2017 MART GÜNLÜKLERİ


Su hayatımızda önemli, hayat kaynağı, akıp gitmesi örnek , suda yaşayan canlılar, susuz kalan canlılar, suyun geçtiği yollar, suyu zehirleyen çevresel olaylar …uzun uzun mevzular sebebi. “Su akar deli bakar” atalar ile ilgisi olmayan bir özlü söz. Gerçi söyleyen de bugüne göre ata olmuştur. Neyse dosya yüklerken buldum, eskiden de kullanmış ola bilirim ama severim denizi, ördeği, martıyı, karabatağı, suyun sesini, uzaklara gidişini, dalga dalga gelişini.

Bir mart ayı daha geçti, hatta nisan da geçti de ben geç kaldım, yayınlamakta, bugün hepsini yola koyacağım, üstteki paragrafın neden kırmızı olduğunu anlamış değilim, bilerek yapmadım ve gideremedim de, Bu arada günlük ortalama 50 ziyaretçim var ve bunun 49 unun ABD ve Kanada olması ilginç ve benim için çok sevindirici, muhtemelen oradaki Türkler, kendimi memleket haberleri veren, gurbete gönderen radyo programları gibi hissettim, konuşarak yazdığımdan hazar, benim yazdıklarım dilimin ucuna gelip plansız programsız akanlar.

Buyurun Mart 2017 ye hemen arkasından 2018 de gelecek 🙂

01 MART

Görüş mesafesi bir pencereden karşıki okulun duvarına kadar, bir pencereden inşaatın çöplerine kadar. Yakın görüşlerin bile sorunlu olduğu bir sabah insanın aklına Atiila İlhan’ın Sisler Bulvarı şiirini, öldüren sis, sis, Livaneli’nin filmi sis’i getiriyor, bir de “kurt dumanlı hava sever” diye özlü sözümüz var. Şimdi bunların hepsini alıp bir kenara koyuyoruz, ama bir parça şiirden, bir parça da yerli Sis filminden alıp lise yıllarına gidiyoruz, günlerden ne hatırlamıyoruz ama böyle havalarda gelemeyen coğrafya hocası Yıldız Hanımı anıyoruz, boş geçen dersler ile dalıyoruz. Çooook önemli bir şey idi bir dersin boş geçmesi, aaah aaaah o başı boş saatler, ne çene ne çene yarabbim, uyarı gelene kadar, başımıza nöbetçi öğretmen konana kadar, müdür fırçasından nasip alana kadar …
Yaaa işte bizdeki gençlik sesli idi, şimdi göz süzmeli, gözler tabiki de telefon süzüyor, neyse ondan da faydalı şekilde yararlananlar var da sohbetin lezzeti yok.
Bir de sevdirilmemiş dersler var, coğrafya, tarih, edebiyat aslında güzel derslermiş de hocalarını neden hiç gülmeyenlerden yapmışlar bilemedim. Korku temalı, dayatmalı dersler idi bunlar, şimdi olmayan Sanat Tarihi, Mantık, Cebir … güzel dersler olarak kalmış aklımda.
Aklımızda kalanlar ve kalmayanlar hafızamızın sorunu, güçlü bellek de her zaman iyi değil, arada unutabilmeli insan, gerçi unutulanların bile unutulmamış yanları var. Bir insanın tümü ile eşilip deşileceğine inanmıyorum, buna ben de dahilim, dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimiz, sadece içimizden geçirdiklerimiz, söylerken değiştirdiklerimiz , bi de pat diye söyleyip tozu dumana kattıklarımız var.Orta yolu ayar edip söylemek, aklı başında konuşmak iyi bi şi ama muhatabın ruh hali de önemli. Bazen hiiiiiç ağzımı açasım gelmiyor, “ne anlatıyorum, kime anlatıyorum, yazık sinir sistemime, ömrümden yiyor bunlar” diye içimden söylenip geçiyorum, kendimi tutamayıp şamar dalgaları halinde indiğimde oluyor, Terazi burcu isek de her zaman dengede değiliz, arada dengeyi bozan ısrarcılar çıkıyor.
Hayat bu; çeşitten çeşit çıkıyor, insan çeşidinde sınır yok, evdeki gençler cinsiyet de yok diyor, iki tanesini sayınca “aaay çok sığsın” diyolar, belki de haklılar ben de ikiden beşe kadar çıktım dermişim.
Postacıyı bekliyorum, dün 11.00 ile 14.00 arası tekrar gelicem diye not bırakmış, kızın yeni kimliği sınava yetişecek, fişli yavrum, belki de soruları yine çalınmış bir sınava hazırlanıyor, okullar kapansın, silgi tozları ile vedalaşıp, lise ve dengi okullar ile bağlarımı temelli koparıp, okul tişörtü, pantolonu, poları gibi parçaları yok edip, odayı ders kitaplarından, her yerden yapışık yapışık bakan kağıtlardan arındırıcam inşallah.
Süre doldu, kızı kaldırmaya gidiyorum, yapılacak işler listesi beynimde dönüyor, onlara sıra yapıcam, sonra durumlara bakıcaz, “çok geziyorsun” diyen konu komşuyu evde oturarak sevindirmek isterdim ama maalesef dışarıda da yapılacak işlerim var. Bi de kahve sıraları, günler gezip, gidecek yeri olmadığında tv de evlenme programı ile kayıp arama programlarına bakıp, kafayı sıyırmadan dolduranlar var, onlara sinir olmuyorum, sadece üzülüyorum, dünyayı boşa geçiriyorlar, kendilerini ziyan ederken başkalarına haset etmeseler iyi olacak, ama olamıyor.
Cümleten günaydın, bu arada heeeer sabah , hatta heeeer akşam yazacam, sınava 10 gün kaldı.

02 MART

Yağmurlu bir sabah, nerede kaldı yağmurun romantikliği, sığındığımız AVM çatıları, dikey bahçeler, yürüme yolu bulamadığımız yerler, içinde nefes alamadığımız toplu taşımalar, yağmurlu havada daha bi beter kokan metrolar, hep acelesi olan, anlamaya dinlemeye müsait olmayan insanlar, fiyatı 5 liradan 10 liraya çıkan, yağmurda aniden ortaya çıkan naylon şemsiyeler … neresi romantik, nerede romantikler ??? Muhtemelen atlarına binip gittiler, son romantikler de bizim kuşak belki, bizde de malzeme yok. Romantik olmak özel ve bazı genel günlerin eline, promasyon tekeline kaldı, “aaah bayım aaaah” diyen Nazlı Eray bunlardan bahsetmiş ola bilir mi? Kitabı okudum ama unuttum, annemgilin kütüphanesinde var, hem de baskısı tükenmişler arasında, bir ara tekrar okuyacağım, aslında ilk sayfayı açsam hatırlarım, bazı şeyleri hatırımda iyi tuttuğum söylenir ve gerçektir, bu da mütevazi olamayacağım konulardan.
Bu sabah kendimi beğenmiş gillerdenim, desem ikna edici, inandırıcı olur muyum, olurum. Kendimi beğenmekten öte severim, sevmek kusurları hoş görmek, telafiye müsait, af etmeye açık, kızgınlığa yapıcı sebep bulmak, hatayı kabullenmek, özür dilemek, sevdiğini söylemek gibi şeyler içerir. Burada ki “şey” kelimesi beslenip büyütülebilir. Sevginin olduğu yerde barış olur, barışın olduğu yerde huzur, huzur olduğu yerde mutluluk, mutluluğun olduğu yerde de insan olur. Olay diğer canlılara da hastır. tüm canlıların tüm hücreleri seve bilir, bkz National Geografic Belgeselleri diye de kaynak göstermek mümkün, hatta oscar alan animasyon şiddetle tavsiye edilir, bu unsurların tümü orada var, jüri ödülü anladığı için mi verdi başka sebepler mi var onu bilemeyiz. tüm jüri ödüllerinden şüphe eder hale geldim de. Aslında şüphe insanın doğasında var, dediğimizde insanın doğasında korku, merak, kötülüğe meyil, iyilikten büyüklenme de var dene bilir mi, yoksa hepsine birden “sevgi kalbimizin hamurunda var” deyip geçip, alt alta çalışma mı yapılır, sevgi sözde kalan, yüreğe değmeyen, değdiğini bilmeyen yeteneksizlik mi dir ??? Biz de olan yetenekleri bi Acun mu görür ??? Acun dünya demek, dünya bu kadar küçüğe indirgendiğinde içine bakan “batsın bu dünya” der mi ??? bir kaç soru işareti yanyana gelinde kuvvetli soru sayılır mı, kuvvetli soruları kuvveti yere mi gömer, bunların cevapları o yüzden karanlıktan ışığa doğru uzun yol mu yapar …
Diye diye sabahın seçme saçmalarını uzata biliriz, ama kessek iyi olur.
Dün kimlik geldi, süresi on yıl, iki resimli, biri hologramlı, bilgisi az, ATM gibi makineler var, nüfus müdürlüklerinde orada aktive edilecek, dün kız hasta geldi, beti benzi atmış, çocuk hastalıkları beni çok sarsar, hemen hasta çorbası yaptım, yoğurtlu, pirinçli, naneli, poğaça yapmıştım, sıcak sıcak, yedirdim, biraz da öptüm sevdim, akşama doğru tekrar kursa gitti, bugün de bir ara devamsızlık muhabbeti için okula gideceğiz, 30 gün hakları var, ama yetmiyor, okul aile birliği ile birlik olursak, uzarmış, bakıcaz artık.
takvime göre bahar ayları, açtı açacak benim salak ağaçları, haberleri dinlesen, biraz fazla okusan, araştırıp sorsan, durum kötü, kalbimizin sesini dinleyeceğiz mecbur, orada susmak bilmeyen, umut, umut, illaki umut … diye şakıyan bir kuş var, umudumuzu kesmek, kuşu kesmek gibi olur, bunu yapamayız di mi ? “kuş kesmek ne ki, insan kesenler var” , diyenlere de “her örnek örnek değildir,” dedik, Günaydın diye de ekledik 

03 MART

“46 kromozom var, 45 i yangın yeri !” diyen sınav çocuğunun kalkmasına 27 dakika var, arayı sessiz kalarak değerlendirelim, bu arada küçük oğlan da geldi, sınav haftası başlıyormuş, o da uykuda iki kat sessiz olmam gerek. Kendi dilinde hayattan yakınan yavrularımıza ; “insanın rast giderse işi yar sarar yarasını, ters giderse felek hatır eder anasını” ya da ” ne zaman hayata tutunmaya kalksak hep mahrem yerleri elimize geldi” gibi tecrübeye dayanan cevaplar vermiyoruz, diyemeyiz, zaman zaman veriyoruz, yine de yıkıcı değil yapıcı olmak amacımız, gayret bizden, taktir kimden bebelerden. Dün okul belli oldu, hiç bilmediğimiz bir yerde, haritaları açıp, dolmuş şoförleri ve esnaftan yardım alıp bilinir hale getirecez inşallah.
Dün okula gittik, maşallah okullarımızda püfür püfür Amerikan havası esiyor, ama kılık kıyafet açısından, ortalık boş idi, meğer kitap fuarına gitmişler, 12 ler zaten yok, biz çıkarken servisler gelmeye başladı, büyük servisler okulun dışında boşalmaya başladı, çocuklarda kaçmaya, görevlinin “oğlum, oğluuuum” diye bağırarak peşlerine düşmesine güldüm, bizim servisimiz olmadığı için okul kapısına gelmeden kaçardık. benim ev okul ile Papağan Kafenin tam ortasında idi, kaçarken yukarı yürümek zorunda kalırdım, “aaaah aaaah ne günlerdi o günler ! okuldan kaçmayana ben öğrenci olmuş demem “, benim çocuklarda kaçıyor ama kaçtıkları yerden telefon ediyorlar, “okuldan kaçılır, istediğiniz zaman, siz de kaçın ama haber verin, başınıza bir iş gelir se benim çocuk okulda diye inanmam” türü bir konuşmayı liseye başlayınca hepsine yapmış idim.
Bu sabah ağrıyan yerlerime kalkmadan bi göz atayım dedim, ağrımayan yerim yok, tüm kemiklerim, yoklamaya “buradayım” dedi, aaaay yaşlılık !, diyecem ama dün komşular 85 lik Halime Hanıma çaya gidiyor idi, bu grubun yaş ortalaması 50 üstü, bi de her gün yürüyüşe gidiyorlar, torun bakanı da var, bu şartlar altında kendime yaşlanmış değilde eskimiş mi desem acep ????
Üç İstanbul / Mithat Cemal Kuntay okuyorum, güzel, beğendim, Adnan’ın elinden bi uçan, bi kaçan, bi düz duvara tırmanan kurtuluyor, onca baskı, onca tedbir arasında aşk engel tanımıyor, tene dokunanı kalbe dokunandan hızlı. TRT dizi de yapmış idi, izledim ama aklımda Burçin Oraloğlu nun gençliği kalmış.Dönem kitabı, Abdülhamit, meşrutiyet, istibdat, jurnalcilik, fukaralık, zenginlik, yabancı özentiliği … kalınca da 575 sayfa Oğlak yayınlarından.
süre dolmuş, sesime kuş cıvıltısı hissi verip, kuuzuuuuum !! diyerek içeriye doğru yol alayım, gerisi gelecektir, hayat ancak günlük planları kaldırıyor şu aralar, devirler değişiyor, değişmeyen yalan dolan, alevere dalavere, küpüm dolsun, hem karnım doysun, hem pastam dursun …
Kaldı 8 gün, her türlü strese karşı direnç kazanamıyor insan, bu stresin kaynağı aynı, kılığı farklı dermişim, günaydın 

06 MART

Pazartesileri yeni başlangıçlar kabul ediyorum. Her şeye yeni baştan başlamak, beyaz sayfalar açmak, maziyi unutmak … gibi bir imkan yok. Geride bıraktığımız hayatımız ileriye doğru bizim takipçimiz. Aaaah aaaah aslında hayat üç kelime; gelişenler, değişenler, çelişenler. Değişime kapalı olmak gelişenler ile çelişenler arasında bırakıyor bizi. “Amaaaan ammmaaaan herkesin hayatı kendine !!” manasız bir savunma, ortak hayatlar var bu dünyada, kimse ortaklık yapmak istemiyor, o başka. Herkes çok akıllı ve lider doğduğunu sanıyor. Sonra hayat eğitim verirken gerçekler anlaşılıyor, sanmayın, gerçeklerin kaderi anlaşılmaya geç kalmak. “Zor günlerden geçiyoruz ” kendimi bildim bileli tüm günler zor, tarih tekerrürden ibaret de tekrarları aklında tutan yok.
Üç İstanbul’u okudum bitirdim, Osmanlı devletinin hangi şartlar ve kişilikler altında çöktüğüne dair Adnan temalı belge, Fakir ve idealist, zengin ve önemli, hasta ve bedbaht Adnan’a verilecek çok örnek var. Şu aralar bi de örgü öresim var, akşamkarı yuuuutuuuubeeee den örnek videoları izliyorum, gönlüme göresini daha bulamadım, benimki; renkli, üretken, ilmek ilmek konuşan model olmalı, bu da kolay olmuyor, sayıları aklımda tutamıyorum, dermişim.
Çamaşır makinesi işe başladı, radyo çalıyor, evde bir tek kız kaldı, birazdan kalkıp, dersane yolunu tutacak inşallah. Ev hafta sonundan kalma, pazar günleri bana pazar olmadığı için sevmiyorum, bir elim evin üstünde oluyor ama o gün daha çok garson modelini kuşandığım için şirazesi kaymış odalarda ışıksız kalıyorum, desem olmaz. Öyle iç karartmaları, kötü dilekler ile başkalarına seslenmeyi, umutsuz kalmayı sevmiyorum. Her olmazın bir oluru, her olurun da bir olmaz yanı vardır. Mesele bakış açısında, bir tüm doğrular yanlış, tüm yanlışlar doğru oluyor, Bkz. Malum liderlerin meydan konuşmaları, aaay çok konuşmak da bir saçmalama sebebi, gerçi dayanaksız sebeplere dayanmış sürülere ne versen yiyor.
Bu hep böyle, her devrin adamı, bu adamların her devirde adamı olmaya yeminli adamlar var. Para her kapıyı açıyor, açılan kapıdan girenler sadece bekliyor, bize ne düşecek diye. eeee beklemeye de ne gelirse yetiyor mecbur. Abudik gubudik dünyanın organize işleri bunlar. Biz de ne organize ola biliyoruz ne de edebiliyoruz. Hak hukuk, adalet, merhamet, vicdan … bunları da biz bekliyoruz.
Başımıza gelenler hep bizden aslında da konu lafta kalıyor, eğitim, sorgu sual işleri bunlar.
Son cemre de düştü, önümüz bahar, arada Mart ayazı olur ama kış bitti diye biliriz. çok sıcak havaları, çok uzun günleri sevmem ama onlar da gelip geçiyor, Her şeyi planlamak gibi bir yükün altına girmek istemiyorum artık, planların sapmalarına tahammül azaldı, boşuna kendimi harcamamak için günlük gidiyorum, bu güne su sabun, silme süpürme işleri var. Niyet böyle, gelişmelere ayak uyduracağız. Sınava 5 gün kaldı, öğrencinin ruh haline gereken önemi veriyorum, hep destek, hep destek, bu anneliğin emeklisi yok, emekli olmak isteyen anne de yok. Çocuklar iyi günler görsün, iyi olsun, etrafa faydası dokunsun … bunları ister anneler.
Gözüm saatte süre dolmuş, günaaaaaaydın Millet !!! Gönlümüzce günler olsun 

07 MART

O kadar yorulmuşum kiii, dün akşam koltukta kanal değiştiremeyecek kadar isteksiz ve mecalsiz olarak bir müddet kaldım,Bu arada biraz uyuklayıp biraz da dizi seyir ettim. Yazmam lazım, sinir oldum.
Kırlangıç Fırtınası, ilk bölüm; Dağ başında doğum yapan bir kız, ona yasin okuyan, doğurtmaya çalışan bir takım yaşlı kadınlar, dışarıda soğukta bekleyen taze baba, Klube bağ evi aylarca orada saklanmışlar kimsenin aklına orada oldukları gelmemiş. Kızın ailesi zengin ama yine de kızı yaşlı bir adama vermişler. kız istememiş genç oğlanla kaçmış, sıkıntıdan bi de çocuk yapmışlar. Kızın abisi kızın peşinde veeee doğum oldu, abi kızı buldu, Tabii ki de oğlanı vurdu, kızı da yaşlıya armağan etti, kız bu arada ölen genci gömdü, başındaki yemeni ağacın dalına uçtu, abi bebeği aldı, tam da o gün doğum yapan karısının yanına koydu, böylece gelin ikiz oğlan doğurdum sandı. Gerçekler odanın içinde kaldı. Aradan 25 yıl geçti, kız zengin olarak memlekete döndü, oğlunu arayacak ve intikam alacak, evvela sevgilisini gömdüğü yere gitti, eliyle koyduğu için hemen buldu, zaten yemeni biraz parçalanmış ama bir kısmı hala ağaçta sallanıyor, zaaar ordan tanıdı. Abiye de ufak ufak görünmeye başladı, yaşlı kadınlardan birinin evine gitti, ona soru sorarken kadın kalpten gitti. Yenge bi de kız doğurmuş, kızın normalde 25 yaşından küçük olması lazım, seçim ananın anası gibi, onu da kasabanın iyi ailelerinden birine gelin ediyorlar, kına gecesi var, kınada oğlanı ortada sandalyede gördüm, gelinde omuzunda kına testisi ile geliyordu, herkes de bindallı, tatlı almayı unutmuşlar, anne evin oğlunu aradı, biriniz 3-5 kilo tatlı getirin eve dedi, elinde bi paketle eve gelen oğlan İstanbul’da asansörde ayı kıyafeti ile bayılan kızı görmesin mi, kız da damadın bacısı çıkmasın mı, tesadüfler sıraya girmiş, bu arada eve gelen tatlı paketi de hiiiiç ikna edici değil, marketlerde satılan kocaman kutulardaki sayılı bayram çikolataları gibi. Kınada oğlan anasını göremedim, kıza altını ve kınayı anası koydu, gerçi benim kına gecem olmadı, istemedim, bilemiyorum artık yaşamayınca, gördüklerimin yalancısıyım. Bunlar olurken sen ahırda yangın çık, hemen itfaiyeden önce koştu gençler, ahır da bir usturuplu yanıyor, kalemle çizilmiş gibi, atlar dışarda ama hala içerde arıyor oğlanlar, yanan atlar sessiz yanıyor demek, Bu arada bir kalas düştü, gökten bir oğlanın başına, diğeri de ona kapaklandı, dumandan bayıldı, kınadan koşarak gelen anne onlara sarıldı, uzun uzun ağlaşıyorlar, ama dumandan boğulan yok, ahır birer kalas atlayarak yanmaya devam ediyor, Abi ile kız kardeş de hesap için yemenisi uçan mezar başındalar, kız ölüyü mermer mezara taşıttı, oraya abisini attı, “söyle, oğlum, nerdeee !!!” edebiyatı yapıyor. Ben de de ne uyku ne yorgunluk kaldı, sinir her yanımı tuttu, eksi bilmem kaç derecede ince topuk, full aksesuar gezen analar, yaşlanınca başına kireç basılmış gibi duran büyük analar, insanın içini bayan ruhuna ağır gelen makyajlar, gençliği de yaşlılığı da beraber oynayan sanatçılar, sahici dekorların dekor olamaması, birden fazla mesaj kaygısı, ne şiş, ne kebap yansın çabası … daha ne diyim ben, öbür bölümlerde kötülük yola düşecek, aklımızı alacak hazar, veririsek tabi.
Hala anlatılanların gerçekle paralel bile gidemediği dizilerle, evlenmek için, ıssız adada yemek için kapışanlara, kayıplara, koca arayan, kendine kız bakan, program program gezenlere prim yaptıranların sayısı azalmayıp artıyor ise “8 mart Dünya Kadınlar Günü” olur, kadın kısmına çiçek, krem, pırlanta alınır, kalpli resmi sosyal medyaya konur.
Oysa ki 8 Mart dünya daha güzel dönsün diye emek veren kadınların günüdür. Öğrenen, öğreten, çocuk yetiştiren, direnen, bilime katkı veren, ilimle kanka olan, daima umut besleyen … bunları da her şey daha güzel olsun diye yalansız, dolansız yapan kadınlar var olduğu için bu dünya var, desek olur, dedim oldu 🙂
Günaydın da olsun 

08 MART

Sabah pencereyi açtım, dünya gürültü ile içeri doldu sanki. İstanbul gürültü sıralamasında dünyada üçüncü imiş. çok şeyin dünya sıralamasında ilk sıralarında yer almak bizi kötünün kötüsü yapıyor da kimin umurunda Türkiye İstatistik Kurumu durmadan mutluluğumuzun yıldan yıla arttığını söylüyor,kimler inanıyor ???
Radyo Türkiye’de kadın olmanın zorluğunu anlatıyor, öyle, kadın olmak zor, buralarda olmak ayrıca zor. Erkekleri de doğuranlar kadın, oğullarına tapınmayı bıraktıklarında dünya daha güzel olacak diye düşünüyorum, çaresizlik salgın hastalık bizde, beklemek, bildiğin birinden beklemek tek ilaç gibi, Bkz piyango kuyrukları, iddia kuponları …
Dün Esenyurt’a gittim, okulumuz oraya çıktı, sanki ayrı bir şehre gitmiş gibi oldum. Birileri buraya bir ev yapalım, bi tane de yanına yapalım ama bir birine benzemezin diye binaları sıralamış, hepsinin altına dükkan açılmış, oto aksesuarı ile uzun etek satan yan yana, bolca kebapçı, lahmacuncu, nalbur, telefoncu, hiç ağaç yok, her şey güneşte bırakılmış gibi solgun, kimsenin kimseye benzemediği kalabalık, ama yüzlerde aynı endişe, aynı hüzün ve tabi ki de caddelerinde trafik. Avcılar’dan o taraflara 10 çeşit minibüs kalkıyor.Yolda dolup boşalıyor, uzun mesafeler var. Okul sayısı da az bizim okul beş katlı, büyük ve ikili eğitim yapıyor. Kapısında iki yorgun tomanın beklediği emniyet ile aynı hizada, caddenin üstündeki büyük blokların arkasında, öğlen vakti okulun kapısında kıyafet satan bir minibüs, organik süt yumurta satan başka bir minibüs, katalog ile satılan kozmetik sergisi ile bir de tokacı var idi. Başları kalabalık idi, Ana okulu öğretmeni bahçede veliler ile konuşuyordu. Suç oranı yüksek, sokakları gezinen işsiz, okulsuz gençlerle dolu, şehirleşmenin en feci gözüktüğü, uyuşturucuya adı karışan, kamerasız güvenlikli siteleri olan bir yer Esenyurt. Bir adım ötesi hafta sonu bölgeye belediye otobüsü sokmayan Bahçeşehir, kendi AVM leri outlet, AkBatı yol kenarında girişi arabası olanlara. Memleketin neresinden tutsan elinde kalıyor, o yüzden de kimse kimsenin elini tutmuyor, sırtta taşıma var bizde.
Sınava 3 gün kaldı, öğrenciden daha fazla heyecanlı değilim, desem yalan olur. Gerçi öğrenci de sınav öncesine yoğun bir etkinlik koymuş idi, tecrübelerimden gelenler ile itiraz ettim. Üç kere üst üste “Hayır, hayııır, hayııııır !!!” dedim. Çok etkili oldu, “ne bağırıyorsun, sadece izin istedim, vermezsen kendimi öldürürüm, nefesimi tutarım, evden kaçarım !” diye azarlandım ama. aramızda 40 yaşa yakın fark olunca, dünya görüşümüz de ortak noktalar az oluyor ama çok gayretliyim, öğreniyorum, arayı kapatıyorum, kabul edelim ki kızlar çoook renkli, çoook sesli, seviyorum, kıyafetlerinden giymek hoşuma gidiyor, bugüne bir tişört kaptım, yemek zevkimiz yakın,aynı fotolara gülüyoruz … daha ne olsun.
Kadın olduğunun farkında olarak, kadın olacağının farkında bir genç yetiştirmeye çalışıyorum, vatana millete armağan olsun da vatan millet de kıymet bilsin istiyorum, onu bekleyen tehlikelerden çok güzel günlerini görmeyi beklemek istiyorum.
iyi şeyleri herkes için istiyorum, iyiliğin eli kolu uzasın, genel olsun, üstüne haset fesat gölgesi düşsün istemiyorum.
Aaaay saat gelmiş de geçmeye başlamış, Cümleten Günaydın, bir kutlama mesajı yazmayı düşünmedim, henüz kutlanacak bir durum yok bu ülkede kadın olanlar için :

09 MART

Neler hissettiğimi bi düşündüm, bir çok sebepten dolayı bir çok şeyi birden hissediyorum. Bu bir yetenek değil, hepimiz aynıyız, çeşitlerinden sıralama yapanlar kazanıyor, bir tekine takılanlar manyak, erteleyenler tembel, hepsini bir birine karıştıranlar sersem … kategorisinde.
“Aaaah ulan dünya, aaah yalan dünya bi kere bizi anla” “Gecenin bi köründe uyduk şeytana, yine yan yollardan dönücez gayri ” diye suçu dünyaya atarak başladık. Hava sisli ve soğuk, dünden kalmayım, eee yorgunum tabi, yol yorgunuyum.
Sabah evi yola koyup ardından kendimi yola koydum, benim yokluğumda meydana yine yöresel çadır kurmuşlar, sabah sabah dünya soğan kokuyor idi, herkesin okula ve işe gitmiş, trafiğin rahatlamış olması gereken saatte yine her yer tıkış tıkış idi, yayası, motorlusu, arabası, tırı, beton mikseri … aynı yolları paylaştık, bir ilke tesadüf ettim; iki araba yan yana durdu ve sigara yaktılar, arkası tren oldu. Cevizbağ’da indim dolmuş beklerken Şahinden sarkan şehir magandası yoldan geçen kızlara geniş kapsamlı bir laf attı, hatta diplerine kadar yanaşarak, ambulans içinde şoför doktor, hemşire artık içinde kim varsa onları da trafikte telefona bakarken gördüm,”ya sabır” eşliğinde Beyoğlu’na geldim. Tramvay yolu kaybolmuş, her yer polis, selfi çektireni, köşe başında kız ile yarenlik edeni, kaskına oturup sigara yakanı, silahını halka tutanı var. Önce bi yemek yedik, sonra İstanbul Kırmızısı’na girdik. Çok da bayılmadım ama beğendim, ünlüler geçidi olmuş, büyük hanım, Halit Ergenç iyi, başka iyiler de var ama Tuba sadece güzel, ne konuşmada tonlama, ne yüzde mimik, ne yürümede bir fark, tüm rollerde aynı kız oynuyor. Film İstanbul’un 30 ayrı yerinde çekilmiş, özel bestelenmiş bir şarkısı var, ” Aşk hiç bir şeyden daha önemli değildir, vedalar gözleri ile sevenler içindir, gönülden sevenler veda etmez, geçmişte yaşayanlar bugünü ıskalar …” aklımda kalan replikler, gece manzaraları hoş idi, Ferzan’ın evi de set olmuş, Galata Kulesi manzaralı yer, bi de vakitli vakitsiz bolca ezan sesi var idi onu anlamadım ama Galata Port’dan gelen inşaat seslerini anladım, dermişim. Neyse İstanbul’un rengi Erguvan bilirdik, Kırmızı da yakışmış, Nejat İşler kötü olmuş bu arada, kötü diye bakmamazlık etmedim ama kendine baksa biz de daha iyi bakardık.
Çıkışta Mepisto’nun bahçesinde Limonlu Cheese kek, Tiramisu, çay yaptık, yeni gelen arkadaşlar ile sanatın dedikodu kısmını, yeni etkinlikleri, konuştuk, yazarken ağır durdu ama çok hoş, bol kahkahalı bir sohbet oldu. Oradan Pera’ya Mersad Berber /Bir Bosna Alegorisi sergisini gezdik, Ardından kadın yönetmenlerin kısa animasyon gösterileri vardı, 7-8 tane film, çoğunu izledik, en sonunda “Üç Güneş” de iç içe halkalar halinde devinip duran turuncu turuncu halkalardan daral geldi. Kendimizi dışarı attık, o sırada yürüyüş başlamış idi, Taksim’den Özel Harekat eşliğinde geldiler, Galatasaray son idi, bariyerleri diziyordu polis, tam orta yerde karşılaştık, renkli ve umut verici bir topluluk, bir müddet yolumuz ters ama hislerimiz aynı yürüdük, Pankartlar çok hoş idi, hiç resim çekesim gelmedi, bu anlatamayacağım değil ama yazarken tam ifade edemeyeceğim bir duygu. Yazı belge niteliğinde ve sert olduğu gibi, her okunduğunda anlamı da değişe biliyor, okuyanın ruh hali de önemli, zaten bir yazıdan bir de hem cinsim kadından korkarım dermişim. Eeee kadının dantel örmüşlüğü var, o dantele can veren zekadan aklı olan korkar, tam ifade olmadı ama anlayan anlamıştır, kendimi ekstra anlatmaları bırakalı çooook oldu.
Sonra eve geldim, ayağım ağrıyor, kızın okuluna gideceğim, ütü ve yemek yapmak lazım, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü Ve Feminizm (1908-1935) /Zafer Toprak okuyorum, Kız üstünde “Ben feministim” yazan bir tişört istiyor, giyerse başına bir iş gelir mi diye korkuyorum, Fiili Boya reklamı gibi değil ki ortalık, o reklam çok umut verici ama o umudu verenler bir elin parmaklarından az fazla, halbuki saldırgan eller var.
Çok yazmışım yine, kız da yatakta oyalanıyor, sınava son iki gün, Hayırlı diyoruz, Her şeyde bir hayır var, Birhan Keskin’den de yazmadan gidemem ;

Bir sebebi vardır, mutlaka vardır.
Hayyııır diyr uyanmanın bir rüyadan
Bu ne ki, elin olsun ıslanmıyor senin, bunca zaman
Neyi bekliyor, sudaki o büyük beyaz hayvan.
kolaymış, çok kolaymış dedin.

Günaydın dedim 

10 MART

Ömrümün sayılı Mart aylarında sayısız kere hakkında konuşmuşumdur. Baharın ilk ayı olup içinde kıştan izler taşıyan bu aylar heyecana kapılma aylarıdır. Güneşi görünce ısınan havalanan ruhlar şiddetli soğuklarla terbiye edilir. Depresyonun anası Mart ayıdır, diye bir özlü sözümüz yoksa da , ben söyledim artık var. kandırılmış ağaçlar, kıştan usanmış insanlar, hasret çeken kuşlar … hepsinin bu ayla bir derdi vardır. İnsanınki her zaman olduğu gibi birden fazladır.
İlk okulda duvar panosunda durur idi mevsimler. iki bahar, bir kış geçer idi okulda, yaza ısınırken veda ederdik. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” hayat bilgisi konusu idi. Evlerdeki annelerimiz hayat Bilgisi kitabını yazmış gibiydi. Her mevsim nasıl gelir geçer, ne yeriz, ne giyeriz, nerelere gideriz, evde ne hazırlık yapılır, içinden ne bayramı, niye geçer … kitaplarımızdaki boyaları dışına taşmış, Cin Ali’den hallice tüm resimlerin geniş tafsilatı annelerde var idi. Sonra büyüyünce ben de hayat ile bilgili ve ilgili bir anne oldum, aradaki fark çocukların beni geçtiği konular var, bizim annelerimizi geçmemiz zaman aldı. Geçtik de ne oldu, annemiz de bu dünyadan gelip geçti, ağız tadıyla bir fikir münakaşası yapamadık, neleri ondan daha iyi bildiğimizi, bunu da ondan öğrendiklerimizin ışığı altında yaptığımızı, aslında onun çok zaman haklı olduğunu, biraz daha bilgili ve ilgili olsa daha da iyi olacağımızı … anlatamadık. Gerçi benim kısa bir süre karşılıklı kahve içip kocalarımızı ve çocuklarımızı çekiştirip sonunu, baba, kardeş, torun, damat işte ye bağlamışlığım var.
Bu Mart böyledir işte, durduğu yerde durmaz, standartta uymaz, kandırır, güldürür, ağlatır, insanı Nisan’ın içine atar kaçar, bir sene kadar da geri gelmez. Ben Nisan cıyım, Baharın adı da Nisan dır bence. Erol Büyükburç’un Nisan yağmurları şarkısını aynı adlı filmde bir yazlık sinemada dinlemiştim. Birbirine arkadan uzun tahta ile çivilenmiş, tahta sandalyelerde uykum gelmiş, babama yaslanmış, annemin sırtından çıkardığı hırkaya sarınmış, gazozum yarım kalmış, eve kucakta taşınmış, ola bilirim.
Yine soğuk ve sisli bir gün, bugün daha da erken kalktım, son düzlüğe geldik, öğrenci bugün evde birtakım videolara bakacak, kendine bir sınav yapacakmış. Sonra annesi onu alacak, yakındaki bir AVM ye taşıyacak, bedenini giydirirken, karnını ve ruhunu doyuracak, yarın serbest gün, illa ki bir miktar arkadaş ile buluşulacak, dedikodu yapılacak, sınav dedikodu kapsamına alınmayacak,
Bir bakıcağız bir günlerde gelmiş geçmiş olacak, ne baki kalacak, hoş bir seda, ince sızılı bir anı, kalpte yer bulan, aklın çekmecelerinde saklanan bir fotoğraf dır hayatın özetleri. Poz vermeye fırsat bulamadığımız zamanları albüm yapar hayat.
Böylesi güzel, hep hazır ve nazır, germeden, gerilmeden, hesap kitap şaştığında şaşırmadan,kabullenici, kabulden önce çaba gösterip direnişçi, bir fiske kader kısmetçi,iyilik dolu, sevgi dolu …
Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz, hangi uslanır aaaah sevenle oyun olmaz, kaç kere yemin ettim, kaç gönüle de girdim …
Usanmadan, uslanmadan Günaydın 

12 MART

Bahçedeki kayısı çiçek açmış, yağmura, rüzgara, soğuğa
direniyor, Güzel olan ger şeyin işi zor, güzel olmuş olmak mı, güzelliği aramak mı daha zor ??? Güzelin sahibi tarifinden çok. Güzellik içten dışa mı dalgalanır, dıştan içe mi dolar ??? “Güzel güzel şeydir, ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca !” Diyenler sağ gösterip, sol vurup, güzelliğin içine tükürenler midir ???
Sabah sabah tutarsız davranışlar sergilemiyorum ama kafanın içi tur atanlarla dolu. Uykuyu aldık çok şükür, eeeerkenden de kalktım, şimdi ev halkını sıraya koyacağım, eşin uyandı, öğrenciye seslenmeme 19 dakika var, oğlan varsın uyusun. Kim kaçta yattı bilmiyorum, ben erken yattım, sınava giren bir bakıma ben sayılırım, Hahhh haaaa !! “anneler çocuklarının her hissine kadirdir ” dermişim.Ama bir empati olduğu da kesin. Çocuklar söz konusu olunca hissediyor insan. Biz de liseyi bitiren kanat taktığı için.çocuk sayısı da üç olduğu için, çok şükür hayatımın merkezine oturtmak için bir seçim yapma imkanım yok, hepsinin yeri ayrı, her birini ayrı ayrı sevmem için nedenlerim var, Her birini de başının çaresine bakacak şekilde yetiştirmeye gayret ediyorum, sıkı sıkı eline yapışma, terli atlet değiştirme, ayakkabı bağlama, ağzına yemek katma yaşına göre geldi geçti, aaay sevmem bağımlı insan, ne bana bağlı, ne ben bağımlı. Kimse kimsenin bekçisi değil, olmasında. Gurbetteki oğlanla bile her gün konuşmam, yani durmadan merak etmem, yani hayat kafayı çok doldurmaz isen dolu dolu geçer, kafayı ihtimaller ile doldurmak, planları en az 5 yıl vadeli yapmak,kafayı başka kafalara,” elalem ne der” lere takmak, dünya üzerinde yaşayanların dünyasının hakimi olmaya çalışmak zararlı faaliyetler. Bünyeye çooook zarar.
Çay koydum, iyi bir kahvaltı yapan öğrenciyi, iyi de giydirip, iki koldan evrakını kontrol edip, Hayırlı dualar ile kapıdan salacağız inşallah.
Emek veren, niyet eden tüm öğrencilere kolaylıklar diliyorum. Saatler sular seller gibi doğru şıkları bularak aksın. Etrafta gürültü yapan olmasın, oğlan Sefaköy de girdi idi, her iki dakikada bir tepesinden uçak geçen bir okulda, Esenyurt da pek tekin bir yer değil, kader kısmet, olacaksa oluyor, oğlan uçların tepesinde tur attığı sınavdan dereceli olarak çıkmış idi. Odaklanan, olayı ciddiye alan, anasının babasının eğitimine yatırım yaptığı çocuk kazanıyor. Aaaah aaaah organize işler bunlar, gidip sarı tişörtü çıkarayım, ilk çocukta bir psikolog söylemiş idi, sarı renk zihin açarmış, yeğenlerim dahil hepsine aldım valla, sınavın dini vecibelerini de yerine getirdim, türbe ziyareti yapıp pirinç okumadım ama tüm öğrencilere sınav duaları ettim, emek veren emeğinin karşılığını alsın, çalınmış, çırpılmış sorular ile kazanan olmasın, umurunda olmayanlar ile imkansızı başaranlar da bir tutulmasın.
Süre doldu, zilin sesini kızıma duyurmaya gidiyorum.
Heeeeer şeyin Hayırlısı inşallah !!! 

13 MART

Hayatımızından bir yaprak daha çevrildi, sınav arka sayfaya düştü. Nasıl uyumuşsam, sabah olduğunu bilemedim.Neyse kalktım, öğrenci uyuyor. Yetiştirememiş ama yaptıkları doğru, bir yere doğru sıralanacak inşallah.Berbat bir gün idi. Hava soğuk, ıslak, kalabalık. Erkenden içeri girdi, bu seneki uygulama ile 15 dakika geç gelenleri almadılar, hangisine yanayım, geç gelene mi ki bu kadar önemli bir günde, mevzuatı yanlış anlayana mı, sosyal bilinci olmayan belde halkına mı, YÖK e atanan Niyat Hoca’ya mı, Avrupa üstünde gelen, elimize doğan nur topu gibi mağduriyetimize mi, önden iki abisi bir iki yanlış ile sınav geçerken 40.000 lerin hesabını yapan kıza mı, 1923 de darbe oldu diyen belediyede geçen saatlerimde gördüğüm manzaralara mı, gözlerimin önünde çiçek açan her türlü cehalete mi … bunlar iyi günlerimiz hazar, her gelen gün geçeni aratıyor.
Neyse bugün pazartesi,yeni başlangıçlar yapmak için uygun, her pazartesi yaptığımız gibi yapıcaz artık, kızım biraz daha uyusun diye sessiz olan işlerden başlayıp, evi dünden arıtıp, gelecek günlere giriş yapcez gayri.
Hayat devam ediyor, arsızlığın son aşaması, zaten dünya arsız ile yüzsüze kalmış derdi büyükler, yaşama arsızı olduk, her türlü şartlara uyum sağlamak zorundayız, kabullenerek değil, tavrımızı koyarak ama, terbiye sınırları içinde kalarak. Cahile laf anlatma diyoruz ama kitle çok büyük, anlatmazsan daha da katlanıyor ammaaa cahilin de cahil olduğunu bilmesi gerek. “Bilmiyorum, anlayamadım, özür dilerim, izin verirseniz,” bunları söylemek o kadar zor mu ????
Facebook paylaşımları için izin isteyenler acaba diğer izinlerde ne yapar ??? Paylaşılan bir şey görülsün, okunsun, yayılsın diyedir, kaynağını kapatmadan paylaşılması insanı mutlu bile eder ama öyle olamıyor, aaaay buraların çok yerlerini görüyorum, okuyorum ben, aaaah bazı satırlara, yorumlara hasta oluyorum ben, bazı sayfalardan, bazı satırlardan akan riya, yalan üstüme üstüme geliyor çok zaman, instagram, tweeter kullanıları ile facebook kullanıları farklı insanlar değil ama arada farklar var. Aynı fotolar çoğunlukla ayrı yerlerde var.
Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp derdi atalarımız, şimdilerde bilmeyenler yanlış bildikleri ile yeniden tarih yazıyor, Bkz TRT Payitaht dizisi, bir göz attım yetti, bilmeyenler için bu tarihin yaptığı bir yanlış yok, kahrolsun dış mihraklar, bizi kandırmalara doyamamış, burada salak, aptal kim, çakal kim ????
Bugün süresizim ama kendime koyduğum sürem var dermişim, kulağım radyoda, gözüm burada, aklım yapılacakları sıralıyor, sağlığımız yerinde sayılır, seviyoruz, seviliyoruz, soru soruyoruz, cevap için kaynakları geniş tutuyoruz, yetiştirdiğimiz çocuklara iyilik, aşılıyoruz, yasak koymak gibi kolaya kaçmaktansa anlatıyoruz, dilimizi her yöne döndürerek. İnanıyorum ki bildiğimiz adalet, olmadı ilahi adalet yerini bulacak, heeeer şeyin hayırlısı diye beklemedeyiz, tabi ki de sadece beklemede değil, cümleten günaydın, bahar bu hafta geri gitti, yerine kıştan günler bıraktı, geri gelirmiş ama 

15 MART

Yaz gelince bu yağmurları çok aramışız. Ömrümüz aramakla, bulduğumuzu geçmiş ile muhasebe etmekle geçiyor,Eski tatlar tekrara düşmüyor, maalesef. Aramak ile beklemek ile beyhude zaman harcamamak gerek.
Geride kalanlar bir çeşit iç ağrısı, hem de acısıyla, tatlısıyla,Sevmiyorum, mazinin illa ki tekrarını istemeyi. Yaşanmış ve bitmiş, ileriye bakmak gerek. İnsanı en çok yoran da kafasındaki resimi eline alabilmek. Değişen şartlarda tıpa tıp aynı haz ??? saçma, anlamsız, gereksiz …
Her sabah kayısı ağacını kontrol ediyorum, Diren Kayısı !
Tahminlerde bir sapma var ise, niyetten sapmadan gayret etmekte yarar var. En azından ruhumuza yarar. “Yola çıktıklarını yolda buldukları ile değiştirenler” sizi suçlamıyorum, bazen gereklidir bu, hele ki yola yanlış malzeme ile çıkmış isen, bunun bir özrü olmalı ama mağduriyet sebebi olmamalı, tecrübe hanesine “+” yazılmalı. Tekrarlanan yanlışlar ile bunları tekrarlayanlara iyi gözle bakmamak lazım, ben bakmam da bakan var ama.
Radyoda haber özetleri geçiyor, iç bulandırıcı, “halkım için üzgünüm” demek film repliği gibi. Halkım da seviyor ama teslimiyeti, cümlesine özür ile başlayan öz güven yoksunları, kendini cahil bulup da bunu gidermek için hiiiiiiç bir şey yapmayanlar, başkasının en iyisini bildiğine inananlar, hele ki mağdur edebiyatına tapınanlar, kendini anlatmak telaşında olanlar kiii bunlar kendilerini de ikna etme çabasındalar … ne kadar çoksunuz. İnsan kendini bile tanıyamadan ölüyor bence, bir insanın bir insana gözü kapalı kefil olması da, teslim olması da aynı kapıya çıkıyor.
Aaaay sabah sabah içim karardı, zaten kaç sabahtır karanlık, umutsuz olup da sinip de düşman mı sevindireyim. Düşman yerine başka bir kelime de olur idi ama aramaya zamanım yok, kızı yolcu edip, dahili işlerime bakacağım. Osmanlı tarihine tutkun değilim ama öğrenmek isterim. Üç Abdül zamanı ile ilgili kitaplar okumaya karar verdim. Abdülmecit’den başladım, içinden tazminat ile karıştırılan Tanzimat geçiyor, bunlar önemli devirler, imparatorluğun nasıl harcandığını anlatıyor, toprak derdim değil, derdim, yanlış üstüne yanlışların ve yandaşların tarihler boyunca malzeme olması.Bunlar ara kitaplarım, bu hafta Tomris Uyar ile M.Duras haftası. Yapılacak işler ve benim onları yapmaya niyetim, hadi bakalım, bi gayret, bi cesaret olacak inşallah 

16 MART

Kadın hareketleri Cumhuriyet ile başladı zanneder çok kimse, aslında Meşrutiyet ile başlar. Liman şehirleri Selanik, İzmir ve İstanbul bu hareketlere destek verir. Savaşın tükettiği erkekler, yoksullaşan, yalnızlaşan aileler … Kadını sokağa çıkmaya nafaka aramaya sevk eder. İlk kadın derneklerini erkekler kursada kadın geri kalan her şeyi üstlenir, cephe gerisinde hemşire, fabrikada bez dokuma, silah fabrikalarında, sanayide … erkeğin olması gereken her yere kadın girer. Daha az ücretle ve terfisiz tabiki, önce sokağa çıkma iznini alan kadınlar, geri kalan her şey için ayrı ayrı mücadele vermişler ve devam da ediyorlar.
Kadın dışarı açıldıkça, dünya hem renklenmiş, hem de başka felaketler yüklenmiş. Kadın dergileri çöp çatmaya başlamış, sonra seçilmiş erkeğe kız, seçilmiş kıza halk oyu ile eş aranmış, görücülük mü görüşcülük mü oylama açılmış. Her daim referandum bizde. Adalet hastasıyız milletçe. (Buraya ağzımızdan başka bir yer ile güle biliriz)
İşgal yıllarında İstanbul bir batakhane olmuş, yabancı askerlere fuhuş, uyuşturucu hizmetleri araya kaynak yapan Osmanlı, vur patlasın çal oynasın, toprakları parsel edelim, tahtımız dursun günleri. Rus ‘lar modaları ile gelmiş, saçlar kısalmış, saçın yarısı açılmış, etekler kısalmış, çarşafın adı kalmış, kendisi renkli ve şık olmuş. Avam edebiyatı türemiş, bir taraf açıldıkca açılırken bir tarafda sefalet, fahişe yaşı 13-25 arası. İlk feminist Sabiha Sertel, bir dönem intiharlar artmış, Gazi Afet Hanım ‘ı örnek olarak sunmuş, kadınların partisi erkeklere takılmış, 1935 de İstanbul Uluslarası Feminizm Kongresi yapılmış, 1936 da da kadınlara verilecek bir hak kalmadı diye Kadınlar Birliği kapatılmış. Kadın hakları yorgunluktan uykuya yatmış, hala uyku sersemi, “Ben bilmem eşim bilir” aslında espri değil.
TÜRKİYE’DE KADIN ÖZHÜRLÜĞÜ VE FEMİNİZ /Zafer Toprak şiddetle tavsiye edilir, daha fazlası var içinde, Ece Ataer okuma atölyesine seçim için teşekkür ederim.

17 MART

Gök gürültüsü ile karanlıktan korkmayan, korkup da anasına sığınmayan çocuk var mıdır ? Bence temel korkularımız bunlar, karanlıktan gelenler, saklananlar, hayatımızı karartanlar, gök gürültüsü gibi tepeden inenler, ışık yağmuru ile gürültüyü birbirine katıp bizi sindirenler … Besle korkuyu büyüsün. Üstüne gidersen, analiz edersen korkunun korkusu olursun. Korku insan hayatını yarı yarıya kısaltıyor, korktuklarımız başımıza geliyor, çünkü kötü enerji işle çağırıyoruz, korkunun ecele faydası yok, “korktuklarımızdan emin eyle” diye dua ederiz, korkunun krallığı vardır, kölesi sen olma, korkma sıra sana gelecek !! … daha neler neler, kimi söylenmiş, kimini ben söyledim, korku insanın kendi ürünüdür, ya besler, ya salar gider. Korkularım elbette var ama beslemiyorum, korkuttukları zaman korkmaya hazırım, korkuyu beklemeye “Hayır”
Yağmurlu bir Mart sabahında güneşi bekliyoruz, geçen haftadan yükselmiş şekerim , düşsün diye çabalarım var, akşama kendimi arkadaş ile İş Sanat’da hibe yolu ile elde ettiğimiz bilet ile konsere gitmeye, çıkışta annemgilin evine misafir olmaya, ertesi gün Arnavutköy’e kitap okuma etkinliğine, daha ertesi gün de hısım akraba günü için hazırlanıp, gelenler ile hasret gideresim var.Niyetler bunlar, gayret bizden, kader kısmet için ne gelir elden diye de serinim. Evi bir miktar ayarlayıp, akşama yemek yapıp, ertesi gün içinde dolapta bir şeyler bulundurup, daha ertesi gün için ev halkını sürprizlere açık bırakasım var, “beni üzmeyin, şekerim asabi” diye de mutfağa, banyo ya kağıt assam olur.
Aaaah aaaah nereye kadar bu düzen kurmalar, düzene taraftar bulmalar, sık sık kendini nereye kadar, dünya bildiğini okur iken bazı zamanlar nafile bu çabalar, çabanın kalıcı olanını görmezden gelip, nafile olanı ile oyalananlar , “ömrümüz bir su, içiyor yıllar”
Zaman zaman sulu kar yağacak diye hava raporu sunanlar, “Baharı bekleyen kumrular gibi” miyiz, değil miyiz, ne idik ne olduk, ne umduk, ne bulduk … bunlar kullanışlı, her yere uyan kelimeler, köşeli olanlar ile zorumuz var. Zor günler bir gün hey gidi heeeey günleer ! olur mu olur, La la Land dijitürke düştü, arkadaş “temizlik yaparken, örgü örereken, bulaşık yıkarken izle ” diyor, her söz kulağımıza asılı kalınca, küpe mi olur,kulak arkası edilenler gözlük sapına yuva, kulaktan kaçanlar göze, gözden kaçanlar neye kaçar …
Hadi kestim, cümleten Günaydın olsun, tüm iyi dilekler hepimize, bahçedeki kayısı ağacı yine bir cahillik etti, çiçekle donandı, Mart mağduru dualarınız bekler 

20 MART

Kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ama önceden gökyüzünün iç açması gerek. Hep karanlık, hep karanlık iştah kesmiyor, iştah açıyor, elinin altında ne var ise götürüyor insan.Benim böyle krizlerim oluyor ama mazeret değil, krizin sebebi ve giderme şekli şekerimi sıçratıyor, şeker beni sıçratıyor, bir çeşit kıyak bir kafa durumu, hiç bir şeye kafa yoramıyorsun, uyudukca uyuyasın geliyor, bir el seni ritmik olarak sallıyor, denge problem, ağzının içi, içinin içi gibi acımtrak , tatsız tıuzsuz bir ruh hali hem de endişe verici bunlar öldürmeyen süründüren hastalıklar, elden ayaktan düşüren cinsinden. Aaaay dün ben yetişip gidemedim ama İşletme Fakültesi bir vakıf kuracak, o vakfın kendini yalnızlara vakfetme, yaşlanmayı yıllanmış olarak hayata geçirme projesi var, şiddetle destekliyorum, Yaşdaşlar hayırlı işlerde yandaş olacak inşallah. Sosyal hayata sosyal olarak kesintisiz katılma projesi.
Hafta sonu şekerli ve yoğun geçti, cuma akşam hibe konsere gittik, kültür ve sanatın kaymak tabakası ile huşu içinde dünyanın sayılı caz piyanistlerinden birini dinledik., çıkışta baktık caddede gürül gürül kuran okunuyor, bir an katliam oldu, bi tek konsere gidenler sağ kaldı sandım, meğer bir grup çok duyarlı vatandaş Hollanda bayrakları ile İsrail’i protesto ediyormuş, şeker halim durumu çok kavrayamadı, derken bi baktık ayaklarımızın dibinde biri yatıyor, darp edilmemiş, uyuşturucu krizi imiş, ambulansa gerek yok hazar, kendiliğinden açılacak.
Cumartesi iki arkadaş, bir mederatör, bi de cins kedimiz, Arnavutköy sırtlarında okuma yaptık, Tomris Uyar ile M.Duras’ı analiz ettik, savunduk, karşı durduk, iyi geçti, fakat katılım sayısını bir türlü arttıramadık,beş çayı var desek daha çok gelen olur.
Pazar akraba günü, annem gilin evinde, hasret giderdik, yedik, yemeyenlerin yanına verdik, özleşmişiz iyi oldu, akşam gelinimiz beni eve bıraktı, annemin bir kabanını, iki eteğini, bir kazağını veee bir sürü yiyecekle geldim. Annemin dolabını bitirdik, son verilecekleri de ayırdık, üstünde anı taşıyan eşyalar ile vedalaşmak zor ama imkansız değil. Kıymet bilenlerin mallları kıymet bilenlerin olsun istiyoruz da kıymetin kıymetini bilenleri tüketti sayılır bu dünya.
Evin hali malum, biraz dikkat etmişler ama boşları toplamak bile başlı başına bir iş, bir yerinden usul usul başlayacağız. Bu hafta yapılacak şeyler çok ama ne kadarını yaparım bilmem, önce şekeri hizaya çekmem gerek. Abdülmecit’i bitirdim. Hıfzı Topuz yazmış, Osmanlının ilk borç ile tanışma günleri, gerilemenin aşikar olduğu yıllar. Sultan son derece iyi niyetli ama alkol bağımlısı, çık çık Osmanlı’da olmaz demeyin, Osmanlıda daha neler neler var, kırkı küsur hanım ile kırk kusür evlat sahibi olmuş, boş vakitlerinde aşık oluyor sultan, hele bi hanımı var kiiiii sultanı paçavraya çevirip üstüne güller koklamış, öldüğünde Abdülhamit, çok şükür kurtulduk demiş. Tarih topraklara toprak katma değil ki o da zaten “biz sizin topraklara talibiz, aldık gitti” değil.
Öğrenecek çooook şey var, öğrendiği ile kalanlara, bilgi dağarcığını genişletmektense bir kula kul olup, kulaktan bilgilenenlere yazıklar olsun !, yaşamamış sayalım diyeceğim ama yaşadıkca zararları dokunduğundan çoook farkındayız onların. iyi bir gözlemci olarak gördüklerim karşısında üzüntü duyuyorum, 45.000 araç geçecek Çanakkale köprüsünden, hem de günlük, geçmez ise bizim vergiler geçecek, yapacaklar, işletecekler, kısmet ise devrettiklerinde o çooook şaaaneee bildiğimiz Osmanlı Hazinesi gibi olacak hazine, “aaah aaaah oldu bile,” diyenler külli kafir, diyenleri gördüm bile.
Neyse, kayısı ağacı direniyor, ben de yaşama pazartesi girişi yaptım, gelecek, geçecek, bitecek … umut kalbimizde susmak bilmeyen geveze bir kuş idi değil mi ???
Günaydın 

22 MART

Flimler hayata bakamadığımız taraflardan bakmayı ve bilmediklerimizi öğretir.Bize dünyalar arası Seyehat sağlar. Dün iki film seyir ettim. ABD malzemeli. Birinde yeşil kart için orduya yazılıp, savaşan sonra da sınır dışı edilen askerler, Ben Nero, diğeri de Tom Hanks’in oynadığı komedimsi Krallı, hologramlı bir şeydi. İkinci filmde gördüm ki Suudi Arabistan’ın imajı çoooook değişmiş. Amerikalı hastaya bakan kadın doktor, aralarında gelişen duygusal ve cinsel ilişki, gayet Avrupai bir hava var idi. Bir tek kadın araba sürmedi, bizi işleseler, erkeklere fes, kadınlara çarşaf giydirirler, illaki, halbuki çarşaf teeeee Aldülhamid zamanında yasaklanmış, Fes kalkalı yıllar olmuş, imajımız aynı kalmış. Gerçi bakınca bizde de ilerleme yok denecek kadar az, hatta artık yok, açılan fabrika, keşif, icad haberi almayalı çooook zamanlar oldu. iyinin önünü kesmek gibi bir marifetimiz var. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” iki cümle bizdeki hayat felsefesi.
Dün bir sürü gün kutlandı, dünya şiir günü, Dünya Bilgisayar Mühendisleri günü, uyku günü … aklımda kalanlar. Ama esasında dün bahar başladı, ağaçlara su yürüdü, cemreler bitti, gün daha erken doğup, geç bitiyor, “yine yeşillenecek fındık dalları, acep ne olacak bu memleket halları …” diye düşünmeden edemediğimiz için baharın farkına varamıyacağız muhtemelen.
Pencereyi açtım, içeri kuş sesleri ile motor gürültüleri dolduruyorum, dün marketten kırmızı açan bir çiçek aldım, sabah çiçeğe dönecek hallerini sevdim,kafamı kaldırınca binaların üstünde binaların gölgesini görüyorum, görevli şimşirleri budadı, Bahçe bodur çitli gibi ama kayısı bu sene kazanacak sanki, göremediğim erik ağacına da bakayım, o da beyaz çiçekler ile donanmış ola bilir mi, mimozalar açtı, erguvanların sırası gelecek, kalın giysiler rafa kalkacak, öğrencilere bezginlik hali gelecek,
Bahar İsyancıdır / Onat Kutlar

Üstümden küçük kuşku tohumları karışmış altın renkli polenler uçuşuyor. Bir türlü bastıramıyorum yüreğimdeki ozanın sesini: “Bahar isyancıdır…”

Yaşadığımız şu karabasan, bir gerçeğin yansımasından başka bir şey değilse, ölümsüz gençlik ve bahar düşlerimiz nedir? Gerçek değil mi onlar? İstersen şimdi yalnız bunu düşünelim ve bekleyelim yarını. Yarın her zaman güzeldir.

Hislerime tercüman olan satırlara eklenecek bir şey yok, Bi günaydın diyelim, Bahar İsyancıdır, tecrübe ile sabit 🙂

23 MART

Hep acelem var, hep çabuk olmalıyım, hep bir yerlere yetişmem gerek, hep bir beklenildiğim yer var, beklediğim var … ne olacak benim bu halim ???
Geldim gidiyorum, 24 saati ucu ucuna yetiştirdim. Çok uyumam, saatlerce yemek yemem, uzun uzun kahve içmem, bir yere gidince amacı ne ise o kadar durum, misal güne gittim, ikramı yer, parayı verir gelirim, buluşmalarda buluşur, konuşur dönerim. Dünyayı ben mi kurtaracam acep, zamanı mı gelmedi, bunlar antremanlar mı ??? diye de kendimi önemli hissetmeye meylim var, dermişim. Aslında önemliyim, kendimi küçük göremem, öz güvenime güvenirim, beslerim ama megalaman değilim, son kararım eminim. Bunu niye megolaman okuruz, onu da bilmiyorum, çok bildiklerimden emin değilim, kestirip atanlara heves ederim, bi de bir insanına teslim olup peşinden gidenlere, tutkuyu zararlı bulurum, ihtirası tehlikeli, kaplumbağa olsam kabuğumdan sıkılırdım, Çabuk ikna olurum,süresi kısa olur, aklıma gelen sorulara cevap alamazsam niyeti bozarım. Bozulmuş niyetler her yana döner, varsın dönsün, dünya dönüyor çok mu ???
Bunlar hep ortanca çocuk sendromu, dermişim, bu ortancaların önünde bir büyük, ardında bir küçük olur, ilk ve sonlar himaye edilir, ortanca orta malı gibi ortaya konur diyemeyiz ammaaaa, ne büyük ne küçük olduklarından, bunu da yerine göre kullandıklarından ekstra dişleri olur bunların, Hayata asılı kalanlar, hayata çeki düzen verenler, kararlı, adil olanlar bunlardır, hele bi de burçları terazi, yükseleni başak ise oooo !!! der kalırız 🙂
Kendimi iyice bi yağladım, sabah sabah kızın dolabını düzelttim, gardıroba niyet ettim. Eeee ihtiyacım var, ne var ise insanın kendinde var, kendini geliştiren insanın gelişmiş modellerinden güzel örnekler var, alalım, derim.
Aaaaay cümleten günaydın olsun, hava 17 dereceye kadar ısınacakmış, metrobüsde klima altına denk gelmeyin, omuzları tutturuyor, dün denedim oldu. Aaaaay ben dün liyseli arkadaşlarım ile buluştum, okuldan, mahalleden tanıdık, anaları babaları, kardeşleri bildik, yaşlanmaya başlamış ama fark edilmeyen, (hepimizde gözler zayıf, şeker, tansiyon, gırla, kanseri yenenler var) bunu fark etmeyen gençler ile hoş saatler geçirdik, Yalnız kulaklar hepimizde iyi, bi kişi herkesi dinleye biliyor, kelimelerde seçici olunca istediğin yerden konuya bodoslama atlıyorsun, “sürat felakettir” buraya da uyuyor ama, yanlış anlamalar ile yanlışı düzeltmeler vakit alıyor, valla 🙂

26 MART

“Beni kimseler anlamıyor, anlayanlar da yanlış anlıyor, anlatamıyorum ama anlıyorum, anladıklarımı doğru mu anlıyorum ???? Sanıyorum, sandıklarımdan sorumlu muyum, yoksa onlar bir senaryo mu, öyle ise baş aktör benmişim gibi de gönlümü karıştıran aslan kaplan, kedi, köpek … artık neyse o hayvan başımın gizli tacı mı, başımda taç var ise kraliçe olmam gerek, Külkedisi de neyin nesi,aslında en zor olan insan ilişkisi, insanın kedi köpek ile ilişkisi düzenli, insan soru soran, yargılayan, esir alan, yanlışları bulan … insan istemiyor, insanın niyeti kuzu kuzu gelmek gitmek, çobana direnen kuzular anarşi sebebi, kuzunun aklı kurt ile kuş arasında hafızası da balık kadar mı, çobanaldatan kuşunu bilenler çobanın aklı için ne derler …”
Sabah sabah kursa gidecek olan kıza GDO lu undan krep, hormonlu çilekten bir sos, sütçünün sütünden de sütlü kahve yaptım. Odaya doğru yol alan kokular eşliğinde kuzuuuuum !!! haydi 17, 17 17 … diye seslendim. “Kahvaltı hazır, giyinirken havaya güvenme dün 17 derece de kıkırdadın ” demek istedim. O da beni yarı yarıya yanlış anlamış, uyku sersemi hazar empati felan yapamamış, bir baktım yeni alınan, yüksek belli, kısa paçalı Mom kotunu giyiyor, “o nee !!” deyince konuşup anlaştık, Yeni kot bugün de olmadı, kısmet artık, referandum sonrasına dermişim.
İnsülün direnci beni tatlı sert ötesi, direkt “dan, dan” a dönüştürdü, ben masumum şeker göründüğü kadar şeker değil, geçen market dönüşü çamlıktan geçerken, bankta oturan bir teyzecik el etti, iki çift laf edesi geldi, hazar, Neyse yanına bitiştim, Malum muhabbetten konu açtı. Son söz “ama yol yaptı !” diyen teyzeme, “o yollar ne sana ne bana yarar, ben belki, sen zor geçersin, ayrıca hibe değil, geçmeyen arabaların parası bile cebimizden” noktayı koydum, eve gelince ayrıntıları anlattığım kızım “teyzenin tüm yaşam enerjisini sıfırlamışsın,bi de dövseydin bari, aaay inanamıyorum sana, arkadaşların bu yanlarını biliyor mu” diye kıkırdamalı bi yorum yaptı.
Bundan gayri böyle, naz ve niyaz devrini torunlara kadar kapadım, gerçekleri Meksika Biberi kıvamında, kırmızı (ki bunu kan basıncı sağlayacak) ve acı olarak güneşe serecem,
Yine de çayın içine kabuk tarçın kattım, hani hızımı biraz kessin diye, çağırılı olduğum tüm toplantı ve buluşmalardaki arkadaşlara hal-i pür melalim budur, diye duyurulur, dost acı söyler, gerekirse ikna eder kıvamında arkadaşınız.
Dün festival biletlerimi aldım, akşamları, hafta sonu bacımlan, hafta arası yalnız, toplamda 17 film sayısı, bu 17 de bi iş mi var ??? kızın yaşı da 17, belki benim de gökyüzünde yıldız açım 17 bu aralar, dar alanda kısa paslar, uzun yol alması niyetiyle … Venüs atağa kalkmış diyolar, cümleten şaaaaneeee pazarlar 

28 MART

Hava bahardan yaza değil de, bahardan kışa geçecek gibi. Sanki kar yağmış damlar, buz tutmuş da, yağış devam ediyormuş da, onların soğuğuymuş bunlar.
Dün eve kapandım, sildim, süpürdüm, yıkadım, ütüledim … Külkedisi faaliyetlerimi bu haftalık bitirdim, kalan günler balo günleri gayri dermişim.
Heyecanlıyım, bugün sınav sonuçları açıklanacak, biz kendimizi bir yere koyamadık, bakalım sistem nereye koymuş. “Emeğiniz emanetimizdir” yazılı kalemler ile sınava tabi tutulan gençler, geleceklerinin çalındığını öğrendiklerinde hırsıza ne diyorlar ??? Hırsız soru çalmakla kalmıyor, yalancılar, hırsızlar, sahtekarlar geleceğin yıldızları.
Dün öğleden sonra bölgemiz gümbür gümbür idi, kapı pencere kapamak, kulak tıkamak yetmedi, bir ara “ay konu bulucam diye iyice şaşırdın, gel bir kahve yapayım, aklın başına gelsin” diyesim geldi. Otobüslerle taşındılar, en az iki saat beklediler, bir sürü konuşan oldu, aynı konuları, aynı cümleler ile söylediler.
Akbank bu sene festivale sponsor olmadı, çünkü grev yapmak istiyor çalışanlar, ohal’e takılıyorlar, dün post makineleri çalışmadı, işi yavaşlatıyorlar, “siz benim donumu indiremezsiniz” pankartı taşıyan çocuğu kimler duydu, O kadar çok şey oluyor kiii, dünya karışık, her tarafta seçimler var, Bulgaristan’da Türkler iki parti kurunca kaybetti. Irkçılık, milliyetçilik, faşizm ,,, pek çok liderin fıtratında var. Bir de bunu “yok” diye inkar edenler var. Kadıköy tarafında ne çok tenis oynama meraklısı var … aaah yaz yaz bitmez, gözü kör olanların değneği yanlış olunca, yanlış da kime göre yanlış, kalpler mühürlü, çıkarlar ön planda, adalet, vicdan. merhamet , kime ne anlatıyorum kiii ??? bilenler biliyor, bilmeyenlere başlarına bir mağduriyet gelmeden anlatacak bir şey yok.
Hafta sonu iki film gördüm, Pastoral Amerika belediyenin yetişkin sinemasında, bilet, mısır, gazoz bedava, daha önce gidememişim, çok bir şey de kayıp etmemişim ama psikologun kız ile ilgili teşhisi çok doğru ve ilginç idi.
Müttefik de dijitürke geldi, Brad Pitt 17-25 arası bir genç olmuş. Nasıl bir operasyona tabi tutuldu ise, pırıl pırıl, yeniden doğmuş sanki, filmin kıyafetler ile ilgli bir oscar adaylığı vardı, onaylıyorum, aday ola bilirmiş. Film fena değil, tansiyonu devamlı oynar tutuyor ama benim tahminim doğru çıktı. Bu sene festivale iyi filmler gelmiş, bir sürü yorumlar okuyorum, birazını görücem inşallah.
Yeni bir gün, güneş tepeden sırıtmaya başladı, az da ısıtsa iyi olacak, kıyıya köşeye saklanmış umutları, ertelenmiş, gözden kaçmış … tüm umutların hayat bulması, yaşaması ve yaşatması dileğiyle … Güzel günleri beklemeye devam, illaki gelecek, günaydııııııın 

29 MART

Bazı sabahlar içim çok geveze iken dışına hiç ses veresi gelmiyor. Hiiiiiç konuşmak için ağzımı açasım yok. Bu da bir çeşit depresip durum. Artık yukarıda dizilen gezegenlerden mi, Merkür geri mi gitti, geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları ondan mı ???? bilemeyiz, dersek yalan söyleriz, suçu başkalarında aramak en kolay kaçıştır, hele bi de tasdik eden bulunursa, “ooooh missss” ikna oldum gitti de ben de öyle değil, çar çar konuşarak kapamaya kalkmam ama doğrunun doğru yerini bilirim çok şükür.
Rahmetli babam köy enstitüsünde soğuk demir ustası idi,65 den sonra bıraktı, ya da bıraktırıldı. Malatya doğumluyum, Kırklareli’nde bir köy evi hatırlarım, tuvaleti dışarıda, dıştan merdivenli, tek göz oda, girişte bir büyük sofa, mutfak, kiler gibi, hep birlikte derede yün yıkamaya gittiğimizi, o yünlerden kadınların toplaşıp bir yorgan diktiğini, yüzünün bordo olduğunu, 1.5 yaş küçüğüm oğlanın o yorganı benim üstüme örttürmediğini, sofa gibi yerde bir çukur olduğunu, oynarken oraya düştüğümü ki şimdi görsem bi oyuntu derim, aklımda derin kalmış, bi de akşamları bir tepenin ardında batan kocaman güneşi hatırlarım. O kızıllığa koşmak isterdim, sonrada içinde kaybolmak, zaman zaman denemelerim olmuştur, evin az ilerisindeki ağaca kadar koşar, koştukça da mesafenin kapanmadığını görürdüm. O zaman mı öğrendim her şeye ulaşılamayacağını acep ???
Bazen koşasım, her şeyi ardımda bırakasım,ama tozu dumana katmadan koşasım geliyor, kaçış gibi, terk etme gibi, ardında bırakıp kurtulma gibi … kurtuluş yok, bedeni taşıyoruz ama kafa aynı yerlerde kalıyor, Kafayı çok dolu tutmamak lazım, boş kafa da çok zararlı, bir ortası var, umudumuz baki.
Dün üniversite sınav sonuçları geldi, %10 nun içine girdik, bana göre kötü bir sınav idi ama geride kalan % 90 ı düşününce iyiymiş diyorum. Türkçe ortalaması %17, Fen matematik %5, bunlar genel doğru cevap ortalaması, matematikde 60 soru var. Yetkili; “arada böyle sonuçlar çıkıyor, geçici bir durum, bir kısım öğrenci seneye çalışıp girerim diye düşünüyor” dedi. Valla dedi, Ben artık ne diyim, zaten cahil insan makbul, okumak etiket işi, o yüzden bir sürü apartman üniversitesi var, okumuş iş bulamıyor, en iyisi mektupla okumak, daha iyisi medrese eğitimi almak mı diyim.
Geçen gün kadınların neden başı ağrır, diye fetva veren bir şebek videosu izledim, arkadaş yollamış, başım ağrıyor dediklerinde gerçekten ağrımadığından, şehveti şaha kalkmış, bu yüzden zina , ya da başka bir şey yapmış, erkek bedduası aldıklarından ağrırmış.
Kızları iyi yetiştirmek şart, bir kız çok sayıda hayata tekabül ediyor, kötü erkeklerin, kötü anası var. Çocukları satın almayalım, sevelim, anlayalım. Enselerinde boza pişirmeden, karar almasını, katılımcı olmasını, yaptıklarının sonuçlarına katlanmasını … sağlayarak, büyütelim, hepsini önce çiğerden sevelim ama tutuklu kalmayalım, geline damada ortak girmeyelim.
Günün hoş haberi de var, İ.Melih Gökçek kitap yazmış, büyük harfle mi merak konusu, bi de “kalk artık sabah olduuuu, her taraf sesle doldu, sütçü köşeyi döndü, bütün ışıklar södüüüüü !!” çocukluğumun şarkısını hatırladım, kıza söyleyerek kaldırmaya gidiyorum, her şeye rağmen çok şeyi “seviyoruuuuuum üleeeeeeeynn!!!”
Cümleten yasaksız günaydınlar olsun … 

31 MART

Mart ayının da son gününe geldik, “sevinsek mi, üzülsek mi bilemedim” yaşlarındayız, zaman hızla akıp gidiyor, farkındayız, zerresini ziyan etmemek kıvamındayız daaaa aaaah yakamızı bırakmayan kronik hastalıklar, kemiklerde zayıflıklar, bizi öğütmeye çalışan değirmen taşı gibi kalabalıklar, tarife uymayan, rakamlarla uyuşmayan havalar, ruhunun iç derinlikleri kararmış insanlar, bizi terk etmeye yeminli tabiat … ektiklerini biçiyor insan. Hor kullandığın her şey “intikam, intikaaaam !!! ” diye üstüne geliyor. Vücudu hor kullanmak da bunlardan biri, zamanında bakımını yapmazsan, iyi beslemezsen, kapasitesinin üstünde yük yüklersen, başkalarının ellerine terk edersen ( burası sabah sabah çok manidar oldu ama neyi kast ettiğimi anlayan anladı, tutsak ruhların bedenleri çabuk aşınır diye şeyettim) beden de seni yolda bırakıyor, yarısı, yarısının fazlası orası belli değil.
Dün yoruldum tabiki. Eve gelince ayağıma buz, yatmadan ağrı kesici, kızın şifalı ellerinden krem uygulamalarını yaptım, daha iyiyim, bugün de dinlenmek niyetindeyim, önümüzdeki günlerde gönlümden geçen yoğun bir programlar var, artık vize alan hayata geçecek kısmet.
Dün fakülteliler ile Sultanahmet’ten Süleymaniye’ye oradan da Laleli’ye etkinliği vardı. Beyazıt’a kadar etkin oldum. Çoook da güzel bir gezi oldu, Sağ olsun, Hakkı Taşdemir bildiklerime bilmediğim bir sürü şey ekledi, Onları ayrıca yazacağım.
En hoş yanı eski okulumuza gittik, hatta içeri girip, kantinde çay içtik, “Burası ayniyat, burası teksir odası, şura da yıllık odası, bu büyüğün küçüğü sınıfımız, notlar asılan panomuz, koridorun sonu ayak yolu, asansör hep vardı ama öğrenciye yasaktı, sigara dumanı olmayınca kantin aydınlık olmuş, duvarda tv si tepede bulut resimleri, yan duvarda Türk sinemasından esintiler, gazetelere bakınca emanete sahiplik edememişler, dışarı tahta masalar konmuş, ağaç yine yok, üstüne bir kat çıkılmış, pembe gri boyası eskiden mi vardı ??? öğrenci sayısı daha mı az ki, bunun kahvesi nerede, nerede okeye dördüncü aranır, kütüphanenin yeri, daktilo dersleri, Mediko faaliyetleri, kaloriferden ıslak manto kokusu yine yayılır mı, ana binaya çoğu zaman dersimiz yok ise, yemek zamanı değil ise, sınava girmeyecek isek dışardan baktık, bu çimenler bize baharda minder olmadı, 70 li 80 li yıllar ne okuduk ama !! bugüne göre ne farklı, senaryo aynı, oyuncular farklı, mekanın da hakkını yemeyelim orası da elden geçmiş … ” bunları bir çırpıda konuştuk, Eczacılık Fakültesi’nin önünde 16 ve 30 Mart için 1 dakika saygı ile durduk, yaşımız yol aldı, gönlümüz gidip geliyor, hatta genç olduğu yıllar kadar genç de oluyor bazı aralar.
Okul şimdi Avcılar Kampüsünde, bıraktığımız yer İletişim Fakültesi oldu, Biz tamamen eskiyi gördük, öyle hissettik, öyle gezdik. Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil, Bedenimiz bir kafes, ruhumuz da bir kuş, ruhunu gezdirmesini bilenlere her şey bir kanat çırpma mesafesinde.

