmetli anamın dediği gibi ” essa gene bi bahar havası var ” , haydi havamızı alalım :))), alan ilerlesin, bekleme yapmasın :)) Haydi marttan umudu tam kesmedik ama gözü Nisana diktik, 6,16,26 önemli tarihler :))) aaaaay hadi kuvvetli bi günaydın çekelim, biiiiir, kiiiiiiiii, üüüüç … güüüünaaaaaydınnn !!!! Ben buraları inlettim, siz de kendi bölgenizi halledin, dermişim :))))

26 Mart 2015

Güne erken başlayınca, bazen erken bitiyorum, yani koltukta uyuya kalıyorum . Çok da prensip sahibiyimdir :)), illaki de yatağıma giderim amaaaa pencereden bi bakmadan olmaz :))) şu günlerde yeni inşaatın vinç ışığını ay ışığı sanıyorum, hemen aklıma çocukluğumun kitabı Mary Popkins geliyor,  iki çocuklu ailenin cadı dadısı , Altın Kitaplardan, dışı kabuklu, kocaman bir ay onun önünde süpürgesine binmiş Mary,  ayracı ibrişim ipten, sayfaları sarı, kabuğunun altı yeşil parlak ciltli :)) çocukluğumun kitabı ile uykuya giderken az aralanmış uykum, daha da açılmak isterken, sımsıkı kapattığım gözlerimin iç taraflarında bilinç akışı sineması oynuyor, oradan oraya koşuşurken, “nerde kalmıştık ” diyemeden tekrar uyuyor insan, eeee biraz zaman alıyor tabii ki de :))))
Kayahan’ı hastaneye kaldırmışlar, Doksanlar onun patlama yaptığı yıllardı, Rumelihisarı konserleri olurdu,yaz sonuna doğru,bir keresinde taaa Konya’dan geldim, O zaman tek çocuk, annemle babamı, ablamı gece mesaisine koydum, ben arkadaşlarımla gittim, Iste biz o gece bir yemin ettik kiiii, şarkıyı her duyduğumda aynen devam, “bir ara, bir sor Allahaşkına …” diye de sitemini unutmadan,güzel şarkılar, güzel ses idi Kayahan, Bir keresinde de yeni kaset çıkardığında Okan Bayülgen’e çıkmıştı, Biz çocukları Okan’la büyüttük, ” Gece Kuşu” ile sosyalleşmeye gayret ederken, ayağımızda sallandı yavrular, bir kaç kez de Müslim Gürses’i izledim, ne şaaaneee sohbetlerdi onlar,
Şimdi hiç bir şeyin tadı yok demeyim de eski tadı yok , dünya kalabalıklar içinde ıssızlaşıyor, insanların iç dünyaları dibine kadar yalnız, şarkılar bile bize bizi anlatmıyor, neeeeeerde aşk kokan, hasret kokan, yağmurun sesini, baharın kokusunu getiren şiirler, ne yazanlar var, ne de yazdıranlar. Artık biz dünyayı böyle sevme çabasındayız, geldik, gidiyoruz, Gençler mi? Onlar telefonlarını seviyor, geçen birinin telefonu dışarı ses veriyordu, sabırla dinledim, ritm hiiiiiic değişmeden, sözsüz … huşu içinde dinliyor genç, “ancak o kadarını anlıyor garip” dedim içimden. Gençler için söylenecek hem iyi, hem kötü şeyler var da ,söylemiyoruz,  Yani ne soyleyim ki, evdeki ergen, doğal ergenlik sivilcesi ile mücadele ediyor, burnuna bant yapıştırıyor, sırf bunlar için erken kalkıyor, her sabah kahküllerine fön çekiyor, fırsat bulursa ders de çalışacak iiiişaalla …:))))
Aaaaaay bi şi demedim, hasta psikoloji içindeyim :)))) Haydin günaydın, olası bir bahar sabahı daha …

27 Mart 2015

Adı konmamış bi sabah bu sabah. Hiç bir şeye adanmamış, planı programı yapılmamış, aslında içinden geçmesi gereken belli şeyler var ama program akışı yok, program aksa mı, akmasa mı belli değil. Üstümdeki ağırlıklar bir rüzgar bekler gibi, sanki bulutlara sarılmışım da geçici körlük, bir bunalma ihtimali var da hani bi rüzgar çıksa da dağıtsa, geriye sonsuz bir mavilik, tek tük şekilden şekle geçen bulutlar kalsa. Birinin beni iteklemesi gerek, bu sefer de kendimi kıyıya bırakılmış da düşecek gibi hissediyorum, yer ayaklarımın altından çekiliyor, geçip giden manzarada kendimi bırakmak için yer beğenemiyorum. Hayata boş boş bakıyor gibiyim de geçer diye kendimi teselli de ediyorum. Biliyorum ki sorumluluklarım yakamı bırakmaz, bırakmasınlarda,
Bazı sabahlar böyle oluyor, aklın bir yere gitmiş de gelmemiş gibi, ne gittiği yeri, ne geleceği yeri beğenmez gibi, bu hal anlatma ile olmaz “yaşayanlar bilir” , “aaaaay ara ara hepimiz yaşarız” dermişim.
Suçu gelir gibi yapan, ucundan azcııııık gösteren bahara yükleyelim. “Bu sene bi gelemediiiiiiiiin , bahaaaaaaar !!!! ” diye de saydıralım, bak yazarken bile rahatlamaya başladım :)))
Çileli kadın kitaplarına devam, Aytmatov’un Cemile’si, T.Hardy’nin Tess’i, okundu C.Boronte’nin Jane Eyre’i okunmakta. Klasikler zamana meydan okuyan eserler, bi bakıyoruz kiiii her şey özünde aynı, filmlere bi daha bakasım var, Tess’i unutmuşum, aklıma kazınan bir kaç sahneyi okurken hatırladım, yine de bir tekrar ister.
Hadi baharlar kalıcı biz gelip geçiciyiz, baharlar takvimlerde bizden önce de var. İçinden geçtiğimiz baharlar bize özel olanlar, ortalama ömürde unutulmaz kaç bahar var ? Sayamadıysak bizim ayıbımız valla :))) hayatta karşı koyabileceklerimiz ile direnç göstemeyeceklerimiz var, bunlar devamlı çatışırsa da , devamlı uyum halinde olursa da olmaz. Orta yolu bulmak lazım, etraf örnek dolu, “aile içinde olur böyle şeyler ” diyecez üstünü örtücez, bak yaptılar oldu 🙂
Bi günaydın diyelim de üstüne, altına bakıcaz artık.

Muson yağmurları yağıyor sanki, sesli sesli, kova ile dökülür gibi.Yağmur Ormanları ihtiyaca binaen yok edildiğinden takılacak bir yer bulamadığından, küçük dereler akıyor sokaklarda, ızgaraların etrafında girdap oluşuyor, etraf temizlenirde pislenir gibi, evde olduğuna şükür ediyor insan, kısa molalar verip daha da hızlanarak yağıyor yağmur, dağlara taşlara, ihtiyacı olan ovalara, ver Allahım.

28 Mart 2015

Kiminin kocası evde yok, kimininki maça bakıyor, kimininki hasta yatıyor … topladım vekaletleri, buraların Zeyna’sı benim havasında gidiyorum, apartman toplantısına,Biliyoruz kiiii bitaraf olmayan bertaraf oluyor, iç güvenliğimiz söz konusu, hani bir karar alinacaksa, rengimiz belli olsun, Sevmem bu toplantıları, kapasitesi bütçesinden de sınırlı adamları, papağan gibi fikirsiz konuşan kadınları ammaaaa bir yerde meeeeecbuuuuuur, yatmadan son haberleri kaçırmayın derim, bi bakın bakalım bildik konu, tanıdık biri olabilir mi :)))))

