NİSAN AYI GÜNLÜKLERİ 2017


Nisan en sevdiğim aylardan, içinden bahar geçer, festival geçer, gezme isteği geçer.Her sene aynı şeyler değil ama benzerleri geçer, foto 2018 den günlük, 2017 den, okuyalım…

02 NİSAN

Güneşle aramız açık, rol yapıyor, parlıyor ısıtmıyor. sabahları çay bardaklarından meded umuyoruz. Kan kırmızı dem kanımızı ısıtsın, dumanı ile mest olalım diye. Sabah akşam ciddi soğuk, öğlen belediyenin derecesinde 25 gördüğümde kışlık kıyafetle önünden geçiyordum. Cama vuran ışınlar, camda dans ederken ısınıyorlar, cam gibi değilsek ısınamıyoruz. Camın bi de şeffaf durumu var, hangimiz şeffafız, sakladıklarımız içimizde tabaka tabaka, hangi güneş ulaşır ki onlara , buradaki “ki ” lerin durumu ne ??? dilbilgisi dersini hiiiiç sevmedim, belki de hocasındandır, belki de noktalama işaretleri adı üstünde nokta kadar şeylerin tesirli olmasını hazmedemedim, sonuç ; temelim zayıf benim. Zayıf temellerde görkemli, güçlü hissi veren görüntüler var. Bir dilbilgisi temelim zayıf diye kendimi bilgisiz sayamam, en azından farkındayım, tamamlamaya meylim var.
pazar sabahları her şey mümkündür, bir yeni başlangıçlar yapılamaz, isteyen yapar ama bu konuda kral olan pazartesinin ahını alır, başaramaz. Niye kral ??? Pazartesiye kraliçe daha çok yakışmaz mı ???? Kadınlar kazı özenle çevirir, yakmaz, o kaz var ya o kaz ehlinin eline düşer ise tadından yenmez, kazık dediğimiz batan şeyler ise atık maddedir, kazı ustası çevirmez ise sonuçları sivri olur.
Her sonucun bakana göre hem iyi hem kötü yanı vardır. Çoğunluğun iyi olması güzeldir, azınlığın “ben, ben, beeeen !!!” diye direnmesini her şekilde tarih yazar. Azınlığın çoğunluğa sözü geçer, genelde ezme şeklinde olur, şarap için üzüm ezilir, kahvaltılık sosda domates ve kırmızı biber yan yana gelir, biri ezilir, birinin adı ezme olur. Ezilende buruk ama kalıcı, bazen renkli bir tad bulunur, ağızda kalıcıdır, ezberi olur. Adı ezme olanın işlenmesi eziklere kalır,
Pazar sabahı kör karanlıkta kalkan, kahvaltı etmiş, keyif çayı içmiş, kızını göndermiş anneler, hane halkının kalanını kahvaltı için beklerken, oyunlarını oynar, sonra da günlük yazıp, sınırsız saçmalar, bu ruhuna huzur verir, insanın kendi ruhunu bilmesi güzeldir, tedavi imkanı verir, ruh oyalanmak, arada boyalanmak ister, oyalı boyalı ruhlar sıkıntıya gelmez, sıkıntı vermez, öyyyleeee kendi dünyalarında yumuşak yumuşak yaniii, fakat insülün direnci bu ruhları hırpalar, asabi yapar, misal dün akşam Kağıthane Sahnesinde Hisseli Şaiyalar’ı seyir eden benim ruh, ikinci perdeyi zor bitirdi, Zihni Göktay’ın hatırına direndi, yarın olduğunda eve geldi, yorgun, trafikten asabi, karnı aç idi, yoğurt yedi sakinleştim sanıp yattı, kalkınca baktı kiiiiii içi kıpır kıpır, kaynıyor, kabarcıklardan neler neler çıkıyor, bu kabar kabar şeyler neye delalet eder, görcez bakalım,
Cümleten günaydın, ruhunuza iyi bakın, ona pazar neşesi yapın, oyalayın, boyalayın, kral ve kraliçe pazartesi gelecek aaazzzzz sonraaaaa, dermişim 🙂 