Ten fanidir can ölmez
Çün gitti geri gelmez
Ölürse tenler ölür
Canlar ölesi değil. /YUNUS EMRE
Çalar saatime beni yedide kaldır diye kağıt yapıştıran kızın peşindeyim, sadece gözünü açabildim, gidip gelip de yazdım, artık ne yazdı isem, bilmem, ama “kalbim temiz, niyetim halis” diye not koyuyorum, ayrıca niyet halis olabilir ama kalbinin temizliğinden emin olanlar niye evliya değil, hem kindar hem dindar olmak nasıl bir temizlik o da ayrı.
Ben niye yazdım, laf olsun diye, bazen öyle olur ya, içimiz dışımıza tam dillenerek dönmez, işte öyle, Sabah sabah yazısı bunlar, düzeltmeler kitap yazdığımda inşallah.
Cümleten günaydın 

Reklamlar

EVİN ANNESİNİN ŞUBAT 2106 GÜNLÜKLERİ


Epeydir yazdıklarımı toparlamamışım, daha kendim de okumadım ama gözüme çarptığı kadarı ile bazı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz,tekrar ettiğimizi fark etmeden. Belki de yaşadığımız günleri bir birine benzer kılan, süreklilik sağlayan farkında olmadan farksız yaşadıklarımızdır. Okuyalım bakalım, sırada 16 ay daha var 🙂

4 ŞUBAT 2016

Sabah erkenden kalkıp, ortalığı şöyle bir düzenleyip, boşları toparlayıp, uyuyan prens ve prenseslere kahvaltı masası bırakıp kendimi sokağa attım. Kalabalığa karışıp ulaşım problemlerinin yer altından yer üstünden toplu taşıma ile çözüldüğü iddia edilen şehrin sabah telaşına dahil oldum. Tam vaktinde Taksim Meydanı’nda idim. Görünüş itibari ile “iyi kadın, telefonu çarpmaz” izlemini verdiğimden 🙂 beklerken muhtelif sabah gezginlerin fotoğraflarını çektim. Sonra; biri anlatan, ikisi gezen üç rehber, bir anne kız, bir ahçı, bir de benden oluşan mini grup Simit Saray’ında oturup, meydana baka baka, el kol işaretlerine göre gözlerimizi evirip çevirerek ilk bilgileri aldık, bir saat süren brifingi takiben arka sokakları gezmeye başladık. İstanbul öyle bir şehir kiiii hiç bir köşesinden emin olamıyorsunuz, tarih katman katman. Fakat bi de tuhaf bir büyüsü var, tüm olumsuzluklarına rağmen “seviyoruz işte, elimizde değil” 🙂 Kitap gibi, sayfa sayfa oku, bitmiyor, durmadan yeni şeyler öğreniyoruz ya bi de onu çok seviyorum. En sevdiklerimden Beyoğlu Bölgesinden yeni neler neler öğrendim ;

Galata Galaktosdan geliyormuş, Gala Rumcada süt demekmiş, civarda mandıralar varmış.Galata Kulesi demeden önce İsa Kulesi demişler.31 mart diye bildiğimiz 13 Nisanmış. Fark miladi hicri takvim ayarından. Talimhane topçu kışlasının talim yeri, Şehit Muhtar Galatasaray Enderunundan, isyan bastırırken şehit düşmüş. Taksim büyük mezarlık bi de bunun küçüğü var, o da Tepebaşı. Su Bentler’den yola çıkıp Maslak üzeri geliyor. Maslak; açık hava su regülatörü demek. Ena gibi yer olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz, bildiğimizin bilmediğimiz hali. Ena Bağdat civarında bi uçurum, uçurumun tehlikesi ile Bagdat’ın güzelliği eş koşulmuş. Lütfi Kırdar zamanın hem valisi hem belediye başkanı, ıslah hareketleri pek meşhur, İstiklal caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Halaskargazi Caddesi , birbirini takip eden manidar caddeler, neden meydan Cumhuriyet Meydanı değil ? İlk heykel Sarayburnunda ikincisi Taksimde, heykelin iki yanında çeşme yalakları var, ama su ile musluk yok. Zapyon ile Eseyan karşılıklı iki hayırsever kız lisesi, Zapyondaki eğitim şükür ağırlıklı, az ezikliğe meyilli. Aya Triada Tanzimat sonrasının abartılı kilisesi, 12 Meryem figürü var, en çok kullanılan ikisi ; kraliçe edalı olan ile anne şefkati sunan. Atrium ışık alan avlu demek, kiliselerde Despot tahtı var ama Despot bildiğimiz anlamda değil. İncil okuma kürsüsünün etrafı İncil’i yazanların resmi ile çevrili. Giovanni Scognamillo yaşayan ayaklı tarih bir Levanten. Levantenler Avrupa kökenli şahsına münhasır, tatlı su diye anılanı da var. Fransiskenler fakir müminler, bir incilin bile sahibi değiller. Meryem’e adanmış Panayia kilisesinde teee o zamanlarda nufüs sayımını gösteren pano var. Kreş havyan yemliği anlamında, kumru kutsal ruhu temsil eder. Eskinin Sponeck Birahanesi, şimdini Hard rock Cafe’si vizyona giren ilk filmin gösterim yeri, film de “Gara Giren Tren ” tren geliyor ve gara giriyor, inanmayan youtube baksın. Dudu Kadınlar sokağı Çiçek pasajının arkası, Nevizade kilise sokağı, bir kapının üstünde Alaattinin Sihirli Lambası, önünde de bizim resmimiz var. Emek sineması önceden Melek sineması, perdenin iki yanında iki melek var. Sinemaların kalitesi gösterdikleri haber filmlerine bağlı, birinci kalitede en taze haberler. hacı Abdullah’ın en az onun kadar iyi ikamesi “Şimşek Lokantası” Asmalı Mescitte, Galatasaray Lisesinin hiç açılmayan kapısının üstünde sembolik tarih var, Fransız sarayı, Venedik sarayı birbirine yakın komşu, hem de okullarına, onlara yokuş aşağı inen sokakta Haçlıların konaklama yeri var. Yeşilçam kahveleri, eski artistlerin raconları, İpek ailesinin sinemaları, 600 küsur senaryo yazan Bülent Oran nerde oturmuş baktık, Hayalet Oğuz’u da andık. Art Nouveau stil binalar ; sarmaşıklar, yapraklar, heykeller sütunlar, yuvarlağa niyet pencereler … Sultanın pilavcı başısı mesleğe kuşaklardır devam ediyor, biz de yedik, bir sultan olarak geçer not verdik. İlk eczaneler, sarayın eczabaşı, Sarıcalı Ragıp Paşanın hanları, Mısırlının apartmanı … her devir emlakçılar için yatırım merkesi, gez gez bitmeyen BEYOĞLU ARKA SOKAKLAR turundan aklımda kalanlar dersem yalan olur, daha var, yaz yaz bitmez 🙂Yaramazof Kardesler’den Burhan Dursun’a çooook teşekkürler, altı saatte bizi baymadan gözümüzü gönlümüzü doyurdu. İçimizde yeni meraklar uyandırdı, takipteyiz 🙂 Zaten bu Yaramazof Kardesler kardeşler bi ekip, her telden çalıp oynuyorlar, bölge bölge İstanbul’da ne yiyelim, ne içelim, nerede gezelim, bastığımız yerler toprak ama tarihi tanıtma onlardan, valla ne okuyalıma kadar gidiyor tavsiye ve bilgileri,, tahminimce Mars’a da ilk geziyi bunlar yapacaklar 🙂)))))

Hayat işte, içine çok şey katmak gerek. Hepsine de zaman var aslında da maharet zamanı iyi kullanmakta. Öğreniyoruz da biraz geç oluyor. Belki de böyle geç olunca keyfi daha çok oluyordur. 🙂 Bildiklerimizin öğretmeni, bilmediklerimizin öğrencisiyiz. Unutmadan dünkü geziyi yazdım, geçen günlerin özeti de var ama onlar yarına kalsın artık, cümleten günaydın 🙂Üç gün yazamadım özlemişim inanın ki, daha da yazardım da kendimi tuttum 🙂

5 ŞUBAT 2016

Üçgen çatılı, iki katlı, bacası dumanlı, penceresi panjurlu, bahçesi ağaçlı, tahta çitli … evler çizerdik. Kırmızı yeşil ağırlıklı, sade huzurlu evler. Sonra gelen çocuklar kat sayısını yükseltti, çatıya anten kondurdu, ağaçlar kesildi yerine yüzme havuzu yapıldı, açık garaj eklendi, kapıya güvenlik, dairelere dıştan süs balkonları, içten gömük tavan ışıkları, gömme dolaplar, makineler eklendi. Bizim hayaller beton yığınına döndü, sırt sırta vermiş dairelerde sırtını kime dayadığını bilmeyen komşularla yaşar olduk. Çatılara dubleks daire kondurduk, antenler baz istasyonu oldu, garajlar içeri yerin dibine geçti, halı çim, saksıda ağaç , açık, kapalı havuz, bariyerler, güvenlikler, yeme içme, spor salonları, marketler de derkeeeeen kale gibi bloklarda kalabalıklarda yalnız yaşamaya mahkum olduk, esaretimizi teknoloji ile yalnızlığımızı sosyal medya ile telafi ediyoruz.
Sabah camdan bakınca karanlıklarda karşıdaki devasa sitenin yerden çıkan dumanlarını gördümde de şöyle bir zihin turu attım. Doğal gaz bacasını yerden yapmışlar, dumanın bile gücü tepelere tırmanmaya yetmiyor, çatıdan kiremit kalktı, açık çatı feng shui ye ters ama yerine yoga yapıyor farkına varanlar 🙂)))
Israrla cumartesi olduğunu düşünüp, kendimi bugün “cuma” diye düzeltiyorum. Yoğun bir hafta idi ama bitmedi 🙂 Pazartesi, arkadaşın oğluna çaya gittim, annesi ile oturup hasret gideririken oğlanın yaptığı çeşitlerle beslendik ki ; kısır, mercimekli, kıymalı, patlıcanlı, galeta unlu börek, tam buğdaydan zeytinli poğaça, iki renkli, yoğurtlu patates salatası, mevsim salata, pancar salatası, zeytinyağlı biber dolma kiiiii portakal halkalarının üstünde pişmiş, ve sütlü, soslu tatlı. istanbul’da okuyan bekar bir oğlan için şaaaneee ötesi idi, karnımı doyurup, sohbete doymadan Yiğit Bener’e geldim,Sergi eşliğinde sürgün konulu, Fransızca Türkçe simültane çevirili. Erhan Bener’i bilirim Yiğit de oğlu imiş. Kitap okumasını bi dizi oyuncusu yaptı, adını bilmiyorum ama gençlerin “hoş çocuk” dediklerinden, Fransızcası Türkçesinden iyi olanlardan 🙂 Fotoğraf sergisindeki resimlerin her birinin önünde insanın yığılıp kalası geliyor, o kadar gerçek, o kadar acı. Suriye, Türkiye arasında üç şehirde yola dökülmek zorunda kalmış insanlar. Gidin bakın diyemiyorum, Fransız Kültür’e girmek artık daha da zor, zaten etkinlikler rezervasyonlu.
Salı doktora gittim, sonuçlar malum. Herkes “kilo ver” diyor sanki sadece kilosu olanlar ölüyor gibi. Neyse ilaçlarımı alıp, duruma bakıcam artık. Önden yeni ayakkabı aldım, mor renkli ve akıllı taban 🙂 Ayaklarıma hizmet ediyorum, dünden beri de evdeki tüm zararlı yiyecekleri tüketmeye başladım. Pazartesine hazırlık, Mecbur pazartesi çünkü önden yapılmış programlar var, çoşmadan idare edip, hafta başı kurallanacam işallaaa !!!
Salı günü kızım da geldi Hava alanından alıp, yol üstündeki AVM ye bıraktım, eve gelmeden gezmeye devam etti, artık kime benzediyse, tatil boyunca okulla tüm bağlarını kopardı, hatta dün “ödevlerin varsa ben yapim, bugün evdeyim” diye bir anne esprisi yaptım, “yok, aşkım” cevabını aldım, olsa yaptıracak sanki 🙂))) Çarşamba Beyoğlu turu yaptım, yoruldum ama güzeldi,
Dün de eve çeki düzen verdim, evin annesi modeli olarak. Bugün herkesin ayrı programı var, kimsenin saati kimseye uymuyor, Friiiiy takılcaz yani. Ben akşama annemgile misafirim, annem artık yok ama evin adı ablamın evi olamadı. Hala annemin evi. Var, hafta sonu için biletli, rezervasyonlu etkinlikler, onları da gidip gelip yazarım, inşallah.
Kendime sağlıklı kahvaltı mı hazırlasam, yoksa dışarı çıkıp simit mi alsam, çocukları bekleyip, brunch mı yapsam, bilemedim,az daha düşünecem. Hiç olmazsa geceleri uyuyabiliyorum, bi de gece yemek yapıp yiyenler var, şükür kiiii oralarda değilim 🙂))
Aaaaah aaaaah şekerim konu duygusal açlık, bir şey bir şeyle telafi ediliyor ama telafi yanlış şeye tekabül ediyor, Telafinin tedavisi var elbette de hasta psikolojisi önemli, bakalım hasta, hasta mı, hasta ise farkında mı ? Bu sorulara samimi cevaplar vermek, konuyu içimize açıp, değerlendirmek gerek, yapar mıyız, yaparız elbet 🙂
Cümleten günaydın, şu an bile hava karanlık, mecbur iç güneşe kaldık, şükür, tefekkür … umut etmeye devam. İlla ki olacak …

7 ŞUBAT 2016

Erken yattım, erken kalktım, kendime kahve yaptım, yarıyıl tatilinden bi şi anlamadım 🙂))) çocuklara rapor mu alsak ? Bir araya gelip pek görüşemedik. Herkesin ayrı bir dünyası, ayrı ayrı programları var. Elbet buluştuğumuz ortak bir dünya da var ama yıllar, yıllar geçtikçe ortak dünyaya daha az uğruyoruz. Bu bir sitem değil, biliyorum ki inanıyorum ki sevgi kalp işidir, mesafelere bakmaz, sınır, koşul aramaz, “beni aramadın, sormadın” diye laf çakmaz, Hele kiiii “unuttun muu beni ?” diye hiç sormaz. “Sevenler bir gün gider mi ? gider. Gitmekle sevgi biter mi ? bitmez” Budur
Yoğun bir haftadan daha az yoğun gibi gözüken bir haftaya geçmek üzereyiz. Geçen haftadan yorgun ama mutluyuz, umutlu olmaya da devam ediyoruz. Çünkü ufkumuzu az daha öteye taşıdık, git git bitmeyen çizgiye bizim yolculuğumuz.
Cuma akşam poyraza, yağmura, sulu kara rağmen, yer altından, yer üstünden raylı sistem ile az da yürüyerek Cevahir’e ulaştım, yer altından geliş var gidiş yok, parayı çok veren iki yönlü bağlanıyormuş. Misal Trump. Ters dönen şemsiyemi kısacık yolda sonuna kadar kullanıp, girişte çöpe attım. o derece yani. Bizim sanat ve kültür kelebekleri ile buluşup, biraz yeme içme, biraz sohbet edip, “Sessizliğin İçinden” oyununa girdik. Sağır ve dilsizlerin dünyasından güzel bir oyun, çok da emekli, bir çok da sağır ve dilsiz seyircisi vardı. Oyuncuların bir kısmı da sağır ve dilsiz olabilir diye düşündüm, değilse de çok iyi idiler. Akış bana göre biraz ağır idi ama çok beğenen arkadaşlar var. Gidilmesi, görülmesi önerilir, finali beklenen gibi değil mesela 🙂
Ordan annemgile geldik, ben yine annemin odasında yuva gibi yatakta yattım, mışıl mışıl uyudum, sabah kalkıp, ablamla bana kahvaltı hazırladım, her zamanki gibi dolapta duran kullanılmayan parçalardan sofrayı kurudum, eski huyumdur. Annem ; “eşyalarımızı unutuyoruz, sen bulup çıkarıyorsun ” derdi.
Kahveye Pera’ya geldik, ordan kendimizi bugün son günü olan “Üryan, çıplak, nü” sergisine attık. Üst katta “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” isimli 1960 lardan günümüze video ve pop müzik ilişkili sergi vardı, müzikte direniş ve isyan, orayı şöyle bir gezdim, müzik ile derinden ilgili değilim. Daha doğrusu bilgili değilim.
Aşağıdaki çıplak bedenlerle resimde arayış sergisini uzun uzun gezdim, hatta konuşa konuşa gezdik, hatta “Resim Sanatını okuma ” kurslarına denk gelip de gitsek dedik. Mimar Sinan’da oluyor arada. İbrahim Çallı benim favorim, onun kadınlarını, hafif göbekli, etli butlu kadınları resmedişini çok beğenir ve severim 🙂 Bu sergide zamanla çizgisinin nasıl kübikleştiği gayet net anlaşılıyor idi. Oradan kendimizi yokuşlardan bırakarak Galata Salt’a geldik. “Yerel Sohbetler” diye bir platform var, onun etkinliği idi. “Gurbet Pastası” diye bir belgesel izledik, üstüne de sohbet vardı. Teee çar zamanında Hemşinliler ekmek parası için Rusya’ya gurbete gitmişler, orada ekmek ve pasta pasta yapmayı öğrenmişler, hem de çok iyi öğrenmişler, Rusya’da Polonya’da İran’da pastaneler açmışlar, fırıncılığı ve pastacılığı Türkiye’ye taşımışlar. İçine devrim karışmış, yollar Nazi kampına çıkmış, ev çooook uzaklarda kalmış, babasız büyüyen çocuklar, baba amca peşinde daha onikisinde gurbete giden minikler, gurbette kurulan evler, kuma gelen gelinler, bulaşıkçılıktan patronluğa, Napalyon pastası,biskot, galeta … ile çeşitlenen hayatlar. Güzel idi. İki de sergi vardı içinde, biri ilginç “Şam’da Kayısı” isimli yine “sürgün” konulu.
Sokaklarda pek tuvalete gitmem, çok şükür henüz o aşamada değilim 🙂))) Fakat Galata Salt’ın tasarım tuvaletine bi gidin derim 🙂)) Sonra da eve geldim, şimdi bunları yazarken aklımdan kahvaltı planları yapıyorum, “sofraya ne tasarlasam” diye. Sonra da diyorum ki, “malzeme olduktan sonra neler neler yapılmaz” iş bacası tüten bir ev ile mutfak dolaplarını şenlendiren erzaklarda. Gezerken gözüme o kadar çok şey takılıyor ki halime şükür ederken, kalbim üşüyor. Dünya; hırslara kurban ediimez ise, adalet sözde kalmaz ise, sevmek sınır tanımaz ise, insan hakları insan haltlarına dönmez ise güzel olacak da olamıyor işte, üçüne beşine birden takılıp takılıp düşüyor insanlık 😦
Tam pazar yazısı gibi olmuş, uzayıp gitmiş, Hadi bakalım, olduğu kadar “şaaaaaneeeee pazarlar”

8 ŞUBAT 2106

Böyle bir günde bizi geceden “hastanız ağırlaştı” diye çağırmışlardı. Aradan geçen 14-15 saat sonra yoğun bakımın kapıları açıldı, hemşire annemin ismini söyledi “hastaya müdahale ediliyor, yakınları yakına girebilir !” diye seslendi, ablamla kardeşim koşuştular, ben yerimden kalkamadım, beş on dakika sonrada öldü. Hayatımda ilk kez sesli ağladım, belki de son kezdir. Acıların sessiz ve dilsiz olduğuna inanırım. Çok derin acılar bana göre öyle, ifade bile edemiyorsun, ağzından çıkan cümleler hava kabarcıkları gibi oluyor, esası derinde çoook derinde kalıyor. Ölüm de paylaşılamayan acılardan, kimse kimsenin ne kadar üzgün olduğunu, en çok neye üzüldüğünü bilemez, neticede insanı ve özenle muhafaza ettiğim kapalı kutularımız var. Biz onlara kısaca “travma kaynakları” diyoruz ve ellemiyoruz.Ellemediğimiz için de yeterince bölüşemiyoruz.
Beş yıl olmuş annem gideli, bazen düşünüyorum “ne çok zaman geçmiş” bazen de “dün gibi” diyorum. Annemi rüyamda hep genç, güzel, neşeli görüyorum. Çok nadir konuşuyor. Dün akşam “iki günlük bir iznim varmış, onları görmeye gidiyorum, yüksekce yerlere tırmandım, sonra bol ışıklı bir oda da gördüm onları, annem kısa saçlı, kendi diktiği basma elbiselerden var üstünde, elinde bir iş var, sevindi beni görünce, babam odanın ayrı bir köşesinde, size bir şeyler getirdim, seversiniz, sürpriz yaptım” diyorum, Sonra uyandım, yatakta saatin zil sesini bekledim. Geçen gün annemin kabrine gitmiştim, hatimlerini de okudum, haftaya ikisine bir dua yapıcam, kısmet olursa.
Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun, başka ne diyebiliriz ki. Ölümün tek gerçek olduğu yalan dünyada aklımıza uygun cennet tariflerini hayata geçiriyoruz, çılgınca tüketiyoruz, her şeyi, en çok da zamanı, insan ilişkilerinin yüz yüze olanına uzak durarak, parmaklarımızla mesaj atarak, ruh haline uygun suratlar koyarak, yaşıyoruz, bir araya gelince de laf çakmalar, dedikodu, sitem … ile heba ediyoruz zamanı. Zamanlar zaman içindekileri paylaşmak içindir. Aynı gözle, aynı kalble, aynı güzelliği farklı hissedip, sonra da o hissedilenleri paylaşmaktır. Paylaşalım ki farkları görelim, farklara mesafe koymadan anlamaya çalışalım.
Hem pazartesi, hem annemin ölüm yıl dönümü, hem diyetin demeyelim de nefis terbiyesinin ilk günü, kızı kaldırmak gerek, sağlıklı kahvaltı edilecek, ev tatilden çıkıp hizaya girecek … daha bir sürü şey, ruh halimdeki kalabalığı ifade ediyor, sanırım.
Ruhumdan en iyi ben anlarım, yavaş yavaş içimdekilere söz hakkı vericem, değerlendiricem, plan program yapıcam, çoooook işim var benim, ama hepsine bi çeki düzen vericem, işallah 🙂
Diyet günlüğünü akşama yazmayı planlıyorum, bakalım neler yapmışım, nerelere takılmışım, yarına yoğun bir programım var, yazarım, yazamam bilemiyorum.
Durumlara göre ” hal ve gidiş” ayarı yapıcaz, Eskiden karnelerde “Hal ve Gidiş” notu vardı, bugünkü davranış notuna tekabül eder. Bi de filmi vardı kiiiii Şili Yapımı festival filmi, çok da güzeldir, bulursanız izleyin. Bu ay Yelkovan Kuşları’nın boğaza geldiği aymış, göç ederken uğrayacaklarmış, suya paralel uçarken avlanan, ayakları ile avını yakalayıp, yükseklerde manzaralı yiyen kuşlar. Raporlar kış ayında bahar gösteriyor, kendime bi vapur gezisi yapasım var, çantamda sağlıklı yemeklerim, kendimi rüzgara veresim, gördüklerimim görmediklerine bakasım var 🙂
Cümleten günaydın, Barış, sağlık, huzur temalı bi hafta olsun, hadi işallaaa !!!

10 ŞUBAT 2016

Aaaaay bu Murakami ruhuma huzur 🙂 Dün sıkıntılı bir gün geçirdim, hatta bir ara “yakamı paçamı ayıklayasım geldi” moduna bile girdim. Akşama doğru akşam yemeğimi paket ederek, trafiğin ters yönünde kendimi sokaklara saldım, bu arada bunalmaya devam ettim, neyse işlerimi hallettim, en son “Abdullah Efendi’nin rüyaları” konulu edebi şöyleşiden çıkıp, “Allahım ne olacak bu şehrin halleri, nedir bu akış yarabbim !!!” diye iç sesimle muhabbet ederek eve geldim. Ruhen ve bedenen yorgun olarak. Yeni bi kitaba başlayacaktım, yığından “Kadınsız Erkekler / Murakami” seçtim. İyi de yapmışım. Terkedilmiş, çok sevmiş, ihanete uğramış, yedi erkek öyküsü imiş konu. Birini okudum, bir de güzel akıyor. Okuduğum kitapları ayrı bir yere kaldırıyorum. Tanpınar’ın Huzur’unu kaldırmadım. Tanpınar dışımızı içimize çeviriyor, belli bir okuma yaşı ve zamanı var, tekrarları farklı anlamalar verecek. Murakami içimizi dışımıza çeviriyor, bir köşeden okurken kendimizi seyrediyoruz, yani ben öyle oluyorum.
Benim hayal gücüm çok geniş değil. Ben “neyse, o dur” cuyum 🙂 Misal ; Bizans’da vaktiyle bir saat varmış, 24 saat için 24 kapı açılırmış, her açılan kapıdan bir heykel çıkar, bir müzik yaparmış. Resim yok, zihnimde tasarlıyorum, önce kapıları yol boyu dizdim, hem de deniz kenarına, sonra toparladım, yuvarladım, anıt yaptım, kapıları küçülttüm, heykelleri benim evdeki yedi filin en büyük boyuna indirdim, daha küçük olursa görünmez dedim, sonra nerede görünüyor ki, hazar bi meydandadır … böyle benim hayal dünyam, fantastik boyutlara zor geçiyor, hatta metefor bile sorunlu 🙂))) Okumak ve yazmakla gelişiyorum, hayal gücü de ayrı bir zenginlik. Hayaller olabilecek ya da olabilemiyecek şekillerde olmalı, olmalı ki takip edelim, nerde yanlış yaptık bilelim, olmayacak şeyleri oldurmak için kıyıma gitmeyelim, aslında her şeyin bir olur yanı vardır, diye düşünüyorum, ayrıca olmazlara meylim var, belirtirim, dermişim 🙂)))
Gece bir mide bulantısı ile uyandım, sonra geçti, artık ilaçlardan mı, havadan mı , yediklerimden mi bilmem. Kıkırdak takviye edici ile kolesterol ilacı içiyorum, Ağrıya, sızıya, ufak tefek şeylere içmem ilaç. Ağrılarımı hisseder ve o bölgeye yoğunlaşıp, beyinsel tedavi ederim. Sonra geçiyor ama geçene kadar sıkıntı oluyor, bazen “Neden kendime işkence ediyorum ? iç gitsin” diyorum, sonrada şeker görünümlü o haplar bana “bir gün, bir gün bir çocuk, açmış bakmış dolabı, şeker de sanmış ilacı …” şarkısını hatırlatıyor, zararlı buluyorum. Bunun bi yerinde mantık olacak ama yerini bulamadım 🙂)))
Bazen iki nolu oğlanla okul şarkıları hatimi yaparız 🙂 Annem de bize eski okul şarkılarını söylerdi.Bu annelerin sesleri hep güzel olur di mi
Bu da böyle bir gün işte, siyahımsı mavi, önce kızıla boyandı, şimdi mavi mavi gökyüzünün altında toplandık. Farklı amaçlarımız, farklı heyecanlarımız, farklı beklentilerimiz, streslerimiz var. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altındayız,yaşamak, hür yaşamak, iyi yaşamak amacımız, yeryüzünü birbirimizi yemeden paylaşalım. olur mu ? Olacak inşallah. Cümleten günaydın

11 ŞUBAT 2016

Yağmur soğuğu kırar derler kırmış gibi, Kaç gündür Şubat güneşine aldanmakta idik. Kahvaltının mutlulukla, ruh sağlığının hava ile doğrudan ilgisi var. Güne yemekle başlamak vücut fonksiyonlarını harekete geçirirken gönlümüze göre havalar da ruhumuza enerji yüklüyor. Ben ılıman ilklimciyim, yağıp geçen yağmurları, denizin rüzgara takılıp kıyıda kırılan dalgalarını, gözümün içine girmeyen güneşi, yeşilin etrafa yayıla her tonunu,yeşil tonunun kızıla dönmesini, karları da dağların tepesinde severim. Aslında bu kadar değil daha tabiata dair bir sürü şey severim de artık pek çok şeyi resimlerden sever olduk. Doğa ya çok verip bunaltıyor ya da hiç vermeyip daraltıyor. Eeee suç bizde, dünyayı tükürük yağmurumuzda boğmak için çaba sarf ediyoruz. Zaten bazı yüzlerden düşen yağmur olan tükrükler yeter. Çoğunluğun oy verdiği bir yönetimimiz var, gönlümüzün değil ama gözümüzün başkanı da malum. Kimseye salak, aptal demeyeceğim, çünkü bu göreceli bir kavram. Herkesin salak tarifi kendinden gayrisini kapsar, yani kendi model, bazıları aykırı 🙂
Ama cehalet genel bir kavram. İnandıklarını güncelleyip, aklına takılanları sormazsan, zamana yayıp karşılaştırma yapmazsan, araştırıp okumazsan kiii bunu sadece kendine uygun olanları okumakla kısıtlı tutmuyorum. Yelpaze geniş olmalı, kendini kendince emin ellere teslim edersen, o ellere kan bulaştığını görmezsen … sen cahilsin derim. Geçmişe özlemin geleceğe bir faydası yok.
Çarşı pazar o kadar zamlandı kiii, faturaların yarısından çoğu tüketim bedeli değil, yoksullar iyice yoksul oldu, çöp karıştıranlar, marketlerden çıkma mal alanların profili değişti, sokaklar yabancı kaynıyor, etrafımızdaki on kişiden altısı farklı bir dil konuşuyor. Bunlar niye geliyor, nedir sebep ? Durmadan inşaat yapılıyor ve satılıyor, bunları kim alıyor, her gün insanlar ölüyor, cenazelerin show bölümleri ekrana geliyor, acılar tahminde, ağzı olan konuşuyor, menfaatler suskunluğu bozuyor, çelişkilerin kaç kişi farkında, düşmanlık ateşine durmadan odun atılıyor, tek tipe ne kadar da meraklıyız, yaşlanmak beyin hücrelerini öldürüyor ama bu siyasileri kapsamıyor, onlar akıllarından emin, tapınmak günah ama bazı şeylerin günahı yok, yüzümüze gülünsün, kulağımıza övgü dolu sözler gelsin, yalan da olsa fark etmez, bi lokma bi hırka bir tarafa, küpler başka tarafa … bu mudur ? Görünene göre budur 😦
Dün akşam biraz tv izledim. Esra’da bi hanım var. Eş için talepleri; Nişantaşı , Cihangir taraflarında otursun, dini bir görevi olsun, imam, din dersi hocası gibi, tipi de Tarkan’a benzesin. Festivale bilet aldım, bir iki filmimde Nişantaşı’nda var. Ya Ahmet Hakan’a uğruyacam, ya da Teşvikiye Camisinin imamına bakıcam belki bir yardımım dokunur. Hiç böyle taleplerim olmadı da, olursa olan nasıl seviniyor bi bakasım var 🙂
Valla işte dünya bu kadar, dedim ve ikna oldum, inandım. Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, mutlu olup, mutlu edicem inşallah “gerisi teferruat !” da diyebilirim belki …

12 ŞUBAT 2016

Her gün aynı şeyler, bazen insanın hiç uyanası gelmiyor, bir mecburiyet bizi ayağa diktiğinde yüzümüzü göge çevirmeliyiz. Gece görülebilir halde iken birden bir karanlık çöküyor, gün doğmak için güç topluyor, sonra yavaş yavaş bulutlar aralanıyor, renkler kızıla, sarıya çalarken aralarına mavi karışıyor, sonra bi yerlerden beyaz parlıyor, birden dünya aydınlanıyor. Doğmaktan batmaktan usanmayan bir güneş var iken, yen bir gün yeni umutlar taşırken, kendinden utanıyor insan, bıkkınlık duyduğu için. Ben öyleyim, pozitif enerji yüklenmek için güneş ben uyurken doğsun istemem. Aynı anda bakışırken aramızda bir alış veriş oluyor. Sonra ben camdan çekiliyorum, güneş de isterse bulutların arasına çekiliyor, isterse karşı binaların camlarında yangın çıkartıyor, isterse üstüne koruyucu çekilmiş gibi bi tabaka altından hissettiriyor kendini. Bunlar gökyüzünün işleri, vardır bi kuralı, bi kanunu. Biz sonuçlara bakanız 🙂
Göçmen kuşlar göç mü edemedi, yoksa bunlar sürgün kuşlar mı bilemedim, her sabah akşam sürüler görüyorum. Belki de bu kuşlar yersiz yurtsuz mülteci ruhlarıdır. Nereye göç edecekleri bir türlü belli olmayan, hiç bir yerde huzur bulamayan, bir bakarsan hüzün, bir bakarsan çaresizlik, bir bakarsan istenmeyen … yersiz yurtsuz edilenlerden. Bir filmde görmüştüm ama gerçek olabileceğini düşündüm. Sahil korumaya yakalanınca bot, hemen birisi yanındakini suya attı, sahil koruma onunla uğraşırken öbürleri kaçıp karaya çıktılar. Suya atılan oğlanın annesi “oğlum, oğlum” diye biraz dövündü ama hiç kimse oralı olmadı. Menfaatler insanı taş kalpli yapıyor. Şartlar mı bizi değiştiriyor, biz mi şartları olduğu gibi kabul edip direnmiyoruz çok açık ve net değil. Net olan nefis mücadelesini çooook çooooook zaman nefsin kazanması.Bir de kolayı seçiyor insan. Mücadele edilecek o kadar çok şey var kiii, birinden birine yeniliyorsun çaresiz. Aaaaaah aaaaah insan insanın kurdu. İçini kaynatıp, karıştırıyor ; iyilik yapıp unutturmayanlar, kendilerini her şeyin hakimi sananlar, bolca boş vakti olup da ayrıntıya saranlar, yüksek dağların tepesinde yuva kuranlar, kartalım sanıp da ruhunu yılana satanlar ,( bu arada yılana sabah sabah iğrenç demek istemedim, sonuçta o da Allah’ın yaratıklarından, sürüngenliğini mevzu bahis ettim ben ) örnekler çoğaltılabilir, malum çeşit çok, işte hep bunların yüzünden derken kendimizi temize havale edemeyiz. Sonuçta insanları insanlar bozuyor.
Neyse ki hayatımıza renk katacak şeyleri tüketim dünyası araya şıkıştırıp konuyu dağıtıyor. “14 Şubat’a hazııııırnıyııızzz !!!!” diye soruyor, tüm mağazalar, duvarlar, ağlatan reklamlar. Bi sevgilisi olan pişman, bi de olmayan. Bi yerde okudum, ertelenecekmiş, hatta şartlar günden güne ağırlaşıyor, 29 Şubat’a alınsın da dört yılda bir gelsin diyenler var. Ben “Deliye her gün bayram” takımındanım, Benim hiiiiiiç umurum olmaz 🙂Hediye güzeldir,severim, birini sevdiğini söylemek ve ifade etmek için bir yıl beklemeye ne gerek var. Sevdiğine tarih beklemeden hediye alan, içinden geldiği zaman “Seviyorum seni uleeeeeyn !!!!” diye haykıranlara helal olsun, 14 Şubat’lar, varsa zamanları, paraları, uysunlar kapitalizm dayatmasına, bi kere daha olur, olsun valla 🙂
Bizans Saatine göre 24 nolu kapı açılalı yedi buçuk saat oldu. Yeni günden yedik bile. O kapı açılınca günün son heykeli olarak ne çıkmıştır acep. Yorgun, bezgin bi şi dir, mutlaka, Eskiden eski yıl ihtiyar dede olurdu, yeni yılı da leylek getirmiş bir bebek olarak çizerdik, o zamanlar aklımız ermiyordu, ne idüğü belirsiz bir yıla neden sevinirdik ki, şimdi yıllar belli, savaş temalı, hır gür, dedikodu, devletler arası bile var, Aaaay Putin hiç sağ kolunu sallamazmış, yürüken, hızlı silah çekebilsin diye .Esra’ daki kızı takipteyim, gelen taliplerin hiç biri talebe uygun değil, ya da biri uyarsa üçü uygun değil, ama geliyorlar işte. Sörvaaayvora da Morgül nasıl yakışmış, hele kırmızı ile takvilenmesine ba yıl dıımmm !!!! Hayat baydı demeden, kendiliğinden bayılmak da bi marifet, Bayılıp ayılarak devam, valla, Cümleten Günaydın…

13 ŞUBAT 2016

Sanki nisan sabahına uyandım. Ilık ve yağmurlu bir hava. Dün de öyle idi, ağaçların rengi değişmeye başlamış, kandırılmaya müsait ağaçlar sanırım yine aldanmış. Önümüzdeki günlerde hava Marmara Bölgesinde 25 dereceyi zorlayacakmış, hatta Kocaeli, Bursa 30 dereceyi görebilirmiş. Cemreler bile düşmedi, anormal ötesi bir durum. Zaten ne normal ki, zaten normalin tam sınırı var mı ki, herkesin normali kendine, genel normal tanımı olsa, birlik beraberlik olurdu.
Dün çok yorulmuşum, erken yattım, kitabımı okurken uyumuşum, kitap yere düşünce anladım 🙂 Çok şükür iyice bi dinlenip kalktım, pencereyi açtım, yalancı bahar evin içine dolsun diye. Eeee seviyoruz, yalanın pembe beyazlarını, sonra onlar kara yalandan, kara yılana geçip bizi sokuyor, anladığımızda da vakit çooook geç oluyor. Şu ara bir facebook testleri var kiiii herkes yapıyor sanırım, ben de yapıyorum valla 🙂 Anacım her derde deva testler; nasıl annesin, yaşam çarkın nasıl görünüyor,gözlerin hangi sırrı saklıyor, sen gidince en çok kim üzülecek, kaç yaşında ölücen, yeterince cesur musun … daha aklınıza ne gelirse, basıyorsun düğmeye, yuvarlaklar dönüyor, veee mutlu sonuçlar, bir keresinde hangi yabancı artiste benziyorsunda test edenlerin hepsi aynı çıkmış idi 🙂))) En son yaptığım cennetlik misin, cehennemlik misin testinde cehennem çıktı, çok bozuldum, daha da yapmam dermişim 🙂)))
Nasıl bir toplum olduğumuzu çok iyi biliyorum, insandan da anlıyorum, ama “şıp” diye değil tabi ki de. Aslında iyi bakınca kendini belli ediyor da, yine de bi şans veriyorum. Araştırıp öğrenmekten çok, hissettiklerimizi duyduklarımızla karıştırıp konuşmaya meraklıyız. Geçen Twitterda “Şebnem Ferah özür dilesin” diye bi başlık açılmış, ne yapmış merak ettim, konuyu bulamadım, benim gibi çoğunluk bulamamış, ama tweet atmış, sürü psikolojisi, biri “koşun” dedimi, önce koşmaya başlıyoruz, niye koştuğumuzu da koşarken anlamaya çalışıyoruz, ya da çalışmıyoruz, içinde olmak yetiyor.
Bir şey okurken altındaki yorumlara da göz atıyorum, çoğu ya okuduğunu anlamamış, ya da iyi okumamış oluyor, ama bir fikri illa ki oluyor. Bu fikrinin de yalan yanlış olmasına aldırmadan paylaşıyor, elbette etkiledikleri de oluyor.
Bu dünya bir bilmece çöz çöz bitmiyor, yukardan aşağıya, soldan sağa soruluyor, bir yerde birleşmesi gerek, o yerde ortak menfaat oluyor, birleştiği yerlerde birlik olmuyor. Atalarımız Birinci Dünya Savaşını, anamız babamız İkinci Dünya Savaşını gördü. Bize kısmet Üçüncüsü gibi gözüküyor, çocuklara dördüncü demiyorum, onlar direkt Galaksi savaşlarına geçer. Geçen bir film fragmanı gördüm, Hi-Men, Batman, Süpermen, Örümcek Adam … bunların kadın versiyonları, adı aklıma gelmeyen robot kılıklı olan, beton dökülmüş gibi duran adam hepsini bir filme koymuşlar, hepsi bir yanda mı, karşı karşıya mı bilemedim. Ama durum o kadar kötü yani. Kahramanlarımızın bile birlik olması gerek de biz yine parça pincik yollarındayız, dün haberlerde bir bölüm gördüm, 12 Eylül tekrara geçti dedim, üstünden ancak çeyrek asır geçti 😦
Kızı kaldırayım, kursa gidecek, benim de etkinliklerim var, ev içi, ev dışı, dünya dönerken içinde dönelim bakalım, cümleten günaydın, yağmurlarda ıslanın, yarın 14 şubat, belki aşk yağmurudur bunlar

15 ŞUBAT 2106

Okuduğum kitaplardan notlar alıyorum, hatırladıklarım, yeni öğrendiklerim. Asansör Müziği diye bir şey var, bunu unutmuşum Kadınsız erkekleri okurken hatırladım, adı geçen parçaları bu sabah bir bir dinliyorum, A Summer Place/ Percy Faith Versiyonu 🙂 Belki bir faydası olur, başı da sonu da beni boğum boğum boğan bir hafta oldu, yenisinden sıkıntıyla karışık umutluyum. Hafta sonu Yarın Başka Koruda/ Melih Cevdet anday oyununa gittim. Dekor, ışık şahane, oyuncular mükemmel, roller cuk oturmuş ama konu var ya konu yedi bitirdi beni. Kim ölü kim sağ bilemedim, 2 saat 15 dakika, ikinci perde bitecek gibi değil, gidenler arada gitti, kalanlar uyukluyor, bana da kazak batıyor, ayakkabı sıkıyor, oram buram kaşıyor, yerimde tam merkezde, oyuncularla göz gözeyiz, sanata saygı, emeğe saygı sonunu bekledik. “Çok şükür bitti” diye alkışladım inan ki. Sanata her noktada ulaşılmıyor şekerim, Mikadonun Çöpleri’ de böyle idi. Oyunculardan biri arkadan koşarak sahneye girdi idi, tam yanından geçerken arkadaş korkup ayağa fırladı, o zaman gençlikte var, yerde arkalarda fıkır fıkır ederken bu kadar sıkılmamıştım 🙂 Aaaah aaah rahmetli AKM de izlediğim son oyunlardan biri idi. Ne güzel yerdi, yere doğru sarkan balon avizeleri vardı, Hafta sonu sabahları klasik müzik konserleri olurdu, bale, opera, sergi ki en son Bedri baykam’a gitti idim. filan da , içine tükürdüler, sefaları olacak mı bilmem, Taksim meydanı Mehteran çalacak şekilde düzenleniyor, çalsın bir şey demiyorum, o da güzel, onu da severim, olanı yok ederek, az olanı yaşatmayalım, hepsine yer bulalım.
Sabah mutlu haberi aldım, kilo vermişim, akşama ayrıntılı yazıcam, bugün temizlik, yarın hazırlık, öbür gün anneme babama dua okutucam evde inşallah. Sonrasına İF ‘e biletlerim var. Bir belgesel, yedi film. Gittikçe ne gördüysem yazarım. Pazar günü kendimi bırakarak kendime gelme çalışmaları yaptım, yeme içme (benimki kısıtlı), okuma, film bakma yaptım. aaaay dünkü filmlerde içimi baydı valla. Everest hepsinden hallice idi. Sevdiklerim sevdiğini bir kez daha beyan etti Kitap bitti. En çok,”Aşık Samsa” yı beğendim, Kafka’nın Dönüşümün tersi, böcek insan oluyor. Hepsi güzeldi aslında. Bizda Tanpınar neyse, dışarıda da Kafka o, Ben de epeydir “Milena’ya mektuplar” ile bakışıyorum, öyle derin bir aşkı yüreğim yaza mı kaldırır bilmem 🙂 Kızın elindeki kitabı okuyacağım. Olağanüstü Bir Gece/ Stefan Zweig, ince bir şey, sonrasına da malzemem var.
Yıllarla beraber huyum suyum değişiyor, önce arkadaşlarıma bakıyorum, sonra kendime dönüyorum, bakıyorum ki dönüşüm var. Misal ben eskisi gibi her şeyi didiklemiyorum, “niye olmuş, neden olmuş, doğrusu buymuş ..” hatta yakaladığım yalanları bile sonucu değiştirmeyecekse olduğu gibi bırakıyorum. Bu o kişi ile arama bir siyah nokta koyuyor, noktalar ilişkiyi perdeliyor, ne zaman ki görünmez olur, o zaman ben de görmüyorum, Tartışmaların, yüzleşmelerin ateşinden yoksunum artık. Yalanlar, ihanetler, kurgulanmış hesaplaşmalar gün geliyor sahibinin vicdanını delik deşik ediyor, “Eeeeey huzur nerdesin !!!!” oluyor. O sırada ben huzurumla huzurdan gitmiş oluyorum.
Asansör müziklerine devam, Mantovani /Full Album dinliyorum, beş saatten fazla imiş, Bitene kadar açtıkça dinlerim, Kızı yolcu edip, kahvaltımı yapıp, suya sabuna karışayım, ama önce ruhuma huzur için biraz oyun oynayım, hayvanları kurtarayım 🙂))
Memleket huzurunun mumla arandığı şu günlerde, iç huzur için ne lazımsa yapalım, içimiz dışımıza vurur belki Cümleten olabilecek en iyi haftalardan olsun …

16 ŞUBAT 2016

Çok yorulmuşum. Her kemiğim ayrı ayrı ağrıyor. Bu da iyi karmaşada öne çıkan yok hiç olmazsa. Pozitif olmak böyle bir şey. Polyanna ruhumuzun derinliklerine yuva yapmış, Alice ile harikalar diyarına ha geçtik ha geçicez, iki sene mektep tatiline denk gelemedik ama dünyanın merkezine seyahat ettik, mana anlamında içimize gittik geldik, Küçük Kadınlar ile Küçük Erkekleri tanıştıramadık … okumalık dünyalarda gezmeye teeee küçüklerden başladık da şu Kibritçi Kız olmayaydı iyi idi. İşte o nokta kırılma noktamız dermişim 🙂İçimizdeki sorular, isyanlar, yerleşik hüzünler, bir kibrit boyu hayaller ve hayatın tek gerçeği ölüm … hepsinin temelini attı, Kibritçi kız.
“Ağaç yaş iken eğilir ” diyen ataların haklı olduğunu var sayarsak bu benim kızın durumu ne olacak ? Bir yandan saate bakıyorum, kaldırmaya gidecem, günaydın deyip eline telefonu vericem, sonra kahvaltı, kahvaltıda başını bekleyip, lokmaları ağzına vericem, arkasından nimetlerin ağlamasına müsade etmicem, arkasından kapıyı kapattığımda, hangi saatte kalkarsa kalksın hep aynı saatte geç kalır, gerçeği ile bir kez daha yüzleşecem. Aaaay Allah iyi yönde ıslah etsin, dün odasını temizledim, tam zamane genç kız odası, bazı yönleri ile çok benzeşiyoruz ama bazı yönlerimizin iki yakası bir araya gelmeyecek gibi. Bir koşuşturma içinde geçiyor günler, dün temizliği bitirdim, bugün alış veriş, ve ikram hazırlığı var. Rahmetliler kadayıfı çok severlerdi, Babacığım alır gelirdi ;”Ayşe kızım, yap da yiyelim” diye. Sevdikleri şeylerden yapıcam inşallah. Havada bahar halleri devam ediyor, bakalım sonu nereye varacak. Geride kalan her şey bildiğimiz şeyler olunca, tadını bilince onları özlüyoruz, tekrar olmayacağını, olsa bile aynı tadı bulmayacağını bile bile özlüyoruz işte. Ölmüş anne babalar da öyle, gerçi ben çok rüya görüyorum, hatta aralarda film arası gibi uyanıp, biraz müdahale edip kaldığım yerden devam ediyorum 🙂))) İnsan yelpazem çok geniş, bazen aklıma gelmeyen rüyama geliyor.
Bugün de yazıya ayırdığım süre dolmuş, bir başka yazıda buluşana kadar kendinize iyi bakın, arkasından “Çare Yıldız Tilbe” klibi paylaşıcam, yayından kaldırılmış bir reklam, sabah sabah bana iyi geldi, bakın size de gelsin , Günaydın

18 ŞUBAT 2016

Günaydın !!!!
“yayın yasağı, pizzacı, ambulans” sıralaması şaka gibi ama şaka olmayan, iki sabah da bir yeni bir Diyanet Fetvası ile uyanan, şiirden şarkıdan, öz kız evladından, 500 metre öteden geçen mini etekli hatundan tahrik olan, asmalı kesmeli, masaya yumruk indirmeli açıklamalarla ikna olan, menfaatleri söz konusu olunca Termik santrallere, madenlere, yeşile düşman heeer şeye izin alınca, sebeplerinden tatmin olan, uyuşturucu tacirleri Hac ziyareti yapıp, “o iş başka bu iş başka” diye kendini anlatan, sigara içti ise, bi de kanser oldu ise 3 Marttan itibaren itibaren ilaç alamayacak olan, “Benzin indirim ve bindirimlerini takip edemiyoruz, tek günlerde insin çift günlerde çıksın” diye kendini espriye vuran, vergi şampiyonu, hizmet mağduru, sınırları sınır olmaktan çıkmak üzre olan, çok inançlı ama kendinden olmayana hoş görü duymayan, İnandığına teslim gibi görünüp yine de “şunun gözü çıksın, bunun işi batsın, onun evini ateş bassın” diye özel istek yapıp, “hani o kalabalıkta arada kaynamayayım, hatırtlattım” diye yakaran, adam kayırmaya kutsal kitaptan, hadislerden yol açan, tek kanal tv izleyip, okumayan yazmayan, ama ağzı oldukça konuşan, köle eğilimli olup da bir türlü farkına varmayan, araştırmayan, öğrenmeyen, inandığına soru sormayan, öyle bir inanıyor kiiiii bunun için de hiç soruya ihtiyaç duymayan, aksini yaptımı soluğu kodeste alan, düşünmeyi suç sayan, bir birine kin ve nefret duyan, halkı ile polisi karşı karşıya geldidiğinde taraf tutan, kimin ne istediğini bilmeden tutmadığı tarafa sallayan … Eeeeeey benim çoooooooooooooook sevdiğim vatanımın, ayırmadan çooooooooooooooook sevdiğim halkı !!!! yiyin birbirinizi demek çok isterdim ama diyemiyorum.
Sevin birbirinizi, anlayın dinleyin birbirinizi, bi barışın, bi sarılın, hoşgörü diye bir şey var, birbirinize bi kucak açın, bi iletişim kurun, merak edin, sorun, doğrusunu bulmak için araştırın, bi silkinin da. İçimiz kurudu, Kalbimiz bir acıyı hazım edemeden, yenisi geliyor, bi ölüm zamanı var biliyoruz, inanıyoruz da, insan insanın azraili olmasın, “Rabbim beni eceli gelmişlerin şerrinden koru” diye bir dua var, yani kimsenin ölümüne sebep olmayım demek istiyor, kimsenin ölümüne sebep olmayalım, insanlar hastalıktan, kalpten, yaşlılıktan ölsün, ölüm haberi bir normale dönsün.

19 ŞUBAT 2016

Kızımla beraber kahvaltı ettik, onu yolcu ettim, çayımı aldım, içine de bir limon dilimi attım, günlük yazmaya oturdum. “Ayılana gazoz, bayılana limon” Öyle, içimiz baygınlıktan öte. Bir ayraç olup, kitap sayfaları arasında kalasım, bir filmin sağ alt köşesine yapışıp içine akasım … başka dünyalarda yaşayasım var. Ne zor bir şey seksenlerde genç olup yaşlanamadan tekrarını misli ile yaşamak. Unutamadan üstüne yenisi geldi, Alzheimer yaşının erkene çekilmesi çalışmaları da pakete eklensin diyecem ama bu gidişle kendiliğinden erken bunayacağız, aklımızda tutacak şeyler benzerlikten bir birine karışıyor,”o mu, bu mu hangisi doğru ? ” diye karşılaştırırken kafayı yiyeceğiz, belki de ona bile zamanımız olmayacak, bir bombalık canımız var, kınanmış olayların ölüsü olacağız.
İF başladı, dün ilk filme gittim, yol boyunca baktım, insanlar ; yorgun, bitkin, endişeli, suskun.”Kalbi atanlar bir adım öne çıksın, nefes alanlar, rüya görenler, hata yapanlar, pişman olanlar, merak edenler, kafası karışanlar, yarası olanlar, yarasını saklayanlar, ölümden korkanlar, hayatta kalanlar … birleşin ” Bu İF’in reklam filminin sözleri, çıkınca hep bu sözleri düşündüm. “Hayatta kalanlar” Zincirlikuyu Metrobüs durağında buluştuk. üç dakikada bir dörder dörder kalkıyor, aynı anda bir de karşıdan geliyor, kabaca bir hesap yaptım, her birinde en az yüz kişi var, beş tanesi beşyüz, onun iki misli dışarıda bekliyor, metrodan oluk oluk insan akıyor, metro boşaldımı belli bir ritimde yürümen lazım, düşsen kalkamazsın, o derece. Yolun üstünden bakınca manzaraya hakimsin, biri insanların arasına atlasa, karışsa ölecek sayısını kestiremiyorum, hiç bir güvenlik önlemi yok, dün Beyoğlu’na gittim, en güvenli ter Fransız Kültür bi orası korumada, birde at kuyruklu simitçi ile güncel sakallı kestaneci sokağın başından sonuna doğru ara ara bakıyor, artık metrobüsde patlama olursa siz yabancı kaynaklara bakın,bakamadınız, olmazsa beşyüze elli derlerse ona kanın.Ankara’da ölü sayısı beş olarak geçerken üç otobüs olduğunu çoktan öğrenenler vardı da ben hiç bir resme bakamadım, içim kaldırmıyor ama kesinlikle tahmin ettiğim bir manzara.Kendini ifade edemeyen bir topluma dönüştüğümüzün kanıtı 8 feci sözün hepsini birden sıralayarak konuyu toplayalım; Aynen, hayırlısı, Sıkıntı yok, Tabii ki de, Yapacak bir şey yok, Valla bence de öyle, Kesinlikle, kısmet .Bunlar her derde deva, seçin alın. Misal bugüne ben seçip size de hediye edeyim. “Sıkıntı Yok !!!!”
Bu arada film fena değildi, böyle bir konuda ilk kez izlediğim bir film, hint işi, Hintliler bu arada bayağı yakışıklı, hoş adamlar olmuş dersem olur mu, hadi olsun 🙂 Film İngilizce idi ama alt yazısı da İngilizce idi, festival Türkçe’ye de çevirmişti. İlk gün, mesai saati, tenha idi, bakalım diğerleri nasıl, yolda iz de patlamazsak 28 Şubata kadar devam edicez inşallah.
Başka ne diyeyim, kalbimiz başka, dilimiz başka, insanlar bölünmüş, ölmüş parça parça . Mecburen, mecburiyetten Günaydın.

20 ŞUBAT 2016

İki dünyamız var, biri iç, biri dış. Bu yüzden ikiyüzlü olduğumuz doğrudur ama içi dışı bir demek doğru değildir. Çünkü tam olarak dışımız içimize dönmez, her konuda kendimiz ile yüzleşemeyiz, İçimizde tam olarak dışımıza dönmez, frene basan kanunlar, toplumsal kurallar, kalpten gelen hisler var ki bunlara “İncitme, küstürme …” gibi isimler vermişiz ipin ucu kaçarsa felaketimiz olur. İki dünya birbirine yakın dursa da bir birinden bir şeyler gizler. Dış dünya genele uyum sağlar, iç dünya kendi içinde parçalanır. Biri gülerken biri ağlar, biri yok derken biri var diye çığlıklar atar. Bunlar bir bedende birbirine uyum sağlamadan yaşar. Tamam, abartmayalım bir oldukları zamanlar da vardır, tek yürek gibi davranırlar ki bu da acayip huzur veren bir durumdur. Fakat dış dünya gören gözlere karşı sorumludur, iç dünya gözden ırak kalbe hesap verir, hatta vermez, kalbin görüşme teklifini red etmez ama sürekli erteler. “İki cihan bir araya gelse” dedikleri durum aynen de böyledir. İçimizi dışımızla bir edemediğimiz için ortaya yalanlar, abartmalar, teselliler çıkar ki bunlar hep karşı tarafın iyiliğine yöneliktir. Sonra yalanlar yeni yalanlara ihtiyaç duyar, hatta ilk yalan unutulur, nerden başladığı bilinmezken nereye gideceği de meçhul olur. Uzun ince bir yolda gideriz gündüz gece, desek durum istikrarlı gibi görünür. Ama yollara taş döşenmiş, mayınlı, çift yönlü trafik var,havada sis var, trafikte seyir eden yayalar, hayvanlı arabalar var, kuralsız yeni yetmeler, kurallıyım sanan trafiğe düzen vermeye niyetli ama niyetinin ne olduğunu kendi bile unutmuş yaşlılar ile bu karmaşaya “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye tepeden bakanlar var.Yeni araba almışlar, yenilerden konvoy yapmışlar, yolun köprülüsünü, dublellisini yaptırıp övünenler ile “Aferin, bu yeterli ” diye elini çırpınca aval aval kaçan balonuna bakanlar var. Var da var, saymakla bitmez, tek bir şey yok “Huzur” , bi de tahminim huzur kaçıranlarda uyku yok, o yüzden mi, binlerce soru var ne soran ne cevap veren var. Uyku hali mi sardı bizi ?
istikrar sadece artan ölü sayısında var, düzenli olarak öldürülüyor insanlar, “Kader, Kısmet, hayırlısı, Aynen, Tabii ki de, Sıkıntı yok, Yapacak bir şey yok …”
Annemgilin evindeki kütüphanede “Kabahat Kimde ? / Herzen” diye bir değerli kitap var,Ablam almış, ablamla rahmetli babam da çok okur idi. Geçmişin kalıbında donakalmış,baskıcı bir toplumun acı çeken, sorumsuz insanlarını anlatırmış, hep bakışırız da hiç okumadım, şimdi zamanı gelmiş demek, haaaa genele bi faydası olur mu, olmaz, çünkü herkes kendi doğru yolunda, iç dünyam ile dış dünyam arasında bi köprü olsun, diye şeyetcem ben de.
Kimin ne kadar üzüldüğüne, sevindiģine dair kanıt aramayalım, ne bilinir ne belli olur, en azından miktarı.
Gün aydı, içinize de aysın inşallah.

22 ŞUBAT 2016

Bir kaç gündür dünyaya haber niteliğinde bakmıyorum, kim ölmüş, kim savaşa girmiş, kim kazanmış, kim kaybetmiş, kim kime ne demiş bilmiyorum. Merak da etmiyorum, gelişen, değişen olumlu bir şey yoktur, çelişenler çelişmeye devam. Her tarafın ateşli taraftarları varken ben sade ve yansız olarak bakıyorum dünyaya. Hayatımın merkezinde bir lider, bir parti,bir takım, köklü bir alışkanlık, hatta onsuz yapamam dediğim bir insan yok. Biliyorum ki yokluk varlığın imtihanıdır. Biliyorum ki her doğrunun başkalarına yanlış geldiği yerler, her yanlışın da bir başkasının doğrusu olduğu bir yer vardır. Eleştiri, sorgulama, araştırıp öğrenme vb her yöne olmalı, bir tarafa bağlı kalma da bir çeşit körlüktür. Bu pazartesi sabahında, kısa Şubatın bir gün uzadığı bu yılda, cemre havaya düşmüşken, aslında kor ateşler tüm dünyayı yakarken, herkes her türlü ateşe hem yürüyüp, hem odun taşırken, akşam yattığım uykuya “Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam” diye niyet edip, bir çok şeyin rüya gibi olduğunu görüp, unutmadan uyanmış haldeyim.
Her şey umurunda iken, değilmiş gibi kendimi festivale vurdum. Başka dünyaların içine akmaya devam, bu arada dünyalar da bir birine benzer, aynı acının adı değişik, şekli farklı ama inanıyorum ki tadı aynı.
AKŞ , Yazım hatası yok, mesajı var. Hindistan yapımı, gey filmi, bu da hayatın bir gerçeği, tabu olmaktan çıktı, daha yaygın konuşuluyor, varlığı, insan tarihi ile bir bence, din, dil, ırk tanımıyor. Erkekler erkeklere aşık olduklarını haykırıyor artık, hatta ülkemizde de böyle haykırıp, tapınanlar var. Aşk her yerde her şekilde var, tanıyan tanıyor.
DİNLE BENİ MARLON ; Marlon Brandon yaşadığı sürecebinlerce saatlik ses kayıtlar yapmış, anlatmış, olanı biteni hayatını, gelmişini , geçmişini. Sesler görüntü ile montajlanmış, çok güzeldi, zaten sevdiğim, beğendiğim, takip ettiğim biri idi. “çocukken sevgi ile tanışmayan, ne olduğunu bilmeyen insanlar, sevmesini bilmiyorlar, ne kadar kızarsak kızalım, ne kadar küsersek küselim, sonunda herkes anne babasına benziyor, babam bana baba olamadı, ben de çocuklarıma baba olamadım !!!” belgeselden aklımda kalanlar.
ADINI MALALA KOYDU; Afganistan temalı, Malala 2014 ‘ün Nobel barış ödülünü alan kız, okulları bombalayan Taliban’a karşı geldiği için, okul servisinde arkadaşları ile birlikte kafasına silah sıkılıyor, ama ölmüyor, uzun bir süreçten sonra iyileşiyor, şu an İngiltere’de yaşıyor, Hala kızlar okula gitsin diye dünya çapında mücadele veriyor, Belgesel gibi, çizgi film gibi yerleri var, Malala bir kahraman kız adı. Film boyunca dinin iyilik ve güzellik aşılarken nasıl kafa kesmeye geldiğini , en iyi kadın eğitimsiz kadın slagonunun nasıl gerçek olduğunu görüyoruz. Hayalleri bir başkasının orasında burasında kıl olmaya, haremde hazır ve nazır olmaya yeten kadınların doğurduğu çocuklar dünyanın mahvına sebep oluyor, açık ve net.
SERÇELER ; Anne baba ayrı, büyümekte olan bir çocuk, güneşin batamadığı bir Kuzey ülkesi, bu ülkeden enfes manzaralara eşlik eden kafası karışık gençlik, Çok etkilendim, aklıma yer eden bir sahne yüzünden akşam uykuya zor daldım, Görüntüyü silemedim, gözümün önünden.
Her şey dönüp dolaşıp insana takılıyor, insan insanın aynasıdır, çevresel faktörler ve aile yaşantısı paralel mi gitmeli, birbirini keser ise ne olur, genler de önemli, çocuk doğurmak ile çocuğa sahip çıkmak, hayata hazırlamak aynı kolaylıkta değil, severken boğmamak, sevgiyi saklamak, hatta sevgiden kısıntı yapmamak gerek , işte bunlar hep insan işi, insanın bu işlerin hakkından gelebilmesi için de eğitim şart.
Şimdilik filmlere ara verdik, hafta ortasına kadar 🙂 Bu arada işlerimiz var, ev içi, dışı, diyete devam, okuma yazma … hepsine zaman bulacağız inşallah, yeter ki sağlık olsun, kafa sağlam olsun, gerisini bakıcaz bi şekilde, cümleten Günaydın

23 ŞUBAT 2016

“Gölge eder, çatılar
Dib dibe, nefes nefese
Dokunamazlar birbirlerine;
esefle …”
Bir yerde okuyup not almışım.Beğendiklerimi, sonra bakarım dediklerimi, merak ettiklerimi kayır ediyorum, arada dönüp bakıyorum. Çatılar da insanlar gibi, tek başlarına, eğilmez, bükülmez, anlatmaz konuşmaz, bir tek gölgeleri birbirine karışır.Dünya acı üstüne mi kuruldu acep ? Herkesin acıları var ama hem paylaşmıyor hem de empati yapmıyor, aksine kendine benzeyenleri seyretmekten haz alıyor da elini uzatmıyor, bir adım atmıyor. Çok duydum, gördüm; “Ben dayandım, sen de dayan, bir şey olmaz zamanla geçer” diyenleri. Tahminimce acı kadınlara mahsus, hatta onlara yakışıyor, diye ukalalık bile edilebilir. Eşiktekinden, beşiktekinden başlayarak ölümüne kadar acı var kadınlar için.her acının yerleşik bir travması var. Kadın ticaret amacı olmuş çok zaman, tarihte barış için evlilikler yapılmış, fikri alınmayan kadınlar üzerinden. Aaaay hele bir ellili yaşlardaki Sırp kralına gelin edilen beş (5) yaşındaki Simonis hikayesi var kiii okumaya bile dayanamıyor insan, Boleyn Kızlarını okurken de daraldı idim, yaşlar genelde dokuzdan başlıyor, 11 ile 13 arası ideal, 15 geç sayılıyor. Tüm tarihlerde var bunlar, sonra da bu kızlar en fazla otuzuna kadar yaşayıp ölüyorlar.
Valla ne desem bilemiyorum, o kadar çok şey için üzülüyorum ki. Eskisi gibi “suçlu o, bu” deyip de işin içinden çıkamıyorum, her açıdan bakmaktan konuyu unutuyorum bazen 🙂 Ama kesin bildiğim bir şey varsa o da; çocuk çok emek isteyen bir iş, doğurmuş olmak için doğurup ortalara salma ile olmuyor. Eğitim istiyor, takip istiyor, nerede kimle geziyor, nasıl büyüyor, nelere zaafı var, ne istiyor, ne verebiliriz, cinsel eğitim, sosyalleşmeye katkı … daha bir sürü şey. Bunların çoğunu yapmıyor aileler, nedensiz yasaklar, sebepsiz çok paralar, her istediğini illa ki yapmalar ya da imkanı olduğu halde yapmamalar … biz orta yolsuz bir toplumuz, hatta yolsuzuz, bir çok anlamda. O kadar çok bildiğim çocuk hikayesi var kiii. Anneler için çocuklar ölene kadar çocuk kaldığı için yaş sınırı koyamıyorum. Cumartesi metrobüsde kitap okuyorum, tepemde bir kız telefonla konuşuyor, mecbur duyuyorum, konu ilgimi çekince kitabı kapadım, ayıp ama inene kadar dinledim. Kız hamile kalmış, icabına bakmaya gidiyor, öyle acınacak haldeki, kafamı kaldırıp bakamadım yüzüne aklımda yer etmesin diye. Üstü kapalı konuşuyor, bir kaç kişi konu ile ilgili, yasal sınırda ise Çapa’ya gidecek, neyse epeyce bilgi sahibi oldum, bu arada baba kızın yanına gelmiyor, “sen git, ben seni almaya gelirim” dedi.
İşte bir sürü hikaye var, hepsi eğitimsizliğe, desteksizliğe bağlı, bizim çocuklar çok şeyi ya yaşayarak ya da arkadaşlarından öğreniyorlar, bir halt sandıkları işler halt olarak başlarına dolanıyor, sonrası gelsin travmalar, hayata küsmeler, aracılı intikamlar.
Hayatta en çok hayatın hırpaladığı kadınlardan korkarım, sağ gösterip, sol vururlar,bi de hiç bir konuda doymazlar, dünya onların olsun isterler, Ölene kadar da amaçları için çalışırlar, ahirete yorgun giderler kanımca.
Kızımı yolcu ettim, sabah yumurtasını çocukken yedirdiğim gibi yedirdim, uçak geliyor, haaaammmm yapalım, içine ekmek atalım felan, eğlendik, sonunda “sen kimin çocuğunu yedin, bakim” demesem iyi idi ama dedim işte 🙂))
Kulağım radyoda, eski bir şarkı “Hayat mı bu, yaşamak mı …” öyle, hayat bu yaşamak gerek, günaydın

24 ŞUBAT 2016

Geçmişe dair özlem değil de daha çok kıyaslama olarak düşünüyorum. Yirmili yaşlarda uyandığımda ne hissederdim, dünya ne kadar umurumda idi, annem gizli dünyamın ne kadarına vakıf idi, hayallerim günlük mü idi, dedikodunun sınırları nereye kadardı, küsmek ve barışmak ne kadar kolaydı, “kanka” nın karşılığında ne vardı, buluşmaya gelmeyenlere ulaşmak ne kadar zaman alırdı … daha bir sürü şey. Benle ilgili, çocuklarla ilgili, dünya ile ilgili, bugün yaptıklarımız o zaman nasıldı diye soruyorum kendime. Kiminin net cevabı var, kiminin yok. Mesela anne olarak, annem de aynı şeyleri hisseder mi idi, bilmiyorum. Bir takım tahminlerim var ama zaman yine de çok şeyi siliyor.
Dünya iletişim üstüne dönüyor, ama bu iletişim haber kaynaklı, içinde duygu alış verişi yok. Kim, kiminle, nerede, ne yapmış biliyoruz, ama neden yapmış bilmiyoruz. Bilmekte istemiyoruz, anlama bölümü kalktı, cümleten yargıda uzmanlaşıyoruz. Gerçi bu bildiklerimiz ev dışı bilgiler, evdeki koca, hanım, çoluk çocuk kapsama alanı dışında. Onlar medyatik değil, burnumuzun dibinde, sormuyoruz, anlatmıyorlar. Daha doğrusu bunların temelleri çok eskiye dayanıyor, aile ilişkileri ; ayıp, günah, elalem ne der, sevgisiz saygı üstüne kurulduğu için, eskiden erken yatılırdı, şimdi televizyona bakılıyor. Ailede anlama dinleme yok ise orada yetişen çocuk da öyle oluyor, iletişimsizliğini kurduğu yuvaya taşıyor, böylece çoğalıyoruz. Sonra da “tüh, tüh, vah vah”
Bizim evde tv akşam açılır, yani gündüz ben bakmam, evde isem radyo açarım. Saat beşten sonra başlıyoruz,Her ne kadar entellektüel bir görüntümüz var ise de evlenme programlarına, Acun’un kakaladıklarına, ilişki durumu; Kör düğüm dizilere de bakacak fırsatı buluyoruz. Belgesel de izliyoruz tabii ki de 🙂))) Çok şükür cümleten bizi saati saatine bağlayan bir program yok. Yüreğimizin dayandığı kadar ortaya karışık bizimki. Vakti ile altı yıl saati saatine, günü gününe Desperate Housewives seyretmiş biriyim, hemi de alt yazılı. Altı yılda gördüğüm entrikayı altı saate sığdırıyor bizim senaristler. Bu nasıl bir aile yapısıdır, iki kız kardeş, küçük olan sarışın ama kara melek, iki erkek kardeş biri babanın kölesi, öbürü özgür kuş ama ipi kadar uçuyor, babanın biri alkolik, öbürü kadın aldatan, fettan gelin, ölesiye aşık yanaşma, deli para, bu arada madenci bu zenginler, ortada iki küçük bebek birinin babası belli değil, anası ise o değil, birinin hepsi belli ama evi o ev değil … daha neler neler. Bakalım ne kadar uzayacak, daha neler dönecek, onüçüncü bölüme Mars’tan bi akraba gelecek diyorlar, hazar kızıl şeytandır.
Aaaaaaah işte tükeniyor hayatlar onun bunun yaptıklarına bakarken, bu arada kendimizi unutuyoruz, kopyala yapıştır duygular biriktiriyoruz, hepsi de üstümüzde eğreti duruken, neden neden diye sormuyoruz, şimdi duyguyu hissetmeden taşıma zamanı, varmış gibi görünen ama yok olduğu besbelli duygular, nereye gitti adalet, vicdan, merhamet. Bunlar ortak paydada birleşmez mi idi. Kimi askere üzülür, kimi polise, kimi Suriyeli’ye merhamet ister, kimi genç gittiler diye yanar …
Niye ölümlere ayrı ayrı üzülüyoruz, neden başında “ama”lar var, niye haksızlığa uğrayanın başımıza gelene kadar yanında değiliz, düşkünün şekil şartı mı var ? İşte tüm bunlara cevap verecek bir dizi yok, olmayacak da zaten.
Kaldığımız yerden hayata devam, “Nerde galmışdık? ”
Günaydın

25 ŞUBAT 2016

Aklımda binlerce dansöz var. Yani, oraya buraya koşuşan düşüncelerim var. Gün içine dağılmış, sıraya girmek için itişen kakışan, vır vır konuşan, beni karıştıran işe bağlı düşünceler. Hepsine bir sıra numarası verme gayretindetim. Bir de hava kapalı, yağmur sabaha biter demişti havayı bilenler. Uçak yolculuğunda en çok bulutların üstünde gitmeyi severim. Altında pamuk yığınları bir sonsuz mavide giderken göğün karanlık yüzü aşağıda kalmış olur. Hani “bu uçak düşer mi ?” diye aklımızın bir köşesinde soru olur ya (benim olur) O soruya aklımızdan dalga geçen bir cevap gelir ; “Heeee düşebilir, ama acıtmaz alt tarafı pamuk ! ” Ara sıra bazı bazı iç konuşmalar da bir Recep İvedik kıvamında oluyor. Aslında ruhumuzda herkesin bir yansıması var. Hangisini beslersek o ortaya çıkıyor. Ben Polyanna’cıyım mesela. Süperman’in kadın versiyonunu da taşırım. Yerden uçuşlarla yetişirim her yere. Drakula ile hiiiiiç işim olmaz, o ruhumda isim olarak var. Çok şükür hayatımda devamlı bir Recep İvedik yok ama arada görüşüyoruz, hatta ben bile Recep davranışları gösterip, bir yandan kendime “ayıp ettin !!” derken bir yandan da “hak etti !!!” ama diyorum.
Aaaah aaaah sesler, sesler kulağımızdan beynimize dolan sesler, biriktirdiğimiz görüntülere eşlik ederler. Bi de içimizden dışımıza çıkmayan gün görmemiş sesler var. İşte o sesler yaman sesler, dışarı çıkmak için yol yordam bekleyeni var, ansızın can bulup canımıza okuyanı var, günden güne cılızlaşıp çaresizlikten sesini keseni var.
Nereye bağlanacam diye merak edenlere ; Çoooook işim var. Yemek yapıp evi toplayıp, öğleden evvel vergi dairesine devletle hesap görmeye gitmem gerek, o hesaplaşma bana ne kadar zamana mal olur meraktayım, öğleden sonra festivalde film var, akşama küçük oğlan, yarın sabaha Ankara’dan büyük oğlan gelecek inşallah.Eşim de sürpriz sever büyük ihtimal araya kaynak yapar. Bu da yoğun bir mutfak çalışması demek, Bu arada büyük oğlanın dün akşam bana “hafta sonu programın nasıl” diye sormasına güldüm valla, birlikte evde oturma saati ayarladık, Eeee anne artık entelektüel olma yolunda, un ve elek bana döndü çok şükür. Aslında seviyor çocuklar,Oğlan “oğluuum benim annem torent indiriyor” diyeli çok sene oldu valla 🙂))
Bir şey bakmak için oturdum, destan yazma gayretindeyim, hemen kalkıyorum, turbo motorlarımı açıyorum, ancak olur.
Cümleten günaydın, hepimize kolaylıklar ve iyi haberler olsun

28 ŞUBAT 2016

Beden olarak yorgunum, ruhum daha iyi durumda 🙂 Günlerdir hangi günlerde olduğumu bilmeden, tahminen hafta sonlarındayım diye yaşıyorum, diye geçen üç günü bir abartayım, abartınca kabarık kabarık iyi oluyor, gerçi içine hava da kaçıyor o zaman ama olsun havalı oluyor.
Dünyada neler oluyor farkındayım ama ayrıntıya girmiyorum, tekbir seslerine Hepiii börtdeyyy !! karışan ile hafta sonunu B seçeneği ile geçirmek isteyen kadın videosunu izledim ama 🙂 Çok da geri de değilim yani. Festivale devam, filmlerimi yarın yazıcam inşallah. Dün Söğütlü çeşme metrobüs durağında indikten sonra CKM gitmek bir saat onbeş dakikamı aldı. Taksi yok, dolmuş yok, yol yok. Anadolu yakası Avrupa yakasına “Kuurrbaaaaan olsuuun !!! ” burada hiç olmazsa araçlı trafik var, bir şeye binip umutlanıyorsun, alternatif yol ise sayısız dermişim. Hem gelirken hem giderken bunaldım valla, henüz tövbe etmedim ama ramak kaldı, yolu bilsem yürüyeceğim inan ki o kadar fazla bir mesafe de değil, mesafeler.
Bu hafta bunalma haftası idi, vergi dairesi de iki yarım günümü aldı. Taşeron memur olunca bilgi seviyesi olmuyor, o masadan bu masaya devam ediyor, güya sistem var da her şey görünüyor da ,,, palavra gördüklerini anlamayan anlatamayan adamların elinden iş çıkana kadar sinir olmanın ötesine geçip katil olasın geliyor. Bu arada kafamda bir deli soru var “Yaww bu devletin en çok para kazandığı kalemlerden biri içki sigara vergisi, kendi eliyle kumarı destekliyor,Piyango, toto, loto felan, faiz desen hat seviyede,vergi faizi günlük işliyor,vergi dairesinde bi alacağın olsa sana faiz vermez ama bağırta bağırta alır. Bi bakınca devletin kazancına haram karışmış oluyor, bu haram paralarla sen kalk Diyanete bütçe yap, sonra da böyle çarpılıyoruz, sebep aklanmamış paralarda mı acep ?”
Bir araya toplanınca geceler sabaha doğru uzamaya başladı, sabah ev halkı ile geniş kahvaltı yapıp (Diyetteyim) ev toplama, yıkama, ütüleme,pişirme, sofra ayarlama … sonra da anne sinemaya, geç çay kahve faslına yetişiyorum ama.
Bugün dağılma günü, gelenler geri dönecekler inşallah, bana da bir pazartesi sendromu kalacak dermişim, Şu an eve bakıyorum, salıya bile pazartesi gibi davranmam gerekebilir. Neyse sağlık olsun, her şey geliyor ve geçiyor, mühim olan geride anılacak güzellikler kalabilmesi, cümleten günaydın, pazar kahvaltısı hazırlamaya gidiyorum, çay ve kızarmış ekmek kokusu üretmek istiyorum, uyuyanların burnuna ulaşan, “aaaannneeee kahvaltıya ne yaptın ? güzel koktu !!” diye onları masaya taşıyan kokular,

29 ŞUBAT 2016

Sis var, görüş mesafesi çok kısa, bu sis öğlene güneş var demek olabilir. Ev içinde de görüş kısıtlı, bir çok eşya insan atıklarının altında kaybolmuş durumda. Atık derken; yerinden alınıp da kullanılmış ama yerine konulmamış eşyalar, onları gizleyen kış aksesuarları, polar battaniyeler, yastıktan kuleler, okunmuş gazeteler, gidenlerin üstünden en son çıkanlar, su içilen, çay, kahve içilen bardaklar, fincanlar, kavanoz dibinde kalmış yiyecekler, defterler, kitaplar, kapı ağzında terlikler, banyoda ıslak havlular, “yıka beni !!” diye bağıran çamaşırlar, dağınık yataklar, mutfakta yerine kalkmayı bekleyen özel gün kap kaçakları, balkonda çöp yığını ve kuruması için asılmış ama bi arpa boyu yol almamış çamaşırlar, koridorda ütü masası, masa üstünde kalemler, kağıtlar,kitaplar,saatler, kulaklıklar arasında deodoran ve soda şisesi, çamaşır makinesinin çalışan sesi, henüz uyuyan kaldırılmayı ve beslenmeyi bekleyen kızım ve bu karışıklıkta son yolcudan da haber almış, yazıp çizen, diyetine devam eden, bir yandan Kazancı Bedih’den “Kınıfır bed reng olur ” dinleyen, daha sakin bir hafta temenni eden ben.
İtiraf etmeliyim kiiiii sene seneyi aratıyor, bu hafta çok yoruldum, hatta dün son filmde uyukladım, yani bunda filmin de suçu var ama o kadar yorgundum kii loş ortam, sessizlik, yanıp sönermiş gibi gözüme gelen film ışıkları, bende kuzey ışıkları etkisi yaptı, hep aynı noktaya bakar mışım gibi bir ara gittim, geldim, An itibari ile “süper kadın, anne ” gibi bir şeye benzeyip hem evi hem de kendimi kendime getirmem lazım.
Evcek toplanmışken, anneye yakışan çok güzel hareketleri yaparken, kültür ve sanat faaliyetlerine de devam ettim. İF bu sene sönük geçti, bir film hariç salonlar dolu bile değildi, ve her film geç başladı, filmler de “aman aman ” dedirten cinsten değildi, hepsini görmedim tabi ki de ama değişik görenlerle aynı muhabbeti yaptık.
KRİSHA ; İkinci partinin bana göre en iyi filmi idi. Aileden dışlanan, sonra kendisine bir hak daha verilen, aile yemeğine çağrılan ama yemeğin içine tüküren Krisha başarılı idi. Filmde yönetmen ailesini oynatmış, iyi de yapmış.
ORMANA DOĞRU ; Ülke Kanada, bir orman evi ama her şey son teknoloji, bir baba ve iki kızı, kızların biri deli gibi dans edip seçmelere hazırlanırken öbürü de üniversite sınavına çalışıyor, “Allahım bu ne teknik, bize ne zaman gelir ” derken film de elektrikler gitti, ve bir buçuk yıl kadar gelmedi, geldiğini de görmedik, bu arada kızlar her şeyi kayıp edip, yeni bir hayat kurdular, yıldız derecesi, yaniii !!!
SEN BENİMSİN ;Orijinal adı “A BİGGER SPLASH, Ralph Fiennes’i halktan biri olarak izledik. Malum genelde pek oturaklı roller oynar, sesini kayıp eden bir rock yıldızı, onun eski ve yeni sevgilisi, eski sevgilinin genç kızı, İtalya’da bir bağ evi, aşka sorgular sualler, sonunda bir cinayet ve şuç var ceza Allah katında, fena değil, izlediklerim içinde bir tek bu vizyona girecek.
YERYÜZÜNÜN KRALİÇESİ ; Bu da son film idi, kız arkadaşların yüzleşmesi, her şeyi elde eden ama elinde tutamayan bir kadın, başarının gölgesindeki kadınlar, depresyon, çare olamayan çareler. Uykumu getirecek kadar ağır bölümleri vardı, netekim uykum da geldi.
Bir festivalin daha sonuna geldik, sıradaki Kısa Film festivali’nı Youtube’den izleyip, araya Konser, sergi, gezi, okuma felan katıp, esas favorim İstanbul Film Festivali’ne güç toplayacağım inşallah.
Sis kalkmamış ama günün sis perdesini kaldırıp, mecbur hayata bir yön vereceğiz, su ve sabun ile sıkı ilişkiler kurup,bir müddet yemek yapmayacağım dermişim 🙂)))
“Kınıfır bed reng olur, aşka düşen deng olur,
isterem başıya gele, ah bile gele, vah bi gele,
göresen ne reng olur ” güzel türkü, halaya kalkmış gibi kalktım valla, mecbur halay başı, nereden başlasam diye sormadan, ayak basmadık, elimi sürmedik yer kalmayacak diye yemin içmiş gibi,
Cümleten günaydın, olabilecek en güzel haberlerle dolu bi hafta olsun işallah !!!

SINAV ANNESİNİN RUH HALİ


Ruhsal açlık diye bir şey var. Aç ruhlar neyle doyar, diye de cevapları. Bir kere ruhun neye açlık duyduğu önemli. Ruh ağızdan mı, gözden mi, beyinden mi doyar ? Ruh akü müdür ?, pilli mi dir? nedir bu ruh, niye halden hale girer, havalansa ölmeye mi gider, hafif ruhların kaynağı nedir, hafif ruhlar hem yere hem göğe yakın olup, öldürmeyen güldürmeyen sınırlarında mıdır ??? Bu sınırlara dayanan ruhların hafifliği yağ reklamı ile bağlantılı mıdır ? … soru sormak, sorudan cevap bulmak, soru ile yola çıkmak en sevdiklerimden amaaaa ipin ucunu kaçırmak, hatta ip ile bağlantıyı koparmak gibi mahsuru var. Bugün kuralsız yazasım, yazdıkça açılasım var, okuma oranı düşük olduğu için polemik yaratma gibi bir imkanım yok, çok şükür. “Yaaa nice yazarlar kurabiye tarifinden öteye geçemiyor.” işte bu anahtar cümle. Neden Kurabiye ????

Ruhumuzu güzellikler besler, çirkinlikle  beslenen hasta ruhlar da var ama onları, Allah Muhafaza, bölümüne koyduk, yola güzelden beslenenlerle devam ediyorum. Güzelin sınırları var, ulaşım imkanları kısıtlı, Misal; An itibari ile bir yalıda ev sahibi olsam, sonbahar güneşi yukarıdan ışıl ışıl ederken, mini dalgalar kıyıya bağlı teknemi sallasa, ben de ayaklarımı uzatmış, kitabımı okusam, ara ara masa üstündeki naneli limonatama uzansam. Çoluk çocuk büyümüş, kendi yalılarına taşınmış, gelinler, damat tam da istediğimiz gibi, memlekette bütçe fazlası sıkıntı yaratıyor, bir refah, bir saadet, bir huzur, gözlerimi uzaklara çevirsem, yeşil ile mavi iç içe, kuş sesi,su sesi ve iç sesim … muhtemel bu durum beni mutlu eder, bu kadar mutluluk sebebi bir araya gelince yazılmayanları düşünmeye gerek yok, illa ki onlar da güzeldir.

Böyle bir tabloya ulaşamayınca, mutfağın yolunu tutuyoruz, verev kestiğimiz iyi bir sucuk tavada cızırdar iken, üstüne iki yumurta, sarıları dağılmadan beyaza hapis edilmiş olacak, güzelce tabağa aldık, yanına çatalı bıçağı dizdik, güzel bir masa örtüsü fonda,3-4 çeşit peyniri tahta tabağına frenk usulu kestik, kancalı peynir bıçağı yanında, çeri domates, salatalık, biber, maydanoz, roka fiyakalı bir tabakta, gümüş kaşıklı reçelliğim var iki gözlü, bir gözüne kayın anneden gelme portakallı beyaz kiraz, diğerine ev yapımı vişne, biraz kahvaltılık sos, o da el emekli,ekmek pişirmişim, ekşi mayalı, dumanı tütüyor, sütten ayırdığım kaymak yanında, böreksiz, simitsiz kahvaltı olur mu olmaz, onlarda dekoratif olarak masaya, zeytinleri, zahterli has yağı unutma! Bu masayı hazırla, sonra da insülün direncim var! olur mu olmaz, olmuyor, “kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ” diyen C.Süreyya çooook haklı, aslında mutluluğun yemek ile ilgisi var, güzel bir masa, güzel sunumlarla lezzetli yemekler, ulaşıla bilecek durumda. Ne yapıyoruz, ulaşa bildiğimize ulaşıyoruz. Sayısız kere aynı lezzete esir düşüyor insan. Yiyoruz, mutlu oluyoruz!

Sabah beri dünyayı yiyesim var, dekoratif olması bile önemli değil, evden atıştırıp çıktım, sınavı beklerken iki mekan yaptık, birinde çay kahve, birinde gözleme kiii yanında soğan halkası, kızarmış patates, haydari sos ve çeri domates, bir biri ile bir araya gelmemesi gereken her şey tabakta, gözleme bi de patatesli.Ortam bir sıkıntılı, hava kapalı, haberler bunaltıcı, yalan üstüne yalan, sınav sokağında korna çalan, hiç bir sosyal bilinci olmayan, bilincini paraya satan ! aaaaay çok bunaldım, içim kıyıldıkça kıyılıyor.

Sınav bitti, öğrenciye tam olarak ulaşamadık, yeni nesil ebeveyn ile ayrıntıya girmeye tenezzül etmiyor, üstüne varmadık, anladığımız kadarı ile fena değilden yukarıda, çok iyinin altında, iyi sınırına yakın gibi, ama ne, neye göre iyi o sınırlar meçhul, hafta içinde bilgileniriz inşallah, arkadaşlarının yanına gitti, benimde hiç bir şey yapasım yok, bi tek cebime bi miktar para koyup, meydana kurulan Antakya Mutfağı cadırlarına gidesim, çadır çadır gezesim var. Bir miktar diyorum, sınırı ancak böyle koyarım, aslında miktarı aşmak gerekir ise bi koşu eve gelir yine giderim, bu gidiş gelişler yakıcı ola bilir, yani yağ yakıcı, biliyorum ki her şeyin fazlası can yakıcı, bildiğimiz her şeyi doğru biliyoruz, bildiklerimiz de okuyoruz, haklı bir savunma değil ama ikna yolu açık, bu yüzden mi lise de münazara yapardık, ikna olmaya, ikna edemediklerimize düşman olmaya o yıllarda mı başladık.

Gözümün önünde tuzlu fıstık, yanında dün yaptığım kek, tv de şefler yarışıyor, akşam oluyor, elbet yemek saati gelecek, kilo iyi bir şey değil, metabolizma yavaş, yasakları kaçamakla delmek heyecan verici, kim kimi kandırıyor, ben beni kandırıyor, bir parmak bal çalıp eğlenceye çıkmak bizimki, o vakit batsın bu dünya !!!!

Hayııııır !!!! Batmasıni yanmasın, yaşamayı öğrenelim, yağmurdan kaçarken doluya tutulmadan yaşamasını öğrenelim.