29 Mart 2015

Bahar için çoook şey söylenir de ben “Bahar isyancıdır” olanını severim ,Aynı zamanda kitap adı da Onat Kutlar’ın dı sanırım. Eeeeh ruhun asi yanları var, bahar da hem isyancı hem de makul şüpheli, durum “ateş ile barut yanyana !!!” sayılmasa da barut ve ateşin adresi belli ,Yapcek bi şi yok !!! diye kabulleniyoruz :))))
Mart bahara giriş,Nisan gelişme, Mayıs son nokta,Giriş gelişmeye dair ümitler taşırken, sokaklarda İstanbul Gezginleri ‘nin ayak sesleri var. Nereye böyleeeee ? diyenlere cevap; Haliç tarafına, Sütlüce kıyılarına, İstanbul karışık ortaya !!!
Aaaaay hadi ben de karışığım, aklımda bahsedilecek 15 tane eser var, an itibariyle bilgiler silinmiş gibi :))) Amaaaan unutursam bi fısıldayan olur aplaya :)))) Hadi iyi havalarda herkes gezer, zati gezgin dediğin dumanlı havayı sever, (Bu da grup tesellisi :))) ), Bağışıklık sistemime türlü destek, bin bir nasihat, Allaaaam utandırmasın beni, Aaaaay hadi herkesler evden dışarı, yollar bizi birbirimize bağlar, hadi ben de konuyu bağlayım, anca yetişirim,
Son söz cümleten günaydın, şaaaaneeee pazarlar, haydin gezmelere, gezip gezip doyamadan dönmelere …

30 Mart 2015

Pazartesiler bizim yedi günde bir miladımız, Bozduğumuz yeminler, unuttuğumuz sözler, ertelediğimiz yapılacak işler, firsat bulamadığımız kendimize vaatler ,,, beynimizde yer tutan, elimizden tutulmayı bekleyen, sırası gelip geçen neeeeee varsa bir pazartesi sabahı daha karşımızda. Birikmiş olması mı, tekrarlanması mı canımızı sıkar, bulutlu havamı içimizi kapar, pazarın yorgunluğu mu üstümüzde kalmıştır, tam bir nedeni yokken, olan nedenlerde desteksizken, ille de yaşanacakken niye bi itiraz ve ön yargı olur, teşhisi konmamıştır. Yani makul şüphelisi çoktur, tutuklusu yoktur, yoksa var mıdır ? Insanlar hafta sonunda esir mi düşmüştür, bugün esaretten geri dönüş müdür, o da günün ödevi :))) Kafayı iyice bi çalkalayıp , öööylece bırakmak mümkün, ama akşama kalmayın :))))
Aaaaay hadi beyaz bi sayfa olmasa da pazartesine bi sayfa şart, silgi denen bi şi var, üstünü çizme, maddelere numara koyma, bildiğin yerden baslama da olabilir :)) Mart ayının soooon pazartesisi bugün, bir daha 330 gün mart gelmiceeeeeeek, leylekler geliyor, çoktaaaan gören arkadaşlar var, Kadir Ağbi’ nin laleler açmaya başlamış, yer gök lale olacak bir kaç güne, “laler bile bütçede yer tutuyor, hatta genişcene :))) Bir yol lalesi kadar degerimiz olmadı !!!!” diye bir atar yapmak serbest ama bi faydası olmaz. Yiyelim sayısal kahvaltıyı, içelim çayımızı, arkası gelecek, işalla :))))) Aaaaaay haftaya nisan da karışacak, nisan baharın eeeeeen iyi ayıdır, festivale biletlerim var kiiiii :))))
Bu sabah elimden gelen budur, kendimi bile tam ikna etmiş sayılmam, kıyıda köşede kalmış umutlarım var, bi de onlara bakmam lazım :)))) Bir yerden kurtarıcaz, cümleten günaydın, şaaaaaaaneeeeeee bir hafta olsun …

31 Mart 2015

Hep bir ihtimal daha var önümüzde, hep bir B planı var aklımızda. Olmazsa biz de olmuyoruz, hep bir ümit yaşatıyor bizi. Eskiyor insan, orasına burasına tamir tadilat yetmiyor ki, bir yanı kurtarsan bir yan gidiyor. Tam iyileşemedin, pön pön öksürüyorum ama geceleri değil,  Arada bir ateşlencek gibi oluyorum amaaaa gecici. Bu günlerde uyuya kaldığımda uyanıp bakıyorum kız yok, sesleniyorum, “ders çalışıyorum !!!! ” diyo, inanamıyorum, kalkıp bakmak için yola düşüyorum, koridor boyunca kendimi test ediyorum, ellerime tekabül eden rakamları biliyorum, cama yansıyan vinçin ışığı, aldanmıyorum, bilincim açık :))) Kız çalışıyor :)))
Oğlanlar zeki diye adı çıkmış, kız onları üçe katlar, bi de üstünde zıplar ama what fayda, Iste burada da hep bi ihtimal daha, hep yedekte B planı var, Aaaaaah kızlar, öz evlatlar, annelerle kızlar bi kere senkronu tutturdu muuuuu, tadından yenmez birlikte geçen yıllar. Ama gidiyor, anneler, geride gözü yaşlı ana olmuş kızlar, akıllarda yer etmiş faydalı anılar, bir yanımızda bir boşluk birakarak … gidiyorlar,  Bugün bir anne daha uğurlanacak, içim kaldırmıyor ama gidicem inşallah.
Gidenler, gelenler, kendini hep kalıcı sananlar, dünyayı gereksiz telaşa boğanlar … ayrı kulvarlardan aynı sona koşuyoruz, niye koşuyoruz ki ? Her şey sonunda olacağına varıyor.
Haydin günaydın, hadi lale devri ha döndü dönecek :)) elimizde bir mendil, ona anlam katarak, salına salına temaşa yaparak, çifte kürekle sandal da elbet olacak… bize her yer kağıthane, her yer Göksu :))) Sultanlık sistemi kapıda hazar, azcık çıtlattım benim B planından, faydalanın :))))

ŞUBAT SONU GÜNLÜKLERİ


11013579_10205021540751964_8517247781053172161_n

 

Şubat da takvimde işini bitirdi, sırasını savdı ve gitti, ömrümüz olursa 365 gün sonra yine gelir, gelişinde özlem gidişinde özlem, içinde anılar … Her ay böyledir ki, içi hep dopdolu, bizi boğan, ama bazen hüzne bazen sıkıntıya, bazen de neşeye boğan günler. İstemeden unuttuğumuz, isteyerek unutamadığımız günler … Bunlar heeep kayıt altında aslında, geliyorlar, geçiyorlar veeee aklımızı alıyorlar. Hem de almadığını sandığımız anlarda. Bu yaşlanma demeyelim ama yıllanma hallerinde günlere bir şey oluyor. Sanki her şey hızlı çekim. Hiç bir şeyin tadını çıkaramadan, yeni bir şeyle şaşırıyoruz. Bu yeni bir şey değil, bizden öncekiler de bize böyle söylediler de anlamak vakit aldı. Aaaaay hadi cüce şubatın son günlerine bi bakalım, bizi 28 günde terk eden, “bunaldım valla !!! ” diye çekip giden, o kısa zamana şiddetli kış, sevgililer günü, iki adet cemre, kurtulmuş şehirler, fırtınalar, tutulmalar, baharı anımsatan günler sığdıran sığdıran şubatı nasıl yolculamışız, bakalım …

22 Şubat 2015

İçine kar yağmur kaçmayan, arasına bayram seyran karışmayan gerçek bir tatil sabahında, kimlere tatil acaba ? diye bi deli soru aklımda, elbette başka sorular da var yanında, diyereeeek kafayı karıştırırıken açık ve net Güüüüüüüüüüüünaydın cümleten :))
Vakit dar, şu anda yola çıkmış, çıkacak İstanbul Gezginleri ‘nin arasına karışmam gerek. Fatih, Kariye arasında dağılıp, toplanacağız, belki de soğuk hava ile çarpılacağızzzzzzz :))) Yavuz Selim Külliyesi, İsmail Ağa Camii, Çukurbostan benim dağarcığımda, heyecan yaptım, Baş Gezgin unutursam fısılda :)) İki bulışma yerinden birine, Eski Kafa da şerbet içmeye olmadı Fatih Camii’ne birinden birine yetişecem iiinşaaaaaaallah :)) Kitapcığımı ayırın, gelince hır çıkarırım dermişiiiiiiiim :)))
Hadi aaaaaaaz sonra yollara, “Nerdesiiiiiiiiiiin aşkıııııııııım, yoldayııııııııım aşkııııııım !!!! ” aramızda parola, Hadi yeni tanışacaklarımız, yeni bilgiler var illa ki, hadi kıdemli gezginim, aklımda bi soru, cebimde ödül çikolata :))) Hadi tutmayım kendimi, haydin kuşlarla, açık yollarda, elimle koymuş gibi bulduğum mekanlarla …
Nerdesiiiiiiin aşkııııııııım, hemen şimdiiiiiiiii çıktıııım !!!!