03 NİSAN

İşletmeliler ile Sultanahmet’ten Beyazıt’a
Daha önce de gezdiğim, bildiğim yerler ama gözden kaçanlar ile hiiiç gözüme çarpmayanları not aldım, kısa kısa hatırlatmalar, unutmadan yazıyorum, hata var ise okuyanlar düzeltsin, ilave etsin derim.
Alman Çeşmesi’nin önünden başladık, Alman İmp. II. Wilhelm iki kere gidip gelmiş, anısına bu çeşmeyi Almanya’da yaptırıp, oradan parça parça taşıtmış, doğum gününde açılmış.Kubbeli, madalyonlu, zarafetten uzak, bu samimiyetle orduya tüfek satılmış, Bağdat Demiryolu ihalesi alınmış.çeşme de sarayın gözünün önüne “unutma beni” niyetiyle dikilmiş olabilir mi bilmem.
Hebdoman yedi mil anlamına gelirmiş, şimdiki Bakırköy Roma imp zamanında böyle anılmış, çünkü milyon taşına 7 mil uzaklığında imiş.
Hipodromdan elimizde bi adresi, bi eski resimleri bi de içinin sütunları kalmış, tepe imiş buralar, düzlenmiş vakti ile içinin sütunlarının hikayesi var, yılanlı sütun ortak savaş anısına, perslilerin kalkanları eritilerek bronzdan yapılmış, Yılanın başının nasıl koptuğuna dair hikayeler var, bir tanesi Arkeoloji müzesinde ama dili yok. Yılanlı sütun için şehrin tılsımlarından da derler. Dikilitaşların üstü kabartmalar, yazılar, heykeller, ganimet izleri ile dolu imiş, günümüze az kabartma, az yazı, bol hikaye kalmış. Hipodromdaki İmp locasının üstünü süsleyen 4 bronz at heykeli Venedik’te koruma altında. Haçlılar geldiğinde götürmüşler.
Ayasofya da Süleyman tapınağına nispet için yapılanlardan, içinde Süleyman Mührü var zaten,gerçi ilk yapıldığından sonra, yanmış, depremle sarsılmış, kubbesi çökmüş, şimdilerde de M.Sinan’ın desteği ile duruyor, Cami, kilise arası, müze kalsa iyi olacak dileğiyle.Kubbeyi az farkla Süleymaniye geçti diyen de var, dünyada daha büyük 3 kilise var, islami eser yok diyen de. Artık kız mimarlık okur ise konuya ilgimi artıracam dermişim.
Sultanahmet camisi ödenekle yapılan ilk cami, daha önce camiler ganimetle yapılmış, ödenek işi olunca para azaldıkça aşağıdan yukarıya çini kalitesi bozulmuş, toplam 20.000 adet İznik çinisi mavi ağırlıklı.Yanına Hünkar Kasrı yapılan ilk cami, güya ı.Ahmet altın minareli demiş, mimar altı minareli anlamış, sonra Kabe’ye eş oldu diye Kabe’ye ek yedinci minare yapılmış.
I.Ahmet 14 yaşında tahta çıkmış, 14 sene saltanat sürmüş, 28 yaşında ölmüş.
İbrahim Paşa Kanuni’nin damadı değil, eniştesi, bacısı ile evli,hanedan mensubu olmadan sarayı olan tek kişi, uzun zaman el üstünde tutulmuş, sarayının bahçesine heykel dikecek, Hünkardan daha görkemli sünnet düğünü yapacak kadar da ileri gitmiş ama sonunda kelle gitmiş, sarayın kalanı müze, yanında eskinin tapu dairesi var.
Keçecizade Fuat paşa nüktedan, hazır cevap, aslı doktor ama siyaset meraklısı, camisi sade, türbesi Endülüs tarzı, bugün hala sivri dilini anlatan hikayeleri var, “boş adam, 300 senedir, içerden biz, dışardan siz yıkamadık Osmanlı’yı, Kadını bulduk, parayı bulalım …” önemli kişilere verdiği önemli cevaplardan. oturduğu tüm konaklar yanmış, sultanın tahsis ettiği bugün Eczalık Fakültesi olan yerden de Maliye tarafından çıkarılmış, 55 yaşında dünyada bir mekanı olmadan kahrından ölmüş diyorlar. Çünkü Mısır hidivinin kızı ile evlenmek isteyen Abdülaziz’e olmaz diyince görevden el çektirilmiş.
Binbirdirek sarnıcı aslında bindir direk, tavan yüksek olunca iki direk üst üste bindirilmiş, bilezikle bağlanmış, ayrıca ilk yapıldığında 224, bugün 212 direk, nişan, düğün, defile için kullanıyor, dertleri zevk edinen çiftlere önerilir, ömür boyu gülmeme yeminini bu kasvetli rutubet kokulu mekanda edebilirler.
II.Mahmut Türbesinin yeri bacısı Esma Sultan’ın yalısının bahçesi, denizin uzaklığını düşününce araziyi düşünemiyor insan, diblere doğru mezar yeri yaptılar hazar.Bir çok hanedan mensubunun yanı sıra Ziya Gökalp ve Şeyh Bedrettin de burada yatar. Türbedeki avize kraliçe I.Viktoria’dan, saatler III.Napolyon’dan hediye.
Çorlulu Ali Paşa çorludan saraya, valilik, vezirlik, sadrazamlık derkeeeen sürgüne.Nargilesi meşhur, kahvesi meşhur, içinde her daim üniversiteli bulnur yer olan medrese bahçesi bugün eski görkemden uzak.
Gazi Atik Ali Paşa Camii orjinal osmanlı mimarisine oldukça yakın, ferah feza, Merzifonlu Kara Mustafa paşa Viyana’yı elinden kaçırınca katli vacip olmuş, bedeni Avrupa’da kafası memlekette gömülü,Köprülü Mehmet paşa meşhur aileden çıkan ilk siyasi, külliyesi mescit, medrese, han, türbe, kütüphane, çeşme. Hanı büyük tutmuşlar, gelir getirsin diye.
Yolda budanmış çemberlitaş caddesini, çemberli taşın kendisini, Cevriye Kalfa mektebini de gördük, onlar ile de elbet aklımda kalanlar var ama uzun yazı okumuyor halkımız, resimlere baksın dermişim. Gerçi benim resimlerim az, İbrahim paşa Sarayındaki müzeden var bir kaç resim orası tekrar düzenlenmiş, gidilip, görülesi derim.
Hakkı Taşdemir‘e bir kez daha teşekkür ederim, güzel bir gezi oldu, benden sonra Süleymaniye, laleli devam etti. Ben eski okulun kentininden ayrıldım ,Yol arkadaşlarımın hepsini ezber edemedim ama gezi için gayet uyumlu idiler, eskilerin bir kalite farkı var valla 🙂