 

 

2016 MAYIS AYI GÜNLÜKLERİ


13151443_10208192366020614_4641884958400369299_n

Böyle bir yaz gününde Mayıs ayı günlükleri, yazın bizi yakıp kavuracağı, bir gece ansızın şaşırtacağı, yanılmalar, yansımalar, mağdurlarla dolu olacağı hiiiiiiç mayıs ayından belli değildi. Bir takım tespit ve izlenimlerimiz var idi ama bu yakın beklemiyorduk doğrusu, meğer atı alan Üsküdar’ı geçtiği gibi alıp başını gitmiş. Ben bile Mayıs ayını unuttum, bakalım neler olmuş. ihmal ettim buraları, telafi günlükleri bunlar 🙂

01 Mayıs

“Hayat sürprizlerle dolu” kestirmeden aniden olanın bitenin özeti. Bazı olmuş şeyler günü gelince bitiveriyor. İnsan hayatları gibi. “Her şeyin bir sonu var” en çok ömürlere yakışıyor. Dün sabaha iki
ölüm haberi ile başladım. Dünürümüz Süreyya Teyze öldü. Aaaah aaaah birlikte ne güzel günler geçirdik, yazları komşu olurduk, Havuzun yakınında bir evi vardı, bahçesine, balkonuna çoook konuk olduk, ne güzel yemekler yapardı. El çantasını koltuğunun altına sıkıştırır, kasaba, manava, markete, Selimpaşa’dan İstanbul’a giderdi. Hafta sonları çocuklar gelecek telaşına düşerdi, geleni gideni, arayanı soranı çok olurdu, ne güzel bir büyüktün sen Süreyya Teyze. Bir düştü, bir kalça ameliyatından sonra artık eskisi gibi olamadı, bir iki bakıcı macerasından sonra çocuklarında dolaştı, hep evini özleyerek, en sonunda açık kalp ameliyatında masada kaldı denebilir, yoğun bakımdan hayatın yoğunluğunu terk etti, gitti. Tıpkı Kubilay gibi. Kubilay ben Konya’da otururken apartmana evlenmişti.Bizim küçüğümüz, İzmir’li bir kız sevmiş. İki çocukları oldu, Kırmızı saçlısından bir oğlan bir kız, eşi öğretmen idi, çocuk bakımı, ev işi, yemek … gibi hanım işlerini çoğu zaman üstlenirdi Kubilay, sonra kavga gürültü, daha bir sürü şey aile dağıldı, çocuklar babada kaldı.Araya giren ölümler, büyüyen çocuklar, işler güçler, hızlı hayat …bayra derken Kubi dün kafasına sıktı gitti. Birlikte çok yedik, içtik, gezdik, bizim küçüğümüzdüler aileyi tümden severdim. İnsan bir şekilde intiharın eşiğine geliyor, ayrıntıları bilmiyorum ama ne önemi var, ölümü seçen bir insan, kolay mı karar vermek, o aşamaya gelmek.
Menzilleri mübarek, mekanları cennet, kabirleri pür nur olsun !
Şimdi oturduğum apartmanda da bir aile dağıldı, dün kadın çocuklarını aldı, taşındı, ne güzel bir çift idiler, iki kız burada doğdu, yaşlandıkça insan, “suçlu budur, sebep şudur” deyip işin içinden çıkamıyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, kimse de kimsenin içinin bilmiyor, önemli olan insanın kendi içini bilmesi, hayat dayatmalara, inatlara, küsmelere, sitemlere … yetecek kadar uzun değil, bir şeyi isteyip istemediğinden emin olmak gerek. Sonuçta isteklerle, imkanların çatışması hayat. Dün ölülerin yanında bir fasılda diri ayrılığa ağladım.
Cenazeden önce nikaha gittim, hayata umutla bakan, en mutlu günlerinin birinde olan gençler ruhuma iyi geldi, Nikah Beşiktaş’da idi, orası da bu tip törenler için kör nokta, gitmesi gelmesi sıkıntı, neyse bu sefer törenden 45 dakika önce orada oldum, damadın halası ile yan yana oturup muhabbet ettik 🙂 Çıkışta çarşıyı dolandım, akşama maç olunca formayı giyen çarşıya gelmiş, bağrış çağrış, kalabalık, sokağa taşmış lokantalar, yiyenler, içenler, bayraklar, duman yapan bi şiler, etrafı gezenler, cumartesi pazarı için gelenler … daha neler neler. Beşiktaş’ın ara sokaklarında hayat var !!! severim bu semtimizi 🙂 Karnımı fast food ile doyurdum, tuvalette makyaj yapan kızlar için üzüldüm, keşke evden yeterince izin alabilmiş olsa idiler, makyajlarını çıkmadan yapabilselerdi. Bu da ev içi eğitimin ayrı bir kolu, yasaklar ilgi doğuruyor ve yasaklar nereye kadar ?
Yediğim yemeği eve gelmeden hallettim sanırım. Ataköy 9.cu kısımdan beşdeki camiye kadar yürüdüm, internetin tarifi çıkmaz çıktı, program tel örgüyü göremiyor şekerim :)))
Eve akşama doğru ruhum ruh değil gibi geldim, biraz kıza uçurtma yaptık, biraz boş boş aptal kutusuna baktım, aklımda; “Şöyle küçük bir Tekel Bayisine kendimi kapatsam da dükkanı tümden içsem, unutur muyum acep, bir faydası olur mu ?” vardı, faydası olmayacağını bildiğim için meyveli bitki çayımı içip, yatmaya gittim. Bir sürü rüya gördüm, şimdi birazı aklımda bile. Unutmak istediğimiz şeyleri unutmak mümkün değil, sadece biraz saklaya biliriz, en iyisi güzeli güzel, çirkini çirkin kabul etmek, güzeli baş tacı ederken, çirkine kendimizden gayri bahaneler aramamak.
Bu hayatta çok tarif var da bize uyanı bulup seçmek zor, amaaaan en iyi tarifler kalbimizde var, kalp okumasını bilmek biraz zaman alıyor ama imkansız değil.
Hadi günaydın olsun bakalım, daha neler neler olacak bu hayatta, hazır mıyız, değiliiizzzz ama sürprizlere mecbur açığız

02 mayıs

“Gündüz insan gece hırt !” tam çıkaramadım ama bu Gırgır’dan bi şi idi, yazı mı , çizi mi bilemedim, ama içeriğini biliyorum, aynı ben. Gündüz ayılıp bayılıyorum, “şunu da yapayım, bunu da yapayım, akşam erken yatayım, yatsıyı müteakip yatmış olurum …” diye günü indiriyorum, sonra bi açılıyorum, yarın oluyor da mecbur yatmaya gidiyorum, sabah da yatakla bütünleşmek istiyorum, kalkmak istemiyorum, kalkarken yan yan bakıyorum da ne fayda, kalkıyorum işte, hatta çok şükür kalka biliyorum. Sonra da gerisi geliyor, yaşama sevincimi kuşanıp, hayatın dikenlerine karşı zırhıma bürünüp, “hazırım eeeeeey hayat, hadi Bismillah !!” diye başlıyorum. Dünya durup dinlenmiyor, dün gece Pelikan Dosyası açılmış. Uzun Adam ile Kısa Adam madde madde kapışmış. Bu durumda vezirin boynu gidici. Saray, sultan … felan fistan olunca herkes bir birinin altını gizliden oyuyor, sonra gelsin kelle avı. Hemen ağ haritası çıkmış, Cemil Barlas diyolar, Barlas’ların şaaaneee yavruları. Bekleyip, göremiyeceğiz, öğlene icabına bakılır, gerçi kusurlu taraf öte taraf, dosya kalır da vezir kesin gider. Ha bugün, ha yarın, muhtarlara havale etsinler işi, dermişim :)))))
Aaaaah aaaaaah yer çekimine bağlı füzelerin artarak düştüğü, ölümlerin bitmediği, polisin en başarılı olduğu zaman Taksim’e çıkanları dertop etmek olduğu, yalanların yılan olup sokamadığı, kötülerin, çalanın, çırpanın kazandığı, “kula kulluk etmek” şirk sayılırken kulun orasına burasına, yatağına, yorganına talip olanların alkışlandığı, oy verdiğine neler neler verdiğini çooook geç fark edenlerin, vermeyenlerle düşman olduğu, bu arada hiç bir şeyin farkında olmayanların olduğu, bunlara cahil demek bile yetersizken … Mayıs gelmiş, memleketimin dağına taşına, hoş gelmiş, bize neler getirmiş, çok umutlu değiliz ama yine de sakladığımız bir iki umut var.
Dünü bir emekçi gibi idrak ettik, bugün yoğun hafta gündemine yoğunlaşacağız inşallah. Bu son etkinlik ayı, Haziran kutsal ay Ramazan olunca, biraz ibadet yoğun olacak, uzun gün oruçlarıni evden çok uzaklaşmadan, tutacağız inşallah.
Bu ayda Tiyatro festivali var, bir yabanci, iki yerli üç biletim ile bir de okuma tiyatrosu rezervasyonum var, akraba pikniği var, bir şehir içi tura niyetim var; arkadaşın konseri var, Ada’ya gidelim dedik, Doğum günleri var, çarşı pazar işleri, yazlığa da gidip, bi bakıp gelmem lazım, bunlar planlı olanlar, bi de ne zaman olacağını bilmediğim beklediklerim ile aniden gelişenler var, 19 Mayıs da tatil var diyolar, bu gelen giden demek olur, kızın kursu başlayacak, okula gitmem de gerek, okunacak kitaplar dergiler var, indirilecek filmler de olabilir :))) Bizim niyetler bunlar, bakalım kaderde ne var, eskilerin dediği gibi “Allah ne diyecek”, yarın kandil var, daha neler neler var, günler gösterecek. Bir yerler de patlamadan, facia haberleri almadan, barışa hasretin biteceği bir ay olsun, hadi inşallah
Kızı gönderdim, bir pazartesi klasiği olarak ütünün başına gidiyorum, bugün yemek yapmıyacam, dışarıya çıkmayacağım,çünküüüüüüü Kargo bekliyorum 🙂 Kargocu benim paketi kesin ayrı yere koymuştur, “Aaaaay gene o bilmiş kadın !!!” demiş midir, bildiyse demiştir, hakkını aramak ukalalık ise, evet, öyleyim. İyi olduğum konularda mütevazi oluyorum genelde, aile terbiyesi gereği :))))
Hepimize kolay gelsin, Barış her yere gelsin ama bizim ülke acil, doğudan başlasın çabuk gelsin, olabilecek en iyi hafta olması dileğiyle, cümleten Günaydın

03 Mayıs

Kızımın bir şeye niyetlenip de onun peşinden azimle gitmesini seviyorum. Bir haftadır uçurtma ile uğraşıyor, pek bir yardımın olmadı, olan da ucundan tutma, eksik satın alma, şahsi fikirlerimi uzaktan sallama şeklinde idi. Bir yaptı idi, dün akşam yeniden yaptı, bence oldu, uçar ise not alacak. Uçmasa da çok emek verdi, emeğinin hakkını alması lazım, yine de “annem okula gelecek !!!” diye hocasına bi hatırlatma yollama gereği hissettim :)))) Aaaaay ne günlere kaldık, tehdit, şüphe, menfaate uygun beyan … huyumuz suyumuz oldu.
Uykumu aldım, dinlendim, bugün daha iyiyim, kalbimde şakıyan geveze bi kuş var. Değişen gelişen bir şey yok, memleketimde yani olumlu olarak, olmayanları neşemize meze yaptık, yalan dolan içiyoruz. Ankara’ya havuz, hayvan ve soyut heykel ihalesi açılacakmış, heykeller arasında Deniz Atı var da niye Kobra yok diye haykırıyor Ankara, Büyük Vazo da alınacakmış. İçine yağmur suyu toplanacak olabilir mi ?
Anneler günü bu hafta sonu, annemizi ne kadar sevdiğimizi anlatmanın yol tarifleri reklamlarda. Pırlantadan, el mikserine, çarşaftan, ayakkabıya kadar yolu var. Bu anneye hediye ilginç, çoğu hediye anneye “al bununla daha başarılı üretimler yaparsın” imajı veriyor, boynuna, eline, koluna hediye de pek bir maddi duruyor, “beni bu kadar seviyorlar” gibi. Aaaay bu annelere de yaranmak zor !!! :))) Aaaah anneler ne ister, anneler mutlu evlatlar ister, kendi kendine yeten başarılı evlatlar ister, evladının evladını ister, tüm bunları gözü ile görmek ister, hediye ile gün gelip gitmeyen evlatlara bahane. Maddiyatçı anneler de var illa ki ama çoğunluk bir sıkı sarılmaya, iki üç öpücüğe tav olur Ben de evlendiğimden beri anne olduğum için her çeşit hediyeyi tatmış bir kaç senedir, “Yeteeeer !!!!” demiş biriyim. Çocuklar sağ olsun, varsın eli boş ama gönülleri anne sevgisi dolu olsun, annenin de kendini sevdirmesi önemli, çoğu anne başarır bunu, satın alınan çocuklara satın alınan anneler olur, o da başka.
Hediye vermesini severim, almak da zaman zaman hoşuma gider ama beklenti içinde değilim, birine bir şey verip unutanlardanım, benimki snapchat gibi (her şeyi de bilirim, henüz hesabım yok, olsa mı bilmem :))) ) Zaten hediye işini çözeli yıllar oldu, gerekirse kendi kendime hediye yapıyorum, valla 🙂 Değiştirme kartına da gerek olmuyor, vereceği mutluluk kesin. Bu hafta sonuna da iki günlük planım var, bana her sene illa ki hediye alan ablama yıktım birinin maliyetini. Ben kitap, kitap ayracı, muhtelif bilet, değişik yemek, daha önce gidilmemiş yerler, kağıt, kalem … seviyorum. Kızım uzun yıllar resim yaptı mesela, bak onların bazılarını saklarım, çocukların yaptığı kartlar filan da var. Amaaaan geçelim bu suni mutluluk oyunlarını,
Bugün Kandil, tüm dünya için iyi dileklerimi tekrarlıyorum, zaten hep herkes için iyilik isterim, Barış ve Huzur’u illa ki istiyorum, haklının hakkını almasını, ölümlere “pardon” yapılmamasını, gençlerin ne istediğine iyice bi bakmasını, herkesin çok okuyup, çok merak edip, çok sormasını, altını deştiği şeylerin özel hayat değil genel yaşam koşulları olmasını, ön yargılı nefretin son bulmasını … istiyorum. Füzeler düşmesin, insanlar evinden yurdundan edilmesin, koltuk kimsenin kıçına yapışmasın, çocuklar gülsün, şeker de yiyebilsin istiyorum. Gerçi şeker işi Canan Hocamı üstümüze salar ama “Hocaaaaam , biraz yesinler, sonra bırakırlar, bak biz yedik, şimdi bıraktık, şeker sadece Candy oyununda dolanıyor, ama hocam çaya tereyağ önerisi hiç olmamış, Kandiliniz Mübarek olsun, son ikiliyi bi daha düşünün, en iyi tereyağ, en iyi çay ile en iyi ikili olmazzzz !!!!” diye bi mesajı da evrene saldık, Canan Hocam alır mı görecez, olmadı snapchate geçicez artık.
Aaaaay bu sabah da böyle, helva yapıcam inşallah, dualarım hepimiz için, tek tük insan iyi olmuş, olmuyor, hep beraber iyi olalım inşallah, Cümleten Günaydın

04 Mayıs

Ülke bir çay partisinde buluşanların konuşması gibi. Hani kadın kısmına çok yakıştırılır ya erkekler hiiiiç yapmazmış gibi. Dedikodulu toplantılarda süslü püslü, vitrini sağlam içi boş ama ilk bakışta anlaşılmayan, adam gibi adam olmayanlar kaynatıyor. ” o demiş, bu söylemiş, o yapmış, bu olmamış …” Kazan kaynatma ülkesi burası. Kulağımın biri radyoda, biri arka planda Medyaskop TV de gözüm oyundaki taşlarda, hepsi bir arada oluyor. Hatta oyunlar daha çok dikkat istiyor, gerisi teferruat gibi. Uzun adam, Kısa Adam’ı hedefe koydu. Emanet geldiğini biz biliyoduk zaten. Nedir bu “kol kırılır, yen içinde kalır” zihniyeti. Bu zihniyet komple hayatların içine tükürdü, yanına bi de “elalem ne der” desteği aldı mı, kararmış,zindan hayatlar, insan çilehanesi oluyor. Her parti kendi içinde kaynamaktan faydalı bir iş yapmaya fırsat kalmıyor, Kilis’e yeni füzeler düşmüş. Şimdi yeni haber geçtiler, nedir bu olanlar bitmeyenler, bitmeyecek gibi görünenler.
Bir de buradan sallayanlara şaşıyorum. Facebook orta yaşa hitap eden, arkadaş sınırı konulan, arkadaşını seçme hakkı bulunan bir sosyal kurum. Gençler buraları terk etti. Biz kendi halimizle hallenirken, tehdit dolu, nefret dolu bildirimler ne işe yarıyor acep ? Ya da onlardan ne umuluyor, Misal benim arkadaşlarımın çoğu benim gibi, onlara ulaşabiliyor muyum, hepsine değil. Ama resimler iyi oluyor, onlar çok yere ulaşıyor, hatta “bunlar belki yazılara da ulaşıyor diyebiliyoruz ” bi de gizli saklılar var, bi bakıp çıkanlar. Valla herkes nasıl kullanırsa kullansın da sövüp, saymadan kullansın. Eğiteceği insanlar varsa onlara grup açsın. Eğitim orta yaş için geç ama umut da kesmemek lazım. İkinci Baharda çiçek açan arkadaşlar var, biz onları kutluyoruuuuz :))))
Yani, söylecek çok şey var, hele benim gibi çeneli birisi için vakitler dar gelir. Fakaaaat gönlümüzde bir program var, elimizden gelenlere bakıcaz, yağmur da var diyorlar, yol üstü şemsiyeleri artık 10 lira olmuş, tek tasam yanıma şemsiye mi alsam, kolaya on lira mı koysam. He valla, bugün böyle, “Dertleri zevk edindim, ben de neş’e ne araaaar” diyenlere ithaf olunur :)))))
Günaydınlar olsun, Metrobüs duasına amin diyelim de sırt sırta olmayanlara denk gelelim, yoksa bu gezme işlerini bırakıcam dermişim. Bu arada vizesiz seyahat için ilk mani çıktı, ayrı bi pasaport ona da ayrı bi sayfa gerekmiş, onun ihalesi de yıl sonuna yapılacak mış, mış mış da muş muş. Dayan eşşeğim, dayan yaz gelecek yonca yiyecen, Nasa’yı takma kafana, yok kuraklık, olmazsa sana ithal yonca alıcam diyebilseydim ama maaşım arttıkça azalacak, malum gelir dilimi, Allaaahım , Allaaaahım ateşlerde yancaz mı ne, önce “bu ne yaman çelişki anneeee”
Tam gidiyordum aklıma geldi, Kısa Adam ne dokunaklı konuştu dün akşam, omzumuzdaki melekler felan karıştı, bu bir veda sinyali mi acep, amaaaaan bize her yer Trabzon :))))

05 Mayıs

Faideli Bilgilere ek ; Bizim ev yönüne doğru trafiğin az yoğun olduğu bir zaman yok. “Saat 16.00 ile 19.00 arası oyalanayım da biraz rahatlasın ortalık” diye bir düşünce saat 20.30 olduğunda bile doğrulanmamış oluyor, bizzat dün akşam test ettim. Değişen gelişen bir şey yok. Bu arada bir metrobüs cümleleri diye derleme yapma çalışmasına başlayacağım. Dün akşamdan elimde iki cümle var; “Teyze beni itti, 95 kiloyum ve teyze beni itti !!!” ki o teyze ben değilim, söyleyen pehlivan kıvamında, teyze ise illa ki oturmak isteyen bir Safinaz modeli, yürekten isteyince engel tanımaz arzulara örnek. “Tam olarak nereye ilerleyeyim, bir işaret etseniz de yönümü belirlesem !!!!” söyleyen telefon konuşması yarım kalan sinirli bir genç, söyleten iki kişilik yer kaplayan yorgunluktan ayakkabılarının arkasına basmak zorunda kalan bir hanım. Bunlar günün sonu idi, günün başları var bide :)))
Risk alarak evden çıktım, yani yanıma şemsiye almadım, nispeten rahat bir ulaşım ile Kapalı Çarşı Fes Cafe’ye ulaştım, sunumu pek afilli ki parası da ona göre bi sade kahve içip, hararetli konuşmalar yaptık, eeee epeydir görmedik bir birimizi, teeee liseden, mahalleden tanışıklık. Şef arkadaşın Tarihi mekanda konserine niyet, az da gezelim, öğrenelim yapıcaz, iyi bir yemek ki. Çarşı içinde Havuzlu Restoran’ı tek geçeriz. Öyle de yaptık.Beyazıt Külliyesinin hamamı müze oldu ya o tarafa kimle gitsem götürüyorum, bu sefer sergi salonu da açılmış, içinde eczacılık ile ilgili bir sergi var, ilk diplomalardan ilk haplara kadar, gidelim görelim 🙂 Bu arada güvenlik beni tanıdı, “daha önce de gelmiştiniz” dedi, yeni güvenlik gönüllü rehberlik yaptı. Bayan tuvaletine girmemizi önerdi ki, giderseniz siz de girin, orada orijinal tavan var. kendini eğiten güvenliklere sonsuz sevgi ve saygımız var. Ragıp Paşa Kütüphanesi hala açılmamış, hatta çalışma durmuş gibi, illa ki bi de Bodrum Camii yaptık, imamı göremedik ama ben bir çırpıda gerekli bilgileri verdim, Beyazıt meydanı benim üniversite öğrenciliğimin geçtiği yerler, çarşıda Şark Kahvesi, meydanda Çınaraltı, sahaflar favori mekanlarım idi. Çınaraltı artık yok, meydan da orta yerlere kondurulmuş, çadır kahvelerle dolu, çirkin bir kalabalık var, Beyazıt Camii restore edilmekte, Laleli çok renkli, her yer abiye mağazası, ayakkabıcı, derici, çok dil bilen çığırtkanlar yoldan adam çevirme derdinde, kızlara rusca bana arapça düştü :)))) Konser saatine kadar gezdik, vaktinden önce şef’e merhaba demek için salona geldik. Avrasya Enstitüsü külliye binalarından biri, küçük bir salon ama mükemmel bir akustik, hiç mikrofon yok idi. Koro üniversite öğrencilerinden kurulu ki çalanlar da dahil, bir klüp. Biz de protokolde yerimizi aldık, Şef benim büyüğüm ki yaşlandıkça bir yaş bile çok önemli oluyor, fakat onda at kuyruğu bende baş örtüsü olunca, ben kafadan Hacı Anne oluyorum, neyse ki resimler hakkı ile çıkmış :)))) Konser bina tarihine yakın şarkılar ile başladı ama sıkılmadık valla, o derin manalı sözleri gözleri ışıldayarak söyleyen gençler içimizi açtı zati Dede Efendi’nin Ey Büt-i nev eda olmuşum müptela’sını hem tanıdık, hem söyledik, valla. İkinci bölüm tamamı ile bildik olunca ben tümünü söyledim, Sanırım Bendir çalasım var 🙂 Konser sonrası, hemen yanında bir Gönül kahvesi var, akşam kahvesi içtik, bana ağır geldi ama sunum ve tad çok güzeldi, arkadaşın ikramı oldu, her buluşmada olduğu gibi mutluluktan yeni planlar yaptık, “Dünya fani, ölüm ani” dedik, sözleştik, aaaay hadi inşallah
Biz gezerken görüşmeler yapılmış, havada kongre kokusu var, saltanat damada geçecek diyorlar, bir gün adalet herkese lazım oluyor, vakti ile hak hukuk bilmeyenler demeyelim de görmezden gelenler gün geliyor, mağdur oluyor, iki yabancı dil bile kurtaramıyor adamı, melekler günah sevap yazıyor o başka. Bir zamanlar tarihler öne alınmıştı, birileri aday olamamıştı, kurucular sınır dışı edilmişti felan filan. Tabi tüm bunlar “zaten bir başkan var” dedirtiyor insana da kıvrak oyunları kıvırarak oynayanlar var. Denecek çok şey var da kim kime ne anlatacak ?????
Mühim meseleler var, Tarkan evlendi !!!!! , çoluğa çocuğa karışacak, ısrarcı hayranı kazandı, şöyle, böyle durumları yok imiş demek :)))) Bu arada The Danish Girl ‘i izledim. Çok beğendim. Oskar yanlış yere gitmiş, gerçi daha çıplak ayaklı erkeklere alışamışken, tümden çıplak halleri ara ara gözümü kapamama sebep oldu ama yine de güzel bir gerçek hikaye idi, Brooklyn’i daha izlemedim, hem başka sinemaya, hem festivale, hem de sinema salonlarına geldi ama ısrarla evdeki tv ye gelmesini bekliyorum, yeni kitaplarım geldi, Nusayri Alevilik okuyorum, ilginç bitince yazıcam, Hakan Günday’ın “Daha” sı da okuma isteğimi kamçılıyor, arka kapaktaki çarpıcı cümleler var, “Doğu ile batı arasındaki fark Türkiye’dir., Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim” diyor ki ben de eminim ki öyle.
İncecikten bir yağmur yağıyor, dünkü kahveler mideme dokandı, uyku ile küs düşmedim ama, kendimi bugün evde sanıyordum da değilmişim :)))) Civardayım ama. Okula gidicem, eğitim ile ilgili önerileri varmış, onun için sınıf öğretmeni çağırmış, artık kim kime ne önerir bilmiyorum :))))) Uçurtma hak ettiği notu aldı, o mevzuya girmeme gerek yok.Başka işlerim de var, enerjimi kuşanıcam, hatta başladım bile .Kulağım radyoda ama abartmaya gerek yok, kararlaştırılmış, görenlerin gördüğü her şey görmeyenlere şırınga edilecek, hazım eden edecek, etmeyen şikayet edecek, ama eylemsiz, gündem değişecek, kaos … felan fistan
Gönül gözü olup da bakmasını bilenlere günaydınlar olsun, sonra ne olursa olsun , “olduğu kadar olmadığı yerde kader” bu bir ihtiyaç cümlesidir, bir gün herkese lazım olur Hasbilik teeeee tepeden öneriliyor. Öneren de harbi hasbi dermişim :)))))

06 Mayıs

Sabah sabah bir okul tişörtü krizi yaşadık. Bir an panikledim ; “Acaba yedeklemedim mi ” diye. Sonra “olmaz, olamaz, bu işte bir iş var” diye dolabı döktüm ve buldum. Şu anda bir ufak dağ var odanın ortasında. Benim “Poker suratlı” kız, “noldu aşkım, niye büyütüyoruz olayı” diye içime su serpmekle meşgul. Ben de yelpazemi aldım, masaya geldim, bugün yazmayacaktım ama bi içimi dökeyim dedim. Aaaaah aaaaah başbakanın bile iş garantisi olmayan bir ülkeye evlat yetiştiriyoruz. ruhen bedenen olacakların en iyisi olsun diye de çevre faktörünü göz ardı ediyoruz. Dün malum okula gittim, bahçe parmaklıklarına pet şişelere çiçek ekip bağlamışlar, hoş olmuş, bahçede top oynayan gençler var idi, Koridorlar çok tip, çok renk, kim öööreeetmen kim talebe belli değil. Gözlerim bizim gözlüklü, diz altı koyu renk etekli, sabahın köründe kabartılmış saçlı gülmeyen hanım hocalar ile, aralara serpiştirilmiş, full aksesuar bey hocaları aradı, göremediğime sevindim, dermişim :))) Konu üniversiteye hazırlık imiş, biz hazırlanmaya başladık zaten, dün de koştur koştur geçti, çok şükür. Bugün Hıdırellez, Pagan Adeti diyenlere inat akşam yaptık çalışmaları, Hızır ile İlyas buluşunca illa ki bizden bahsetsin istiyoruz, konuyu ve katılımcıları geniş tuttuk. Rahmetli annem de yapardı ama Kayın annem bu işin piri, her sene balkona sergi açar, torun torba, evlat … kesin beni de isteklere katar :)))) Bu arada perşembe günü bir yaş daha aldı, kayın annem, facebook dan resmini beğendim de görümcem aracılığı ile görüşmeyi pazara sakladım. Zaman bir taş at çok kuş havalansın zamanı.Henüz facebook hesabı yok ama isterse açabilir meşaaaajlaşıyor zira 🙂 Kayınvalidem iyidir, sağlıkla, mutlu yaşasın, ben de iyi bir gelinim !!! noktaaaaaa!!!! :)))))
Eskiden minik çocukların eline mendile sarılmış para verip mahalle bakkalına yollarlardı, yol boyu o yavru, “Bir ekmek, bi gazte” türü ezber yapar, yolda düşer, şaşar görevi sonunda tamamlardı, Bende “Bugün Cuma, Bugün cuma” diye ezberdeyim, çünkü dünü cuma hissettim, benim küçük oğlan eve gelince otomatik olarak hangi gün olursa olsun,o güne cuma muamelesi yapıyorum, üst üste cumalar, olamayan pazarlar, sendromlu ertesiler … yoruyor beni ama “bi gayret bi cesaret !!!” genlerimde var,oğlan dayıya kız halaya derler ya he valla :)))
Güllük gülüstanlık olan ülkemde bir gül ağacına umut ekmiş biri olarak pozitif beklemelerdeyim, yemişim Merkür’ün geri hareketini, dilimi tutup, kulağımı tıkayıp, gözümü kapayıp hayata balıklama atlayacam dermişim, pazar günü için “Denizde kararti var, bu gelen kayık midur , ben özledim annemi ağlasam ayip mudur …” eşliğinde hazır olucaz , Yarın bugünün Bizanslısı halleri var, inşallah, program program üstüne, yapamayan, taş koyan utansın :)))
Cümleten Günaydın, Happyyyy Hıdırellez !!!!!

08 Mayıs

“Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı, düşün altında yatan tarih yazanları” çerçevesinde Bizans tarihini dolanmış yorgun anne olarak yattım, mutlu, neşeli anne olarak kalktım, çok şükür. Evi çilek, çay, krep kokusu ile doldurdum. Kızı yollayıp, kalana geniş kahvaltı,çamaşır , bulaşık gibi … mini dokunuşlar ile devam edip günü tiyatro ile sonlandırmayı düşünüyorum, hadi inşallah
Önce dünden bahsetmem gerek, neler neler öğrendim. Dünkü gezi Mozaik sanatı, Kiliselerde mimari yapı, din ve siyaset kapsamlı ona göre seçilmiş mekanlı eğitici öğretici, güzel katılımcıların olduğu güzel bir gezi oldu, Okuma yazmanın olmadığı zamanlarda İncil hikayelerini resim ederek anlatan dine davet, Meryem’in annesinden başlayarak, İsa’nın doğumuna, onun mucizelerine, etrafındaki meleklere, ruhunun yükselişine kadar … pek çok şey.Ayakta resim edilmiş iki İsa’dan biri Kariye Müzesinde görünmeyen salonda imiş. çocuk isa ama yetişkin suratlı, Monalisa’dan önce de var sizi izleyen gözler, akan su, ağaçları sallayan rüzgar, kolları sıvanmış köleler, hem çatısı hem içi görünen evler, (Biri tanrısal bakış), dört İncil yazarı var, ortak nokta bir yere kadar, ilk yedi adım, meleklerin su ve ekmek ile besledikleri Meryem, 12 asalı eş seçimi, yeşeren asanın sahibi Marangoz Yusuf, İsa’nın abisi, kırmızı acıların rengi, Mavi mutluluk, yeşil umut, genç, orta yaşlı, yaşlı Müneccim Krallar, Katolik Kilisesindeki gözü bantlı resimler, para olunca mozaik, yoksa fresko, mermer şart yoksa onu da damarlı çizmeler, en iyi mozaikler Ayasofya’da hem de dünya çapında zira imparator işi. Bazilika planlar, şapel aileye özel, kiliseden cami dönmeler, Çan kulesi Emevilerin cami minarelerinden esintili, yuvarlak minare Türklerde köşeli Araplarda, haç kullanılmaz iken kuzu ya da balık var idi, bir ara haçlı kuzu, çift başlı kartal, Hititlerde, Rusyada, Bizansda, Patrikhanede kapalı kapı asılan din adamının anısına, Haçlı seferlerinde gidenler yavaş yavaş özür manasında geliyor, en son gelen Aziz kemikleri, Doğu ile Batı ortaklık etme niyetinde, Eflak Boğdan Beyi Dimitri, aslında oğlu kendi olamamış, Ruslarla anlaşınca kayıp edilen tarafta olmuş, oralarda vals yazmış diyolar 🙂 Buralara da pek çok eser bırakmış, hem tarihçi hem müzisyen, şimdi bize kalan çay bahçesi 🙂 Gezinin üstüne sohbet ederken Hayri Bey Müzik yayını da yaptı, Rehber çok bilgili, esprili, sorulara cevap vermeye istekli, katılımcıların da mekanlara bilmem kaçıncı gelişi olunca iyi oldu. Şiddetle tavsiye edilir Gidilince daha bi bilgli, daha bi büyümüş dönülür, misal ben :))))
Evet, gelelim günün anlam ve önemine, Anne olduğum için mutluyum, kendimi tüm çocukların annesi gibi hissediyorum, acı çeken, istismar edilen, imkansızlıklarla mücadele eden, yüzümüzü güldüren, gidişleri ciğerimizi dağlayan tüm çocuklara anne hisleri duyarım, söz konusu çocuk olunca.elimden geleni ardıma koymamaya gayret ederim. Dün sabah Metrobüs durağında resim boyayan mendilci çocuklar gördüm. Onları akşam toplamaya gelen kadına da bi tesadüf etmişliğim var, onları doğurup sokaklara salan da ana, biyolojik olarak çocuk doğurmamış, başkalarının ziyan ettiği çocuklara sahip çıkan da ana. Kutlanacak bir şey var ise cümleten kutlu, mutlu olsun. Annelik geniş kapsamlı olduğu için sınırları çizilemez, terli terli su içen, terliksiz gezinen … hayırsız evlatlara bugün bir fırsat olabilir :))))) Varsa anne her zaman aranmalı sorulmalı, yoksa anne yapacak bir şeyler bulunabilir. Benim gibi annesi olmayıp da kendi anne olanlar da var. Amaaan çeşit çok, olan var olmayan var, önemli olan şefkat mermahet hisleri taşıyan herkes herkesin annesi … dedik ve kestik. Olsa da olmasa da Günaydın olsun

09 Mayıs

Hepimize güzel bir hafta olsun, güzel haftanın başlangıçı güzel bir “Güünaaaydıııın !” olsun. Her şeye rağmen gönlümüzden bahar geçerken, umutlarımız yeşersin, umutlar için hep bi umut olsun. Nasıl yapıcaz bilmiyorum, içimiz düzelir gibi olurken dışımız doğal afetten çıkmış gibi olmaya devam ediyor. Dün akşam sokaklarda bir birlik ve beraberlik ruhu var idi. Tüm İstanbul trafikte buluştuk, hem de sabahtan gece yarılarına kadar, annesi olan, anne olan, havayı güzel bulan, etkinliğe bileti bulunan … sayısız sebep bizi metrobüsde metro da buluşturdu, hatta samimi etti. Sarmaş dolaş, kokularımızı içimize çeke çeke gittik geldik. Ben UNIQ HALL’e gittim 🙂 Belçika Hollanda yapımı aslı Flemenkçe, Türkçe alt yazılı , Tiyatro Festivalinin yıldızlılarından, “Merhametliler” i izledim. 180 dakika ki ara hariç, II.Dünya Savaşına bir SS subayı gözü ile bakış eyledik. Oyunda sıkılmadım, beğendim, sonuna doğru dizlerim kilitlenmeye başladı, fakaaat arada dolaşmış idim, yine de rahat izledim sayılır. “Sıradan insanlar toplum için en sakıncalılar, çünkü günün birinde ansızın sıra dışı olmaya kalkıyorlar, alt yapı olmadığından üst yapıyı etraf ile şekillendirince, ortaya manyaklar çıkıyor, tabii içine bastırılmış duygular da katılıyor, karanlıktan aydınlığa çıkış, kimse için kolay olmuyor” diye benim ana fikrim 🙂 Çıkışta maçın dağılımına denk geldik, hem renkli, hem sesli, hem daha da preslenmiş halde yarın olmadan eve geldim. Oturunca bile üstüne en az beş sarkıyor, bu toplu taşımayı bana versinler adam edicem, hatta hanfendi yapıcam da vermezler, Ben de düşük profil ne gezer 😦 Kesin bunun başında hiç toplu taşınmayan biri vardır. Günahını almayalım ama, dermişim :)))
Günlerden pazartesi ve ben çarşamba ruhu taşıyorum, kendimi teselli için sırayı by pass ettim, ben yaptım oldu :)))
Hafta etkinlik dolu, hatta bi de çılgın proje var, gönlümüzden geçenler ile elimizden gelenler arasında bir uyum sağlayacağız, inşallah. Allah kimseyi plansız programsız, eşsiz, dostsuz, zorunlu yalnız bırakmasın. Dün çokça aranıp, soruldum, hasılat da iyi :))) Kızı gönderip hızlıca haftaya evden giriş yapma niyetim, bu hafta ev girip çıkma ile çok alakalı olunca detay yapamayacağım, bastığım yerler, gördüğüm yerler, amaaaan o da yeter. Çok temiz olanı ayrı bir yere koymuyorlar, hepimizin sonu kara toprak, o bile herkese nasip değil.
Amaaaaan asıl kalbimiz temiz olsun ki benim kalbim temiz demeyle olmuyor, başka diyenler bulunmalı.
Önüm arkam, sağım solum, saklanmayan soooobeeeee !!!! Haydin, kuşlar da konsun haftanın yollarına …

10 Mayıs

Bu sabah erkenden kalktım ve geri yatmadım, kendimi zinde hissediyorum. Açık pencereden iğde kokusu geliyor, havanın ne olacağı belli değil gibi, sonra birden netleşecek. Her yer birden yeşillendi, dün sabah bi bakan haber etti, şehrimizin barajları %85 dolu imiş, “suyu istediğiniz gibi dökünün” dedi. Demek ki yaz boyu güneş suya sabuna ilişmeyecek, buharlaşma yok, yağmur da yağacak, dünya nemli ve ıslak bi dünya olacak, olmazsa tez bi sebep bulunacak. Dün buzullarla ilgili bir yazı okudum, buz katmanları da tek tek okunuyormuş, ölçülen şeylerin sınırı yok, Mesela buzdaki kurşun oranı normalde sıfır iken teee 2000 yıl öncesinden başlayarak aralıklarla artmış. Benzin ile kurşun birlikte kullanılmaya başlanınca ciddi bir düşüş görülmeye başlamış kiii bu ölçümlerin yapıldığı yerin en yakın trafik sıkışıklığına uzaklığı bir kaç bin kilometre. Medeniyet iklimleri bozuyor, İstanbul’un Kuzey Ormanları tarafına büyümesini çok sakıncalı gören raporlara rağmen İstanbul Kuzeye doğru gidiyor, yeni köprü, havaalanı yeni yerleşim yerleri ve yeni yollar demek, bana kalsa bu kalabalığı bu toprak kaldırmayacak, şehir içine doğru göçecek gibime geliyor. Durmadan yapılan evleri kim alıyor, yoksa alamıyor mu bilmem, bahçesi Sincaplı ev reklamı bile var. Azcık deniz görüyorsa onun bahçesine de Palmiye dikiyorlar, yakında bench (Bu da sööörvayyyordan yarışmacılar oturdukları banka ingilizce sesleniyorlar, gerçi bank da türkçe değil sanırım” de oturup dalından hurma yenecek rezidanslar da inşaa edilir artık,
Sonuçta iklimler bozuluyor da demeyelim de değişiyor, Buzullar eriyor, okyanuslara tatlı su karışıyor, tatlı su tuzlu su yoğunluk meselesinden yer değiştiriyor, bu durumda Ekvator aşırı ısınırken, Kuzey yarım küre anormal kışlar dönemine giriyor, imiş ki öyle de görünüyor.
Dünya elimizden kayıp giderken, elinden geleni yapanlar yüzünden, bir çok şey resimlerde kalacak, belki de yüzyıllar sonra eski dünya resimleri müzesi olacak. Bunlar kafa karıştıran, kafanın ayarını bozan düşünceler gibi görünse de kafanın takıldığı lüzumsuz yerler var. Takıntıları ev içi, ev dışı diye ayırırsak başlık az olur. Esas ruhun takıldıkları var kiii çoğu açıkça ifade edilmez. Mesela kuşlara takanlar var; pencere önlerini pisletiyor diye, çocuklarına takanlar var; alim olamıyorlar diye, dünya malına takanlar var; eskimesin, daima en güzeli olsun diye, insana takanlar var ; devamlı takip altında tutup, kendine malzeme olsun diye … Bir de kafaya bir şey takmayanlar var kiiii mümkün değil, onlarınki belki de bariz değil :))))
Aaaay bi yerde konuyu toplamak lazım, kızı kaldırma saati geliyor, kahvaltı hazırlayıp, sabah şakımaları yapcaz biz Bu arada uçurtma uçtu, hatta çekmece sahilinde uçarken videosu bile var ama paylaşmıyoruz. Şimdi güneş sistemi yapıyoruz, ben malzemeciyim, kız akşamları, kesip, biçip, boyuyor, onun resmini izin alıp paylaşasım var. Bunlar kızımın not yükseltmek için yaptığı performans ödevleri, daha iyi bi karne hedeflemiş, Aaaaay hadi, inşallah, diyoruuuuum veeee telefonu şarjdan çekip odaya doğru, “kuuuuzzzzuuuuuum !!!” diye seslenerek gidiyorum. Size de günaydın, dün geceyi Merkür güneşin kucağında geçirdi, bir yüzyılda onüç kez olurmuş, evrenin kapıları iyilik ve güzellik saçmak için açıldı diyolar, bugün için beklentimiz yüksek, biraz da gayret edicez elbet

11 Mayıs

Bütün sıkıntı inandığımız şeyler uğruna. İnanmak önemli, inandıklarımıza sil baştan yapmak zor, hatta imkansıza yakın. İnandıklarımızı olumlu bakış açıları ile besliyoruz, destekliyoruz, savunuyoruz. Karşı görüşlere savaş açıyoruz veeeee bu açtığımız savaşta aldığımız tüm yaralara, kayıp ettiğimiz tüm saflara rağmen ölene kadar inandığımız oluyor. Tüm bunlar inançlarımızı sorgulamadığımız için, nasıl biliyorsak öyle kalsın istiyoruz. Bu nu her çeşit insanda görüyorum, savunma sistemi diye bir şey var kiiii karşı taraf sözünü bitirmeden harekete geçiyor, lafı daha önce kim diğerinin ağzına tıkarsa, o kazanıyor ya da kazandığını sanıyor, kazanan zaferinden emin olamıyor ama bir düşman kazandığı kesin oluyor, kaybeden bir bakış açısına göre ezik, hatta mağdur, kaybeden daha da bi bileniyor ya da sonsuza kadar susuyor.her şeye inanmak kadar, her şeyden şüphe etmek de zararlı, bunun bir ayarı olmalı da tutturan var mı acep ? İnandıklarımız hep bize daha önceden tanıtımı yapılmış fragmanları seyredilmiş, beynimize yer etmiş şeyler. İnanmak mutluluk sebebi. Bu sabah uyandığımda göğsümü gere gere kötü giden her şeyin, ölenin, biçare kalanın sebebi içeriden paralel yapı, dışarıdan İsrail diyebilseydim, mutlu olmam kaçınılmazdı. Gel gelelim diyemiyorum. Suçlu bulmak insanı rahatlatıyor. Vicdan yükünü azaltıyor. Suçlunun suçlu olduğundan emin olmak zor ama.
Yıllar yılların üstüne eklendikçe tartışma harareti düşüyor, çok dinleyip, az söyleyesi geliyor insanın, bazı insanlarda tersi de olabiyor. Sabah sabah bi sıkıntı var üstümde, “havadandır”, diyesim, Alçak Merkür’e yüklenesim var 🙂
Sabah kahvaltısına patates mi kızartsam, yoksa onu kızın öğle yemeğine sandviç mi yapsam, çay mı demlesem, sabah kahvesi mi içsem, gün daha yeni başlıyor, ikisi de olur, bugün yemek yapmak gerek, çarşı işleri de var, en iyisi başlangıç için kahve çikolata, birinin tadı, birinin kokusu , ooooh miiissss !!! Radyonun kulağını bükelim, kahve kokusu yayılsın eve, kızı kaldırayım sonra da başlarım. Bu gençler insana enerji veriyor, dün akşam kızın arkadaşı bana bi caps yapmış, gül gül bayıldık, kopyala yapıştır, ortaya tablo çıkart şaaaneee olmuş, ne de güzel bir gelin olmuşum anlatamam, caps’i de paylaşamam dermişim. Güneş sistemi de bitti, ellerine sağlık çok güzel oldu, Bugün döküp saçmadan götürürse 100 numarayı kapacak inşallah. Hayatın güzel yanlarından biri kız çocukları, rahmetli dedem “göğe 9 sancak çekilirmiş, kız doğduğunda” derdi
Hayatın pek çok yanı var, birine bakarken diğerini kaçırmamak dileğiyle, Güüüünaaaaaydııııın !!!! Kendimize bir dünya kurmakla olmuyor, kurulmuş dünyanın içinde olmak gerek.

12 Mayıs

Yakın gözlüğü ile yiyecekler canavar gibi gözüküyor, yani o kadar büyük dokular değil ama insan yine de ürperiyor, ekmekteki gözenek az önce bi şey yutmuş gibi, Ben onu yemeden o başka bir şey yemiş sanki. Yakın bakış dedikleri bu işte. Hatta derinlemesine bakış bu da, aaaah aaaah vakitlerde sınır var. Takılıp kalamıyoruz, kalanlara da sapık muamelesi yapıyoruz :))) Hayat çelişkililerle dolu hem ince detay isteriz hem de didiklemekten kaçınalım diye tavsiye veririz. İşte her şeyin bir orta yolu var, hatta ortalık uzmanları var, var da aradığımız içselliğe ulaşamıyoruz, hattlar dolu, kapalı, “amaaan işte yaşayıp gidiyoruz !” bazen çok yerini bulmuş kestirme cevap oluyor. Hele bi de içinde huzur kırıntıları var ise, o zaman “Oleeey!!!” Mutluluk da yumurta tavuk gibi, mutlu edilince mi mutlu olunur, mutluluk verince mi ?
Sabah sabah kafayı dinç tutmak lazım, benim radyocu yine bi yere gitmiş, program şarkı türkü. Şimdilerde yüksek sesle müzik dinleyen yok, herkes kendi kulağına çalıyor. Devamlı radyocu olduğumdan yeni şarkılardan haberim oluyor. Ortalık yine aşk şarkılarından geçilmiyor 🙂 Bizim kuşak şarkı sözlerini hislerine tercüman yapan bir kuşak idi. Şimdi hisleri anlatan emojiler var. “Alem yansa da, dünya dursa da aşıklar ölmez” Bu her konunun aşığına uyar mesela, bi de soru cevaplı olanlar var. Ben dünyanın en büyük aşığı olabilemem, kimsenin koynunda yüz sene bin sene duramam, amaaaa Bağdat’a gitmek şart ise illa ki giderim, gerekirse iki gözüm kapalı 🙂 “Yine seni sevmekten başka hiç bir şey yapmadım bugün ” diyen Ayla Çelik’e cevabım :)))) Güzel şarkı yumuşak yumuşak söylüyor, bir zaman aralıksız dinlene bilir, tabi ki de ruh haline bağlı olarak.
Bugün kahvaltıyı önden hazırladım, kızı bekliyorum, “Pıtırcığım, pirensesim” diye çağrılan ev kölesiyim ben :)))) Hatta gönüllü mutfak hizmetlisi, seviyorum, yemekler yapmayı, sevdiklerimle yemeği, bu arada diyetten çıkmadım, az gevşettim, o da Ramazana hazırlık, bu sene günler uzun ve orucu yatıp yuvarlanıp tutmuyoruz, hayat devam ederken arasına koyuyoruz. Metabolizma savaşlarını biraz yazıcam inşallah :)))
Müzik eşliğinde mutfağa gidiyorum, çağrıldım, aaaaa sakladığım çorapları bulmuş alçak kız :)))) Ana kız olmak biraz ortaklık gerektiriyor, biz de çantada, çorapta, bir takım üst baş da buluşuyoruz, genelde ben kandırılmış oluyorum, olsun bakalım, kızlarına kanar anneler zati, onlar geride kalan yılların çıkıp çıkıp renkli olarak gelmesi gibi
İçimden geldi, cümleten öptüm sevdim, günaydın dedim

14 Mayıs

Bahar aylarının sonuncusunun da sonu gelmek üzere. ne çabuk geçti. Hatta baharı görmeden yaz geldi. O da acele ile geçer mi bilmem. Sıcakla aram yok, nemli havayı, halsiz bırakan sıcağı sevmem. Dün sabah çantamı hazırlarken, yaşlandığımı hissettim. Ruhen değil ama 🙂 Evden çıkıp gittiğim her yer “çılgın proje” sayılır. Hele Adalara günü birlik gidip gelmek. Çılgın ötesi. O yüzden özenle çantamı hazırladım, dermişim :)))) Bir adet yelpaze, sıcak basar diye, Bir adet şal, yel vururunca tutulmasın boynum boğazım diye, okumalık bi dergi, yol uzun, yazmalık bi mini defter, aklıma gelen bir şey olursa, gerçi telefona da not alıyorum ama kağıt kalem başka. Naneli sakız, ferahlık versin diye, ıslak ve kuru mendiller, olmazsa olmaz, bir iki mini şeker, çikolata filan, gördüğüm ağlayan çoluk çocuğa, yakın gözlük, güneş gözlüğü, bir adet katlanmış bez çanta, naylon poşet almamaya gayret ediyorum, çok amaçlı büyük cüzdan, emekli kimliğim, anahtarlarım … doldu çanta. Sonuçta kola asmalık, bir kapasitemiz var. İçinde kadın olduğumu belirten hiç bir şey, tarak, ruj, kalem, parfüm … felan. Eskiden olurdu ama şimdi yer kalmıyor. Hatta bir ara lodos olur ise adada kalma ihtimaline karşı” bir kat da çamaşır ile bir mini havlu da atsam ” diye düşünmedim değil. Sonradan kırk yılda bir Ada da mahsur kalma ihtimalim olsa çabucak “B” planı yaparım dedim, kesin yapardım, evden çıkarken evin yemeğini, ekmeğini , iki günlük temiz kıyafet stokunu yapmış, çıkmadan yatakları toplamış, kahvaltı edip, ettirmiş bi anne olarak huzurlu idim. Güzel bir gün oldu, daha çok muhabbet ve yeme içme içerikli. Pek çok bilgi paylaştık. Kitaplar, filmler,festivaller,otlar, çöpler, seyahatler, geriye dönük sorgulama, ileriye dönük planlar, tavsiyeler, öneriler … vakit nasıl geçti bilemedim. Fakat trafik ömür tüketiyor, havada, karada, suda her yerde trafik var. Yer gök Arap Turist. Vapurdakiler insanı zorla ırkçı yapıyor, yediler içtiler, çöplerini yerlere serptiler, bi de rahatlar, el kol, hareketleri ile sohbet, şapur şupur sesli öpmeler, içimi daralttı, neyse ki deniz havası vardı. Burgaz Ada nispeten daha sakin. İlk önce İngiliz Kahve, sonra Sait Faik Müze, Limon’da yemek, Sinem’de dondurma tavsiye edilir. Bizde tavsiye üstüne gittik zaten. Tuvalet ihtiyacınız olursa Müzeye güvenmeyin, tuvaleti saygısız bir güvenlik tarafından kapalı tutuluyor, Bahçeler müsait ama biz medeniyet gördüğümüz için tuttuk, En acil olanı girdi, öbürü paralı bir yer buldu, küçük 2 lira. Bu aslında hiç komik değil, bazı ilaçları içen insanlar var ki onlar için tuvalet çok acil ihtiyaç oluyor.
Bugün nikah bölgemizde olduğu için, evdeyiz, yolları 6.000 davetli ve korumalar tutmuş olacak, dün de 8 kişi şehit olmuş, Bir de patlama varmış, 20 kişi kayıpmış … felan ama yas tutmayı gerektiren bir durum yok. Düğün dernek hayırlı iş ertelemeye gelmez. Kep giyen akademik muhtarları şahit yazarlar mı acep, bu arada 5 İşidli hapisten kaçtı, kimler duydu bu haberi, neyse Kilis’ten doğru sınıra giderken vururuz onları artık. Kendimi mutfağa kapatmaya gidiyorum, aklımda denenecek tarifler var, şekil verdiğim ürünler “elimden bi güzellik çıktı” diye beni mutlu edecek, ama ruhumun iç derinlikleri çok bilinçli ve çok farkında,bir şekilde yaşamak gerek, Gayret bizden, ilahi adalet beklemede, umutlar ekildi, yeşercek inşallah … Mümkün olan en iyi hafta sonlarından biri olsun dileğiyle, Günaydın

16 Mayıs

Çekirdek ailenin beşte üçü BJK lı beşte ikisi GS lı. Ben; “Tencerem var, tavam var, UEFA dan kupam var, CİM BOM luyum havam var” olan taraftayım 🙂 Futbol ile ilgim mecburiyetten, eş, çoluk, çocuk, baba, kardeş bağlantıları. Fakat sol açığın 10 numaralı formayı giydiğini (acaba sağ mı, numarayı da 1 den 11 e kadar düşünelim), ofsaydın rakip ceza sahasında toptan önce mevzilenen futbolcu olduğunu bilirim, arada Derin Futbol Programına magazin niyetli bakarım 🙂 Pencereye bir bayrak asacağım ama, azzzz sonra. beşte üçe ceessttt !! olsun.
Kutluyorum BJK yı ve çileli taraftarını, özellikle de eşimi, çocuklarımdan bir kısmını, formayı kapan yola düştü dün akşam. Gerçi gündüzden başlamışlardı. Dün bir sıcak hava, bir yoğun trafik vardı kiiii, tahminim bundan sonra böyle olacak. bu İnsan ve araba yoğunluğu içinde biz de geleneksel akraba kahvaltısını yaptık. Bir kaç yıldır yapıyoruz. Henüz yolu bilen taksiye rastlamadım, CPS de bir yere kadar. Dün de geleneksel buluşmaya geçmişe göre daha aza indirgenmiş olarak, geleneği bozmadan kaybolarak gittik :))) Özlem ve hasretle beklediğimiz buluşmaya el emeklerimle katıldım.. İlk deneme olarak ; Burmalı, Oklavadan çekme, Yaşlı gerdanı … da denen tatlı yaptım. Beze sayısı çok olunca yarısını tuzlu yaptım. Rahmetli annem ; “Baklava yufkası yaşmak gibi olacak, bir yanından bakınca öte taraf görünecek” derdi, açıp açıp yufkayı gözüme tutup karşılara baktım, inceliğinden değil ama deliklerinden görüntü almaya başlayınca bıraktım. işin ustası halam “ilk deneme için fevkalade, denemeye devam ” dedi. Tuzlu daha başarılı olmuş, bol derin de kızartma yaptım. Ne kadar yedi isem, hala acıkmadım, ipin ucunu kaçırmamış, fezaya salmış gibiyim. Neyse telafi edeceğiz, akşamki yağmur camları “Allahaşkına beni sil !!!” haline getirmiş, malum pazartesi, evin içi evin dışına benzer durumda, an itibari ile boş bir pet şişe, çubuğu ve kağıdı ile takım dondurma çöpü, geniş bir alana yayılmış kuru yemiş tabağı ile bakışmaktayım. (tabak dışına taşmış da denebilir) Her yer her yere karışmış, ev sporu zamanı yani, gerçi uzmanlar ev işini hareketten saymıyor ama bizim ev konu dışı bence. Uzmanların uzman oldukları konuları genelleştirmemek lazım. Arada özel durumlar çıkıyor. Ama halkımızın genel özellikleri çok var. Dün az bir yeşillik bulan üstünde mangalı tüttürür vaziyette idi. “Aklına geldikçe mangal yap (zaman, mekan önemli değil, tamamen arzu meselesi), ev aldığında mutfak balkonunu kapat !!! ” işte biz buyuz :)))) Aaaay aklıma geldi ; New York ‘da ikene, bir kurban bayramında Türklerden biri küvette kurban kesmiş, kan aşağı daireye sızıntı yapmış, (orada evler kağıttan az hallice olunca, ben hamile iken gece kalktığımda evde bir tur atınca büfedeki tabak çanak zangır zangır titrer idi, benim heybetimden değil, malzeme ince :)))) ) Komşu da Türk karısını kesti diye polis çağırmış. Konu hem komik, hem trajik, saat ilerledi, derin derin irdeleme zamanı yok.
Bu arada Hakan GÜnday’ın Daha’sını okuyorum. Yine güzel, yine akıcı, yine çarpıcı, İsa ile on iki havari, kutsal kase, Afganistan’daki Buda heykelleri insan ruhu ile bi güzel birleşmiş kiiii sonra anlatacam. Arada ağır sahneler var, insan kaçakçılığı üstüne ödüllü bir kitap, ödülü hak etmiş. Bazı zamanlarda gözümüzü kapayınca korkumuz kaybolacak sanıyoruz da o öyle değil, Devekuşu misali oluyoruz, korku yüreğimizde bekliyor, unutmak isteğe bağlı değil beyin işi, unutmak, unutmayı istemekle ters orantılı, unutmaya çalışmak aslında olayı iyice beyine kazımak, napcaz peki ?????
Yeni bir çay karışımı içiyorum, otçu çöpcü arkadaş getirdi. Bir uyuyorum, bir uyanıyorum resetlenmiş gibi oluyorum :)))) Gerçi uyku ile çok şükür problemim yok ama kalitesi arttı sanki, az ve öz oldu :))))
Vakit gelmiş, kızı kaldırma ve güne başlama zamanı, aslında ben başlayalı çok oldu da daha aktif olma zamanı, hafta ortasından itibaren yoğun bir hafta, yapılmış planlar var kısmet faktörü ile değerlendireceğiz inşallah. Cümleten iyi ötesi bir hafta olsun, Cümleten kalbimize genişlik ferahlık dolsun, tabi ki de yollarımıza müjdeci kuşlar konsun, Cümleten günaydın
Önemli not ; Adaya gittiğimde leyleği değil, leylekleri havada gördüm. Sonuçlarını bekliyorum inşallah :))))

17 Mayıs

Sabahları hava kış havası gibi oluyor, güneş nazlanmaya başladı. Öğlene ısıtıyor, hatta yakıyor, sabahlar kandırıkçı, sabaha göre giyinip, öğlene pişman olanlar var ama geneli öğlene göre giyinmiş oluyor, eni konu yaz geldi sayılır. Şortlar, sandaletler çıkmış, ben henüz kısa mesafede parmak arasındayım, ama çorapla vedalaştım, ayakkabımı çıkarmayacaksam giymiyorum, dermişim :)))) Dün Azeri Tv sinden bir hava durumu paylaşmışlar ;”Verdiğim melubetlere de ö gader inanmayın.Burnunuz girmeyen yere de başınızı sokmayın,Yer onun, gok onun özü biler ” Aynen, şu aralar tahminler dalga geçer gibi, ansızın yağmur çıkıyor, lodos çıkmıyor :)))) Zaten bu ülkede tahminlerde isabet yok, bakınız metrobüs 🙂 Kulağım radyoda Bireysel emeklilik hazır imiş, maaşlardan 600 tl kaynak olacak ama bakalım nerelere, bakınız, ÖTV, işsizlik kesintisi. Ülkenin bir yanı kırılmaya devam ederken, bireysel silahlarda can alıyor, çoğu havaya açılan sevinç ve uyarı atışlarından. Helalleşme de aldı başını gidiyor, iki dudağın arasında mı zulümleri bağışlama. Ben özür dileme ile aynı tutuyorum. Yap yap helallik iste, özür dile, neymiş fıtratımda fevrilik var. Benim de var ama Allahtan korkup, kuldan utanıyorum. Bi de tersine döndü, mağdur özür diliyor, bakınız Bakan dayağı yiyen güvenlik, bu arada bakanın eskisi olmuyor, demek, devamlı bakıyor bakan olan.Ankara Belediyesinde kayıp para varmış, Genelkurmay şahitliğini merkeze bildirmemiş, bildirse ne olacak ki, bugün bıyıklı birine şans gülecek, hatta kahkaha attıracak,
Dün işimi bitirip soluğu çarşıda aldım, kızım bana bi hırka al dedi, yani ince bir üst, favori mağazalarımız var, tek tek dolaştım, birinde bulup aldım ammaaaa zorla beğendi, kızı alış veriş listesinden sildim :))) İki de bir gelip gelip öpüyor, “alma ama beni yine seviyorsun di mi ” soruyor, “sevgiyi bi barem düşürdüm” diyorum ben de , Aaaaaah çoluk çocuk işleri yaman, tabi ki de ortak zevklerimiz var, ayrı düşenler daha çok. Sevgi azalmaz bence, sevgi insanın özünde var. Yani bazılarının, benim var misal sevmek on yüz milyon bin baloncuğu evrene salmak gibi, ışıl ışıl ömürleri kadar,sevginin ömrü var, azalmaz ama ölür, ama çoğaldığı doğrudur Amaaaan neyse hiç inandırıcı değil ama ben alış veriş sevmem, sadece ihtiyacımı alır gelirim, Gelin alış verişini tepeden tırnağa öğlene bitirmişliğim var kiiii tarih yazdı beni dermişim. Bu arada her şeyin fiyatı daha bi artmış, taksit yapma miktarı bile mecburen değişmiş, değişik diyaloglara şahit oldum.
Esas size bi şi dicem ; Yarın 18 Mayıs çarşamba Avrupa Müzeler Gecesi , etkinlik boyunca saat 19.00 dan 23.00 e kadar müzeler hem açık hem bedava,Yurt çapında 30, il içinde üç adet açık yer var. Ayasofya, Arkeoloji ve İslam eserleri açık. Bilginize, geceler yaz gecesi gibi oldu 🙂 Benim bütün biletlerim bu haftaya yarından gayri “şşşşıııııııııııışşşşşşşştttt !!!! Annenin ŞŞŞanaaaat Etkinlikler var ” moduna geçicem inşallah.
Hayat Kayseri pazarlığına benzemiyor, kazananı yok, zaten o pazarlik yanlış yerlere de gidiyor, birikmiş mültecilere Pakistan örneği var, 79 da gelen Afkanlılar’ın sosyal hayatı zedelediğini görmek 30 yıl sürmüş, şimdi de geri gitsin istiyorlar.
Amaaaan “dünya dönüyor, sen ne dersen de yıllar geçiyor, fark etmesen de”, “sen ne dersen de değmez bu dünya, yıllar geçermiş geçsin sonunda ölüm var ya” Kesin bilgi, ruhu genç tutalım, ha di bi gayret , günaydın

18 Mayıs

“Delilik” güzel mazeret, kendine yakıştırmak mı etiketlenmek mi daha etkili bilmiyorum. Yakıştırmak bilinçli olmak özelliği, kendini tanımak, etiketlenmek işine gelmemek. Sonuçta bir sığınarak sıyrılma yolu. “Hangimiz deli değiliz kiiiii !!!” Kesinlikle delirten şartlar var, insan insanın delirmesine sebep, emeği geçenlere teşekkür edip, ruh hali ile kanka olanlar var. Ben bu deliliğin neresindeyim, ne içinde ne dışındayım, konuya yabancı değilim, var ben de de bi şiler. Emeği geçenler sağ olsun, hatta hakkını helal etsin, dermişim :))))
“Tecavüze uğrayan tecavüzcüsü ile evlensin, beş yıl her şey yolunda giderse, suçu af edilsin !” Bu bir akıllı deli cümlesi, gerçek ve doğru, demişler hakkaten. Bu ifade eş cinsel evliliklerin önünü açmış olabilir mi ? Yoksa mağdur kız ise evlensin, erkek ise cezaevinde halledilsin diye alt başlık var mı ? Kanunların, kuralların başka bakış açılarından gözetlenmesini seviyorum, aslında bu ülkede yaşamayı seviyorum, “vatandaşı olmasan çok eğlenceli, valla !!” Gırgır şamata, neremizle güleceğimizi bilemiyoruz çoğu zaman. Bkz, dün geceye dair Bahçeli, T.türkeş görseli Davutoğlu hareketi.
Dün öğleden sonrayı yarı baygın geçirdim, arada oluyorum, düşük tansiyon eşliğinde toplu yorgunluk atmak benimki. Yatıp yuvarlanma süresi uzayınca bunalıyor insan, Allah kimseyi yatırmasın. Birazdan hayata dahil olmaya başlayacam, inşallah. Dahilim zaten de sınırlarımı genişleticem :))) Hazar gençlik bayramı arefesi, ruhu genç olanları temsil ediyorum :)))
“Heeeey gidi gidikoca dünya gam yükü müsün, söyle fani fani dünya dert küpü müsün, dünya handır, han içinde yaşar o ruh can içinde, rüya gibi gelir geçer insan gam içinde, dertli ağlar, dertsiz ağlar dünya içinde”, “Bugün gelen yarın gider dolup boşalan handır” Heee öyle, bazı şarkılar türküler aç aç bitmiyor, o da bir yere kadar, ne demişler ; Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” , üflemeliler sözün neresinde diyenlerin kulağına üfledim, “Günaydın ”

20 Mayıs

Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmediğim bir sabah. şaşkınlığım kişisel felaket değil. Şaşkın da değilim aslında, sadece hızla akan hayat nehrinde dolanan yaprak gibiyim. Bazı yerleri çok hızlı geçiyorum, bazı yerlerde lüzumsuz oyalanıyorum, ama akışa kapılmışım, dümen elimde değil. Bazı sabahlar böyle, hayatın dümeninde kimin olduğunu, dümeni bilerek, isteyerek mi yoksa cebren ve hile ile mi kaptırdın bilmiyorsun. aslında gayret etsen, dürüst olsan bileceksin de, insanlar ; anlayanlar, anlamayanlar, işine gelmeyenler diye üçe ayrıldığından ilk üçte misin yoksa değil misin bilmiyorsun, amaaaan bilmek istemiyorsun. Budur ; bilmek istemediklerimiz, bilmeye dayanamayacaklarımız yüzünden yaprak gibiyiz. Her şeyin illa ki bir sebebi olmalı,en basit kalp hareketi sevmek bile bir sebebe dayanırsa ömürlü oluyor. Bu sebepler canımıza okuyor, bir cümle kurup altında eziliyoruz, Bir dakikalık cümleyi yanlış anlaşıldı sanıp saatlerce açıklama yapıp, sonra da üstünde “acaba, eğer, belki” ler eşliğinde üç gün de düşünüyoruz, sonra küçük pembe ilaçların eline kalıyoruz. Ruh bilimciler, kişisel gelişimciler, muhtelif koçlar hayatımızı parmaklıyor, bizim yapamadıklarımızı onlar yaptırsın da mesulü olsunlar diye, para döküyoruz, “günah bizden gitsin !!” misali.
Bildiğim bir şey var, bugün evdeyim, inşallah. Burnumu bile çıkarmıcam dermişim :))) Ev içi etkin olmak niyetim, önümüzdeki üç gün, günlerim trafikte ve tiyatrolarda geçeceği için. Ev içi zorunlu hareketleri tamamlamalıyım. Yakama yapışan kişi ve kişiler yok ama sorumluluk duygum var, bir anne olarak yapmam gerek, yemek, çamaşır, ütü, temizlik, yavrulara terapi … angarya değil ama seviyorum, evimi, ailemi, onlar bana layık mı, ben onlara layık mıyım, gerektiği kadar taktir ve teşekkür alıyor muyum, ürünlerimin piyasa hali nasıl … hiiiiiiç umrumda değil, karşılıksız seviyorum, yapıp olmadı denize atıcam dermişim :))))
Dün kardeşlerimle buluştum, daha önceki gün, Taksim, Beyoğlu yaptım kiiii o taraflara mecburiyet dışında artık gitmem, iğrenç ötesi, bütün hatıralarıma filit sıkılmış, zehirlenmiş, ruhunu kayıp etmiş gibi, bi tek Hazzapulo Pasajı içine girince eski halde gibi kalıyorsun, gerisi fakir ve pis turistler, (Allahım beni ırkçı yapma, sadece dilimde kalsın, amin!!!), ranta dayalı mimariler, ve vee estetik olmayan bir sürü şey. Pera’daki sergiye yetişemedim ama akşam Akbank Sanattaki “Kahramanlar Hep erkek” Can Bonomo’lu, Duygu Asena anmalı ücretsiz gösteriye bilet buldum, Kısa ama güzel idi, okuma tiyatrosu deniyor bu gösterilere, D.Asena bildiğimiz ilk ve en kısa ömürlü feministlerden, “Kadının adı yok” demişti, valla, doğru, kadının konmuş bi adı var ama toplumda yeri hala aşağıdan yukarıya çıkmaya çalışıyor. Gençlerin katılımı yoğun idi, Can Bonomo severim, şiir de yazar, diğer çocuklar daha iyi idi ama o da fena değildi, sevdiğim için, işini de sevdim dermişim.
Bi de günaydın deyip kaçayım bari, mutfak sabahları serin iken oradan başlamak niyetim, sonra, sonrası bir birinden bağımsız, keyfi, Kuğu Gölü Balesi’n de gibi kalktığım yataktan, ev içinde favori halayım “Antep’in hamamları, sallanır külhanları …” ile devam edeceğim, “Yine seni sevmekten başka hiç bi şey yapmadım bugün” özlemi içindeyim ama olmaz,” hem sevip hem de hayatın içinde olmalıyım diyenlerdenim,” bir çok şeyi bir arada yapmak gerek, bi duygu bi faaliyet en iyi karışım mı acaba?

21 Mayıs

Yoğun bir gün, helvayı kavurması benden, dağıtım evin genç kızından , evin kızı var, bilin diye değil valla, eli alışsın, dini duyguların din tüccarları tarafından şakır şakır istismar edildiği bu günlerde, inanan, inançlarını sorgulayan, Kamil İnsan olmaya gayret eden biri olarak bazı gelenek ve göreneklerin çoluk çocuk tarafımdan taşınmasını istiyorum. Ömürlerin hesap günü diye bildiğimiz bu gecede zulüm eden zalimlerin günü de gelmiştir diye ümit ediyorum. Cümleten hayırlı kandiller olsun, gelecek senenin daha güzel olduğunu görmek dileğiyle …

 22 Mayıs
Rivayete göre ; Kadın ruhunu şeytana satmak istemiş de şeytanın parası çıkışmamış :))) Şeytanı geride bırakan çoğunluğun kadın olduğuna inanırım, sırf kadınlar diyemem ama. Var, duruşu içini yansıtmayan ama çok ikna edici işi bir yere kadar rast gidenler. Yalnız o yer gelene kadar yerle yeksan ettikleri adam sayısı oldukça yüksek oluyor. Her tür adalet kör ve topaldır, sonra birden açılır dermişim. Eski Türk filmleri gibi, körler görür, kütürümler yürür, fakir kız zengin oğlanı kapar, kül kedisi saraya gelin olur.
Dün kitabımı bitirdim. Çok beğendim, sevdim, hala düşünüyorum içinden geçenleri. Misal Irak’da gayri resmi bir esir borsası olabilir mi ? Kaçırılan bireyler, satılıp, ülkeler arası sessiz sedasız pazarlık konusu olur mu ? Hooop ordan geliyorum, İşidliler hapisten kaçtı, Kilis’e düşen bombalar durdu. Daha bir sürü deli sorum var, Sorup sorup duruyorum gayri 🙂 Kitap dört bölüm. Rönesans resminin dört temel tekniği başlık olmuş ve insan ruhuna uyarlanmış. Hayatta bi söylediklerimiz, bi söyleyemediklerimiz var. ikisi arasındaki uyumsuzluk ruh dünyamızda dalga yapıyor, Dalga boyu boyumuzu aşınca boğulup gidiyoruz. Morfin Sülfat da bulursan bir yere kadar, bulamazsan seni uyuşturacak Linç Yasası var ki Tarih Charles Lynch ‘i bu yasanın babası olarak yazar, ülke ABD, linç edilenler İngilizler, Sene 1850 den evveli, tarih resmi olarak sözlüğe geçtiği tarih, Yasa tarihte kalması gerekirken günlük hayatta yer buluyor olması korkutucu ama gerçek. Halkın suçluya ceza verirken suçlu duruma düşmesi, destekçisi çok.
Mozambik bayrağı ilginç, Kitap, çapa, ve AK -47 ( kalaşnikov) sanki işe silah tüccarları karışmış gibi. Afganistan ile ilgili kitaplarda geçer Bamyan vadisinde kayalara oyulmuş biri 53 diğeri 36 metrelik Buda heykelleri, tapılacak putların canlı olması gerektiği için Taliban 2001 de havaya uçurdu onları, Altıncı yüzyıldan ömürleri o güne kadarmış. Veeee Afyon tarlaları, Afganistan halkını esir alan, başta Taliban’a ve diğer tacirlere sınırsız para kazandıran uyuşturucu ticareti. Anlamadığım şeylerden biridir, kara paranın aydınlık müminlere gelir kaynağı olması, hatta o paranın fakir fukaraya bir miktar yardım ile aklanmış sayılması.Bir yerden düşünmeye başlıyorsun, dönüp dolaşıp kendini buluyorsun da bulamayanların işi bunlar.
Neyse, Hakan Günday’ın Daha’sından geriye kalanlar bunlar ve yazılmamış bir çok şey, okuyun anacım :))
Yazıya geç kaldım ama ev çalışması yaptım, çamaşır, kahvaltı, yemek için ön çalışma … Bugün de tiyatro var, sonra onları toptan yazıcam inşallah.
Hava parlayacak gibi, pazar günü parlak hava iyi olur, olsun işalla, cümleten günaydın, şaaaaneeee pazarlar dilerim …
23 Mayıs
“Biz ne günler gördük, hem güldük, hem öldük, yandık yandık söndük, heyy maşallahhh !!!” Heee valla, aynen öyleyiz. Hayatın şifrelerini çözdük bizzzz !!!! Tüm kuşak başarılı değil, kayıplarımız da var elbet, kimini tümden kimini aklen kayıp ettik, kalan sağlar ansiklopedi gibi, sayfa sayfa engin tecrübe dolu, kahin olduk şekerim, gerçi “Tarih tekerrürden ibarettir” derler de biz bunun farkında olanlardanız. Haberler, gelişmeler, yazılanlar, çizilenler, dedikodular … “Biz bu filmi daha önce gördük !!” dedirtiyor, kimini yabancı sinemada, kimi yerli yapım.
Kahvaltıyı yaptık, sabah haberleri teeee yıllar önceki sabah haberleri gibi, reklamlar değişik ama :))) Bi de tuhaf haber sayısı arttı, ama normal haber gibi sayıyoruz, ne çay toplayan yasama, yargı, yürütme ne de iki ucu bitişmeyen üst geçit bizi şaşırtıyor. Biri ar, namus duygularını çalarken yanında şaşırma duygusunu promosyon olarak götürmüş hazar. “Vakit yok gemi kalkıyor …” Çalarken kızı uğurladım, son eksikleri ayağı asansör kapısında tamamladık, Aaaaay Allah iyi yönde ıslah etsin bu gençleri, dicem de kıyamıyorum, hayat çok zor olacak onlar için. Aklı başında olanları kast ettim, aileden trol olarak yetiştirilenler için dışardan kolay olacak ama onların da iç dünyalarını tahayyül bile etmek istemiyorum, kendi denizlerinde kendileri kazaya kurban giderler inşallah desem, beddua gibi olur mu ? Olur belki, kimsenin direkt olarak kötülüğünü dileyemem, hiç bir suç cezasız kalmaz, bakınız ; Suç ve Ceza kitabı :)))
Yorgunum diyemediğim için, sırtım ağrıyor diyorum, hatta onu da dememiş sayın, neden sonuç ilişkilerine vakıfım. Bu sabah nedense ana oğul ilişkilerine takık olarak uyandım. Beklediği kocayı bulamayınca, bulduğu erkek çocuğunu kocasına yakın duygularla taparak, tapınarak yetiştiren anneler, bunun farkında olamayan oğullar, kaç kişinin başını yakıyorsunuz, saydınız mı ? Kayınvalde ayak oyunları yüzünden ruh sağlığı hasar alan arkadaşımı düşünüyorum günlerdir. Koca aydınlanana kadar koca koca yıllar geçti gitti, giderken götürdükleri de var maalesef. Antidepresanların son dokuz yılda kullanım oranının yüzde 160 artmış olmasının hükumet politikaları ile bir ilgisi var mı diye merhum kısa adama sormuşlardı da cevaba ömrü yetmedi.Bir de farkındalık tedavisi diye bir şey var, depresyona girmeden çıkmaya çalışmak için. Gelmeyin oyunlara demek isterim de iyi insanlar, kötü insanların niyetini çözene kadar atı alan uçağa binmiş oluyor. O kadar hızlı yani demek için özlü sözü şeyettim :))))
“Kolla kendini sıra bana geldi, gezeceğim, seveceğim, görürsün sana edeceğim, bir yeminle, bir ceza ile hakkından geleceğim senin” diye Ajdaaaa dan destek alınabilir, şarkı bizi push etsin yeter :))) Dedim, Araya İngilizce Türkçe salak karışımlı cümle de koyup kaçtım, Hayatı ittirmeye gidiyorum, Mecbuuuuur !!!! Günaydın
24 Mayıs
Bir festivalin daha sonuna geldik 🙂 Geçen yıl leyleği nasıl gördüğümü hatırlamıyorum ama kesin görmüş idim, Bu seneki daha net, yani yeni sezonda beklentim daha yüksek. Elini sallasan festivale denk gelen şu günlerde beni sinema, tiyatro ilgilendiriyor, Caz’ da gönlümden geçiyor ama tarihleri zor, du bakalım, Allahtan umut kesilmez 🙂 Bu hafta sonu da bir şeyler var. Sonra sezon kapanıyor. Tiyatro festivalinde 3 oyun bir de okuma tiyatrosu izledim, daha çok izlemek isterdim, yabancı oyunların fiyatı yüksek,
Bi de yer sorunu var, verdiğin paraya değer yer alamıyorsun, yani bazen, Merhametliler’i daha önce yazmış idim. Sonrakileri döküyorum ;
Kardeşlerimi Arıyorum; On üç karakter canlandıran dört oyuncu, Okuyanlar arasında Rıza Kocaoğlu ki Kuzey ve Güney’den, adını unuttum, Güllerin Savaşı’ndan Cihan vardı. Oyuncuları daha çok tv den tanıdığımız için, rolünü yazmak, adını yazmaktan kolay. Radyo Tiyatrosu tadında güzel bir sunum idi. Ben okuma tiyatrosu ile bu sene tanıştım.
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike ; Amerikan edebiyatından çeviri, Çehov göndermeli, bir aile içi sorun halletme oyunu, kız kardeşler, abi, sevgili, hizmetçi , evlatlık, yaşlı ana baba, yan komşunun genç kızı … süresine göre hiç sıkmayan, çok severek izlediğim bir oyun oldu. Sonunda oyuncularla söyleşiye de kaldım. Tilbe Saran, Nesrin kazankaya, Şefik Erol çok bildik isimler, sezonda oynayacak tavsiye ederim.
Baba ve Piç ; Oyun sayesinde ilk defa Zorlu Center’a da gitmiş oldum. Neyse ben gidene kadar saksı bitkileri büyümüş, her kesime hizmet veren bir AVM olmuş, halk tabakası alt katlarda vakit geçirebilir :))) Salonları güzel ama, Drama salonunda Hande Ataizi’li, Serra Yılmaz’lı, Nihal Koldaş’lı çok iyi bir kadro,sahnede mini bir orkestra, adını yazmadıklarım bile dizilerden bildik, dekor göze hoş geliyor, okuyanlar kitaba sadık kalınmış dedi, Elif Şafak edebi değil de ticari bir yazar olduğu için, konu prim yapacak şekilde, Ermeni Diasporası, ensest, Milan Kundera, Arizona çölleri, erkek evlat meselesi, asi genç kız (ki tabii ki de bu rol Hande’nin idi, bir miktar vücut sergileme fırsatı buldu,şaaaneee değil, dermişim ), Simge olarak Nar, Aşure tarifi, yiyeceklere katılan kalp krizi ile sonuç veren anlaşılmaz zehirler, iki satır da ezan okudular, her yere suya sabuna dokunmadan üstten üstten çakmalar, tam da yazarın en iyi yaptığı şekilde. 90 dakika idi sonradan uzatmışlar, ara ile 45 dakika fark edince eve geldiğimde yarın olmuştu. Gereksiz uzamıştı diye düşünüyorum. Edebiyatta çok laf sevmiyorum, bir okuyup üç hayal etmeli, en az iki de düşünmeliyim 🙂Neyse sezonda da oynayacak, en azından kadroya gidilecektir diyorum. Bu arada Hande’nin film oyuncusu ve ödüllü olduğunu biliyordum, ama devlet tiyatrosundan geldiğini yeni öğrendim. Daha önce de Cihan Ünal ile Özel Hayatlar oyununda izlemiştim, hatta kızımız tüm oyunu şort gecelikle oynamış, tacize uğradım diye de bırakmıştı. bu oyunu da bırakır diyorlar, gişede kayıp olur ama sanatta hayır !!!
Arkadaşım ile önden biraz kahve içip kaynattık, kendisi reklamcı olduğu için kulağı pek deliktir, bana yine okuyacak şeyler getirmiş, hatta bir kutu da çikolatalı pişmaniye :))))
Bize yakın bir AVm de Bülent Ersoy ile Nur Yerlitaş’ın imza günü varmış, ne imzalayacaklar pek merak ediyorum 🙂, belediyenin korulukta üç gün süreli açık hava klasik konserleri varmış, piyanoyu korunun neresine koyacaklar merak ediyorum,metrobüs üst geçitlerinden birinin bacaklarına saksıda kökü olan sarmaşıklar sardırmışlar, bu E-5’e yapılan düzenlemelerini, otoban pejzajını kimler doğa sanıyor ? meraktan çatlıyorum :)))
Merak kediye zarardı di mi ? Cümleten meraklı günaydınlar olsun, o vakit 🙂
25 Mayıs
Umut Kaya’dan Mor Yazma, Barlas’dan Küt Küt, Athena’dan Çilek Bunlar aile şarkılarımız 🙂 Çocuklarla bir ağızdan hoplaya zıplaya söylediğimiz şarkılar. Bu sabah kahvaltı masasına taşıdık, elimiz, kolumuz, dudaklarımız kıpır kıpır, ben araya “Peynir de al, ekmekten de kopar” diye replikler kattım. Güne bi hoş başladık inşallah, çünkü bugünlerde sadece hoş başlanıyor, günün gerisi nahoş hadiselerle dolu oluyor. Tek derdimiz aslında en son derdimiz ama bizde sıralama sorunu var, sıraya bi koyan var, bi de sırayının başını sonuna çeviren, ortayı kaosa döndüren var.
Yaaaa bizim kuşak iyi bilir, sıralamanın Üniversite için önemini, puanın gelir, gönlünden geçenleri açıkta kalmayacak şekilde dizersin, hatta araya gönlünden geçmeyeni ısrar üstüne sıkıştırırsın, sonraaaa sürpriizzzz !!! gönlünün tahtına tanış olmayan kurulmuş.
“Şu beyaz sayfa işi mümkün olsa, ne güzel olurdu” demek bile mümkün değil benim için. Hem olmayacağını biliyorum, hem de olabilseydi çığırından çıkacağını. İnsanın fıtratında eline yüzüne bulaştırmak, bunu da başarı saymak var. Bakanlar açıklanmış, bir insanın bu kadar çok işten anlaması ne güzel :)))) hadi bakalım eğitim şaha kalktı, sıra turizme geldi. Şehit haberleri durmak bilmiyor, her güne bi avanta lavanta hikayesi var, market alış verişi “hiç bir şey yok 20 liradan, 100 liraya dayandı” , aba altından sopalar gözümüze görünmekten öteye geçti gayri. Daha bir sürü şey varken insan ancak güne hoş başlayabiliyor, sonrası meçhul ama illa ki sürprizler oluyor. şaşırtmayan acıtan, anlayanı az anlamayanı çok olanından.
Dünden bir düzeltme var; Hande Ataizi devlet tiyatrosu sanatçısı değilmiş, ama İstanbul Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümü mezunu, Kenterler’de başlamış işe. Bir mimar baba ile prof annenin kızı, Magazin dünyası sayesinde onu Sevda Demirel’den yediği tokat ve tuvalet camına sıkışması, Cihan Ünal ile mobing hikayesi ve eşleri, sevgilileri ile hatırlıyoruz 🙂
İsabel Allende ile tanıştım, kendisi Salvador allende’nin kızı değil ama yeğeni, Latin Amerika ilgi alanım içinde dün Eva Luna Anlatıyor’dan bir öykü okudum, tamamına heves ettim. Ruhlar Evi filminin kitabını o yazmış. Notlarımı aldım, bi de Virginia Wolf’un Orlano’su okunacak sonra da filmleri izlenecek. Filmden sonra kitabını okuyamıyorum. Önce aslını bilmek, sonra neye dönüştüğünü görmek isterim.
Elimde okunacak epey kitap var, yazı okuyarak geçirmeyi hayal edebilirim de pek olmuyor, yazın daha yoğun oluyorum, malum yazlar annelere tatil yapmak için değil, tatil yaptırmak için var. Bu sene oğlan yaz okulundan ders almış, kız sınava hazırlanacak … hayata dair planlar, niyetler var, sonuçlara dair umutlar var, bi geleceği uzun zamana yaymıyoruz, onu eni konu öğrendik de ” Kul hakkı” kapsamı hala sıkıntılı benim için bildiğim her doğru yalan oluyor bu konuda dermişim. Yine de yakama yapışmış olması muhtemel eller için kaygı duyuyorum, bence ben doğruya daha yakınım diyebilir miyim ? Bilmem artık, geldi fetva ayları, bakalım neler öğreneceğiz, bi de sakız ile deniz, bi de diş fırçalamayı geçebilseydik :)))
Aaaay sıkıntı ile günaydın demiyorum, bi gayret bi cesaret ile günaydın …
26 Mayıs
Kendini eğitiyorsun ama bir yere kadar, her beklentiyi silip yeni halini koyamıyorsun yerine. Misal; Nisan Mayıs ayları, Nisan Mayıs gibi Mayıs Nisan gibi geçiyor, sebebi malum, çölleşen dünya ve onu hoyrat kullanan insanlar. Bazı şeyler ileriye doğru uçarken, geride hızından hasar almış, hatta hasar raporu anlaşılmamış, ya da çok sonra anlaşılmış şeyler bırakıyor. Sonuç da Mars’dan ev alsak ilklimi yadırgamıyacak hale gelicez. Neyse karışık gibi görünen ama gayet net olan konular bunlar da “Halkın gözüne gözlük” takanlar, üç boyutlu dermişim, olanı olmayan gibi gösteriyor.
Dün akşam piyanoyu koruluğun neresine koymuşlar, kız ile gidip baktık. Ağaçların seyrek olduğu yere platform yapıp, etrafına sandalyeler dizmişler, hatta ışıklandırılmış ağaçlar, yıldızları yere indirmiş gibi idi 🙂 başkan gönlümüzün başkanı zati, bi de hemşerim, kafadan bir numara :))) Güzel bir konser dinledik, bilgilendik. Geveze Piyanist Emir Gamsızoğlu, hem çaldı , hem anlattı, hatta o çalarken notalarda yazmayanlar bir ekrana yazıldı. İstanbul, Paris , New York ve final bölümleri vardı, Kontrpuan’ı öğrendik, müzikte olanı hayat için diledik. Konsere geldik, yağmur da peşimizden geldi, hiç aklıma gelmedi oysa, Mayıs ayında yağan Nisan yağmuru altında izledik valla. Bu arada görevliler yağmurluk dağıttı, bir ara “tepemize yıldırım düşer mi ” dedim, sonra konuyu var olan yıldırıma çevirdim, biraz üşüdük ama ana kız ruhumuza iyi geldi.
Yeni kitabım ; Tarçın Dükkanları / Bruno Schulz. Polonyalı, yazar, mimar, ressam. Geç keşfedilmiş, Kafka’nın unutulmuş rakibi, Dava’yı lehçeye çevirmiş. Ekmek almaya giderken Yahudi Yıldızı takmadığı için bir Nazi subayı tarafından öldürülmüş. Yazdıklarını okumak, anlattığı incelikler arasında eriyip gitmek gibi, kitap sakin kafa, sakin ortam ve ruha huzur. Bu arada o kadar az bilgi var ki internette, arayınca karşınıza aynı isimde bi de hakem çıkıyor.
Bu arada Prag’da Tarçınlı Çikolata Dükkanı varmış, tarçın önemli 🙂
“Ne yapsam ” diye düşünmeyeceğim bir güne niyet ettim, yani plansız demek istedim, tüm B Planlarına gün yüzüne çıkma imkanı vericem inşallah, Zihnimde yer tuttuklarına göre hayata geçmek onların da hakkı, B şıkkından Günaydın 🙂 
27 mayıs
Bir çırpıda Cuma gelmiş. Bugünlerde hayatımızda ortak olan nadir şeylerden biri günler. İsim olarak hepimiz aynı günü yaşıyoruz. Günün yaşattıkları, dayattıkları farklı farklı. Bu sabah yağmur varmış İstanbul’da, bazı semtleri su görürmüş diyorlar, buralarda koşuşan bulutlar var. çay kokusu ile kendime gelmeye çalışıyorum. bakalım yağmur kendimi geçebilecek mi yoksa ben yağmuru geçer miyim ? Yeniçeriler Tahta surlara saldıracakmış !!! Şehrin kurtuluşu muazzam kutlanacak diyorlar, bir milyon kişi taşınacakmış miting alanına. O gün kaç kişi ölürse ölsün, program programlanmış, Gövde gösterileri, tüm memleket temsil edilmiş olacak, ya da sanılacak. Aaaaay sabah haberleri içimi daraltıyor, yayında zırt pırt gidiyor. Amerika’dan savcı Bharara dudak uçuklatan rakamlar haberi veriyor, yiyen tıka basa yemiş. Dünya böyle işte, paranın adı var, kendi de yatırılmış olarak var 🙂 Kendimi bildim bileli sokaklarda yaşayanlar var. Hatta yatıp kalkanlar var. Koltuğu kapan dünyalık yapmaktan başka işe bakamıyor. O kadar çok işten çıkarılan var ki, firmalar bi kişiye az zam yapıp üstüne iki kişilik iş yıkıyor. Sınavlar şaibeli, elimizdeki paranın satın alma gücü düşüyor. Yollarda günlük olarak kiraya verilen ev afişleri görüyorum, ufak ufak yerlere yapışıyor, derken saatlik olanını da gördüm. Bu evler cami olmayan yerlerde namaz vakti geçmesin hizmeti olabilir mi ? Bu evleri kiraya verenler, bu evleri fuhuş amaçlı tutanlar, kimler acaba ? Ekonomiye kayıt kuyut var mı ? Muta nikahı ücrete dahil mi ? Aziz Yıldırım’ın şekeri çıkmış diyolar, Kupayı Cim Bom kucaklamış da, bir yılda suya 11 kere zam gelmiş, Can güvenliği yok, kalabalıklardan korkuyoruz, seslere duyarlıyız …
Aaaaay” bi tek ikimiz, bi de kedimiz, kıyıda köşede duran biraz birikimimiz, hazırız, gidebiliriz, nereye dersen amenna !”, ihtiyaç anında kırılan kalplerimizi de alıp gitsek, diye düşünebiliriz de gitmekle gidilmiyor, kalıp direnmek gerek, kaçışlar sonunda çıkmaz bir sokağa, aşılamayacak bir duvara rast geliyor, yüzleşip, kabul edip, kurtulma planları yapıcaz 🙂Sorumluluklarımız var, en başta kendimize, canımız bize emanet ise emanete ihanet olmazzz !!!
Bu sabah bana da şiddetli bir terapi lazım, elimden geleni yapıcam da program da yoğun çok şükür. Bakalım gönlümüzden geçenlerle, elimizden gelenler nereye kadar ? Önce mutfak ama “Bu sevdalar boşuna, bu sevdalar boşuna …tey tey tey !!!” Ayak oyunları ile Günaydın :))) Benimki halay için
28 Mayıs
Aaaay dün çok yorulmuşum ama gönlümden geçenleri hayata geçirdim çok şükür. Yağmura doğru öğle vakti yola çıktım, sanırdım ki idari profiline bakınca herkes Cuma’da, değilmiş valla. Tıklım tıkış yollar, araç içleri derken yol ortasında yağmur başladı. Bu arada araç içindeki çocuklar yer yüzünden kavga ettiler, bu bacak kadar veledler, büyükleri dururken, analarını babalarını ayağa dikip koltuk sahibi oldular, bu koltuk sevdası el kadarken başlıyor, mesulü ana ve babalar mı acep ? Neyse ben, yağmur damlalarını ve reklam panolarını seyir ettim, “Lii liii liii limona reklamında Kibariye onaltısında,!” plajdan bakıyor bize, yaşlandıkca geriye dönüş isteği ve dursun zaman, geçmesin yıllar, estetik cerrahi var diyen kadın ve erkekler, olamıyor valla, direnmeyin zamana, bir yeri yaparken, bir başka yer, “yalaaaaannn !!! ahanda şuralarda yılların izleri var!!!” diye bağırmakta. Kadınlardan yüz bulan devlet, hükümet beşyüz küsur sene geriden işlem yapmaya gayret ediyor. Bkz; yarınki fetih kutlamaları.
Boğaziçi’ne geldim, yağmur arttı, sinirli sinirli yağarken, güvenlik “servis geliyor, bekleyin” dedi, bindim, gittim ama, 50 metre bile olmayan yolda 50 litre ıslandım, şemsiyeye rağmen, Şeyh Bedrettin Konulu bir programa gittim, önce 52 dakikalık bir belgesel seyir ettik, sonra üstüne konuşma. Konu derin, üstünden 600 sene geçmiş ama izleri ve müridleri var. Şeyh Bedrettin hem dini hem de siyasi, asılma sebebi ikisinden de kaynaklanıyor olabilir, üstünde çalışılıyormuş. Cemal Kafadar Ortadoğu tarihi uzmanı, Harward’dan. Şeyh Bedrettin’in Fıkıh yönü, hukuk yönü var, kitapları medreselerde ders olarak okutulmuş, komünist, isyancı, alevi yakıştırmaları var, Kerametleri olan bir veli, tam olarak hangisi, Varidat’ın çeviri sayısı sayısız. Esas yerleşim yeri Balkanlar, ülkemizde de yaşayan, gelenek taşıyan müridleri varmış,ama onlarda yaşlı olanlar, gençler pek ilgilenmiyorlarmış, bi de kendilerini Bektaşi’lerden ayrı tutuyorlar, hem de gizli. Güzel bir bilgilendirme oldu, durmuş yağmurun biraktığı kokulu izleri yanıma yoldaş olan bir it ile kapıya kadar yürüyerek takip ettim. Yani servise binmedim. Bitti mi, bitmedi, bacımla buluşup yemek yedim, arkadaşımla da buluşup Eski Şafak sineması yeni Mekan Artı tiyatrosuna gittik, oyunun adı “Burada Bugün” iki kişilik, intihar temalı, bunalımla bunaltan, genç işi konulu bir oyun, konunun ağırlığı bir ara uyuklamama sebep oldu, dermişim :))) Güllerin Savaşı’n daki Cihan buradada vardı, güzel oyuncu, mimikleri hakiki, gerçi kız da iyi idi. Sonuç ; iyi oyunculuk ama konu beni sarmadı, bi sonuca varmadı. Sonra da aynı kalabalıkla eve döndüm, Yine Akbil’ini kayıp etmiş olan kızı yolcu ettim, hatta dilimi de tuttum sayılır, odasını adam etmeye niyet ettim, ben temizleyim de o da yerleştirsin, daraldım artık, bu gençlerin dağınıklık tutkuları da bir yere kadar … Dağınık ama umut verici ve günaydın olsun, umut önemli
29 Mayıs
Gelip geçti sandığımız bazı şeyler hayatımızda sonradan derinleşiyor. Üstüne düşününce mi, yokluğu hissedilince mi, hasar tespiti sonraya kalınca mı bilmem. Bildiğim zamanın geçmiş zaman izlerini özenle sakladığı, gün geliyor şak diye önüne sürülüyor. tabi her şey uzunca bir zaman beklemiyor, sıcağı sıcağına anlaşılmayan yorgunluklar en geç ertesi güne, ölüm acıları üç beş seneye, yokluklar ihtiyaç duyulunca tazelenip canlanıyor. Yalnız acılar değil sevinçlerde sonradan ne kadar değerli imiş anlaşılıyor. Aslında gördüğümüz acılar, yaşarken o kadar acı değil. Ben ölüm korkusunun ölmekten daha zor olduğuna inanıyorum. Bir kaç kez yanına yaklaşmışlığım var ki insana acı sıcaklık gibi yayılıyor. Kurşun yarası alanlar ilk anda hep bi sıcaklık duyduklarını anlatırlar ya o anda insan öldüğünü bilemez gibime geliyor. Gidip gelen pek olmadığı için (olduğunu sanan hikayeler okumuşluğum var, yine de bir ip ucu gözü ile bakıyorum ) konuyu bilemiyoruz, hissettiklerimizi de kelime karşılığı zor, anlayıp da anlatılamayanlar kategorisinde durum 🙂
Buraya nerden geldik ; Dünden geldik, kızı yolladım, kayıp Akbilin peşine düştüm, netekim buldum da 🙂 Ammaaaa odayı yeniden oda yaptım, eşyaların yerlerini bile değiştirdim, üst üste konmuş kitaplarla ağırlık çalışması yaptım, yerleştirmenin bir bölümünü beraber yaptık, ne de olsa özel alan, izinsiz bir şey atmadım ama farkında olamadığım bazı şeyler olabilir :))) neticede ben de bir anneyim, annemden taşıdığım izler var :))) Akşama mutlu ve enerjik yattım ama sabah öyle kalkamadım, an itibari ile üç aşamada eğilip, üç aşamada kalkıyorum, kolumdaki bacağımdaki morları ve kırmızı çizgileri saymıyorum, boynumu elimle çevirsem olacak sanki, ama en kötüsü omuzlarım olabilir, oralarda unutulmuş yükler var … Yaaa işte yorgunluk bugüne kalmış, her şeye biraz biraz sonraya kalıyor hayatta, bu sonraya kalanlar içsel mevzularımız olunca içten içe bizi oyum oyum oyuyor. İnsanda algı geriliği var dermişim, ruhsal bunalımın sebebi sonradan algıladıklarımızı masaya yatırma üstünde halamın bıyığı olsa idi amcam olabilirdi tarzında çalışma, diye de bilimsel olarak salladım, tamamen şahsi bilimimdir :))) Hayatın en büyük özelliği her şekilde sürdürülebilir olması, kas ağrılarım sabah çayı koyup, kahvaltı hazırlamama engel olamadı, çok şükür kızı yolladıktan sonra, verdiğimi hatırlamadığım bir söz üstüne algımı masaya yatırıcam :)))) Eve uzak, hiç gitmediğim, bir lunapark Avm ye gidiş izni vermişim güya, hatta daha çok olur gibi bakmışım, iddia budur, akşam kaçak güreştim, bugün konuyu bağlayacam, konunun kız gelene kadar masadan kalkması dileğiyle cümleten günaydın
Bu arada memleketi komple kurtaranları yok sayarken 500 sene evvel güç kayıp etmiş Bizans’ın elinden kurtulan şehrimizin kurtuluşunu şölene çevirenlere o paralarla neler neler yapılırdı diyorum, kasabın yağı çok olunca paylaşsın taraftarıyım, konu ile ilgili paneller, sempozyumlar düzenlense kaç kişi gidecek, bilecek o da var, şimdi bir piknik havasında yenip içilecek, gaza gelinecek,
yarın kaldığımız yerden devam, sonra tvlere “geçinemiyok, devlet bize baksın demeçleri” Devlet de hangi birine yetişsin, artandan ancak bu kadar oluyor, Bizim buradan gemiler kalkacakmış, namazı müteakip cami önüne bekleniyor halkımız, gemilere minübüslerle taşınacaklar,gün içinde her şey dahil, beni de ısrarla çağırıyorlar :))))) Allahın işi mesaj kumarhane mesajının üstüne gelmiş, aklım karıştı, dermişim. Telefon numaram hala satışta, ne isterseniz o hizmet ile ilgili numara bulurum, bugün olmazsa yarına,
Şaaaneeeee pazar bi olsun, hadi işallah
30 mayıs