23 Şubat 2015

Son kardan 70 cm nasibini almış, etrafta 15 cm i kalmış ilçenin bir evinde, penceresinden yüzüne beyazı kirlenmiş kar soğuğu çarparkene, ağrı, sızı bedenimde, iç ve dış işler zihnimde at koştururken, “günlerden pazartesi olmus bile !!!! ” diye sesli söylenerek, kendime ve dünyaya afilli bi GÜÜÜNAAAAYDIIIIIIN !!!! çektim, bi ümit ruh halime, aslinda tüm halime, memleket haline, ahvaline faydası dokunur diye :))) yazarken tebessüm halinde olduğum için, bi de radyoda çalan ” alcam sanaaaaa mor yazmaaaaa ” diye bir popi ( Bunu da kelime dağarcığıma yeni ekledim, zamane genci işi, popüler manasında :))))) ) şarkıya takılarak, uygun adım, biraz yandan, kollar ve eller sallanırken can bulacağız mecbur.
Hayatta eeeeen birinci kural başkalarına sırtını dayama, ihtimalleri göz önünde tut ama bel bağlama, sabır, hoşgörü, saygı, sevgi, sorumluluk daima aklında, kalbini ferah tut bunun içinde kalp kırma, kul hakkı geniş kapsamlı unutma, adalet herkese lazım bunu da aklından çıkarma. Madde uzun olduğu için akılda tutulamıyor, illa ki biri ikisi yalan oluyor,
Aaaaay sabah sabah uzatmayalım, hepsini ezber edip aklımızda tutalım, pazartesi sendromu da neymiş, evin annesinde pazar sendromu var, hatta bu pazardan bir değil hafta içinde bi kaç tane var.
Başaracağımıza yürekten inanarak, kendimi ve sizi ikna ettim sanarak, bir ucundan tutup başlayarak, bu haftayı da yola koyacağız, iiiiişaaaaalllah, malum bende hergüne bi çok şey var, siz de ne var ?

24 Şubat 2015

Üşütmüşüm, henüz kafayı degil ama geride kalan her şeyi, sıkıntılı bir gece maalesef pür neşe sabahlara bağlanmıyor, günden güne çivisi çıkan bir dünyada yaşıyoruz. Çivi oramıza buramıza batarken, acılarımızı gülüşlerin altına saklıyoruz kiiiii karanlıklara bi ışık olalım, hepten kahrolmayalım diye.
Yani bi hasta psikolojisi var üstümde, bir de yeni başlanmış bi diet, bi de memleket halleri … derkeeeeen iç karartmayalım. Haberler ve kaynaklar bizi yeterince bunaltıyor zati. Yaş itibariyle ” dikta, diktatör, cunta, kapalı rejim ….” ve benzerlerine aşinayız maalesef. Hitler ‘e yetişemedim ama takipcilerini, gelislerini olmasa bile gidişlerini, eziyetlerini, yöntemlerini … biliyoruz. Bu da beni ayrıca hasta ediyor.
Kendi kendimi bakarak, iyileşecegim iiiiişaaaaalllah.
Seceneklerden seçim yapacağız artık, istirahat, çorba, bitki çayı yanında ya bir miktar afyonlayıcı tv programı, ya Virginia Woolf kitabı ki bundan çok emin değilim, okuyamazsam değiştirebilirim, belki bir film karşısında uyuya kalma, geceyi telafi için, açılırsam kafayı yakın bir mesafe için dışarıya uzatma, temiz hava, sınırlı gıda …
Yapcez bi şiler, karanlığa kapılıp kaybolmak kolay, zor olan ışığı bulup takip etmek, ” biraz , biraz daha ışık … ” diye direnmek.
Hadi “Diren Ayşen ” , hadi yaşasın her türlü hastalıkla ilgili mücadelemiz :))) , hadi her işin başı sağlık, hala bazı yerlerinde kar duran ilçeme baktığım pencereden , haydin günaydın, unutmayalım hem bugünü kurtaracağız hem de yarina daha iyi olacağız, hadi iiiiişaaaaalllah … 

26 Şubat 2015

“Hayattan rengi alıııın, geriye ne kalır kiiii …” yeni reklam cıngılı. Dünden beri dilimde, acaip Tarkan’cı ve iflah olmaz bir iyimserim ben. Bardağın yarısının boş olduğunu görürüm, dolu tarafına şükür ederim 🙂 Kiiiiiii bu sebeple beni sarsan, içimi dışıma çıkaran, midemde taş yemiş hissi bırakan, kolumu kanadımı dermansız kılan hastalığıma ; ” Ayoool, detoks, detoks bunlar, haftanın kilosunu önden verdim !!!! ” diye bakabildim 🙂 çok şükür bugün daha iyiyim. Ateşe bağlı kabuslarımı bile elimle düzeltme çalışmışlığım, “Allahım biliyorum kiiii bu kabus, ne olur konuyu ve görüntüyü değiştirelim !!!! ” diye uyku arasında yakarmışlığım var :))))
Hayata renk veren biziz ki, vazgeçersek, siyahı tercih edersek kaybeden yine biz oluruz. Farklı, bize tıpa tıp uymayan amaaa uygun bi tarafı az olsun bulunan insanları düşman ilan etmek yerine sevmeyi denemek daha iyi valla 🙂 Her sevdiğimizi koynumuza almamız, 24 saat bağrımıza basmamız gerek. Biraz sevgi tahammülü kolaylaştırıyor, sınırsız ve koşulsuz sevgi hayatı kolaylaştırıyor, af etmek ve hoşgörü ruhu besliyor. Sonuçta hepimiz gelip geçiciyiz, kronometremiz açık geriye sayım gerçekken, orta yaşın ortasını geçmiş insanların halaaaaaa ” o onu dedi, bunu ima etti, laf çaktı, kıtır attı, dersini vericem, hakkından gelicem, kimle dans ediyor, bildiricem …” hesapları ile uykularını ziyan etmelerini, kafayı sessiz diyaloglarla meşgul etmelerini gereksiz buluyorum ve gunler için “zarardır, ziyandır, etmeyin, eylemeyin …” diyorum.
Insanları anlamaya çalışmak gerek, anlayamıyorsak peşini birakmak gerek, kendinden emin olunca karşı tarafı iknaya çok da gerek yok.
Aaaaay sabah sabah piskolojik analizler yapasım tuttu :))) Ama, ama kötü bi niyetim yok, sabah renklerimiz canlı olsun diye gayretim. Yukarıda maviler, aşağıda yeşiller, ikisinin arasında pembeler, beyazlar, morlar … pencereden ön bahar kokusu geliyor, cemre düştü havaya, yarınki suya, sonra leyler gelecek, soğuklar kırılacak, belki bahar yağmurları, kırk ikindiler …
Hadi yaşadığımız sürece, her şey için hep umut var, hadi illa kiiii olacak, hadi olmalı bunun için bi gayret, hep gayret :))) Haydin GÜÜÜNAAAAAAYDIIIIIIIIN !!!!! gök kuşağının arasından, sıcak renkleri sevelim ve seçelim.

27 Şubat 2015

“Ben, aslında … ” Bir konuya giriş cümlesi olup karşı tarafta ” du bakalım, ne yumurtlayacak !!!!” hissi uyandırır, Genel olarak itiraf, pişmanlık, tercih … anlamları taşır ama “senin için ya da onlar için nelere katlandım, nelerden vazgeçtim ” mesajını da direkt verir. Çoğu zamanda ” en az benim kadar üzülün, beni hissedin !!!” Yakarışıdır.
Sabah sabah perdeyi çekip, camı açınca, gördüğüm manzara karşısında ” ben , aslında bunları görmek istemezdim ” dedim. Artık caddeye dönüşen yol, son inşaatlarda tamamlanınca trafik sahibi olacak. Halbuki şurası iki yanı ağaçlı , sonu göle bağlanan bir yol olsa, iki yanında seyrek banklar bulunsa, arabalı arabasız çocuklar dolansa, kimse yere tükürmese, çekirdek çitlemese, pet şişeler top gibi sağa sola savrulmasa, oturup kitap okuyan, sohbet eden insanların ayaklarının dibine kuşlar konsa, ekmek kırıntıları onlara yemek olsa, ağaçların arasından güneş vursa, rengin, kokunun biri bin olsa … bir tatlı huzur almaya gelenler o huzuru alıp da gidebilse.
Yeri bulsan içindeki adam olmuyor, adamı bulsan yeri tutmuyor, eldekilere şükür bizimki.
Dünden kalmayım :)))) Mrs. Dalloway ‘ i okuyorum. V.Woolf, bilinçakışı tarzı, yazan zaten ödüllük de okuyan, anlayan da taktirdirlik, dermişim. Çok güzel bir çeviri, insanı bunaltmıyor, ruhunda açılan pencerelerden baka bakaaa ilerliyorsun.
Aaaaay bi baktık hafta sonu gelmiş, toprak suya doydu, ağaçlar bezenmeye başlamış, kuş sesleri geliyor, cemre düşüyor bugün, sular da ısınacak, memleketimin her köşesinden ayrı bir ses gelirken, kaygı, hüzün, merak dolu günlerimize bahar gelecek iiiiişaaaaalllah, “bahar gelmiş, ben baharı neyleyim, içinde huzur olmayınca, huzuru hep birlikte paylasamayınca … ” demeyeceğimiz günlerimiz olsun, Bahar içimizi de dışımizı da aynı güzellikte vursun .Vuuuur bizi eeeeeey !!!!  bahar, cümleten maaaşaaaallahlık olalım :)))
Haydin günaydın, kuşlarla …