04 NİSAN

Sallanan salı salla gitsin şarkılar ile başladı, “enseme konuş” diyen mi istersin, “sana nazar bile değmem” diyen mi istersin ??? “Ne şeriat ne darbe hedef kafası güzel Türkiye !” slogan budur, bunun için özel bir şey yemeye içmeye gerek yok, para bul yeter, bi de sırt üstü yatmak gerek. Şekerim bir çok şey genlerimizde var, asırlardır bir çok şey aynı, bütün yollar illa ki birilerinin bildiği yere çıkıyor daaaa, tarif hatalı, yolcu yaralı, rehber inandırıcı ve yalancı oluncaanlamak zaman alıyor. Yani yılanın dokunmasını bekleyen, dokunan yılanı fark etmeyen çok. Tv izlemede dünya birincisi olmuşuz, hatta İtalya ile Japonya’yı geçmişiz. Elli sene bu hızla gider isek Almanya’yı geçermişiz, elli yıl boyunca Almanya armut toplayacak hazar. Her hafta üç saat dizi çeken, bunu da izleten, reyting de yapan çelişkiler ülkesi bu ülke, Kaba kuvvetle kuvvetlenen, birinci vazifesi kadın çocuk ezmek olan erkekleri yetiştiren de kadın, kadına eğitim şart iken, kadın nerde kahve, orda boş toplanma, mesajlarda günaydına günaydın yazma, emojiden yukardan aşağıya liste yapma peşinde, uzun yazıları okumaz, Fox haberlerini yeterli bulur, komşusuna aykırı fikirlerden dolayı küser, eğitimi çocuğun karnesi ile özdeşleştirirse … aaay daha neler neler var, yazdıkların binlerce ana başlıktan biri, sahte öğretmen 19 sene hizmet vermiş bi de yılın öğretmeni seçilmiş, şaşırdık mı, yooo , YGS ye bir dakika geç kaldığı için alınmayan kız intihar etti, tepki koyduk mu, yooo, şehitlerinden öte dünyada şefaat uman, bu dünyada maaşını tazminatı alıp, yavrusunu vatana helal eden analar babalar var.
Enflasyon artışı nihayet dile geldi, söylendiğine göre söylenmeyen oranı düşüne bilir miyiz, yooo, o zaman 50 liranın satın alma gücünü düşünün, amaaaan boş verin, çalsın sazlar oynasın kızlar, ecdadın haremindeki devşirme kızlar ilham versin,Saltanat sürenler politika gereği başka hanedanlar ile birleşmiş, bizimkiler denizden ne çıktı ise yıkayıp paklayıp, adını değiştirip, koynuna almış.
sabah sabah süt de içtim ama sütten çıkmış ak kaşık gibi olamadım, sütü bozuğun sütü mü bilmem.
Bugün gelecek günlerde masaya konmak için mini işlemlerden geçecek yemekler yapacağım, inşallah. Çünküüüüü yarın festival başlıyor, programıma bakıp bakıp, “Yok canım abartmadım, 85 lik Halime teyze kadar da mı olamıyacağım, toplu taşıma 65 yaş üstü taşımaktan yorgun düştü, Ben daha neyim ki,bandajımı sarar giderim…” diye güç bulmaya çalışıyorum, bulurum da, siz, sadece nazar etmeyin, bi bilet alın, siz de gelin.
Ayrıntılar gelecek günlerde inşallah, Bu arada Mişima ve Bir Maskenin İtirafları ilginç, araya okumaları katacağız, “heeeeeer şeyi yapacak güce muktediriz biiizzzzzzzz” diye de son yağlama, şimdi koştur koştur mutfağa.
Günaydın Gençleeeeer ! 