Facebook her sabah dayatıyor, anıların var, paylaş diye. bu sabah , bir yıl önce yazdığım yazıyı kırmayavacam paylaşcam, ben okurken yine sevdim 🙂 Günlerden pazartesiye denk gelmemiştir muhtemelen ama, ne önemi var gün isimlerinin, içini nasıl doldurduğun önemli, bugün bir yıl önceki benim, yarın kendim olarak gelirim, hadi işallah 🙂

“Yattık, kalktık, hayata önce evdeki pencereden, sonra da telefon ekranından baktık 🙂 Sonra gözleri içimize çevirdik, “sorun alçak Merkür de imiş ” dedik, yine geri geri gitmiş 😦 bi uzaya çıktığımızda ye feth edelim ya da yok edelim diye ruhumlan kavilleştik :))))
Eeeeeeee “Bebeğim mutlu değilse, uyanır gecenin dördünde, sorun aklıma gelip de gitmeyenlerde …” diye bi ninni söylecek, dizinin üstüne yatırıp de “Nen var kuzum ? ” diyecek, teselli edip, akıl verecek bi annemiz yok 😦Haaaa olsaydı da ne kadarını yapardı o da ayrı bir soru daaaaa, varlığı yeterdi, bacıııım !!!
Mecbur kendimizi, kendimiz teselli edip, mutlu edeceğiz, zati doğrusu da bu, tırnağın varsa ki var çok şükür, başını kaşı modeli.
Çocuklar yatarkene ,sessizcene yapılacakları yapıp, mevsim kızartması yapmaya gidicem, işalla :))) Bol soslu, sarımsaklı, patlıcanlı, biberli, kabaklı, bi de çikolatalı, üzümlü kek, bi de yeni öğrendiğim kremşantili şaaaaaneeee poğaça … ooooooooh miissss alıcam bi dal :)))))
Diyetin içine tükürmiyecem tabii ki de başkaları yesin diye yapıyorum :))) “Sizin mutluluğunuz, benim mutluluğumdur !!!” formatı :)))
Valla attık formatı hayatın tümüne :))) Yeniden, yeni baştan olmasa da bir tazelenme olacak işallah :)))) Umutlarımız bayrağımızdır, dalgalandıkca evrende varlığımızı hatırlatır bize, sahip çıkalım umutlarımıza, oy verelim Merkür’e gitsin :)))))
Cümleten Bonjuuuuuuuuuuuuuur milleeet !!!!! Bi müddet hayata Fransız kalalım, biraz da böyle 🙂
Cümleten günaydın, gönlümüzü hoş tutacak bir hafta olsun, zira sinir stres de kas ağrısı yapıyor.

31 Mayıs

Kitabımı bitirdim, camların büyük bir bölümünü sildim, ütü yaptım … verimli bir gün geçirdim yani 🙂 Verimli gün aklımdan geçenlerin hayata geçmesi demek benim için. Dün akşam Barış Bıçakcı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi’ ne başladım. Bir öncekine göre çerez sayılır. Bruno Schulz okumak ; Bulutların üstüne yüz üstü yatmak, ayaklarını dizden büküp, ters yönde havada sallamak, parmağınla açtığın bir delikten arada sırada dünyaya kuş bakışı bakmak gibi 🙂 Bu arada kendini kuş gibi hissetmek de var. Tabii ki ben yeryüzünde ve bir çok yol ayrımında, kafası dolu, bedeni ağrılı olunca zor oldu, metaforlar başımı döndürdü, tüm öykülerin bir arada olması, kitap bitirmek prensibim olunca zor oldu belki de. Fakat öyküler arasında kuyruklu yıldız, böcek, ayarlanmış saatlere rastlamak hoş oldu. Muhtemel birbirinden haberi olmayan yazarların aynı konuyu farklı incelemesi ilginç. Yalnız Kafka Bruno’yu etkilemiş diyolar, o doğru gibime geldi.
Ben gerekli izini vermeyince kızla ilişkimiz hasar gördü.Normal olarak bir takım triplere maruz kaldım. Kin ve nefret kankalığını taşımak istemediğim için, biraz sessiz kalacağım, hizmette kusur etmiyorum ama, sessiz kalmak, etki altında kalmadan düşünmeyi de tetikliyor, arada iyi oluyor. Anneye bir soruluyorsa, o cevap olumsuz ise elbette annenin bir hatta bir çok bildiği vardır. Hem kız hem erkek çocuklar büyüttüm amma kız biraz daha zor. Fakat çok renkli ve çok da eğlenceli olunca dayanma gücü buluyoruz, dermişim. Allah acılarını göstermesin.
Ben bazı konularda rahmetli annem gibi olmak istemiyorum, Rahmetli kızdığı zaman bir söylenmeye başlardı, konu konuluktan çıkar, gelmiş, geçmiş bir birine karışırdı. Ana tarafımın genetik özelliği, bir konu hakkında günlerce söylene bilirler ve asla unutmazlar, çakacak lafları varsa yerini bulana kadar içlerinde tutarlar, yaptıkları iyiliklerin asla unutulmasına müsade etmezler … felan fistan. Haklarını da helal etmezler, rahmetli annem de bazı kimselere hakkım helal demeden gitti, konu üstüne çok çalıştık ama olmadı 😦 Ahirette bir itiş kakış, kalabalık varsa anamgiller hesap görmek, helalleşmek için oradadır dermişim :))))
Hem inanıp, hem varlığını tekliğini kabul edip, hem kulların iyiliği için en iyisini yaptığına iman edip, sonrada beddua ile reçete göndermeyi anlayamıyorum, o yüzden bende sıfır beddua, tamamı helal haklar mevcut. Allaha havale ederim ve beklerim, canımı yakanın canı yanar, bilirim.
🙂 🙂 🙂 sarılıp, öpüştük kızı yolcu ettim, bizimki bu kadar, mendil en fazla kurur gibi olur Salonun camı kaldı, onu da sileyim, yemek işi var, küçük oğlan bugün eve dönecek inşallah 🙂 Yazlığa bi gidip gelmem lazım, hafta sonu etkinlik, Ramazan için tedarik ve stok gerek, havalar da 32-33 derece gidecekmiş, yazı sevmem, nem beni halsiz bırakıyor, ağız tadıyla gelip geçmesi dileğiyle Günaydın.
Aaaaaah yalan dünya, Polis gücünü her zaman devletten alır, gülme komşuna gelir başına, Eeeeey Fransaaaaa !!!! orantısız güç kullanma ! da kendini görmeyenlerin başkalarını görmesi ilginç ötesi entresan :)))) (Dilimi zenginleştiriyorum, dermişim :)))) ) Bunlarda radyodan kapanış için.

NİSAN AYI GÜNLÜKLERİ


13237831_10154123844386768_7356801778262173144_n

Kuşlara hep heves ederiz de, onlar da bize imrenir mi acep ? yersiz, yurtsuz garipler, bir tek uçabilme imkanları var. pıııırrr ! diye havalanınca her şeyi geri de bırakırlar sanıyoruz da ben inanmıyorum, yani artık inanmıyorum. Gitmek önemli değil, önemli olan gittiğin yere istemediklerini taşımamak. Uçalım; unutalım, geride bırakalım istiyoruz, sanki uçsak olacak. halbuki insanda sınırsız bir işleme, evirip çevirme yeteneği var. ver konuyu, al ayrıntıyı. kafaya takınca, geceyi gündüze ekler, ya yemeden içmeden kesilir, ya da dünyaları yer, konuyu kördüğüm haline getirir insan 🙂 işte ondan, yazarlar, çizeler insan. Üretiyorlar, üretiyorlar, arada anlaşılıyorlar, o da yanlış dermişim :))) Bakalım Nisan ayında neler demişim. Fotoğraf için Ferda Ünür’ün ellerine sağlık, Yazıdan sonra kuşu sorgulayacam :)))

02 Nisan

Nisan ; bir şaka ile başlayan, adına özgü yağmurları olan, bu yağmurları kısa süreli aşkları çağrıştıran, sonunda çocukken muhteşem kutlanan, çok renkli bir bayramı olan, insanları manto ve paltodan soyan, yaza ufaktan ısındıran, içinde 35 senedir bir film festivali barındıran bir aydır. Bu hafta biletlerimi aldım, sağda solda sanat ve kültür şehidi olmaz isek bacımla beraber on film göreceğiz. Başka ülkeler, başka dünyalar, başka diller, başka dinler …
Her şeyin bir sonu var, bazı sonları görüyoruz, bazılarını tahmin ediyoruz, bazılarına da ömrümüz yetmiyor. Bu haftanın da sonunu gördük. Memleketin hali malum, hiiiiiç o dallara basmıyorum. Çünkü ; Hap kadar çocukların bile yaşına başına bakmadan, bir alt yapısı olmadan, ağzından tükürükler saçarak siyaset yapmalarına, kulaktan menfaati kadar bilgi sahibi olanlara sinirleniyorum. Bu nedenle konuşsam, yazsam faydası yok, susuyorum, gönül de bir şekilde razı olacak artık.
Hafta içinde Tomris Uyar’ın bir öykü kitabını aldım, okudum, içine de bir not yazdım, tanımadığım ama kitap okuyan birine kargo yaptım. Benim zincirim tahminimce olmadı.Çok da hayal kırıklığı yaşadım sayılmaz, bakıyorum, görüyorum, anlıyorum çok şükür.
Apartmanın doğum günü çocuklarına da kitap aldım. “üstünüz, başınız, oyuncağınız çok, bu da hayal dünyanız için ” dedim verirken, hemen paketi açıp bağırlarına bastılar ama devamını bilemem. Ben iç huzurumun peşindeyim. Verdiğim sözleri tutmak, birinin elinden tutmak, bir şey öğrenmek, bir şey öğretmek, paylaşmak, sevmek, hoş görmek … gibi beni gülümseten, karnımda kelebekler uçuşturan şeylerin peşindeyim. “Karnımda kelebekler uçuyor” bunu bir kaç yerde okudum ama hissedemedim, yazdım belki bi sihir vardır 🙂 karnımın içi bana pek ilginç gelmiyor. Yağların arasında yorgun bi mide, ondan daha yorgun karaciğer, tembel bağırsaklar, varsa dalak bu karmaşık ve estetik olmayan ortama bir kelebek dahil etmeyi düşünemiyorum.Kelebekli bir mutluluk tanımı olacak ise onu baharla birleştirip, başımda esen kavak yellerinin arasına renk olarak katarım. Mamafih yeniliğe açık olduğumuzdan, böyle bir tanım da var diye şeyeddim, belki onu da yaşarız. konu başka yerlere bağlanacaksa da “Grinin elli tonu” nu okumadım ama bizim kuşak da “100 Fırça darbesi” ni okudu dermişim. Konu uzar giderse tek favorim Nabokov’un Lolita’sı . Edebi dili muhteşem, adına bakıp da aldanmayın, içinde hiç bir erotik sahne geçmez ama düşündürür. Konu ise “dünyanın her yerinde böyle şeyler oluyor” dedirtiyor. Zaten dünyada hep benzer şeyler oluyor, benzer insanlar, benzer sonuçlar var ama bazı şeyler devamlı tekrar ediyor, bir türlü tecrübeye dönüşmüyor.
Nerdeeeen nerelere geldik. Bu da önemli bir sorun, bir yol haritası olmalı insanın. Misal dün korulukta üç kadın gördüm, parkurun başında “yürüsek mi, patates kızartması mı yesek” tartışması yapıyorlardı. Sonunu görmedim. Muhtemelen iyi olan kazanmıştır.
Bir yanlış ile bir doğru devamlı cenk ediyor, iyi olan da kazanıyor. Yalnız, hem doğru, hem iyi, ikisi bir araya genelde denk gelmiyor.
Bir sürü yazmışım, gözüme pek bi kırmızı çizgi çarpmıyor, okumadan basıcam düğmeye, hazar günlük bunlar, ruh hallerinden seçme saçmalar. Zaten,
“Ben yağmura deli, buluta deli, bir büyük oyun yaşamak dediğin, beni ya sevmeli, ya öldürmeli … /Gülten Akın”

04 Nisan

Tam olarak rakam veremeyeceğimiz sayıda insan pazartesine sövüp sayarak güne başladı. Neden ??? !!!! çünkü dinlenemediler, çünkü işlerini yetiştiremediler, çünkü planları planlandığı gibi olmadı, çünkü, çünküüüü. çünküüüüü ….
Bir yığın mazeret. İnsan sebebi olduğu şeylerin sebebini hatta olumsuz sebeplerini başka yerde aramaya bayılır.
“Çoook şükür, yeni bir gün, yeni bir hafta daha, elde var 7×24 saat, aaay bi de bahar !!” demez insan da suratını aşağıya doğru sallar, içini dışını öldürür, tüm yaşam umutlarına fiilit sıkan esas kendi zararlıları kınıyorum.Bu arada filit zararlı haşarat için ev yapımı pompalı bir ilaç, bir pompalı tüfek kadar tesiri var, bizim pompamız kırmızı idi, bak şimdi hatırladım, çocukların ulaşamadığı yerlerde saklanır, bazı yetişkinler intihar amaçlı da kullanırdı.
Biliyoruz ki “yaşamak zor ve zahmetli bir iş” güzel yanları da var ama. Biliyoruz ki “Dünyada kötülük kol geziyor, hatta ordu halinde üstümüze üstümüze solda sağdan geliyor” Pekiii , biz iyi miyiz acaba ? Bir gün içinde kaç kişinin yardımına koşar, bir isteği “angarya” görmeden yerine getiririz, bir gün içinde karşılıksız kaç iyilik yapa bilriz ? Bu cevapların içine illa ki yalan karışır, illa ki savunulacak bir yan vardır.
Beden yorgunluğu, iyi bir uyku ile gider, iyi bir uykunun da 5-6 saati bedene yeter. İyi uykunun birinci şartı iyi kafadır. İyi kafa, iyi kafa yapan malzemelerde değil, sağlıklı düşüncede bulunur. Sağlıklı düşünce de “pozitif değer yüklü, sorumluluk taşıyan, taşıdığı sorumluluğu da uygun yerlere bırakan, ertelemeyen, empati yapan, hoşgörüyü lafta taşımayan, kendini geliştiren, değiştiren. çelişen yerleri dikkate alan” bir düşüncedir kiii düşünmesi bile bazı insanlar için zordur. Kafada kırk tilki, kırkının da kuyruğu var, bir birine değmesin, ama , olmaz, olmuyor.
Diyorum ki ; Şu tilki sayısını bi aşağıya çekelim, her şeyi bilmek, herkesi yönetmek zorunda değiliz. Dünya biz öldükten sonra da dönmeye devam ediyor. Olması için, elimizden gelenleri yapıcaz, olmadığı yerde kader, kısmet deyip, sonucu da kabul edicez,
Herkeeeees işini yapacak, iyi yapmanın yollarına bakıcak, Bekleme ve biriktirme ruha zarar, fırıldak olup menfaat etrafında dönmek çok zarar, eğitim, plan program şart, olasılık hesaplarını kabaca yapıp, olmayacakların olma ihtimali de var demeliyiz.
Hatta cümleten günaydın demeliyiz, hatta “kuş ölür, sen uçuşu hatırla”, “Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” da desek olur.
Aaaay hadi, ne günahı var pazartesini sevelim. İçinde Kandil olan, Festival başlatan, yağmur ihtimali olmayan bi hafta, olan ağaçlar yeşillenmeye başladı, çiçek açtı meyveler,kuşlar iyi haberler getirsin, Allaaaahııım !!!! içimize dışımıza bahar gelsin, cümleten

05 Nisan

Dün haber aldı idim, E-5 de tüm üst geçitler pankartlarla donanmış, meğer “Gençlik yeni anayasa istiyor ” imiş, Sabah arkadaşım resim koyup da not ilave etmiş.”Bu “gençlik” her kimse artık,önce ölmemeyi istese ya..” Bu ülkede gençlik şamar oğlanı, çocukluk hikaye, kadın olmak büyük ceza. Sabah sabah atar yaptım ama devam etmeyeceğim, aklımdan geçenleri dilime gelmeden ört bas ettim, Panama Belgelerinde ismim yok diye kendimi teselli ettim 🙂 Aaaaah aaaah her şey bir günde olmadı, olanların geçmişine inmeye kalksan dipsiz kuyularda kaybolursun. Taze bir suçlu yok, yılanı dokunmadığı için besleyenler var.
Bahar şakacıdır, bahar aldatır, bahar kandırır, bahar havalandırır, bahar uçursun bizi … Baharla ilgili her şeye inanmak, baharı yaşamak istiyorum. Bahar bahardır, ikincisi olmaz, tüm baharlar bir birinin devamıdır, bahar önce içimizde başlar, Yakışır sabaha içinden “bahar” geçen şarkılar. Bahar mı bizim elimizden tutar, biz mi bahara bi el atarız bilmiyorum. Bildiğim tek şey ; dünyanın çivisi çıktı ve oramıza buramıza batıyor, savaş rüzgarları, tamtamlar, eziyetler, orantısız cezalar, cinsel olan, olmayan istismarlar, kara paradan ak yapanlar, sayı ile hanım alanlar, her güne bir fetva verenler, o fetvanın yolunu gözleyenler, çılgın cahil kalabalıklar, o kalabalıklardan uzakta kalanlar … daha neler neler.
Herkes için huzur istiyorum, derdimin sıkıntımın evin içinde kalmasını istiyorum, memleket hallerinin kara bulut gibi üstümde dolaşmasını istemiyorum. Büyük resmin içinde küçük bir parça, çözülebilir, halledilebilir problemlerin sahibi olmak istiyorum. isitiyorum da büyük resim tükrük içinde kaldığı için yerimi bulamıyorum. Daha bir sürü şey , “Allahım !!! her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam …”

06 Nisan

Birisi birisine “Akıllı ol !!!” dediğinde karşısındakinin aklını yetersiz , kendini çok yeterli, hatta fazla aklı olan biri gibi mi hisseder ? Ya da aynı akılda olmaları için karşısındakinin inceden kalına değişmesini mi diler ? Neticede ortak bir istek var, aynı ayak oyunları için aynı hava çalsın !! Memlekette aynı hava aynı ayak yıllardır devam ediyor, ama makyaj çok iyi, aynı sonuçlara, ayrı yerlerden ulaşıyoruz.
Geçici gündem ne bilmiyorum ama kalıcı gündem kalmaya devam ediyor, hatta yerleşti, gitmez hissi bile veriyor. Toplum ; “Kol kırılır, yen içinde kalır” toplumu olduğu , “elalem ne der, ayıp, günah” kuralları ile yönetildiği için her şey normal. Anormallikler birden patlıyor, baskılar, baskılar … derken çocuklara kadar düşüyor tatmin olmalar, denemeler yanılmalar.
İlk çocuğumu kucağıma aldığımda uzun uzun ellerine, elimi tutan ellerine bakmıştım, tırnaklar, kıvrımlar, minik gamzeler, parmaklar, ondaki kuvvet, bakışlardaki şaşkınlık … bir su damlasından nerelere, kucağına alınca sorumluluğunu da hissediyorsun. Bir çocuk yetiştirmek, iyi bir çocuk yetiştirmek en az on kişiyi etkiler. Saksıda yetişmiyor bu çocuklar, yıllarımızı veriyoruz. Koruyup kollarken, korunmasını öğretiyoruz. Bilmez çocuklarım ; İlk anahtar verdiğimde kapıyı açmalarını bir üst kattan izlediğimi, ilk bakkala gittiklerinde arkalarından gidip geldiğimi, ev partilerinde “saat beşte gelir seni alırım” dediğimde aslında kapının önünde beklediğimi, banyo yaptırırken her sıyrığa, her morluğa titreyerek baktığımı … ama onları ne kadar sevdiğimi bilirler, sevmek yanında bir çok duyguyu da taşıyor. Çocuklar ; ticaret amaçlı, soy sop sürsün amaçlı, hava atma amaçlı … değildir. Çocuk kanından canından bir parçadır, özen ve itina ister, var ise eğer bir takım şeylerin önüne geçer, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” olmaz. Oldurmaya çalışanların çocuklarının nasıl ziyan zebil olduğunu görüyoruz. Bu çocuk tacizlerinin tek bir suçlusu asla yok
50 milyon vatandaşın kimlik bilgileri internette imiş,veri tabanı 2011 seçim kurulu bilgileri imiş,Bakan “konu mühim değil değil, geçmişte yaşanmış, bildiğimiz bir konu” demiş, İzlanda başbakanı istifa etmiş,dün meclis laf söz üzerinden yine karışmış, özür dilemesi gerekenler işaret edilmiş,herkes koltuğuna sıkı sıkı yapışmış.meyve sebze kuruş ucuzlamış,bu yıl ekilen lale sayısında bi azalma var, para başka bir yer buldu hazar, Nisan Mayıs ayları, gevşer gönül yayları desek de gevşemedik, gerilmeye devam, Panama’ya gitmeye ne gerek var, ne varsa bizim memlekette var, alası var, en heyecanlısı en ekşıııınlısı var.
Bi huzur yok, aramaya devam ediyoruz. İç huzur olası ama iyi insan olmak için elimizden geleni ardımıza koymayalım , Günaydın

07 Nisan

Bu yılda baharı görmeden yaz gelecek gibi, dün kızım eve dondurma ile geldi. Sezonu açmış. Gerçi bizim evde bi İnternet, bilgisayar yasağı bi de dondurmanın mevsimi yoktur. İnternet her zaman en iyi salondan çekmiştir, kimsenin odaya kapanma imkanı olamadı 🙂 Şimdi telefonlarla odaya kapanma mümkün ama artık gerek de kalmadı,Bazen tüm koltuklar dolu, tüm eller meşgul, tüm gözler fırıl fırıl , bi de geyikli sohbet oluyor, hatta aynı anda film bile izliyoruz :)))) Bir şekilde aile olduğumuzu hissetmemiz lazım, bu da yollardan biri :)))
Soğuk ve ekşi ile aram yoktur, bi tek sade sodayı çok soğuk içerim, eşim ise dondurmayı kasesi ile Amerikan usulu yer, çocuklar diş çıkarırken diş etlerine dondurma sürerdi, yani kundaktan dondurmacı bizim çocuklar, sütü el kadardan bile dolap çıkmış, soğuk içtiler,terleyince üstlerini değiştirmedik, banyo yaptıktan sonra sokağa çıkardık, çorapsız, hırkasız yatırdık, her gün, her mevsim yıkadık … Bademcikleri inmedi ama orta kulak iltihabından epey bi çektik ama sonuçta soğuğa karşı biz korumadık, kendi savunma sistemlerini oluşturdular.
Bugün günlerden Regaip Kandili, kandiller, bayramlar birlik ve beraberlik ruhu olsun diye. Birbirinden nefret eden, diş bileyen, dinin bir sömürü haline geldiği, inançların “öküzün altında buzağı arama” şeklinde sorgulandığı bu günlerde aynı gökyüzünü bile paylaşma savaşı veriyoruz. Tüm dinler, tüm kutsal kitaplar iyilik, merhamet, adalet, hoş görüyü emreder. Dini temsil edenler amaçtan sapınca ruhlar da sapıyor, sapkın ruhlar ortada serseri mayın gibi, yorgun mermi gibi (Bunu da yeni öğrendim, havada hızını kaybedip, hedef şaşıran, tesadüfü bir yere konan mermiler, komplo teorilerine müsait bi konu) dolaşıyor, toplu vuruşlar, toplu sonuçlar veriyor, ondan sonrada kutlama hak getire, herkes istediğini istediği şekilde kutluyor.
Üç aylar; şefaat, merhamet, rahmet ayları, iyi insan olmak için fırsat günleri, komple temizlik günleri, ruhu kötülüklerden arındırma günleri de amacına ulaşamıyor. İnsan her şeyi bir arada yapma özürlü, ne bu dünyadan geçiyor ne de öte dünyadan umut kesiyor. Bunlar geniş konular, yazma ile olmaz, isteyenle çaya çıkalım konuları 🙂
Pişi yapıp komşulara dağıtacağım, hısım akrabamı arayacağım, herkes için iyi şeyler dileyeceğim, tüm dünya için huzur isteyeceğim. Bu arada aklıma orta boy geldi, ben üniversite sınavları için okur üflerken, “anne bu bir seçme sınavı, herkes için dua olmaz, lütfen dikkatli dua et” derdi, şeytani düşüncelerin hep bi başlama sebebi var zaten, ben de duaları “çalışan, gayret edene hakkını ver yarabbim !!!” modeline çevirdim gari :))))
Önümüzdeki hafta evin annesi için film festivali haftası, baba için fuar zamanı, bazı çocuklar için sınav haftası, büyük oğlan için seyahat haftası, kuzey ışıklarını kaçırdı, geyik eti yemeğe İskandinav ülkelerine gidecek deli doktoru arkadaşı ile, aaay hadi hepsi için inşallah.
Bu durumda yazma çizme işleri zor, ara ara gelir günler nasıl geçiyor yazabilirim, filmlerimi illa ki yazıcam dermişim, hem anne hem de entelektüel olmak emek istiyor, gayrete devam,
Öncelikle hafta sonu için yatılı izin isteyen kızıma en az 25 farklı “hayır” sebebi bulmam lazım. Uğurlarken “umutlarım yeşillensin mi ” diye sordu “az su dök, bekle dedim” Gerçi bununla zihin çalışması yaparken öbür işleri de yaparım, bu arada dün ayak parmaklarımdan birini dolabın kapağına çarptım ve tahmin ettiğiniz gibi insana acı veren en son nokta ama müthiş bi acı, bakalım ayakkabı ile durum ne olacak, dondurma zamanı geldi ise parmak arası terlik zamanı da gelmiş midir ?
Cümleten Hayırlı kandiller olsun, Kandil arayıp sormak için bir fırsat olsun bi de Günaydın olsun

11 Nisan

Hareketli bir haftasonundan yağmurlu bir pazartesi sabahına geldik, hoş geldik, hoş da buluruz inşallah. Son dört gündür memleketten haber almıyorum sayılır, kulağıma gelenlere göre değişen bir şey yok. Şehitler ölüyor, vatan bölünsün diye gayrete devam. Geçen metrobüsten iner inmez, çelik yelekli, gözlüklü, silahlı bir polisle burun buruna geldim. Hiç şaşırmadığıma şaşırdım. Evcek sabahtan evi terk edip, akşam geç saatlerde hatta yarın olurken buluştuk, bir iki muhabbet, ” senin günün nasıl geçti, benim ki nasıl idi “, akşam yemekleri genelde sokaklara denk geldi, ama evde de yemek var idi, ben hep eve aç geldim, mümkünse sokaklarda tuvalete gitmedim, benim böbrekler evi tanır zaten :)) Yani diyeti bozmadım, hijyene dikkat ettim. Her yer bi kalabalık bi kabalık idi kiiiii, insanlar, araçlar salkım salkım. Ben bu arada kendimi mutlu ederken evi de ihmal etmedim, gelince bir iki toparlayıp, eşim gelene kadar bi fasıl uyudum, sonra herkes yatmaya gidince kalkma saatine de az kalmışken bi daha uykuya niyet ettim amaaaaa, tutturması çooook zor oldu, böyle olunca da saat çalınca insan, “ne oluyoruz” diye bi şaşırıyor, alarmı susturmak için tüm saati bağrına basmak zorunda kalıyorsun.
Bu sene yeteri kadar lale ekilmemiş, sanırım bütçeyi Taksim’e taş döşemeye ayırdılar. Meydanın iğrençliğini anlatmaya kelimeler yetmez. Festival Taksim’de sönük geçiyor, oralarda hala bilet var, fakat diğer sinemalar dolu. Dünkü söyleşide sorularında İngilizce sorulması hoşuma gitti, ilgili ve bilgili gençler umut veriyor, altı film izledim, dün akşam da yazdım zaten, hepsini de beğendim. Gördüm ki ; Kimine göre tesadüf, kimine göre kader ama hayatımızın bir anda dalgalanıp, ters yüz olduğu zamanlar var, misyonerler de cemaatler de aynı kapıya çıkıyor, güzel bir şey zorla çirkine dönüyor, ana baba evlat üçgeni varsa kardeşlerle çokgen oluyor ve illa ki köşeler bir yerde birleşiyor, herkesin aşka, sevgiye, huzura özlemi var da bildikleri yol bazen çıkıyor, bazen çıkmıyor. Yaşlanmak, varsa ömür kaçınılmaz, illa ki bir yerden kaçak oluyor, kendine bakmalar, germeler, sağlıklı beslenmeler … felan fistan bir yere kadar, aile olmak herkesin dileği ama “nasıl olunur, olunduğunda içinde nasıl durulur” işte sorun burada.İnsan her yerde aynı insan, davranışı toplumsal izler belirliyor, her toplumda öğrenilmiş, nedensiz niçinsiz davranışlar var, bunları fark edip de sorgulayanlar, baş kaldıranlar, asiler rahatını bozduklarına göre kötüler, rahat vaad ettiklerine göre iyiler. İnsan esas söylemesi gereken şeyleri söylemiyor ama söylemiş gibi karşılık bekliyor. Bu da içimizin dışımızın bir olmadığının en büyük kanıtı. Beklentiler; beklenenle bekleyenlerin sorunu değil, beklentiler herkesin sorunu. bunu aşanlar var gibi de yine de şüpheli, bir ılık dalga ara ara dolanıyor vücutlarda, söndürmekte elimizde ateşe çevirmekte.
Sevdiğimiz şeylerin peşinden gitmekte fayda var. Önce iç huzur, herkesin iç huzurunun da değişik yöntemleri var. Ben başka dünyalara bi bakıp tekrar kendi dünyama dönmeyi seviyorum. Mutluluk ile huzur doğru orantılı, bazen şükür, bazen tefekkür, bazen empati, bazen …
Bugün evdeyim, ilçe sınırları içindeyim inşallah 🙂 Pazar gününe kadar festival devam ediyor, daha bi belgesel beş filmim var 🙂 Hayat hızla akıp giderken ona ayak uydurmak gerek, her işin başı sevgi, saygı. Haydin, herkes rollerini oynamaya başlasın, makyaj serbest. Cümleten günaydın, iyi bir hafta olsun, yağarsa Nisan yağmuru şifa derler, ıslanın gitsin

12 Nisan

Nisan yağmurlarına takıldım. İki gündür akşam üstü yağan yağmurdan şüpheliyim. Gerçi takvime göre bu şifalı yağmurlar 14 Nisan ile 14 Mayıs arasında ama her şey değişiyor, belki o da değişmiştir. Konya’da Mevlana Müzesinde Nisan Tası var, Dışı dua yazılı, derin bakır bir tas, kapağı da var, içine toplanan su, okunur, şifa için dağıtılırmış. Kırk ikindi yağmurları da derler, eskiden Konya’da yağarmış. Bir sene kırk gün yağdığını ben de gördüm. Bize çocukken derslerde yağmuru ağaçlar çeker diye öğretmişlerdi, şimdi yağmurlar beton suluyor, Ayarı da yok zaten, ya hiç yağmıyor, ya da her şeyi önüne katıyor, bir çok nedeni var tabi ki de.
Dün BJK eve dönsün diye programa ara vermiş idik, bugün kaldığımız yerden devam, Akşama bir filmim var, evi yola koydum, büyük oğlan bu hafta sonu gidecekmiş, kızın kurs işini de hallettim. Bir butik dershaneye para basmaya başladım. Kızımdan umutluyum, hep derim, dereceli oğullarıma zekası beş basar da her zaman kullanmıyor, bu sene serbest bıraktım, ara ara kullanıyor, dersleri daha başarılı, dün yine ojeli gitti, demek ki bir şey demiyorlar, “Eğitim ve öğretimin kılık kıyafetle ne ilgisi var, olay beyinsel, ojesiz tırnaklar, bol paça pantolonlar zihne kısa yol mu açıyor” diye de bi savunması var, haksız da değil. Zaten bu kız çooook renkli, bu ay içinde doğum günü var, çarşıyı eve taşımaya başladım, bu aralar ne alırsam, doğum gününe sayıyorum :)))) Kafamda bir parti hazırlığı var, eğlenme ihtimalimiz yüksek :))) Kız başka şey canım, bazen çok gülüyoruz, bazen ben onu koridorda bekleyip ” Böööööh !!!” diye korkutuyorum, tamam, etik değil ama yapıyorum işte, bulaşık makinesini boşaltması, dolabını düzeltmesi konularında ısrarcıyım, tabii ki de on istekten üçünü zor yapıyor ama akşamları çay yapıyor, internetten komik videolar yolluyor, geçinmenin bir orta yolu var,
Çocuklar iyi hoş da onlara iyi ve güzel bir dünya bırakamıyoruz, bir yandan radyo dinliyorum, kusacak gibiyim yeminlen. Herkes kendi doğrularına taraftar toplamaya çalışıyor, namus her şeyin önünde gidiyor da savunma yapanlar hırsızlar, yalancılar, şerefsizler. Şerefsizin tanımını yanlış mı biliyoruz. Her taraf tezgah, bu tezgaha gelenler aptallar diye sanırdım da değilmiş, bir yazı ile aydınlandım, bunlar aptal değil, ahlaksızlar.
Benim inancım tam, her şeyin bi hesabı var, stad niye iki kere açıldı diye düşünen kaç kişi var ?
Cümleten günaydın, bahar ortalığı yeşertmeye başladı, umutlarımın umudu var Eski günleri geri istemiyorum ben, varsın mazi fotolarda, hatıralarda kalsın, yeni günler, yeni güzelliklerle gelsin, bahar yenilesin bizi, hadi işallah 🙂

13 Nisan

Etnik kökenimiz Karadeniz olunca biraz tekinsiz derler bize. Anlık değişimlere gebedir ruh halimiz, genelde cümleten böyleyiz de başka bölgelerle karışınca kendimize çeki düzen vermeye gayret ediyoruz mu acaba ? Ediyoruuuuuuuz !!! Misal ben İç Anadolu’ya gelin gitmiş mi sayılırım, sayılırım, biraz gittim, 18 yıl kadar, oradan bir sürü davranış şekli öğrendim. Daha sakin, daha gizemli, daha planlı insanlar.(Planlı derken içten pazarlıklı demek istemiş olabilir miyim, olmam, olmam , diye bi kıvırdım) Bizim yöre insanı gibi anında dökülüp saçılmazlar, Sabrımın temellerini evlilik attı dermişim :))) Eşi seçip kendi bölgene taşımak başka, seçilmiş eş ile onun bölgesinde yaşamak başka, toptan hepsine tecrübe diyoruz, tecrübe edip yazıyoruz deftere, sonra o defter zihin sandığına, arada açıp bakıyoruz, “ictahatı birleştirme kararları” arıyoruz. Aaaay bu terim de aklımda Hukuk derslerinden kalma. Benzer olayların farklı sonuçlarından bi sonuca varma. Amaaaaan hayatın tümü muhasebe zaten, kasaya giren hiç bir şey kaybolmaz, hiç bir şey yoktan var olmaz, her şey bi şeye tekabül eder. “Ara ara, yakın mesafe bitmiş olsa da …” Bi de ne aradığımızı tam olarak bilsek, “daldan dala !”
Akşam yatışımdan belli idi, sabah kalktım, cin tutmuş gibi. Kahve ile bilinç altını suçluyorum. Biri iç, diğeri dış mihrak olan bu sebepler yüzünden pırıl pırıl bir sabaha bulutlu uyandım. Halbuki kara bulutluk ne var, Nurlu ufuklara yelken açmış gemilerde pranga mahkumları gibiyim. Ben de devamlı memnuniyetsizlik hali var, her şeyi bazı insanların anladığı gibi anlayabilsem.
Genelde bilmediğim numaraları açmam, geçen bi açasım tuttu, bir partiye kayıtlı imişim, bilgilerim güncellenecekmiş, tahmin ettiğiniz parti, şu sıra yine saymaya başladılar , kapıya da geliyorlar evde isem açmıyorum. Kadın daha konuya girmeden, “Ben parti üyesi değilim” dedim, “o zaman niye bizi meşgul ediyorsunuz, merkeze gelin de kaydınızı sildirin”, “Ne işim var merkezde nasıl kayıt etti iseniz, öyle silin ” dedim. Bir sürü kendine göre geçerli neden saydı, biri imzamı atmışmış, gelmem lazımmış, gitsem iksir mi verecekler acep ? Dönmeli iksirden, yapıp ettiklerime “ne içtin bacım !” dedirteceklerden, dün ben yokken akşam üstü bi daha gelmişler, bu arada kadın bana “geliyoruz, geliyoruz evde bulamıyoruz” da demiş idi. Allahım gülsem mi ağlasam mı çoşsam mı karar veremedim.
Bir hava durumu sayfası takip ediyorum, meteorolog kuraklık had seviyede, yağmur yok, üçüncü hava alanı kuzey ormanlarının içine tükürdü diye yazmış, O malum partili biri de “sen milyonların takip ettiği bir sayfasın, kalkınma hareketlerine darbe vurucu açıklamalar yapamazsın” diye yazmış, dingil ! hakket dingil bunlar. Tek başına bi işe yaramayan, teker döndüren, mesafe aldıran, dingiller, ben argo anlamını şeyeddim ama.
Dün yol boyunca bir kadının telefon konuşmasını dinledim, rüyasına kadar anlattı, sonra da yanlış yerde indi, içimden “adalet ola bilir mi” diye sordum, Film fena değildi, aslında hoş ve eğlenceli, tıklım, tıklım dolu idi, İtalyan işi, sonra toptan yazıcam, Bugün pazara gitmeyi düşünüyorum, Şu yapışık içsiz bezelyelerden alıcam, biz onun tavasını yaparız, aynısını patlıcandan, fasulyeden de yaparız. Bu bezelye çok kısa ömürlü oluyor, bi görünüp kaybolur, belki bulurum diye tabiat bilgili komşumu da yanıma alıp, ağaçlara, dallara, yeşillere, allara … baka bakaaaa gideriz diye niyet ettim. Belki mısır unlu, yumurtalı, anne hatıralı bi tava iyi gelir ruhuma, penceresiz kalcak gibiyim, anneeeee !!!!
Cümleten günaydın, elime telefonu alıp, koridor boyu “kuzuuuuum !!!!” diye ilerleyerek kızı kaldırmaya gidiyorum, O yatakta oyalanıp, geç kalma çalışmaları yaparken, ben de ayakta ağzına tıkılacak bi kahvaltı hazırlayım, aaaah aaaaah bu çifter çifter içilen kahvelerin, gözü ne olsun ?????

15 Nisan

Eve şöyle bir bakınca üstünden bir pazar günü geçmiş havası var, dün bütün gün cuma zannettim ama bugün cumartesi gibi hissetmiyorum. Bugün ne hissettiğimi hissetmeye gayret ediyorum. Takımdan ayrı düz koşu yapasım var. Parkur düz değil, niyetler yoldan çıkmaya müsait. Karışık bir ruh hali, karıştıran “kara Vicdanlı” lar sağ olsun. Onlar bizi gergin tutarak, devamlı adrenalin salgılamamıza sebep oluyorlar, emeği geçenlere Hayırlı Cumalar dermişim :)))))
Derler ki hayatımızın şifreleri çocukluğumuzda gizli, 13-14 yaş ise çok önemli. o yaşlarda bilinç az çok yerinde, ergenlik başımızda kavak yelleri, öz güven antrenmanları, eriştiklerimiz, erişemediklerimiz, ana baba nasıl bi model, çevresel faktörler … bunların hepsi ve daha fazlası o yaşın hayaletleri.
Gençlik ateşi harını yitirirken, “neden, ama neden !!” diye sorulara cevap ararken, bir ara bunalmış iken ; Kimi önüne bi kadeh içki koyduğunda, kimi karanlığa bi cigara yaktığında, kimi çizgisiz denize baktığında, kimi gökyüzündeki yıldızları saymaya kalktığında, çıkar gelirmiş 13-14 yaş, “yarım kaldım, beni tamamla” diye.( Aaaay bi an cümle hiç bitmeyecek sandım) Doğrudur, çıkıp gelen hatıraların en başında çocukluk gelir, bizim kuşak çocukluğu da gençliği de el yordamı ile yaşadı,”şimdi bunların deli zamanları” diye geniş bi kavram vardı, içine alabileğinden de fazlasını aldı, biz anlanıp dinlenmeden,derinlere inilmeden büyüdük, kendi çocuklarımız için çaba sarf ediyoruz ama yine de onlarında 13-14 yaş hayaletleri olacaktır. Yani, sabah sabah ne desem bilemedim,kafamın içini dilime, elime dökemedim.
Bugün of günüm, (of’u okurken ing. düşünelim) Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır mı , Şu uzun gecenin gecesi, sılada bir evin bacası olma ihtimalim var mı, ruhum hasta ise başında okuyan hocası ben mi olmalıyım … felan fistan, seçme saçma, emeği geçenlere Hayırlı Cumalar, bol bol töbe etsinler, bozulmayanlardan olsun inşallah :)))))
Dün çilek reçeli yaptım, kızarmış ekmek, tereyağ, üstüne çilek reçeli, yanına bol süte az kahve. Kıza kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, kendi dileklerim eyleme döner mi dönmez mi bakıcam,
Cümleten günaydın olsun, Bir bardak su önden içilirse diyete iyi gelir, sondan içilirse ruha ferahlık verir, derler, ikisi bir arada da olurmuş, suyu üstüne alırmışım gibi bi his var içimde, Bi çilekli ekmek de kendime mi yapsam acep, sonra yürüyüşe giderim, Aaaaay aman Allah beni de ıslah etsin :)))))

16 Nisan

Şuracıktan, yani oturduğum yerden bakınca, aralanmış perdeden manzara, iyi, güzel. Mavi mavi gökyüzü, serinletmeden üşütmeye giden rüzgar, yakmaya hazırlanan güneş, kuş sesleri, araya karışan çocuk sesleri, balkonu şenlendiren mahalleli … her şey yolunda imiş de dünya huzura boyanmış da mutluluktan mutluluk seçecekmişiz gibi, aaaah aaaah olsa idi, keşke, aaah keşke.
Dünya tvlerinde haberlerde “Türkiye’de iç savaş devam ediyor, güvenlik güçleri, ayrılıkçı gerillalara karşı müdahale ediyor, her güne ölü sayısı var, dul kadınlar, babalarını görmeden doğacak çocuklar, yetimler, zamansız ölüp giden gençler, terk edilmiş, yerleşim yerleri, sürgün edilmek zorunda kalan insanlar …” diye görüntülü, sesli açıklamalı haberler var mıdır acaba ? vardır, vardır,
Poyraz Karayel dizisinde Poyraz’ın evinin kapısının yanındaki duvarda her hafta bir duvar yazısı oluyor. Sırf bunun için bir müddet seyir ediyorum. Duvar yazıları, içimizin sesleri ; “iki biradan sonra herkes sever, sen beni kahvaltıda sev, kendine yakışır biçimde bırak, Bir mucize olsun, Bir kalbiniz vardı, onu hatırlayın, poşet çaylara karşı, bu savaşta demliklerin safındayım, Balık olsak vapur çarpar, Tutunacak bir dalımız kalmadı tutunamıyoruz …” seviyorum duvar yazılarını, içimi duvara yazmışlar gibi, bir okuyup bin anlarım ben onları.
Tişört yazılarını da seviyorum, hatta ileri derecede tişört yazısı ingilizcem var🙂 yolda rastlasam, okuyana kadar şekilden şekle girerim. Daha sevdiğimiz bir çok şey uğruna, bizi gülümseten saf cümleler uğruna ki geçen gün bezelye tava yaparken oğlanın bana ” Avokada mı kızartıyorsun ?” dediği gibi, hayatı yaşamaya değer kılan şeyler uğruna yaşamaya devam.
“Her ölüm zamansızdır, Ölümsüz olan ağaç dikendir, şiir yazandır, erdemli bir çocuk büyütendir,bir yarayı saran, bir hayatı onarandır” / Alıntı
İyi hafta sonları olsun, festivalin son günleri, festival gibi olalım, hadi işallah

18 Nisan

Bir pazartesi ve erkenden gelmiş bir yaz sabahı. Yeni bir hafta, yeni umutları olanlar da vardır, benimkiler yeni sayılmaz, benimkiler genel umutlar, sağlık, barış, huzur …
Yurdum insanı iyice soyunup dökünmüş,dün askılı elbiseler, parmak arası terlikler, şortlu gençler bir hayli çok idi. Henüz ; Paçaları bileklerinin bir karış üstünde, sarı, yeşil, kırmızı renkli pantolonların altındaki İtalyan stili ayakkabıların içindeki çıplak ayaklara alışamadım. Çorapsız değil bu beyler, babet çoraplı, 45 numara ayakta minik bir çorap :))) Gerekli tabi de daha alışamadım,süslü, bakımlı erkeğin çok belirginine alışamadım. Epeydir Beyaz Futbol seyir etmem, dün bi göz gördüm kiiiii ne olmuş o Erman’ın kaşlara, valla dün akşam eski Fatih Ürek gibi bakıyordu.
Festivali bitirdim, akşama son filmleri yazıcam, bu arada yollarda bol bol insan okudum. Dün metrobüste iki genç kızın karşısına denk geldim, bir partiden dönüyorlarmış, belli gecelemişler, makyajın artanı göz çevresinde , göz kapakları uzun uzun kapalı kalıyor, biri diğerini ayartmış, evden bi izin koparılmış, dönüşde de biraz geç kalınmış. Tam karşımdaki, Gencecik, ip ince ufak tefek, zayıf, abisi aramış iki kere, sonradan görünce telaşlandı, hemen aradı, meğer bi oğlu varmış, abisi bakıyormuş çocuğa, bacakları benim kollarım kadar, bakışlarındaki manalar yaşıma denk, yaşı olsun en fazla 25, tırnaklarını ikide bir ağzına götürüyor ama yapılı yemiyor,çünkü yapılı, sonra telefonu yere düştü, ekranı çatlak çatlak, son taksiti bu ay imiş, bitince yenisini alacak, Telefonu alırken çantası düştü, içinden bir tüp şokella çıktı, oğluna, Bora’sına götürüyormuş. Dünya kendileri çocukken, çocuk sahibi olan minik kadınların olduğu bir yer, Ülkem cebinde parası, telefonunda kontörü olmayan gençlerin yeni anayasa istediği bir ülke. Üstüne tam da Taksim Meydanında, sırtını duvara dayamış, üstü çıplak altı şortlu, saç kesimi düzgün, sırtı dövmeli, ayaklarına poşet ve çaput sarılmış, bir yere bakan ama baktığının farkında olmayan bir genç gördüm, onun kimseyi görmediği ise çok belli, ne ara bu hale geldi, o ayaklar belli ki yara, düzgün biri, yeni düşmüş gibi, Hakan Günday’ın Piç’ini okuduktan sonra sokakta gördüklerine bakarken o kadar çok şey görüyor ki insan. Daha bir sürü insan manzarası, bir sürü polis, sıkışık trafik, Lale ile ilgili bir etkinlik ki dün boğaz tarafı felçten de öte idi, hala arabadan dışarıya müzik yayını yapan arkadaşlar var, Kabataş’tan Ortaköy’e yürürken yeni şarkılardan nasiplendim. Bu arada ilk kez düet ezan duydum. Dolmabahçe Bezm-i Alem camisinde ikindi ezanı öyle okundu. Festival boyunca değişik camilere de girdim. Kadıköy Hasan Paşa Camisinin Korent Sütun başlığı şeklinde minare şerefesi var, içi de kalem işleri ile süslü, yarısı yola gitmiş,kıyıda köşede kalmış güzel bir cami.
Bu hafta biraz daha sakin, etkinlikler daha az 🙂 Küçük oğlum bahar tatili için evde, kızında iki gün tatili varmış, büyük oğlan da seyahat dönüşü uğrayacak inşallah. Öyle çok silme süpürme yapmaya gerek yok, mutfak ağırlıklı çalışacağım gibi . Okuduğum bir kitap var, onu bitirebilirim, bu ara sokaklara çok çıkınca dergi okumaya ağırlık verdim, aaaah aaaah arada okurken insanı ağlatan yazılar var, dünyada bilmediğimiz, bilmek istemediğimiz ne kadar çok şey var, çok şükür ki tanıdığımız kalbi olan insanlar var, aaah aaaah varlar ile yoklar arasında devamlı bi çatışma var, hayallerin gerçek olabilecek olanı, gerçekmiş gibi sanılanı var. Bu sabah benim de bi sihirli değneğim olsa iyi olurdu ama vitrinin camlarından kendimi görüyorum, daha çok bi süpürgeye binecekmişim gibi bi halim var. Olsun, kendini bilmek, kendine kendine espri yapabilmek, bi de üstüne kendi kendine gülmek de güzel. Gerçi bunları yapanların genel tanımı “deli” ama, olsun varsın, hepimizin az biraz deli yanları var, Deli yanları olan, uslanmayan, yaşlanmayan … gönüllere günaydın olsun

19 Nisan

“ceeee !” Tarihte bilinen ilk anne çocuk oyunudur. Aralarındaki samimiyet biraz ilerleyince, vakit geçirmek ve eğlenmek amaçlı, belki de daha başka başka amaçlı ; anne elleri ile yüzünü kapar, bazen bir örtü de kullanır, annenin kayıp olduğunu sanan bebecik dudaklarını büzer, onu gözetleyen anne uzatmadan geri döner, sevinç çığlıkları, gülmeler, övgüler, sevinmeler … böyle biraz devam eder, çocuk konuyu çözünce anne yüzünü kapar kapamaz edepsiz çığlıklar basar, böylece oyun bitmiş olur. Sonra unutur, başka bir zaman sonra yine oynarlar, bir gün anneler gerçekten kayıp olur, hiç bir çığlık onları geri getirmez. Rüyamda annemi gördüm,sol kolunda bir rahatsızlık varmış, öyle biraz konuştuk, ölü anneler, sadece çok gerekli cümleleri kuruyorlar, bazen de konuşmuyorlar ama konuşmuş gibi anlıyorsun.Sonra sol koluma, elime baktım, üstünde yanık izleri var, kendimi bildim bileli mutfakta, ütüde yanarım. Şu an itibariyle tencere kapağından süzülen iki sıcak su, bir tavanın kenarına yapışma, bir adette ütü ile kontür izim var. Artık büyümediğim için izler ufalmıyor. Çocukken aldığımız yaralar sonradan minicik kaldı ama di mi. Yara işi öyledir, canını da yakar, izi ile imzasını da atar. Bunlar görünenler bi de görünmeyen zırıl zırıl kanayan, kabuk bağlayamayan, incecik zarları iki de bir açılan yaralarımız var. Yaralar, yaralarımız, bizim açtıklarımız, bizde açılanlar, yanlış pansumanlar, önemsiz görünenler, haddinden fazla sahiplenilenler … hepsiiii şarkılara, şiirlere, öykülere, romanlara konu. Yara yarayı karşıdan tanır derlermiş, demedilerse de ben dedim artık :)))) Radyo kanalı programcıları toptan Yaynıcılıl Fuarına gitti, 24 saat saat şarkı, türkü, değiştirmedim kanalı, illa ki bi yerinde kalan olmuştur. Amaaaaan şu üç günlük dünyanın içine tükürme sebepleri, tükürenlerin çeşidi her yerde aynı, aslında her şey aynı düzende devam ediyor, değişikliklerin sebebi malzeme oluyor, üstüne düşenleri yapmayanlar, yapmadıklarını başkalarından istedikçe her şey aynı kalmaya mecbur. Biraz da haber almayım dünyadan, “dünyanın benden ne kadar haberi var? ” diye atar da yapayım, tam olsun. Kıza kahvaltı da çak çak yumurta (Rafadan, yüze kadar saydım) ve çay yaptım. Yedirmek için bekliyorum, kim bilir nerede oyalanıyor, bu alçak kız dün akşam bana “aşkım bizim kuşak öyle bir şey yapmıyor, senin dediğini kitaplar bile yazmıyor, demode ötesi bi istek seninki !!!!” dedi. Ben de gözümün içine bakan tozlanmış ıvır zıvır için, “bir gün seninle bi temizlik yapsak ” demiştim. Allah bu “z” kuşağını islah etsin, amin !!!! Aramızda kalsın ama bu kuşak da sevilmeyecek gibi değil, canımıza can katıyor, gergin ve canlı tutuyor bizi :)))))
Cümleten günaydın, gidip “uçak geliyoooor, uçak geliyooooor, kocaman açalım, haaaaaam !!!!” diye modası geçmeyen usul ile genç kızımızı yedirelim. Ooooooh olsun yazdım işte, gruplarına sızabilseydim resim de çekerdim. İmza ; çakal olduğunu sanan anne :)))))

20 Nisan

Yurt çapında Nisan yağmurlarından bir haber yok. Yurt çapındaki haberler ; Küfür, kafir, kavga dövüş ve ölüm haberleri. Memleket Acun’un tv kanalı gibi. Yiyorlar birbirlerini diyecem ama değil, onların kavgaları yayılarak büyüyor, taraf tutanlar birbirini yiyor. yeni bir ev yarışması başlamış, dün bi göz gördüm, bildiğimiz kızlar şekil yapmış ama ağız aynı ağız. Bu şirret olmak nasıl bir prim yapıyorsa artık, hızla yayılıyor. Eskiden, hatta çok eskiden çeşme başı kadınları olurmuş, filmlerden, kitaplardan, nenemin anlattıklarından bilirim. Sayıca çok fazla değillermiş ama şanları yürümüş, gitmiş.Şimdilerde her yer çeşme. Lafı hızla dolandıran, hazır cevap olan, masaya yumruğu vuran kazanıyor. Devamlı plan yapmak, devamlı bir insanı zarar vermek için aklında tutmak, kin ve nefret sebeplerini unutmamak, hatta yeni sebepler aramak … bunlar nasıl duygular, nasıl sürekli yaşanır, çok şükür bilmiyorum. Aslında bunların tümüne “Kendinle barışamamak” diyoruz. Böyle kalabalık, böyle karmaşık bir dünyada her şey istediğim gibi olsun diye çaba sarf etmek, söylemeden, ifade etmeden, mesaj verdim sanıp beklemek,hayal kırıklıkları ile baş edememek, bir tek kendini iyi zannetmek, uyumsuzluklarını fark etmemek, söylendiğinde kabul etmemek … zararlı davranışlar, insanı tükenmeye ve tüketmeye götürür. Kısa zamanda dağılan evliliklerin sebepleri de bunlar. Kimsenin anlamaya, dinlemeye zamanı yok, münasip akıl hocalarının eşliğinde karar veriyorlar. “Ben çok çapa gösterdim” demekle çaba göstermiş olmuyor insan. Kendini kusursuz bulan insanların sayısı maalesef çok fazla. Aaaaay bunlar derin konular, sonu gözükmeyen dipsiz kuyular, Allah herkese akıl, fikir vermiş de kullanma kılavuzunu kendin yazıcan, biraz deneme yanılma ile mümkün valla. İnsan ilişkileri zor, insan zor, baktığında gördüğün gibi görünmüyor, bunun bi de ruhunun iç derinlikleri var.
“Ruh eşi” tanımını sevmiyorum. Eş olan ruhlar yan yana sıkılırlar, bir karşı görüş olmalı ki orta yol, doğru yol için emek harcansın, sonuçta sevinmek fırsatı bulalım.Maharet farklı ruhların aynı potada karışması. Bizde herkes kendi potası elinde geziyor 🙂 Meral Akşener partinin başına geçsin oy vericem, hatta tanıdıklarımı da ikna edicem. parti ile uzaktan yakından ilgim yok, hatta sevmem bile diyebilirim, ama o kadın en azından bir şansı hak ediyor, başarsın, evet ile arkasındayım, nokta :))))
Herkes bir şansı hak ediyor ama o şansı kötü kullananların da farkına varmak şartı ile. “Hayatta her zaman bir şans daha vardır” derler, bende öyle inanırım, şansımı denerim ama zorlamam, hayırlısına inanırım. Ammaaaa yaşlandıkca huyumda suyumda değişiklikler olmaya başladı, farkındayım, frene basıyorum 🙂 Bu sene tüm filmlerin biletlerinin üstüne sürelerini yazdım, ne kadar karanlıkta oturacağımı bilmek istedim, çünkü daralıyorum artık, elim kolum uyuşuyor, oram buram kaşınıyor, kıyafetler sıkıyor, dizim ağrıyor, belim de ona eşlik ediyor, kıpır kıpır oluyorum. Baştan şartlayarak, saate bakarak oturuyorum. Uzun hareketsizlik bana göre değil, oturulucak eylem bitince hemen kalkıp gidenlerdenim. Zamanı boşa harcamamak lazım, zamana boş vermek, aldırmamak, boş boş geçip gitmesine izin vermek … “cık cık cık daha neler” zamanın içinde olmalıyız, gerekirse dışından da bakarız. Ben saate karşı yazıyorum, kızı kaldırma zamanım gelmiş, Şarjdan telefonunu çekip, “güüüüüüüüünaydın kuzuuuuum !!” diye koşturma zamanı, size de günaydın

21 Nisan

Dün evden çıktığım ile döndüğüm arasında 10 derece sıcaklık farkı vardı, bazı yerlere biraz da yağmur serpmiş, hava mevsim normallerine dönmüş ama kalıcı değilmiş, yaz geldi, gelecek.
Dün akşam Bizans Okumalarına gittim, bunun için evden bir hayli uzaklaşmam gerekiyor, daha sonuna kadar kalmayı başaramadım kiiii bizim evde olmadığı sürece zor :)) Aslında erken bitiyor ama sokaklarda hayat daha da erken bitiyor, eskiye göre son derece tenha İstanbul, akşam ezanından sonra dışarıda mecburcular kalıyor, desem doğru olur. Toplu taşıma için söylüyorum, araç trafiği fena değil. Amaaaan zaten insanın annesi hayatta olmayınca geç kalmanın bir heyecanı olmuyor 🙂
Arapların Gözünden Bizans’a bir bakış eyledik, ben kalktığımda epey bi bakılmış idi. Bu Araplar ile Bizanslılar bir tarihte kankalık derecesine gelmişler. Onları Kitaplı ve Tek Tanrılı din bir birine çekmiş, kime karşı Pagan Persler’e karşı. Bizans aslında Roma İmparatorluğunun bir kolu da Avrupa ile Asyayı pek birbirine karıştırmak istemiyor tarihçiler. Sınırları ve ufku geniş bir topluluk Bizans, insanları güzel,hatta kadınları çok güzel, her ne kadar Theodora ve Belisarius’un hanımı iyi örnek sayılmasa da Kütüphaneler kuran, çocuklarına sahip çıkan, okuyup yazan, sadık eşlerin örneği daha fazla, elleri becerikli,inşaat, süsleme onların işi, ilim yapıyorlar, ticaret desen o da var, yani Araplar’a göre çok şeyleri var. İslamiyeti yayma faaliyetleri başlayınca kader onları karşı karşıya getiriyor, hem de kaderden kaçılmaz şeklinde, zira Bizans büyük bir güç, Kontantinopolis önemli. Kuranda Rum suresi var, ilk iki ayeti Rumların yenildiğini, ama kısa bir süre sonra Allah’ın yardımı ile galip geleceklerini söylüyor, onların galip gelmesi Müminleri sevindiriyor. Bu arada Hz.Muhammed’in dönemin sultanlarına, krallarına yazdığı İslama davet mektuplar var, Bizans İmparatoru Iraklios’un bu mektuba ılımlı bir cevabı var, yani “bana kalsa olur da halkı ikna zor ” gibisinden. Böyle böyle başlayan ilişkiler hem iki rakip hem de zorunluluk şartlarında devam etmiş. Bizans’ın Arapların Ufkunu açtığını söyleyebiliriz de konu bu kadar basit değil, işlendikçe altından başka katmanlar çıkıyor, zaten tarih de dipsiz kuyu değil mi ? her şeyin bir şeye bağlanması için durmadan geriye gidip ara ara da ardına bakmak gerek. Konuya ilgi duyan, konu hakkında bilgi sahibi olan katılımcılar, yiyip içerken, Ahmet FaikOzbilge’nin not kağıtlarını ve kafasını karıştırarak yeni bakışlar ortaya attılar, iyi de oldu 🙂 Gelecek program Nusayri Alevilik, tarih inanç kimlik, bakıcaz artık, en azından kitabı okuyacağız inşallah. Ezber iyi bi şi değil, varsa da bozulmasında fayda var.
Cümleten Günaydın 🙂

22 Nisan

Bugün “Dünya Günü” imiş. 1970 den beri yaşadığımız dünyanın yaşanır halde kalabilmesi için insan eliyle oluşturulan çevresel tehditlere dikkat çekmek için seçilmiş bir gün. Muhtemelen devamlı örnek ülke olabiliriz. Bizim ülkede bi gittiğin yeri, hele de doğal güzelliği olan bi yeri, tekrar gittiğinde asla aynı halde bulamazsın. Doğaya insan eliyle betonsal güzellikler eklemede üstümüze yoktur, diye düşünüyorum. Şu alüminyum profilleri, ya da demir, artık doğrusu neyse üstüne bir şeyler gerilen o iskeletleri bulanlara ne çok dua eden vardır, (rantçılar arasında) bir gecede bir eser sahibi olunuyor, üç günde en fazla hizmete açık yapı. Sahile, ormana, dağa, tepeye hatta tarihi eser bahçesine kondur, hizmete aç, kapa, bi daha aç kapa … Sebillerin büfe olarak hizmet vermesine ne desem acaba, bardak deliğinden cips satışları. Bi inşaat ile doğaya zarar verenler, bi de kendi imkanları ile zarar verenler var, denize pet şişe atanlar, parka çekirdek öbekleri bırakanlar, piknik yapıp, çöplerini açıkta koyanlar, arabasının küllüğünü kırmızı ışıkta boşaltanlar, dalından ham meyve ile illa ki gül koparanlar … daha da saymakla bitmez. Bunlar tükenmez ama dünya kaynakları tükeniyor, Nisan bitti sayılır, yağmurlar nerede acep ? Kalkındığımızın işareti köprülerin, yolların getirdiği paralar yağmur ithal edebilecek mi?
Son gittiğim filmde adam günah çıkarmaya gidiyor, onca yapıp ettiğine karşılık, sigara bırakma sözü verdiği karısına yalan söylediği için, arada kaçamak yaptığı için, rahipten bağışlanma istiyor, 5 Meryem suresi okuyunca günahı silinecek, bu arada sık gelince rahip kızıyor, surenin sayısını arttırıyor.Aynı işçisinin hakkını yiyen müminin “denize girsem oruçum bozulur mu” endişesi gibi, kabul olduğundan emin yani.
Aaaaah hayat böyle işte, ayna bize kendimizden gayri her şeyi gösteriyor, Takıntılar ve takıldıkları yerler üstüne hayat. İnandığın gibi yaşıyorsun, en doğru yol, bildiğin yol, adres sorma yok, yol üstündeki lokantada ne yemek var, merak oraya yoğunlaşıyor.
Benim radyocular hala dönemediler fuardan, şarkıya türküye devam, ortalık çalıp söylemeye müsait, Biz de şarkılardan fal tutuyoruz, mecbur. Birazdan “Thank God, It’s Friday” için çalışmaya başlayacağım, gelen giden olacak, inşallah. Eve bi TGI havası vermekte fayda var, severim bu havaları, belki radyoda “Dürüyemin düğümleri kalaylı” türküsü de çıkar, ooooh yandan yandan … ortadan günaydın olsun

23 Nisan

Bugün 23 Nisan, Aaaaah aaaaah neşe ile dolabilseydi insan, Bir sürü şey değişti ama hava istikrarlı, tüm 23 Nisan’lar da olduğu gibi serin. Statlarda olsa idi süslü, püslü, heyecanlı üşüyen çocuklar ve onlara bakarken içleri titreyen analar babalar olacaktı. Büyük oğlumun ilk töreninde hava çok soğumuştu, hazırlandık, gitmek istiyoruz, gidecez de netekim :))) Tüm muhalefete rağmen içten gizli giydirdim, o yürürken yanından yürüdüm, ama korteje karışmadan, sonrada çok beklemeden alıp geldi idim. Ne olmuştu unuttum ama yeşilli bi kıyafetler diktirdi idik, ana sınıfı zamanı. Şimdi o çocuk, İsveç’ten eve dönüyor, bir gece kalıp gidecek, gözlerim yolda, kulağım seste Dün bütün bir gün hazırlandım, gelince dizime yatırıp Romalılar gibi yattığı yerden ellerimle besleyecem, dermişim :)))) Biri geliyor, biri gidiyor. Bir zamandan sonra tüm ailenin bir arada olması ender zamanlar. Her şeyi dün pişirdim, bir böreği sabah fırınladım, gelende yesin, giden de yesin diye. Bu arada evdeki çocukların “Bunları Levend’e mi yaptın ?” diye karmaşık, sitemli, belki kıskançlık içeren sorularına misli ile cevap verdim. Bir şey yaparken, yanına özel bir şey daha yapıp, ikramda bulundum. Misal ; Milföyden tatlı yaparken, dört tane de sosisli börek gibi. Herkes yerinde sağ olsun, yerinde mutlu olsun, yazarken düşündüm Ki ; Levend ilk göz ağrım,ondan çok severim, Selçuk uyumlu, merhametli ondan çok severim, Gamze tek kızım, enerji kaynağım ondan çok severim.
Bu arada kapı çaldı, oğlan geldi, konu dağıldı,ev halkına geyikli hediyeler verildi. Nerde kalmıştık, unuttum.
Bugün 23 Nisan küçük halamın doğum günü, şaaaaneeee bi haladır, inanılmaz çözümler üretir, çocukken yan topuzuna, vişne reçeline, köşeli pembe tabağına bayılırdım. Şimdi ise muhtelif otlardan yaptığı memleket yemeklerine, eskilerden anlatmasına, sıcak basmalarına, her koltuk minderinin altından el yapımı yelpaze çıkarmasına, ani iniş çıkışlarına hastayım :)))) Yaşın uzun olsun halaaaaam
Ben de evdeki çocukları sevindirmek için kahvaltı hazırlamaya, büyük oğlanın çamaşırlarını yıkamaya (gidince dinlensin, ben yıkarım kuzumun kirlilerini) doğru bi rota çiziyorum. Önce ağzıma artistik çikolatalardan bi atayım da.
Bir sürü çocuğun anasız babasız kaldığı, bir sürü çocuğun gidecek bir evi olmadığı, bir sürü çocuğun tacizlerini konuşamadığı için travma olarak taşıdığı, bir sürü çocuğun iyi bir eğitim alamadığı, bir sürü çocuğun çocuk olduğunu bilemediği bir ülkede bayram yapacak pek bir durum yok, bayramı bayram olmaktan çıkaranların yakasında olsun tüm çocuk elleri.
Cümleten günaydın, bari ruhumuzun çocuk yanları bayram etsin, çikolata güzelmiş, deniz atı şeklinde olandan yedim, Serotonin olsun inşallah 🙂

(Serotonin (5-HT ya da 5-hidroksitriptamin), insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir . Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.)