28 Şubat 2015

Bizim kuşak pencereden bakan son kuşak olacak her halde. Pencereler ve perdeler ; iç dünyamızın dışının dışına açılan seyirlik yerler. Hem akşam yatmadan hem de sabah kalkınca camı bi açar, bi kapar kafamı bi uzatır etrafı kolaçan ederim. kim yatmış, kim kalkmış, inşaat kaç kat çıkmış, ağaçlar ne durumda, park yerleri dolu mu, şu yolda yürüyen tanıdık bildik mi , hava nasıl, kuşların, kedilerin, köpeklerin son durumu, bulutların, güneşin,ayın halleri, yıldız sayısı, gökteki uçaklar, yerdeki arabalar … daha bir sürü şeye bakar, içimden söyle bir toparlar, bir kanıya varır, ayrılırım.
Eskiden ışık yanmadan önce perdeyi çekerdik, hatta perde cinayetleri bile vardı, önemli idi evin mahremiyeti. Şimdilerde perdeler dekorluk, çoğu yerde, zati evlerde ilginç şeyler de olmuyor :)))) Herkes telefonuna ya da bilgisayarına, olmadı tv sine bakıyor, birbirine bakan, birbirinin yüzüne bakan pek kalmadı. Gençler yan yana bile mesaj hatlarında.Takipci olmak yeterli, takipci sayısı önemli.
Dünya değişiyor, eskiler yenilerle çelişiyor, fikirler çeneye kuvvet, kendini savunma her şeyin ötesinde, hatta her halde kendini haklı çıkarma marifet, şiddet bir tutamı aştı, adalet kimbilir hangi dağa kaçtı, dağın yuttukları yeni dağlar yarattı, zamlar olmadan yaşayamaz hale geldik, inşaatlar bile bizi diri diri yerin altına gömüyor, metro istasyonları yerin sekiz kat altında, yeryüzünün üstü de altı da insan kaynıyor, karanlıklara suni ışıklar yakarak, güneşi, ayı unutarak yaşıyoruz …
Aaaaaaaaay hadi nekahat dönemi mi, yaş dönemi mi , bilemedim neyin dönemi, bir gerginlik var üstümde, hırçın bi kız çocuğu gibiyim, etrafımdaki tüm büyükler suçlu, şartlar aleyhime, tek dostum ikimizin yerine konuştuğum bebeğim …
Bilemedim ama kokusu öğlene kalmaz çıkar, bakalım günün şanslısı kim, kime patlıyacaz, kimi günah keçisi yapıcaz … :)))
Aaaaaaaaay hadi olur böyle günler, gün dediğin saati kadar sürer, hadi yeni günde eskisinin hükmü kalmasın, hadi bugünü yaşarken yarında aklımız kalmasın, Hadi şöyleeeeeee bi kuvvetli “G Ü N A Y D I N ” çekelim kiiiiiii nefesimizin rüzgarından bulutlar dağılsın … Haydin kuşlarla …

OCAK SONU GÜNLÜKLERİ


10945613_10204823787648260_3671824430732505326_n

İstanbul’a kar geliyor, haberler felaketten bahsediyor, felaketin birinci günü felaketsiz geçti, yarına, öbür güne bakıcaz artık.Seksenlerde hava durumu tam bir komedi idi, hiiiiiiiiiç tutmazdı, şimdilerde arada bir denk geliyor, Gökyüzündeki uydularımızda serseri mayın gibi her hal, isabet kayıt edemiyor 🙂 Aaaaaaah aaaaaaaaah ocak da bitti, gözünü yola diken bahara sevinmeli, tükettiğimiz baharlara da üzülmeliyiz demiyorum.Gelecek günler önemli, önce gelebilmeli, sonra geldiğinde iyi değerlendirmeli. Tabi bunlar havada kalan cümleler, insan bildiğinden şaşamıyor, şaştığında şaşacak şey kalmıyor. Haydin bakalım, bakalım Ocak ayının son günleri bunlaaaaaaar …

21 Ocak 2015

Gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye
Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
Anılarından kale yapıp sığınsa bile
Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye. / Özdemir ASAF

Baba evine gidince kendimi kütüphanenin önünde raflara bakarak temize çekerim. Seri kitaplar, dışı parlak kabuklular, başına tarih ve yer yazılmış olanlar, babamdan kalanlar, doğum günlerinde hediye gelenler, bazı sayfaları tekrar tekrar okunanlar, sayfaları sararmışlar, okunmamışlar, okunup da akılda kalmamışlar veeeee hiiiç akıldan çıkmayanlar. Duygu Asena, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Barbara Cartland  , Vedat Türkali, Tomris Uyar, Pınar Kür, Nazlı Eray, Füruzan, Murathan Mungan, Selim İleri … veee bir sürü de yabancı yazar. Çoğu piyasadan kaybolmuş kitaplar, ya da bulunması zaman alanlar. Özdemir Asaf’ı aralarda buldum, 8 Ekim 83 de almışım, muhtemelen, Beyazıt’ta ki sahaflar çarşısından. Çok kitapcı dükkanı yoktu, hele yere yayılan korsan hiiiiiç yoktu. O zamanlar iş yerlerine taksitle kitap satanlar gelirdi ,Valla Fasikül fasikül ansiklopedi alırdık, sayısı tamamlanınca cilt kapağı da çıkardı, ciltci diye bir meslek ve dükkan vardı, şimdi kalmadı ,Kitaplar iniyor, ışıklı ekrandan gözümüze gözümüze, ansiklopediye ihtiyaç yok, bilgiler Google Efendide
Ben hala kitabı eline alıp okuyan, sayfasına dokunan, kağıt kokusu duyan, okurken ayraç koyan, baş sayfasına not alan, arasında takvim yaprağı, resim, not alınmış bi kağıt unutanlardanım
Hadi haftayı ortaladık, ocak ayının sonlarına doğru yelken açtık  Hadi havalar “bahara ne kaldı ki ” der gibi, Hadi şiirler güzeldir, Ö.Asaf en çoook güzellerdendir, bir kaç sabah, sabah dizeleri yapalım, Hadi etkinlikler ilçe içinde, “bir gülüşle yanaşacağız bir öbür kişiye” Hadi günaydın bi dize de kapanışa ;
Ben benden de başlar, ben senden de başlar.
İlgi dışından da, içinden de başlar.
Senden , benden, ondan sevi türküleri
Giderek yayılır, evrenden de başlar. / Ö.ASAF

22 Ocak 2015

Niçin bırakmazlar bizi insan-insan,
Seni de, beni de kırdılar insan-insan,
Ben onun kırıldığına kırıldığımdan,
O da benim kırıldığıma kırıldığından,
Bırakmadılar kırılalım insan-insan. Özdemir ASAF