05 NİSAN

Veeee festival başlar, eski günlerinden çooook uzak olsa da, en azından var. Nur içinde yatıyor mu Emek Sineması, Sinepop a haklarımız helal mi, istiklaldeki iki sıra ağaç, kağıt kitap mı oldu, çöp mü, yolun altındaki dehlizlerden bir gün eski ve kayıp her şey hortlayacak mı ?????

07 NİSAN

Sabah 06.00 da kalktım, harıl harıl ev mesaisi yapıyorum, bir 20 dakikam var, onu da yazarak değerlendireyim, dermişim.Erken kalkıyorum, hatta güneşin doğuşuna, sabah ezanına göre kalkıyorum, bir tek yazın geri yatıyorum, o da yazlıkta değilsem, oradaysam, güneşin doğuşuyla her sabah tekrar tekrar büyülenip, bi koşu yüzüp gelip, kahvaltı yapıpı şekerleme yapıyorum.
Yani, demem o ki, uykuya çok zaman ayırmamak, gündüz ile geceyi karıştırmamak gerek, diyorum. Bazı geceler sabaha çıkmak zorunda, onlar ayrı, Dilerim, Allah sayısını geniş tutmasın, hepimiz için.
Her sabah planla programla kalmasını, yapacak işim olmasını, hızlı yaşamayı seviyorum, bekleme yapmak, takılıp kalmak, bende daraltıya neden olurken, sürat de bedenim için felaket oluyor, şu andaki durum itibari ile az hız kestim, mecbur artık, Vertigo, şeker, kaslar, kemikler, kolesterol … frenime basıyor, yani demem o ki festivali izlemek de bir niyet, bir gayret, bir çaba işi. Öyle öğlene kadar yatıp, kapıyı çekip çıkamıyorum, çıksam olur da hizmetçi ruhuma bağlı prangalarım var, “Eeeeeey Rahmetli anam, huzur içinde yat, bir gelişmiş modelin oldum, umarım kız da beni geçer”
Zaten ailede şahane kadınlar var, halalar, teyzem, büyükanneler, kuzenler, akrabadan büyükler … cümleten ağaçtan adam alan cinsiyiz, “bir uçana bakarız, bi kaçana bakarız, ben saldım da gittin ” deriz, O derece yani, Maşallah deyin !, hazıra konanımız, nazla niyazla gelin olanımız yok, kader bir örümcek misali tepemizde ağlarını örerken, boşluklarına dantel ördük biz.
Bireysel yıkama yağlama tamam, bu yorgunlukla, sinemada uyumam inşallah, daha çıkmadan Sir İan Mckellen’e soracağım ingilizce sorulara çalışacağım, Festival tabi kiii deeee yıldan yıla ıssızlaşıyor, gerçi salon sayısı arttı, eksilen de var, bu sene Fransız Kültür yok, İtalyan Kültür ve Pera Müzesi var, ayrıca 20.000 öğrenci bileti 1Tlden hafta içi sponsor sayesinde satışa sunuldu, gelenler var, filmleri iki parça yazacağım, daha sonra, Bu seneki slogan, “Kaldır Kafanı” yani telefondan kaldır kafanı anlamında, tanıtım filmini bulup izleyin, hoş olmuş, fakat Beyoğlu iğrenç ötesi, gözüm kapalı, koşa koşa gidip geliyorum, bi de üstüne üstelik, kahve de pahalı, bir tanesi uykumu açıp, hüznümü gidermiyor, Aaaay dün tüm salondaki anneler koro halinde ağlaştık, kahvem de bitmişdi.
Mutlu muyum, kendi çapımda evet, dünya çapında her zaman “Hayır”, “ABD, Rusya’ya küsmüş, bizim memleket küme düşmüş” , durumları heeeeep bakiii
Oğlan da evde ders çalışıyor, Arabesk eşliğinde, bu müyendis kafası rakamlara fevkeladenin fevkinde çalışıp, geri kalanı Kibariye ile Müslüm baba’dan aldığı derslerle götürüyor,
“Elleeeer kadir kıymet, bilmiyor annneeeeee, senin kadar kimse sevmiyooooor, anneeeee….” Bak bunu severim ve doğru da bulurum, ben de eşlik edeyim bari, yaka bağır, yırtma, kahır operasyonu, ana oğul arasında 🙂
Hayatımıza, hayatın içindeki günlerimize, iylikler, hayırlar, güzellikler eşlik etsin  Hadi inşallah 