25 Nisan

Benim radyocular dönmüş, haftanın özetini geçiyorlar, ben de kendime dönecem inşallah. şimdilik seyir halindeyim; nerden başlasam, nasıl kısa yoldan kısa sonuça ulaşsam, yoksa gidip geri mi yatsam, “amaaaaan batsın bu dünya, ama önce varsın varsın bu dünyaaaa !” diye de aklımdan geçiyor, aaaah aaaah aklımdan geçenler bekleme yapmadığı için unutuyorum çok şükür, aklımı seveyim, zaten severim, daha sevdiğim bir sürü şeyin hatrına, bir kez daha, yine yeniden güne günaydın, haftaya umutlu bir giriş yapıyorum, hatta yaptım bile 🙂
Hafta sonunun özeti ; Ne yemek pişiresim, ne yiyesim, ne de göresim var. En az 24 saat evden çıkmayacam :))))) Çamaşır dağ gibi, arkası ütü, yerinden çıkmış çanak çömlek var, patlamadan yerine koymak gerek. İlk kez Marmaray’a bindim. Ünalan çıkışı dünya savaşı sırasında kazılan tüneller gibi.Halkım oluk oluk akıyor, Nisan yağmurları toptan yağdı sanki. “Üstümde tatlı bi yorgunluk var !” nasıl bir teselli ? Bu yorgunluk ben de şeker komasına girmiş gibi, Pazar günü köprünün kapalı olduğunu yol ortasında öğrenmek, hala hızlı karar verebildiğimi gösterdi, Tecrübelerime bir tecrübe daha eklendi, “evden çıkmadan hava durumu ile yol durumu beraber değerlendirilecek !!!” Güzel bir hafta sonu idi, çoluk çocuk ile kavuşma, şehrin bir ucuna gezmeye gitme, orada yeme içme, güzel insanlar ile muhabbet
Bu hafta da hareketli görünüyor,bakıcaz artık. her işin başı sağlık, gerisi geliyor, Bi yazdım, bi şeye bakarken kayboldu, şimdi yazıyorum ama bir yandan da arkadaşlara yazıyorum, saat hızla ilerliyor, ben yerimde sayıyorum 🙂
Bir an önce hayata dahil olmaya gidiyorum, önce mutfak mı yoksa çamaşır makinesinin başına mı gitsem, bilemiyorum, artık ayaklarımın götürdüğü yere dermişim 🙂
Şu kıçı kırık, ölümün kol gezdiği, bi bakarsan geçip gidelesi, bi bakarsan bir çok şeyin yüzü gözü hürmetine sevilesi dünyanın, üstüne roket düşme ihtimali, gazlanma sulanma imkanı olan, yalanın yalanın üstüne söylendiği, inkarın ikna olduğu ve daha neler nelerin olduğu ülkesinde “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” demiş şair Nazım Hikmet Ran.” mümkün müdür hala ?????
İpe sapa gelmeyen ama ipe un serebilen her şey yaşama dahil, o vakit günaydın, iyi haftalar

26 Nisan

Adam ağaçların arasından çıktı, otopark içinde ilerlemeye başladı, gayet düzgün görüntülü, bi de entel gözlüklü, adam gibi adam görünümündeydi. Gerçi arabasının anahtarını ileri uzanmış bir bıçak gibi tutuyordu, önce kilidin açılma sesi geldi, sonra abanın yanına geldi, bagajı açtı, görüntü düzensiz idi, bir şeyler karıştırdı, bir defter gibi bir şey aldı, tam kapatırken bir leke, pislik gibi bir şey gördü, içeriden aldığı bir poşet ile sildi ve yere attı, halbuki çöpe uzaklığı bir metre idi, ben de pencereden bakıyordum, araba uzaklaşırken, arkasından “öküz” dedim. Sonra neden öküz ? öküze belki de haksızlık ediyoruz, görüntüsü kaba belki ruhu ince, belki de yol boyu giderken bir yandan tezek öbeklediği için öküz, bilemedim, aaaaah aaaaah bunun yapan adam birazdan memleket kurtarma nutuğu atacak olabilir, evden çıkmadan karısına bir iki çakmış olabilir, çocuğunu okuldan alırken sıkı sıkı kucaklıyor olabilir, karizmatik görüntüsünün etki alanı olabilir, yani içi başka dışı bambaşka olabilir, muhtemel öyledir. Kimin değil ki. Doğrusu zarar verecek yanları saklamak, sevgi, saygı ile ilgili duyguları yedi kat derine gömmek değil. İnsan sonu olmayan, nokta koyulmayan bir uzmanlık alanı, durmadan yeni çeşitler çıkıyor, aslında özü aynı da sonra nasıl çok farklı oluyorlar, anlamadım, diyemeyiz. Çünkü “eğitim şart” eğitilmemiş insanlar ile yanlış eğitilmiş insanlar sıkıntı veriyor.
Sabah sabah ruhumu karartmayacağım, mühim olan kötü şeyleri görüp de tekrarlamamak, Kamil İnsan olmak benim hedefim, olmadı yolunda ölürüm, dermişim 🙂 Radyocular evi şenlendiriyor ama şen bir haber yok, yalan ve yanlışların açılımı haberler, Şimdi bir şey daha çıktı, ihale yapılıyor, devlet gelir garantisi veriyor, gelmezse biz veriyoruz. Kimler farkında, kimler farkında köprüye para vermeden girdiğin yola para vericen, ana para dolar, Kdv Türk parası. Marmaray’dan on kişiden en az altısı tamamlanmadan açıldığını biliyor, korkarak geçiyor, pazar günü o iki dakika içinde yüzler ve sesler öyle idi ammmaaa çıkışta “padişahım çok yaşa !!”
Mayıs son etkinlik ayı, hepsini aklımda tutamıyorum, bir takvim yapmam lazım 🙂 Bugün onlara bi bakim, dün sildim, süpürdüm, çamaşıra devam, sokak işleri var, öğlene şiddetli yağmur geliyormuş, Edirne’den giriş yapmış. “Yıllar ; Günlerin hiç bir zaman bilemeyeceği bir çok şeyi öğretirler” demiş R.W. Emerson. Öyle, bugün öğrenip, yarını, öbür günü, dünü harmanlayacağız.
Cümleten kolay gelsin, Günaydın

27 Nisan

En çok, istek ve arzularını içinden pazarlayan, durmadan plan program yapan insanlardan korkarım. Dışarıdan seni yalar yutarlar, içinden kuyunu kazarlar. Bunları ilk bakışta tanımak zor olur, bazen çooook bakışlar harcarız. Bazen de kendilerini tutamazlar, dangalakça bir cümle ile kendilerini ele verirler, gizli dünyalarının kapıları açılır, şaşar kalırsınız. Yine de anlayamadığınız zamanlar olur, genelde kötülüğün işi rast gider, uzun yollar kad eder, bir gün cezasını bulur ama o cezalanana kadar da mağdurun sefalanacak hali kalmaz, bu böyle. Gördük, görüyoruz, böyle gelmiş, böyle gider. Adalet lazım olana kadar, ihtiyaç duyulmaz, ama bir gün herkese lazım olur, illa ki.
Şehit izine geldiğinde giderken annesine çoraplarını vermiş, yeşil kalın, yünlü çoraplarını, kadın çoraplar kucağında ağlıyordu, eve ev demeye şahit ister, o evden çıkıp gitmiş, fillerin tepiştiği, çimenlerin ezildiği bir savaşta çimen olmaya. Görmek var, gördüğünü anlamak var, bilmek var, bildiğine soru sormak var, insan var insancıklar var. Devamlı kendini haklı gören, hep savunma hattında duran, “ama, ama, ama aynısını bana da yapmışlardı, cezasını çeksinler” diye bir zırh kuşanan, işine gelmeyenlerden şüphe duyan, bencilliğinin farkında olmayan, alim gibi de zalim olan … insan müsvettelerinden usandım !!!
Sabahları uyandığımda beni bu güzel havalar mahvetsin istiyorum, kuşlara, kelebeklere, çisil çisil yağan yağmura, etrafa renk veren, koku yayan nebata, saçlarımı dağıtan rüzgara, denizin kıyıya vuran sesine, güneşle oynadığım gölge oyunlarına, çocuk mutluluğuna … takılmak, onları hissederek yaşamak, gerçekten tam olarak gülmek istiyorum. Her gün ölüm haberleri,almak yel değirmenlerine savaş açmış liderleri dinlemek istemiyorum. Benim gördüklerimi görenlerin çok olmasını istiyorum, emekliye 100 lira zam, duble yol yapımı, göğün yedi katına kadar uzanan bloklar,zorla din dersi,bademlemeye ruhsat, hem haksız olup hem de özür bile dilememek, futbol sahalarını arenaya çevirmek, yapıp edip inkardan gelmek, eskiye özlemle geriye gitmek hayallerinin arasına ayfon6es (Nasıl yazıldığını da biliyorum ama yazmasını bilmeden okuyanlara ithaf ettim :))) ) katmak, ruhunun iç derinliklerinde kopan fırtınaları ilgisiz alakasız sularda patlatmak, kendini bilmeden ense patlatmaya kalkmak, başkalarına vermediğin hakları kendinde kullanmaya kalkmak … bunları geçelim artık, nooooluuuuur geçelim de bi kendimize gelelim.
Gidip biraz kitap okuyayım bari, bugün orta eğitim sınavı var, Allah yavrulara zihin açıklığı versin, bizim doğum günü kızına da tatil, uyuyor, yavrucak, feneri kaçta söndürdü meçhul, ben yarın olurken yattı idim 🙂evi sessiz tutmakta yarar var, Kızı rengarenk olana kırk gün kırk gece kutlama var, deliye her gün bayram da denebilir. Allah kimselere evlat acısı vermesin, kucağında askerin çorabıyla kalan anaya da sebep olanlar var ya onlara diyecek hiç bir sözüm yok, kelime hazinem yetersiz.Şu aralar ADALET çooook lazım, elma da dersem armut da dersem ortaya çıksın artık. Günaydın

29 Nisan

Sabah yürüyüşleri başlamış, erkenden yürüyüp, gelen, duşunu alıp işe giden insanlar var, bunlar daha çok erkeklere mahsus, kadın görevlerini zor terk ediyor, birinin evi derip toplaması, çocukları okula yollaması, askıda ütülü gömlek, tencerede yemek bulundurması gerek. Dünya kadınlardan genelde aynı şeyleri bekliyor, kadın görev sahasını terk edip, görevi ret edip isyan da edebilir aslında ama sonuçlarına da katlanması gerek. Bir çok kadın bir çok görevi yapıyor ise sevdiğinden yapıyor olabilir 🙂 Yapmak istemediklerini bir müddet sonra bırakır, bi de çilekeş kadınlar var, bunlar ayrı kategori, kadın olduklarından bile emin değilim. Bir zamanlar bir Duygu Asena var idi, çoook genç öldü, o yazdı biz de okuduk, hatta filmlere konu bile oldu, “Kadının adı yok” Aslında kadının konulmuş bi adı var da görev tanımı yok. Bak şimdi ; düşündüm de erkeğin görevlerinini bir çırpıda sayabiliriz. Para kazanıp evin geçimini sağlamak, evde adaleti sağlamak (en son her şey babaya sorulur ya ) bitti mi ? yok bi de en rahat kanepede hak sahibi olup, tv kumandasını uyurken bile elinde tutmak :))) Fanatik ise tuttuğu takımın dertlerini dert edinmek, takımını her şeyin üstünde tutmak da sayılır. Belki unuttuğum bir iki tane de vardır. Kadınların görevleri ise saymakla bitmez, devamlı da güncellenir. Feministliğim felan tutmadı. Birden aklıma geldi, Gerçi dünden beri aklımda. Halit Ziya’nın Bihteri, Thomas Hardy’nin Tess’i Tolstoy’un Anna Karenina’sı aykırı kadınlar, Sonları da ölüm olmuş. Ama güzel kitaplar di mi ? Dün Halit Ziya Uşaklıgil’in dünyasına bir perde araladım. Arzu ve aşkın yazarı, Servet-i Fünun edebiyatçısı, Müzik, resim, yabancı dil, devlet hizmeti, donanımlı, zengin, yetenekli. Ölmüş çocukları için kitaplar yazmış.Oğlu Vedat ilginç. Ölen üç çocuktan sonra doğmuş, çok iyi, özenle yetiştirilmiş,Piyano Virtüözü, bir çok yabancı dil biliyor, Sultan Reşat’ın huzurunda piyano çalmış, genç cumhuriyette hariciyeci. Latife Hanımla kuzen çocukları abi kardeş ilişkisi içinde birlikte büyümüşler, Latife Hanım boşanınca köşkte kalması ile araları açılmış, bir daha da hiç düzelmemiş, Genç diplomatın talihi kara talihe dönmüş ve 33 yaşında intihar etmiş, ölmüş, belki de öldürülmüş. Tarihin net olmayan yanlarından. Babasının Vedat için yazdığı “Acı Hayat” hiç basılmamış, Vedat’ın mektupları, günlükleri yakılmış, geriye hayatı ile ilgili hiç bir iz kalmamasına özen gösterilmiş. Aile zaten konuşmuyor, günün sonunda Halit Ziya’nın torunu konuk idi, 8 yıl dedesi ile yaşamış, hiç soru almadılar ve çok kısa bir konuşma oldu. İlginç, Bu arada Latife Hanımın belgeleri, günlükleri var, ölümünden sonra mühürlendi, 2074 de açılacak, biz artık göremeyiz de, tahminen öleceğiz, Yani konu açıklığa kavuşmadan, tahminlerimizle kalacağız, yazık bize de denebilir ama demeyelim. Şu günlerde yazık ! diyecek o kadar çok şey var kii. Son romanı da gazetede tefrika edilmiş, ama basılmamış. Nesl-i Ahir, gemide geçen bir roman, siyasi niteliği var hissi verse de tam değil. Daha sonra hikayeler yazmaya devam etmiş, iki parti halinde anı kitapları da var. Vakti ile bize kendi edebiyatımız sevdirilmediği için ne kadar çok şey kaçırdığımızı sonradan öğreniyoruz, Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i ile Kiralık Konağın Hakkı Celis’i, Huzur’un Mümtaz’ı, Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’ı, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanı, Sinek Isırıkları Müellifi Cemil, Emrah serbes’in Erken kaybedenler’i ve daha bir çok roman kahramanı akraba imiş :)))) Yani o derece etkileyici, tesir altında alan kitaplar yazılmış. Abdülhamid güvenlik takıntından dolayı millete hayatı zindan ederken, devlet siyasi olarak çökerken başka yanlardan parlamaya başlamış, ilk resimli roman Araba Sevdası, Resimli romana Abdülhamid destek vermiş, Hatta Mai ve Siyah Gazetede tefrika edilirken resimlenmiş, Ahmet Cemil heeeep bakarken ama 🙂 Bu arada Selim İleri’nin Kırık Deniz Kabukları diye bir kitabı varmış, Acı Hayat’a karşılık yazılmış, birebir Vedat’ın hayatı olacak şekilde diyorlar, bakıcaz artık,Evde Latife Hanım’ın ölümünden sonra yeğeninin yazdığı bir kitap var, okuma sırama aldım, okuyacak, okumak gereken çok şey var. Öğrenmenin sınırları yok, yeter ki açık olsun insan. Fakat öğrendikçe yalnızlaşıyor insan, bunun da pek çok nedeni var. Neyse ben daha o aşamaya gelemedim, ben ara ara yalnız kalmaktan mutlu olanlardanım, yoksa eni konu şehir insanıyım ben, akşam trafiğinde metrobüs camlarına fukara sümüğü gibi yapışan insanların arasında yaşıyorum, söylenmeden, tiksinmeden ama günden güne daha çok yoruluyorum, omuzlarım ağırlaşıyor 😦
İnsan trafiği o kadar fazla kiiiii anlatamam, toplu taşıma topluca taşımaktan çok, topluca tıkıştırıyor, kapılar kapanmıyor, insanlar preslenmiş gibi, gibi de yine de her halde telefona bakılıyor :))))
Hayat elimizde bir oyuncak mı, biz mi hayatın elinde oyuncak olmuşuz belli değil, “bakış açısına göre değişiyor” dermişim , değişim güzel bir şey de genelde hazım sorunu oluyor.
Bir bahar sabahında, kendi kendine terapi seansı başladı ve sürüyooooor, Merkür yine geri harekete başladı, “Merkürü geride bırakmak için koşalım arkadaşlar !!!!” inandırıcı değil ama kışkırtıcı, her tahriğe kapılmadan, hayatın merkezine başka insanları koymadan, tapmadan, tapınmadan, tapılacak olmadan, vizyonu geniş tutarak … Nokta noktaları okuyanlara tamamlatarak, günaydın
BeğenDaha fazla ifade göster

Yorum Yap

MART AYI GÜNLÜKLERİ


13055596_10154236735158159_4348748974473439901_n

Günlükleri yazıyorum da yayınlamam zaman alıyor, bugünü yaşarken, yazarken blog Şubat ayında kalmış. Hemen başına Erdal Kocaman’dan iç açıcı bir resim kondurdum, Mart ayında neler olmuş ben de unuttum valla 🙂 Hep beraber hatırlayalım bakalım, “benzemiyor gelen günler geçen günlere ” diyenler haklı mı, yoksa gelişen değişen bir şey yok mu ?

01 Mart 2016

Günler, aylar, seneler düzenini bozmuyor, sıra sıra gelip geçiyorlar. İçi boş günleri doldurup, ay ay, sene sene istifliyoruz. Sonra onları kırpıp göğe yıldız yapabilseydik iyi idi ama. Maalesef pek çoğundan karanlık üretiyoruz. Renksiz, kokusuz, sesimizi kesen günlerden parlak yıldız yapabilmek marifeti de var.Halkla ilişkiler departmanları, piarcılar, ( Bu halkla ilişkiler ile aynı anlamda ama yazasım geldi, beni sabah sabah bilgin gösterebilir) imaje makercılar (yazım hatası var ama olsun) bu allayıp boyama işini yapıyorlar. Halkın zayıf noktalı hislerine ateş açıp, onları mermi manyağı yaptıktan sonra “ver gazı, ver gazı” (Gaz pek çok anlama gelecek şekilde yazılmıştır, hatta yazdığım şu anda en az üç anlama geldi, anlamlarını anlamayı herkesin kendine bıraktım herkes işine geleni anlasın ) diye ilerleyerek lideri besletiyorlar. “Halk da salak ama !!” desek olur da bu da süzme salaklara hakaret olur, çünkü bi gerçek salak var bi de salağa yatan var. İkinciler birincilere kanka olunca el ele veriliyor ve dünyanın içine tükürülüyor, hatta başka şeyler de yapılıyor da onları yazmaya aldığım aile terbiyesi müsaade etmiyor.
Dün “evi bal dök yala ” haline getirdikten sonra ağrıyan yerlerime ağıt yakmaktansa az okuyup, seyir edeyim dedim. O hırsla sızmışım. “16 Ton, Vicdan ve serbest piyasa” diye bir film seyrettim, hatta paylaştım bile tahminim gören olmamıştır ama bi görseniz siz de sevebilirsiniz. Vicdan ile serbest ekonomi arasındaki ters orantı anlatılıyor, şarkıyı söyleyenler de araya serpilmiş, madencilerden yola çıkmış, yarısından fazlasını izledim, bugün bitireceğim inşallah. Bizans’ın soylu kadınları’nı okuyorum, toplantıya gidemeyecek olunca bitiremiştim, bugün onu da bitiririm diye aklıma koydum.
Aslında aklıma bahar ile ilgili şeyler koymak istiyorum, Bugün takvime göre ilk baharın ilk günü, hava tahminleri yaz tadında diyor.Dün facebook “Ayşen 29 şubat dört yılda bir geliyor, tadını çıkar !!” diye mesaj atmıştı, ben de “anayasa” larıma bağlı kalarak evi ellerimle sildim, yere yapışarak, Anayasa önemli, anaların hep bir bildiği oluyor, milletin de anası olduğunu düşüyorum, Bu hem görüşleri demokratik olma adı altında değiştirilebilen bir ana hem de cinsel bir bakış açısı olarak hedef olan bir ana, her iki halde de ağlıyor ama,
Kendimi biraz karamsar görüyorum, kahvaltıdan sonra iyi olma ihtimalim var, bu açlığı doyurma meselesi değil, o zamana kadar umutlarım toparlanır diye umut ediyorum. Aslında umut herkesin ekmeği de onu bile paylaşamaz olduk. Umutlar ve hayaller, kısa yollardan by-pas’a meyilli olarak, “en büyük benim” olmaya çıkıyor, bu bile bi itiraf edenler , bi de edemeyenler var.
Oscar sonunda Leonardo’ya gitti, sonuça ben “yanii” diyorum bi de “bahtsız adam, onu bile dört yılda bir kutlayacak ” diyenlerle “Başroldeki ayı da çok iyi idi, hem ona ödül verilmedi, hatta teşekkür bile edilmedi” diyenler var. Ben sadece günaydın diyorum.

02 Mart

Aslında mutluluk farkına varırsan o kadar çok şeyde var kiii ! Misal gecenin bir vakti uyanıp saate baktığımda çalması için daha zaman olduğunu görünce kendime bir “oleeey !!!” çekip seviniyorum. Şu sıralar sabah yatağı terk etmek bayağı zor oluyor. Gözlerimi sıkı sıkı kapayıp, yastık yorgan arasında kaybolursam dünyanın sıkıntısı ile arama mesafe koymuş gibi hissedebilir miyim diye kendimi bi yokluyorum. Tabi ki de hissedemem. Bunun bir Devekuşu örneği olduğunu biliyorum. Böylece bilincim açık bir şekilde, zil sesini duyup, adeta bir tokat misali zilin sesini kesip kalkıyorum. Aslında saat çalmasa da kalkarım da okul zamanı ne olur, ne olmaz diye tedbir amaçlı.
Sisli puslu bir havaya kalktık, kişisel görüşlerimiz ile dünyaya baktık. Dün gece yine dönmüş, gece de güne dönmüş, servis araçları ve metrobüse gidenler yola düşmüş, her türlü trafik başlamış, bu arada kim bilir kaç kişi doğmuş, kaç kişi ölmüş, kimler delice sevinmiş, kimler keder denizinde boğulmuş … bilmiyoruz, sayı veremesek de varlıklarından eminiz.
Çeşitli insan tipleri dünyayı şenlendiriyor, tehlikeli olanlar, yarası olanlar ve yarasını saklayanlar. Bunlar yaralarına insan basıyorlar. Aşk ile, tutku ile, nefret ile, kin ile beslenip,güçlenip gözlerine kestirip, gönüllerine koydukları biri ya da birilerinin canına okuyorlar.
Valla her şeyin fazlası zarar, kontrolsüz sevgi de sevgi değildir. Her şeyin bir kararı var da kararın ölçüsü ne ? Bizi boğanları biliyoruz da bizim boğduklarımız kimler ? Aynaya bakınca ne görüyoruz ? Gördüklerimizi anlıyor muyuz ? anladığımızı kendimize anlatıyor muyuz ? Başkalarının eksikleri konusunda prof olurken kendi eksiklerimizin neyi oluyoruz ? “Bazen sebep bir aşksa, çoğu zamanda para, değiştirir insanları bir anda” diye söylendiğimizde bizi değiştirenin ne olduğunu biliyor muyuz? bunlardan biri değilse o zaman yaşlanıyor muyuz ? yaşlanıyorsak kabul ediyor muyuz ? etmesek ne olur ?
Bir sürü ipe sapa gelmez deli soru ile kafayı karıştırıp, o karışıklığın yarattığı gerginlikten faydalanıp, açıldım valla, Ütü, yemek yapılacak, eve kapanıp kargo beklenecek, yeni kitaba başlandı okunacak, belki bir film bakılacak, kargocu öğle tatili yaparken sokağa çıkılıp yürünecek, elbette markete de gidilecek,bir iki mesaj yazılacak, yazılmışlar cevaplanacak … öyle işte, kendimizce yaptığımız bir sıra var, sürprizlere açığız, “Allahım aklıma mukayyet ol !!!” derecesinde olmasın yeter. İnsan her şeyle baş etmeyi öğreniyor, öğretenler sağ olsun.
İçimize dışımıza bahar gelsin, kuşlar konsun yollarımıza … memleketimin heeeeer yerine günaydın, biliyorum bazı yerler için hayat çok zor, belki de zor ötesi, onun sıkıntısı yüreğimizde yerleşik oldu da, hayat arsızı olduk işte. Günaydın.

03 Mart

Bazı sabahlar, hele ki karanlık sabahlar da, bi de yer yüzü ve gök yüzü de çoooook karışıksa etkilenip kendimden ve tüm dünyadan ümidi keser gibi oluyorum. Hemen aklıma evlenme programlarındaki amcaları teyzeleri getiriyorum, benim de yaşım orta yaşı devirmek üzere iken ( belki de geçti de yazmaya elim varmadı :))) ) amca ve teyze dediklerimin yaşını bir hayal edin, benimkinin üstüne en az bi 15 koyun yani. Yaşamak da bir sanat, onu güzelleştirip, kendimize, sevdiklerimize sunmaya çalışıyoruz. Hatta bunun adına sosyalleşme diyoruz. Çarşı da, pazar da, AVM ler de , konu komşu gezmelerinde, festivallerde, ilgi alanı ile ilgili toplantılar da … felan fistan işte bir sosyalleşme çabası içindeyiz. Herkesin bir faaliyet alanı var. İlginin içine sevgi katıyoruz.
Dünden beri daralıp sıkılmaktayım, ama kendimi zorlayarak, ite kaka devam ediyorum. Bu arada alçak kargocu benim beklemekten usanıp kendimi sokağa attığım anda gelmiş. Bu sefer kağıt bırakmış, hazar mimli, düzenli müşteri oldum. Ayda bir kitap alıyoruz, hepimizin okudukları farklı olunca kargo toptan beni evde bulursa bırakıyor, bir saat genellemesi yapamadım, bir iki tutturdum ama yine de rotaları kafaya göre sanırsam, “kafa nereye biz oraya” şekilleri yüzünden tüm bir gün evde usta, kargo, mobilya … beklemek sevimsiz bi şi. Neden saat veremez bu insanlar, bilemem demem, bilirim, plansız programsız, kalitesi işin kalitesi ile tutmayan insanların elinde de ondan.
Metrolarda tepelerde tvler var, telefona bakmayanlar oraya bakıyor, üstünde deneme yayını yazıyor, hayvanlar aleminden çeşit çeşit davranışlar gösteriyor, geçen bir ebeveyn fil yavru fili önüne katmış, hortumu ile dürtüyor, yavru hızla biraz gidiyor, duruyor, tekrar hortumlanıp tekrar yürüyor. Bunlar bana öncelikle kızımla beni sonra devlet dairesinde çalışanları hatırlattı, sonra da genelleme yaparak “aaaaay insanların geneli böyle, dürte dürte” dedirtti. Heee valla, insanlar mı hayvanlara benzer, hayvanlar mı insanı örnek alır bilemedim ama kesin ortak yanları var.
Bu arada 9 Martta tam güneş tutulması, 23 martta ay tutulması var. Mart zor bir ay. Bu tutulmalar zaten var olan birikmiş enerjileri ortaya çıkaracak, tetikleyecek, doğa olayları,zaten gergin olan siyasal ilişkiler, kimi zaman kimine göre var olan adalet sistemi, öğrenci olayları … daha bir çok şey nasiplenecek, bahtımızın bizzat karardığına şahit olacak gibiyiz. Valla bulun okuyun, yazının içine link koymayı tam öğrenmemişim, yapıştırınca komple geliyor. Meraklısına yazının ardından paylaşırım, ben de paylaşan ilgili arkadaştan gördüm zati,
İşte böyle, güne başlama isteğimizdeki hasarı da gökyüzüne yıktık, suçluyu bulunca rahatladık mı ? Henüz değil, cezasını kendi ellerimizle vermeden olmaz di mi ? Suç ve ceza yan yana, doğrusu bu, en iyisini suça maruz kalanın içindeki hisler bilir, “as de asalım, kes de keselim” yandaş cezacılardır. Bir de hislere tercüman olamayan adalet sistemi var, ama “var. mı var” dan öteye geçemeyince ağzı olan konuşuyor.
“Geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları !” moduna geçebilmek dileğiyle cümleten günaydın.

04 Mart

Yatamayınca kalkamıyorum değil ama zor kalkıyorum. Eve geldiğimde gece yarısı başlamak üzere idi, baktım herkes faal durumda, hatta kız performans ödevi yapıyor. Sabah bi daha baktım da çok güzel olmuş, fikri de çok güzel. Bitmişini paylaşırım dermişim smile ifade simgesi Eli yatkın, görüşü de açık, sabırla yapıyor. Ben performans ödevi yapmam. Ben yaparken çocuk tv izleyip telefonuna bakacaksa hiiiiç yapmam, son dakika söylenmelerine de kulak asmam, bugün verilip, yarın istenmiyor bu ödevler, zamanını kullanmayı öğrensinler. Malzeme temin ederim, “şurasını şöyle yapar mısın ” derse onu da yaparım, ödevi asla sahiplenmem, çocukla oturup ders çalışmam. “Nokta”
“Aaay kendimi çok gaddar hissettim, yazarken kötü oldum” da demem, herkes görevini bilmeli, başkasının angaryalarını sevmem, kendim de kimseye bir şey yüklemem, “tırnağın varsa başını kaşı” Allah Allah sabah sabah niye böyle oldum acep ?
Halbuki dün akşam pek bi mesut idi. “Çağan Irmak filmlerinden, dizilerinden şarkılar” konserine gittim kiiii Çağan Irmak bir çok yapımda bize hayatımızı seyir ettirmiştir. Sesi de güzel, iki üç tane seslendirdi. Katılımcılar çok güzel ; Gökçe Bahadır ki tam sahne kadını, sesi de gümbür gümbür, Meltem Cumbul, Cemal Hünal,Halil Sezai,Goncagül Sunar kiii Çemberimde Gül oya’da şarkıcı Canan olarak zihnimiz de yer etmiştir, Işıl Yücesoy, müthiş bir ses ve oyuncu, yetmiş yaşında imiş, akşam ablama yatmaya gidecektim, anahtarımı da almıştım, ama kadını sahnede görünce kiii ortalığı gazino sahnesine çevirdi, müthiş bir enerji, inletti salonu, utandım eve geldim,Tuğrul Tülek çok iyi bir oyuncu onun yanı sıra çok iyi bir ses, dans ederken hareketleri tüy gibi, Yetkin Dikiciler de keza. Oyunculuk, sohbet, karizma, şiir okuma, üstüne bi de şarkı söyleme on numara, valla, Profesyonel diye bir oyunu var, üç yıldır bilet alamadım, kapalı gişe oynuyor.
Biz eski insanlarız, dansa kaktığımız da partnerimiz, değil ceket çıkarmak, düğmesi ni de ilikler, sandalyeden kalkmamıza yardım ederdi, rica eder, teşekkür ederdi. Uzun bir aradan sonra, ceket düğmesi ilikli, seyirci ile enseye tokat muhabbetine girmeyen insanların konserini izlemek ruhuma iyi geldi. İstanbul kültür ve sanat bakımından eşsiz bir şehir, yurt içinde demek istedim,Farklı konularla ilgili arkadaşlar sayesinde, bir çok şeyden haberimiz oluyor, el ele tutuşup da gidiyoruz valla ,Şimdi Mayıs ayındaki Tiyatro Festivali için çalışmaktayım, biletler halka ayın onikisinde çıkıyor, Lale Kart’lı arkadaş pazara yetişirsen ben indirimli alırım dedi, bu arkadaş sanat dünyasında elimiz kulağımız zati, 37 senedir beraberiz, gelişimime pek katkısı olmuştur, kendisine müteşekkirim, kendi reklamcı ama reklamı sevmez, o yüzden adını yazmıyorum :)))))
Geldik bir hafta sonuna daha, bizimle kanlı günler de gelmeye devam ediyor, program neyse onu yaşamaya gayret ediyoruz ama gönlümüz, kalbimiz yara bere içinde, geç vakit gelirken, sokakta yatanlardan bazılarını gördüm yine, kendimi bildim bileli görüyorum, bu durum onun bunun kabahati değil, herkesin ihmali, koltuğu gören, mevkiye ve paraya tapıyor, zenginlere para, fakirlere Allah Korkusu. fakir de ne olup bittiğini bilmiyor, inandığının neye iman ettiğini bilmeden, tahminen, kulaktan doldurma, sorgusuz sualsiz takipte.
Bu sabah agresif bir halim var, içimdeki canavar sanki bana ağzından ateş çıkararak “günaydın bacım” demiş gibi, du bakalım, gün nelere gebe, cümleten günaydın

05 Mart

“Hava raporları da zıvanadan çıktı.” diye yazdım, sonra da “zıvanadan çıkmak” deyimine baktım. Bir sürü tarif ve tanım var. Genel olarak zıvana bağlantı anlamında kullanılmış. Bir şeyi bir şeyle tam olarak birleştirmek, o şeylerden biri yıkılırsa ötekini de arkasından sürüklemek, böylece darmadağın olmak, hatta bir daha eskisi gibi olmamak.
Anadolu’da ev yaparken dizilen taşlar üstüne yerleştirilen ve devamını çatıya bağlarken o taşlarla kütükleri bağlamakmış zıvana.Ahşap gemilerde ahşabı birbirine geçirme, gemideki topu sabitleme imiş zıvana, zıvanadan çıkan top fırtınada gemiyi batmaktan beter edebilirmiş. Camilerin hazire kısımlarında dikey ve yatay demir süslemeler varmış, iki demiri birleştiren kopçaya zıvana demirmiş,Dikey olan Kuranı kerimi, yatay olan sünneti temsil edermiş, Allah dostları birbirine “Allah seni zıvanadan çıkarmasın” dermiş. Sarma sigarada en son eklenen filtre görevi gören parçanın adı da zıvana. Esrar jargonunda da yeri var. Yunan-Roma mimarisinde taşıyıcı sütun parçalarını üst üste dize ortalarından delik açar, o delikten erimiş maden akıtırlarmış, o deliklerin adı zıvana deliği imiş, maden soğuyunca sağlam bir koruyucu olurmuş, Gel zaman git zaman “taş olsa çatlar” misali çatlayan taşlar zıvanadan çıkar, bir bir yıkılırmış.Bir de şehir adı varmış derler, Zıvana’dan çıktınız yazarmış, işi Zigana geçidine bile bağlayanlar var ama esas anlamı dağılmak, dağılma ile dağıtmak,
Demek ki “hava raporları da zıvanadan çıktı” derken zıvanayı doğru kullanmamışım. Onun yerine “hava raporları da şaşırdı” demek daha doğru olur. Evet, şaşırdı, valla güneşler yağmur demek ister gibi, geceleri şakır şakır yağıyor, Neyse çok soğuk değil, bu sene belki erken çiçek açan ağaçları kurtarır havalar.
Çocukları kaldırma saatlerini bekliyorum, herkesin programı var, benim herkesten neyim eksik benim de var,
Haftanın Kitabı ; Hayvan Çiftliği / George Orwell yeni gelenler arasından seçtim, su gibi okunuyor, üstelik bütün hayvanlar tanıdık. Bu arada Yurt İçi Kargo’da gönüllü çalışmak istiyorum. Hepsi birbirinden kötü diyorlar da en kötüsü burası mı bilmem.Sistemi kuramama şampiyonu bu şirketler, yönetim ve denetim diye bir bilgi yok burada. Kargonun ikinci kısmı için mesaj çekmişler geldik evde yoktunuz diye ki var sayılırdık üstelik geldiklerine dair bir belge yok, bunlar bir keresinde yine mesaj çektiler “kargonuz şu gün şu saatte gelecek” diye sevindim valla, zamanında hazır oldum, bi mesaj daha “geldik, evde yoktunuz” diye meğer bir gün önce gelip gitmiş. Şubede adımın yanında kesin yıldız vardır “Teyzeye dikkat !!” diye ama çabalrım nafile. Dün tam kargo almak için çıkmaya hazırlanırken, geldiiiii !!! Çocuk asansörün kapısından uzatıp gitti, hazar mesaj kargodan önce geldi. Aaaaay işte böyle, kurumların %98 i böyle, %2 ye de nefes aldırmazlar.
Dün biraz haberlere baktım, önden biraz da Esra baktığım için daralmış ruhum iyicene şıkıştı, gelişen, değişen bir şey yok, çelişenler ise çoğalarak artıyor, kim farkında, kimin umurunda, tek başına iktidar yetmedi, Başkanlık sistemi kurtaracak bizi, Eeeeeeey siz gözü kapalı inananlar, kabre indiğinizde size bizden de sorgu sual var
Cümleten günaydın, bahar gelsin yurdumun dört bir yanına, kuşlar konsun yollarımıza, barışı temsil edenlerden, hadi işallaaa !

07 Mart

Eveeeet ! sayın seyirciler : güneşli ve ılık olması muhtemel bir bahar sabahına daha uyandık, “kalbimizde kuşlar pır pır etsin” diye temenni ederek, hayatı kaldığımız yerden seyre devam ederek, Mart ayında yol alacağız, inşalla. Sonra bu aylar bir tren misali geçecek, bahar bitecek, yaz gelecek, ömürler tükenecek, ömür törpüleri başka ömürleri törpülemeye devam edecek. Eskiler yenilere “eskiden beri bir şey değişmedi ” diye anlatmaya çalışacak, yeniler anlamaya çalışmayacak, tazelik baş kaldırmaya müsait olunca başlar dik olana kadar kalkacak, sonra bakılacak değişen bir şey yok, o başlar da eğilecek, bu arada onlar da eskiyecek, kim kazanacak ; aslında kazanmayacak, kazandırılacak, tutkular, ihtiraslar doymak bilmeyen kan emici ruhlar, unutkanlık hasarı olan beyinlere karşı kazanacak. Ölen ölecek, kalan sağlar itaat edecek, dünya zaten dönüyordu, dönmeye devam edecek.
Karamsar gibi görünsem de değilim valla, üstümde bir “kabul etme” hali var. Hafta sonunda ruhumu beslemeye devam ettim, dinlendim, bir kez daha kanıtlara bakarak, inandım ki ; “Demokrasinin adı var, kendi de bir an için görünüp kayboluyor, geriye demokratik olduğunu savunan, asla diktatör olmadığını bağıra bağıra deklare ederken, parmağını hedeflere sallayan liderler ve onların koyun yandaşları kalıyor !!!” Şarkı hep aynı şarkı, verilmiş haklar güncellenirken, kelime oyunları ile değişiyor, horoz gürültü yaparken, at gibi çalışanlar, yolu kasaba düşene, tutkal olana kadar çalışıyor, öldükten sonra kahraman oluyor, eşek inatçı ama içe kapanık, inek kapasitesi hesaplı, tavuk, kazın dünyası kümes kadar,köpekler saldırgan eğitimli, kuşlar uçar, darı karşılığı haberleri duymak istediğin gibi taşır, Manzarayı kendi lehine çeviren domuzlar da kalabalıktan sıyrılıp şartlarını kendi lehine iyileştirip, refah içinde yaşarken, yüksek sesli nutuklarla, tehdit ile, bir parmak bal ile … dünyasını cennete çevirir, inançlarımıza göre aldıkları ahlar ile öte dünyada yanar yırtılır diye umuyoruz. Hepsi o kadar.
Yaw arkadaş ! 40 sene evvel yazılmış kitap aynı bugünden bahsediyor, Hayvan çiftliği ; Bendeki 45.ci baskı, değişen gelişen bir şey yok dünyada. Herkes özgürlük ve hürriyet peşinde ama sadece kendine istiyor, ya da uzaklardakiler için istiyor, yanındakini tek tipe mahkum ediyor. Arkadaşlarım arasında bile var, hem de demokratik ve özgürlükçü olanlar arasında, onlar bile “ben yaptım, oldu” fırsatını bulunca kaçırmıyorlar.
Stefan Zweıg okuyorum, ince ince kitaplar ama muhteşem anlatımlar, literatür de modern klasikler diye geçiyor. Son okuduklarım çocuklardan tavsiye,
Kendime dizi başladım “Downton Abbey” Aşağıdakiler yukardakiler gibi,bir sezon izledim, severim bu tarzı, 1912 den başladı, zamanın nereye kadar gelecek bilmiyorum, 6 sezondur oynuyormuş. Tabi bu diziler 40-50 dakika ve bir sezon için en fazla on tane felan çevriliyor. Böylece konu bulucaz diye insanın içini tüketmiyorlar, daha tutarlı ve daha faydalı.
Tahminen çok işim var, olsun benim de yapacak kudretim ve yapma isteğim var, bir tek az insan, seçme insan istiyorum, bi de yerli yerinde konuşma, bi de zamanı bir tek şeye harcamadan ruhuma iyi gelecek şekilde bölme. Aslında sonuncuyu iyi yapar isek, hepsine bedel olur.
Günaydınlar olsun, günü yaşamaya niyeti olanlara, kendini bilmek için çaba harcayanlara Bu arada “cehalet mutluluk verir” kesin bilgi, yaymaya gerek yok, çünkü kendini cahil kabul eden yok

08 Mart

Kendimi ite kaka hayata dahil ediyorum. Bazen tansiyonun çok düşük oluyor, bu da ben de yorgunluk ve uyku hali yapıyor, yatsam kalkamayacakmışım gibi hissediyorum. Bu yüzden kendimi mümkün mertebe aktif tutmaya gayret ediyorum, çabalarımın sonunda biraz açılıyorum. Bugün daha iyiyim. “Havalardan, havalarda şekerim !” de geçerli tesellim.
Bugün haklarını aradılar diye ateşe atılan kadınları anma, kadın olduğunu hatırlama günü. Bizim memleket, onların memleket ayırmayacağım. Zalim ve zulüm dünyanın her yerinde var. Her yerinde de en çok nasiplenen kadınlar, ticari mal gibi alınıp satılan kadınlar, evlilikte genelde erkek çocuk da doğurması şart olan kadınlar, para kazansa bile üstüne yapışmış ev işlerini de eksiksiz yerine getirmesi beklenen, aynı işte erkeklerden daha ucuza çalıştırılan kadınlar, haykırmak için meydanlara çıksa çocuğu yaşındaki erkekler tarafından “alın bunu, alın bunu !!!” diye yerlerde sürüklenen de kadınlar … yani dünya kadınlar gününde dünya kadar dert çeken, hatta dünyanın derdini çeken kadınlar. kendi doğurdukları erkekler tarafından harcanan kadınlar.
Böyle gelmiş, biraz farklılık kazansa da çoğu zaman “eski tas, eski hamam” halinde ilerliyoruz. Aklı başında kadınların eğittiği erkeklerden umutluyum. Arada kadir kıymet bilen çıkıyor ama hiç savaşsız kendini köle ilan eden kadınlara da karşıyım, hele “kıl, tüy, cariye” olmaya pek meraklı olanlara kıl oluyorum. Kadın ve erkek fiziksel olarak birbirlerinden farklıdır ama aynı şartlarda aynı şeyleri eşit şekilde yapıyorlarsa eşit olarak faydalanmalıdır.
Bu bitmez, tükenmez, çarpıtılmaya müsait, fikir ayrılıkları taşıyan bir mesele. Dünya döndükçe bu geyik döner, Dikkat Kadın Var !!! diye de bazı şeyleri pembeye boyamak hiiiiiç çözüm değil, ayrılmak değil, birlikte yaşamaya katlanmak önemli olan.
Dün tam da tarif edilen şekilde kadınca yaşadım, Evi sildim süpürdüm, elde yıkanacak kazakları şampuan şişesinin dibini çalkalayarak yıkadım, makinede sıktım, ip izi olmadan yayarak kuruttum. Yemek yaptım, diyet yaptım, çarşı pazar işine baktım, çamaşır yıkadım, makineye atmadan gömlek yakalarına, tişörtlerin koltuk altlarına beyaz sabun sürdüm, sokak hayvanlarını besledim, açınca üstüme yıkılan bir iki dolabı düzelttim, çekmeceleri düzenledim, bozulan kumandanın yerine yenisini aldım, ütü yaptım … bir kadından ne beklenirse yıldızlı olacak şekilde yaptım,Bu arada yıldızı kendi kendime taktım, başardıklarım için kendi iç huzurum tarafından ödüllendiriliyorum, sonra kendime dizimi açtım, iki bölüm seyir ettim, sosyal medyada arkadaşların mutluluk fotolarına baktım, kutlanacak doğum günü varsa kutladım, acil mail varsa cevapladım, sonra da ilaçlarımı içtim, yattım. Daha ne yapayım kii !!! diye de kendi kendime yatmadan tipik kadın tribi attım.
Her kılığa girebilen, her boyaya boyanan, hatta fıstık yeşilini bile deneme fırsatı olan, her soruya cevap bulan, her işin illa ki bir ucundan , kendini yeniliklere açık tutan, kalbinde sevgi dolu odacıklar bulunan, neticede kadın olan, bundan da gurur duyan, “Dünya benim parmak uçlarımda döner” diye de haklı bir savunması olan , hep verilmeyen hakları almaya uğraşan, sonunda yara bere içinde olsa da kazanan, kazandıran … kadınlardan biriyim, benim gibilere Günaydın dedim

09 Mart

İstatistiklere göre evlilerin yüzde yetmiş kusuru, bekarların yüzde altmış kusuru mutsuzmuş. Her istatistiğe inanmam ama bu kesin bilgi gibi, Geri kalanlarda muhtemelen kendi aralarında, mutsuzlar, kendini mutlu sananlar diye en az ikiye ayrılırlar. İnsanın mutlu olabilmesi için ya çocuk olması ya da kırk yaşını geçmesi gerek diyorum, bu kişisel görüşüm, çocuklukla kırk yaş arasındaki zamanlardaki mutluluklar inşa edilmiş mutluluklar. Şartların olgunlaşmasına bağlı, öyle her şeye sevinemiyor insan. İstatistiklerdeki insanlar da sanırım bu gruptalar. Bu sabah kendimi hem enerjik hem de bilge hissediyorum, yapıştırmaya devam ediyorum :))))
Çocuk olmak dünyadan kendi dünyan kadar haberin olmak demek, bir çikolata, bir oyuncak, bir sıkı kucaklanmak ömre ömür katar.Bu yüzden çocuklar anneleri öpünce yaralarının iyileştiğine inanırlar. Kırk yaştan sonra da insan bir tepeye gelmiş oluyor ve dönüp arkasına bi bakıyor geri kalan ömür kadar ileride olması muhtemel bir ömür yok, oldu var sayalım, son yılların sana faydası yok, ya akıl gidiyor, ya kollar, bacaklar hasarlı oluyor. O yüzden bir telaş insan kendini yaşamaya başlıyor, aklı başında olanlar, hırslarından, tutkularından arınıp,neyse zevkleri onları yaşamak istiyor. Arada kalan grup hem tüm dünyayı, hem kendi dünyalarını hem de kendilerine karışan kaynaşan dünyaları bir düzene koymak, gelecekten emin olmak,sidik yarışını kazanmak için çabalamaktan mutluluk çizgisini habire daha uzağa taşımaktan bitap düşüyor, mutlu olamıyor, olamaz da zaten.
Mutluluğun tarifi herkese göre değişir ama yüzlere yansıyan ışıltısı aynıdır, bu ışıltının biraz da inançla ilgisi vardır diyorum, insan çaba gösterdikten sonra bir yerden itibaren tefekkür ve tevekkül etmeli. İmkanlar bir yere kadar, olmazlara meylimiz vardır, bazı olmazlara benim de var, ama benimki ekte takıntı, “maz” ile “malı” eki beni geriyor, “mu” eki tercihim. Bu soru eki ; teşvik edici, yani bence, ortama bi bakıp, bi fizibilite çalışması yapıp, bi yol haritası çizip mutluluğa doğru yola çıkılmalı, bu yolda sağa sola iyi bakmalı, büyük mutluluğa giden yoldaki küçükleri de toplamalı, aynı efsane Maryo gibi, toplaya toplaya gidicen, yanmazsan ne ala, yanarsan ya başa dönecen, ya da oyundan çıkıcan, ya da güçlendirici alıcan :)))
Bu gece güneş tutulması var, görmeyecez ama hissedeceğiz, bana sanki iyi gelecek gibi, dizide iki sezon bitirdim, sene 1920 oldu, kendi ülkem güllük gülüstanlıkmış gibi ellerin savaş hallerine bi güzel ağladım, ama ağlarken bir nedenin içine bir çok neden kattım, bir damla gözyaşı dökülürken gözümden binlerce şey geçti gözümün önünden, bu da nasıl organizma bilmem, bir şeyi unuturken, binlercesi iki üç karede sıkıştırılmış hala net halde geçiyor valla.
Bu sabah için yeterince yapıştırma yaptım sanırım, Cümleten günaydın, Allahım ne olur içimize, dışımıza toptan bahar gelsin, ayrıntıları sen biliyorsun yarabbim !! Amin

10 Mart

Çoğumuzun dilinde aynı soru var : “Ne ara bu hale geldik ! ” daha çok duyarsızlıklar karşısında kullanıyoruz. Dibine ışık vermeyen sevgi saygı için saydırıyoruz. Bence hep böyle idik de bu kadar aleni değildik. Şimdi haberleşme çok hızlı, yalan yanlış, doğru eğri her tür haber var ortalıkta, seçme şansına sahibiz çok şükür. Herkes beğendiğine inanıyor. Haber kaynağına bakan, araştıran, soran yok. Araştırma yapacağımız zamana vakit ayırmaktansa kulaktan dolmalara hayaller işleyip, idealler katıp, laf üretiyoruz. Artık köprü trafiğini kapayan intihar eden adama sövmeden tutun da, çalıyor ama çalışıyor savunmasına kadar … menfaatimize ters düşen her şeyin laf söz ile savunmasını yapıyoruz. Ölmüş, gitmiş, sefil olmuş kimsenin umuru değil. Genele sevgiyi saygıyı geçtim, insanlar kendilerini sevmiyorlar, kendilerine saygıları yok. Bir iki doğru düzgün insan ve onların yetiştirdikleri yüzü gözü suyu hürmetine dönüyor dünya.
Bahçelere bakım zamanı, dün bi bağrış, çağrış baktım ki, karşı bloktan çam ağcı kesiyorlar, biri yetişti çok şükür, kesen görevli; “manzarayı kapatıyor” diye bi savunma yaptı, kesin biri şikayet etmiştir, daha doğrusu adamını bulmuştur, aynı ilçede hem büyük şehir hem de ilçe belediyesi etkili olunca işini uyduran iş başarıyor. Manzara da deniz görüyor sanırsın, ağaçlar arasından yoldan geçen yayalara, arabalara,balkonlara, camlara bakıyoruz. Bir çok yerden daha şanslıyız, dip dibe değil evlerimiz, belki de çam karşı blokdaki röntgene engeldir :))) “Ayol, dürbün alsın !” Neyse şimdilik kurtulmuş ağaç, ama yine de belli olmaz.
Aaaaah aaaah sabah haberlerinde duydum, “haremler eğitim ve öğretim yerleri imiş !” doğru haremlerde müzik, dans eğitimi verildiğini biliyoruz, tahminime göre Geyşa’lık tarzı bir eğitimde var idi, Bunların hepsi bir adama faydalı olmak, ona hoş vakit geçirtmek için, sıralamada öne geçersen, cariyelikten, odalığa, hasekiliğe, valide sultana kadar gidip, adamın aklını başından alıp, devletin içine dışına maydanoz olabiliyormuşsun ki olmuşları biliyoruz. Kafes arkasında her gün entrika, plan program, bugün kimi boğdursak, kimi zehirlesek, hamama gitsek … çok eğitici ve öğretici.
Aaaaaah bazen insan kendine bi kayyum atansın istiyor da kayyuma verecek param yok,gerçi kayyumlar devletten maaş alıyor, aaaah o zaman bi kayyum olsam, emekli maaşına son yapılan zamları hissedemedik, rakamlar büyüdükçe isteklerimizi karşılama oranı düşüyor, hay Allah neden acaba ?
Ne ara böyle olduk, biliyorum da anlatamıyorum, yani anlamayanlara, anlayana sözüm yok.
Tarkan’nın yeni albümünden bi şarkı dinleyecem şimdi, aaaah bu şarkıların gözü kör olsun, peşine düşüp gidiyoruz valla, cümleten yolumuz doğru yol olsun, doğru herkesin doğrusu olsun, amiiin !!! Günaydın

12 Mart

Kesinlikle eminim ki hatta yüzde de verebilirim ki, anlamıyoruz ve anlatamıyoruz. Hatta devamlı yanlış anlaşılma korkusu yaşıyoruz. Hatta %90 nımız böyle, rakam yüksek ise %87.3 e kadar düşebilirim ki bu son rakamdır, daha aşağısı aaaaslaaaaa olmaz. Küsurat da buçuklu insanlar yüzünden. Bir de anlamış gibi görünen, anlamadığını anlatarak kapatmaya çalışanlar var. İşte onlar da ömür törpüsü dediklerimizden. “vıy vıy da vıy vıy ömrümüzü yiyenler var, valla.
Bu durum bir dinlerken bi de okurken var. Son satırdan yukarıya doğru analiz yapanlara ne demeli bilmem demiyorum, biliyorum ve diyorum. Ön yargılardan kurtulmak imkansız, elalem ne der Anayasa Mahkemesi kararından ilerde, aslında bu örnek olmadı ya neyse olurmuş gibi yazdım, anlayan %10 anladı.
Yabancı dizilere bakıyorum, bir sezondan bir sezona bir sürü şey olmuş ama tek tek anlatılmıyor, izlerken anlıyorsun, hayal edebiliyorsun, düşünüyorsun, muhakeme ediyorsun … felan fistan. Biz de oyuncu elini kapı tokmağına atıp, sırtını dönmüş olsa , yeni bölüm aynen ordan başlıyor. 3.5 saat yılda 30-40 bölüm başka türlü açıklanamaz, seyirci ya anlamazsa korkusu var, haklılar da seyircinin anladığı gişe yapan filmlere bakıyorsun, adam haklı.
Valla okumuş üflemişler de dahil kafa ( Kafa ayrıntı derdinde, hesap kitap peşinde ) dolu olduğu için herkes her şeyi kendine yontuyor, “empati” sözlük sayfalarında yaşıyor, haksızlık etmeyim yok mu, var, ama sonunda bir “ama” var.
Sitemler olmasa nasıl yaşardık, kendi kendimizi övmesek değerimiz anlaşılmaz mı, iyilik yapıp denize atanlar gerçekten yaşamışlar mı, kendimizi parlatıp gruplara sununca aldığımız övgüler, hayati değerler mi, Konudan konuya atlamak çok bilmenin mi hiç bir şey bilmemenin mi işareti, unutmak mı unutulmamak mı derdimiz, lider olmak insana kendini çoban gibi mi hissettiriyor, seçmek istiyoruz da seçilmeyince neden bozuluyoruz, herkes herkesi salak yerine koyduğu için mi çok konuşup çok anlatıyoruz, “herkes bildiğini okur” diyen atalar gerçekten yaşamış da bu analiz de okumanın yazmanın olmadığı zamanlardan beri beri mi gelmiş… daha bir sürü deli soru, ruh halim akşamdan kalma, uykumu da alamadım, hatta tekrar gidip yatıcam, şuradan alınamayacak bir mesaj yaptım, hiç üstüne vazife olmayanlar alsın, lüüütfeeeeen !!!! kiii kalkınca yeni polemiklere hazır olayım, anlatamadım di mi ?
Hadi günaydın, gerisini boş verin, boş şeyler zaten …

13 Mart

Akşamdan post gibi serilince sabah içini doldurup kalktım. Çok şükür ki uyku ile henüz bir problemim yok. Arada bozulsa da toptan düzelme imkanı var ,Yurtta dünya da yine aynı şeyler oluyor diye düşünüyorum, bizzat bilgili değilim, hafta sonu haber almıyorum, hatta telefona sınırlı bakıp, burayı da yazıp kalkıyorum. Arada tabletten bir iki el oyun atıyorum, gerisi fani dünya işleri. Çoluk çocuk, yeme içme, gitme gelme, başka dünyaları okuma, seyretme … böyle böyle yaşayıp gidiyoruz. Araya giren germe ve gerilmeler ise zihin tazelemesi :))) Malum haksızlığa uğrama, intikam planları yapma, kendini ispat edecek senaryolar hazırlama zihinsel faaliyetleri canlı tutuyor.Çok şükür bir Kara Melek değilim ama sözümü de esirgemem. Aslında yaşlandım, insan ilişkileri beni bunaltıyor, sözümü esirgediğim zamanlar da oluyor, valla. Her şeyi herkese söylemiyorum. Anlattığında yanlış anlaşılan, hatta hiç anlaşılmayan durumlar düşman sahibi olmaya sebep oluyor.Yüzleşmelere gerek duymuyorum,kendimle yüzleşip, içsel cinayetler işleyip, ölüyü kalbimin haricinde bir yere gömüyorum. Canlı halini hayalet sayıyorum, saygıda kusur etmeden, korkudan titremeden idare ediyorum.
Soğuk bir sabah, bi şi soğukları gelmiş. Bugün sınav günü, yeğenim, arkadaşım ve arkadaşların çocukları sınav heyecanı çekiyor, cümlesine başarılar diliyorum, gerekli okuma ve üflemeleri yaptım :)))
Kahvaltıya vişneli krep yapma planım var. Bu tatlı bölümüne, tuzlu içinde bi değişik omlet yapasım var, bunun için buzdolabının ve erzak dolabının kapağını biraz uzunca açık tutmam gerek. Ev halkının bir kısmının dışarı da palanları var, benim planlarım ev içi en fazla saç boyası almak için çıkabiliriim,  Onun haricinde dizi, film, sınırlı yeme içme, Geyikli battaniye ile bütünleşme, hane halkı ile muhabbet … sıradan ama sırası olmayan, ruha sınırsız mutluluk katan işler ve güçler yapasım var, yaparım hazar,
Cümleten günaydın, iyi bi pazar günü olsun ki pazartesi kazansın, nasıl olacaksa, bazen bazı sözler ve cümleler hiç bir anlama gelmezmiş gibi durur da az ucunu bil kaldırırsanız içinden çıkanlara şaşar kalırsınız,

14 Mart

“aşkım” diye başlayan ortalığa düşmüş hitapları sevmiyorum, çünkü herkesin başına yapışan aşkım sahte geliyor bana, aşkın özelliği genelliğe dönmüş oluyor felan, zaman bazı şeylerde tahribat yapıyor, o zaman da eski zamanlar yenilenemiyor, uyum sağlayamıyor da denebilir. Kızım baş ucuma not yazmış “Minik ipek böceğim !” diye başlıyor. Baş ucu lambama yapıştırmış, insan gözünü açar açmaz, böyle bi hitap karşısında gerisi teferruat hissine kapılıyor. Kim bilir kaç kişi dün eve dönebilseydi “Ben geldim, aşkım !” diyecekti.
İkinci Kat Perşembe pazarının derinliklerinde bir tiyatro mekanı, bir avuç seyirciye şahane oyuncular, şahane oyunlar oynuyor. Hafta sonunda “Kabileler” oyununu izledim.Nevi şahsına münhasır bir aile kesiti. Kalabalık bir grup idik. İçlerinde “sağlam genç” diye tabir ettiğimiz biri var idi, Diyarbakır -Sur’lu, biraz sohbet ettik, öyle hüzünlü konuşuyordu ki, 2004 de Antakya’dan başlayıp Mardin’e kadar uzanan bir GAP turu yapmış idim. Çok da bilgili bir rehberimiz vardı. Her şehirde bir gece yattık. Diyarbakır’da da Sur’da bir otelde kaldık. Ne kötü insanın bir kez gördüğü yerleri, hatta doğduğu yerleri tekrar görememesi, gördüğünde tanıyabilememesi.
Çok sevmek için tam bir tarif veremem, sonsuz güven duygusuna inanmam. “Beşer şaşar !” doğru bir tanımlamadır. Şaşdığını kabul edenlerden, şaşanı görenlerdenim. Bazen taparcasına sevenlere, sevdiklerine sonsuz güvenenlere, onlara kul köle olup da bunu dille inkar edenlere, tapındıklarını kabul etmeden, onu yüceltenlere, kusur aramayıp, zaten bulmamaya yeminli olanlara … imreniyorum. Ne güzeldir şeydir kim bilir, her şeyi doğru bilen biri olduğuna inanmak, yaptığı her şeyi kendi lehine sanmak, öleni yiteni bir sözle anmak, sürüden ayrılmadan yola devam edebilmek. Şuçlunun da suçsuzun da hep aynı kişi olduğuna inanmak, analizden kaçınmak, anlamadan anlatmaya kalkmak … ne diyim, “bize de nasip olur inşallah” demem ama.
İnsan yaralarına insan basılacağı, yağmurlu, karanlık, kasvetli, ağzı olanın konuşacağı, bir kaç hafta sonra unutulacak, yasaklara,yavaşlatılmalara müsait bir gün. Tapınanlar tapınmayanları suçlayacak, aramıza biraz daha kin nefret sokulacak, parça pincik olmamıza bir adım daha yaklaşılacak, umurunda olanların içi dışı bir olacak, olmayanlar maske takacak “gibi” yapacak, dünya zaten dönmekte, devam edecek, ölen ölecek, ateş düştüğü yeri yakacak, yananlarla yanmayanlar birbirini anlayacak ama yanlış bakış açılarından, olan “Barış ” a olacak, herkes çok isteyecek ama “Barış” çok zor olacak, çünkü çalışmaların içindeki sevgiyi saygıyı kaybettik, hırslarımıza yenik düştük, cennetlik ve cehennemlik olanlar bu dünya da belli olduğu sürece, onlar birbirlerini etiketledikleri sürece,herkes kendince haklı iken, ara bulanlar, ara bozanlar iken, koltuk, mevki, para önde giderken, bu dünya böyle gelir ve gider, biz de nasıl gideriz bilmem artık.

15 Mart

“Bu yazıyı dün ölmediğiniz için okuyorsunuz !” Bir arkadaşın paylaşımında gördüm, duvar yazısı. Dün ölmediğimiz için yazıyoruz, okuyoruz, yeni bir sabaha da uyandık. Ölmemiş olmayı nasıl değerlendireceğimiz, nelere bağlayacağımız tamamen kişişel görüşlerimiz mi acaba ? Değil, hepimizin bağlı olduğu değerler, hissettiğimiz baskılar ile bilerek bilmeyerek işleme koyduğumuz dayatmalarımız var. Bunların ışıklarına ışık katacak kadar zengin ruh hallerine sahip olmayanlar ile sahip olup da bunu kötüye kullananlar arasında iyi insan olmaya çalışanlar var. Biz hangi yerdeyiz, biliyor muyuz ? tahmin ediyoruz ama, “kendimizce iyi yerde, kendimize göre iyi olan şeyler üretiyoruz.” diyorsak ve başarılı hissediyorsak, hatta emin isek, dünyayı iki üç kişilik sanıyoruz demektir. Dünya çoooook kalabalık, hatta öl, öl bitmeyecek kadar kalabalık. İyinin en genel tanımı, herkese faydalı olmak ki bu da mümkün olmuyor, birazına faydalı olmak mümkün ama, bu da geniş bir bakış açısı gerektiriyor, açıdan bahsetmek için de bakmayı bilmek gerek, bir başkası bizim kafamızı sağa sola çevirip, hedef belirlerse olmuyor.
Aklımda “otobüse bindim, geliyorum” mesajı var. Anlatamayacak kadar sarsıldım. Aşağı yukarı bir suçlu bulundu, zaten tahminler vardı, zaten öldü, konu kapan dı mı ? Bir insan neden suçlu olur, ne onu topluca ölüme gidecek kadar ne delirtebilir, nasıl bu hale gelmiştir, güvenlik zafiyeti ve ihmaller nelerdir, herkes üstüne düşeni yapmış mıdır, pazar pazar evde oturmak varken sokağa çıkan gençlerin suç payı nedir, kader mi böyle istemiştir, kader yazılmıştır ama kaderde ufak tefek oynamalar yapma hakkı kula verilmiş mi dir, misal kula kulluk etme ile kulun kul elinde can vermesi önlenebilir mi, ömür bitmiştir ama ömrü bitirmek kulun elinde midir, öyleyse intihar edenler neden cehennemliktir … daha bir sürü deli soru var, sorun ise insanın hislerinde, tutkularında, ihtiraslarında var, yanlış yerlere tutunanlar, ezip geçerken, yandaşlar sevinirken,sevinemeyenlerin kendi suçu mu ? İnsan bir yokluğu bir varlıkla kapatıyor, gücü neye yeterse ordan vuruyor, satın alınan sevgiler, doymak bilmeyen arzular, istekler, kalabalıklarda yıldız olup parlama çalışmaları, liderlik hevesini heves olmaktan çıkarmalar, tüm insanlar için tek tip istemeler, kainat karşımda el pençe dursun dilemeler, kendi gemisine kaptan iken filoda diretmeler … bunlar heeeeep eksiklere yama, yama insan canı ise, “amaca giden her yol mubahtır” fetvası ile aklanıyor parola.
Böyle bir sabah işte, bir minik ipek böceği olduğuma inanasım var, bu havalı ismin aslında bildiğimiz tırtıl anlamında, üç-dört günlük bir ömrü olduğunu bilerek ama. Koza ören tırtılların sonunda koza içinde minicik kaldığını, kurtçuk haline geldiğini,böyle kalsa 2-3 hafta içinde kozayı delerek çıkıp kelebek olacağını ama üreticinin buna izin vermediğini, kozaları sıcak sulara batırarak, buhara tutarak kurtçuğu öldürdüğünü biliyor musunuz, niye insanlar ipeklilerle gezinsin diye, aman aman sakın bana “zaten müslümana ipek ile altın haram !” demeyin, şimdilerde her dinden kan içiyor insanlar …

16 Mart

Soğuk, kasvetli bir gün. Güneş doğalı bir saati geçti, insanlar yollarda ; ama yorgun, ama endişeli, eve döneceklerinden şüpheli. Tüm ülkeye kasvet çökmüş gibi, mutlu yanları kaldı mı şehirlerin, ya şehit cenazesi var, ya katliam noktaları, ya da kimin kime neden karşı olduğunu tam bilemediği savaşı var. Olan biteni ne kadar görüp, ne kadar anlıyoruz, kim haklı biliyor muyuz ? Teröristlere kızgın, ölenlere üzgün, kalanlara da sabır diliyoruz. “Gerçi tüm dünyada oluyor böyle şeyler, terörle yaşamaya alışmak lazım !” dedi bir bilen, bu çok bilen neden Başkanlık için kısmet, Anayasa için hayırlısı demiyor o zaman. Ahmet Altan açık seçik ve net yazmış, hem de herkesin anlayacağı şekilde, kaç kişi okur ya da okumuştur, kaç küfür yemiştir, kutsal adama dokundurduğu için. Tamamen gözü kapalı insanlar var kiiii işte onlar için ne desem tam bilemiyorum, demedim ama içimden geçti,Allah biliyor. Çok şükür inancım tam, eminim, ama inananlardan şüpheliyim.
Bir günlük film gününden sonra kanallar normale döndü, zaten anormal bir durum da yok diye düşünenler halkı oyalamaya devam ediyorlar. Nevruz Kızımıza bilmem kaçıncı talibi geldi ve eli boş döndü. Kızımız iki kez evlenmiş ama cinsel açıdan evlenmemiş gibi, standartları yüksek, çok inançlı talipleri ile tokalaşmıyor, kul hakkı olmasın diye hediye kabul etmiyor, kendini prenses kategorisinde değerlendiyor, ama bir türlü prens gelmiyor, Taliplerini bir görseniz kiiii , o da görmüyor zaten, çoğunu sesinden analiz ediyor, paravanı açtırmadan kavga dövüş gönderiyor. Yanıma yakışan diye ısrarcı, yanına yakıştığını sananlar ise standarttın eksisinin eksisi.
Buradan toplumu analiz eder isek ; Birbirimizi anlamıyoruz, dinlemiyoruz, ilk bakış önemli, para çok önemli, bi fakir bi zengin masalları gerçek sanılmaya devam ediyor, herkes bi macera yaşamak istiyor, ama maceranın şartları var, öz güven de bir yere kadar, yapımcılar istedikleri gibi yapıp, halkın coşmasını sağlıyor, kızın karşına dikiyorlar ters yöne giden treni, salıyorlar locayı üstüne, evde ekran başında Esra Erol saati yapan amcalar, teyzeler, konu komşu basıyor kalayı, birbirlerine düşüyorlar elin oğlu kızı için, ne için “laf olsun, torba dolsun !” diye, torba dolunca taşıyor, esas torbaya girmesi gerekenlere yer kalmıyor, böylece günler dizi dizi geçiyor, biz de kendimizden geçiyoruz, nelerden geçtiğimizi bilmiyoruz.
“Ne oluruz, nasıl oluruz, valla bilmem ” diyemem, tahminlerim var, çok şükür, soru sorup cevap alamadığımın farkındayım, muhakeme ediyorum, Allahtan başkasına kulluk etmiyorum, vicdan ve merhamet duygularım yaşar halde, “hak değirmende olur !” demiyoruz, haklıyı haksızı da ayırmaya gayret ediyorum.Mükemmel miyim, değilim elbet ama “Kamil İnsan” olmaya niyetim var, olursam olurum, olmadı yolunda ölürüm. Toplu kıyımda mı giderim, ecelim eve mi gelir onu da bilmiyorum.
Yazıyı bir yere bağlamadan bitiriyorum, sona bir “Altın vuruş” cümlesi yazaydım, iyi idi, şöyle masaya yumruk indirmiş gibi, beyinlere insek olur du ama olmadı, Zaten beyinlerde yer kalmadı, yas nedeni ile kapalı, gidenler gitti ama, yaktı, yıktı gitti, “olur böyle şeyler” diyenlerle “Gezici bunlar” diyenler hariç, onlar hala aynı yerde, gözleri ceplerinde,yüzlerinin derisine bir kat daha astar çekiyorlar.

17 Mart

Trenleri, tren yollarını, istasyon binalarını, gar lokantalarını içime dokuna dokuna severim. Bunların hep bir hikayesi vardır, ben de kıyısından köşesinden o hikayede bir yer bulmuşum gibi severim. Yalnızlığın gelmişi geçmişini anlatır sarı binalar, mezarlıktan geçerken şarkı söyler gibi ıssızlardan hızla, sesli geçen trenler. İçime hüzün taşır tren yolcusu, onda hep bi yokluk, hep bi eziklik, hep bi söylenmemişlik hissederim. Epey bir tren yolcuğu yapmışlığım var, çok okurum, çok film seyrederim, ondan böyleyim, dersem savunma yapmış olur muyum, olurum.
Dün akşam artık treni ve istasyonu olmayan bir Gar Lokantasında “Ey cemaaat Kudüs’ü nasıl bilirsiniz !” konulu Bizans Okumaları katıldım. iyi de yaptım. Cümleten Kudüs’ü kutsal biliriz. Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar ayrı ayrı önem taşır, bu önemler savaş sebebidir. Kral Davut ya da Davut Peygamber’e yer tespiti, ilk muhteşem tapınağı yapmak da Oğlu Süleyman Peygamber’e nasip olmuş, Musa’nın sandıktaki On Emir’i ni burada muhafaza etmişler, tapınak sedir ağacından, hiç maden kullanılmadan yapılmış, mücevher süslü. İlk ihtişamlı tapınağı Babil’liler yıkmış, Yahudiler Babil’e sürgüne yollanmış. Persler Babillileri yenmiş, Yahıdiler eve gelmiş,Tapınak bi daha yapılmış, Bunu da Roma İmparator’u Titus yok etmiş.Yahudiler bunun yasını tutmuşlar. Sonra Yahudi Kral Herod tekrar inşaa etmiş, ilkinden daha güzelini hatta. Konu böylece uzar giderken, tarihde dinler savaşı başlamış, kutsallar birbirine karışmış, Hz.Muhammet Miraç yaşatılmış, Hz.İsa Çarmıha gerilmiş, Halife Ömer Mescidi Aksa İle Kubbetüs Sahra’yı yaptırmış. O altın kubbe cami değil, Mirac’a yükselirken ayağın son olarak değdiği yer. Sonra haçlı seferleri, Tapınak Şövalyeleri, Gelsin Selahattin Eyubi, biraz daha savaş, Tekrar Müslümanlara geçen tapınak tepesi, İsrail hamlesi, Üçüncü tapınak Herod’un ki mi, yoksa yapılmadı mı, Bu konu bir inanca göre Mehdi ile bağlantılı, Ağlama Duvarı, Mason rüyası, Matrix filminden konuya göndermeler, misal geminin adı, tapınağın bankaya dönmesi, “tuzu kuru ile senin paran burda geçmez” e sallayarak tarihsel bir bakış, aynı ata iki kişi binen fakir şövalyeler, Mirac’a çooook farklı bir bakış, günah keçisi, süt mü şarap mı, Ölü Deniz Parşömenleri, 600.000 çift böbrek iddiası, pagan adetleri, Kralın atadığı dine yön veren, “toplanalım ” diye israr eden din görevlileri, “tapınak bizim ruhumuzdur” diyen Hristiyan görüşü, yedi kollu şamdan, Hamam ve Sinagog olgusu, muhtelif bayramlar, güneş ve ay takvimleri, tarihte ilk çek senet cirosu, doların üstündeki işaretler ne der, İsa’nın tapınak hakkındaki görüşleri … aklımda kalanlar bunlar ki daha fazlası masaya yattı kalktı, katılımcılara da maşallah bilmedikleri yok, konuya Verdi’s Nabucco’su bile sesli dahil oldu. Daldan dala küsmeden, birbirinin gırtlağına sarılmadan tartışabilmek , geçeni anı ile harmanlayıp bilgi hazinesine katmak, gelecek olanı merakla beklemek güzel valla, Bizans Okumaları okuyup, okumayıp Katılanlarına veeeeeeeee Ahmet Faik Ozbilge‘ye teşekkürler, bilgi dağarcığımıza katkılarından dolayı.
Ben de terör şehrin içine tükürdüğü için, bomboş yollarda, bomboş metrobüslerle tıngır, mıngır evime geldim, kapıdan içeri girerken “çok şükür, yolda izde ölmedim !” dedim, dedim valla.

18 Mart

İki akşamdır etkinlik için dışarıdayım, önceden planlanmış olduğu için, arkadaşlar prensip sahibi olduğu için, korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimiz için, istediğimiz için, gidesimiz geldiği için, etkinlikler “has etkinlikler” olduğu için”, söz verdiğimiz için … tüm içinleri topladık, dün akşam beş kişiden bir fire ile toplanıp, tiyatro yaptık, “dünyanın kendisi tiyatro, baş rolü oynayanlar hep aynı tipler” dedirten bir oyuna, “Ceza Külliyesi” oyununa.
Dün korku dolu bir gün idi, bir okul ve konsolosluk tatil ilan etti, telefonlarda mesajlar cirit atıyor, insanlar bir yerden bir yere koşa koşa gidiyor, akşamları evde sayım yapılmadan yatılmıyor, paranoya ileri safhada, şehri terk etme imkanı olanlar gittiler bile.
Tam iş ve okul çıkışı dışarı çıkıyorum, iki saat kadar bi yoğunluk var, dönüşler in ve cin eşliğinde top oynanarak oluyor. Şehir hem karanlık, hem ıssız, insanlar insanlara telefonla haber veriyor, “şuradayım, şu kadar yolum kaldı, bir yerde patlamazsam gelicem” aynen böyle, duyuyorum hissediyorum.
Dün yolda “Botabüs” gördüm. Tepesinde botanik bahçesi olan otobüs demekmiş, bildiğimiz hatlı, tek katlı, tavanı dıştan çalı çırpı ekilmiş gibi duran, sözüm ona yeşili savunan bir otobüs. “Kasabın yağı çok olunca …” diye bi özlü söz var ya bu belediyeler de öyle, ipe sapa gelmeyen şeylere para harcıyorlar. Bayrampaşa durağından sonra bir duvar var, aylardır oraya desen çalışıyorlar, bir kuru ağaç gövdesi yapıştırdılar, taş dizmeli İstanbul silueti, dikey bahçe, bir gün önce havuz büyüklüğünde gelincikler de yapıştırmışlardı, insan yutacak kadar büyük, onları dün kaldırmışlar, Bi de yol kenarlarına turuncu, akbilli tuvaletler yapıyorlar, hatta Sefaköy’de olanında “Yüz numara konfor” yazıyor ama ben iki gündür sırtını E-5 e dönüp işeyen adamlar görüyorum, artık protesto mu, ayaklarını mı üşüttüler, yoksa kafayı mı bilmiyorum. İki akşamdır yol kenarında hizmet veren “Hanımbeyler” bile yok,
Oyunun kendisi de güzeldi ama dekor şahane, Barış Dinçel yapmış, iki kişi sahnede ama tek kişi ağırlıklı, her hangi bir isim ve devir belirtilmemiş ama her cümlenin gideceği bir yer var, oturma düzeni sıra şeklinde, girişte minderini alıyorsun, numarana koyup oturuyorsun, bir saati biraz geçiyor, Tansel Öngel şahane bir oyuncu, Yaz’ın öyküsü’n de Yaz’ın babasını oynamıştı, Gözünden yaş geliyor, hatta sümükleri bile akıyor kii akmasa iyi idi, içim kalktı. Seyirci de katılımcı, insanların gözlerine bakarak oynuyor, ikinci sıra olunca öyle yani.
Bu güne dair söylenecek ne var ? havada güneş var, umutlar var, 45 çocukla ilgili yayın yasağı var, Bursa’da iki yemek fabrikasına kayyum atanmış onun haberi ile “Kuzey Suriye” hayırlı olsun haberi var. Geçen akşam bir kanalda öyle bilinmeyen filan da değil, bir prof “hiç komşularla bu kadar iyi ilişkilerimiz olmamıştı” dedi, hem de bir kaç kez, ben de kendime bir kaç kez çimdik attım, Bu dünyada yalan dolan var, yalanları hem söyleyenler, hem de onlara inanlar var, o insanların boynunda öbür insanların vebali var, “Aaaaaah atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın …” diye bi şarkı var, varlar yoklara karşı, iyi olan, hak olan, barışı savunan kazanacak, hadi inşallah !!!!
Haftanın kitabı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı ”

20 Mart

Bugün baharın ilk günü, Facebook bi hoşluk yapmış, hem haber etmiş, hem de resimlemiş. “Biz zaten biliyoduk ki !” diye kutlamanın içine edenler olmuştur, hayatta tüm güzel şeylerin bi içine eden olur zaten, kıskançlık, haset, fesat için bir kez kalbinde yer açanlar, o yerden onları atamazlar, töbe tutamaz bunlar.
Zihnimin bi yarısından kapan kapana bildiğin kadar, karart içini dışını, zaten hava da karanlık, içine öfke doldur, sonra onu sağa sola sıçratarak kus, insanlara küs, nefret et, onları sorumlu tut, “halamın bıyığı olsa amcam olurdu !” mantığına sıkı sıkı sarıl, sakız gibi uzat konuyu, ellerin boş kalsın, ama dolu san … sonra bunlardan yorgun düş, bir şey yaptım zannet. Yine de inanma, daldaki üzümden pekmez yapmaya gayret et !
Bir yarım da ; Bugün baharın ilk günü, önümüz yeşile açık, kuşlar gelecek, güneş sahanda yumurta gibi tepede, ısınacağız, içimiz dışımız renkli ve sıcak, umutlarımızın üstünde bahar etkisi olacak, kuru ağaçlardan ders alacağız, “Bugün gündüz ve gece eşit uzunlukta ” diye bilgi verirken eklesem ; 12 hayvanlı Türk Takvimi, ve Celali takvimine göre yılbaşı, güneş kuzu burcuna girdi. genelde bu günü Bahar bayramı diye biliriz ama biz Bahar Katliamı beklentisi içindeyiz. Azerbaycan’da paskalya gibi kutlanırmış bu bayram, boyalı yumurta, tavşan felan.
Valla isteyen ideolojik amaçlı halay çeksin, isteyen halay çekenleri dövsün, bana göre bahar bahardır, bahar bayram gerektirir, yeni bir gün, tabiatta yeniden başlamalar, ölmüşlerden dirilmeler, iyi bi şidir bahar, iyi anlaşılsın isterim. Memleketin batı yanlarında insanlar evden çıkamazken, doğu yanlarında da evlerine giremezken, nasıl bayram olur, bilemiyorum, “içimizde hissedelim !” de geyiğin alası, içimiz dışımıza döndü, kan, göz yaşı, bağırıp çağırmalı demeçler, paranoyak bir toplum temeli atmaya çalışanlar sağ oluyorlar ki.
Bu pazar gününde avucunda sıkı sıkı tuttuğu bozuk paralar ile ekmek ve gazete için bakkala koşarak giden çocuk olsam, yolda düşsem, dizlerim soyulsa, paranın birazı kaybolsa, Bakkal ile komşu amca ya da teyze halime gülse, para için tamam deseler, ekmeği, gazeteyi verseler, başımı okşasalar, sevseler, eve gelsem, hazır sofrada çay kokusu, tereyağlı yumurta kokusu, kızarmış patates,hatta hava ılık bir bahar havası, masa da asmanın altında olsa, taşlar yeni yıkanmış, çukurlarında minik su birikintileri, kapı ağzında topuktan erimeye başlamış, altından renkler çıkan tokyolar, masanın bir yanı sedir, bir yanı tahta iskemleler, bir de bitkiler kokuyor olsa, çiçek kokusu gelse sofraya,anam babam, kardeşlerim, melamin tabakları dizmiş annem, “elinizi yüzünüzü yıkadınız mı?” sorusu elzem. Bir keyif çayı arasında gözü çarpar ise dizimdeki “uflar”, beklerim ki öper de geçer annem.
Geldi geçti böyle günler ömrümüzün kitabındaki sayfalardan, geçmiş sayfalara göz attık ama yenileri yazılıyor artık. Masa salonda tv karşısında,asma ağaçlarının resimleri kaldı, şehir bodur bitkilere mahkum, ekmek buz dolabında, gazete internette, parmak arası Ceyolar var şimdi, Kızartma ve tereyağ zararlı, çay poşette, annem babam yok, kardeşlerim ayrı evlerde, hatta çocuklarım, eşim bile tüm aile ayrı yerlerde bu sabah. “Herkes yerinde sağ olsun, yerinde mutlu olsun !” Kalplerdeki yerleri gösteren 4.5 G li telefonlar sağ olsun, Bu gidişle daha neler olur, bi tahminim var ama haksız çıkmayı dilerim, bahar gerçekten bahar olsun, inşallah, Yine de bi çay koyayım, dökme olanından, diyet kahvaltıda az esneyebilir, yarın telafi ederim, bu da tereyağlı yumurta demek olabilir, aaay hadi inşallah,Kız bi kalksın da bakalım.

21 Mart

Kendimi “bir ilkbahar sabahı güneşle uyanmışım ” sayıyorum, takviyenlenmiş, tazelenmiş umutlarımla el ele bu dünyanın daha iyi bir dünya olma şansı nedir, bakıcaz.
Tansiyon düşüklüğü genetik, doktorlar hastalık olarak kabul etmiyorlar, düştüğü zaman biz de düşüyoruz. Dün gözümü ara ara açarak, ucundan azcık gördüğüm, bir türlü tamamına ermeyen rüyalar eşliğinde uzun uzuuuuun yattım. Gözümü açtıkça yeme içme, ufak tefek işlere baktım, kitap okudum, dizi baktım. Bu arada Downton Abbey bitti. 6 sezon seyrettim, yenisi var mı bilmiyorum, varsa da eylüle. “Tut” seyrediyorum, biyografi türünde Firavun Tutankamon, şimdilik üç bölüm gözüküyor, ikisini izledim. Bu arada Youtube’da çok güzel belgesel videolar var. Hatta her konuda var. Ara ara da oralara bakıyorum. Barış Bıçakçı bitti. Kitap bardağa dolan su gibi yazılmış, nefes alır gibi okunuyor. Derin dostluklar dile gelmiş, bu derece değil ama ona yakın derecelerde dostlarım var, aslında “lar” eki ikiden fazla, beşten az anlamında. O dereceleri herkesle yakalamak mümkün değil, gerekli de değil. Uzun yıllar istiyor, 35 yılın üstünde arkadaşlarım var, çoğu dostluk derecesine çok yakın, kırılıp küsemiyorsun, varsa bir yamuk durum, “yapabilseydi yapardı, yada elinde olmayan şartlar var ortada …” diye bir içten savunma ortaya konuyor. Bazen öyle şartlara yenik düşüyoruz ama yalama olacak kadar her şarta değil.
Akşama doğru kendimi sokağa attım, bi market yapayım, temiz hava alayım, ayaklarım açılsın diye, akşam inerken çamlıktan geçerken bir kızın karşısında diz çökmüş özür dileyen genç adamı gördüm. Kız işi bitirmiş gibi idi, öbürü “aşkım, aşkım” diye savunmada. İlişkiler bu dereceye gelmemeli, özür dilemek yerine göre iyi bir şey,özellikle de başkaları menfaatine ortak bir çalışma var ise hatalı olan kesin hatasını kabul ve telafi etmeli, ama iki kişilik ilişkilerde salya sümük durumlarını onaylamıyorum. Varsa bir hata vardır, Yalvarmak derecesini düşürmez, peşine bir af gelse bile, tekrarı olasıdır, unutulması zordur. İnsanlar birbirini tanımaya çalışmalı, kendilerini olduğu gibi kabul ettirmeye çalışanları da kabul için kendinden geçenleri de onaylamıyorum. Bir orta yol vardır, aranır ise bulunur, şiddete meyil etme, masaya yumruk indirme, iyi niyeti devamlı suistimal etme, yapıp yapıp özür dileme, “af” için kendini şanslı hissetme çözüm değil. Gerçek sevginin ve dostluğun olduğu yerlere yalan girmez, her şey söze dökülmez, yüzleşme için zaman kollanmaz, kin ve nefret içeride yuvalanmaz. Bu bir elektrik alma işidir, bu elektrik de arada voltaj düşer ama ışık hiç kesilmez.
İnsan ilişkileri yorucu, ben çoğu zaman alıp başını gidenlerdenim, halden anlarım, iyi hale geçemeyecek ilişkileri rafa dizer, uzaktan bakarım, hatta rafta unuttuğum bile olur. Herkesle her şeyi paylaşmak mümkün değil, gerek de yok, bizim yaşlar az insan, kaliteli insan yaşları, Allah gençlere kolaylık versin, hatta akıllı telefon aklı versin.
Memleket gündemi belli, demeçler çadırdan öteye gidemedi, ölen ölüyor, kalanlar da korkunun esiri, insanları korumak yerine onları eve tıkmak daha kolay. Allahım bana da “memleket çok iyi durumda, bizi kıskananlar komplo kuruyor” kafasından ver ! demek istesem de diyemem ama “kafam yerinde alaturka oldum, oynamadan duramammm !!!!” desem, Fatih Erkoç söylese de oynasam iyi olur, kafayı oynatmadan, bedenen ama.
Haftanın kitabı ; Hakan Günday / Piç, ilk defa okuyorum, elimdeki kitap 31.baskı, son kitabı “Daha” Fransa’dan ödüllü, Güzel.
Haftanın etkinlikleri ilçe sınırları içinde, kıza Etüt Merkezi bakıyorum. Seneye ÖSS sınavımız var. Dershanelerin içine tükürdüler, gerçi diğer iki çocukta da ben iyi hazırlıyor diye cemaat dershanelerine meyil etmemiş idim, çalışan çocuk çalıştırılma istemez, yönlendirme yeter, derken ; ne çözsün, ne okusun demek istedim, şimdilerde eğitim seviyesi yerlerde iken az ışık gören öğrenci ipi göğüsleyecek, hedefimiz Devlet Üniversiteleri, hatta İzmir, kazansın, gitsin. Sonunda her şey “kısmet ile hayırlısına” dayanıyor ama tüm çabalar hayata geçtikten sonra.
Cümleten günaydın, İçimiz dışımız bahar olsun, kuşlar konsun yollarımıza, leyleği havada görenlerden, eli ayağı tutanlardan olalım, inşallah.

22 Mart

Kalkınca hava nasıl anlayamıyorum artık. Öğlene doğru değişiyor, Belediyenin termometresi 18 derece gösterirken, kışlık giysilerle dolaşıyoruz, elindeki telefondan havayı koklayanlar, müthiş yanılıyorlar, en azından sabah saatleri için. Bence güneş eskisi kadar ısıtmıyor, onun da enerjisi azalıyor. Her şey tükeniyor, kaynaklar bitiyor, her şey değişiyor, ama gelişemeden, her şey bizi şaşırtıyor ya da bazılarımız “gibi” yapıyor, bir bakarsın her şey çok hızlı, bir bakarsın her şey tekrarda.
Bu “şey” de önemli kelime, tek başına hiç bir anlama gelmeyen cümle içinde çooook mühim manalar taşıyan “şey” her zaman hayatımızın cümleler içinde en açıklayıcı kelimesi olmuştur, seviyoruz, “şey” i ona anlamlar yüklemekten bıkmadık, usanmadık. “şey” den anlayan insanlar “şey”i her zaman doğru anlamasalar bile, varlıkları yeter !
Varlığı yeten şeylere tutunarak, her sabah sırandan hissi veren ama içinde her türlü duyguyu barındıran hayata “günaydın !!!” dedik, tepemde dolaşan helikopter beni biraz korkutsa da baktım sosyal medyada bi şi yok görünüyor, bazı şeyler olsa da görünmüyor, bilmemek mutluluğun en kolay tarifi, çünkü bildiğine inanıyorsun, bildiğin bildiğin gibi kaldıkça, ruhunda fırtına esmesine gerek yok. Olsam ki ; Bir ağaç altında, gölge ile güneş oyunları arasında, onlara ıslık çalan rüzgar ile, solo yapan kuşlar, az da su sesi, eeee bu manzaraya kitap da gerekli, aslında yakışanı akıllı telefon, tek tuşla dünya dönüyor, bir minik ekrana sığıyor “heeeer şeeeeey !!!” Güzel ama, di mi ? gelişen dünyanın, bitmeyen çelişkileri, hayatımızı “şey” ederken, biz hangi “şey” lerin peşindeyiz acep, “şey” lerin “şey” olacağı bir gün olsun, cümleten kolay gelsin, ben biraz şeker çiğneyip, hayvan kurtarıcam, sonra ev “şey”leri, sonra da etüt merkezi görüşmeleri, beni bekleyen “şey”lere hazırım, olmasam ne olacak, cümleten sürprizlere açık olduk, bizi bekleyenler iyi “şey”ler olsun, Aminn !!!