Sabah kitabı açtık, bi baktık kısmette bu varmış. İnsan-insan kalamıyoruz maaaaalesef, Araya karışan hırs yüklü katalizörlerin birbirini yakıp yıkma savaşında ateşlere karışıp, oraya buraya savrulup duruyoruz. Bütünlük çağrısı, parça parça bölüp, etiketliyor hepimizi, ana fikir “Bi- taraf olmayan, ber- taraf olur !!!!!” olur olunca, aceleye karışan, menfaat kokan, sokma akılla sokulan düşüncelere esir düşenlerle, yolu esaretten geçmiş olanlarla, araya karışmış aklı selimlerle … bu işlerin mimarlarıyla dünya denen kazanda iyi ve doğruyu ararkene, buldum zannederkene, yanılmış olduğunu anladığında çoooook geç olmuş olacakkene … dönüp duruyoruz, içimizi daraltmayalım burda kestiiiiiiik :)))))
Bugün dolaplara göz atma, dolaplardan fazlaları faydalı yerlere atma,evin kapalı kısımlarını düzene sokma günü. Arada bir gerek. Rahmetli annem bu işin ustası idi, şiir gibi çekmeceler, yüklükler, dolaplar… yok bizde, Olamıyor kiiii, bir dolaba giren eller mikser gibi çalışıyor kiii, en alttan çekince, çekilen yanlış olunca, aradığın en üstte imiş meğer !!!! :)))
Sonra, sonrası dünya hali gibi, karman çorman :))) Ara ara kulağıma anamın “Ha bu kepazelik nedir ? !!!! ” diyen sesi çalınıyor, utanıyorum valla :))) Bugün de bu utançla çalışacağım iiiiişalllaaaah :)))
Hadi düzen her yere her şeye lazım, Hadi düzeni bozmak, düzeni yeniden kurmak fıtratımızda var :)))) Haydiiiiin günaydın olsun 🙂

23 Ocak 2015

Çayı koydum geldim, Akşamdan talimatları aldım, sırayla çocukları kaldırıcam, Orta boy önce kahve içmeye (demek yalnız kadınlara mahsus değilmiş bu adet ) sonra kız arkadaşı ile buluşmaya, kulaklık alacak, sakalına bakım yaptıracak, arada cuma namazı var, Kız ise, benim yeğane, biricik, toz şekeriiiiim !!!!! karne almaya okula gidecek 🙂 Ardından kutlama için bir AVM ye, ergen işi :)))) Yaaaa bir karne zamanı daha geldi, heyecan yok, her şey tahmin ettiğimiz, bildiğimiz gibi, kurtaramadık İngilizceyi :)))) Geçen yıla göre daha iyi ama kırktan kırkaltıya çıktı, mezüniyetten önce elliyi bulcaz, iiiişaaalllaaah :)))
Ben de dün dolapları düzelttim, şiir gibi olmasadaaaa bir şarkı türkü havası var, her an sallanıp, yuvarlanacak gibi :)))) Rahmettli annem tavanın köşesinden “Allah ıslah etsin seni !!!!!” der gibi bakıyor sanki :)))))) Bugün evdeeeeeeeyiiiiiiiim !!!! Yupppiiii !!!! Oleeeeeey !!!!! :)))))
Çocuklar İç Anadolu’ya yolcu, abilerinin, halalarının, babalarının yanına, belki bi de Konya yapacaklar, Ben de peşlerinden silip süpürücem iiişaaalllah .Sildiğim yerlere kimse basmadan, temiz örtülerle kirliler karışmadan, yeme içme teferruatı olmadan … saçımı süpürge etcem artık :))))) Tam temizlik bitecek, gelcekler dermişiiiiim :))))
Aaaay hadi yeni bilgiler var ; Bulaşık makinesi bir bilimmiş, karbonhidrat kirlileri ortaya, protein kirlileri kenara dizilecekmiş, çünkü eeeen iyi ortası temizlermiş, Kaşık çatal sepetine bitmiş limonları koyarsan hem koku olurmuş hem de temizliğe yardımcı, parlatıcı gözüne elma sirkesi dezenfektan işi görürmüş, suya da %90 zam geldi !!!! Bilimsel yan orta boy oğlandan, diğerleri konu komşudan, zam haberi ise haberlerden , hadi kaynaklar belli, kaynak kullanma tercihli, hadi hava güzel, kuruyor asılan çamaşırlar :))), hadi tüm plan programım suya sabuna bağlı, hadi köpürtelim, aaaaaaaaay noluuuuur kuşlar konsun sağımıza solumuza :)))Haydiiiiiiiiin günaaaaydın …

24 Ocak 2015

Sonunda herkes annesine babasına benziyor, Öğrenmediğimizi sandığımız öğretilmiş davranışlar, genetik olanlar, kızdıklarımız, sevdiklerimiz … bi bakıyoruz hepsi bizde toplanmış. Akşam çocukları yolcu ederken baktıııım kiiii bir “anne kopyası olmuşum”. Yirmi senem gurbetlerde geçince çooook gittim geldim. Ana kız illa kiii bir gün önceden gözlerimiz dolmaya başlardı, bi de rol yapardık kiiii üzüldüğümüz anlaşılmasın diye. Şimdi benim temizliğe kalkışmanda ondandır. Oyalanmak babııındaaa .Tatil başladımı çoluk çocuk yola dökülürdük, son telefonda “yollar izler dolmuştur, dikkatli gelin !!!!” demese olmazdı. Daha evden çıkmadan çarşafları makineye atıp, silip süpürmeye başlamasa olmazdı,”şunu aldın mı, bunu çantana attın mı, aman bi şi unutmayın !!!” diye saymasa hiiiiiiiç olmazdı :))) Ben de dün gördüm kiiii gördüğüm gibi olmuşum :))))
Karne geldi, çocuklar gitti, yarı yıl tatili başladııııı, faydalananlar için “oleeeeeeeey !!!” diyoruz.“Tatil benim de hakkım, ayoool !!!” diye çark ettim, az silme süpürme, az daaaa etkinlik ilave ettim, hepsini bi kazana katıp, ara ara karıştırıp, bi taşım kaynatıp, altını daaa kıstım mıııı, olcek bi şi ler :))))
Hadi gün yirmidört saat, tek bir faaliyet ile ziyan edilemez, en az yarısı bile feda edilemez !!!!, hadi yaptık planları, artısı eksisi de var :)) Esneme payı illa kiii var.Hadi sulu sabunlu işlere devam amaaa dozunu kaçırmadan, kitap var okursan, film var gidersen, hısım akraba var ziyaret edersen, yeme içmeyi kafana takmaaaa, boşver diyeti, o da az nefeslensin :))) Telafi edersin. Diye de ayarı çektik,”kim tutar bizi” diye de gazı verdik Aaaaay sayılı gün nedir kiiiii, Aaaaaay yetiştiremicem sanki :))))) Hadi bana bi kaç gün müsade, tatil mümkün mertebe çoooook şey kapsamalı, Hadi kaçtım, arkamda gülümseyen bi günaydın bıraktım, valla

27 Ocak 2015

Sisli bulutlu, ağır ağır insanın üstüne çöken havalardan nefret ediyorum diyemem. Çünlü nefret duygusunu artık taşımıyorum. Tabii kii de canımı sıkan insanlar, durumlar, havalar var. Beni de tepeden tırnağa bir alev ziyaret ediyor, kelimeler ağzımın içinde cümleler olup ip gibi diziliyor, dökülmek için sınırda bekliyor, kendimi tutup bastırmıyorum amaaaaa muhakeme ediyorum, Söylesem ne anlar, ne kadarını anlar, ne değişir, söyleyince ne kadar rahatlarım, “ha kör kuyuya, ha buraya …” diye de noktayı koyuyorum. Bir kör kuyu bulursam ne ala, bulamazsam da kayıtlardan silemiyorum amaaaa kayıt dışı muamelesi yapıyorum :)) Bunlar çoğunluk insanlar için, havalar ve durumlar, içine sindirme, kabul etme, “Yaşandı, bitti !!!” diye geçiştirme ile halediliyor.
Canım her zaman başaramıyorum tabii ki de fakat gerçekten nefret duygusu taşımıyorum, hafif sinir olmak benimki, o da nadiren :))))
Aaaaa kucakladım pozitif bulutlar demetini, bastım bağrıma :)))) Hazırım sisli, bulutlu, bir ocak sabahına, Silme süpürme bitti sayılır, araya kitaplar, evde sinemada filmler katıyorum, Başka sinema’dan “Arayış” bir çeçen hikayesi, seyir ederken çooook duygulandım, şiddetle tavsiye edilir.Haftanın kitabı Nar Ağacı / Nazan Bekiroğlu Tebriz-Trabzon arasında Zehra ile Settarhan’ın hikayesi ama içinde devletler, kültürler, savaşlar var bi de olmazsa olmaz aşk , kalınca dörtte birini anca geçtim.
Aaaay hadi anne tatili benimki, evden kopamadan, ev halkını unutmadan, kendime ayıracak zamanlar hem var hem de kalitesi yüksek :)))
“Huzurum gergin ip gibi, yaşanacak ne kadar gün kaldı kii” diyen şarkı sözüne inat huzuru kendim sağlayıp, ipinini de kendim tutarım, kalan günler için hesaba kitaba gerek yok, yaşadığım ana sahip çıkarım diye de bi cila attık, ruhumuza,muhtemel perşembeye görüşürüz iiişaaaaalllaaaah, kendimize iyi bakma lüksüne her zaman sahibiz, unutmayalım, hayat kısa kuşlar uçuyor, aklımızda tutalım, haaaaydiiiiin günaydın, başlayalım …