10 NİSAN

Bugün 10 Nisan pazartesi, 9 Nisan pazardan ne farkı var, 11 Nisan Salının ne önemi var ????
Böyle düşünürsek, hayata havlu atmış sayılırız, hayatın bir ring olduğu doğru, hakemlerin puanları ile beklentiler uyuşmuyor, rakipler arzuya göre tutuşmuyor, mücadele, mücadele her şey için mücadele, mübalede, mübadil de mücadeleye destek, mukayese her şeye köstek. Mukayese insanı aşağılara çeker, kabul edip kuzu kuzu olmak, bu sürülere sahip olmak her çobanın hayali, Çoban Sülü’de çoook gütttü bu sürüleri, çobanlar ölür sürüler kalır, eeee ürüyorlar ki.
Sadece boşları toplamak bile bir iş, kız kalkana kadar terapi bana buralar, her sabah kendimi ikna ediyorum, ne için kaliteli yaşamak için, kaliteyi ne belirliyor, arzularım ve onların olabilme olasılıkları ile olmuş şartlar. Her şeyin iyisini istemek hakkım, bunu daha çok yaşama şartlarım için kullanıyorum, bazı iyi şeyler iyi para istiyor, neticede emekliyim, kendime yeterliyim, yeterli olmak için de ne istediğini, niye, ne kadar istediğimi, sahip olunca mutluluk ibresinin ne kadar oynayacağını bilmem gerek. Sürprizlere açık değilim, beni lüzumsuz şaşırtan her şeye karşıyım. genelde duvara karşıyım, varsa güneş yanıma gölgemi alırım,gölgem ile arkadaş mıyım ???? Gölgelerin gücü adına!! deyince karanlıkların kraliçesi olur muyum, Hayal et ol, hayalde sınır yok, bunun için de hayal etme tekniklerini bilmen gerek, her şeyin tekniği, tamiri, bakımı var, bir tek kırılan kalpleri onaramadılar, kırıklarımız hava aldığında acısı dayanılmaz mı, yooo, dayanıyoruz işte.,
Kırıla, savrula, yana, yıkıla … bir gün daha. Bakıyoruz onlarca yılda olmamış şeyler,bir haftada oluyor, haftanın kapasitesinden sual olmaz. Elbette plan ve programlarımız kısa vadeli olarak var, uzun vadedekiler çooook genel planlar, ayrıntılara her yeni güne bıraktık,
Filmlere devam, eve yola koymak annelik borcu, metrobüsde bahar alerjili yolcular, dolmuş ayrı bir festival. Aaaaay geçen gün, Emir (Şoför) durakta kavga etmiş, kimse destek vermemiş, acısından direksiyonu yumrukladı, kapıları çarptı, telefonu itina ile yan koltuğa attı, sinirden titriyor idi, o halde araba kullandı, inenler oldu ama ben kaldım. “Amaaaaan öleceksem, öbür arabada da ölürüm, yağmur yağıyor, tarfik var, bu şimdi hızlı gider, artık acele mi, ecele mi bilemem, sayısal ibadetlerimi bu arada yapayım, gidici isem,faydası olur” aynen böyle düşündüm, Bu arada “o adamı öldürcem” diye silah aramaya başladı, neyse Niyazi Abiyi bulamadı, Niyazi Abi Googleden bulunur mu bilmem, neyse sağ salim geldik, ertesi gün haberlere baktım, ölen öldüren yok, durak temiz. Aaaaah aaaaah meraklı değilim, kulaklarım iyi, gözlerim de gördüğünü anlayan cinsten benim.
Cümleten Günaydın, İyi, güzel, sağlıklı, müjdeli haberli bir hafta olsun, her gün olmasa bile mutlu olduğumuz ve bunu da hissettiğimiz günlerimiz olsun, amin 