23 Mart

Yataktan kalkarken aklımdan “Bugün annemi arayım” diye geçirdim, Gerçekle yüzleşmem saniye içinde oldu Yıllarca her sabah telefon konuşması yaptık, saate bakarak uyanmasını beklerdim. Eğer bugün telefon edebilseydim bana ilk açınca “Allah sesini şen etsin” derdi arkasından da “ortalık elden gidiyor, ha bu ne kepazelik !” diye haber bülteni olarak devam ederdi. Bazı şeyler için çok geç, bazı şeyler için ise yapacak bir şey yok. Gençlik yaşayarak, yaşlılık da anlayarak geçiyor. Yaşlılık derken orta yaşları şeyeddim.
Kitabımı bitirdim. Hakan Günday çooook şaaaneee bi yazar, okuduğum ortalarda bir eseri ki yıllara göre sık yazmış, son yazdığını da okumak istiyorum. Okur iken ; İlk Nobel Barış Ödülü’nün 1901 de Kızılhaç kurucusu Henry Dunant’a verildiğini, onun sefil bir şekilde öldüğünü, hem iyi, hem kötü, hem güzel, hem çirkin olduğunu, hayatını anlatan bir film bulunduğunu öğrendim. Sonra “Echelon” nedir onu öğrendim, Türkçesi tele kulak olabilir. ABD ile İngiltere Sovyetleri dinlemek için soğuk savaş zamanında bir iletişim ağı kurmuş. Anahtar kelimeler var, bunların geçtiği konuşma ve yazışmalar, koordinat belirlenerek rapor haline geliyor. Sonradan aralarına Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da katılmış, hatta yakın tarihte Avustralya itirafcı olmuş, soğuk savaş bitince ilgi alanı askeriden özel konular ile ekonomik gelişmelere dönmüş. Hala uydular çalışmaya devam ediyormuş, Kıbrıs en faal üslerden biri imiş.
Efsane “Cici Can” gerçekten varmış. Annesi uyuşturucu bağımlısı, kendisi hiper aktif, babası yazar çizermiş, baba izlemiş, çizmiş, anne aşırı dozdan gitmiş, Dennis ise her girdiği okuldan atılmış, Vietnam’da savaşmış, sefalet içinde ölmüş, baba da milyon dolarları götürmüş, oğlu ile hiç iletişim kurmadan.
Dejenerasyonu bozulma, özünü yitirme diye biliriz de aslı “Nesilsizlik”. ” Pain” İngilizcede ağrı, Fransızcada ekmek demek, Yaratık Allen sürrealist ressam ve heykel Henri Gigger’in eseri, hatta Akademi ödülü de var.
Son okuduğum iki kitap, erkek sesinden erkekleri anlatıyor, “Piç” öyle bildiğimiz anlamda değil anası babası belli kahramanların da hayatlarının anası babası yok, tutanacak dal mı desek, tutunmak da istemiyorlar ama. Neyse güzel kitap, tavsiye ederim.
Okurken not alıyorum, ilgimi çeken isim ve olaylara bakıyorum.
“Boş vakitlerinizde ne yaparsınız, ıssız adaya düşşeniz yanınıza alacacağınız üç şey nedir ?” sorularına kitap cevabı verenlere kızıyorum. Bi kere kitap boş vakit işi değildir, zaman ayırmak ister, ortam ister, dikkat ister. Issız adaya düşünce karnın aç, üstün çıplak, karşına ne çıkacak belli değilken yanında kitap olsa ne olacak. Aslında ıssız ada boş vakit cenneti, bir kütüphane ile düşülebilir de temel ihtiyaçlar ne olacak ? Vakti ile bu sorulara ; Boş vakitlerimde kitap okur, müzik dinlerim demişimdir illa ki. Issız adaya da ne demişimdir hatırlamıyorum ama kibrit, çakmak dememişimdir. İşte bunlar yaşamaktan anlamaya gelişme.
Bakalım bugün neler olacak, planlı oldurmaların plansız sonuçları kimlere sürpriz olacak.
Bugün terazi burcunda halkalı ay tutulması var imiş. Bu tutulmalar enerji patlaması anlamına geliyor, her şeylerin patlama hevesinde olduğu şu günlerde çatlak olarak kalacak şeylere razı gelebilirim. Ama yine de emin değilim, fitratımda kesip atmak var da her şeye olmuyor, Aaaay dertlenir gibi oldum, amaaaaan dertlenecek ne var alt tarafı hem yeryüzü hem gökyüzü karışık, onca karışıklıkta içimiz karışmış ne olacak, hem de yalan dünya azimle gerçekten dönerken,
Gündemle ilgili bir şey yazmadım, ilgiliyim, konuyu konunun uzmanı olanlarla, sananlara bıraktım, cümleten günaydın …

25 Mart

Nar taneleri gibiyiz. Bir kabuk içinde saymayı düşünmediğimiz kadar çok tane, görünüşte aynı gibi duran, aslında biçimsel farklar taşıyan, etrafa renk ve koku saçan, çürüyen, bozulan, cap canlı duran nar taneleri. Bir dünyanın içinde bir çok dünya gibiyiz. Biliyoruz ama hissetmeyi erteliyoruz. Bildiklerimizin esareti altında mıyız ? Şahsi fikrimi söylüyorum ; benim için her zaman değil, ben bilinmeyenlere, bilmediklerime, bildiklerimin güncellenmiş haline de ilgiliyim, bilgili olmak istiyorum.
Koleksiyoncu / John Fowles kitabı kızımın elinde gördüm, hemen kaptım, “ben hemen okurum” diye söz verdim ve okudum. Çok beğendim. Daha önce Büyücü’yü okumuştum, dört parmak kadar kalınlığı vardı kiii Fowles “Her insan kendisi için bir giz olmalıdır” diyenlere yazıyor, okumayanlar belki “Fransız Teğmenin Karısı” filmini bilirler, o da onun. Psikolojik bir gerilim, değişik bir konu, ilk kitabı imiş, “bunu yazan ileri de kim bilir neler yazar ” diyenler haklı. Bizim kuşak Pul ya da kelebek koleksiyonu görmeye gidip de colasına hap atılan kızların korkusu ile büyüdü. Yakın çevremde ne avlanma için koleksiyon yapan ne de colasına hap atılan biri olmadı çok şükür, işte bu kitapta bunların hepsi var. Hatta kızın okuması da iyi olmuş, dermişim de manyak ve sapık olanı bir bakışta tanımak mümkün olmuyor, onların binlerce maskesi var. Hatta onlara sahip çıkıp koruyanlar var. Çünkü öğrendik ki bir şeyin suç olabilmesi için 3,5,7 … şeklinde tek rakamlar halinde tekrarlanması gerek, Kurban miktarı artık Allah ne verdi ise.
Bu ay okumak için verimli bir ay oldu, denk gelen kitaplar da adeta “oku beni, çabuk oku” der gibi olunca sayı yükseliyor. Arada Stefan Zweig okuyorum, ince 80-90 sayfalık ruh hali tasvirleri ki aynen içimizi okuyor,Barış Bıçakcı’nın son kitabı Seyrek Yağmur’a başladım. o da ince ama satırları çok dolu bir kitap. Beğendiğim cümlelerin altını çizmiyorum, tekrar okumak istesem, elimle çizmiş gibi bulurum, çizmiyorum çünkü ezber etmek istemem, çünkü yazarın yazdıkları beni sadece tetiklesin aynı şeyi başka şekilde düşündürsün isterim. Okumak satırlar arasında kendinle bağlantı kurmak, yazılmamış olanların da olduğunu anlamaktır, bilmem anlatabildim mi, ben de pek anlamış gibi değilim,
“Çok bilinmeyenli denklemleri bilinir hale getiren insanlar top halinde duran ıslak bir duş havlusunun kurumayacağını neden bilmezler ” derken evdeki çocuklardan bahsediyorum ki en büyük çocuk eşim de konuya dahil, işte burada sihirli anne iş başına geliyor , o topu açıp kurutan, katlayıp, yerine koyan, kirlisini temizi ile değiştirenlere evin annesi diyoruz kiii bunlar ağzı ile kuş tutsalar bile evdeki yemeğin tuzu fazla kaçsa heme eleştiri oklarına tutulur, hatası yüze vurulur. ( dün yaptığım köfteye iki kere tuz atmış olabilirim, sadece keskin bir tad idi, yoğurtla fark edilmiyordu bile, aslında abartan olmadı ama hiiiç bahsedilmeyebilirdi de, kırılmış anne notu) anne sihirli derken; hayat akışını sağlayan farkına varılmamış işleri yapan demek istedim, yoksa sihirli değneğimiz yok ama sihirli dokunuşlarımız illa ki var.
Aile içinde af etmek annelere mahsustur, hatta unutmak da ama vazifelerini değil.
Gözüme çarpan akşamdan kalan havlulara, sağa sola dağılmış olan bardaklara, kıyafetlere gereken ilgi ve alakayı gösterip, yemek ayarlayıp, üstüne bi de Elmalı pay ile bir çeşit börek yapıp (beş çayına yetişir) kalan zamanımı okumaya ayırmak istiyorum, artık ne kalacaksa :))))) Bir hafta sonu daha geldi, maalesef genel olarak sevinecek gelişme ve değişmeler yok, kendi iç dünyamız için elimizden geleni yaparken gözümüz herkesin dünyasında,
İyi haberler olması umuduyla, kötülerin hak ettikleri cezayı bulması umuduyla, körlerin gözlerinin açılması umuduyla, vicdanın menfaatin önüne geçmesi umuduyla, herkes için barış umuduyla, sevgiyle saygıyla … Günaydın

28 Mart

Eski saat, yeni saat, şimdiki zaman derkeeen sabah ettik. Yeni bir güne, yeni bir haftaya eski umutlarımızı cilalayarak başladık, yeni bir şey değil ; Herkes için barış, aramıza sevgi, saygı, çocuklarımıza iyi bir gelecek istiyoruz, kısaca cümleten iyilik, sağlık istiyoruz.
Biraz aksilik var üstümde, geceyi, saate bakmakla ses dinlemekle, yeni uyuduğumda patlayan havai fişeklere sövüp saymakla geçirdim. Benim sövmeler cinsel içerikli değil, kimsenin organlarını, anasını konuya dahil etmiyorum. Sadece görgüsüzler diyorum. Mutlu olduğunu bile dünyaya , dünyaya zarar vererek ilan eden, bunun için para döken, mutluluğun ruhunu göğe yükselttik sanan ahmaklara kızıyorum, sinirleniyorum, “İlan etmek yerine, paylaşmayı deneseniz !!” diyorum. Mutluluk illa ki gözler önüne serilip, tasdik bekleyecek, tutanaklara geçecek, resimle belgelenecek, lafa söze malzeme edilecek … bunun karşılığında da unutulmayacak. Hadi canım !!!, mutluluk unutulursa da unutulmazsa da travma. Yaşayıp, geçmeyi deneyin, öylesi daha güzel valla. Her şeyin biriktirilmesine karşıyım, kitaplar hariç, hele duygu biriktirmek, özen ve itina ile anı saklamak, onlara bağlı kalmak, külliyen ruha zarar, bekleme yapmayalım, yaşayalım, geçelim, yenilere yer açalım,zira hayat geçiyor, zaman ilerliyor, ister içinde kalalım, ister dışında.
Hafta sonu çoooook yoğun geçti, koştur, koştur halleri, kalabalık, gitmeler, gelmeler, pişen yemekler, kurulan sofralar, azcıııık ucundan bozulan diyetler, ama halis kalan niyetler … derken mutlu olduk, her hangi bir belgemiz yok, içimize yazdık, gerekirse konu açar, anarız, aklımızda kalması gerekirse, kalmıştır hazar.
Dün bir ara aynaya baktığımda kiii evde en çok ayna ve saat bulunur, gözlerimin önüne dökülen, parlayan bir perçem ve çizgi haline gelmiş göz kapaklarım ile kendim Hitler’e benzettim,Ruhumu aslaaaa !!! Tam da bu anda kızım bana “pıtırcığım” diye seslenmesin mi, benim gibi her daim iri kıyım bir anne, minik ipek böceği, pıtırcık … gibi hoş kelimelerle anılsın kiii bu kız işi, çok şükür ki bir kızım olmuş, neşe kaynağı, bilgi yumağı valla smile ifade simgesiAaaay artık ders de çalışıyor, “ojemi de sürerim, makyajımı da yaparım, telefona da bakarım, seneye sınavlara da hazırlanırım ben” modeli.
Aaaaah aaaah bakarsan mutluluk her yerde, uçan kuşun kanadına bakmaya gerek yok, anlaması, anlatması emek istiyor, gidip kızı kaldırayım, kahvaltıdan önce tartılayım, evi normale çevirip, anormallik için savaş veren dünyaya ruhen bedenen dahil olayım , hazar ihtiyaç duyulduğum yerler var, kendimi önemli hissederek başlayım bari, cümleten günaydın

29 Mart

Kış ortasında yaz havası yaşadık diye “kazanılmış haklar geri verilmez” diye ısrarla kışın bittiğini var sayıyoruz ama çoook soğuk, insanı sabah akşam tir tir titreten bir hava var. Güneş öğlenleri parlıyor ama soğumuş dünyayı ısıtamıyor, gerçi mart da bitiyor, fakat aldığım duyumlara göre mart ayı da nisan gibi geçecekmiş. Güneşli ama soğuk, bu durumda “güneş dekor oluyor, gücünü temmuz, ağustosa saklıyor” diyebilir miyiz, deriz tabi, kim tutar bizi. Zaten tutamadıklarımızın söyledikleri, anlattıkları yüzünden ne hallere geldik.
İnsanın en büyük isteklerinden biri inanmaktır. İnanmak bir boşluğu doldurur, bir eksiği kapatır, yükü hafifletir, huzur verir. Hatta sorumluluk devir eder ; “Biz ona inanmıştık !” der suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırız. Aslında “yok öyle bi dünya” dense de “var öyle bi dünya” Bu işin kolay yanı, gözü kapalı inanmak, çok güvenmek, her şeyi ondan beklemek, gelenleri olduğu gibi sorgusuz sualsiz kabul etmek, güzel bi şi. Hatta “oooooh miiiis !!!” ama bir kısım insanlar alamıyor bir dal, tadına bakamıyor. Çok mu şüpheciler, çok mu akıllılar, “aklı başında olanlar merak edip, şüphe duyarlar” mı desek, diyelim, diyelim.
Neye, neden inandığımızı bilmek lazım, biz buna iç dünya ile yüzleşme diyoruz da bu pek olamıyor, huzur azıcık yalan ister, yalanın da ikna kabiliyeti çoktur, yılandan korkmaz yalandan koktuğu gibi insanlar ama azıcık renk açarlar, pembe olanı, beyaz olanı var, “mutlu etmek için söyledim” diye savunması var. Dünya üzerinde yalan zinciri var, Devletlerin bile yalancısı var, zaten dünya “Yalan Dünya” bugün var yarın yok. Yok derken, dünya hep var da bizim yok olacağımız bir zaman var, yokluğumuz biraz üzüntü yaratabilir ama dünyanın umuru olmaz, o yalandan ekvator kuşakları sarınıyor, belki de bu kuşaklar arttıkça güneş bizden uzaklaşıyor, mevsimler yolu ile intikam alıyor, doğa olayları ile perişan ediyor.Baktı ki güneş dünyanın yüzü kızarmıyor, o da umudu kesmiş olabilir.
Yazdıklarımın bilimsel bi yanı yok, tamamen hissi, oturduğum yerden yazarken güneşi görüyorum ama açık camdan içeri kutup havası doluyor, üşüyorum, içim, dışım üşüyor, yaz belki dışımızı ısıtacak ama içimizde bir rutubet kalacak, ağladıklarımız içimize aktığından mı bilmem zira üzülmek için o kadar çok sebep var ki, hiç tanımadığımız insanların ölüsüne ağlar olduk, bilmediğimiz insanlar var, evsiz barksız, bomba sesleri altında büyümeye çalışan çocuklar, kayıp edilme noktasında umutlar var, bu durumda içimiz dışımız bir olamıyor, dışımız kaldığı yerden devam, içimizde yağmurlar, rüzgarlar yalanları temizlemeye gayret ediyor. “Bir bitse de unutsak” hepimizin dileği de ateşe odun atanlar, o ateşle ısınanlar var, onların içi dışı bir, nasırlı yürekleri,
Geceden sabaha geldik kuzu kuzu, yeşillere allara, çiçek açmış dallara nice nice baharlara … kuş sütü ile kahvaltı edip, hayata hoooop diye akacağız, “yalandan kim ölmüş” diye sora sora , ölüm sebebine bu yazılmıyor ama yalanın öldürdükleri var, valla.
Cümleten günaydın, notlar arasında; kıza karnıyarık pişir, yürüyüşe git, akşama diyaloglara git, festival biletlerini al, kitabını bitir, çamaşırı bitir var, “Sen tükenme beni bitir” yok ama.

30 Mart

Homo Faber / Max Frisch 1957 yılında yazılmış,Mühendis olan Faber bilime, teknolojiye inanıyor, red ettiği kader olgusunun onu tesadüfler aracılığı ile adım adım nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Yılına göre çooook iyi bir eser ve bugün de değişen bir şey yok. Tam da okuduğum kitapda Tanrı var mı yok mu diye bir bölüm geçmiş idim ki son cümle “Bilimin ulaştığı sonuçlara tanrının gölgesinin düşmesine engel olamıyoruz” her şeyin özeti. Teknoloji bir yabancılaşma getiriyor, makineler, neden sonuç ilişkileri, kendine yetme, ilim, bilim … derken duygular ölüyor, kendimiz ölmeden önce bir boşluğa düşüyoruz, sonunda açıklanamaz bir noktaya geliniyor, bu noktadan çıkış da her zaman mümkün olmuyor. Faber mühendis, önce uçağı çöle düşüyor, 83 saat orada mahsur kalıyor, bir adamla tanışıyor, bu adamın intihar ederek ölen kardeşi hamile iken ayrıldığı sevgilisinin eşi, bu arada yanında manken bir sevgilisi var, sonra eski sevgili ile ilgili iz sürmeler, kızı olduğunu tahmin etmesi, gemide yirmi yaşında bir kız ki gerçek kızı, bilmeden aralarında bir aşk, bu arada Faber 50 yaşında, kızın yılan soktu da öldü derken beyin kanamasından gitmesi, gerçekleri öğrenme, kızın annesi ile sorgu, sual ve kanserle gelen kendi ölümü. Bir Türk filmi gibi dursa da edebi açıdan değil, çok zengin bir dil.mükemmel kişilik analizleri, ama ağır eser, Dün akşam Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy’un edebi diyaloglarında masaya yattı ve aklımızda yenilenmiş soru işaretleri ile kalktı, Her şeyin bir açıklaması var diye sanılıyor ama ille de açıklanamayan yerler kalıyor. İnançlı olmak durumu bir yerde kurtarıyor ama hiç inanmamak kadar, körü körüne inanmakta zarar. Bir orta yol var, o da herkesin kendine özel, kalbin gerçekten huzur bulduğu noktalar, işte oraları doğru noktalar bence. Duygu taşımak önemli, duygusal olmak zaman zaman bir handikap ama gerekli, neyse bu konular benim sevdiğim konular ama yazmakla bitmez, yazmak da çözüm değil değil. Anlatmak için yüz ifadeleri de gerekli, emoji ile olmuyor. Arzu edenlerle çaya çıkabilirim, dermişim.
Bugün okuma günü, saat 12.30 ile 13.00 arası 81 ilde okuyoruz, inşallah. Okumak başka dünyalara açılan kapılar, o kapılar ruhumuzun derinliklerine de açılıyor, bilmek öğrenmek güzel de kaynaklar da güzel olmalı. Dün paylaştığım kitap zinciri ile bugün ilgilenicem.
Akşam yine yollar boş idi, “olasılıkları hesap edenler kaderden kaçıp evlerinde güvende olduklarını sanırken, boş vermişler ile kaderciler yollara dökülmüş idi” dersem kitabın etkisinde kaldığımı açık ederim. Bu arada Bayrampaşa’daki duvar kaderine terk edilmiş gibi, yeni düzenlemeler yapılacak hissini veriyor, karanlıkta öyle sandım, dikey bahçelerin çimleri uzamış, henüz lale görmedim, hatta yol laleleri bile görmedim,
Son olarak Max Frisch İsviçre’li, mimar, Almanca yazıyor, iki dünya savaşı görmüş, 91 de ölmüş, kitapta yazdığı gibi.
“Olduğu kadar, olmadı kader !” , Duyguları yok sayarak, teknik adam sözde olunuyormuş demek, ben biliyordum zaten,
Cümleten günaydın, Kütüphanecilik haftasının ortası, okuyalım, okutalım, ha gayret …

31 Mart

Her sabah bir umut benim için. Her yeni günün “Bugün daha iyi olmak için bir şans ” olduğuna inanıyorum. Dünü bugüne taşımadan, bugünden yarın için tasalanmadan, sadece bugünü, an’ı yaşamak, tadını çıkarmak, tadımı bozanlardan uzak kalmak istiyorum. İstemekle olmuyor ama, çevre faktörü, yalan dolan ağırlıklı, anlamayan, anlatamayan, anlaşılamayan insanlar maalesef mantar gibi. Pıtır pıtır çoğalıyorlar, tabiatın içinde harika dururmuş gibi iken zehir saçıyorlar. Eeee zehirleniyoruz, tabii ki de. Yıllar yıllar üstüne eklendi, dünyayı kurtaramayacağımızı çok iyi anladık, dünya da halinden memnun zaten. Kötüye nasıl kucak açacağını bilmiyor, kötülük altın tepside. İyilik de kıyı köşe direnmekte, “kötüler kazanır, iyiler ölür !!” iç karartıcı bir teşhis ama genelde öyle.
Bazı sabahlar taze ve yeni umutlarım hasar görmesin diye canlı insan göresim gelmiyor. Gerçi cansız olanına da bakmıyorum. Hayaletlerle de ara sıra kabuslarda rastlaşıyoruz desem ; Hayalet öyle çarşaf altında uçan bi şi değil. Hayalet bir türlü barışamadığımız, helalleşemediğimiz, af edemediğimiz, yüzleşemediğimiz insan gölgeleri. Görünmez ama varlığı bilinir, görüşme için fırsat ya artık yoktur, ya da zamanı gelmemiştir, kanımızla canımızla beslenir, ruhumuza ekstra yüktür. Herkesin bir iki hayaleti vardır, bunlarla dost olunur mu kesin bir açıklama yoktur. Sorumluluk duygusunun derecesi de hayalet sayısı ile ilgilidir, yarım bırakılan, ertelenen, ötelenen,görmezden gelinen … heeeeeeer şeyin bir hayaleti vardır. Bunlar ordu haline gelince doktora gidilir, artık duruma göre ilaç mı olur, seans mı olur, bilemem. Doktorun iyi geldiğine inanılır, ilaçların verdiği huzur ile bağımlı, bağımlı yaşanırken bağımsızlık nutukları atılır. Eskiler “kelin merhemi olsa başına sürer” demişler, boşanmış evlilik terapistleri, psikologa giden psikologlar bunlara örnek verilebilir. Bu arada örnekler verilmek içindir, genelde alınmaz, genelde ders de alınmaz. Beynimizdeki süzgeç işine geldiği gibi süzer, birinin işine gelen de özele dönüktür, genele atıf eder makyajı ile boyanır ama etmez.
“Hayırdır ???” diyen olursa cevap veriyorum ; “Yok bi şi, aaay ben iyiyim !!!” Bu çok inandırıcı bir cevaptır, %99.7 inanılır, geri kalan mini yüzde de inanmaz ama, eşelemez erteler, bir zaman sonra hatırlatma yapar, o zaman da geç olur. “Yok bi şi”, çoğu zaman “beni anlamanı çok isterim ama sende o kapasiteyi göremiyorum, boşuna birbirimizi meşgul etmeyelim” anlamında kullanılır, bazen de zaman kazanmaya yarar, kişiye yararlı bi şi değildir ama şartlar öyle gerektirir.
Ömür dediğin de gerekenleri gerektiği yere yapıştırmakla geçer, “hayat parçaları kutuda duran, şekilleri ve renkleri arasında çok az farklar bulunan, binlerce ufak parçalı puzzle dır. Çoğu insan resmi göremez, gören de tamamlayamaz.” Nokta !!!
Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, radyomu açıcam, kendime filitre kahve yapıcam, kızı kaldıracam, yürüyüşe gitmek bana iyi gelecek, terleme yolu ile gözeneklerim açılır, kan beynime doğru gider, sonra da iyi olurum, ” zaten yok bi şi !”
Cümleten günaydın, Yarın “şakka len, şakkaaa !!!” günü.

ŞUBAT AYI GÜNLÜKLERİ


12417580_10153806207081768_7363298452998030233_n

Hayat tam da böyle uzun olduğunu düşündüğümüz bir yol, hep gidecekmişiz gibi hissettiğimiz, manzarayı ara ara fark ettiğimiz, yol boyu korku, sevinç, beklenti, merak … dolu duygular beslediğimiz bir şey. Yol ile ilgili plan program yapmakla geçiyor ömür, yol arkadaşları seçmek de önemli, bi de hava şartları var tabii, aslında çoook şey var, herkes kendi yolunda, kısa yollar arayışında ama amaç herkes için aynı ; Güzel günler görmek istiyoruz, sağlık, huzur, mutluluk, para istiyoruz, hepsini de birden istiyoruz. Kimine dörtte bir, kimine dörtte üç, dörtte dört yok ama umut hep var.

Diyet yaparken günlüğü buraya taşıyamadım, bugün telafi günü, bakalım şubat nasıl geçmiş, ben de unuttum, valla 🙂

Resim için Ferda Ünür’e teşekkürler, çektiği resimler, içi gibi, sessiz ama çok şey söylüyor ❤

04 ŞUBAT

Sabah erkenden kalkıp, ortalığı şöyle bir düzenleyip, boşları toparlayıp, uyuyan prens ve prenseslere kahvaltı masası bırakıp kendimi sokağa attım. Kalabalığa karışıp ulaşım problemlerinin yer altından yer üstünden toplu taşıma ile çözüldüğü iddia edilen şehrin sabah telaşına dahil oldum. Tam vaktinde Taksim Meydanı’nda idim. Görünüş itibari ile “iyi kadın, telefonu çarpmaz” izlemini verdiğimden  beklerken muhtelif sabah gezginlerin fotoğraflarını çektim. Sonra; biri anlatan, ikisi gezen üç rehber, bir anne kız, bir ahçı, bir de benden oluşan mini grup Simit Saray’ında oturup, meydana baka baka, el kol işaretlerine göre gözlerimizi evirip çevirerek ilk bilgileri aldık, bir saat süren brifingi takiben arka sokakları gezmeye başladık. İstanbul öyle bir şehir kiiii hiç bir köşesinden emin olamıyorsunuz, tarih katman katman. Fakat bi de tuhaf bir büyüsü var, tüm olumsuzluklarına rağmen “seviyoruz işte, elimizde değil”, Kitap gibi, sayfa sayfa oku, bitmiyor, durmadan yeni şeyler öğreniyoruz ya bi de onu çok seviyorum. En sevdiklerimden Beyoğlu Bölgesinden yeni neler neler öğrendim ;

Galata Galaktosdan geliyormuş, Gala Rumcada süt demekmiş, civarda mandıralar varmış.Galata Kulesi demeden önce İsa Kulesi demişler.31 mart diye bildiğimiz 13 Nisanmış. Fark miladi hicri takvim ayarından. Talimhane topçu kışlasının talim yeri, Şehit Muhtar Galatasaray Enderunundan, isyan bastırırken şehit düşmüş. Taksim büyük mezarlık bi de bunun küçüğü var, o da Tepebaşı. Su Bentler’den yola çıkıp Maslak üzeri geliyor. Maslak; açık hava su regülatörü demek. Ena gibi yer olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz, bildiğimizin bilmediğimiz hali. Ena Bağdat civarında bi uçurum, uçurumun tehlikesi ile Bagdat’ın güzelliği eş koşulmuş. Lütfi Kırdar zamanın hem valisi hem belediye başkanı, ıslah hareketleri pek meşhur, İstiklal caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Halaskargazi Caddesi , birbirini takip eden manidar caddeler, neden meydan Cumhuriyet Meydanı değil ? İlk heykel Sarayburnunda ikincisi Taksimde, heykelin iki yanında çeşme yalakları var, ama su ile musluk yok. Zapyon ile Eseyan karşılıklı iki hayırsever kız lisesi, Zapyondaki eğitim şükür ağırlıklı, az ezikliğe meyilli. Aya Triada Tanzimat sonrasının abartılı kilisesi, 12 Meryem figürü var, en çok kullanılan ikisi ; kraliçe edalı olan ile anne şefkati sunan. Atrium ışık alan avlu demek, kiliselerde Despot tahtı var ama Despot bildiğimiz anlamda değil. İncil okuma kürsüsünün etrafı İncil’i yazanların resmi ile çevrili. Giovanni Scognamillo yaşayan ayaklı tarih bir Levanten. Levantenler Avrupa kökenli şahsına münhasır, tatlı su diye anılanı da var. Fransiskenler fakir müminler, bir incilin bile sahibi değiller. Meryem’e adanmış Panayia kilisesinde teee o zamanlarda nufüs sayımını gösteren pano var. Kreş havyan yemliği anlamında, kumru kutsal ruhu temsil eder. Eskinin Sponeck Birahanesi, şimdini Hard rock Cafe’si vizyona giren ilk filmin gösterim yeri, film de “Gara Giren Tren ” tren geliyor ve gara giriyor, inanmayan youtube baksın. Dudu Kadınlar sokağı Çiçek pasajının arkası, Nevizade kilise sokağı, bir kapının üstünde Alaattinin Sihirli Lambası, önünde de bizim resmimiz var. Emek sineması önceden Melek sineması, perdenin iki yanında iki melek var. Sinemaların kalitesi gösterdikleri haber filmlerine bağlı, birinci kalitede en taze haberler. hacı Abdullah’ın en az onun kadar iyi ikamesi “Şimşek Lokantası” Asmalı Mescitte, Galatasaray Lisesinin hiç açılmayan kapısının üstünde sembolik tarih var, Fransız sarayı, Venedik sarayı birbirine yakın komşu, hem de okullarına, onlara yokuş aşağı inen sokakta Haçlıların konaklama yeri var. Yeşilçam kahveleri, eski artistlerin raconları, İpek ailesinin sinemaları, 600 küsur senaryo yazan Bülent Oran nerde oturmuş baktık, Hayalet Oğuz’u da andık. Art Nouveau stil binalar ; sarmaşıklar, yapraklar, heykeller sütunlar, yuvarlağa niyet pencereler … Sultanın pilavcı başısı mesleğe kuşaklardır devam ediyor, biz de yedik, bir sultan olarak geçer not verdik. İlk eczaneler, sarayın eczabaşı, Sarıcalı Ragıp Paşanın hanları, Mısırlının apartmanı … her devir emlakçılar için yatırım merkesi, gez gez bitmeyen BEYOĞLU ARKA SOKAKLAR turundan aklımda kalanlar dersem yalan olur, daha var, yaz yaz bitmez Yaramazof Kardesler‘den Burhan Dursun’a çooook teşekkürler, altı saatte bizi baymadan gözümüzü gönlümüzü doyurdu. İçimizde yeni meraklar uyandırdı, takipteyim  Zaten bu Yaramazof Kardesler kardeşler bi ekip, her telden çalıp oynuyorlar, bölge bölge İstanbul’da ne yiyelim, ne içelim, nerede gezelim, bastığımız yerler toprak ama tarihi tanıtma onlardan, valla ne okuyalıma kadar gidiyor tavsiye ve bilgileri,, tahminimce Mars’a da ilk geziyi bunlar yapacaklar :))))))

Hayat işte, içine çok şey katmak gerek. Hepsine de zaman var aslında da maharet zamanı iyi kullanmakta. Öğreniyoruz da biraz geç oluyor. Belki de böyle geç olunca keyfi daha çok oluyordur. Bildiklerimizin öğretmeni, bilmediklerimizin öğrencisiyiz. Unutmadan dünkü geziyi yazdım, geçen günlerin özeti de var ama onlar yarına kalsın artık, cümleten günaydın Üç gün yazamadım özlemişim inanın ki, daha da yazardım da kendimi tuttum

05 ŞUBAT

Üçgen çatılı, iki katlı, bacası dumanlı, penceresi panjurlu, bahçesi ağaçlı, tahta çitli … evler çizerdik. Kırmızı yeşil ağırlıklı, sade huzurlu evler. Sonra gelen çocuklar kat sayısını yükseltti, çatıya anten kondurdu, ağaçlar kesildi yerine yüzme havuzu yapıldı, açık garaj eklendi, kapıya güvenlik, dairelere dıştan süs balkonları, içten gömük tavan ışıkları, gömme dolaplar, makineler eklendi. Bizim hayaller beton yığınına döndü, sırt sırta vermiş dairelerde sırtını kime dayadığını bilmeyen komşularla yaşar olduk. Çatılara dubleks daire kondurduk, antenler baz istasyonu oldu, garajlar içeri yerin dibine geçti, halı çim, saksıda ağaç , açık, kapalı havuz, bariyerler, güvenlikler, yeme içme, spor salonları, marketler de derkeeeeen kale gibi bloklarda kalabalıklarda yalnız yaşamaya mahkum olduk, esaretimizi teknoloji ile yalnızlığımızı sosyal medya ile telafi ediyoruz.
Sabah camdan bakınca karanlıklarda karşıdaki devasa sitenin yerden çıkan dumanlarını gördümde de şöyle bir zihin turu attım. Doğal gaz bacasını yerden yapmışlar, dumanın bile gücü tepelere tırmanmaya yetmiyor, çatıdan kiremit kalktı, açık çatı feng shui ye ters ama yerine yoga yapıyor farkına varanlar :))))
Israrla cumartesi olduğunu düşünüp, kendimi bugün “cuma” diye düzeltiyorum. Yoğun bir hafta idi ama bitmedi. Pazartesi, arkadaşın oğluna çaya gittim, annesi ile oturup hasret gideririken oğlanın yaptığı çeşitlerle beslendik ki ; kısır, mercimekli, kıymalı, patlıcanlı, galeta unlu börek, tam buğdaydan zeytinli poğaça, iki renkli, yoğurtlu patates salatası, mevsim salata, pancar salatası, zeytinyağlı biber dolma kiiiii portakal halkalarının üstünde pişmiş, ve sütlü, soslu tatlı. istanbul’da okuyan bekar bir oğlan için şaaaneee ötesi idi, karnımı doyurup, sohbete doymadan Yiğit Bener’e geldim,Sergi eşliğinde sürgün konulu, Fransızca Türkçe simültane çevirili. Erhan Bener’i bilirim Yiğit de oğlu imiş. Kitap okumasını bi dizi oyuncusu yaptı, adını bilmiyorum ama gençlerin “hoş çocuk” dediklerinden, Fransızcası Türkçesinden iyi olanlardan,Fotoğraf sergisindeki resimlerin her birinin önünde insanın yığılıp kalası geliyor, o kadar gerçek, o kadar acı. Suriye, Türkiye arasında üç şehirde yola dökülmek zorunda kalmış insanlar. Gidin bakın diyemiyorum, Fransız Kültür’e girmek artık daha da zor, zaten etkinlikler rezervasyonlu.
Salı doktora gittim, sonuçlar malum. Herkes “kilo ver” diyor sanki sadece kilosu olanlar ölüyor gibi. Neyse ilaçlarımı alıp, duruma bakıcam artık. Önden yeni ayakkabı aldım, mor renkli ve akıllı taban,Ayaklarıma hizmet ediyorum, dünden beri de evdeki tüm zararlı yiyecekleri tüketmeye başladım. Pazartesine hazırlık, Mecbur pazartesi çünkü önden yapılmış programlar var, çoşmadan idare edip, hafta başı kurallanacam işallaaa !!!
Salı günü kızım da geldi ,Hava alanından alıp, yol üstündeki AVM ye bıraktım, eve gelmeden gezmeye devam etti, artık kime benzediyse, tatil boyunca okulla tüm bağlarını kopardı, hatta dün “ödevlerin varsa ben yapim, bugün evdeyim” diye bir anne esprisi yaptım, “yok, aşkım” cevabını aldım, olsa yaptıracak sanki :)))) Çarşamba Beyoğlu turu yaptım, yoruldum ama güzeldi,
Dün de eve çeki düzen verdim, evin annesi modeli olarak. Bugün herkesin ayrı programı var, kimsenin saati kimseye uymuyor, Friiiiy takılcaz yani. Ben akşama annemgile misafirim, annem artık yok ama evin adı ablamın evi olamadı. Hala annemin evi. Var, hafta sonu için biletli, rezervasyonlu etkinlikler, onları da gidip gelip yazarım, inşallah.
Kendime sağlıklı kahvaltı mı hazırlasam, yoksa dışarı çıkıp simit mi alsam, çocukları bekleyip, brunch mı yapsam, bilemedim,az daha düşünecem. Hiç olmazsa geceleri uyuyabiliyorum, bi de gece yemek yapıp yiyenler var, şükür kiiii oralarda değilim :)))
Aaaaah aaaaah şekerim konu duygusal açlık, bir şey bir şeyle telafi ediliyor ama telafi yanlış şeye tekabül ediyor, Telafinin tedavisi var elbette de hasta psikolojisi önemli, bakalım hasta, hasta mı, hasta ise farkında mı ? Bu sorulara samimi cevaplar vermek, konuyu içimize açıp, değerlendirmek gerek, yapar mıyız, yaparız elbet
Cümleten günaydın, şu an bile hava karanlık, mecbur iç güneşe kaldık, şükür, tefekkür … umut etmeye devam. İlla ki olacak …

07 ŞUBAT

Erken yattım, erken kalktım, kendime kahve yaptım, yarıyıl tatilinden bi şi anlamadım :)))) çocuklara rapor mu alsak ? Bir araya gelip pek görüşemedik. Herkesin ayrı bir dünyası, ayrı ayrı programları var. Elbet buluştuğumuz ortak bir dünya da var ama yıllar, yıllar geçtikçe ortak dünyaya daha az uğruyoruz. Bu bir sitem değil, biliyorum ki inanıyorum ki sevgi kalp işidir, mesafelere bakmaz, sınır, koşul aramaz, “beni aramadın, sormadın” diye laf çakmaz, Hele kiiii “unuttun muu beni ?” diye hiç sormaz. “Sevenler bir gün gider mi ? gider. Gitmekle sevgi biter mi ? bitmez” Budur.
Yoğun bir haftadan daha az yoğun gibi gözüken bir haftaya geçmek üzereyiz. Geçen haftadan yorgun ama mutluyuz, umutlu olmaya da devam ediyoruz. Çünkü ufkumuzu az daha öteye taşıdık, git git bitmeyen çizgiye bizim yolculuğumuz.
Cuma akşam poyraza, yağmura, sulu kara rağmen, yer altından, yer üstünden raylı sistem ile az da yürüyerek Cevahir’e ulaştım, yer altından geliş var gidiş yok, parayı çok veren iki yönlü bağlanıyormuş. Misal Trump. Ters dönen şemsiyemi kısacık yolda sonuna kadar kullanıp, girişte çöpe attım. o derece yani. Bizim sanat ve kültür kelebekleri ile buluşup, biraz yeme içme, biraz sohbet edip, “Sessizliğin İçinden” oyununa girdik. Sağır ve dilsizlerin dünyasından güzel bir oyun, çok da emekli, bir çok da sağır ve dilsiz seyircisi vardı. Oyuncuların bir kısmı da sağır ve dilsiz olabilir diye düşündüm, değilse de çok iyi idiler. Akış bana göre biraz ağır idi ama çok beğenen arkadaşlar var. Gidilmesi, görülmesi önerilir, finali beklenen gibi değil mesela.
Ordan annemgile geldik, ben yine annemin odasında yuva gibi yatakta yattım, mışıl mışıl uyudum, sabah kalkıp, ablamla bana kahvaltı hazırladım, her zamanki gibi dolapta duran kullanılmayan parçalardan sofrayı kurudum, eski huyumdur. Annem ; “eşyalarımızı unutuyoruz, sen bulup çıkarıyorsun ” derdi.
Kahveye Pera’ya geldik, ordan kendimizi bugün son günü olan “Üryan, çıplak, nü” sergisine attık. Üst katta “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” isimli 1960 lardan günümüze video ve pop müzik ilişkili sergi vardı, müzikte direniş ve isyan, orayı şöyle bir gezdim, müzik ile derinden ilgili değilim. Daha doğrusu bilgili değilim.
Aşağıdaki çıplak bedenlerle resimde arayış sergisini uzun uzun gezdim, hatta konuşa konuşa gezdik, hatta “Resim Sanatını okuma ” kurslarına denk gelip de gitsek dedik. Mimar Sinan’da oluyor arada. İbrahim Çallı benim favorim, onun kadınlarını, hafif göbekli, etli butlu kadınları resmedişini çok beğenir ve severim, Bu sergide zamanla çizgisinin nasıl kübikleştiği gayet net anlaşılıyor idi. Oradan kendimizi yokuşlardan bırakarak Galata Salt’a geldik. “Yerel Sohbetler” diye bir platform var, onun etkinliği idi. “Gurbet Pastası” diye bir belgesel izledik, üstüne de sohbet vardı. Teee çar zamanında Hemşinliler ekmek parası için Rusya’ya gurbete gitmişler, orada ekmek ve pasta pasta yapmayı öğrenmişler, hem de çok iyi öğrenmişler, Rusya’da Polonya’da İran’da pastaneler açmışlar, fırıncılığı ve pastacılığı Türkiye’ye taşımışlar. İçine devrim karışmış, yollar Nazi kampına çıkmış, ev çooook uzaklarda kalmış, babasız büyüyen çocuklar, baba amca peşinde daha onikisinde gurbete giden minikler, gurbette kurulan evler, kuma gelen gelinler, bulaşıkçılıktan patronluğa, Napalyon pastası,biskot, galeta … ile çeşitlenen hayatlar. Güzel idi. İki de sergi vardı içinde, biri ilginç “Şam’da Kayısı” isimli yine “sürgün” konulu.
Sokaklarda pek tuvalete gitmem, çok şükür henüz o aşamada değilim :)))) Fakat Galata Salt’ın tasarım tuvaletine bi gidin derim :))) Sonra da eve geldim, şimdi bunları yazarken aklımdan kahvaltı planları yapıyorum, “sofraya ne tasarlasam” diye. Sonra da diyorum ki, “malzeme olduktan sonra neler neler yapılmaz” iş bacası tüten bir ev ile mutfak dolaplarını şenlendiren erzaklarda. Gezerken gözüme o kadar çok şey takılıyor ki halime şükür ederken, kalbim üşüyor. Dünya; hırslara kurban ediimez ise, adalet sözde kalmaz ise, sevmek sınır tanımaz ise, insan hakları insan haltlarına dönmez ise güzel olacak da olamıyor işte, üçüne beşine birden takılıp takılıp düşüyor insanlık,
Tam pazar yazısı gibi olmuş, uzayıp gitmiş, Hadi bakalım, olduğu kadar “şaaaaaneeeee pazarlar”

08 ŞUBAT

Böyle bir günde bizi geceden “hastanız ağırlaştı” diye çağırmışlardı. Aradan geçen 14-15 saat sonra yoğun bakımın kapıları açıldı, hemşire annemin ismini söyledi “hastaya müdahale ediliyor, yakınları yakına girebilir !” diye seslendi, ablamla kardeşim koşuştular, ben yerimden kalkamadım, beş on dakika sonrada öldü. Hayatımda ilk kez sesli ağladım, belki de son kezdir. Acıların sessiz ve dilsiz olduğuna inanırım. Çok derin acılar bana göre öyle, ifade bile edemiyorsun, ağzından çıkan cümleler hava kabarcıkları gibi oluyor, esası derinde çoook derinde kalıyor. Ölüm de paylaşılamayan acılardan, kimse kimsenin ne kadar üzgün olduğunu, en çok neye üzüldüğünü bilemez, neticede insanı ve özenle muhafaza ettiğim kapalı kutularımız var. Biz onlara kısaca “travma kaynakları” diyoruz ve ellemiyoruz.Ellemediğimiz için de yeterince bölüşemiyoruz.
Beş yıl olmuş annem gideli, bazen düşünüyorum “ne çok zaman geçmiş” bazen de “dün gibi” diyorum. Annemi rüyamda hep genç, güzel, neşeli görüyorum. Çok nadir konuşuyor. Dün akşam “iki günlük bir iznim varmış, onları görmeye gidiyorum, yüksekce yerlere tırmandım, sonra bol ışıklı bir oda da gördüm onları, annem kısa saçlı, kendi diktiği basma elbiselerden var üstünde, elinde bir iş var, sevindi beni görünce, babam odanın ayrı bir köşesinde, size bir şeyler getirdim, seversiniz, sürpriz yaptım” diyorum, Sonra uyandım, yatakta saatin zil sesini bekledim. Geçen gün annemin kabrine gitmiştim, hatimlerini de okudum, haftaya ikisine bir dua yapıcam, kısmet olursa.
Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun, başka ne diyebiliriz ki. Ölümün tek gerçek olduğu yalan dünyada aklımıza uygun cennet tariflerini hayata geçiriyoruz, çılgınca tüketiyoruz, her şeyi, en çok da zamanı, insan ilişkilerinin yüz yüze olanına uzak durarak, parmaklarımızla mesaj atarak, ruh haline uygun suratlar koyarak, yaşıyoruz, bir araya gelince de laf çakmalar, dedikodu, sitem … ile heba ediyoruz zamanı. Zamanlar zaman içindekileri paylaşmak içindir. Aynı gözle, aynı kalble, aynı güzelliği farklı hissedip, sonra da o hissedilenleri paylaşmaktır. Paylaşalım ki farkları görelim, farklara mesafe koymadan anlamaya çalışalım.
Hem pazartesi, hem annemin ölüm yıl dönümü, hem diyetin demeyelim de nefis terbiyesinin ilk günü, kızı kaldırmak gerek, sağlıklı kahvaltı edilecek, ev tatilden çıkıp hizaya girecek … daha bir sürü şey, ruh halimdeki kalabalığı ifade ediyor, sanırım.
Ruhumdan en iyi ben anlarım, yavaş yavaş içimdekilere söz hakkı vericem, değerlendiricem, plan program yapıcam, çoooook işim var benim, ama hepsine bi çeki düzen vericem, işallah
Diyet günlüğünü akşama yazmayı planlıyorum, bakalım neler yapmışım, nerelere takılmışım, yarına yoğun bir programım var, yazarım, yazamam bilemiyorum.
Durumlara göre ” hal ve gidiş” ayarı yapıcaz, Eskiden karnelerde “Hal ve Gidiş” notu vardı, bugünkü davranış notuna tekabül eder. Bi de filmi vardı kiiiii Şili Yapımı festival filmi, çok da güzeldir, bulursanız izleyin. Bu ay Yelkovan Kuşları’nın boğaza geldiği aymış, göç ederken uğrayacaklarmış, suya paralel uçarken avlanan, ayakları ile avını yakalayıp, yükseklerde manzaralı yiyen kuşlar. Raporlar kış ayında bahar gösteriyor, kendime bi vapur gezisi yapasım var, çantamda sağlıklı yemeklerim, kendimi rüzgara veresim, gördüklerimim görmediklerine bakasım var
Cümleten günaydın, Barış, sağlık, huzur temalı bi hafta olsun, hadi işallaaa !!!

10 ŞUBAT

Aaaaay bu Murakami ruhuma huzur 🙂 Dün sıkıntılı bir gün geçirdim, hatta bir ara “yakamı paçamı ayıklayasım geldi” moduna bile girdim. Akşama doğru akşam yemeğimi paket ederek, trafiğin ters yönünde kendimi sokaklara saldım, bu arada bunalmaya devam ettim, neyse işlerimi hallettim, en son “Abdullah Efendi’nin rüyaları” konulu edebi şöyleşiden çıkıp, “Allahım ne olacak bu şehrin halleri, nedir bu akış yarabbim !!!” diye iç sesimle muhabbet ederek eve geldim. Ruhen ve bedenen yorgun olarak. Yeni bi kitaba başlayacaktım, yığından “Kadınsız Erkekler / Murakami” seçtim. İyi de yapmışım. Terkedilmiş, çok sevmiş, ihanete uğramış, yedi erkek öyküsü imiş konu. Birini okudum, bir de güzel akıyor. Okuduğum kitapları ayrı bir yere kaldırıyorum. Tanpınar’ın Huzur’unu kaldırmadım. Tanpınar dışımızı içimize çeviriyor, belli bir okuma yaşı ve zamanı var, tekrarları farklı anlamalar verecek. Murakami içimizi dışımıza çeviriyor, bir köşeden okurken kendimizi seyrediyoruz, yani ben öyle oluyorum.
Benim hayal gücüm çok geniş değil. Ben “neyse, o dur” cuyum Misal ; Bizans’da vaktiyle bir saat varmış, 24 saat için 24 kapı açılırmış, her açılan kapıdan bir heykel çıkar, bir müzik yaparmış. Resim yok, zihnimde tasarlıyorum, önce kapıları yol boyu dizdim, hem de deniz kenarına, sonra toparladım, yuvarladım, anıt yaptım, kapıları küçülttüm, heykelleri benim evdeki yedi filin en büyük boyuna indirdim, daha küçük olursa görünmez dedim, sonra nerede görünüyor ki, hazar bi meydandadır … böyle benim hayal dünyam, fantastik boyutlara zor geçiyor, hatta metefor bile sorunlu :)))) Okumak ve yazmakla gelişiyorum, hayal gücü de ayrı bir zenginlik. Hayaller olabilecek ya da olabilemiyecek şekillerde olmalı, olmalı ki takip edelim, nerde yanlış yaptık bilelim, olmayacak şeyleri oldurmak için kıyıma gitmeyelim, aslında her şeyin bir olur yanı vardır, diye düşünüyorum, ayrıca olmazlara meylim var, belirtirim, dermişim :))))
Gece bir mide bulantısı ile uyandım, sonra geçti, artık ilaçlardan mı, havadan mı , yediklerimden mi bilmem. Kıkırdak takviye edici ile kolesterol ilacı içiyorum, Ağrıya, sızıya, ufak tefek şeylere içmem ilaç. Ağrılarımı hisseder ve o bölgeye yoğunlaşıp, beyinsel tedavi ederim. Sonra geçiyor ama geçene kadar sıkıntı oluyor, bazen “Neden kendime işkence ediyorum ? iç gitsin” diyorum, sonrada şeker görünümlü o haplar bana “bir gün, bir gün bir çocuk, açmış bakmış dolabı, şeker de sanmış ilacı …” şarkısını hatırlatıyor, zararlı buluyorum. Bunun bi yerinde mantık olacak ama yerini bulamadım :))))
Bazen iki nolu oğlanla okul şarkıları hatimi yaparız, Annem de bize eski okul şarkılarını söylerdi.Bu annelerin sesleri hep güzel olur di mi
Bu da böyle bir gün işte, siyahımsı mavi, önce kızıla boyandı, şimdi mavi mavi gökyüzünün altında toplandık. Farklı amaçlarımız, farklı heyecanlarımız, farklı beklentilerimiz, streslerimiz var. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altındayız,yaşamak, hür yaşamak, iyi yaşamak amacımız, yeryüzünü birbirimizi yemeden paylaşalım. olur mu ? Olacak inşallah. Cümleten günaydın

11 ŞUBAT

 

Yağmur soğuğu kırar derler kırmış gibi, Kaç gündür Şubat güneşine aldanmakta idik. Kahvaltının mutlulukla, ruh sağlığının hava ile doğrudan ilgisi var. Güne yemekle başlamak vücut fonksiyonlarını harekete geçirirken gönlümüze göre havalar da ruhumuza enerji yüklüyor. Ben ılıman ilklimciyim, yağıp geçen yağmurları, denizin rüzgara takılıp kıyıda kırılan dalgalarını, gözümün içine girmeyen güneşi, yeşilin etrafa yayıla her tonunu,yeşil tonunun kızıla dönmesini, karları da dağların tepesinde severim. Aslında bu kadar değil daha tabiata dair bir sürü şey severim de artık pek çok şeyi resimlerden sever olduk. Doğa ya çok verip bunaltıyor ya da hiç vermeyip daraltıyor. Eeee suç bizde, dünyayı tükürük yağmurumuzda boğmak için çaba sarf ediyoruz. Zaten bazı yüzlerden düşen yağmur olan tükrükler yeter. Çoğunluğun oy verdiği bir yönetimimiz var, gönlümüzün değil ama gözümüzün başkanı da malum. Kimseye salak, aptal demeyeceğim, çünkü bu göreceli bir kavram. Herkesin salak tarifi kendinden gayrisini kapsar, yani kendi model, bazıları aykırı
Ama cehalet genel bir kavram. İnandıklarını güncelleyip, aklına takılanları sormazsan, zamana yayıp karşılaştırma yapmazsan, araştırıp okumazsan kiii bunu sadece kendine uygun olanları okumakla kısıtlı tutmuyorum. Yelpaze geniş olmalı, kendini kendince emin ellere teslim edersen, o ellere kan bulaştığını görmezsen … sen cahilsin derim. Geçmişe özlemin geleceğe bir faydası yok.
Çarşı pazar o kadar zamlandı kiii, faturaların yarısından çoğu tüketim bedeli değil, yoksullar iyice yoksul oldu, çöp karıştıranlar, marketlerden çıkma mal alanların profili değişti, sokaklar yabancı kaynıyor, etrafımızdaki on kişiden altısı farklı bir dil konuşuyor. Bunlar niye geliyor, nedir sebep ? Durmadan inşaat yapılıyor ve satılıyor, bunları kim alıyor, her gün insanlar ölüyor, cenazelerin show bölümleri ekrana geliyor, acılar tahminde, ağzı olan konuşuyor, menfaatler suskunluğu bozuyor, çelişkilerin kaç kişi farkında, düşmanlık ateşine durmadan odun atılıyor, tek tipe ne kadar da meraklıyız, yaşlanmak beyin hücrelerini öldürüyor ama bu siyasileri kapsamıyor, onlar akıllarından emin, tapınmak günah ama bazı şeylerin günahı yok, yüzümüze gülünsün, kulağımıza övgü dolu sözler gelsin, yalan da olsa fark etmez, bi lokma bi hırka bir tarafa, küpler başka tarafa … bu mudur ? Görünene göre budur
Dün akşam biraz tv izledim. Esra’da bi hanım var. Eş için talepleri; Nişantaşı , Cihangir taraflarında otursun, dini bir görevi olsun, imam, din dersi hocası gibi, tipi de Tarkan’a benzesin. Festivale bilet aldım, bir iki filmimde Nişantaşı’nda var. Ya Ahmet Hakan’a uğruyacam, ya da Teşvikiye Camisinin imamına bakıcam belki bir yardımım dokunur. Hiç böyle taleplerim olmadı da, olursa olan nasıl seviniyor bi bakasım var,
Valla işte dünya bu kadar, dedim ve ikna oldum, inandım. Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, mutlu olup, mutlu edicem inşallah, “gerisi teferruat !” da diyebilirim belki …

12 ŞUBAT

Her gün aynı şeyler, bazen insanın hiç uyanası gelmiyor, bir mecburiyet bizi ayağa diktiğinde yüzümüzü göge çevirmeliyiz. Gece görülebilir halde iken birden bir karanlık çöküyor, gün doğmak için güç topluyor, sonra yavaş yavaş bulutlar aralanıyor, renkler kızıla, sarıya çalarken aralarına mavi karışıyor, sonra bi yerlerden beyaz parlıyor, birden dünya aydınlanıyor. Doğmaktan batmaktan usanmayan bir güneş var iken, yen bir gün yeni umutlar taşırken, kendinden utanıyor insan, bıkkınlık duyduğu için. Ben öyleyim, pozitif enerji yüklenmek için güneş ben uyurken doğsun istemem. Aynı anda bakışırken aramızda bir alış veriş oluyor. Sonra ben camdan çekiliyorum, güneş de isterse bulutların arasına çekiliyor, isterse karşı binaların camlarında yangın çıkartıyor, isterse üstüne koruyucu çekilmiş gibi bi tabaka altından hissettiriyor kendini. Bunlar gökyüzünün işleri, vardır bi kuralı, bi kanunu. Biz sonuçlara bakanız.
Göçmen kuşlar göç mü edemedi, yoksa bunlar sürgün kuşlar mı bilemedim, her sabah akşam sürüler görüyorum. Belki de bu kuşlar yersiz yurtsuz mülteci ruhlarıdır. Nereye göç edecekleri bir türlü belli olmayan, hiç bir yerde huzur bulamayan, bir bakarsan hüzün, bir bakarsan çaresizlik, bir bakarsan istenmeyen … yersiz yurtsuz edilenlerden. Bir filmde görmüştüm ama gerçek olabileceğini düşündüm. Sahil korumaya yakalanınca bot, hemen birisi yanındakini suya attı, sahil koruma onunla uğraşırken öbürleri kaçıp karaya çıktılar. Suya atılan oğlanın annesi “oğlum, oğlum” diye biraz dövündü ama hiç kimse oralı olmadı. Menfaatler insanı taş kalpli yapıyor. Şartlar mı bizi değiştiriyor, biz mi şartları olduğu gibi kabul edip direnmiyoruz çok açık ve net değil. Net olan nefis mücadelesini çooook çooooook zaman nefsin kazanması.Bir de kolayı seçiyor insan. Mücadele edilecek o kadar çok şey var kiii, birinden birine yeniliyorsun çaresiz. Aaaaaah aaaaah insan insanın kurdu. İçini kaynatıp, karıştırıyor ; iyilik yapıp unutturmayanlar, kendilerini her şeyin hakimi sananlar, bolca boş vakti olup da ayrıntıya saranlar, yüksek dağların tepesinde yuva kuranlar, kartalım sanıp da ruhunu yılana satanlar ,( bu arada yılana sabah sabah iğrenç demek istemedim, sonuçta o da Allah’ın yaratıklarından, sürüngenliğini mevzu bahis ettim ben ) örnekler çoğaltılabilir, malum çeşit çok, işte hep bunların yüzünden derken kendimizi temize havale edemeyiz. Sonuçta insanları insanlar bozuyor.
Neyse ki hayatımıza renk katacak şeyleri tüketim dünyası araya şıkıştırıp konuyu dağıtıyor. “14 Şubat’a hazııııırnıyııızzz !!!!” diye soruyor, tüm mağazalar, duvarlar, ağlatan reklamlar. Bi sevgilisi olan pişman, bi de olmayan. Bi yerde okudum, ertelenecekmiş, hatta şartlar günden güne ağırlaşıyor, 29 Şubat’a alınsın da dört yılda bir gelsin diyenler var. Ben “Deliye her gün bayram” takımındanım, Benim hiiiiiiç umurum olmaz,Hediye güzeldir,severim, birini sevdiğini söylemek ve ifade etmek için bir yıl beklemeye ne gerek var. Sevdiğine tarih beklemeden hediye alan, içinden geldiği zaman “Seviyorum seni uleeeeeyn !!!!” diye haykıranlara helal olsun, 14 Şubat’lar, varsa zamanları, paraları, uysunlar kapitalizm dayatmasına, bi kere daha olur, olsun valla
Bizans Saatine göre 24 nolu kapı açılalı yedi buçuk saat oldu. Yeni günden yedik bile. O kapı açılınca günün son heykeli olarak ne çıkmıştır acep. Yorgun, bezgin bi şi dir, mutlaka, Eskiden eski yıl ihtiyar dede olurdu, yeni yılı da leylek getirmiş bir bebek olarak çizerdik, o zamanlar aklımız ermiyordu, ne idüğü belirsiz bir yıla neden sevinirdik ki, şimdi yıllar belli, savaş temalı, hır gür, dedikodu, devletler arası bile var, Aaaay Putin hiç sağ kolunu sallamazmış, yürüken, hızlı silah çekebilsin diye .Esra’ daki kızı takipteyim, gelen taliplerin hiç biri talebe uygun değil, ya da biri uyarsa üçü uygun değil, ama geliyorlar işte. Sörvaaayvora da Morgül nasıl yakışmış, hele kırmızı ile takvilenmesine ba yıl dıımmm !!!! Hayat baydı demeden, kendiliğinden bayılmak da bi marifet, Bayılıp ayılarak devam, valla, Cümleten Günaydın…

13 ŞUBAT

Sanki nisan sabahına uyandım. Ilık ve yağmurlu bir hava. Dün de öyle idi, ağaçların rengi değişmeye başlamış, kandırılmaya müsait ağaçlar sanırım yine aldanmış. Önümüzdeki günlerde hava Marmara Bölgesinde 25 dereceyi zorlayacakmış, hatta Kocaeli, Bursa 30 dereceyi görebilirmiş. Cemreler bile düşmedi, anormal ötesi bir durum. Zaten ne normal ki, zaten normalin tam sınırı var mı ki, herkesin normali kendine, genel normal tanımı olsa, birlik beraberlik olurdu.
Dün çok yorulmuşum, erken yattım, kitabımı okurken uyumuşum, kitap yere düşünce anladım, Çok şükür iyice bi dinlenip kalktım, pencereyi açtım, yalancı bahar evin içine dolsun diye. Eeee seviyoruz, yalanın pembe beyazlarını, sonra onlar kara yalandan, kara yılana geçip bizi sokuyor, anladığımızda da vakit çooook geç oluyor. Şu ara bir facebook testleri var kiiii herkes yapıyor sanırım, ben de yapıyorum valla,  Anacım her derde deva testler; nasıl annesin, yaşam çarkın nasıl görünüyor,gözlerin hangi sırrı saklıyor, sen gidince en çok kim üzülecek, kaç yaşında ölücen, yeterince cesur musun … daha aklınıza ne gelirse, basıyorsun düğmeye, yuvarlaklar dönüyor, veee mutlu sonuçlar, bir keresinde hangi yabancı artiste benziyorsunda test edenlerin hepsi aynı çıkmış idi :)))) En son yaptığım cennetlik misin, cehennemlik misin testinde cehennem çıktı, çok bozuldum, daha da yapmam dermişim :))))
Nasıl bir toplum olduğumuzu çok iyi biliyorum, insandan da anlıyorum, ama “şıp” diye değil tabi ki de. Aslında iyi bakınca kendini belli ediyor da, yine de bi şans veriyorum. Araştırıp öğrenmekten çok, hissettiklerimizi duyduklarımızla karıştırıp konuşmaya meraklıyız. Geçen Twitterda “Şebnem Ferah özür dilesin” diye bi başlık açılmış, ne yapmış merak ettim, konuyu bulamadım, benim gibi çoğunluk bulamamış, ama tweet atmış, sürü psikolojisi, biri “koşun” dedimi, önce koşmaya başlıyoruz, niye koştuğumuzu da koşarken anlamaya çalışıyoruz, ya da çalışmıyoruz, içinde olmak yetiyor.
Bir şey okurken altındaki yorumlara da göz atıyorum, çoğu ya okuduğunu anlamamış, ya da iyi okumamış oluyor, ama bir fikri illa ki oluyor. Bu fikrinin de yalan yanlış olmasına aldırmadan paylaşıyor, elbette etkiledikleri de oluyor.
Bu dünya bir bilmece çöz çöz bitmiyor, yukardan aşağıya, soldan sağa soruluyor, bir yerde birleşmesi gerek, o yerde ortak menfaat oluyor, birleştiği yerlerde birlik olmuyor. Atalarımız Birinci Dünya Savaşını, anamız babamız İkinci Dünya Savaşını gördü. Bize kısmet Üçüncüsü gibi gözüküyor, çocuklara dördüncü demiyorum, onlar direkt Galaksi savaşlarına geçer. Geçen bir film fragmanı gördüm, Hi-Men, Batman, Süpermen, Örümcek Adam … bunların kadın versiyonları, adı aklıma gelmeyen robot kılıklı olan, beton dökülmüş gibi duran adam hepsini bir filme koymuşlar, hepsi bir yanda mı, karşı karşıya mı bilemedim. Ama durum o kadar kötü yani. Kahramanlarımızın bile birlik olması gerek de biz yine parça pincik yollarındayız, dün haberlerde bir bölüm gördüm, 12 Eylül tekrara geçti dedim, üstünden ancak çeyrek asır geçti,
Kızı kaldırayım, kursa gidecek, benim de etkinliklerim var, ev içi, ev dışı, dünya dönerken içinde dönelim bakalım, cümleten günaydın, yağmurlarda ıslanın, yarın 14 şubat, belki aşk yağmurudur bunlar :)))))

15  ŞUBAT

Okuduğum kitaplardan notlar alıyorum, hatırladıklarım, yeni öğrendiklerim. Asansör Müziği diye bir şey var, bunu unutmuşum Kadınsız erkekleri okurken hatırladım, adı geçen parçaları bu sabah bir bir dinliyorum, A Summer Place/ Percy Faith Versiyonu, Belki bir faydası olur, başı da sonu da beni boğum boğum boğan bir hafta oldu, yenisinden sıkıntıyla karışık umutluyum. Hafta sonu Yarın Başka Koruda/ Melih Cevdet anday oyununa gittim. Dekor, ışık şahane, oyuncular mükemmel, roller cuk oturmuş ama konu var ya konu yedi bitirdi beni. Kim ölü kim sağ bilemedim, 2 saat 15 dakika, ikinci perde bitecek gibi değil, gidenler arada gitti, kalanlar uyukluyor, bana da kazak batıyor, ayakkabı sıkıyor, oram buram kaşıyor, yerimde tam merkezde, oyuncularla göz gözeyiz, sanata saygı, emeğe saygı sonunu bekledik. “Çok şükür bitti” diye alkışladım inan ki. Sanata her noktada ulaşılmıyor şekerim, Mikadonun Çöpleri’ de böyle idi. Oyunculardan biri arkadan koşarak sahneye girdi idi, tam yanından geçerken arkadaş korkup ayağa fırladı, o zaman gençlikte var, yerde arkalarda fıkır fıkır ederken bu kadar sıkılmamıştı,  Aaaah aaah rahmetli AKM de izlediğim son oyunlardan biri idi. Ne güzel yerdi, yere doğru sarkan balon avizeleri vardı, Hafta sonu sabahları klasik müzik konserleri olurdu, bale, opera, sergi ki en son Bedri baykam’a gitti idim. filan da , içine tükürdüler, sefaları olacak mı bilmem, Taksim meydanı Mehteran çalacak şekilde düzenleniyor, çalsın bir şey demiyorum, o da güzel, onu da severim, olanı yok ederek, az olanı yaşatmayalım, hepsine yer bulalım.
Sabah mutlu haberi aldım, kilo vermişim, akşama ayrıntılı yazıcam, bugün temizlik, yarın hazırlık, öbür gün anneme babama dua okutucam evde inşallah. Sonrasına İF ‘e biletlerim var. Bir belgesel, yedi film. Gittikçe ne gördüysem yazarım. Pazar günü kendimi bırakarak kendime gelme çalışmaları yaptım, yeme içme (benimki kısıtlı), okuma, film bakma yaptım. aaaay dünkü filmlerde içimi baydı valla. Everest hepsinden hallice idi. Sevdiklerim sevdiğini bir kez daha beyan etti, Kitap bitti. En çok,”Aşık Samsa” yı beğendim, Kafka’nın Dönüşümün tersi, böcek insan oluyor. Hepsi güzeldi aslında. Bizda Tanpınar neyse, dışarıda da Kafka o, Ben de epeydir “Milena’ya mektuplar” ile bakışıyorum, öyle derin bir aşkı yüreğim yaza mı kaldırır bilmem,Kızın elindeki kitabı okuyacağım. Olağanüstü Bir Gece/ Stefan Zweig, ince bir şey, sonrasına da malzemem var.
Yıllarla beraber huyum suyum değişiyor, önce arkadaşlarıma bakıyorum, sonra kendime dönüyorum, bakıyorum ki dönüşüm var. Misal ben eskisi gibi her şeyi didiklemiyorum, “niye olmuş, neden olmuş, doğrusu buymuş ..” hatta yakaladığım yalanları bile sonucu değiştirmeyecekse olduğu gibi bırakıyorum. Bu o kişi ile arama bir siyah nokta koyuyor, noktalar ilişkiyi perdeliyor, ne zaman ki görünmez olur, o zaman ben de görmüyorum, Tartışmaların, yüzleşmelerin ateşinden yoksunum artık. Yalanlar, ihanetler, kurgulanmış hesaplaşmalar gün geliyor sahibinin vicdanını delik deşik ediyor, “Eeeeey huzur nerdesin !!!!” oluyor. O sırada ben huzurumla huzurdan gitmiş oluyorum.
Asansör müziklerine devam, Mantovani /Full Album dinliyorum, beş saatten fazla imiş, Bitene kadar açtıkça dinlerim, Kızı yolcu edip, kahvaltımı yapıp, suya sabuna karışayım, ama önce ruhuma huzur için biraz oyun oynayım, hayvanları kurtarayım :)))
Memleket huzurunun mumla arandığı şu günlerde, iç huzur için ne lazımsa yapalım, içimiz dışımıza vurur belki,Cümleten olabilecek en iyi haftalardan olsun …

16 ŞUBAT

Çok yorulmuşum. Her kemiğim ayrı ayrı ağrıyor. Bu da iyi karmaşada öne çıkan yok hiç olmazsa. Pozitif olmak böyle bir şey. Polyanna ruhumuzun derinliklerine yuva yapmış, Alice ile harikalar diyarına ha geçtik ha geçicez, iki sene mektep tatiline denk gelemedik ama dünyanın merkezine seyahat ettik, mana anlamında içimize gittik geldik, Küçük Kadınlar ile Küçük Erkekleri tanıştıramadık … okumalık dünyalarda gezmeye teeee küçüklerden başladık da şu Kibritçi Kız olmayaydı iyi idi. İşte o nokta kırılma noktamız dermişim, İçimizdeki sorular, isyanlar, yerleşik hüzünler, bir kibrit boyu hayaller ve hayatın tek gerçeği ölüm … hepsinin temelini attı, Kibritçi kız.
“Ağaç yaş iken eğilir ” diyen ataların haklı olduğunu var sayarsak bu benim kızın durumu ne olacak ? Bir yandan saate bakıyorum, kaldırmaya gidecem, günaydın deyip eline telefonu vericem, sonra kahvaltı, kahvaltıda başını bekleyip, lokmaları ağzına vericem, arkasından nimetlerin ağlamasına müsade etmicem, arkasından kapıyı kapattığımda, hangi saatte kalkarsa kalksın hep aynı saatte geç kalır, gerçeği ile bir kez daha yüzleşecem. Aaaay Allah iyi yönde ıslah etsin, dün odasını temizledim, tam zamane genç kız odası, bazı yönleri ile çok benzeşiyoruz ama bazı yönlerimizin iki yakası bir araya gelmeyecek gibi. Bir koşuşturma içinde geçiyor günler, dün temizliği bitirdim, bugün alış veriş, ve ikram hazırlığı var. Rahmetliler kadayıfı çok severlerdi, Babacığım alır gelirdi ;”Ayşe kızım, yap da yiyelim” diye. Sevdikleri şeylerden yapıcam inşallah. Havada bahar halleri devam ediyor, bakalım sonu nereye varacak. Geride kalan her şey bildiğimiz şeyler olunca, tadını bilince onları özlüyoruz, tekrar olmayacağını, olsa bile aynı tadı bulmayacağını bile bile özlüyoruz işte. Ölmüş anne babalar da öyle, gerçi ben çok rüya görüyorum, hatta aralarda film arası gibi uyanıp, biraz müdahale edip kaldığım yerden devam ediyorum :)))) İnsan yelpazem çok geniş, bazen aklıma gelmeyen rüyama geliyor.
Bugün de yazıya ayırdığım süre dolmuş, bir başka yazıda buluşana kadar kendinize iyi bakın, arkasından “Çare Yıldız Tilbe” klibi paylaşıcam, yayından kaldırılmış bir reklam, sabah sabah bana iyi geldi, bakın size de gelsin , Günaydın

18  ŞUBAT

Günaydın !!!!
“yayın yasağı, pizzacı, ambulans” sıralaması şaka gibi ama şaka olmayan, iki sabah da bir yeni bir Diyanet Fetvası ile uyanan, şiirden şarkıdan, öz kız evladından, 500 metre öteden geçen mini etekli hatundan tahrik olan, asmalı kesmeli, masaya yumruk indirmeli açıklamalarla ikna olan, menfaatleri söz konusu olunca Termik santrallere, madenlere, yeşile düşman heeer şeye izin alınca, sebeplerinden tatmin olan, uyuşturucu tacirleri Hac ziyareti yapıp, “o iş başka bu iş başka” diye kendini anlatan, sigara içti ise, bi de kanser oldu ise 3 Marttan itibaren itibaren ilaç alamayacak olan, “Benzin indirim ve bindirimlerini takip edemiyoruz, tek günlerde insin çift günlerde çıksın” diye kendini espriye vuran, vergi şampiyonu, hizmet mağduru, sınırları sınır olmaktan çıkmak üzre olan, çok inançlı ama kendinden olmayana hoş görü duymayan, İnandığına teslim gibi görünüp yine de “şunun gözü çıksın, bunun işi batsın, onun evini ateş bassın” diye özel istek yapıp, “hani o kalabalıkta arada kaynamayayım, hatırtlattım” diye yakaran, adam kayırmaya kutsal kitaptan, hadislerden yol açan, tek kanal tv izleyip, okumayan yazmayan, ama ağzı oldukça konuşan, köle eğilimli olup da bir türlü farkına varmayan, araştırmayan, öğrenmeyen, inandığına soru sormayan, öyle bir inanıyor kiiiii bunun için de hiç soruya ihtiyaç duymayan, aksini yaptımı soluğu kodeste alan, düşünmeyi suç sayan, bir birine kin ve nefret duyan, halkı ile polisi karşı karşıya geldidiğinde taraf tutan, kimin ne istediğini bilmeden tutmadığı tarafa sallayan … Eeeeeey benim çoooooooooooooook sevdiğim vatanımın, ayırmadan çooooooooooooooook sevdiğim halkı !!!! yiyin birbirinizi demek çok isterdim ama diyemiyorum.
Sevin birbirinizi, anlayın dinleyin birbirinizi, bi barışın, bi sarılın, hoşgörü diye bir şey var, birbirinize bi kucak açın, bi iletişim kurun, merak edin, sorun, doğrusunu bulmak için araştırın, bi silkinin da. İçimiz kurudu, Kalbimiz bir acıyı hazım edemeden, yenisi geliyor, bi ölüm zamanı var biliyoruz, inanıyoruz da, insan insanın azraili olmasın, “Rabbim beni eceli gelmişlerin şerrinden koru” diye bir dua var, yani kimsenin ölümüne sebep olmayım demek istiyor, kimsenin ölümüne sebep olmayalım, insanlar hastalıktan, kalpten, yaşlılıktan ölsün, ölüm haberi bir normale dönsün.

19 ŞUBAT

Kızımla beraber kahvaltı ettik, onu yolcu ettim, çayımı aldım, içine de bir limon dilimi attım, günlük yazmaya oturdum. “Ayılana gazoz, bayılana limon” Öyle, içimiz baygınlıktan öte. Bir ayraç olup, kitap sayfaları arasında kalasım, bir filmin sağ alt köşesine yapışıp içine akasım … başka dünyalarda yaşayasım var. Ne zor bir şey seksenlerde genç olup yaşlanamadan tekrarını misli ile yaşamak. Unutamadan üstüne yenisi geldi, Alzheimer yaşının erkene çekilmesi çalışmaları da pakete eklensin diyecem ama bu gidişle kendiliğinden erken bunayacağız, aklımızda tutacak şeyler benzerlikten bir birine karışıyor,”o mu, bu mu hangisi doğru ? ” diye karşılaştırırken kafayı yiyeceğiz, belki de ona bile zamanımız olmayacak, bir bombalık canımız var, kınanmış olayların ölüsü olacağız.
İF başladı, dün ilk filme gittim, yol boyunca baktım, insanlar ; yorgun, bitkin, endişeli, suskun.”Kalbi atanlar bir adım öne çıksın, nefes alanlar, rüya görenler, hata yapanlar, pişman olanlar, merak edenler, kafası karışanlar, yarası olanlar, yarasını saklayanlar, ölümden korkanlar, hayatta kalanlar … birleşin ” Bu İF’in reklam filminin sözleri, çıkınca hep bu sözleri düşündüm. “Hayatta kalanlar” Zincirlikuyu Metrobüs durağında buluştuk. üç dakikada bir dörder dörder kalkıyor, aynı anda bir de karşıdan geliyor, kabaca bir hesap yaptım, her birinde en az yüz kişi var, beş tanesi beşyüz, onun iki misli dışarıda bekliyor, metrodan oluk oluk insan akıyor, metro boşaldımı belli bir ritimde yürümen lazım, düşsen kalkamazsın, o derece. Yolun üstünden bakınca manzaraya hakimsin, biri insanların arasına atlasa, karışsa ölecek sayısını kestiremiyorum, hiç bir güvenlik önlemi yok, dün Beyoğlu’na gittim, en güvenli ter Fransız Kültür bi orası korumada, birde at kuyruklu simitçi ile güncel sakallı kestaneci sokağın başından sonuna doğru ara ara bakıyor, artık metrobüsde patlama olursa siz yabancı kaynaklara bakın,bakamadınız, olmazsa beşyüze elli derlerse ona kanın.Ankara’da ölü sayısı beş olarak geçerken üç otobüs olduğunu çoktan öğrenenler vardı da ben hiç bir resme bakamadım, içim kaldırmıyor ama kesinlikle tahmin ettiğim bir manzara.Kendini ifade edemeyen bir topluma dönüştüğümüzün kanıtı 8 feci sözün hepsini birden sıralayarak konuyu toplayalım; Aynen, hayırlısı, Sıkıntı yok, Tabii ki de, Yapacak bir şey yok, Valla bence de öyle, Kesinlikle, kısmet .Bunlar her derde deva, seçin alın. Misal bugüne ben seçip size de hediye edeyim. “Sıkıntı Yok !!!!”
Bu arada film fena değildi, böyle bir konuda ilk kez izlediğim bir film, hint işi, Hintliler bu arada bayağı yakışıklı, hoş adamlar olmuş dersem olur mu, hadi olsun, Film İngilizce idi ama alt yazısı da İngilizce idi, festival Türkçe’ye de çevirmişti. İlk gün, mesai saati, tenha idi, bakalım diğerleri nasıl, yolda iz de patlamazsak 28 Şubata kadar devam edicez inşallah.
Başka ne diyeyim, kalbimiz başka, dilimiz başka, insanlar bölünmüş, ölmüş parça parça . Mecburen, mecburiyetten Günaydın.

20 ŞUBAT

İki dünyamız var, biri iç, biri dış. Bu yüzden ikiyüzlü olduğumuz doğrudur ama içi dışı bir demek doğru değildir. Çünkü tam olarak dışımız içimize dönmez, her konuda kendimiz ile yüzleşemeyiz, İçimizde tam olarak dışımıza dönmez, frene basan kanunlar, toplumsal kurallar, kalpten gelen hisler var ki bunlara “İncitme, küstürme …” gibi isimler vermişiz ipin ucu kaçarsa felaketimiz olur. İki dünya birbirine yakın dursa da bir birinden bir şeyler gizler. Dış dünya genele uyum sağlar, iç dünya kendi içinde parçalanır. Biri gülerken biri ağlar, biri yok derken biri var diye çığlıklar atar. Bunlar bir bedende birbirine uyum sağlamadan yaşar. Tamam, abartmayalım bir oldukları zamanlar da vardır, tek yürek gibi davranırlar ki bu da acayip huzur veren bir durumdur. Fakat dış dünya gören gözlere karşı sorumludur, iç dünya gözden ırak kalbe hesap verir, hatta vermez, kalbin görüşme teklifini red etmez ama sürekli erteler. “İki cihan bir araya gelse” dedikleri durum aynen de böyledir. İçimizi dışımızla bir edemediğimiz için ortaya yalanlar, abartmalar, teselliler çıkar ki bunlar hep karşı tarafın iyiliğine yöneliktir. Sonra yalanlar yeni yalanlara ihtiyaç duyar, hatta ilk yalan unutulur, nerden başladığı bilinmezken nereye gideceği de meçhul olur. Uzun ince bir yolda gideriz gündüz gece, desek durum istikrarlı gibi görünür. Ama yollara taş döşenmiş, mayınlı, çift yönlü trafik var,havada sis var, trafikte seyir eden yayalar, hayvanlı arabalar var, kuralsız yeni yetmeler, kurallıyım sanan trafiğe düzen vermeye niyetli ama niyetinin ne olduğunu kendi bile unutmuş yaşlılar ile bu karmaşaya “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye tepeden bakanlar var.Yeni araba almışlar, yenilerden konvoy yapmışlar, yolun köprülüsünü, dublellisini yaptırıp övünenler ile “Aferin, bu yeterli ” diye elini çırpınca aval aval kaçan balonuna bakanlar var. Var da var, saymakla bitmez, tek bir şey yok “Huzur” , bi de tahminim huzur kaçıranlarda uyku yok, o yüzden mi, binlerce soru var ne soran ne cevap veren var. Uyku hali mi sardı bizi ?
istikrar sadece artan ölü sayısında var, düzenli olarak öldürülüyor insanlar, “Kader, Kısmet, hayırlısı, Aynen, Tabii ki de, Sıkıntı yok, Yapacak bir şey yok …”
Annemgilin evindeki kütüphanede “Kabahat Kimde ? / Herzen” diye bir değerli kitap var,Ablam almış, ablamla rahmetli babam da çok okur idi. Geçmişin kalıbında donakalmış,baskıcı bir toplumun acı çeken, sorumsuz insanlarını anlatırmış, hep bakışırız da hiç okumadım, şimdi zamanı gelmiş demek, haaaa genele bi faydası olur mu, olmaz, çünkü herkes kendi doğru yolunda, iç dünyam ile dış dünyam arasında bi köprü olsun, diye şeyetcem ben de.
Kimin ne kadar üzüldüğüne, sevindiģine dair kanıt aramayalım, ne bilinir ne belli olur, en azından miktarı.
Gün aydı, içinize de aysın inşallah.