29  Ocak 2015

Kendime kuvvetli bi günaydın dedim, Kahve yaptım, içine çikolata batırasım var ama sabah sabah kahvaltımdan kaç kalori götürür onun hesabını tam olarak yapamadım :))) Aklımda yazacak bir sürü şey var, bana dair, eve dair, gördüklerime, beklediklerime, havaya, suya, kuşlara, ağaçlara … her şeye dair söyleyecek sözüm, yazacak bir iki satırım var, Bu da beni enerjik kılıyor, malum yapılacak işleri yapmadan geçemem, yani en az %75 i ni atlamam, aaaaaah kör olasıca sorumluluk duygusu,her daim canlı bende :)))) Bu da güzel bir şey ama, yapacak şeyler olması, onları yapacak kuvvet ve isteğin bulunması, iyi şeyler bunlar,
Kulağım kapı zilinde çocuklar ha geldi he gelecek, işaaaalllaaah , pişiçek yemeklerin malzemelerini dizdim, mutfak tezgahına, mesai mutfakda yoğun, az biraz da çamaşır ve ütü olması muhtemel, ev temiz, “bal dök yala misali” bu da evin temiz tertipli son saatleri 🙂
Bu kadar tazelenmemin sebebi dünkü “Aylaklar” buluşması, ununu elemiş, eleği elinde gezinenler, bütün kızlar toplandık diyemem Ahmet‘e ayıp olur, “Ahmet bir sürü kızı bir araya topladı !!!!” münasiptir :))) 15 kişi bir ağızdan cıvıl cıvıl konuşup, Osmanlı mutfağından tükettik, yanında şerbetler içtik, bakışlar teeeeeee fakülte yıllarında baktığı gibi gördü, anılar, hatıralar puzzle parçaları gibi, yerini bulan yapıştırdı, Amaaan ne özleşmisiz, olanlarla hasret giderip, olmayanları bir bir söyledik. “Bi daha, bi dahaaaa…” diye tarih belirledik, bölgeyi de seçtik amaaaaa ayrıntılar daha sonra,
Aaaaay hadi yalnızlık da güzel şey ama bi mecburiyet değil seçim olmalı, yalnızlar zaman zaman yalnız olduğunu unutacak yerlerde bulunmal. kiii okul toplantıları iyidir, Hadi anne tatili bitti bitiyor, yarı tatili yarılandı, ocak son günlerini sürüyor, ilk cemreye 22 gün kaldı.Aaaaa bahara ne kaldı. Ömür dediğin günlerimizi bir bir tüketiyor, engel olamayız ama tadını çıkarabiliriz, aaaay hadi her fırsat bi şenliğe dönüşsün, valla elimizde, “Bozma moralini !!!!” sık tekrarlarla bile eskimez, gündemden düşmez :))) Aaaay hadi “çenem düştü !!! ” denmez ama düşen bi şi illa ki var :))))
Hadi cümleten günaydın, söylerken ağzımı kulaklarıma doğru yaydım, valla:)

30 Ocak 2015

Kalktım amaaa geri yatasım var. Üstümde bi kırıklık, bi üşüme, bi yorgunluk, bi bıkmışlık, bi bi tuhaflık var desem de tuhaflık bölümü yalan, Tuhaf felan değil bildiğim bir hal de adını koyamıyorum ya da adını her seferinde değiştirdiğim için bağlantı kuramıyorum amaaaaaaa geçici bir hal ya onu biliyorum :))) Bi kere hangi gündeyiz onda sürekli tereddüt ediyorum, parmak hesabı öncesini sonrasını hatırlayıp sayıyorum, zor denkleşiyorum :)))) Çocuklar evde gece nöbetinden geç çıktılar sızmış haldeler, etrafta çoraplar, bardaklar, polar örtüler, kitaplar, şarj aletleri, dinlenen telefonlar, dünden kalma yerini bulmamışlar veeee bir de tepeleme çitlenmiş çekirdek öbeği var, akşam da bi ara bi maç gördüydüm, bugün cumartesi mi, öncesi mi tereddüttüm var deyemiyeceğim, güncellenmiş aletler sağ olsun 🙂
Eveeeet bugün cuma ; Ocak ayının son cuması; ayın son gününün bi evveli, hafta sonu kokuları gelmeye başlamış, havada bulut var, takvim yaprağında karakışın sonu yazıyor, benim elimde o dandik saleplerden var, tadı da , kokusu da babamın yaptıklarına benzemeyen. Akılda hareket halinde olup, sıralamada yer değiştiren bilumum yapılacak işler var, bilhassa üstünde durulması gerekenler, bilihaaaaareeeee dikkat çekilecekler var. Var olanların hep var olmasını dilerken, yok olanların yokluğu ile üşürken, dilimizin ucundaki “amaaaan boşveeeer!!!” ler içimizde dolu dolu ağırlık yaparken, bir umut, bir ışık, bir haberle hayatımızın yeşillenip, çiçeklenmesi eeeeeennn büyük arzumuz olup, bunun adını mutluluk koyacakken … ihtimallere vurgun, tesadüflere yangın yaşamaya devam, tabii ki de.
Aaaaaaaaay hadi ısındım bile, vazgeçtim yatıp, yuvarlanmaktan, dimdik ayakta, yıkılmadım hayatta ( Yalaaaaaaaaan !!!!! ) yanına uyduramadım bi cümle daha, gerek de yok, mesajı alan aldı, hadi hayırlısı, hadi hepimiz için en güzeli, en iyisi !!!. , dönen dünya da mecbur dönerken, “Döndüüüüüüüüür beni dünyaaaaaaaa !!!!” komutunu biz vermiş gibi, taaaaaaaaaaa derinlerden su yüzüne çıkmış da güneşi görmüş de aradığını bulmuş… da gibi, haydiiiiin günaydın, Allahtan ümit kesilmez, valla ..

 

 

 

OCAK BAŞI GÜNLÜKLERİ


10891680_10204688007293836_880080927427847402_n

Başlıkda çok manidar olmuş 🙂 Bir yılı daha geride bıraktık, yıl mı bizi geride bıraktı o da belli değil ya neyse. Geride kalanlar, kaybolanlar, yerini koruyanlar, bizimle taşınanlar var 🙂 yaptık bi portföy, taşıdık yeni yıla, bakıcaz artık duruma. Herkes için iyilik güzellik, dünya için barış, kişisel olarak sağlık diledik, eee biraz da para istedik :))) Daha çok çoluğa çocuğa çalıştık, “onlar mutlu olsun, biz idare ederiz !!! ” felsefesi ile hizmetçi ve köle ruh annelerin yakasını bu yıl da bırakmadı 🙂 Artık kader kısmet ne yönde çalışmış gün gün bakıcaz, bu yılda günlüklere devam, aaaaay !!!! on günden fazlası bitti bile, eeeee hadi bakalım, ne var ne yokmuş …

01 Ocak 2015

Alışkanlık betermiş hepsinden Yeni yılın yepisyeni sabahında geç kalkamadım, fazladan uyuyamadım !!!!!
Pişman mıyım ? , mutsuz, aksi, huysuz muyum ? Yoooooooo :)))))
2014 de delirmedik, 2015 e de dayanırız, bi alt yapı oluştu Bu tedbirli bakış
Yeni yılda heeeeer şey daha iyi olacak Bu iyi dilekli bakış
Yıllar gelir veeee geçer, biz de içinde akaaaaar, akaaaaar gideriz Bu orta yaşın ortasındakilerin gözünden
Yeni yılda yeni umutlarımız var, hakkımızı alcaz biz :))) Bu da genç bakış :))
Valla ben her türlü bakıyorum, hepsi bana uyar, ben hepsine uyarım, hadi bi cesaret, hadi bi gayret, illa ki olacak, önümüzde yaşanacak 364 gün var, 2015 e ait, kaçında biz varız belli değil, düşüne düşüne ziyan etmeyelim ayol :)))) Haydi başlayalım, eeeee hadi günaaaaaaydın