12 NİSAN

“Haaaasssssta ettin beni !” sabahın eeeenn güzel çemkirmesi. Fiziksel, ruhsal ögeler sosyal ilişki tenceresinde haşlanır, tüm sinir olduklarımız kaşık kaşık taşlanır daaa “tavşan dağa küsmüş de dağın haberi olmamış” derler. Tavşan hareketli, tavşan çevik, dağ heybetli, dağ azametli, tavşan dağı delik deşik edebilir ama, bu bir ihtimaldir, olma mı ? oluuuuur . Aaaaah hayat dediğimiz yorgunluk sebebi, Hayatı anlatacak çooook şey var, malzeme çook, gözün neyi nasıl görmek istiyor ise hayatın anlamı odur. Şiddete şiddet, sevgiye sevgi, nefrete nefret, iyiliğe iyilik … dişe diş olmamalı hayat, ne kadar alırsam o kadar değil, enayi yerine konmadan ne kadar verir isem o kadar hayat. Mesela sınırsız sevebiliriz, bizi sevmese bile onu af edip çok sevdiklerimiz ile karışmayacak bir yere sadece sevdiğimiz ilişkimiz olmadığı bir yere koyarız. ilişkiler illaki yüz yüze değil, her zaman her yüzü aradığımızda bulamıyoruz, aklımızda tuttuğumuz, “şimdi nerelerdedir” dediğimiz, ölmüş yüzler var, “sevenler bir gün gider mi, gitmekle sevgi biter mi” salmaz isen sevgi bir yere gitmez, sevgi hesaba kitaba gelmez, sevginin karnesi de kalbi de kırık olur.
Bu sabah bahar nezlem var, artık toplu taşımadan mı geçti, havasız salonlardan mı bulaştı, kız okuldan mı taşıdı bilemiyorum. Sebebine göre ilaç yok, suçlu aramaya gerek yok, bir çok sebep, tek bir sonuç, çaresine bakıcaz artık.
Seray şahiner /KUL kitabını okuyorum, Mişima’ların arasına çerez olarak, Kul Mercan Hanım bir kısır döngüde, dön baba dön hallerinde. Mercan Hanım tanıdık ama tanımaya üşendiklerimizden, evet, bi de bu var, insan insanın etinden, sütünden, parasından, mevkisinden, hatırlı tanıdıklarından faydalanmaya çalışıyor, tanımak için gayret yok, işine gelmedi mi bas etiketi gitsin, hayatından gitsin, mümkün ise ağır beddualarla bu dünyadan gitsin. Nefret sevginin kaç puan önünde gider ?
Hastalık ve ağır filmler ruh halimi zedelemiş gibi, bir çaresine bakalım bakalım. Ölümden gayri her şeye çare var, hatta ölüyü de diriltecekler de ben hücre ölümüne inanıyorum, ölen hücreler yenilenince yeni yeni huylar oluyor, Bkz; kanı değişenler, yoğun bakımdan hayata dönenler. Hele ikisi bir arada ise kişi en az %50 değişmiş oluyor, %25 in farkında değilmişsin, %25 de görüp de anlam veremediklerin. Böylece değişik biri ile beraber oluyorsun, hücreler onlarca yılı yakarak gidip geliyorlar, He valla, elimde bir örnek var, dermişim.
Günaydın diyip de başımızın, başımız üstünde dolanan ruhumuzun tedavisine bakalım, bana göre ruh hep bedenden yukarda dolaşır gibi, ruhum hızlı benim, bedenimi sürüklüyor, beraber yürüdüğümüz zamanlar da oldu, şimdi böyle mi ???? acaba .