22  ŞUBAT

Bir kaç gündür dünyaya haber niteliğinde bakmıyorum, kim ölmüş, kim savaşa girmiş, kim kazanmış, kim kaybetmiş, kim kime ne demiş bilmiyorum. Merak da etmiyorum, gelişen, değişen olumlu bir şey yoktur, çelişenler çelişmeye devam. Her tarafın ateşli taraftarları varken ben sade ve yansız olarak bakıyorum dünyaya. Hayatımın merkezinde bir lider, bir parti,bir takım, köklü bir alışkanlık, hatta onsuz yapamam dediğim bir insan yok. Biliyorum ki yokluk varlığın imtihanıdır. Biliyorum ki her doğrunun başkalarına yanlış geldiği yerler, her yanlışın da bir başkasının doğrusu olduğu bir yer vardır. Eleştiri, sorgulama, araştırıp öğrenme vb her yöne olmalı, bir tarafa bağlı kalma da bir çeşit körlüktür. Bu pazartesi sabahında, kısa Şubatın bir gün uzadığı bu yılda, cemre havaya düşmüşken, aslında kor ateşler tüm dünyayı yakarken, herkes her türlü ateşe hem yürüyüp, hem odun taşırken, akşam yattığım uykuya “Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam” diye niyet edip, bir çok şeyin rüya gibi olduğunu görüp, unutmadan uyanmış haldeyim.
Her şey umurunda iken, değilmiş gibi kendimi festivale vurdum. Başka dünyaların içine akmaya devam, bu arada dünyalar da bir birine benzer, aynı acının adı değişik, şekli farklı ama inanıyorum ki tadı aynı.
AKŞ , Yazım hatası yok, mesajı var. Hindistan yapımı, gey filmi, bu da hayatın bir gerçeği, tabu olmaktan çıktı, daha yaygın konuşuluyor, varlığı, insan tarihi ile bir bence, din, dil, ırk tanımıyor. Erkekler erkeklere aşık olduklarını haykırıyor artık, hatta ülkemizde de böyle haykırıp, tapınanlar var. Aşk her yerde her şekilde var, tanıyan tanıyor.
DİNLE BENİ MARLON ; Marlon Brandon yaşadığı sürecebinlerce saatlik ses kayıtlar yapmış, anlatmış, olanı biteni hayatını, gelmişini , geçmişini. Sesler görüntü ile montajlanmış, çok güzeldi, zaten sevdiğim, beğendiğim, takip ettiğim biri idi. “çocukken sevgi ile tanışmayan, ne olduğunu bilmeyen insanlar, sevmesini bilmiyorlar, ne kadar kızarsak kızalım, ne kadar küsersek küselim, sonunda herkes anne babasına benziyor, babam bana baba olamadı, ben de çocuklarıma baba olamadım !!!” belgeselden aklımda kalanlar.
ADINI MALALA KOYDU; Afganistan temalı, Malala 2014 ‘ün Nobel barış ödülünü alan kız, okulları bombalayan Taliban’a karşı geldiği için, okul servisinde arkadaşları ile birlikte kafasına silah sıkılıyor, ama ölmüyor, uzun bir süreçten sonra iyileşiyor, şu an İngiltere’de yaşıyor, Hala kızlar okula gitsin diye dünya çapında mücadele veriyor, Belgesel gibi, çizgi film gibi yerleri var, Malala bir kahraman kız adı. Film boyunca dinin iyilik ve güzellik aşılarken nasıl kafa kesmeye geldiğini , en iyi kadın eğitimsiz kadın slagonunun nasıl gerçek olduğunu görüyoruz. Hayalleri bir başkasının orasında burasında kıl olmaya, haremde hazır ve nazır olmaya yeten kadınların doğurduğu çocuklar dünyanın mahvına sebep oluyor, açık ve net.
SERÇELER ; Anne baba ayrı, büyümekte olan bir çocuk, güneşin batamadığı bir Kuzey ülkesi, bu ülkeden enfes manzaralara eşlik eden kafası karışık gençlik, Çok etkilendim, aklıma yer eden bir sahne yüzünden akşam uykuya zor daldım, Görüntüyü silemedim, gözümün önünden.
Her şey dönüp dolaşıp insana takılıyor, insan insanın aynasıdır, çevresel faktörler ve aile yaşantısı paralel mi gitmeli, birbirini keser ise ne olur, genler de önemli, çocuk doğurmak ile çocuğa sahip çıkmak, hayata hazırlamak aynı kolaylıkta değil, severken boğmamak, sevgiyi saklamak, hatta sevgiden kısıntı yapmamak gerek , işte bunlar hep insan işi, insanın bu işlerin hakkından gelebilmesi için de eğitim şart.
Şimdilik filmlere ara verdik, hafta ortasına kadar  Bu arada işlerimiz var, ev içi, dışı, diyete devam, okuma yazma … hepsine zaman bulacağız inşallah, yeter ki sağlık olsun, kafa sağlam olsun, gerisini bakıcaz bi şekilde, cümleten Günaydın ❤

23 ŞUBAT

“Gölge eder, çatılar
Dib dibe, nefes nefese
Dokunamazlar birbirlerine;
esefle …”
Bir yerde okuyup not almışım.Beğendiklerimi, sonra bakarım dediklerimi, merak ettiklerimi kayır ediyorum, arada dönüp bakıyorum. Çatılar da insanlar gibi, tek başlarına, eğilmez, bükülmez, anlatmaz konuşmaz, bir tek gölgeleri birbirine karışır.Dünya acı üstüne mi kuruldu acep ? Herkesin acıları var ama hem paylaşmıyor hem de empati yapmıyor, aksine kendine benzeyenleri seyretmekten haz alıyor da elini uzatmıyor, bir adım atmıyor. Çok duydum, gördüm; “Ben dayandım, sen de dayan, bir şey olmaz zamanla geçer” diyenleri. Tahminimce acı kadınlara mahsus, hatta onlara yakışıyor, diye ukalalık bile edilebilir. Eşiktekinden, beşiktekinden başlayarak ölümüne kadar acı var kadınlar için.her acının yerleşik bir travması var. Kadın ticaret amacı olmuş çok zaman, tarihte barış için evlilikler yapılmış, fikri alınmayan kadınlar üzerinden. Aaaay hele bir ellili yaşlardaki Sırp kralına gelin edilen beş (5) yaşındaki Simonis hikayesi var kiii okumaya bile dayanamıyor insan, Boleyn Kızlarını okurken de daraldı idim, yaşlar genelde dokuzdan başlıyor, 11 ile 13 arası ideal, 15 geç sayılıyor. Tüm tarihlerde var bunlar, sonra da bu kızlar en fazla otuzuna kadar yaşayıp ölüyorlar.
Valla ne desem bilemiyorum, o kadar çok şey için üzülüyorum ki. Eskisi gibi “suçlu o, bu” deyip de işin içinden çıkamıyorum, her açıdan bakmaktan konuyu unutuyorum bazen, Ama kesin bildiğim bir şey varsa o da; çocuk çok emek isteyen bir iş, doğurmuş olmak için doğurup ortalara salma ile olmuyor. Eğitim istiyor, takip istiyor, nerede kimle geziyor, nasıl büyüyor, nelere zaafı var, ne istiyor, ne verebiliriz, cinsel eğitim, sosyalleşmeye katkı … daha bir sürü şey. Bunların çoğunu yapmıyor aileler, nedensiz yasaklar, sebepsiz çok paralar, her istediğini illa ki yapmalar ya da imkanı olduğu halde yapmamalar … biz orta yolsuz bir toplumuz, hatta yolsuzuz, bir çok anlamda. O kadar çok bildiğim çocuk hikayesi var kiii. Anneler için çocuklar ölene kadar çocuk kaldığı için yaş sınırı koyamıyorum. Cumartesi metrobüsde kitap okuyorum, tepemde bir kız telefonla konuşuyor, mecbur duyuyorum, konu ilgimi çekince kitabı kapadım, ayıp ama inene kadar dinledim. Kız hamile kalmış, icabına bakmaya gidiyor, öyle acınacak haldeki, kafamı kaldırıp bakamadım yüzüne aklımda yer etmesin diye. Üstü kapalı konuşuyor, bir kaç kişi konu ile ilgili, yasal sınırda ise Çapa’ya gidecek, neyse epeyce bilgi sahibi oldum, bu arada baba kızın yanına gelmiyor, “sen git, ben seni almaya gelirim” dedi.
İşte bir sürü hikaye var, hepsi eğitimsizliğe, desteksizliğe bağlı, bizim çocuklar çok şeyi ya yaşayarak ya da arkadaşlarından öğreniyorlar, bir halt sandıkları işler halt olarak başlarına dolanıyor, sonrası gelsin travmalar, hayata küsmeler, aracılı intikamlar.
Hayatta en çok hayatın hırpaladığı kadınlardan korkarım, sağ gösterip, sol vururlar,bi de hiç bir konuda doymazlar, dünya onların olsun isterler, Ölene kadar da amaçları için çalışırlar, ahirete yorgun giderler kanımca.
Kızımı yolcu ettim, sabah yumurtasını çocukken yedirdiğim gibi yedirdim, uçak geliyor, haaaammmm yapalım, içine ekmek atalım felan, eğlendik, sonunda “sen kimin çocuğunu yedin, bakim” demesem iyi idi ama dedim işte :)))
Kulağım radyoda, eski bir şarkı “Hayat mı bu, yaşamak mı …” öyle, hayat bu yaşamak gerek, günaydın ❤

24 ŞUBAT

Geçmişe dair özlem değil de daha çok kıyaslama olarak düşünüyorum. Yirmili yaşlarda uyandığımda ne hissederdim, dünya ne kadar umurumda idi, annem gizli dünyamın ne kadarına vakıf idi, hayallerim günlük mü idi, dedikodunun sınırları nereye kadardı, küsmek ve barışmak ne kadar kolaydı, “kanka” nın karşılığında ne vardı, buluşmaya gelmeyenlere ulaşmak ne kadar zaman alırdı … daha bir sürü şey. Benle ilgili, çocuklarla ilgili, dünya ile ilgili, bugün yaptıklarımız o zaman nasıldı diye soruyorum kendime. Kiminin net cevabı var, kiminin yok. Mesela anne olarak, annem de aynı şeyleri hisseder mi idi, bilmiyorum. Bir takım tahminlerim var ama zaman yine de çok şeyi siliyor.
Dünya iletişim üstüne dönüyor, ama bu iletişim haber kaynaklı, içinde duygu alış verişi yok. Kim, kiminle, nerede, ne yapmış biliyoruz, ama neden yapmış bilmiyoruz. Bilmekte istemiyoruz, anlama bölümü kalktı, cümleten yargıda uzmanlaşıyoruz. Gerçi bu bildiklerimiz ev dışı bilgiler, evdeki koca, hanım, çoluk çocuk kapsama alanı dışında. Onlar medyatik değil, burnumuzun dibinde, sormuyoruz, anlatmıyorlar. Daha doğrusu bunların temelleri çok eskiye dayanıyor, aile ilişkileri ; ayıp, günah, elalem ne der, sevgisiz saygı üstüne kurulduğu için, eskiden erken yatılırdı, şimdi televizyona bakılıyor. Ailede anlama dinleme yok ise orada yetişen çocuk da öyle oluyor, iletişimsizliğini kurduğu yuvaya taşıyor, böylece çoğalıyoruz. Sonra da “tüh, tüh, vah vah”
Bizim evde tv akşam açılır, yani gündüz ben bakmam, evde isem radyo açarım. Saat beşten sonra başlıyoruz,Her ne kadar entellektüel bir görüntümüz var ise de evlenme programlarına, Acun’un kakaladıklarına, ilişki durumu; Kör düğüm dizilere de bakacak fırsatı buluyoruz. Belgesel de izliyoruz tabii ki de :)))) Çok şükür cümleten bizi saati saatine bağlayan bir program yok. Yüreğimizin dayandığı kadar ortaya karışık bizimki. Vakti ile altı yıl saati saatine, günü gününe Desperate Housewives seyretmiş biriyim, hemi de alt yazılı. Altı yılda gördüğüm entrikayı altı saate sığdırıyor bizim senaristler. Bu nasıl bir aile yapısıdır, iki kız kardeş, küçük olan sarışın ama kara melek, iki erkek kardeş biri babanın kölesi, öbürü özgür kuş ama ipi kadar uçuyor, babanın biri alkolik, öbürü kadın aldatan, fettan gelin, ölesiye aşık yanaşma, deli para, bu arada madenci bu zenginler, ortada iki küçük bebek birinin babası belli değil, anası ise o değil, birinin hepsi belli ama evi o ev değil … daha neler neler. Bakalım ne kadar uzayacak, daha neler dönecek, onüçüncü bölüme Mars’tan bi akraba gelecek diyorlar, hazar kızıl şeytandır.
Aaaaaaah işte tükeniyor hayatlar onun bunun yaptıklarına bakarken, bu arada kendimizi unutuyoruz, kopyala yapıştır duygular biriktiriyoruz, hepsi de üstümüzde eğreti duruken, neden neden diye sormuyoruz, şimdi duyguyu hissetmeden taşıma zamanı, varmış gibi görünen ama yok olduğu besbelli duygular, nereye gitti adalet, vicdan, merhamet. Bunlar ortak paydada birleşmez mi idi. Kimi askere üzülür, kimi polise, kimi Suriyeli’ye merhamet ister, kimi genç gittiler diye yanar …
Niye ölümlere ayrı ayrı üzülüyoruz, neden başında “ama”lar var, niye haksızlığa uğrayanın başımıza gelene kadar yanında değiliz, düşkünün şekil şartı mı var ? İşte tüm bunlara cevap verecek bir dizi yok, olmayacak da zaten.
Kaldığımız yerden hayata devam, “Nerde galmışdık? ”
Günaydın

25 ŞUBAT

Aklımda binlerce dansöz var. Yani, oraya buraya koşuşan düşüncelerim var. Gün içine dağılmış, sıraya girmek için itişen kakışan, vır vır konuşan, beni karıştıran işe bağlı düşünceler. Hepsine bir sıra numarası verme gayretindetim. Bir de hava kapalı, yağmur sabaha biter demişti havayı bilenler. Uçak yolculuğunda en çok bulutların üstünde gitmeyi severim. Altında pamuk yığınları bir sonsuz mavide giderken göğün karanlık yüzü aşağıda kalmış olur. Hani “bu uçak düşer mi ?” diye aklımızın bir köşesinde soru olur ya (benim olur) O soruya aklımızdan dalga geçen bir cevap gelir ; “Heeee düşebilir, ama acıtmaz alt tarafı pamuk ! ” Ara sıra bazı bazı iç konuşmalar da bir Recep İvedik kıvamında oluyor. Aslında ruhumuzda herkesin bir yansıması var. Hangisini beslersek o ortaya çıkıyor. Ben Polyanna’cıyım mesela. Süperman’in kadın versiyonunu da taşırım. Yerden uçuşlarla yetişirim her yere. Drakula ile hiiiiiç işim olmaz, o ruhumda isim olarak var. Çok şükür hayatımda devamlı bir Recep İvedik yok ama arada görüşüyoruz, hatta ben bile Recep davranışları gösterip, bir yandan kendime “ayıp ettin !!” derken bir yandan da “hak etti !!!” ama diyorum.
Aaaah aaaah sesler, sesler kulağımızdan beynimize dolan sesler, biriktirdiğimiz görüntülere eşlik ederler. Bi de içimizden dışımıza çıkmayan gün görmemiş sesler var. İşte o sesler yaman sesler, dışarı çıkmak için yol yordam bekleyeni var, ansızın can bulup canımıza okuyanı var, günden güne cılızlaşıp çaresizlikten sesini keseni var.
Nereye bağlanacam diye merak edenlere ; Çoooook işim var. Yemek yapıp evi toplayıp, öğleden evvel vergi dairesine devletle hesap görmeye gitmem gerek, o hesaplaşma bana ne kadar zamana mal olur meraktayım, öğleden sonra festivalde film var, akşama küçük oğlan, yarın sabaha Ankara’dan büyük oğlan gelecek inşallah.Eşim de sürpriz sever büyük ihtimal araya kaynak yapar. Bu da yoğun bir mutfak çalışması demek, Bu arada büyük oğlanın dün akşam bana “hafta sonu programın nasıl” diye sormasına güldüm valla, birlikte evde oturma saati ayarladık, Eeee anne artık entelektüel olma yolunda, un ve elek bana döndü çok şükür. Aslında seviyor çocuklar,Oğlan “oğluuum benim annem torent indiriyor” diyeli çok sene oldu valla :)))
Bir şey bakmak için oturdum, destan yazma gayretindeyim, hemen kalkıyorum, turbo motorlarımı açıyorum, ancak olur.
Cümleten günaydın, hepimize kolaylıklar ve iyi haberler olsun

28 ŞUBAT

Beden olarak yorgunum, ruhum daha iyi durumda, Günlerdir hangi günlerde olduğumu bilmeden, tahminen hafta sonlarındayım diye yaşıyorum, diye geçen üç günü bir abartayım, abartınca kabarık kabarık iyi oluyor, gerçi içine hava da kaçıyor o zaman ama olsun havalı oluyor.
Dünyada neler oluyor farkındayım ama ayrıntıya girmiyorum, tekbir seslerine Hepiii börtdeyyy !! karışan ile hafta sonunu B seçeneği ile geçirmek isteyen kadın videosunu izledim amaÇok da geri de değilim yani. Festivale devam, filmlerimi yarın yazıcam inşallah. Dün Söğütlü çeşme metrobüs durağında indikten sonra CKM gitmek bir saat onbeş dakikamı aldı. Taksi yok, dolmuş yok, yol yok. Anadolu yakası Avrupa yakasına “Kuurrbaaaaan olsuuun !!! ” burada hiç olmazsa araçlı trafik var, bir şeye binip umutlanıyorsun, alternatif yol ise sayısız dermişim. Hem gelirken hem giderken bunaldım valla, henüz tövbe etmedim ama ramak kaldı, yolu bilsem yürüyeceğim inan ki o kadar fazla bir mesafe de değil, mesafeler.
Bu hafta bunalma haftası idi, vergi dairesi de iki yarım günümü aldı. Taşeron memur olunca bilgi seviyesi olmuyor, o masadan bu masaya devam ediyor, güya sistem var da her şey görünüyor da ,,, palavra gördüklerini anlamayan anlatamayan adamların elinden iş çıkana kadar sinir olmanın ötesine geçip katil olasın geliyor. Bu arada kafamda bir deli soru var “Yaww bu devletin en çok para kazandığı kalemlerden biri içki sigara vergisi, kendi eliyle kumarı destekliyor,Piyango, toto, loto felan, faiz desen hat seviyede,vergi faizi günlük işliyor,vergi dairesinde bi alacağın olsa sana faiz vermez ama bağırta bağırta alır. Bi bakınca devletin kazancına haram karışmış oluyor, bu haram paralarla sen kalk Diyanete bütçe yap, sonra da böyle çarpılıyoruz, sebep aklanmamış paralarda mı acep ?”
Bir araya toplanınca geceler sabaha doğru uzamaya başladı, sabah ev halkı ile geniş kahvaltı yapıp (Diyetteyim) ev toplama, yıkama, ütüleme,pişirme, sofra ayarlama … sonra da anne sinemaya, geç çay kahve faslına yetişiyorum ama.
Bugün dağılma günü, gelenler geri dönecekler inşallah, bana da bir pazartesi sendromu kalacak dermişim, Şu an eve bakıyorum, salıya bile pazartesi gibi davranmam gerekebilir. Neyse sağlık olsun, her şey geliyor ve geçiyor, mühim olan geride anılacak güzellikler kalabilmesi, cümleten günaydın, pazar kahvaltısı hazırlamaya gidiyorum, çay ve kızarmış ekmek kokusu üretmek istiyorum, uyuyanların burnuna ulaşan, “aaaannneeee kahvaltıya ne yaptın ? güzel koktu !!” diye onları masaya taşıyan kokular,

29 ŞUBAT

Sis var, görüş mesafesi çok kısa, bu sis öğlene güneş var demek olabilir. Ev içinde de görüş kısıtlı, bir çok eşya insan atıklarının altında kaybolmuş durumda. Atık derken; yerinden alınıp da kullanılmış ama yerine konulmamış eşyalar, onları gizleyen kış aksesuarları, polar battaniyeler, yastıktan kuleler, okunmuş gazeteler, gidenlerin üstünden en son çıkanlar, su içilen, çay, kahve içilen bardaklar, fincanlar, kavanoz dibinde kalmış yiyecekler, defterler, kitaplar, kapı ağzında terlikler, banyoda ıslak havlular, “yıka beni !!” diye bağıran çamaşırlar, dağınık yataklar, mutfakta yerine kalkmayı bekleyen özel gün kap kaçakları, balkonda çöp yığını ve kuruması için asılmış ama bi arpa boyu yol almamış çamaşırlar, koridorda ütü masası, masa üstünde kalemler, kağıtlar,kitaplar,saatler, kulaklıklar arasında deodoran ve soda şisesi, çamaşır makinesinin çalışan sesi, henüz uyuyan kaldırılmayı ve beslenmeyi bekleyen kızım ve bu karışıklıkta son yolcudan da haber almış, yazıp çizen, diyetine devam eden, bir yandan Kazancı Bedih’den “Kınıfır bed reng olur ” dinleyen, daha sakin bir hafta temenni eden ben.
İtiraf etmeliyim kiiiii sene seneyi aratıyor, bu hafta çok yoruldum, hatta dün son filmde uyukladım, yani bunda filmin de suçu var ama o kadar yorgundum kii loş ortam, sessizlik, yanıp sönermiş gibi gözüme gelen film ışıkları, bende kuzey ışıkları etkisi yaptı, hep aynı noktaya bakar mışım gibi bir ara gittim, geldim, An itibari ile “süper kadın, anne ” gibi bir şeye benzeyip hem evi hem de kendimi kendime getirmem lazım.
Evcek toplanmışken, anneye yakışan çok güzel hareketleri yaparken, kültür ve sanat faaliyetlerine de devam ettim. İF bu sene sönük geçti, bir film hariç salonlar dolu bile değildi, ve her film geç başladı, filmler de “aman aman ” dedirten cinsten değildi, hepsini görmedim tabi ki de ama değişik görenlerle aynı muhabbeti yaptık.
KRİSHA ; İkinci partinin bana göre en iyi filmi idi. Aileden dışlanan, sonra kendisine bir hak daha verilen, aile yemeğine çağrılan ama yemeğin içine tüküren Krisha başarılı idi. Filmde yönetmen ailesini oynatmış, iyi de yapmış.
ORMANA DOĞRU ; Ülke Kanada, bir orman evi ama her şey son teknoloji, bir baba ve iki kızı, kızların biri deli gibi dans edip seçmelere hazırlanırken öbürü de üniversite sınavına çalışıyor, “Allahım bu ne teknik, bize ne zaman gelir ” derken film de elektrikler gitti, ve bir buçuk yıl kadar gelmedi, geldiğini de görmedik, bu arada kızlar her şeyi kayıp edip, yeni bir hayat kurdular, yıldız derecesi, yaniii !!!
SEN BENİMSİN ;Orijinal adı “A BİGGER SPLASH, Ralph Fiennes’i halktan biri olarak izledik. Malum genelde pek oturaklı roller oynar, sesini kayıp eden bir rock yıldızı, onun eski ve yeni sevgilisi, eski sevgilinin genç kızı, İtalya’da bir bağ evi, aşka sorgular sualler, sonunda bir cinayet ve şuç var ceza Allah katında, fena değil, izlediklerim içinde bir tek bu vizyona girecek.
YERYÜZÜNÜN KRALİÇESİ ; Bu da son film idi, kız arkadaşların yüzleşmesi, her şeyi elde eden ama elinde tutamayan bir kadın, başarının gölgesindeki kadınlar, depresyon, çare olamayan çareler. Uykumu getirecek kadar ağır bölümleri vardı, netekim uykum da geldi.
Bir festivalin daha sonuna geldik, sıradaki Kısa Film festivali’nı Youtube’den izleyip, araya Konser, sergi, gezi, okuma felan katıp, esas favorim İstanbul Film Festivali’ne güç toplayacağım inşallah.
Sis kalkmamış ama günün sis perdesini kaldırıp, mecbur hayata bir yön vereceğiz, su ve sabun ile sıkı ilişkiler kurup,bir müddet yemek yapmayacağım dermişim :))))
“Kınıfır bed reng olur, aşka düşen deng olur,
isterem başıya gele, ah bile gele, vah bi gele,
göresen ne reng olur ” güzel türkü, halaya kalkmış gibi kalktım valla, mecbur halay başı, nereden başlasam diye sormadan, ayak basmadık, elimi sürmedik yer kalmayacak diye yemin içmiş gibi,
Cümleten günaydın, olabilecek en güzel haberlerle dolu bi hafta olsun işallah !!!

2016 OCAK AYI GÜNLÜKLERİ


12540971_10153977862438159_646555223899872704_n

01 OCAK

Yılın ilk günü kendimi bir maratona niyet etmiş de koşsam mı, yürüsem mi bilememiş, parkurun adresinden şüphe etmiş,dereceden ümit kesmiş, ipi göğüslemeyi istemiş, ama bunun başına “sadece” eklememiş, illa ki yıla serpilmiş ekşııınnları olsun dilemiş bir halde hissediyorum Kaçta yatarsam yatayım, aynı saatte kalkıyorum hallerine sahibim, çok şükür, uykumda ara ara bozulmalar oluyor ammaaa telafi ettiğim zamanlarımda var
Hep beklenti içindeyiz, yeni bir yıl daha başladı diye yeni yıla yüklenmeye başladık, onu bunu isteyenler, şunu bunu dileyenler gani, pekiiiii, bu yıl bizden ne bekliyor, yılda yıllar boyunca kendi haline gelememiş, hep üstüne bir şeyler yapıştırılmış, bir şeylere adanmış, iki lafın biri olumsuz başlamış, bazen lafın ikisi de olumsuz oluyor, arkasından konuşulmuş, yüzüne gülünüp, sırtından vurulmuş yıllar da bizden şikayetçi midir ? ” yapıp yapıp üstüme atıyorlar, vicdanları, merhametleri yok bunların, hem memnun olmazlar hem de kıllarını kötüye kıpırdatırlar, daha bunlar iyi ile kötü arasındaki farkı bilmiyor, birinin iyisi diğerinin kötüsü olduğunda kabullenmiyor, car car çene var ama, anam bencil bunlar, yalan dolan bunlarda, çalma çırpma bunlarda …” diye eski yıllar aralarında toplanıp gün yaptıklarında yeninin umutlarını kırar mı acep ?
Bence kırmaz, “umut kalbimizde yaşayan susmak bilmeyen geveze bir kuştur” diyenler haklı, o kuşu öldürmek kolay değil ama doğuştan kalbinde kuşu olmayanlar ile kuşları çakal kılığında olanlar var, işte onlar kalbinde umut kuşu olanların düşmanı, bakış açıları bakmıyor onların, kör onlar, sizde kör olun diye uğraşırlar.
Yani benim kuş ötüyor ( Hışşttt gülmeyin, bakim, edepsizliğin lüzumu yok :))))) ) Dün akşam onu gençlerin komik videoları ile besledim, liyselilerin valiye şükran halleri, müdür ile yardımcıların klipleri, kendi gözlerinden analar babalar … onların deyimi ile “yarıldım valla !!!” Noel Baba’nın yetişkinlerden gelen halleri de ayrı güzel di, Namaza durandan striptiz yapana kadar … Gece boyu buralara kar yağdı, şimdi de iki blok arası güneş parlıyor, üst katın karları şıp şıp diye eriyor benim camıma, hane halkının olanı derin uykuda, çay koydum, ocakta,evin halini hiiiiiç sorma, ben de çok bakmıyorum zaten, baksam ne olacak, o da ayrı.
Yanı, yani o hep bir umut var içimde, kuşumla beraber türküsünü söylüyoruz, “her şey güzel olacak !!!” illa ki, gayret bizden, baharı getirmek zamanın elinden,
Gün aydın, yıl aydınlık, kalbimiz ferah olsun, olsun valla, cümleten

03 OCAK

Kademeli olarak dolan ev kademeli olarak boşalmaya başladı. Hayat bu, çocuklar yumurtadan çıkan kuşlar gibi,kanatlarını kullanmayı öğretip, salıyoruz, “dönerse benimdir, dönmezse kendi bilir” mantığı çocuklar için geçerli değil, Onlar hep dönerler, anneler babalar dönsünler diye var ki. Evden ilk çıkan büyük oğlan olduğu için, aradan geçen sekiz dokuz seneye rağmen geldiğinde gideceğini düşünürüm, hep. Dün akşam gitti, varmış, haberini aldım ama daha üstünden çıkan eşyalara, sağda solda kalmış döküntülerine dokunamadım.
Arada kendimi test ederim, üç çocuk, iki oğlan bir kız, birini diğerinden daha çok seviyor muyum, birine zaafım var mı, diye. Bir neticeye varamadım henüz :)))) Benim çocuklar aralıklı olduğu için, üst üste gelme durumu yok, bir kıskançlığa da şahit olmadım, birbirlerine kızdıkları oluyor ama küsmelerine imkan vermiyorum, şimdilik gücüm buna yetiyor, kavgalarına da hiç müdahale etmem, tek tek ifade yaparım ama, Zaman ayrılmış çocuklar benimki, severek isteyerek doğurdum, Anneler çocuklarını tamamlayıcı severler, bir kusurlarını telafi etmek için değil, herkesin zayıf yönleri var, anneler hep bu yönlere çalışır aslında. Dışardan bu çalışmalar zaaf gibi algılanabilir ama marifet zaafa döndürmeden arkasında durmaktır.
Gider ayak burnuma bir broşür uzatıp,”bu motoru alıcam !!!” dedi, Yeni ehliyet aldı, bir sarsıldım önce ama hevesini kırmadım, “ekipmanı tamamlamadan trafiğe çıkma !!!” dedim, “geldiğimde beni de arkaya atar gezdirirsin ” diye de ekledim, Yapacak bir şey yok, yerli yersiz muhalefet iyi sonuçlar vermiyor, “tedbirli olduğuna emin olup, herkesin bir vadesi var, gelince hak yerini buluyora iman edicez” hepsi bu.
Ben bile üşüdüğüme göre hava iyi soğuk, kombiyi daha çok açmak çözüm değil, çünkü herkes açıyor ve giren gaz miktarı belli, üstü hava, çay koydum, “evim evimmmm, steril evim !!!” uygulamasına bugün biraz girecem ama ağır program yarına, “yoruldum” desem yalan olmaz, eeee yıllanıyoruz, vücudu hor kullandığımız zamanlar oldu, şimdi acısı çıkıyor,
Dün “Eğer Bu Bir Film Olsaydı” diye bir oyuna gittim, DT dan, 1992 Yugoslavyası,bu dönemi yaşayan bir aile hikayesi, gözlerim yaşardı, sonunda.
Günlerden pazar, yılın ilk pazarı, bugün herkese ayın üçü, herkese pazar amma herkesin bu pazarı yaşama ve hatırlama şekli farklı olacak, f”arkların farkında olmak ve farklara saygı duymak ” bu önemli, peki öyle olsun, o zaman deyip, günaydın diye de ekledim, hava hafta içinde ısınacak, bol yağmur geliyor imiş, kar durgun temizlik, yağmur ardından donmuş, ölmüş her şeyi önüne katacak inşallah

04 OCAK

Yorulmuşum, bilgisayardan dizlerime yayılan sıcaklıkla kendimi, anne kucağında hissettim,Tabii ki kendimi o anlarda hatırlamıyorum ama kendi çocuklarımı kucağımda hatırlıyorum, Bazen kandırılmaya çok müsait oluyorum, sonradan tezgahları anlıyorum ama. Ara ara Kırmızı Başlıklı Kız olsam masal hemen ormanda biterdi, derim kendi kendime ammaaa Oduncunun Çocukları’ndan biri olsam o eve geri dönmektense ormanda korkudan ölmeyi tercih ederdim, Galiba benim için en iyisi Pamuk Prenses, gerçi bugün evi cifleyip baloya yetişen Kül Kedisi gibi oldum :))) Aaaay yorgunluktan bunlar, sabahın köründen beri şimdi oturdum, sildim süpürdüm, koltukların şeklini değiştirdim, köşe bucaklardan bir kase kadar kuruyemiş topladım, çay döktüler sandı idim, bir telaşla ben içerdeyken izleri yok ettilerdi, ben de bilmemezlikten geldi idim. Meğer kül tablasını devirmişler. yatak yorgan, hali kilim, banyo, balkon, mutfak neeeee var ise elimden geçti, ben de kendimden geçmedim ama makul bir saatte geçicem, yılın ilk pazartesini akladım kanımca :))) Bu arada tv de Esra Erol’a bakıyorum, bu tipler iyi malzeme oluyor, seyirciler arasında komşular var mı bilmiyorum, bunların ne kadarı kurmaca, ne kadarı düzmece, dürüstlük oranı nedir, akşam takılıp sabah atılan yüzükler var, bizim ailede kaliteli bekarlar var, kendi programımı yapsam mı acep diyorum.” Aaaaaah bir evlenen pişman bir evlenmeyen !!!” diyen büyükler evli olanlar mı ? Evlilik modası geçmeyen ama stili değişen tarz isteyen bir kurum :)))
Bu tarz benim diyenlerdenim ben, tarzımdan ödün vermem ama çizgimi kendim aşarım dermişim.
Bi yazasım geldi bir iki satır geçtim işte, yayılan sıcaklık, enerjiye döndü hazar :)))) biraz da oyun oynayıp,gidip, yarın zabanan gelcem inşallah

05 OCAK

Yağmur yağıyor, bazı yerlerde seller akmış olabilir, elektrik kesik, martılar topluca uçuyorlar, hazar kahvaltı için, kızın kahvaltısı hazır, öğlene ton balıklı sandviç yaptım. Kendime sabah kahvesi için su ısıtıyorum. Ellerim portakal kokuyor, evden deterjan kokusu yayılıyor, bahar çiçeği olanlardan,
Diyorum ki ; insanlık bir gelişmiş, sonra da üstünü örtmüşler, hazıra konmasın diye gelenler, Göbekli Tepe yazıları beni şaşırtıyor, gizemleri ve tahminleri soru işareti dolu, bunlar yapılırken aralarında savaş, kin, nefret, nifak … yok mu idi? Günümüzde herkes küs herkes dargın, her şey tek tip olsun diye çabalar, “Tanrı’nın istekleri iletene göre değişiyor” inanmak şekil şartı gerektiriyor, cennetlik cehennemlik ayrımı kulların elinde
Sonra, sonra huzur yok. İran gene coşmuş, Suudiler’le halaya durup halay başı kavgasına meyli var, aslında her iki tarafta istek var, ölenler kimin umurunda, anaların babaların, ateş düştüğü yeri yakıyor.
Bugün günlerden okuma yazma, geyikli battaniye, çay, kahve günü, tamamen aylak değilim, çamaşıra devam, yemek de yapılacak, az dışarı da çıkmak gerek,
Güne başladık, gereken ne varsa yapılacak, cümleten kolay gelsin, her şey daha güzel olacak, değişmez ama geliştirilebilir demirbaş umut, Günaydın

06 OCAK

Bu sabah uyandığımda mavi bir gökyüzü ile karşılaşacağımı ummuştum. Tahminlerde 14 dereceyi görünce, bir bahar havası bekledim, şimdilik beklentim boşa çıkmış görünüyor, grinin elli tonu ile idare edicez artık :))
Dün uzun uzun elektrikler kesildi, programımı bozmadı ama. Zaten ben gibi teraziler iki arada bi derede kaldılar mı tansiyonları iner çıkar, hiiiiç sevmeyiz belirsiz ortamları, bir şeye karar verirsek yapmaya gayret ederiz, ama karardan dönmeyiz, olmuyor ise olmaz, o başka,çamaşır yığını kazanda adam pişirecek yamyamların odun yığını gibi, henüz yarılanmadı bile, günde iki makine yıkıyorum, kurumuyor ki . Bugün yemek de var. Ben eski usuldenim, aylık kasap alış verişimi yapar, bölüp dolaba atarım, Dün çıkardığım kıymadan iki çeşit yaptım :))) malzemeden çalmadım valla, bereketi içinde dermişim, aslında yemek yerken beni bunaltan, yemeğin emeğine eziyet eden kıza her gün fastfood yapsam daha çok memnun olur da, sağlıklı beslensin, “annem oğulları gelince yemek yapıyor” demesin diye gayretim. ayrıca oğlanlar yaptığım her yemeği iştahla yer, kız tabağın her köşesine bir şey ayıklar, bir kaç kez pirinç taneleri için arkasında dolandığım olmuştur,i Yemediği halinden belli diyenlere ; “Kız aynı benim gibi büyüyor,bilenler bilir, uzun yıllar ne kadar ince olduğumu, hem de iştahlı olduğum halde ” Hemen yazının altına “he valla !!!” diyenleri bekliyorum,
“Venedik’te aşk, Varanisi’de ölüm ” bitti, bir sürü yeni şey öğrendim, Venedik’i bu kitapla gezebilirim, Varanisi ‘ye de bi gidesim geldi ama hevesim çabuk geçti, Ganj’a inen tapınak basamaklarını, muhtelif tanrı heykellerini, yanan ölüleri, suda şifa bulanları, çamaşır yıkayanları, mikrop yuvalarını … görmüş kadar oldum. Sonra Mine Kırıkkanat’an Bir Hristiyan Masalı” nı okudum kiii kitap 8 baskı yapmış, tamamı belgeye dayalı, İstanbul’da insanın ayağının toprağa değdiği her yerde tarih var, bunca hor kullanmaya, çalmaya çırpmaya, yağmaya rağmen var. Konu Büyük Kostantin’in sahte vasiyeti, onla güçlenen papalık makamı,Doğu, batı Roma veeee Katolik ve Ortodoks mezhepleri onların güç savaşları … Matbaa kurulmadan önce okuma yazmayı bir tek rahipler bilirmiş, okuyup yazamayan krallar bile var. yani cehalet her devirde prim yapmış, yapmakta, zaten felsefe ve mantık da yasakmış, fikir yürütmek, tartışmak da dolayısı ile, Otoritenin adı farklı, işlev ve istek aynı, neyse kitap güzel, okunması gerekenler arasında.
Geçen yılda okunacak 50 kitabı not almıştım, okudukça sipariş veriyorum, haftanın kitabı “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz / Semih Gümüş , Semih Gümüş edebiyat atölyeleri de yapıyor, gitmedim, ilk kez okuyorum, yazılarını okumuşluğum var ama. yeni kitaplarımın kendine özel ayraçları var.
Yaaaa işte, bir yanı devamlı cehenneme özenen, bir yanında cennet mekanları bulunan bu başımızı döndüren dünyada kitap dünyalarında kayboluyoruz. Gücümüzün yettikleri ile dengede olmaya çalışırken gücü yetenlerin ezmesine maruz kalıyoruz, evet ; hiç bir suç cezasız kalmıyor, adalet yerini buluyor da bu uzuuuuun zaman alıyor.
Ne diyelim ; Kolay değil böyle yaşamak, kolay değil, bunca yükü böyle taşımak kolay değil, hayat kısa, gitti gidiyor bilmeyene, aşk bi ceza, adam gibi sevmeyene …” diyor Ajdaaaaa Pekkannn. hiç bir şey kolay değil, kolaya kaçmak isteyenler şiddet yanlısı oluyor, valla tarih yazıyor, ölü insan makbul insan.
Umutlarımızın sağını solunu kemirenler var,onların alayına isyan edip, alayına direniyoruz, günaydın …

07 OCAK

Gece en sevdiğimdir, Bayılırım gece gezmekerine, geceyi anlar, dinlerim ben. Sokakların, ışıkların, evlerin, insanların, yolların, tarihi binaların, yoldan geçen arabaların … gece dilleri, anlatmadikları, Arif olana havale ettikleri hikayeleri vardır. Bu sessiz hikayeler saatlerce bakışma ile yazılır.
Dün gece etkinliğim, Karaköy’de hemen iskelenin ardında idi. Bir durak önce inip Galata Köprüsünü yürüdüm. Ağır ağır bakına bakına. Balık ekmek kokusu, sıra sıra oltacılar, uzaklarda ışıklı tarihi binalar, ışıklarını yakmış vapurlar, köprü altında akşamcı telaşı, bi de ılık bir hava, şeytan diyor ki ; kaybol ara sokaklarda, ay ışığı yordamıyla, tabiki de uymadık şeytana,Yanlış adamlar bulurdu beni yoksa :)))))
Her şey iyi, mümkün mertebe güzel de Beyazıt Kulesi hiiic olmamış, ışıklar “pavyon burada !!!” der gibi.Eskiden Beyoğlu’nda akşam inerken yanardı, yoldan görünen ışık , “ışığı takip et de gel, az arkadayız ” der gibi.
Bizans Okumaları’ na gittim, dün akşam, kitabın masaya yatmış haline, “neden masal ki adı? ” ile başlayan konuya bi yaklaşıp bi uzaklaşan muhabbet gerçekten hem kaliteli hem de çok bilgilendirici idi. En son, “Fransa’da kimse Napolyon’un para, paraaa, parraaa dediğini bilmiyor, yokmuş öyle bi şi !!!” Bilgisi ile sarsılıp , kendimi dönüş yoluna vurdum, onikiye on kala, bal kapağına dönmeden eve vardım. Dönerken tramvayı beklerken, banka oturup, sağıma soluma, önüme ardıma eni konu muhabbetle baktım, binince de camlara yapıştım, baktııım baktııım.
Kısmetse bugün de az daha öteye gidicem, yine kitap okumalı, bu sefer boğaz manzaralı:) Istanbul’u gece mi gündüz mü daha çok seviyorum ? Bu soru üstüne çalışıyorum :))) Ondandır, bu faaliyetler. Hayatta bi nedenini bilmediklerimiz, bi de bilip de üstüne gitmediklerimiz var. Aaaaah bu kırktan sonraki yılların gözü kör olmasın:) insanı insan yapıyor.
Cümleten Günaydın…

08 OCAK

Seslere eskisi gibi tahammülüm yok , ammaaaa “para sesi, su sesi , kadın sesi kulağa hoş gelir” diyen bilmişlere ; “Bi de Murat Gülsoy’un kitap okuyan sesi ” diye ek yapabilirim, Hocam her kelimenin hakkını vererek, cümleyi vücut diliyle besleyerek, okur konuşur. Yeni kitabını ile ilgili bir söyleşi yapıldı, ardından kitabı elli sayfa kadar okudu. Tabii ki de izleyici kitlesinin yüzde sekseni hanımlar idi, Akları çoğalmış, sakallanmış, saçlar omuzlara uzamış, hoş adam hocam, normal yani :)))) Fakat ben hayatının merkezine bir insan koyamamış, kimsenin de merkezinde olmak istememiş biri olarak fanatik olamıyorum. Neyse, kitap delirme ve ölüm esintili, Borges ve Tanpınar izli, “pi” sayısı önemli bir rolde hatta “pi” sayısı hiç bu kadar seksi olmamış … diye tanıtıldı, mühendis yazar, bu arada Prof da olmuş, okuyacaz bir ara,
Dün bir lodos arkasına bir yağmur, evden çıkmak yürek ister bir havada yedik yuregimizi yola düştük, yer üstünden metrobüs, yer altından metro, bu arada metrolarda yer üstü yer altına yağmur geçiriyor, ulaşımı sağladık, pembe metro çıkışı arkadaşla buluşup Bogazici’nin tiki mekanlarından birine oturduk, Amerikan usulü; filtre kahve, clup sandviç, çikolatalı Pasta, dışarıda cama vuran yağmur damlaları, içeride hafif bir buharlanma. Cocukluğumuzdaki gibi cama yazmadık ama aklımızda yazılı kalanlardan epey bir konuştuk, ordan burdan.
Sonra salona yürüdük, ucaksavar da idi etkinlik. Yağmur, gece, üniversite havası, öğrenciler, yurtlar, kütüphaneler, final günleri … ortamın ruhen içine çekildik.
Ülkenin bir yarısı cehennem ateşlerinde yanarken, diğer yarısı umursamaz halde olsa da umursayanlar var. Endişe ve kaygı duyuyoruz. Kimler bizi nereye götürüyor, biliyoruz, ama bu yol değil.
Uzamış satırlar yine, kısadan Günaydın olsun, hep bir sorumuz olsun, cevabını bulmadan yakasını bırakmayalım, hele memleket için illaki, askere polise tam destekle olmuyor bu işler, anlama dinleme de istiyor, bazen bir çok konuda fanatik olmak istiyorum, bul liderini, ana fikrimi, takıl peşine, ooooh misss, koyun koyun git, olmuyor anacım, fıtratımda yok, Günaydın dediydik di mi ?

09 OCAK

Yataktan kalkmadan düşündüm ; “Ben savaşların, acıların çocuğu muyum ki” diye. Kuşaklara bakıyorsun, büyük büyük dedeler kayıp, en yakın bilgi babamın babasından, tarlada çalışırken askere almışlar,” boynunda ekmek torbası ile gitti ” yani tek yanına alabildiği o , son görülme yeri tarla,Bir daha haber alınamamış, Çanakkale’de öldü derler. Kendi doğumun ihtilal esintili, küçük bir kız idim, radyodan idam haberleri dinlediğimde, İsrail ve Golan tepeleri dediklerinde , aklımdan mahalledeki bir tepe ile benzin geçerdi, Biz büyüdük ama ortalık hiiiç durulmadı, savaş anıları ile büyürken, kendi iç savaşlarımıza sıra gelmedi, dünyanın orasında burasında patlayan silahlar hep konumuz oldu, Vietnam’da ABD ile Rusya kapıştı, yerli halk öldü, arkasına İran Irak geldi, Rusya parçalandı, duvar kalktı, Yugoslavya patladı … yazmakla bitecek gibi değil. Bu arada içeride de rahat yok, yetmişlerin sonu, seksenlerin başları tam da gençliğime denk gelir, bi de lise üniversite yılları. İnsan her Beyazıt’tan geçtiğinde aynı köşe de anar mı 16 Mart’ı, “Bu köşede ben geçtikten sonra öldüler !!!” diye , anıyor valla, Bakıyorsun değişen bir şey yok ama gelişen savaşlar var. Biri istiyor, peşine takıyor milyonları, artık adına ne dersen de, kurular yaşlar aynı kazanda.
Savaşların en büyük destekçisi insan psikolojisi, genelde hasta ruhlar ve ondan şifa bulacağını sanan başka hastalar bir araya gelip. dünyanın da hayatın da içine tükürüyorlar. Kalabildikleri kadar lider kalmak onlara yetiyor, tarih onları nasıl yazıyor ya da yazacak, sonları nasıl olacak … umurlarında değil. Bakıyorum olana bitene : “Tarih tekerrürden ibaret !!!”
Okuduğum kitap üç koldan ilerliyor, ben kolların işkence bölümünde takılıyorum, yazılanların doğru olduğunu biliyorum, tekrarı içim kaldırmıyor. yarım asrı devirdik, nasıl bir hayat bizimki, geriye bakıp da yıllara damgasını vurdu, diyeceğim bir ilerleme yok, insanlık için ne bulmuşuz, ne yapmışız, neyi kurtarmışız ? bunlara aniden bir cevap veremiyoruz, düşününce de vereceğim şüpheli. Ayrıntılardan öteye geçemiyor hayat, diyanet fetvası, cuma namazı, kiminin saçı, kiminin sakalı, yeşili yok et, ihale candır, hadis var hısımını kayır …
Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de iki gün evvel borsa çöktü, 15 dakikada 7 puan kaybedince kapadılar borsayı, büyüme durma derecesine gelmiş, hemen diğer ülkeler de dalgalandı, dolar bi ayaklandı. Merkez bankası döviz rezervlerinin 20 binini yemiş, kalan 100 bin böyle giderse idare edermiş, nasıl yani diyenlere ; Dünya ekonomisi kötüleştikçe bize yarıyor, Allahın hikmeti işte, iyi insanların yüzü gözü, suyu hürmetine :)) Bir şekilde sıyırmaya devam ediyoruz. Kimsenin başarısı değil yani.Bu mevzulara sıra gelmiyori vatanı silahla kurtarmaktan kurtulamadık bi türlü,
Aaaaay daraldım yeminler, hava açmaya başladı ama ben içimi karartmaya gayret ediyorum, hemen bir tedbir almalıyım.
Evvelsi gün pembe metroda çalıyordu, Diana Ross/ Dou you know where you’re going to ? bak aklıma geldi, sabah melodisi olarak bi çalalım, bi sabun reklamına da koymuşlardı müziğini vakti ile.
Aaaaaah hatırlanacak ne çok şey var da, kötüden iyilere yer kalmıyor, “bu dünya batmasın, beni sevmeyen ölmesin, kimse kimsenin kulaktan dolma ipini çekmesin, çocuklar şeker de yiyebilsin, emekli maaşım Cihangir’de ev tutmaya yetsin :))))) Bu sene leyleği silah zoru ile havada tutmaya niyetliyim :))) Gidip gelirken yoruluyorum ama, bu ay bakıcam artık, maaş bir artı bire yeter mi merkezde,
Cümleten günaydın, acıyı bal eyleyip, yanan ağzımız için çareler üretip kaldığımız yerden devam, illa kiiii olacak, biz görmesek de bir gören bulunacak.

10 OCAK

Sabah kalkınca; saçımı toplar, yüzüğümü takar, yüzümü yıkar, camdan bakar, çaya kahveye su koyar … diye uzayan zorunlu hareketlere “şarjı dolan telefonları fişten toplar, kendi telefonumda yeşil ışık var ise sosyal medya hesaplarıma, maillerime bakarım ” ı da ekledik. Bunlar önemli tabi, biz uyurken neler olmuş, kimler uyumamış bilmek gerek. Bu sabah instagramda yeni bir takipcim olmuş, Malatya Kayısıları beni takip ediyor :)))) Telefon mesajları içeriklerine bi de Yasemin eklenmiş, sigortacı imiş, “kaza olursa arayın beni !!!” diyor. Bu arada muhtelif kremler, bahis odaları, masaj salonları derken, “ara beni, tatlı tatlı sohbet edelim !!!” mesajları da almaya başladım, artık beni, yani numaramı kim satıyorsa, yelpazeyi gayet geniş tutmuş, kombi bakımından, arkadaş bulmaya, belediye, parti, bakanlık haberlerinden, emlak satışlarına kadar ne ararsanız aramayın, sorun ben de var :))))
Bu sabah aklıma Pazar Yazıları geldi. Gazete giren evlerden biri idi bizimki, babam akşamları eve gelirken getirir, pazar günleri de görevli çocuk alırdı. Burhan Felek’in Recep’in kahvesi yazısı olurdu, o zaman yaşım daha küçük idi pek gülecek bir taraf bulamasam da büyükler ne okuyor diye okurdum,Benim aklımda kalan pazar yazıları Güneş Tecelli’nin Abuzittin’e yazdığı mektuplar, sonu hep ” Münasip yerlerinden öperim !!!” diye biterdi. Oğuz Aral ‘da okudum uzun zaman, hatta yazdıkça, yaşadıkca okudum, karısını, kızını, pehlivan oğlunu, kendi ayrı evini, hayatı ne de güzel anlatırdı, bir ara Hıncal Uluç’da okumuşluğum var, Şimdilerde ara ara Kanat Akkaya, Ayşe Arman, Murat Menteş, Yılmaz Özdil, Ahmet Hakan … okuyorum. Ama daha çok sosyal medya üzerinden, gazete almayı bıraktık neredeyse, ama kitap ve dergi alıyoruz. Aslında hiiiç okumam dediğim kimse yok, okuyamadıklarım var ama yine de çeşitlendirmeyi severim.
Ara yıl tatili kimine göre başladı, kimine göre karneden önce son hafta. bizim ev için tatil demek,”aanem sevdiğimiz zor yemekleri yapsın, yattığımız kalktığımız saat belli olmasın, evin her yanında kablolar dolansın, kulaklıklar birbirine dolaşsın, uzun oturalım, program varsa sokağa uzayalım, indirip bir günde on bölüm dizi bakalım, film olsun arada, mısır yapar annem ki …” şeklinde algılanıp yaşanıyor.Her çocuğu evin bir misafiri saydığım için, hoş görü sınırlarıma pek sınır koyduğum söylenemez.
Zaten benim de programlarım var, hatta önümüzdeki haftaya yığın yapmışım :)))) Bir orta yol bulucaz artık.
Zengin kahvaltılı, bol sohbetli, okumalı, yazmalı, gerekiyorsa gezmeli, yatıp yuvarlanmalı bir pazar olsun, içimizi karartan dallara basmıyoruz ama o dalları yok saymıyoruz. dönen dünyada başımız dönsün bugün ki yanına ayaklarımız yere değer gibi de değmezmiş gibi başlayalım , günaydın

11 OCAK

Kitabımı bitirdim. Adını kitaptan daha çok sevmiş olabilirim. “Belki sonra başka şeyler de konuşuruz” Karşımıza nadiren de olsa, kısa anlara damga vuran, içimizin birden ısındığı, karşılıklı sessiz anlaştığımız insanlar çıkıyor, yara yarayı tanır misali, içimizden bi açılıp saçılmak geliyor da onu başka zamanlara saklıyor, oluyoruz. Bana olur mesela, ama o zamanlar hiç gelmez, gelsin diye de aşırı bir çaba gösterilmez, gelmedi diye küsülmez … o ihtimali seversin.Belki o da bir umuttur, sırtından bi yük indirip paylaşma ihtimali. Neyse öyle çabucak okunan bir kitap değildi benim için, bazı cümleleri tekrar tekrar okudum, eksik çeviri cümleleri gibi idi, benler, bizler karışmış, yani öyle istenmiştir muhakkak, bir yazım hatası olacak değil ya, İki şey kitapla beraber aklımda kaldı, birincisi o gökyüzünde gördüğüm parlayan şey yıldız değil uydu imiş. Ben de “bu nasııı yıldız laaa” diye içimden geçirmiştim, uzun zamandır meğer uydu takipcisi imişim. Sonra “İrlandalı Kız” bir döneme damga vuran, benim henüz küçük olduğum için gidemediğim, Emek sinemasında altı ay oynayan film. 70 mm, 6 kanaldan ses. Türkçesi ; Tam ekranı kaplayan film, salonun sağından solundan üstünden altından yayılan film sesleri, sene 73 imiş. çevrildiği sene 70, iki oscarı var, görüntü ve yardımcı erkek oyuncu.Hatta filmde hiç konuşmayan oyuncu ödülü alırken de hiç konuşmamış, bu da tarihe en kısa Oscar konuşması olarak geçmiş.Kasaba dekor olarak inşa edilmiş, rüzgara dayansın diye hem de taştan, sonra okul hariç hepsi yıkılmış, İrlanda’da bi adada geçiyor, Biraz Madame Bovary, biraz Notre dame’ın kamburu karışık, James Joyce’un çizdiği mahalle manzaralarından çok uzak, üç saatten fazla süren bir film. Ben de dün akşam izledim. Üstünden 45 sene geçmiş. Yine de sıkılmadım.Formatı tvlere uygun değil her halde, bazı filmler hiç düşmüyor, mesela bu filme hiç rastlamadım. 1900, Amarcod, Avcı, Benim güzel çamaşırhanem … aklıma ilk gelenler bu yazdıklarımı yaşım tuttuğu için izledim ama bi tekrar etmek isterim, aradan yıllar geçti, ben de büyüdüm, bakış açıma ne olmuş bilmek isterim.
Bugün pazartesi, hava güneşli, lodosa hazırlık var, bende yoğun bir program var, bu programlar için yaptığım planlar var, planlar arasında geçmeler ve esnemeler var, “olduğu kadar olmadığı kader” , ön teselli cümlesi. Niyet önemli, gayret şart, işler ve güçler her zaman dengede olamıyor, neyse bunlara takılmadan, programı ya takır takır hayata geçircez, ya da takıldığı yerlere biz takılmıcaz, bilmem anlatabildim mi ?
Bazen hayat tam da böyle ;” Yuvarlak pizzayı üçgen kesip, kare kutulara koyup, kare, dikdörtgen evler yapıp adına daire diyoruz” Sosyal Medyanın bilmişi Bahattin’den alıntıdır, bence de
Bu hafta her sabah yazmaya bilirim, belki akşam yazarım, yazmam bilemem, evi canlı tutup, canlı etkinliklere taşınmak, gitmeler, gelmeler … yorucu olacaktır, Nasıl böyle yığılma yaptım bilmiyorum dersem yalan olur, demek ki telefonun ajandasını da hayata geçirmek lazım, bu hafta ona da çalışayım, Yeni kitap Murat Gülsoy/ Yalnızlar için çok özel bir hizmet, hazar elli sayfası okunmuş nasıl olsa :)))
“Bilemiyorum ama merak da etmiyorum, zamana serilmiş çamaşırlar gibi hayat, sırası gelen toplanır, gerekirse ütülenir, gerekirse sağa sola verilir” gibi bir ruh halim var ama çamaşırı olabilecek kadar bitirdim, olan ütüyü de yaptım, valla.
Olabilecek her şeyin en iyisi olsun ihtimali ile destekli, güzel bir hafta olsun, cümleten günaydın. Ne seyrettim, nerelerde gezdim, ne dinledim, ne yedim, ne içtim, kimlerle idim… haber etcem, merak etmeyin,

13 OCAK

“Lodosun gözü yaşlı” derlermiş.Esti, savurdu, denizi de karayı da birbirine kattı, sonunda ağlaya ağlaya sakinledi.
Ben sakinleyemedim ama. Silah sesine, patlama sesine çok hassas kulaklarım , her ses yeni haberlerle geliyor,Geçmişten anılar da getiriyor. Aklımın dipsiz kuyusuna attığım, odalarda ışıksız, kör kuyularda merdivensiz kaldığını sandığım anılar.
Dün haberi aldığımda Beyoğlu’nda sabah kahvesi içiyorduk, yan masadaki adam söyledi, sonra açtık baktık, sonra yayın yasağı geldi, sonra rehber grubu olan arkadaş mesajlarını sesli okudu, arkadaşı yaralanmış, aklımda “Saçlarımın arasında et parçaları var !!!” kaldı, Yaşayan unutamaz, ben de unutamam, bir zaman gözümü her kapadığımda ses aklıma görmediğim ama hissettiğim görüntülerle gelecek. Üstünden ömrümüz varsa yıllar geçecek, belki geçmeyecek yenisi gelecek. Kim, kimler kazanıyor, olayı onun bunun şunun yapmış olması neyi değiştirir, suçlu bulununca lanet yağdırıp, yüzüne tükürmek,kin ve nefrete yüklenmek, cenazelerde slogan atmak, şartlar uygunsa şehit saymak yeterli mi ? Özmedir Asaf’ın aklımda kalan dizeleri var “Bizler savaş ölüleriyiz, bundan böyle karşı karşıya değiliz, bildiririz”
Uyuyamadım, abuk subuk rüyalar gördüm, yattığımdan yorgun kalktım,ruhumun iç derinlikleri yaralı, hasta, bıkkın, kırıntıya dönmüş umutlarına bakıyor, bunlardan pasta olur mu diye, yine de bi umut var ama o ölmedi, ölmeyecek inşallah.
Sabah uzun uzun buzdolabında tereyağını aradım, olduğundan eminim ama yok, yok, göremiyorum, bulamıyorum. Sonra kabını boşalttığımı hatırladım, gözümün önünde duran tereyağı kabına koymuşum. Ekmek kızarttım, bol sütlü kahve yaptım, ayva reçelim var, yeni pişirdim, kıza kahvaltı hazırladım, içimden “bari ayvayı tatlı yiyelim ” dedim, bi tuhaf güldüm …
Bir patlamadan sonra oturup ikinciyi beklemek, köşe başlarını tutan simitçi ve kestanecilerin sivil polis olduğunu anlamak, üstüne doğrulmuş silahlar eşliğinde yürümek, kalabalıklardaki şişmanlara, hamilelere şüphe ile bakmak, poşetlere, çantalara takılmak, müze görevlisinin seni “buyrun şeker alın, her zaman bekleriz,yine gelin” diye kapıya kadar uğrlaması da “bi tuhaf gülme” sebepleri. Gerçekten gülünecek şeylere gerçekten gülebilmek dileğiyle …

14 OCAK

Gökyüzü ilgi alanlarım arasında öyle bi çalışma yaptığım yok ama denk geldiklerimi okuyorum. Anlatan olursa dinliyorum. Arkadaşın dediğine göre bu yıl gezegen dizilimi ikinci dünya savaşı sırasında olduğu gibi imiş. Merkür üç ayda bir geri gidermiş, artık karşısına hangi burç denk gelirse, amaaa jüpiter var ya işte onun takipcisiyiz, denk gelirsek bolluk bereket. Göbeklitepe’de de bir gökyüzü dizilimi varmış diye okumuş idim. Benim yükselen Başak, aslen Teraziyim Rahibe Teresa ile Lady Gaga arasında gidip geldiğim doğrudur.
Gece ortalık gümbür gümbür yıkıldı, uykudan uyandım, gözlerimi tavana dikip, siren sesleri bekledim, sonra mavi ışıkları görünce yağmur geliyor dedim ve geldi ama ne yağmur, ne kadar yağdı bilmiyorum, tekrar uyumuşum ama camlardan evin içine yağar gibi yağdı. Gök gürültüsünden artık korkmuyorum, zaten artık bir çok şeyden korkmuyorum, öğrendim ki korkunun ecele faydası yok, korku da bir esaret, elini versen kolun gidiyor,en iyisi “aç elini de kartları görelim” şeklinde meydan okuma.
Muzaffer Şerif Başoğlu sosyal psikolojinin kurucularından mış (1906-1988) Adını hiç duymadım, 1945 de siyasi bahanelerle tutuklanıp ABD ye göç etmiş.Burada yaptığı çalışmalarla dünya çapında itibar kazanmış. Oklahoma’daki Robbers Cave Milli Parkı’nda yaptığı deney tarihe geçmiş ; 12-14 yaşlarında 12’şer öğrenciden oluşan iki grup birbirinden habersiz bir aylığına ormana yerleştiriliyor. Ayrı gruplara yerleştirilen çocukların bazıları arkadaş. Grupta hiyerarşi var, üyeler üstlere koşulsuz itaat etmek zorunda, ceza sistemi var, gruplar isim de seçmiş, biri Kartallar, biri Yılanlar. Sonra bu gruplar karşılaşıyor ve kamp bekçisi olan Muzaffer Şerif gözetiminde aralarında yarışmalar düzenleniyor, çocuklar karşı grupta olan arkadaşlarına çok sert davranıyorlar, yarışmalar bir ölüm kalım mücadelesi haline geliyor, birbirlerine saldırıyorlar, tuzak kuruyorlar, hakaret ediyorlar. Öyle ki yarışlar iptal edilmek zorunda kalıyor. Son olarak Muzaffer Şerif, iki grubun birlikte çalışarak temiz su kaynağı bulmalarını söyler. Düne kadar dövüşen çocuklar ortak bir hedef için birlikte çalışmaya başlarlar. Görüş alış verişi, iş birliği, el birliği, teşvik … derken sorunu çözerler. Sonuç ; Bir toplumu bölmek çok kolaydır. sadece onlara ayrı grup isimleri vermek yeter.Arkadaşlıklar kolayca bozulur, düşmanlık ve savaş başlar. Toplumu birleştirmek de kolay, yeter ki ortak bir amaç belirlensin. Bunu da yapacak olan Kamp Bekçisi,Kimlik değil kişilik önemli, hiç bir aidiyeti üstünlük ideasına dönüştürmemeliyiz. Kimliğimizin parçalarına tapınma bizi kişiliksizliğe götürür, emek ve eser vermeden kimlikten doğan avantajlarla geçinenler toplum değil sürüdür. Bilgiler bu ayki OT Dergisi’nden Murat Menteş’e ait. Anladığım kadarı ile yazmayı bıraktı, gerçekleri yazmak ikna edici olmuyor diyor, buna örnek olarak da ABD’nin elinde nükleer silah var diye Irak’a saldırmasını ve bunun doğru olmadığı baştan beri belli iken sadece itiraf edildiğinde bile destek verenlerin %2 sinin gerçeği kabul etmiş olmasını veriyor. “Bir gün hep birlikte su kaynağı arayacak olursak, o gün gelirse, yeminlen aranızdayım ” demiş bitirmiş. Bulursanız tamamını okuyun derim.
Suyun başını tutanlar varken, kaynak aramaya gerek yok, tarih notlarını alıyor ama bize faydası olacak mı bilmem, bizde gözümüzü gökyüzüne diktik, bakıyoruz işte, kulağımız yerde ama gönlümüz kırıktan da öte …

15 OCAK

“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler …” biz bu şarkıyı dinlerken , dinleyip içlenirken yaş hanemiz onlardan yirmilere yeni geçmiş idi. Söyleyenin sesi de daha değişmemiş idi. Kayıp yıllarımız var mı sanırdık, ileride kaybolacak yıllar ihtimaline mi kederlenirdik bilemedim. Şimdi düşündüm de kayıp yıllarım yok benim. Zor yıllarım var, sağına soluna biraz cila isteyen yıllarım var. Ama kayıp ve tekrar yaşamak istediğim yıllarım yok. Aslında kayıp yıl diye de bir şey yok, ya yok saymak istediğimiz ya da geri gelsin isteyip de getiremediğimiz yıllarımız var. Maalesef yılların işleyişi geriye dönüşü mümkün kılmıyor, adına özlem dediğimiz bir duyguyu beslememize sebep oluyor. Yok saymak ise zor iş. Bir kere var olan bir şeyi yok saymak olağan üstü bir çalışma gerektiriyor. Bence bu olay ağzı kapanmayan bir bavul gibi, içi aşırı dolu, kenarından sarkanlar var, çok zorlarsan patlama ihtimali var, içindekileri paylaştığın insanlar var, sana kötü onlara iyi oluyor … felan fistan. Var olanları yok saymaya kalkmak bence ruha zarar hele uykuya külliyen zarar, uyuyamayanlar, konuyu kapatamayanlar, her gece yeni plan program yapanlar, bir gece kaldığı yerden devam edemeyenler tekrar tekrar başa dönenler.
Aslında hayat kafaya takılmayacak gibi değil ama, bir tarafa çalışırken öbür taraf elden gidiyor, fotoğraf panoramatik olmalı amma tek kare meşgul ediyor insanı.Bir tek ortak nokta var, “zamanı gelince herkes ölüyor” bizim zamansız dediğimiz şeylerin bile geldiği, gelmesi gereken bir zaman dilimi var.
İnsan dibe vurmayı bilmeli ve kendine bunun için bir imkan vermeli kiii sıçrama yapabilmek için ayaklar yerden kuvvet alabilmeli.
Bunları söyleyebilmek epey bir yaş almayı gerektiriyormuş, Onu bile öğrenmek zaman alıyor, zamana katlananlar, zamanı aşanlar, zamanla yarışmayanlar, zamanı yaşayanlar … kazanıyor. Ne kazanıyor. kendini kazanıyor, kendini kendin olarak bilmek güzel, “ortalık maskeli güzellerden geçilmez iken, bir sabah kendin olarak uyanıyorsun, ne makyajın var, ne yapmaya niyetin, ne de hazırda bekleyen masken.Bunun öncesi de var, sonrası da olacak, bu sabahlar da bir gün essa sabahlar gibi olacak… !!!” , “havanın açık olmasına sevineceğiz, günlük koşuşturmalara ancak kendi sürprizlerimiz damga vuracak, ”
İyi şeyler düşünüyorum, iyi olsun istiyorum, Biliyorum ki insanın en yakın takipçisi vicdanıdır, o da varsa diyenlere cevap veriyorum ; illa ki vardır, illa ki bir gün sakladığımız yerden çıkar,
Bir yerde okumuştum “Sırat köprüsünden jeeple geçilmez” öyle, Ben de karıştım, hafta sonu birbirine karışmış iplerimi tek tek çözüp yumak yapmaya çalışacam. Sonra da onlardan battaniye örüp üstüme alıcam, karanlıklarda saklanan şeylerin bir faydası yok, örelim, güzelleştirelim, görünür yerde üstümüzde taşıyalım bari, yeni bir haftada yenilenmiş, yeni gibi buluşalım inşallah

18 OCAK

Kar bugün için beyaz bir sayfa açmış, sivri köşeler kaybolmuş, evler arabalar, ağaçlar birbirine yaklaşmış. Her şey temiz bir örtü altına saklanmış, gözlere ferahlık, içlere beyaz sıkıntı. Şöyle bir baktım, hatta evin bakış açılarını dolanarak baktım da unutmak da hatırlamak kadar zor. Unutmak yılların getirdiği bir doğallık gibi görünse de her konuyu kapsamıyor. Bu ara seksenlerle çok haşır neşir oldum, okuduklarım, seyir ettiklerim, yaşananlardaki benzerlikler … içim darda biraz, gerçi geçen haftayı farklı bir dünya da yaşarmışcasına yaşamaya gayret ettim ama bu sabah baktım ki ben yine aynı benim, bunun da sevinilecek bir yanı var, aaaaah derin mevzular var, derinlerde yediğimiz vurgunlar var.
Cumadan cumartesiye deli gibi gezdim denebilir. Yine Sultanahmet’ten aşağıya bıraktım kendimi, bu sefer Karaköy, üç yıldır gidiyorum oralara, Fransız Geçiti’nden Kılıç Ali paşa Hamamı’na kadar dar sokaklar, sokağa taşmış cafeler, cafe ötesindekiler, minik butik usulü dükkanlar, tarihi dokular, kediler, gençler, ruhu genç olanlar … güzel, benim sevdiğimden, ilk defa akşam yemeğine kaldım, sonra Perşembe pazarı’na tiyatroya gittik, in cin top oynuyor sokaklarda bi kağıt toplayanlar, bi de maddeye bağımlı yaşayanlar, yerleşim yeri değil artık, gerçi eskiden de değildi , kalabalık olmayınca hızlı hızlı yürüdük, grup halinde, mezarlıktan geçerken şarkı söyleyenler gibi, bilmezseniz gitmeyin, yol soracak kimse yok. Neyse oyun ve oyuncular güzeldi, Kasap oyunun adı, etin tükendiği bir dünyada insan etini sunmakla ilgili, manidar, düşündüren, acı acı güldüren bir oyun. Çıkınca Metronun Haliç durağına geliyorsun, böylece bir gece vakti, ışıklarını yakmış İstanbul’a Haliç üzeri bakmış oldum. İlk kez bindim ve notumu aldım, “Cemreler düştükten sonra, bir akşam üstüne doğru, Eminönü’nden yürünecek, gün batmaya yakın hatta yeni battığında o köprüden, “Akşam kavuşmadan, dükkan kapanmadan aşk mümkün müdür hala, zamana aldırmadan, korkmadan usanmadan, yıllar sararmadan, aşk mümkün müdür hala” diyen Levent Yüksel’e cevaben aşk ile bir bakılacak” yatmaya annemgile gittim, annemgilin yatağının bir köşesine ilişip uyudum, sıcak ve huzur dolu bir uyku, kanımca anam babam başımı bekledi, sonra eve kısa bir ilgi alaka, kütüphaneden bir iki kitap alma, kahvaltı derken ablamla kendimizi Beyoğlu’na attık, çevik kuvvet bile bizden sonra geldi,  Başka sinemada The Club filmi, Şili’nin Oscar adayı, Berlin’den ödüllü, kiliseden sürülen dört rahip ve başlarına bir rahibe, Umberto Eco bi de bugünleri yazmış gibi, beğendim, sonra yeme içme, Harbiye Şehir Tiyatrosu Fehim paşa Konağı, oyun üç saate yakın ama sıkmıyor, Turgut Özakman yazmış, güzel de sahnelenmiş, beğendim, sonra da yorgun argın eve gelip, pazar günü mutfak terapisi yaptım. Hafta içinde Murat Gülsoy’un Yalnızlar için çok özel bir hizmet kitabını okudum, özel bir kitap olmuş, satır aralarında Nerval ile tanıştım, Kendini bir sokak lambasına asan, uyuşturucu bağımlısı, akıl hastası, hiç bir yere yerleşmeyen, gezgin bu arada pek çok kez İstanbul’a gelen, Tanpınar’a Abdullah Bey’in rüyası için ilham veren, sürrealist bir şair imiş, bulduğum şiirlerine bi baktım ama ben çeviri şiir sevmiyorum, gezi yazıları ve öyküleri de varmış, onlara bakıcam. Dün de Ercan Kesal’ın Nasipse Adayız’ını okudum, yazar, doktor, oyuncu, senarist, sıcacık bir üslubu var Kesal’ın, bildiğimiz şeyleri,yaşayanlar anlatıyor gibi.
Bu hafta için kendime bir Jane Austen seçtim; Akıl ve Tutku.Filmi var da ben de gördüm mü bilmiyorum, okurken bilirim.Bu arada kişisel bilgisayarımdan da bir kaç film izledim, kendi filmlerimi kendim indirip, telefonumun planlayıcı bölümünü kullanıyorum artık,
Okumak, seyretmek, dinlemek, izlemek … bunlar çoğaldıkça “insan okuma” yetenekleri artıyor insanın da, bir “da” durumu var. İnsan okudukça insandan kaçası geliyor insanın, Çeşit duygusal ağırlık yapıyor, kamburumuz çıkıyor da insansız olmuyor, insansız araçlar bile insan elinden çıkma, “her yerde insan var !!!! ” hasına kıran girdi, Yapcek bi şi yok, öğreniyoruz, tüm türleri bilemedik ama bildiklerimiz ile mesafe ayarı dünyamızı güzelleştirebilir, yani kimine yakın, kimine uzak, hatta bazılarına çok uzak durmakta yarar var, çok yakın durulacaklar sayısı da çok az olmalı, öyle zaten.
Hafta içi ilçe sınırlarında kalıcam inşallah,Oğlan evde, kız da validen izinli, pazar gününde kalacak gibiyiz, bakıcaz durumlara, planlar var ama, A dan C ye kadar, Alışkanlıklara esir düşmeden, olmazlara meyil ederek, şartlanmadan, şartlamadan … sakin.
Hadi inşallah, cümleten günaydın, bu dünya oyalanma dünyası di mi ?

19 OCAK

Çocukların kaçta yattığını bilmediğim gibi kaçta kalkacaklarını da bilmiyorum. “Uyuyana saygı” çerçevesinde sessiz kalmaya çalışıyorum. Ben kaçta yatarsam yatayım aynı saatte kalkanlardanım, bi de gün doğduktan sonra yatakta kalamayanlardanım. Eve şöyle bir bakınca tatil halleri olduğu belli, bu halleri olduğu gibi bırakıyorum, kalkınca iş bölümü yapıcam, en azından birazdan yine dağıtacakları yerleri kendileri toplasınlar. Gerçi onu da yapana kadar insanı çatlatıyorlar. Akşam kıza “bulaşık makinesine boşalt” dedim, alçak; “paylaşalım, bir gözü sen, bir gözü ben olsun” dedi, manidar manidar yüzüne baktım, “tamam, tamaaam” dedi ve gitti.
Sanırım kız validen bugün de izinli, değilse bile kafadan izinli, akşam hesaplarını yaptı, bir tek karne günü gidecek. Dün 6 saat elektrikler kesildi, böylece doğalgazdan tasarruf yapmış olduk. Aaaaay ben bu gece rüyamda Putin’i gördüm. Gerçi, özel bir durum değil, şu sıralar Putin bir çok kimsenin rüyasına giriyordur. “Büyük adam görmek iyidir” derler rüya tabircisi büyükler, ben çok rüya görürüm ama konuyu kamuya açmam, rüyalar dünden, yarından beslenirler, bilincimizin altında kalanlar arada bir rüyalarla havalanır, Daha önceden bir hayat yaşamışsak ben kesin Rusya’da yaşamışımdır, ama devrimden önce, ama soylular arasında, Savaş ve Barış’ın Nataşa Rostov’u , Anna Karenina’nın Kiti ‘si ben olabilirim mesela. O zamanın kitaplarında da ne güzel anlatılır, kışlar, balolar, bi de saman altından yürüyen duygular. “Hislerini saklamak, duygularını bastırmak …” bunlar fıtratımızda var, insan dediğin çözülmek istiyor ammaaaa işi yokuşa sürmeye de çok meyilli. Herkesin kendini anlatma tarzı var, herkesin de bir anlama kabiliyeti. Genelde bunlar aynı noktadan farklı istasyonlara hareket eden, yolu tamamlayıp, aynı yere dönen trenler gibi. Kulağını tersten göstermek de diyebiliriz.
Kar ağaçların dallarını yerlere eğmiş, yapraklılar teslim, çıplak olanlar “neyimiz var kaybedecek” der gibi göğe uzanmaya devam ediyor, belediye ana yolları açmış, ara yollar hastaneye çalışacak, “müjde müjdeeeeee müjdeeeeee !!!! bugün de evdeyim” :))))
Kendime kahve yapayım bari, kendi kendimize yaptığımız kahvelerin de kırk yıl hatırı var mıdır ? Yoksa hatırlı olanlar iki kişilik dertleşme kahveleri mi ? “Hadi anlat bana, en az kırk yıl saklarım, olmadı benle gömerim, hadi çekinme, derdin emin ellerde” der mi kahveler, bence der. hatta sonunda fal kapanırsa bakan anladığı kadarını anlatır, dinleyen de yol gösterir, bir nevi ferahlama söz konusudur. Fala inanmam ama karşı tarafa bir faydası olacaksa, nadiren de olsa, içimden de gelirse, “döktürürüm” yeminlen. Bu da bir çeşit terapi, mutlu olmak hakkımız ise mutlu etmek de görevimiz bir yerde,Sonuçları paylaşmak açısından birlik olmak gerek.
Uzattıkça uzatabilirim, Özet; Her yerde kar var, tatil, evdeyim, kitap, film, çoluğa çocuğa hizmet temalı günler, doğu cephesinde değişen bir şey yok, memleketin genel hali de bakış açısına göre değişiyor, bana göre değnekteki bok seviyesi iki uçtan da hızla ilerliyor.
Mecbur Günaydın …

21 OCAK

Uyanmış ama uyanamamış gibiyim, aklım yatakta da kalmadı ama aklımda kalanlarda coşmuş bir hal var. Yani uykuda geçmesi gereken zamanda bir parçalanma var. Bölünmüş uykulardan uyudum, Kafamın içinde çalan bir plak var, iğne ucunun değdiği yerlerde netlik yok, acı var, devirde bir anlaşılmaz durum , seslerde bozulma var ….”Toparlanacak gibi değil ” diyesim geliyor ama yaşama sevincime, umutlarıma kıyamıyorum. Her şeye rağmen yeni bir güne uyanabilmişim, güne dair planım programım var, yapılacak işler beni beni bekler, işler ve güçler denge için çırpınırken, verilmiş sözlere ihanet olmaz, alınmış sözlere dair de beklentilerim var. Aslında bende beklemek ile ilgili gelişmiş bir durum var. Neyi, neden bekliyorum, ne kadar beklerim, beklediğime değer mi … bu soruları sorup da kendime dürüst cevaplar verebilirsem, ya da verdiğim cevaplar beni ikna ederse ki etmeyebiliyorda durum kolaylaşıyor, beklemiyorum o zaman, zamana yayıyorum :)))
Aaaaah aaaaah hayatta hayat kurtarmış gibi, mış, muş yapan cesaret cümleleri var ; “Bi kereden hiç bi şi olmaz !!!” bence en yaygını ve kesin tövbe tutmayanı. Bu bir kereler, bir kere ile kalmıyor, alışkanlığa dönüşüyor çok zaman, ya da bir kerede kalıp tekrarı için fırsat bekliyor, kapı açıldımı ışığı gören geliyor misali.
“Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür”, çoooooooook öncelerden söylenmiş, afilli bir cümledir. “İnsan hafızasının sakat yanı unutmaktır” diye çevirebiliriz, hafıza unutur ama kendi seçtiklerini unutur, hiç aklımıza gelmeyen ama her an gelecekmiş gibi ip uçları taşıyan hatıralarımız vardır. Bunları yeterli bilgi olmadığından değil, yeterli cesaret olmadığından hatırlamayız. psikologlar duruma “çocukluğuna inme” diyor, Bu çocukluk da karanlık dehlizlerden geçip dipsiz kuyulara varma gibi bir şeydir. Çocukluğu karışık olanlar dünyayı da karıştırmaya meyillidir. İçlerinde tüm dünyayı karıştıranlar olduğu gibi, iki kişilik dünyaları hedef alanlar da var. Allah bizi bunların şerrinden korusun.
Yarın karne günü, elimizde bir liyse talebesi var. Yavrumuz bir hafta öncesinden diğer yavrularla birlikte tatile çıktı, evden telefon eğitimi yapıyorlar. Dün akşamki görüşmelerden çıkan sonuç ; karne olabildiğince iyi, hatta bir belgesi de var olacak, inşallah,sonra aile grubuna whatsapp dan resim atılacak, bilgi verilip, alınmış olacak, bir grup arkadaşla kutlama için evden biraz uzakta olan, ondan daha uzağına gidildiği için izin alınmasına gerek duyulmayan bir AVM de yenip içilip, kareoke yapılacak, en geç akşam ezanı ile eve dönülecek. Durum budur, ben de bugün kendimi yarına hazırlayım bari.
Bi kendi çocukluğuma bakıyorum bi de yetiştirdiğim çocuklarınkine aradaki farklar çok bariz, ama iyi bi şi. Daha öz güvenli, daha bilinçli gençler. Ama daha da tembeller (laf sokmasam olmaz, hazar anneeeeeyim) ; Dün kızdan elektrik süpürgesi yapmasını rica etmiş idim, eve gelince, evde bir parlama var ama yerler de toplanmamış parçalar da var, sonuçtan emin olamayınca usulünce sordum, yapmış valla, ama nasıl yapmış, kafayı onlara takmıyorum artık :)))
Kafaya takmadan günaydın olsun.

22 OCAK

Kalktığımdan beri gökyüzü şekilden şekle giriyor, Koşturan kara bulutlar, bulutların arasından sızan mavilikler var, güneş özen ve itina ile saklanıyor, yığılmış karlardan su yapılamıyor. Yarınki uçak dün akşamdan iptal oldu. Ankara’da dün yoğun kar yağışı öğleden sonra tatil getirdi, buralara beklenen kar gelmeyecekmiş, basınçlardaki oynama şiddeti düşürmüş.
Hava durumlarının havada olanları böyle, yerde neler var dersek ; insanlar insan yemeye devam ediyor, arada vadesi gelen de gidiyor. Mustafa Koç öldü, kıymetli biri idi üzüldüm. Ansızın gelen bütün ölümler aynı, hazırlıksız yakalıyor bizi, ama ölecekler bir hissediyor sanki, kendilerine yakıştırmasalar da son olarak bilinçli bir iki şey yapma fırsatı oluyor, diye hissediyorum. Dün Suffragette filmine gittim, Direniş adı ile oynuyor ama kelime anlamı “oy kullanma hakkı” Kelimenin aslı Suffrage imiş, küçük, minik anlamına gelen “ette” eki dalga geçmek için sonradan eklenmiş.Dünya döndükçe, durdukça kadınlar her şey için mücadele etmek zorunda, ediyor da . Olay İngiltere’de geçiyor, aslı var, 1918 de 30 yaş üstü kadınlara oy hakkı verilmiş, 1928 se erkeklerle eşitlenmiş. Aslında sadece oy hakkı değil, eşit ücret, çocuklar üzerindeki haklar … her biri için erkeklerin koyduğu yasalara mücadele, filmin sonunda ülkelerin ne zaman oy hakkı tanıdıkları yazıyordu, en sonda Suudi Arabistan vardı,” 2015 de ilerisi için söz verdi” yazdılar. Bir an” bizim haklarımız var da ne oluyor sanki” diyesim geldi, eve gelince dedim de. Kaç kişi Mustafa Koç’un annesini bilir, hayatta, ama kimse adını anmaz, boşanmanın tarihi bile net değil, 70 ler olarak tahmin ediliyor. Bizde kadın cezaları diye bir şey var ve müebbet bu cezalar, af yüzü görmez,
” Adamın tımarhanenin önünden geçerken lastiği patlamış, Neyse erkek olunca tabi, sökmüş, tam takacak, dört bijonu da yağmur mazgalına düşürmüş. Kara kara düşünürken, onu izleyen delinin biri “üç lastikten birer tane sök, böylece her lastikde üç bijon olur, bu da seni lastikçiye kadar götürür” demiş,Adam “saol birader, ne işin var burada senin? ” diye sorunca “biz burada delilikten yatıyoz, salaklıktan değil” cevabını almış.”
Öyle işte, hepimiz biraz deliyiz de, delirmemizde emeği geçenler var.
Eve gelince filmle ilgili notları okudum, bu da başka bir bilgi; “gözaltına alındıktan sonra açlık greviyle durumu protesto eden kadınlar. bir çeşit oral tecavüzle ağızlarına boru sokulup zorla beslenmeye çalışılmışlardır. halktan gelen tepki sonucu hükümet durumları ağırlaşanları serbest bırakıp, toparlayanları tekrar gözaltına almıştır. işte buna “cat and mouse act” ( kedi fare yasası) denmiştir.”
Bir şeyi öğrendikten sonra o şey başka şeylere de bağlanıyorsa tüm şeyler topluğu hakkında bir şeyler bilmek güzel oluyor, kafaya iyi geliyor, ruhun ufkunu açıyor.
Hadi günaydın, kızı kaldırıp, gerekli maddi desteği sağlayıp, gerekli izinleri verip (akşamdan konuyu bağladık zaten) karneye yollayacam, karneyi de e-okul’dan öğrendik de olsun yine bir heyecan dalgası için çaba harcıyacağız. Malum hayat anı biriktirmek üstüne …

23 OCAK

Başımı bi kaldırdım, kar yağıyor. Sabah camı açınca havanın geceye göre ılıdığını hissettim. “kar yağınca hava yumuşar” derler çok bilenler. Üstümüze yağan, biri birine benzemeyen kol kola girmiş, başımız üstünde alıcı kuşlar gibi dönen kar taneleri, sayıları gökteki yıldızlardan çok mudur ? Uygun şartlarda, uygun koşullarda bir araya gelip, kalabalıklara halinde toplanan, birbirine kenetlenen, sonrada eriyip giden kar taneleri. Kar taneleri ölmez ama, “su damlasının yolcuğu” kitabını hatırlayalım. “eveeeeet, hatırladım, çocuklara okudum, ben onu, suyun göğe yükselip yine su olarak dünyaya dönmesi” Bu dönüşlerde eksilenler vardır di mi, ama her şey eksilerek döner geriye ki. Yeni bir heyecan olur da eski tat olmaz. Aslında eski tadı ararken yenisinin tadını hissedemiyor insan. “Dönüşleri, döndüğü kadar kabul etmekte yarar var ” diye sallasam, ben bile inanmam. Amaaaaan yaşadığımız dünya dönerken, içindekiler dönmüş, çok mu ” diye bir iç ses muhabbeti yaparak. Aaaaah aaaaah anlıyorum ben insanları amaaa, anladığımı anlatamıyorum, anladığım gibi anlatsam, onlar anlattıklarıma inanmazlar, bir olduğu gibi olmak, bi de olduğuna inanmak var. İşin özü aynaya bakmak ama aynada kendini kendin olarak görmek, senin göremediklerini görenleri ciddiye almak gerek. Sanatların içinde bi de” laf sokma sanatı” olmalı, aslında var da literatüre kayıtlı değil. Hayatımız ; “Elalem ne der, niye benimki eksik olsun, benim olmadı çocuğun olsun, olsun da nasıl olursa olsun, intikamım acı olacak, sözümün üstüne söz konmayacak, trip atmalar, hiçe saymalar, incelikli sandığımız laf saymalar, kafaya takmalar …” böyle böyle tükeniyoruz ama tüketerek. Canlının sevgisini saygısını, cansızın hatırasını evire çevire tüketiyoruz.
Sonra, sonra da yaşadık sayıyoruz. Ne için yaşadık, nasıl yaşadık, ne faydamız oldu, ne bıraktık … anlamadan, dinlemeden geçmiş günlerin adı mı yaşamak ? Konuşmaktan da yoruluyor insan, ne anlayası geliyor, ne anlatası, Ben de tam A.Hamdi Tanpınar okuyacak kıvamdayım, Beni “Huzur” paklar. “Oradan duyuluyor mu sustuklarım !!!” diye soruyorum, Cevap beklemeden, günaydın ….