03 Ocak 2015

Gelenek ve göreneklere bağlı kalmaya gayret eden biri olarak, üç sayısını baz alarak, “Yeni Yıl” ı esetleyip, püsetleyerek , misafir etmeye devam :)) Bu gün de kutlamalar, iyi dilekler, hayırlara vesile olsun demeler, aralamalar sormalar, bir ki cevap yazmalar, cevapsız aramalara bakmalar, kendini akışa bırakmalar, rejimi pazartesiye kadar bozmalar, mis kokulu zararlı yiyeceklerle sofraları donatmalar, yolculara son bakışlar, az biraz “Her gün pazar, her gün tatil tadında, bunaldım mı ne ?” diye iç ses ile gizli sorgulamalar, durum kritikleri … olarak devam etcez Hatta yarın gerçek pazarı da tatil paketine gönüllü ekliceeeeeeez :))) Pazartesi, yılın ilk buhranlı gününü tabii ki de ayrı yazıcaz
Olacakların olabilme ihtimali ile savaşmayı bu yıl bırakcaz iiiiiişaaaaalllaaaah :))) Olmuşla, ölmüşü olduğu halde kabul etceeeeez :)))
Hadi “Derrttt ben deee, dermaaaaan bendeeee !!!!! ” yıl boyu ihtiyaca binaen favori şarkımız, isteyen yanında sıvı tüketebilir :))))) Hadi “Tövbeeee, tövbeeeee !!!!” bizi hırpalayan huyumuza, suyumuza, Hadi niyetler halis, gayret bizden :)))) Aaaaay hadi “Dem bu demdir, dem bu dem ” parolamız olsuuuuuuun :)))
Bi de gün aydın olsun, yanında soğuk da olursa idare edin azcıııık, mevsimsel kabul edelim :)))

04 Ocak 2015

Sabah sabah “Gül ağacı değilem, her güzele eğilem .. ” diye bir şarkı dilimde, “bu tatiller neden bana tatil değil ki …?” diye isyanımsı bi şi gönlümde, “Kılıç kuşanma törenleri” adlı ödevim için “Şahzade gözü ile baksam fıtratıma ters, padişah karısı olsam, yeri netameli, eeeen iyisi valide sultan ayol :))) ” diye bir bakış açısı kararı ile masaya yönelip, bitkisel çayımdan bir yudum almıştıııııım kiiiii bir çay reklamına denk geldim Samsundan öte hepsi hemşeridir bize, çay toplamış, fındık toplamış, mısır sulamış … fark etmez, kemençe ile şive aynı şeyleri hissettirir bize Yeşil, maviyi, bardakta demli çayı, horon edenleri gördüm, kemençecinin türküsünü bana söylenmiş gibi hissettim, çayın kokusu burnuma geldi valla :)))
Şimmdiii mecbur iyiyim, yüzümde bi gülümseme, kahvaltı için planlar, çayı koydum bile …ütü masasına seni yanındaki sepet ile seviyoruuuuuuuuuum diye yanaşabilirim bile, o derece yani :))))))
Aaaaay hadi ufak tefek isyanımsı şeyler olmalı içimizde büyümeden bastırıldımı zafer kazanmış gibi oluruz, koşulsuz sevgi, beklentisiz iyilikler veeee kucaklanmış tüm renkler … hayatın özeti Hayaaaaaaaaat vurgunuuuuuuuum sana …
Şaaaneeee pazarlar eşliğinde, sevgi yüklü bi çok günaydın olsun, hadi olsun bakalım

05 Ocak 2015

Sabah sabah atarlı uyanmanın bir bilimsel açıklaması var mıdır ? bilmiyorum amaaaa ben bu sabahı açıklayabilirim Tatil öncesi hazırlık, tatil zamanı hizmet, tatil sonrası enkaz kaldırma, kısa özet budur, bunun ruha yaptığı eziyet, yıpratma, yorgunluk, tüm bu zamanlar boyunca başkalarının zamanlarına uygun yaşama, ağırlama … daraldım yeminlen “Ayol ben de genç değilim !!!” desem olmaz, performansım gençlerle kıyaslanamaz, onlar “kalksam mı kalkmasam mı, yapsam mı yapmasam mı” diye düşünürken ben tur bindiriyorum çok şükür deeee ruhum yoruluyor, benzer tekrarlardan.
Bir müddet insan göresim yok, çiçekle böcekle, kuşla, bulutla, rüzgarın, yağmurun sesi, çayın kahvenin kokusu, kitap sayfası hışırtısı … ile idare edesim var :))) Bu da benim hayalim :))) Dört bir yanımdan “Anneeeeee” sesleri, çalan kapı telefon, mesaj kutusuna düşenler, verdiğim sözler, yarım bırakmayacağım işler, sağ üst köşede bildirimler … derkeeeeeen olmaz :)))
Ne yapalım evi ev haline sokup, kendimizi ihtiyaç karşılamak maksadı ile sokağa atıp, yolu çamlıktan dolandırıp, biraz şükür, biraz tefekkür, “Edep yahu” sözünü içten içe hak edenlere söylerek, bu ilk pazartesi, kışın arkası bahar, iiiiişaaaallllaaaah daha nice tatiller var, ” Bana da bi tatil yaptıran bulunur mu acep ? ” diye kafayı hem karıştırıp, hem de toplayarak, gelcez mecbuuuuur
Hadi hayat kısa her şekilde kuşlar uçuyor Hadi başlayalım bariii, hadi günaydınnnnnnn Tümmmm bunalanlara gelsiiiiiiin :))))

 

Yarın Istanbul’da okullar tatil Istanbul’un karla sınavı var, benim ise hem karla, hem tatille sınavım var , nerde kalmıştık :)))))

06 Ocak 2015

Akşam yatmadan baktık, sabah kalktık baktık kiiiiiii kar yok, tatil var ama !!!!! Hava soğuk, çorap giydim, bilenler bilir kiiii giymem, kısa mesafe dışarı çıkarken bile giymem :))) Örnek ; üç gün evvel , market, ekmek, gasteee turu :)))) Kar yağaçağında hava yumuşar, gök yüzü kızarır, sonraaa uçuşarak inmeye başlar, birbirine benzemeyen, şekil şekil karlar kiiii biz bu şekilleri göremeden değdikleri yere karışırlar, biz kitaplardaki resimlerden biliyoruz kiii Sonra aklımıza Adamo’nun “Heeeeer yerde kaaaaaar vaaaaaaar ” şarkısı gelir, illa ki bir kar hatırası vardır, peşine o da gelir, sonra sırada “kibritci Kız” hikayesi var, hani o son kibritle ciğerden yandığımız hikaye, ben peşine ” küçük prenses” eklerim, babası ölünce okulunda hizmetçi olan, tavan arasını Sara ile Bety ‘e saray yapan hintli uşak ile maymunu da tabiii ki :)) araya biraz da sobalı günler, kardan adam ve nimet diye evden alamadığımız havuçlar, kıpkırmızı yüzler, donmuş eller, boy ölçtügümüz bakir karlar, tatil olmayan, toplana buluşa, oynaşa gittiğimiz okullar da koyalım :)) Ben yaştaki anneler bilir çocuklarla okuyup anlattığımız “su damlasının yolculuğu ” nu da unutmayalım :))))) Bunlar akıla gelenler, akıldan çıkmayanlar ; evsizler ve sadece evi olanlar Teeee küçükten işlendi bize bazı şeyler bazılarını sevindirirken bazılarını çok üzer
Ne yazık ki adalet her zaman her yere yetişemiyor Hele şimdilerde kendinden bile şüphe ediyor …
Aaaaaaah ne günler gördük, neler duyduk, neler işittik !!!! Bi pazar maçın ikinci devresinden beri beklenen karı göremedik, Eeeeeeyyyy kar paralel paralel sağda solda gezme, gel kesişelim senle …
Aaaaaaah bekleye bekleye tükenmedik, tükenmeyiz tecrübe ile sabit, hadi kaldığımız yerden, hadi bembeyaz, lekesiz bi günaydın olsun, olmaz ya inanalım, Allahtan umut kesilmez, bunu da çoook önceden öğrenmiş idik :))

Veeee tatile tatil eklenir !!!! Bi ihtimal kar yağabilir, kiiii gecikmeli başladı, yağıyor valla !!! Evde serbest saatlere devam ; kış çayı, coğrafya performans ödevi ; fay hattı ( yaptık renkli kartonlardan ) ,annede bebek yelegi , kız da atkı el örgüsü, “tatili kutlamak için bi film açalım, olmadı bilgisayarda dizi bakalım ” , anneye nihayeeet vaaaaatsssss aaaaapp indirme çalışması, mısır da patlatalım, haberlerden haber almaya devam … yarına “du bakalım, nolcek ” , dünya dönüyor kuzum, sen ne dersen de …