14 NİSAN

“Güneş arkamdan vursun sırtımı ısıtsın, önden gelsin gözümü kamaştırsın, göz kapaklarımın altında ışık oyunları ile hayaller oynaşsın, annem pencerede beklesin, çilek reçeli pişirsin, babam kapıyı çalınca elinden filesini alayım, ayağına terlik uzatayım, banyo sırası için kavga çıksın, Taksim Meydanında heykelin orda randevum olsun, saçımda fön, ayağımda topuklu ayakkabı bulunsun, Sezen Aksu sesi bozulmadan olduğu gibi söylesin, karışık kaset dolduralım, anket defterim, şiir defterim amacına ulaşsın, yıllar su gibi geçsin, hep su damlası gibi kalayım”
Bir tek “yıllar su gibi geçti,” kaldı elimizde, ben de susuz kalmaya adayım. Böyle işte bu sabah, içimizde özlemler, özlenip de gelmeyenler, kısa farlar gibi hayaller, umudumuza kana banılmış ekmek doğrayanlar … “hayat bu deyip geçecek” miyiz , hayat geçerken kendimizden geçmek şart mıdır, kardeşlik, insanlık yalanın önde gideni, hak hukuk adalet anlamını yitiren kelimeler … hani sevgi insanın hamurunda var idi, insanda olması gerekenler olmaması gerekenleri baş tacı etti, krallıklara köle oldu kalanlar, ülkenin kralı, evin kralı, mahallenin kralı, iş yerinin kralı, okulun kralı … her yer kadınların tepesine çıkardığı erkek egemen mi olmak zorunda, her müesseseye bir Hürrem mi gerek, aslında kadın ruhunda Hürrem, Pollyanna, kül kedisi, aynaya seslenen kraliçe … bir miktar var. İstediğni beslersin, bu günlerde moda Heidi görünümlü Hürrem.
Sabah sabah haberleri dinlemek, gecenin olanına bitenine göz atmak iç ağrısı, yanaktan öpüleceği vaat edilenlere “oooh” diye bakanlar kucağa oturduklarını anlayınca ne olacak ???? Aaaaaaah çoğrafyalar ayrı, ülkeler başka, insanlar farklı olan biten heeeeep aynı. Zalim de Zulüm da her yerde var. ” zalimin zulmü var ise sevenin Allahı var” diye bi de eski şarkı var, “Dost değil,dost değil, dost görünür feleğim” diyen Kazancı Bedih’in hakkı var.
Benim de bir günaydınlık zamanım var, araya herkese iyilik, güzellik dileği katacak kadar hisli, “Urfalı sevmiş, doğrudur güzelim” diyene inanacak kadar inançlı, alemi sevgi ile kucaklayacak kadar geniş bir yüreğim var, çok şükür, diyorum, Öyle “evet” diyene helal felan da değilim, demir leblebiler bu yana, ben de o yandayım 