24 OCAK

sabahları evi böyle görünce göğüs kafesim kalbime dar geliyor, çarpıntıda bir artış, vücut ısısında bi yükselme, dilde bi kıvraklık, cümleler itiş kakış çıkış için sıra bekliyor … gibi oluyorum. Ammaaaaa nafile haller bunlar, herkes uykuda olduğu için, tatil hatırına, misafir bu çocuklar bu evde düşüncesi ile gözlerimi başka yerlere çeviriyorum. Filmler, kitaplar, oyunlar … Bir başka dünyada yaşamımı sürdürüp, buralara da ara ara gidip geliyorum
.Rahmetli annem ; Hi-Men ki kılıçı dili , Baltalı İlah zagor ki baltası terlik, İlk kanun koyucu Hammurabi’den esintili tek kanun koyucu idi, Bize de kurallara uymak düşerdi. Bak yazınca kötü oldu, o kadar da kötü değildi, misal ben her zaman anne kanunlarını kalbura çevirmişimdir :)))) Bir yerinden olmadı, başka bir yerden delme çabalarım anneme “Biz sana karışamayız, senin fermanın elinde” dedirtmiştir. Ama yine de biz çoooook anne baba sözü dinledik. Kendi çocuklarım da iyi de vizyonları dar, ama öyle sevdikleri için. Dün akşam kıyıda köşe de uyurken, gözümü bi açtım; yemek yiyorlar, orta sehpa ortalığa düşmüş, üstü gözükmüyor, bardaklar, abur cubur paketleri, kuruyemiş çanağı, kablolar,kitaplar, telefonlar … koltukların üstünde battaniyeler kiii benim geyikli de dahil, kalabalıktan fırsat bulup örtünemiyorum, terlikler, çoraplar … yazarken daraldım, hala öyle bir yandan da bakıp yazıyorum. yatağıma giderken mutfağa kapıdan bi baktım, uykumu açmayacak şekilde ama etkili, ama emir kipinde, ama “bi yapmayın da görim sizi” havasında “mutfağı toplayın dedim !!!” evet, toplamışlar, ama sadece mutfağı :))))
Annelik tuhaf bi şi ; kızarken seviyorsun, tüm sinir sistemin ayakta iken yüzlerine bakınca kıyamıyorsun, ya da kıyıp pişman oluyorsun,” çocuklarını kokusundan seviyor anneler, üstlerine başka kokular sinmesin aurası bozulmasın diye tüm çabalar” dersem cümle afilli olur da sevginin tarifi, reçetesi olmaz, kişiye özeldir sevgi, her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır, hikayesi de şöyle imiş “Alın yazısı gereği üç koca değiştiren bir kadın, evlendiği her erkeğin, yoğurdu başka başka yediğini, sofraya hepsinin kendi sevdiği şekilde konmasını istediğini görmüş ve kendi kendine mrıldanmış:
” demek ki her yiğidin bir yoğurt yiyişi varmış.”demiş, böylece günümüze gelmiş, neden yoğurt da çorba değil o konuda bi bilgi yok :))))
Yani işte böyle bir sabah, mevzu çocuklar, ev hali, sabah ayaz, gazete, ekmek sırası bende, sertcene bi sabah kahvem var kupada, aklım ise kalabalık, aklıma evim geldi, burası da evim ama esas ev, büyüdüğümüz ev, rüyalara bile hep o eski evler gelir, eski evde yeni görürüz kendimizi, ben bazen kapısını bulamam, bazen pencereden bakınca başka yerler görürüm, aklımda kalan ; ilk perdeler, halılar, divanlar … olur, içinde kardeşlerim, bi de hiç konuşmayan ölmüş annem babam,Konuşmuyorlar sesleri yok ama anlıyorum ben onları,işte, öyle bir gelip geçiyorlar, rüzgar gibi, ama bi koku kalıyor peşlerinde, şimdi çay koktu mesela, babamın ocağa, annemin bardağa koyduğu çay koktu. Aaaaay yine ağlattım kendimi, kızmıyorum çocuklara, biliyorum ki annelik sonsuz, yeter ki iyi hatırlasınlar …

26 OCAK

Bazı evlerin çatılarında kar var, yerlerde de ara ara ağaçlar altında kalmış parçalar var. Bugün büyük bir ihtimalle yenisi yağacakmış, ama gelip de geçenlerden , kalıcı değilmiş, Takip ettiğim meteoroloji sitesine göre kış bitti gibi, şimdilik karlar bitmiş gibi imiş, Mart kışı da 200 sene de bir olurmuş, 87 den bu yana otuz sene bile geçmedi, dünya hala duruyor olursa bizim dördüncü kuşaklara denk geliyor.
Kışlar, yazlar, baharlar ezber bozuyor, çalıştığımız yerden çıkmıyor mevsimler, Bizde de bir standart yok zaten, insan modeli de devamlı güncellendiği için, tiplere ayıramıyoruz. Ana başlıklar var ama şartlar pek çok alt başlık açıyor, aklımız karışıyor, gönlümüz gönüllerle barış yapamıyor. Hep bi ezilen, hep bi alttan alan, hep bi sineye çeken taraf oluyor. Bunlar da sabit değil, sana, bana ayrı, ona apayrı muamele ediyor insanlar. Nabza göre şerbet verenler, gücü gücüne yetenler var.Bu şerbet işi mühim ama. Bir çeşit ödün vermek de sayılabileceği gibi çok sevmenin “Seviyorum uleeeeeeeeeeyn, var mı diyeceğin” şekil savunmasıdır. Yani “seven ne yapmaz” anlamında. Fakat yol köprüye de düşebilir. Yol üstündeki bir takım ayılara dayı muamelesi yapmak da bir çeşit şerbetleme durumudur. Sonra gün gelir, devran döner, keser döner, sap döner. Son dönen iyi döner, Bunların hepsi birden aynı yöne dönünce de işte o ana hesap anı diyoruz, ilahi adaletle de hemen bağlantı kuruyoruz, “Tanrı’nın değirmeni geç işler ama ince öğütür” demiş gavurların ataları. Yani ilahi adalet hatta ama önünde sıra var, bekliyor. Biz de sıranın gelmesini bekliyoruz.
Yani kalkıyorum, güneş doğuyor, hisleniyorum, namaz, niyaz, tefekkür, teşekkür … derken buraya oturunca bünyem atar yapıyor. Neden, neden çünkü önüme yaprak yaprak açılan sayfalar ruhumu daraltıyor, ekonomi, siyaset, göç edenler, doğu illerindeki savaş, genç ölenler, yetimler … hala birbirine nefret dolu cümleler kuranlar, maziyi yaşamaktan kurtulamayanlar, devletin zirvesindeki “dedin, demedin, deseydin ” savaşları. Ne oluyoruz diyorum, aslında ne olduğunu görüyorum, ama çoğunluk aynı yere bakmıyor, çoğunluğun aynı yere baktığı bir yer var ama oraya bakanlar da gözü kapalı bakanlar.
Durum ; “keser döner, sap döner, tavuk döner, et döner” kıvamında, en son kasabın dönmesini bekliyoruz, “döner” için diye şeyettim . Neticede hepimiz bir yere, bir şekle döneriz di mi ?
Öğleden sonra lodoslu kar var, beyaz sayfa açıcaz, inşallaaaaaaaaah !!!!!!

28 OCAK

Bir çöp adam modası var. Bunları örnek alın, ya da almayın şeklinde. Henüz yerini bulamadım ama bulsam bu sabah için çöp “Halime Hanım ” çizerdim. Yine de ben yazayım, siz gözünüzde canlandırın.
“Halime Hanım ; Ayşen’in komşusu, yaşı seksen ile seksenbeş arası, şimdilerde evini kapadılar, oğlu, gelini, torunu ve evin iki kedisi ile birlikte yaşıyor. Terzilik yapıp üç çocuk okutmuş, beyi öleli onbeş sene felan olmuş, doktor kızının sözünden çıkmıyor. Hem deeee hiiiiiç. sabahları bir top yumurta, ekmek, yeşil çay, peynir, öğlenleri, iki parça kırmızı et, haşlanmış sebze, akşamları da yoğurt olan listesine çok sadık. Arada ara sıra kahvesi var. onun için dışarı çıkmak, yürümek şart, hiç olmazsa apartmanın önüne, hiç olmadı balkona çıkıp, kültür fizik yapıyor.Sosyal aktiviteleri ; günlük diziyi günde iki kez izlemek, kabrine yollamak için tesbih çekmek, konu komşunun kapısını çalıp, kısa süreli misafir olmak. Bir yere çağrılırsa da çorabından yüzüğüne uyumlu giyinir gelir,.sadece açık çay içer, cep telefonu var, bir kesede boynunda taşıyor, kese kalp hizasından aşağıda.. Sık sık ağrılarından bahseder ama bence nazara gelmesin diye. Hiç ölmeyecek gibi dünyaya bağlı, yarın ölmekten ise korkuyor, hatta hiç ölmese iyi olur. Benden çok planı projesi var. Seviyor hayatı. Çekmecelere sakladığınız yaşama sevincinizi çıkarıp ipe asın, havalansın, rüzgarda sallansın, güneş görsün. Halime Hanım iyi bir örnek, Halime Hanım gibi olun ”
Bu hafta bana da tatil oldu, sessiz ve derli toplu bir evin tadını çıkarmakla meşgulüm. Doktora gidicem diye etkinlik koymamıştım, doktor da Milli Takım’ın başına gitmiş. Haftaya kaldı artık. Her gün bir, iki çeşit yemek yapıp evin bir köşesi ile ilgileniyorum, sonra da Türkçe, Arapça okuyorum. Annemin de senesi geliyor. Dün çekmeceleri döktüm düzelttim. Kişilere ait efsane parçalar yine dolaplarda yerini aldı. Evde demokrasi var diye soruyorum, istesem atarım, veririm, “Ben yaptım, oldu derim” ama kişiye saygıdan bir ucu yerde, bir ucu gökte, yakası kaymış, rengi solmuş, bir iki parçayı tekrar yerine koydum. Bu parçalar oldukları yerden yaşama dair bi şi saçıyor besbelli :)))) Objelerin anı beslemesinden hoşlanmıyorum. Bir şeye bakıp da bir şey hatırlanacaksa, o zaten hatırlanmasa da olur. Zihnimizin bir albümü var, resimlerle ilgili bilgiler de var, ikisi bir arada gibi komple geliyor. Aklımızda yer etti ise, zaten yeri zamanı gelince istemesek de gelir. Bir parçaya bakarak “hey gidi günler, heeeeeeyt !!!” demenin bir anlamı yok :))))
Kendimi bildim bileli mevzuatın bir kenara bırakılarak yönetilen, ateşe atılmış olan, silahların, zamların can yaktığı ülkeme, ve onun dünya üzerinde sudan ucuz her şeyin bedelini altının gramıyla ödediğini bilmeden her akşam dört saat dizi izleyen halkına günaydın olsun… Farkında olanlar ayrı, onlara gün hep bulutlu, hem de kara bulutlu, ama güneşten umudu kesmedik

29 OCAK

“Biraz üzgün, biraz baş ağrılı, biraz da umutları hasarlı uyandım. Gördüğüm rüyalar mı sebep, birikmiş hayat mı, gelecekteki bulutlar mı bilemem” dersem, kendi kendime trip atıyor gibi oluyorum. “Hani bir şey var ama nasıl anlatılacak biliyorum da nasıl başlanacak kestiremiyorum” der gibi.
İnsanın kendini bilmezlikten gelmesidir, depresyon. Kendini anlamaya çalışmadan, anlaşılmak istenmesidir. Kendi kendimizi kendimize anlatmak zordur. Sağa sola sakladıklarımız, yüzleşmeyi ertelediklerimiz yüzünden birikmişlere sahibiz. Bu birikmişler de her an taşınmaya hazır kapalı kutular içinde durup, tahliye bekler. Sonunda bir uzmana gitmeye ikna oluruz, (onun da başka bir uzmana gittiğinden habersiz) Hiç tanımadığımız uzmana yaptığımız itiraflar ki bunlarda da kaçamak yapılmış olabilir, uzman “arif” ise anlar,ve toplamdan çıkan sonuç, küçük pembe haplar, bu konu da emin değilim, belki de beyazdır, kim bilir yakında yeşilini de yaparlar.
Kafayı taktığımızdan çıkış yapacak şeylere takmakta fayda var. illa ki takılacak bir şey olur, hayat bu da, olacak. Mühim olan konuyu masaya yatırmak, iyi analiz etmek, kendine dürüst olmak, masada yatan konuyu bir sonuçla ayağa kaldırmaktır.
Yapabilir miyiz, istersek yaparız valla, Bunun içinde iletişim şart. İlk önce kendi kendimizle bir haberleşme ağı kurmalıyız. “nasılım, niye, neden acaba, bir hata yapmış olabilirim, nerede yanlış var …” ama dürüst olmak gerek, pembe beyaz yalan yok, “sonra, bi ara bakarız” hiç yok. Yapabiliyorsak ne ala. Zaten hayat dediğimiz sabır etmekle, kabullenmek arasında bir yerde yapılan aktiviteler.
Hafta sonu için kendimi çarşafa dolamış vaziyetteyim, emeği geçen kitaplar, akşam haberleri, internetten okumalar, olanlar ama bitmeyenler … size ne desem ?
Her şey bahara kalıyor, bahar üstüne kalanların altında eziliyor, baktım geçen bahara kalanlar bu bahara da kalmış. Yeminlen daraldım, konuyu değiştirme imkanım var mı bi bakıcam, ruh halim bildik, ” bi ara gelir ve geçer” geçer de geçici geçer, kesin çözümler bulamıyoruz, bulunan kesin çözümlerin bir ucu yok etmeye dayanıyor, yok edilenler ya kayıp ya ölü oluyor, zihin yok edemiyor yani, Aaaaaaaaaaah aaaaah cehalet güzel şey, üstüne bi de Barbie Hatun olabilseydik, bu dünya tadından yenmeyecekti de, olamadık işte.

30 OCAK

“Senden kalan her şey kuytuda bekler,aklımın ucundan şu kalbime düşer,Biri senin montundan giyer,senin gibi kokar, senin gibi güler, aldanırım,zor da olsa dünya değişir, ama ben değişmem, yalandır güldüğüm, aldatırım, inceldiği yerden kopmuyor keder, aklıma inat bütün veda edişlerim, gün gelir bitermiş bütün hasretler, zaman bile yorgun, derin bir of çeker..”
Bu şarkıya bir kaç gündür rastlıyorum, bana zorunlu vedaları hatırlatıyor. Ölüm gibi, illaki, gitmek gibi, illaki bitmek gibi … Öyle işte, özlerken yağmurlar, şiirler, şarkılar … kanımıza girip, aklımızdan akıyor. Kendimizin yazıp da kendimizin okuduğu masallar var. mutlu olanların başına gökten üç elma düşsün, en az üç kişi mesut olsun istediğimiz masallar.
Ölüm aklımı karıştırıp, kimyamı bozuyor. Hele bu aylar o kadar çok giden oluyor ki. Geçen seneden kalan yetişmemiş işler gibi, çabuk çabuk, peş peşe görülüyor hesaplar. Daha birinin haberi soğumadan sıralı sırasız yenisi geliyor. Ölüm tek gerçek. Sevdiklerimizin ölü ruhları içimize yerleşiyor, anıyoruz onları, iyi kötü anılarda. Kötü anılar bile zamanla dayanılabilir ve anlaşılabilir oluyor, kıyamıyoruz, kalbimizin kıyısından köşesinden geçenlere. Ben af edip de, unuttum diye yalan söyleyenlerdenim. Aslında unutamıyorum, unutmak istemediğimden değil ama. “Biri senin montundan giyer, senin gibi güler, aldanırım” misali benimki, gidenlerin ara ara bir şekilde geldiğine inanıyorum, yürekten çağırdıklarımız ama. Kimini özlemden, kimini hesap görmek için çağırıyoruz. Aslında karşılıklı muhabbet değil bu gelişler, biz söylenmemişleri, kör kuyulara söyleyelim diye .
Can çıkıyor, bazı huylar çıkmıyor, arkasında iz bırakan huylarımız var, işte onlar da anı olup kalıyor, sevenlerimize.
Sevmek de mesuliyetli iş, “seviyorum” demek dille olmuyor, dil de de olması gerek.
Heee bacım, aklım okuduğum kitapların içinde kaldı, ortaya karışık yapıp, sayfa aralarına bıraktım, ara ara dönüp bakıcam ne halde diye. Bak işte bugün bu halde, yarın ne olur bilmiyoruz. Geç de olsa öğrendik artık ,” yarın olacaklarla donanmış olarak gelecek, kimine gücümüz yetecek, kimine yenileceğiz, boşuna ince planlar yapıp da kaderi kendimize güldürmeyelim” Yarından sonraki günler ile bir sorunumuz yok gibi, ya da öyle olsun istiyoruz. Yarını görmeden onun da ertesine, onun da daha daha ertesine bakmaya gerek yok, bi bugünü geçelim, yarın var mı bi bilelim … dimi.
Zamanın içinde kalabilmek dileğiyle günaydın

31 OCAK

Kalkalı iki saat kadar oldu, tarçınlı, zencefilli, elma kabuklu, ballı ıhlamur yaptım. Bacımla içiyoruz. Kulağımız, kulağımıza hoş gelecek şekilde şekillendirilmiş haberlerde. Ahlarla vahlarla geçecek bir güne daha “hazırıızzzz” diyor, dilimiz,içimiz ahların vahların kaynaklarında ağlaşıyor. Bugün 2016 nın bir ayını bitiriyoruz, Hicri Rebuilahirin son yarısı Miladi Ocak bitti, Hamsin soğuklarının başlangıcı. Derler ki eskiler; 90 günlük kış Zemherir ve Hamsin diye ikiye ayrılır.Soğukların tepeden indiği Zemherir dün bitti. Soğuklar yandan yandan gelecek artık.Hamsinde ne kadar zemherir kadar şiddetli soğuklar olmasa da soğuk olacak yine de ama ara ara, nefes imkanı var. 21 Marta kadar böyle.İki bölümün birinin sonundan birinin başından altışar gün, toplamda 12 gün şiddetli soğuklarda yola çıkan yolda ölür derlerdi atalar, ezber bozmadığı zamanda mevsimler. Elli gün sürecek Hamsin’de cemreler var, baharın habercisi. 20 şubatta ilki.Su, toprak, hava sırayla ısınacak.
Yaaa işte böyle eski bilgiler, aslında eskimeyen bilgiler. Bizim analar babalar taze Cumhuriyet çocukları, 2:ci Dünya Savaşı’nı korkuyla izlemişler, dedeleri harpte kaybolmuş, neneleri dul kalmış, muhtaç kalmış. Fukaralık diz boyu. Ekmek kırıntılarını çorba tabağına toplardı anam. Değil atmak, ziyan bile etmezdik nimetleri, Elbiseler yamanır, örülür, eski yerleri kesilir, bir başka eskinin yenisi ile tamir olurdu. Kış oldumu annemin mutlaka örgüsü olurdu. Öyle atkı filan değil, bildiğin kazak ceket örülürdü. Tenimize batan kaşındıran ama sıcak tutan yünlerden. Hatta sökülüp tekrar bile örülürdü. Tutumlu olmak başka fukaralık başka. Geldim gidiyorum, ülkem fukaralıktan kurtulamadı bir türlü. Bakıyorum, bakıyorum değişen gelişen bir şey yok, eski tas yeni hamam , yeni tas eski hamam. Bir yeri yarım kalıyor. Devrim yok hayatımızda, ara sıra işine gelenin geldiği gibi reformlar. “Allahu Rabbi Ta’ala kainatı yarattı, Atatürk vatanı kurtardı” Budur. Cümlenin birinci kısmı tamam, ikinci kısmında tartışmalar var. Kurtarmadı biz kurtulduk, kurtarmasaydı, kurtulduk da ne oldu …Geriye bakıp, maziyi didiklemekten geleceği göremiyoruz. İntikam, intikam, intikam … budur, hayat felsefesi. hasta insanlara bakın, bi dinleyin, kafaya taktıkları kendilerini ezen insanlara dair kurgular. Bi yürüyüp gidemedik.
Hafta sonu Diriliş’i izledim. Çok kanlı, bana ağır geldi, sahne olarak iyi de, oyunculuk, çekimler de iyi sayılır … yine de “Allah Allah !!!” dedirten yerler var. Leonardo Dicapriyo her sene “Hadi işalla” diye aday oluyor. Dün de “İftarlık Gazoz” u seyrettim. Şiddetle tavsiye ediyorum. Cem Yılmaz’ın oyunculuğu çok iyi hatta mümkünse yönetmesin, oynasın. Su gibi akıp giden bir film olmuş. Miladi olarak Haziran, Hicri Ramazan. Ege’de tütün tarlası, az ötesi deniz, okul tatili, ustaya çırak çocuklar, kutsal ay ile çakışan Dünya Kupası, cami hocası, ağanın anarşist oğlu, duvar yazıları, bekçiler, solcuların peşindeki sağcı ulasalcılar, ilk oruç, oruça sorgulama, 61 gün kefaret ve 61.ci günde gelen ölüm. Sonunda bi iyi ağladım, ama o kadar çok şeye ağladım kiii şimdi sayamam, burnumun direği sızladı yine.
Yeni kitaba başladım; “Arapların gözünden Bizans”, Huzur’u okudum ama bitmeyen kitaplar arasına koydum, içinden geçenler benim içimden geçenlerle paralel, kesişme ihtimali ile ara ara bakılacak smile ifade simgesi Önümüzdeki hafta yokum, belki bir ara yazar mıyım bilmiyorum. Hafta haftanın intikamını alıyor dermişim. Bi doldurmuşum kiiiii bir ara anlatırım inşallah. Salı günü doktor işlerim var, bakalım ne sonuçlar alacağım.
Uzun uzuuuun yazmışım yine. Ekmek ve gazete sırası bende yine smile ifade simgesi iyi bir kahvaltı hazırlayayım, en azından elimizden gelenleri, en iyi şekilde yapalım. Dünya hep aynı yönde döndüğünden mi acep her şey eninde sonunda eski haline dönüyor, Halden hale gir ve onca çabadan eziyetten sonra hooooop tekrar başa, olacak şey mi ? oluyor ama.
Yılmaz Morgül’de sööörvaaayyvora gidiyormuş, iyi malzeme di mi, baharı geçirir yazı buluruz bu gidişle hem hamamın hem de tasın eskisi ile .
Cümleten günaydın, kendinize iyi bakmak lüksüne sahipsiniz, ihmal etmeyin, öptüm, sevdim ayrı ayrı …

ARALIK AYININ ORTASI VE SONU GÜNLÜKLERİ


10464075_10153727925526768_9090893531156228999_n

Hayata aynen de böyle bakıyoruz, hem de sıklıkla, açılan bir takım kapılar var, kapıların yerleri belli, fark ettiğimizi mi en yakın olanını mı, en yüksekte olanını mı … seçiyoruz acep ? Bunlar gizli kriterler 🙂 Yalnız bazı yerlerden kapı çıkmıyor ama, onlar kapı görünümlü tuzaklar. Resimi Ferda Ünür çekmiş. Fotoğrafa emek veren içine duygu taşıyanlardan.

Bir yıl daha geride kaldı, benim blog yeni yıla henüz uyum sağlamadı, ben de ortayı sonu birleştirdim, valla bir kez daha okumadım. Geçmişle çok haşır neşir değilim, bu hiç arkaya dönüp bakmam anlamında değil, sadece bakılması gerekenlere bakıyorum, ne bileyim işte ; Faydalanılacak tecrübeye dönüşmüş olanlar var, bir daha hiiiç fiziksel olarak anılmayacaklar var, arada onlara bakarım da ben aklımda tutmasını seviyorum, aklımda özellikle yer etsin diye uğraşmıyorum. Akılda kalacak olan neticede bir iz ile kalıyor, yer etmeyenler için çabaya gerek yok. zaten yıl sayısı arttıkça omuzlarda ağırlık da artıyor, neticede 365 güne bir sürü şey düşüyor, yeni bir yıla her sene daha az şey taşıyoruz kiii bu kesin bilgi :))) Ben misal bir kaç çeşit huyumu, bir kaç kişiyi … taşımadım, takipte ısrar ederlerse duruma mafya usulü bakıcaz artık :)))) Şiddet eğilimlerini taşıdım mı yoksa !!!! Aman Allahııım !!!! deyip anında tööbeee ettim. Bakalım Aralık ayının aralığında neler varmış ❤

11 Aralık 2015

Bu sabah bir salep içme isteği ile uyandım. İçemedim ama, yokmuş, artık zamanı marketten tedarik listesine yazdım. Gerçi bu salepler salep değil, nerdeeeee rahmetli babamın hakikisinden elleri ile yaptığı, bol tarçınlı, mis kokulu, bin bir naz ile niyazla içtiğimiz salepler, Bir de içene kadar başımızda beklerlerdi,her yudumda şifa duası ile, öksürüğe, boğaza yanmasına iyi gelsin diye. Şimdikiler eğlencelik, bir şifa dağıttığını sanmıyorum, hatta zararı bile olabilir. Bazı şeyler zamana, bazı şeyler paraya yenik düşüyor. hakiki salepin yerini bulmak zor olduğu kadar, kilosu kim bilir kaç liradır, “çok çokkkk pahalıdır !!!” deyip konuyu kapatıyoruz. Gelelim zamana yenik düşene ; şu sıra bir mağazanın “bizden hediye alın, sevindirin sevdiklerinizi” reklamı var. Ben kramponlusu ile dolmakalemlisine rast geldim, başkası var mı bilmiyorum, topçu oğlanı da tanıdım ama adını çıkaramadım, kalemlisi Gülse Bilsel. Dolmakalem; devirlerin kalemi, markası bir asalet belirtisi, yazısı bin bir manalı,öyle çala kalem yazılmaz onla, dura dinlene gidicen, bitince hemen sayfayı çevirmicen, yazarken eline koluna dikkat edicen, bir ani hareket cümleleri rüzgara kapılmış gibi yukarı aşağı doğru çeker, Sıfır hata şart, telafisi yok, silinmez, bu yüzden düşüne taşına yazarsın Yazdın bitirdin iyi muhafaza edicen, okurken bile şartlar önemli, rutubet, nem sevmez, güneşte bırakmaya gelmez, Yani günümüzün harcı değil dolmakalem. Bana bir tane babam ikili takım almıştı, geçen yılda eşim getirdi bir tane, şimdikiler kartuşlu, eskiden kalemi sökerdin, pompa ile haznesine mürekkep çekerdin, bazen akıtır, ellerin lekelenir, bazen yazıya koca bir damla düşürür, mürekkebi emen kağıtlar vardı, onların ucu ile toplanırdı dökülen ama izi kalırdı, muhasebe defterleri, mektuplar, ödevler, hatta günlükler bile mürekkebli idi bir vakitler, şimdi bazı kimseler, çooook meşhur markalarla ıslak imza atıyorlar, kanımca, vitrinlik, müzelik oldu dolmakalemler. Eve bulaşan mürekkep lekelerine limon dökerdi annem, çıkar mı idi hatırlamadım, lekesi bile mevzu konusu olurdu ki.
Bir de şu aralar içine duygu katılmış araba reklamları var kiii nasıl yapmacık anlatamam, sanki araba almak çok kolaymış da (tenzih ettiğim kişiler var içlerinde :))) ), sevdiğimiz bir tek araba alırsak onu ne kadar sevdiğimizi anlarmış da, o araba ile yan yana ön koltukta oturunca gam keder konfor içinde kaybolur gidermiş de … diye anlıyorum ben bir tek o arabanın parasını nerden bulucaz orayı anlamıyorum :)))) Bi de sesli düşünüyorum ; Aldık arabayı, saldık trafiğe, o araba ile her gün kırmızı gösteren yollardan gidip gelen biri zaman içinde zaten bir canavara döner :))) o zaman markayı mı yenileyeceğiz,
Aaaaah aaaah zaman yiyip bitiriyor bizi de ruhlarımız parçalanma yolu ile çoğalıyor, mutasyona uğrayan yanlarımız var ama…
Haydin bakalım, hafta sonu ruhlara ilaç olsun, yarına annesinin büyük kuzusu gelecek inşallah, Gayri bi yemek yapalım, hatta yemekler yapalım, “misafir ol gel bana, börekler açarım sanaaaa”, eşliğinde mutfağa, Günaydın

14 Aralık 2015

Biz ekonomik durumların, eğitim öğretim şartlarının parçaladığı ama bölmediği bir aileyiz. Tekkeyi bekleyen, çorbayı hazır eden benim, eleman Gamze’de tekkenin devamlısı :))) diğerleri geliyor gidiyor, bu arada kanatlanma zamanı geleni de salıyoruz, izin bizden gayret ondan, misal büyük oğlan, Bu bu buuuu sebeplerle benim hafta sonu cuma öğleden sonra başlar pazar saat 24.00 de biter, gelenler en son vakitler gider çünkü. Aşağıda bir hafta sonu dökümü var ;
Cuma kız ile kavilleşip akşam sineması yapalım dedik. “Casuslar Köprüsü” S.Spielberg Oscar’a yürüyor, yanına da Tom Hanks’i almış dediler, merak ettik, Kendimi AVM servisine attım, ki şöförün, saatin geç olduğunu belirtmek için, “herkes eve dönüyor, sen nereye” babında esprisine maruz kaldım. “AVM Kapandı !!!” önce anlamadım, sevmem öyle tepeden inme muhabbetleri, anlayınca içimdeki şeytanı ses ; En fazla iki cümle ile bunu budarsın, üçüncü cümlede köklerini havalandırır, topraksız bırakırsın !!!!” derkeeeen omzumdaki iyi melek “etmeeeee !!!” diye bastırınca “biz kızla buluşacaz da sinemaya gitcez, beyimin habarı var !!!” diye kuzu kuzu cevap verip taktir topladım ama “Düğün Dernek” dururken niye bu film orası pek anlaşılmadı. Neyse filme zor yetiştik, kız sinemada beslendi, zaten kalabalık değildi, pişman olmadık, beğendik ve tavsiye ediyoruz.
Cumartesi öğlen oğlan geldi, gelene kadar çorbadan tatlıya, nar taneli salataya kadar hazırlandım, biraz soru cevap şeklinde muhabbet ettik, sonra yemek yedik onun uçak 22.00 de idi ben ben 17.00 sularında tiyatro ve akşam yemeği için yola düştüm. Yoğun bir trafikte zar zor akarak Kadıköy Yanyalı Fehmi esnaf lokantasında toplanan gruba eklendim, ev yemekleri, muhabbet derken tiyatronun yolunu tuttuk, “Bahar’dan kalan” Barış Bıçakcı’nın romanından oyunlaşmış, gençler oynuyor, biz arkadaşın kızı oynuyor diye heyecanla ön sıralara yerleştik, çıkınca “soldaki” diye haberleştik :))) şimdilerde pek çok az ömürlü oyun oynuyor gençler, çünkü seyircisi o kadar, küçük salonlar, elde taşınan, dekorlar, hemen kılık değiştirmeler, numarasız yerler, seyirci ile iç içe, gençleri umut verici bulduk, çabalarını taktir ettik, oyunu sevdik, sonraaaaa eve geldim ki, oğlan benden önce evine gitti, saat 23.00 den sonra metrobüs yoldan çıkıyor, E-5 de seyir ediyor, normal duraklarda duruyor, artık hızlı hızlı yürüdüm de bal kabağına dönmeden eve yetiştim.
Pazar günü ev öğlen boş kaldı, küçük oğlan gelmemişdi zaten, kızın da malum programı vardı, evde yalnız kalınca ben de pazara pazartesi muamelesi yaptım, sildim süpürdüm, yıkadım astım, akşam haberlerle bozulan ruh halimi kanal değiştirmeye üşendiğim bir dizi karşısında uykuya bıraktım, gece ara ara kemik ağrılarıma uyandım, şimdi de namaz, niyaz ayaktayım.
Bugün yemek var, evde kargo bekleyeceğim, okumalarım var, ay sonunda babamın senesi, kırk gün sonra da annemin, hatimlerini okuyorum, Kırmızı ve Siyah bitti, Murathan Mungan’ın Kibrit Çöpleri diye kısacık öykülerini okudum, şimdi Maupassant okuyorum, ruhuma iyi geliyor, tam on ikiden vuran öyküler, sırada “Sahilde Kafka” var.Yarın inşallah “Nazım Hikmet, Vakıtları yakalamak istiyorum” var,
Yani sıkılmaya, haset fesat planları yapmaya zamanım kalmıyor, zaman bulup yapanları da Allah Islah Etsin diyorum, hem de iyi yönde, şu iki günlük dünyayı zehir eden insanlar gerçekten insan mılar acep ? tebdili kıyafet dolaşan şeytan olmasınlar, memleket karışık, ilişkiler karmaşık, egolar trafikte çarpışıyor,dert dert üstüne, “ben haklıyım” diyenler bangır bangır bağırmakta, gerçek haklıların sesi duyulmuyor, iyi neye göre iyi, kötü neye göre kötü …dünya dönerken yer çekimi kaybolmuş da insanlar boşluğa düşmemek için bir birinin üstüne düşüyor gibiyiz, geçer mi bugünler ? geçer diyor, bilenler, hissedenler, geçer de iz bırakır, izi kalır diye biliyorum ben de.
Yapcek bi şi yok, ben de iki günlük yazmışım, Hayat arsızı olarak kaldığımız yerden devam, cümleten günaydın diyorum, evrene bir miktar da pozitif enerji saldım, alırsanız, sefanız olsun, çarşambaya kadar idare edin, o zamana kadar “her şey daha güzel olsun” dileğiyle …

16 Aralık 2015

Bir yanda sıralı ölümler, yolcu ettiğimiz, analar babalar,hısım akrabalar, bir yanda sırasız ölümler, dul eşler, yetimler, öksüzler, bir yanda hayat bayram olurken, bir yanda evi barkı savaş yüzünden terk edenler,bildiğimiz gördüğümüz memleket halleri, bilip görmediğimiz gizli memleket halleri, zorun ötesinde sanki bu günler, acıyı paylaşmak biraz havada kalıyor, “Bana damdan düşeni getirin” diyen hoca misali, hayat devam ettirebilenler açısından devam ediyor, bugünlerde şu cümleyi bile yazmak kaç kere yutkunmak istiyor, “dün dünde kaldı bugüne bakmak lazım” diyorum “vakıtları yakalamak” açısından, bir şekilde aklımızı oyalıyoruz işte gönlümüzle birlikte, sevgili günlüğe dünden kalanların kayıtları :
Sabah kız ile yola koyuldum, istikamet Hisarüstü Boğaziçi Üniversitesi, öğrenci velisi olduğum doğrudur, veli toplantısı değil ama benimki, Dünden Yarına Nazım Hikmet Sempozyumu, ölmeden bir şeyler daha öğrenmek için çabalar. Neyse işe, okula, özel işe gidenler arasına karıştım, sırtımda en az üç kişi ile seyahata başladım, Cevizlibağ’dan önce de yaşıma hürmeten değil ama oturdum, Gayrettepe’den metro, Bi daha metro, bu metro yeni ama zengin metrosu benimde ilk siftahım, aktarma felan yok, direk basıyon akbili, renkli florasan ışıklı, yuvarlak tavanlı koridorlarda, hatta tenha bile, yürürken kendimi sahne için ismi okunan tavşan kız zannettim o derece yani :)))) Terminal farklı dizayn, yuvarlak bekleme koltukları, metal ama renkli, yolcu giyim kuşam, okunacak dergiler, silip süpüren görevli, makinede su, çikolata, yolculuk başlarken, duracağı üç istasyonu sayan, “iyi bir gün” dileyen vatman, boş koltuklar, huzur, huzur, huzur … insan arada kıyıp akbiline binmeli, valla, rüya gibi, ondan sonra ve önce metrobüs insanı ruh hastası eder kiiii neyse genel yolcusu zaten, metrobüsten geçmiyor, çarşıya gidip gelen üst tabaka dermişim :)))) Fakaaaat bir kusuru var, devamlı var mı bilmiyorum ama leeeeeeş gibi sidik kokuyor, tuvalet yapmayı unuttular da personel raylara mı hacet görüyor, yoksa bir yeri deldiler de devamlı sızıyor mu bilemedim, ama kokuyor, Kadir Abi şehrin altını oyuyor, üstünü yükseltiyor. Son olarak tarihi yarım ada için çıkan çekme kat iznini çok yerinde buluyorum, o çekme katlara yapılan bir restaurantta ay ışığı altında dönen döner kokusu ile led ışıklı tarihi binalara yakın yakın havadan bakmak, turistler için müthiş bir deneyim olacaktır, diyorum, üzülerek ama, kim takar bizi, iMaksat turist gelsin, gelsin de bitli bitsiz fark etmez.
Biraz da bahçede kaybolduktan sonra salona ulaştım, ilk konuşmacının yarısına yetiştim. Sempozyumlar çok bilenlerin, yeni bir şeyler daha bilip onları paylaşmaları için var, bildiklerini okumak yerine anlatmak amaca daha uygun, bi de yazdıklarını okumya zaman yetmeyince, “şurasını, burasını atlıyorum ” demek gayri ciddi oluyor, ammaaa oluyor. Beş oturumun üçüne katıldık, Yıldız, Mühendis Edebiyatçı Murat Gülsoy idi, kendisi de hocam olur , Bir iki çift laf etme fırsatı da buldum, Nazım’ı anladığımızı zannettiğimizi anladık, anlamışız ama eksik anlamışız, yalnız şiir değil, sinema tiyatro, felsefe ile tasavvufa ilgi alaka, onlara şiirsel çakma, ikinci yenileri anmama, Yahya Kemal eziyetleri, Orhan Veli’yi sonradan sevme, etkisi altında kaldığı yazarlar, etrafını saran kadınlar, anne ile ilişki,siyasal kimliği … bir sürü aklımda kalan şey oldu,Jokond ile Si-Ya-U adlı eser inceleme altında idi, ilk kez duydum ve müthiş bir şey yazılmış, yıllarca önce bu eserle Kürk Mantolu Madonna’ya bağlanılıyor,Vakıt niye vakit değil onu bile öğrendik,Edebiyatın yaşamla, umutla ve gelecekle olan ilişkisini kurmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. (Alıntı) Aynen katılıyorum, hep daha çok okumak, daha çok yazmak, daha çok öğrenmek, yeteri kadar konuşmak istiyorum.
Bu bilgilenmenin bedeli olarak akşam sızdım, dinlenmiş kalktım çok şükür, zaten Allah iç ağrısı vermesin, yerini bildiğimiz ağrılar gelip geçiyor, içimiz ağrırken sinyali doğru düzgün alamayız ki, sinyalsız ağrılar, yeri belirsiz eşyalar gibidir, varlığı bilinen, ele gelmeyen eşyalar gibi.
Haftayı da ayı da ortaladık, günler gelip geçiyor,zaman geçerken biz zamanın içinden mi geçiyoruz, zaman mı üstümüzden geçiyor belli değil, bir geçen bir kalan var da hangisi diğerinden evla bilemedim, Bir günaydın demek gerek, bi de elimizden geldiğince yaşamak gerek bunları biliyorum ama bi de bugün “Saman Sarısı” nı bi okuyalım, iyi gelecek hepimize, inşallah

17 Aralık 2015

Kalktım pencereyi açtım, hafif yağmur var, toprak kokusu gelir gibi oldu burnuma, kendime kahve koydum, filtre olanından, o olurken çamaşır makinesini çalıştırdım, sonra yerime gelip, bilgisayarımı açtım, Beethoven’ın 245. doğum günü imiş, baş yapıtlarını düzenlemesine yardım ettim smile ifade simgesiOdanın içine doluverdi, müzikle gelenler, hayat da yazılmış müzik parçaları gibi olsa, başımıza gelenler notalar olsa, her halimize bir şarkı, sonra onları ara ara dinlesek de dinlerken içimiz daralmasa, dinlediklerimizi bilsek felan fistan işte. Müzik, resim, edebiyat, sinema, tiyatro … güzel şeyler. Ruhu besleyen, kalp gözünü açan şeyler de her şeyin bi kötüsü var ama, kötülerin krallığında devrim hayali kuranlardanız bugünlerde, ne ara bu hale geldik, kesintisiz iktidar ve istikrar var iken, %50 hiç desteğini çekmemişken nasıl olduk böyle, kabahat kimde ? Cehaletin güzel bir şey olduğuna inanıyorum, aklına uygun iki cümle duyan insanlar destan yazıyor, insan bir şeyi savunurken, doğruluğundan emin iken her tür gelebilecek soruya cevap verebilmeli. Biz de soru yok, olan sorunun cevabı yok, muhakeme hiç yok. sesini yükselten, bağrına yumruk atan, efelenen kazanıyor. Biz de adet böyledir, menfaatlerimizi gücü ile koruyanların, bizi düze çıkaranların arkasına sürü oluyoruz. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, minareyi çalan kılıfını hazırlar, rabbena hep bana, çalıyor ama çalışıyor …” bu cümlelerden yürüyoruz, bakalım yol nerede bitecek, tahminlerim var, elbet.
Dünden toplatılan kitap haberleri var, Kentsel dönüşümün nasıl müteahhit rantına dönüştüğü ile ilgili bir program dinledim, yemek yaparken, İstanbul 2025 de 25 milyon olurmuş, 60 yıldır iç göç durmamış, Fikirtepe projesi çarşafa dolanmış, yapılan binalar göğe yükselirken aşağılarda gidip gelecek yol kalmamış ki bunu ben de görüyorum, metroya, metrobüse 5 dakika diye satılan evler var ya onlar ulaşımı kilitliyor çünkü metroya metrobüse binemiyorsun, binenlerde zaten o evlerin ahçısı, işçisi trilyonluk evde oturup da holdinge akbil ile gidecek değil patron adam :))))
Şu sıralar çarşı işlerim oluyor, kısa kısa gidip gelirken bir servis radyosundan aklımda kalan şarkı sözleri ile hayata bağlanalım ve bakalım ne anlıyoruz :))))
“Şu dağlarda daş kalmadı,
gözlerimde yaş kalmadı, seni sevdim seveli,
yarılmadık baş kalmadı …” Bu kadar, hayata basit ve ritm sazları eşliğinde bakıcan, bir gün adalet sana lazım olana kadar keyfini bozma modeli favori .
Gelmiş olanların geçmiş olabilmesi umudu ile günaydın

18 Aralık 2015

Mevsim havaları olmasa da uzun geceleri tutturuyor, en uzun geceye bir şey kalmadı, yoğun karanlıklarla geçecek kış, hayat şartlarından da yeterli desteği görüyor, “heeeep karanlık, heeeep karanlık, yeteeeer, yeteeer artııııık !!!” seviyelerine bi şi kalmadı derkeeeeen, mutluluk oyunlarına devam, anlık, günlük, ömürlük çalışmalarımız var, inşallah :)))
Dün facebook testleri yaptım, atalarım Aztek’lerden, yangında evimden ilk kurtaracağım eşya kameram, Jennifer Aniston bana benziyor, yeni yılda günde en az bir selfi çekmem gerek, saraylı olduğumu bildi facebook, gerçi kraliyet diye ifade etmiş ama olsun, ben mesajı aldım, kızımla beraber kıkırdadık, yapıyorum, sonuçları okuyorum, o da eli gözü meşgul “doğru aşkım, aaaaa bilmiş aşkım, ne diyorsun aşkım” cümleleri ile muhabbetime ortak oldu, sonra da geç vakit puding yedik ama ben içine çubuk kraker de batırınca benimki sağlıklı olmadı, vicdan azabı kabus olarak gece uykumu böldü :)))))
Eskiden beri çarşı işlerini ben yaparım genel olanları yani, çamaşır, terlik, mutfak eşyası, temizlik malzemesi, kozmetik … genel ihtiyaçlar için annem görevi bana verirdi, belki inanmayacaksınız ama sevmem çarşı gezmeyi, ne için gidersem onu en uygun yerden alır gelirim, karar vermem de kolay olur, isabetli olur, yani annemgilden alıştım, evlenince ama kocayı, çoluğu çocuğu tepe tırnak giydirenlerden olmadım, bağımlılık sevmem zati, ama gerekli zamanlarda gerekli şeyleri alıyorum, hediye severim, hatta ihtiyaca yönelik hediye daha çok severim, hediyenin verdiği mutluluğu çok severim, hisleri ifade eden bakışların hastasıyım, dün bir fasıl daha iş gördüm, geçen günkü servise denk geldim, bi de yağmur yağıyor kiii, binince ortalarda yer bulup sindim, adam bu sefer de “bu havada nereye, ne işin var AVM de?” demesin diye, ama beni tanıdı hazar, servisi sinema kapısında boşalttı, dönüşte yine aynı adam :))))) “gözünü toprak doyursun !!!!” diye sözleri olan şarkı çalarken poşetlerimi birbirinin içine tıkıştırdım :)))))) En az bir kez daha görüşecek gibiyiz, bu yıl içinde
Bugün görevi ablamdan aldım, Bakırköy Capacity’de dar gelirli ailelerin çocuklar için bir dilek ağacı kurulmuş, bir çocuğun yeni yıl hayaline dokunacaz inşallah, 170 çocuk, kimi kırmızı kaban, kimi spor ayakkabı, kimi tablet, kimi bisiklet, kimi emzikli bebek … bakıcam artık gücümün yettiği kadar, bacımla izi kalacak bir mutluluk sebebi olmak için görevliyim.
Çocuklar ; istekleri basit, duyguları temiz, dünyası sınırlı, sevgi, koruma ihtiyaçlı … çocuklar. Dünyanın her yerinde sömürülen, istismar edilen, hemen büyümek zorunda kalan çocuklar, ailenin aynası, geleceğimiz olan çocuklar. Ne yapayalnız bırakılmalı ne de sırtına yapışmalı, ince bir ayar var arada, hayat yolunda yolculuğu başladığı anda güven duyabilmeli, sevmeli, sevilmeli, insan olma kriterleri adım adım verilmeli kiii sonra o da başka çocuklar büyütebilsin, pek moda bir cümle başlangıçıdır; “içimizdeki çocuk …” işte o içimizde kalan, duran çocuk hayatta yaptığımız iyi kötü işlerin sebebi, nedeni .
kesmem gerek, kızı kaldırıp doyuracam, tabii ki de geç kalacak, kapıdan itercesine yolculayacam, yemek yapacam, öğleden sonra apartmanda günüm var, hee paralı :))) ona yetişecem, hafta sonu da geldi, çoooook işim var benim , başaracam hepsini inşallah :)))
Hepimizin birinin mutluluk sebebi olması, verdiğimiz mutluluktan kat kat verim almamız, tekrarlama isteği duymamız, çocukları güldüren, sevindirenlerden olmamız dileğiyle, cümleten günaydın

20 Aralık 2015

Hava nasıl olursa olsun kendi havamın selameti için kalkar kalkmaz pencereyi bi açarım, kafamı uzatır, havayı koklarım, “kul yazar, kader gülermiş” bilinci ile günü kafamda bir evirip çevirip planlarım, herrrr sabah yaparım, yapabildiğim için de şükür ederim, bir çok şeye.
Tatil sayılan bir pazar sabahı ammaaaa annelere değil, Veli toplantısı var, velisi sayıldığım yaşı tutan tek çocuk kızım var, onun da toplantılardan sonra evde çarpılacak hali yok, E-Okul’a bakıyorum, zaten anlatır her şeyi, ne kadar çalıştığını, müfredatın halini, öğrenci seviyesini, öğretmen kapasitesini biliyorum, durum ortada iken boşa zaman harcamalara gerek yok, “benim kızım, bana benzer, bildiğini okur, bilmediklerini de okur ama kaynağı nasıl temin ettiği önemli” :)))) Özet budur, hayırlısı diyoruz, bu aralar bir de kütüphane modası çıktı, millet ders çalışmaya oraya gidiyor, bu hafta ben de gidicem, bölge kütüphanesine bi bakayım bakalım, nedir orayı popüler yapan, aaaaah aaaaah çocuklar elimizdeki son çocuklar, son kuşlar gibi … bu da çok dramatik oldu ama çocuklar kuş gibi olsunlar, kendi kanatları ile isteyerek uçsunlar, doğru yerlere konsunlar, taşa sapana gelmesinler, kendilerini kediye kaptırmasınlar, guguk kuşu olmasınlar ama.
hareketli bir hafta sonu geçiriyorum, çarşı pazar, ağrılar sızılar kiiii “çok geziyorsun !!!!” diyenler kına alıp ellerinde tutsunlar, sağ ayak bileğim, sol dizim geçen hafta çok sıkıntılı idi, bu sabah daha iyi hissediyorum kendimi amma biliyorum ki “Başından bir şey geçen şeyler, hiç bir zaman eski şey olmaz, sadece iz sahibi olur, izler sahibi olmak da iyi bi şi değildir”
Cuma günü dilek ağacını buldum, çocuklar yaşlarına, cinsiyetlerine göre, isteklerine göre sıralanmış, isteği yapıp, teslim ediyorsun, 30 Aaralıkda verilecekmiş, genellikle eşofman, oyuncak ve ayakkabı istemişler, iki dilekleri var, biri olmazsa biri olsun diye, biz üç kardeşiz, üç kardeş seçtim, bir kız, iki erkek, dileklerini yerine getirdik, inşallah bir mutluluk sebebi oluruz, imkanınız var ise tavsiye ederim, Bakırköy Capacity de etkinlik. Sonra yollar boyunca duraklarda dizilmiş mendilci çocuklara ağladım, onların kayık hayatlarına, kayıp çocukluklarına, sebeplerine, sonuçlarına … hayat böyle işte gidecek bir ev, içecek bir çorba … bazıları için çok sıradan sayılsa bile bir çokları için mutluluk kaynağı. Bu akşam Kanal D de “Çocuklar size söylüyoruz, Büyükler siz anlayın ” diye TEGEV’in yardım programı var, SMS ile katılalım inşallah, bir çocuk gülerse, bin çiçek açar.
Dün bacımla bir de tiyatro yaptık, Fatih Reşat Nuri Sahnesi, sonsuz öykü, insanın içini bayıltan bir oyun, karanlık bir tiyatro, hala tadilatta, koltuklarda örtüler, patlamış ampuller, çalışmayan çay kahve makinesi, iki saat süren bir oyun, oyuncular çooook çooook iyi amma o kadar, “şu şehri bana verseler !!!!” diyorum, hem de içten diyorum, kültürden sanata, ulaşımdan, çevre düzenine … bir çok aksayan ve plansız işleyen şey var kiiiii eminim konu ile ilgili en az beş kişi vardır, büyük baş olarak, fakat durum “it ite , it kuruğuna” olduğu için sistem işlemiyor, sistem işi bileni değil, torpili olanı işe al sistemi olduğundan hazar. Misal bir durakta beklerken aynı yere 20 tane otobüs geçerse yolcuyu dağıtmaz, bir noktaya yığarsın, yani daha uzağa gidecekleri, şu sıra bunu gözlemliyorum, metrobüs duraklarında, ama belediyeler kışa hazır,tuz çuvalları her iki duraktan birine yığılmış vaziyette, zincirlikuyu tepeleme tuz, Kış şartlarından anladığımız budur !!!! Hayat içine tükürenlerin günden güne sayı olarak artmasına rağmen devam ediyor, cümleten günaydın, bi çay koyalım bakalım da hayata çay bardağının gerisinden bakalım, çayın hep bi faydası olur

21 Aralık 2015

Şöyle bir etrafa baktığımda dışarısı sisli puslu içerisi bir parti sonrası gibi. Tüm çekmeceler, dolaplar içini boşaltmış, eşyalar yerlerinden ayrılmış, dolaşıma çıkmış, dönememiş, banyo ve mutfak zor günler geçiriyorlarmış gibi … yani annemin deyimi ile para kadar derli toplu bir yer yok. “Bunlar yaşanmışlık izleri” diye kendimi teselli edicem mecbur.
Genel takvime bakınca ; en kısa gün, en uzun gece, pazartesi bi de, özel takvime gelince ; biz bu gün de gelin kaynana birer oğlan doğurup insanlığın hizmetine sunmuşuz, hatta kayınvalidenin doğurduğu oğlanı ben kapmış, bu gün de nişanlamışım :))))))
Yani bugün eşim ile iki nolu oğlumun doğum günü, bi de nişan günümüz ki onu pek anma fırsatımız olmuyor, çünkü sekiz gün sonra da evlenme yıl dönümümüz, Yalnız nişan ertesi Boğazda bir tavernaya gitmiş idik, gençler olarak, orada Erol Büyükburç sahne alıyor idi, ondan önce de Ahmet kaya program bitince sohbet etmiş idik, o anları zaman zaman anıyoruz bir de nişan resminden on kişi eksildi, tavarne kapandı, solistler öldü,onları da anıyoruz tabi ki. Hayat acı, tatlı soslu, yine de yenecek kıvamı buluyoruz işte.
Malum hafta başı, “iyi kiii doğdun !!!” halleri var,çocuklara parti yapmayı bıraktık artık, ev süslemeler, kapıya parti bu evde yazıları asmalar, hazırlanmış masalar … geriye kalan cinnet geçirmiş ev hali bitti, şimdi herkes özel arkadaşları ile evden uzakta kutluyor, eşimi de gelince tüm kutlamalarla birleştirip evcek kutlayacağız, inşallah. şimdilik whatsup sağ olsun, hareketli semboller filan :))))
Kuzum bu sabah evde, uyuyor, kalkınca öper severim, kendi güzel, huyu güzeldir, kuşumun, babadan izler taşır, anneden daha çok iz taşır, araştırmacı ruhlu olup bilmediği bir şeyi illa ki araştırır ama kayıp terliklerini araştırmaz, hatta nerde çıkardığını bile hatırlamaz, daima çekmecenin en üstünden giyinir, midesine düşkündür, interneti iyi kullanır, hatta telefonumun arızasını bu yolla bulup, tamirine sebep oldu :))),insani değerlere sahip, merhametli ve sahipli olup, hayır ve evetleri çok nettir
insan evladı söz konusu olunca konuyu toplayamıyor, fakaaaat okula yollanacak, kahvaltı hazırlanacak başka bir evlat daha var, tüm evlatlar ilgi ve alakaya muhtaç, annenin kalbinde tüm evlatlara geniş yerler var, hatta anne kalbi tüm çocuklara titrer, kendinin olsun olmasın, Hafta sonu haber, teber almadım dünyadan, radyonun kulağını bükelim bakalım, kim nerede, ne yapmış bilelim, İsrail gazı yola çıkmış mı ? bakalım, bu arada doğal gazda verim yok, en iyi yemek yaparken anlaşılıyor, giren aynı gaz, dağıtılan günden güne artınca sonuç normal de anlayan, kaç kişiyiz acaba ? sadece doğal olanını değil havaya salınan gazları anlayan kaç kişiyiz ?
Cümleten günaydın, iyi bir hafta olsun, artık iyinin sınırlarını nereye çekti isek …

22 Aralık 2015

Bir ülke bir ülkeye ;”Son zamanlar yaptıklarıma bakma ne olursun,
Benim aklım başımda değil,
sana söylediklerimi kafana takma ne olursun,
onlar ipe sapa gelir şeyler değil” hadi dost olalım, “beni böyle çaresiz, beni böyle derbeder ortalarda bırakma”, der “seni sevmiyorum, dedim yalandı” diye ekler ellerinde çiçeklerle anlaşmaya gider mi, gider !!!! Dostluk yap boz tahtası değildir, ammaaaa ülkelerin dostluklarının içeriği “menfaat yelpazesinde yan yana yellenelim” dir. Bu konu da başka sözüm yok, her şeyi anlıyorum da anlatamıyorum, hallerindeyim, zaten radyo kanalını da değiştirdim, bol şarkı türkü, nabza göre yorumlar, gerçi onları kafama takmıyorum, takılmıyorum, her şeyi ince düşünmeye layık değil, ama dünden aklımda kaldı ; Bir anket sonuçları demiş kiiii, “17-24 Aralık bir darbe girişimidir”, %76 felan diyenler de, bunu böyle diyenler, böyle düşünenler için yapcek bi şi yok, inananlar inanmayanları katledecek artık. pardon ikna edecek, bir asabiyet hali var üstümde, bir yere bağlamayacağım, şartlar çok yönlü.
Mutfak balkonumum altındaki sokak lambasının üstüne bir martı geliyor, dün uzun uzuuun bakıştık, hatta göz teması da kurmuş olabiliriz, bakınca tavuk kadar var, insan uçamayacağını bile düşünüyor, denize uzak değiliz ama, yine de içlerde bu kadar martı, düşündürücü, kıyıda balık kalmadı, simit atanlar Ada’ya gidenler, bunlar aç olanlar, sanırım çöplerle ve küçük kuşlarla besleniyorlar, terasında kemik bulan bir arkadaş demişti. geçen Mecidiyeköy’de iken bir baktım, beş altı tanesi karşı çatıya dizilmiş, bana bakıyor, yemek yapıyordum, onlara bir sofra kurasım geldi, Belki de bu martılar çatıdan çatıya uçarak kıyıdan göç eden, şehirleşen mülteci martılar. Sonra bu hayata alışıyorlar, biliriz ki “alışkanlık, betermiş hepsinden ” bu yüzden alışkanlıklara esir düşünlerin alışkın olmasak bile esiri oluyoruz. Esaret gönüllü olunca bıkana kadar, taaaaak edene kadar dayanıyoruz, bittiğinde biz de bitmiş oluyoruz, sonra yeni başlangıçlar arıyoruz, “altı enkaz, üstü yeniliğe açık” hayat alanlarına inşaat yapılmak isteniyor, bu sabah aklıma Bosna’ya savaşmaya gitmek isteyen bir arkadaş geldi. (belki de gitti) Hayatla baş edemeyecek durumda idi, aklınca iz bırakacak bir ölüm seçti, insanların ölümü değil, yaşattıkları iz bırakmalı. Her durumda bir uzlaşma yolu olmalı, ama bakıyoruz, tarihin yapraklarını çeviriyoruz, aykırı fikirlerin insanları toprağa gömülmüş, “ne diyon, birader?, ne istiyonuz ?” diye soran yok, kafada soru yok ise, sormadan söyleyeni de dinleyen yok.
Bilmem, ne olacak hallerimiz, Güneşin doğudan doğmaz ise batıdan batmaz, güneş ülkeyi dolanmaz diyorlar, Tüm karanlıkların aydınlığa çıkması, karartma sebebi olanların layığını bulması dileğiyle günaydın, Hayırlı kandiller olsun, Ramazana altı ay kaldı, bakalım günler ne gösterecek …

23 Aralık 2015

Ağaçlar çıplak kalınca görüş açım genişledi, sabah sabah hayatın akışını görüyorum penceremden, gerçi görmeden de bildiğim şeyler var, benim, kalp gözüm devamlı açık dermişim :))) Isı farkından yerler yaş oluyor, karanlıkta yağmur yağmış gibi dursa da aydınlanınca arabaların üstünden anlayıp, çiğ düşmüş diyoruz, bilimsel olarak “hıııım gece ve gündüz ısı farklarından zahir” açıklama getiriyoruz, “ruz” çünkü ben ve iç seslerim kalabalığız, sabah, akşam iç seslerim muhabbet halindedir ama baskı yok, sahibine saygılı sesler benimkiler.
sabahın aciliyet gerektiren görevlerini tamamladım, kendime ikisi bir arada yapıp kenarına da bir kandil simidi koydum, simit en sevdiğim benim, sokaklarda çok kalırsam illa ki yerim, dün de paketi bir ondan bir bundan, aman kalanlar eşit olsun …derken epey bi yemişim, kalanlar bugüne, kulağım radyoda dinliyorum ; katar memleketi önüne katmış, valla, Finansbank da gitmiş, Boyner, Dijitürk, BMC … parti parti kısmen, tümden gidiyor, bi de yalı aldıydı bunlar, Hoca Efendi’nin üstü kırmızı ile çizilmiş, hey gidi günler heeeeey !!!, Bermuda Şeytan Üçgeni yine gündeme gelmiş, vaktiyle ne kitaplar okuduk biz konu ile ilgili, hatta film bile izledik, efsane kayıplar. En son manyetik alan yutuyora bağlandıydı, şimdi ilgi alanımda başka kayıplar var, yaşanacak günlerimizi kaybediyoruz, yaşama sevincimiz can çekişiyor, kayıplar zayi ilanına döndü, hani eskiden vardı ya, “kayıptır ama hükümsüzdür” yani bulunmasa da olur, yerine yenisi koyacağız, inanmak zor ama her şeyin yerine yenisi konuluyor, nasıl arsız bir varlık insanlık, arsızlığın da sınırları yokmuş. Bu arada esas flaş haber İsrail ve Türkiye buluşması, anlaşması iki yalnızın bir araya gelmesi imiş, yorumlamıyorum artık. ortadoğunun yalnızları hazar, dün bir Cezayir filmi seyir ettim, bir ülke bir başka bir ülkenin topraklarında ne arar ?, aradığını kimler bulur, sofra zengin ise hesap kime kalır ? Filmin adı “İnsanlıktan Uzakta” idi zaten, kayıp insanlıklar …
Sahilde Kafka’yı okuyorum, sanırsam ben Murakami’yi çok sevdim, o da ne güzel sahnedir, Çalıkuşu’ndan Feride’nin Kamuran’ı söylettiği sahne “ben Gülbeşeker’i çok sevdim !!!” Sevip de diyemediklerimiz ile deyip de aslında sevmediklerimizin arenası bu dünya. Memlekete bir şarkı gönderelim de bitirelim ;
“Bu sefer dönüş olmayacak,
Bilki yanına da kalmayacak,
Yetmedi gücüm, sana son sözüm,
öptüm acımayacak …” güç yetiremediklerimize gelsin, sonunda olacaklar canlarını yakacak ama biz önden öptük, acımayacak, “hiiiç acımadı kii” bu da yürekli yalanlardandır, haydin Günaydın

25 Aralık 2015

Bir Ayvansaray Balat Fener yorgunu olarak yatıp ağrı delikli uykumdan uyanıp camı açtığımda ilk kömür kokusu ile karşılaştım, tabii ki de bir “fahriye Abla” şiiri aklıma düştü, Bıraktık, geçmiş günleri hatırladık, hatırda kalan şeyler değişmezmiş zamanla ama değişen bakış açıları var, geçmişe tekrar tekrar baktıkça görmediklerimizi görüyoruz, dünkü gezi de aynen öyle oldu, yol boyu bakıp da görmediklerimizle, içeride kalıp da bilmediklerimizi öğrendim, geleceğin rehber öğrencileri arasına “bir çeşit öğrenci” olarak karışaraktan. Ayvansaray Kara Surlarını dibinden başladık, sur iiçinde yerleşim yerleri, türbeler var, hem de Sahabe, Ensar türbeleri, türbelerin avlusunda ikaz levhaları var ; “Avluda mangal yapmak yasaktır”,” çeşmeden araba yıkamak için su almayınız”, “gülleri koparmayınız” bu çok basit gibi görünen, söylenmeden uygulanması gereken kuralları illa ki birinin bize yazı veye sözle hatırlatması gerek, maalesef, kiliseli ayazmalar, ilginç camiler, türbeler,kiliseler, sinagoglar ile devam ediyor, Ayrıntı yazmıyoruz, Fener-Balat-Ayvansaray/ Ahmet Faik Ozbilge kitabını okuyun,olmadı benim gibi yazarın yazdıklarını anlattığı gezilerine gidin :))) Valla hiiiiiç pişman olmazsanız, yol üstünde ne yenir, ne içilir, ne satılır … hepsi gezilere dahil, küçük küçük bilgiler akılda büyük kalıyor, mesela çıfıt yahudi demekmiş, çıfıt çarşısı da bağrış çağrış pazarlık sesleri yükselen renkli yahudi çarşısı, Kıpti deyince hep çingene aklımıza gelir de Mısırlı demekmiş aslında, yahudi evlerinde yani kalanlarda hep işaret var, yıldız, gemi … 6-7 Eylül kepazeliğinden sonra ay yıldız eklenmiş evlere “eeey dünyalı dostuz biz” anlamında, İsmail Ağa cemaati ile Patrikhane’yi Mesnevihane ayırıyor, “ne olursan gel !!!” dercesine, o her yerden görünen kırmızı tuğlalı bina da lise aslında ama o niyetle yapılmamış sanki :)))) Binanın rengine uygun isimli Kanlı Meryem Kilisesi bitişik komşu, kiliseler ikonalarla süslü, ikonalar gümüş bezeli, koltukların şekli, tepede kadınlar mahvili, tütsü kokusu, noel zamanı, kadersiz Bulgar Kilisesi, düzenlenmiş Agora Meyhanesi (şarkı İzmir’in malı). köfte tercihli işkembe molası, Mahkeme altı sokağında çay içmeler, poğacayı karşıdaki pastaneden alıp gelmeler, son yahudi son doktor, Kantemir sarayı çay bahçesi şimdi, “flört haramdır !!!” Tevkii Cafer Merdivenlerini tırmanırken duvar yazısı, Kapısı sıkıca örtülü sinagoglar,şimdilerde iyi para eden Balat Evleri, şehrin en dik yokuşu, sancaktar yokuşu, sancak hız alsın diye mi bilmem, kaptırdın mı duramıyorsun inerken, çıkan arabaya da mecbur yol veriyorsun o da duramıyor çıkarken, o derece yani :)))
Yani demem o ki gezmek, gezerken bilgilenmek, bilgiyi paylaşmak güzel şey. malum dünya fani, ölüm ani, giderken bir şey götüremiyoruz ammaaa gitmeden bir şeyler bırakma şansımız var, “beni iyi hatırlayın !!!” güzel bir tema ama üstüne çalışmak lazım,Dünü güzel hatırlanacaklar arasına yazdık, Ahmet Hocam sağ olun, var olun, yazın, çizin anlatın , tadına doyulmuyor valla ❤ Cümleten günaydın, hepimiz öğrenciyiz hayat okulunda …

26 Aralık 2015

 

Şimdilerde anne baba olmak kolay değil, madden, manen
biyolojik olarak çaba istiyor, anne baba olmakla da bitmiyor, bir kere herkes annesinden babasından daha iyi bir anne baba olmak istiyor, kendine çıkan zorlukları da demeyelim de fikir ayrılıkları filan daha yakışıklı duruyor,Heee işte onları aşarak çocuğun önüne hazır ediyor. Fakaaaaat hayat çoook zalim ve fesat insan kısmını bölmeye ayırmaya pek hevesli, ortaya yeniden bilinmedik bir konu koyuyor, anne baba arkada yavru önde bir koşma kovalama durumu ortaya çıkıyor, geleceğin anne babası konuyu düzeltilecekler listesine alıyor.
Çocuk ruhu dediğin derinliği kestirilemeyen, yüzme bilmek yetmeyen, sınırları sudan bir okyanus, boğulmuyoruz da topraklarımıza katamıyoruz, biri suda biri karada zaten illa ki bir ayrılık oluyor da biraz gayret biraz çaba bir liman da olsa da bir fırtınaya kadar geçici kalıcı sulhlar yapıyoruz. Eeeee hayat çatışmalarla beslenir, doğru ve yanlış çarpışarak ayrılır. Hayat da ne zengin bir kelime tarif üstüne tarif kaldırıyor :))))
Evde final zamanı çocuklar ders çalışıyor, hafif bir hastalık pozisyonu oldu onu dün telafi ettik, anne dünkü programı tedavi gerekçesi ile erteledi, fakat anne de program bitmez, seviyor, seviliyor, herkeslere yetişmeye gayret ediyor, annelikten emekli değil henüz eline bakan yavrular ev içi mecburi hizmetleri var, diz ve bilek problemi sürüyor, akşamları kırkpınarcılar gibi kremlenip bi de ağrı kesici yutuyor, seneye doktora gidecek inşallah, yırtık, sökük neyse tedavi olacak,  memleketin üzgünç halleri içimde devamlı kanayan yara, yazmasam da söylemesem de çoooook farkındayım, muhtarların başkanlığa destek vermesi ile yeni anayasayı ne zaman hallesek tamamen konu dışı ama gündem başı, bu dönen dünyada başımız dönerken yılın son hafta sonunda iyi şeyler olsun, bu sene aklımızda iyi kalsın diye bir çabam var da ne olur, nasıl olur onu bilemiyorum, bildiğim, yaşıyoruz madem hakkını verelim, önden bi çay içelim de kendimize gelelim, bize gelecek olanlara karşı bi hazırlık sayılır çay kii …Cümleten günaydın, nurlu ufukları görenlerden olalım inşallah (tabii kiii de yaşarken )

27 Aralık 2015

Uykum hafiftir, telefonun mesaj sesine uyandım, önce bir korkar gibi oldum, sonra “kötü haber olsa, mesaj olmaz ” dedim, o sırada uyanmam gereken sıkıntılı bir rüya görüyordum, “belki de bu buna sebeptir” dedim, saate baktım sabaha yakın, bir iki daha döndüm ama uykumu almışım, kalktım, pencere önüne gelince yan yana park etmiş beyaz arabaları bir an yağmış kar sandım, camı açtım, kuş sesi, gece ile sabah sınırda vedalaşırken kuş sesi, göç etmeyen kuşların sesi, sonra aklıma “çobanaldatan kuşu” geldi, yerlere yuva yapan, geceleri kelebekle avlanan, rengi ile gündüzleri ağaç kabuğunu anımsatan, ıslığa benzer ötüşü insan sesini andıran,serçeden az büyük, sizi fark edince yaralı gibi pat diye önünüze düşen, tam yaklaşırken havalanan, az öteye bir daha düşen, böylece sizi olanlara anlam veremeden peşine takıp sürükleyen bir kuş. Doğanın tahribatından dünya çapında sayıları azalmakta imiş, derler ki ; “çobanaldatan kuşu kurtla anlaşmıştır. yavrularını yememesi karşılığında çobanı sürüden uzaklatıracaktır. yaralı bir kuşmuş gibi davranarak çobanı sürüden uzaklaştırır.
çoban sürüden yeterli derecede uzaklaştığında yavrularının yanına döner. tabiki kurtda sürüye dalar.
çoban sürüsünün başına döndüğünde gördüğü manzara karşısında şok olur. küçücük bir kuşun peşinden giderek sürünün perişan olmasına yol açmıştır. köyde bunu kimseye anlatamayacağı için intahar eder.
kurt sürüden geriye ne sağlam kalmışsa hepsini öldürür.çoban aldatan kuşu ise yuvasında, yavrularının yanında, kurtun yavrularını yememesi için yeni çobanlar bekler.
oysa kurt asla çobanaldatan kuşunun yavrularının peşinde değildir. o, çobanı altadacak birilerine ihtiyaç duyar.
çobanın zaaflarını bilir. acıma duygusunu kullanır. egosuna yenileceğini, küçücük bir kuşu yakalayamamanın ezikliğiyle peşinden gitme arzusunu kullanır. egosunun peşinden gideceğini bilir. bunları kurt yapamaz. bunu yapaçak olan çok küçük, sevimli, yaralı görünümlü bir kuştur.”
insanın hemen insanlarla bağlantı kurası geliyor, canlıların ortak özellikleri var, aldatmak, yaralamak, menfaatlerine uygun haraket etmek … tabii ki de insan duygu ve düşünceler konusunda çoooook gelişmiş, her türünü keşfedemiyorsun, ara sıra bir çobanaltanın ardına takılıyoruz, taaaa kiii anlam verene kadar, bi de anlam veremeyenler var kiii onların yedi düvele zararı var, biz onlara “ne anlıyor, ne de anlayana teslim oluyor” diyoruz.
Sabah sabah rüya tesiri ile böylemiyim bilemedim ama ben insanın aynaya bakanını, bakıp da kendini görenini severim,çok şükür böyle bir portföyümüz var.
Dün liyselilerle kaldığımız yerden devam faslı yaptık, ara ara toplanan bi kemik kadro var, tekrara düştüğümüz konular var, yeni açılan mevzular da var, herkes üretken, herkes gezgin, herkes hobili … olunca muhabbet bağından çıkası gelmiyor insanın, insanın en önemli özelliği zamanı iyi kullanabilme olmalı, iyi kullanınca her şeye yetiyor valla, mühim olan istemek ve karar vermek, arkası geliyor, hani “sen de çok geziyorsun” diyenler var ya sözüm onlara,gezmenin bir eğitim ve öğretim yanı olmalı, süslen püslen, lokantaya otur, gezmeleri bana göre gezme değil, içine illa ki bir şey katmalı, biraz gayret biraz çaba, olur valla :)))
Sözü çooook uzattığımız bir pazar sabahında, gün için plan program yapma hallerindeyim, ev içi aktif olmak niyetim de önce bi sosyalleşelim, cümleten günaydın

28 Aralık 2015

Bu hafta kış geliyormuş, hem de karlı kış. kar geliyor diye sevinemiyorum artık, hatta çoooook uzun zamandır, kar acıların üstüne yağıyor, bir çok kimsenin felaketi oluyor, henüz muasır medeniyet seviyesine gelmediğimiz için, kar yağışı için duraklara tuz yığan belediyelerimiz var, diğer tedbirler başımıza ne geldiğine bağlı olarak alınacak, 87 de hava 9 derece olacak dediler di de -5 ile eve döndü idik. Bu memleket ne olacak ben de çok merak ediyorum ve durumu kestiremiyorum, bir şey için özgürlük isteyenler başka özgürlükleri engelliyor, daha kılık kıyafetten öteye geçemedik, namaz durumlarını hiiiiiiiç açmıyorum, bombalan, içki içilen, ayakkabı ile girilen camilere girmiyorum bile, olduğumuz yerde sayma ve saydırma merakı yüzünden sadece çene, cahilden prim yapma … Herkes birbiri ile uğraşıyor, tehdit ediyor, gözlerini belertip, parmak sallıyor bunun adı ne oluyor ? Adını Demoookraaasiii koyduk.
Bugün yılın son pazartesisi, dün evi toparladım, yine herkes öğlene doğru dağıldı, silme, süpürme, çamaşır … zorunlu hareketler bitti, sonra sessiz ve temiz ev halini kaçırmayım dedim, On tane klasik müzik cdim var, 26 yıldır var,Arada dinlerim, Okurken bir yandan da kulağıma üflesinler dedim, çay yaptım, geyikli battaniyeye sarındım ve “Sahide Kafka” kitabımı bitirmeye niyet ettim, okurken bir baktım, klasik müzik ile ilgili bölümler geldi, Beethoven’den girip Haydn’ın dan çıktık okurken, adı geçen eserleri bulup dinlemem lazım, Bu arada Haydn maaşlı müzisyenmiş, diğerleri tarafından eziklenmiş,(Cd ler arasında yok, temin yoluna gidicem) hatta müzisyenler hizmetlilerle yemek yermiş, onlarda bir çeşit hizmetli sayıldığı için. François Truffau’ın iki filminin de adı geçti, “Piyanisti Vurun” u bulup izleyecem ama 400 Darbe filmini bilirim, hatta izledim de ama ona da bakıcam tekrar. 400 Darbe Fransızcada okulu kırmak anlamında bir deyim, filmin konusu da öyle. Neyse kitap okudukça okumak isteği uyandıran okundukça da ağırlık yapan bir roman idi, ufkumdan bir çizgi daha aydınlandı, Metafor, metafor, metafor … bir şeyin bir şeye benzetilmesi ama “gibi” denmemesi, bu tarzı yeni edinmeye başladım.
Çarşı pazar işlerim var,yoldan gelecekler var … büyütülmemesi gereken, sıradan gibi gözüken ama sıradışılık katılabilecek işlerim var, Bir yıl biterken, ne bitmesinde ne başlamasında heyecan var, yani ölmedik ama bir takım şeyler ölüyor içimizde, yine de şükür, tefekkür şemsiyesinde ilerleyeceğiz, inanmak, inançlı olmak ruha huzur veriyor, inancında sorgulanacak, cevapsız kalacak yanları var, olmalı da zaten ama gözü kapalı inananlar var ya onlar işi bozuyor, doğrular ve yanlışlar, her doğru bir gün yanlış, her yanlış bir gün doğru olabilir,ısrarcı olma hallerinde biz buna halk dilinde”tükürdüğünü yalama” diyoruz. Yutkunmak ile tükürmek arasında iyice düşünmek gerek.
Cümleten günaydın, iyi bir hafta olur inşallah.

29 Aralık 2015

Hava ne havası bilemedim. Hava ile çoook ilgiliyim, hem ruh sağlığımı etkiliyor, hem de işlerimi, beklentilerime endişe katıyor hava durumu. Aslında çok da takıntılı değilim, arada takılır ama takıldığım yerde sıkılır, ilerlemenin yollarını ararım. ben hafif meltemlerin adamıyım, illa ki bi rüzgar isterim ki havayı dağıtsın.
Bugün de sokak işlerim var, yarından itibaren yemekle ilgilenirim, inşallah diyorum, hepimizin bir araya geleceği bir gün olacak mı bilmiyorum, gençlerin kendi programları var, şimdilik kız yanımızda ammaaa o da seneye kalır mı bilmem :)))
Yıllar içinde öğrendim kiii ; Birini sevmek onu avuçlarının içine esir etmek değil, sevgiyi derecelendirmek, sevdiğim kadar seviliyor muyum diye merak etmek hiiiiç değil, sevgiyi beklentiye bağlamak, sevginin hesabını sormak da gerçekliği konusunda şüphe uyandırıyor, sitemin sevgi ile bir bağı olmamalı ama özlemek sevginin belirtisi, sevgi mesafe tanımıyor, şekil şartına bakmıyor, zamanla azalmıyor, en azından artmasa bile yerinde sayabiliyor :)))) Sevgi güzel şey, sevgi sevdiğini özgür bırakmak, kendin de özgür olmak, bir araya gelmelerin tadını çıkarmaktır.tutkuya dönerse ziyan olur, aşka dönerse “ölmek var dönmek yok” moduna girmese iyi olur.
Böylece diyorum kiiii çocuklar yerlerinde mutlu olsun, Bu anne tesellisi değil, gerçek, valla :)))
Haftanın kitabı ; “Venedik’te aşk, Varanasi’de ölüm/ Geoff Dyer, 2015 yılının okumazsak pişman olacağımız listesinden seçtim,İki su şehri, birii İtalya, Biri Hindistan, dünyanın en eski bienali Venedik ile konuya girdik, ilk sayfalarda erkeklerin saç boyaması ve yaşa bağlı diz ağrısı ile karşılaşmak hoş oldu :))) Dün biraz değişik haber kaynakları izledim, yazılar okudum, bildiklerimden mutlu değilim, ölüm haberleri izlemek çok acı, insanların uzlaşmak yerine bir birini yok etmeye gayret etmesi, ne yazık ki çağlar boyunca gelişme kaydetmemiş bir konu.
Gidip kızı kaldırayım, bu evden hiç bir öğrenci kahvaltı etmeden çıkamaaaaazzzzz, bazen lokmaları ağzına tıkmak zorunda kalıyorum, sinir oluyorum, o da bana “aşkım sinirlenme, seni ufaktan torun bakmaya alıştırıyorum” diyor, bu kıza cevap yetiştirmek için kendimi hızla eğitmem gerek :))))
Yılın son günleri, “bir onsekiz olsam” dan, “2000 yılına bi gelsek” e geldik, şimdi de burdayız, “kimler geldi kimler geçtiiiii, neler neler yaşadık” diye arada beyin fırtınası yaptığımız günler.
Cümleten günaydın

30 Aralık 2015

Kar yağmamış ama kara bulutlar dolanıyor, öncesi yağmur hazar, bölgeye yarınla birlikte 70-80 cm kar yağışı bekleniyormuş, Rusya üzerinden geliyormuş soğuk hava, dün akşam eve dönerken, baktım tuz torbaları açılmış, kar küreme araçları yollara dizilmeye başlamış , insanlar bir panik, bir telaşlı, bir kalabalık idi ki yollar, kendimi eve zor attım. Yol boyunca da yanımda ayakta duran gencin telefon konuşmasını dinledim. Oğlanın hattı kapalı imiş, birden açıldı, önce kim açtı araştırması yaptı, annesi, babası, ablası değil, sevgilisi imiş, sevgilisi daha önce de yapmış bu iyiliği, oğlan bedelini iyi bir yemekle ödeyecek, bu arada öğrenci oğlan yeni işe başlamış, part time olanlardan, kızın işi var, meslekleri aynı sanırsam, kızın telefonu niye açtırdığı belli, bir saat konuştular, oğlan inerken hala konuşuyorlardı, teşhisime göre yakında ayrılırlar, kız oğlanın telefon faturasını takip ediyor, oğlanda da girişimci ruhu yok, elektrik alınmış ama her an kesilebilir diyorum :)))) her şeyi çok bilirim ya :))))
Hayatımızda hem doğum günleri, hem ölüm günleri var. Doğum günlerinin en canlı şahidi anneler olsa da ölüm günleri daha geniş kapsamlı. Bugün babamın gittiği gün, akşama doğru ablamla telefonla konuşurken ölmüştü, ben başka bir şehirde idim, sonra geldim, Bu yazıyı yazarken sanki babam yanı başımdaki koltukta oturuyor da bana bakıyor , radyo da sevdiği şarkılar çalarken eşlik eden, çayını yudumlayan babam tane tane konuşması ile “Gülayşem ne yazıyorsun bakalım ?” der gibi.Anneler babalar gittiler, daha bir çok giden oldu, hatta “bir çok giden memnun ki yerinden, dönen yok seferinden” , öyle işte, haliyle gözüme yaşlar oturdu, bulanık görüyorum gayri. babamı hatırlamak burnumun direğini sızlattı, tam çocuklar ana babaları ile kanka olacak hale geliyorlar, tutup ölüyorlar, şimdi olsalar annem ve babamla konuşacak o kadar çok şey var ki, ne kadar büyüdüğümü göremeden öldüler, ben şimdi onlar gibiyim, huyum suyum benziyor, karşıma çıkan sorunlar benzer … daha bir çok şey var, bir kahve eşliğinde, bir cam önünde yakaladığımız sohbetler gelişemeden bitti, bu böyle, işte, hep böyle, belki de bir an önce büyüyelim diye gidiyorlar, büyümek sancılı, büyümekle kurtulamıyor insan çocukluktan, aaaah aaaaah kalbimize gömülü neler neler var, gün ışığı görmemiş, lafa söze dökülmemiş, güzellikler, acılar … neler neler
Böyle bir günde mutfak bana iyi gelecek, akşama Ankara’dan oğlum gelecek, inşallah, çalışalım bakalım.
Günaydın millet

31 Aralık 2015

Senenin son gününde geçmiş senelerin son günlerini şöyle bir gözden geçiriyorum, tabii ki de aklımda yer edenleri, yoksa yıl sayısı bir hayli oldu, tek tek hepsi nerdeeee
Beklenen kar yağdı, pencereden gördüğüm kadarı ile yollar açık, akşam çocukları tamam ettik, şimdi eşimi bekliyorum, akşama da ablamı inşallah, iGece yatamadık, dolayısı ile de kalkamadık, oğlan geç gelince bir gece yarısı sofrası yaptık, sonra mutfağı topladım, tencere tava, yemek boşaltma, sonra film seyreden çocuklara yetiştim, uykusu geleni yatırdım, “üstümü ört, bi de öp” ritüellerini yerine getirdim, tek başıma kalınca sabah anlatırım diye filmin sonunu getirdim, ortalığı topladım, klasik anne modeli olarak oğlanı beklerken uyumuşum, gözümü kapadım dizi, açtım aynı dizi, dersem bir ölçü olmaz, dizi 3.5 saat çünkü :))) onu uykudan sayınca, üstüne bi de kitap okudum, epey geç bir saatte gecenin ortasında sayılır yattım.
Bir yeni yıl mesajım var tabii ki de, öncelikle cümleten barış istiyorum, insanlar için, topraklar için, iç dünyamız için, sağlık da önemli, para ile mutluluk bir ölçüde bize bağlı. Aslında dilekler birbirine bağlı, biri diğerini getiriyor. Kinci değilim, hatta bu hafta iki kez vaktinde gelen ve beni evde bulan Yurt İçi Kargo’yu bile af ettim,Kırgınlıklarım baki ama her an aklımda değil, yolu intikama, laf çarpmaya çıkmıyor, beni yoran insanları bu yılda bırakmaya niyet ettim, asgari düzeyde ilişkiler, rastlaştıkça “merhaba, merhaba” zaten sayıları çok değil, hayatıma cetvelle çizilmiş gibi düzenler vermeye ihtiyacım yok, doğru çizgi üstünde az az her yöne esnemelere açığım, Gitmediğim yerlere gitmek, dün ile bugün arasında köprü kuran şeyler öğrenmek, okumak, yazmak … bu yıla ait dileklerim, kalabalıklardan çıkmak istiyorum, az insan, kaliteli insan favorim, sevdiklerim erkenden zamansız ölmesin istiyorum, Çocukların iyilik haberleri beni mutlu edecektir, buna kendiminkilerden başkaları da dahil, bu sene film festivallerinde daha çok film izlemek, daha çok tiyatroya gitmek, edebiyat panellerine misafir olmak da isterim, sergi, müze gezmek de tabii ki
Yani iyi günler görmek dileğim, iyi günler, mutlu günler demek, mutluluğu paylaşmak da çoğalmak demek,
Yani, “yeniden taşınır gibi, yeni bir yere alışır gibi, yeni doğmuş bebek gibi olursun diyenler haklı çıksa,, ayrı ayrı yarımlardan tamam olsak, mandalinalar tezgahta kokusu girse kanıma, beni uyandırsa, seni kandırsa, tümden sevgi dolsak …” Yeni bir yıl için güzel şarkı, aklımda kalanlarıyla, sevgi her şeyin anahtarı diyorum, yeni yılda anahtarımız olsun inşallah 🙂
Cümleten günaydın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