07 Ocak 2015

Kar durmuş, yağan karlar buz olsun diye rüzgar çalışma yapıyor, görünen caddede trafik ağır ağır akıyor, tuz misali gibi de kesintisiz değil, yolları temizlemişler, sokak aralarında patinaj yapan arabalar var, oralar Allaha emanet, doğal yollardan temizlencek, öğrenciler sabaha dek, telefonlarına bakıp kıkırdadıkları için şimdi uykudalar (evdekinden biliyorum :))) ) kuş sesleri yok bu sabah Sıcaklık -2 gösteriyor Yıl ocaktan başladı gün gün gidiyor …
Dışarısı böyle, benim dışarım havaya uygun giyimli kiiiii çorap dahil Icim yine arafta Iki aralar bi dereler sevmiyorum ama şartlara bağlı oluyor ışte. Insan insana bağlı olunca bir doluya bir boşa koşuyor, amaç eeeeen iyi hali yakalamak, mutlu olmaktan çok mutlu etmek, ” o mutlu ise ben zateeeeen mutluyum !!!! ” anahtar fikir. Bunun içinde gayret gerekir. Bazeeeeeen insanın insanlardan oluşan tüm zincirlerden kurtulası geliyor Yapamıyoruz, bizimki halka halka ilerliyor kiiii :))
Aaaay hadi daralmayalım, bi formül bulcaz, hep bulduk kiii Sabah sabah kendime önüme ilk çıkan testi yaptım, doğa olaylarından güneş tutulması çıktım :))) Demekki aslım güneş, genelde enerji ve ışıklıyım, ara ara bana bağlı olmayan, yani çok da bağlı olmayan dönmelerden karara bilirim, ne olmuş yani, geçecek bilirim, iç sese gereken ayarı verdim ben, darısı başınıza :))))
Aaaay hadi başlayalım, örgü orelim, kitap okuyalım, lahana vardı, onu saralım :))), film seyredelim, bitki çayı içelim, vaaaaats aaaap’ a bakalım, deftere yazı yazalım … yazmayı unuttuğumuz şeyler illa ki vardır, onları da yapalım, aaay hadi bizler hayatın aktif katılımcılarıyız, bir ucundan katılalım, hadi günaydını rüzgara kattım, bi dolansın sizi …

08 Ocak 2015

Tatile devam, bir avuç kara, sert esen rüzgâra, yağmura, yağışa teslim yurdum Bir haftadır tatil, telafi edilmeyecek, tabii ki de. Ögrenci mutlu, ( sade tatil yetiyor, çeşiti onlar yapıyor ) Müdür mutlu, bir haftalık yakıttan kurtardı (Devlet okulları hep müdürün bağlantılarına bakar ) Eeeeeh biz de mutluyuz,kitap okuyoruz ; Sokaktaki Adam / Philip Roth YKB yayınları 2.baskı, yaş grubuma şiddetle tavsiye olunur,bitirdim, ince zaten, Cengiz Aytmatov’ un toprak ana’sı nı da yarıladım, ilk kez okuyorum, güzel, son kitabı da sırada, örgüye devam, lahana iyi çıktı sardık, aklımda arabaşı var, tam havası , ülke aklanmaya devam ediyor, heeeeeer şey yoluuunda inanana … hadi o zaman “tavukları pişirmişem, hacıyı da çarşıya göndermişem … ” yakışır :))))))
90 dakika diye bir program seyrederdim eskiden, Hıncal Uluç, Haşmet Babaoğlu, Rahmetli Kenan Onuk, güzel sohbetler olurdu, futbol bizim ülke gerçeğimiz her yere bağlanır kiii, sonra Kenan öldü, katılımcı sayısı arttı, tadı kaçtı, bende bıraktım, sonra Erman hocalı, Kaya’lı, Gökmen’li, Ziya’lısı çıktı ara ara seyrettim, komedinin hası idi, sabaha karşı bittiğinde nerden nereye geldiğini anlayazdın, o da bitti, şimdi “derin futbol ” var Tavsiye ederim izleyin, o zaman ülke için hiiiiiiiç kederlenmiyeceksiniz, “müstehak kardeş ” deyip geçeceksiniz, böyle başa boyle traş !!!! Hadi o zaman ” Tavukları pişirmişem, anamı da komşuya göndermişem …”
Hadi “everything is fine !!!!” niye atarlıysam :))), Hadi buralar (-5) üşüyor yüreğim , Hadi vaaatssss upppp tebriklerini kabul edip, gruplara kayıt yaptırmaya devam, internet paketine inata da devam, benimki yalnızca evden :)) Hadi eski yanlarımı korumaya daha çok devam, ” konuşurken gözüne bakmalı, elini tutmalı, çayımdan, kahvemden bi yudum almalıyım, dillerle eller uyumlu olamıyor her zaman, ama gözden kaçmaz ki doğrular ” Hadi kestik, Hadi sıcak sıcak sahlep eşliğinde günaydın , tarçın kokusu var ellerimde …

09 Ocak 2015

Bugüne dair söylenecek pek çok şey var, ama söylemiyoruz.Çünküüü bir şeyi bir şeyle kapatma, bir şeyi bir şeyin altına saklama, erteleme, aslolanı paylaşmama huyumuz var, hasır altı eeeeen cok kendi içimize çalışır bizde, içi de dışı da bizi yaksın isteriz, başarıyoruz da çok şükür :))))
Aaaaaah , aaaaaaaah şimdi gencecik olup da tek derdimiz, şarjımız, internet paketimiz … olmak vardı, ne yazık ki birikmiş yıllarda birikmeyen insanları, savaşları, açlığı, sürgünleri, yarınlardaki kötü ihtimalleri, kışın ayazını, son dakika haberlerini …. derin derin anlıyoruz
Kitap sayfalarına takılıp biraz uzaklara gidiyoruz bizde “Başladığı yerde biten bir kitap ama bir bakıyorsunuz, her şey değişmiş. Kitabı okuyan siz bile ” böyle yazıyor, arka kapaktaki eleştirilerde 2011 Pulitzer Roman Ödülünü almış, tavsiye üstüne ; Jennifer Egan / It kopuk takımı , okuyoruz, mutluyuz sankiiiiiiiii :)))))

10 Ocak 2015

 

Beraber büyüdük aynı, altlı, üstlū sokaklarda, aynı lisede, aynı sınıfta, kimi zaman aynı sıralarda … O zamanlar adettendi analar babalar kardeşler tanış, aynı dershaneye yazıldık, hafta sonu Şişli’ye güle söyleye yürürdük, akşam ezanını geçiren kızların kötü yola düşme olasılığı yüksek olduğundan hep birbirimize emanettik :))) Kapıya gelip izin almalar, sonra kapıya kadar bırakmalar, evde doğum günü eeeeen büyük eğlence, birlikte sinema, cafeler daha yeni o zaman, buluşup, süslenip gitmeler, ilk aşklar, ilk içkiler, ilk sigaralar, ilk örgütlü çevrilen dolaplar … heeeep bu zamanlara rastlar :))) Üniversite okuduk, kimimiz evlendi, çoluk çocuğa karıştı , kimimiz bu işlere hic bulaşmadı. Aradan yıllar yıllar geçti, ikili, üçlü bir arada kaldık, sonra gün geldi, senede bir iki, kızlı erkekli, gündüz gözüyle, bir tenhada genişce toplanır olduk, şekil bozuklukarı, tipde eksilme artma var tabii ki de, Fakaaaaaaaat yeminlen ruh aynı ruh :))) Bi sus diyen olmayınca bıcır, bıcır konuşuyoruz, dünden bugünden, çocuklardan, elimizdeki son yaşlılardan, heeeeer şeyden :))
Yurt içinden, yurt dışından gelenler oluyor. Misal bugün, teeee Edirne’den “üle, büle soğuk yollar ” demeden gelen var, biz gençken onlarda yeni öğretmen efsane fizikçi , ile başarılı ressam olan resimci var
Ergenlik, gençlik … Mecidiyeköy de yaşandı, o yollarda, o sokaklarda kaldı, bugün hatırda kalan anılara çapraz yoklama var :))
Heyecanlı, canlıyım, yolum uzun çıkış için saat var, dönüş açık :)))) Hadi gençlik kokan liiiyyseee yıllarından bi günaydın olsun, lütfen amaaaa hem canlı, hem ruhu olsun …

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