19 NİSAN

Kendime günaydın dedim, kalktım, bir güne daha hazırım, ne kadar, niye, nereye hazırım … belki de gün içinde yaşayacaklarımı göğüslemeye hazırım, zırhımı kuşandım mı? zırhım ele avuca gelmeyenlerden, aklım ile kuşanmış, merhametim, vicdanım, adaletim. Budur, hepimiz için olması gereken hazırlık budur, hazırlıklarının arasına kula kulluk etme, menfaat için perende, kin ve nefret ateşini üfleme … katanlar bu hayatın içine tükürüp, tükrükden yağmur yağdıranlar, karşı tükrükleri “yarabbi şükür” diye yağmur sayanlar.
Sanatsal olarak festival bitti, siyasal olarak referandum geçti, kişisel olarak bana Ankara yolları göründü.
Dün bir yazı okudum, “Tarihte bir Pirus zaferi var imiş, kayıtlara galibini de mahveden savaş diye geçmiş, Şaibeli seçimler üçlenmiş, 1912 deki “sopalı seçim”, 1946 da “hileli seçim”, 2017 de “mühürsüz seçim”. El ele verenler için biri Pirus zaferi kazandı, öteki emeklilik dilekçesi, bu zaferin Aşil topuğu üç büyük ildir, taşra ise kalabalığıdır., kayıp edenler için durum hezimet değildir, dağın tepesinden eteklerine yuvarlananlar emek emek zirveye gayret etmeye devam edecekler, dünyanın sonu için bir tarih yok ama dünya da içimiz gibi ölüp ölüp diriliyor, marifet dirilişi ertelemeden harekete geçmek” daha bir sürü şeyler okudum. Ağlayan Dağ, Susan Nehir/ Ayşegül Devecioğlu müthiş bir kitap, dil iç açıcı hayata renk katıcı, çingenelerden başlayıp Maraş katliamına kadar gidiyor. Bu Anadolu kitle hareketlerinin merkezi, kahvede iki üç adam toplasan, iki üç de akşamdan tembihlesen, yanına yoldan geçen boş işlerin boş adamlarından katsan, din ile bayrak ile namus ile bağlantı kursan … alır başını gider, tarihe ne diye geçer ???? işte bunlar sadece meraklısı ile ilgilisinin bileceği şeyler.
Zalim de zülum da tam gaz, her yerden yükseliyor, “acı, acı, daha çok acı, senin acın benim zaferim, seni yeryüzünden silersem, dünya daha güzel olacak, ama ben ırkçı ya da faşist değilim, komünist hiç değilim !” kimsin sen !!!!
Dün çarşıyı ihtiyaç amaçlı bir dolandım, tüm kadınlar en fazla 40 beden olup, daracık yırtık ya da beli yüksek aşağı doğru daralan, paçası havada kotlar giymek zorunda, tüm mağazalar bir birine bu kadar mı benzer, farklı olanlar için hem çok para hem de fit olmak mı lazım. Halbuki gördüğüm kadınların %87.3 ü ( rakamı bilmişlik olsun diye küsurlu salladım) ya büyük gögüslü, ya geniş kalçalı, ya da basenli, çoğu da göbekli, bunların en az birine sahip olan olduğu gibi üçünü ikisini bir arada taşıyan da var, keyfim yoktu zaten, 3-4 çeşit ekmek alıp geldim.
Evden gitmek nasıl bir psikoloji ise yıllardır aynı duruyor, yazlığa gitmeden evi silip süpürme, yazlıktan gelirken orayı cetvelle çizilmiş gibi toplama, iki üç gün bir yere giderken, eve orduya yetecek kadar yemek bırakma, çamaşırın ütünün dibini kazıma, sanki hiç girilmeyecek gibi tuvaleti banyoyu ekstra ovma, kapıdan çıkana kadar kalanlara tembihde bulunma … ne olacak yani doğal gazı mı açık unutacaklar, temiz çamaşır mı bulamayacaklar, açlıktan ölecekler mi, “annem evi temiz bıraktı, kadına ayıp olmasın” diye tetikde mi duracaklar … yoooo , yorulduğumla kalıcam da aaaaah içimi kemiren kurtlar, geniş yelpazeli düşünülen insan listesi, sanki bu dünyaya çaktığım kazığım var, sanki ölüm yok, sanki ölümde sıra var,
Yine de yapılacak olanları yapıp giderim, büyük oğlan on yıl oldu evden çıkalı, üç yıldır da Ankara’da yaşıyor, ilk kez evine gideceğim, sitem sitem üstüne, bir de başka bir gelişme, çalışmıyor olmam da ayrı bir mesele, ev kadını görünmündeyim ama yalnızca o kadar değilim, her zaman çooook işim olur, çünkü hayatı kalabalık, hızlı, renkli, akışkan seviyorum.
Neyse, yolculuk yarına, bugün hava da parıldar iken, parıldatmaya devam, içi dışı aydınlık olanlara, ışığını koruyanlara gelsin günaydınlar

21 NİSAN

Kendime günaydın dedim, kalktım, bir güne daha hazırım, ne kadar, niye, nereye hazırım … belki de gün içinde yaşayacaklarımı göğüslemeye hazırım, zırhımı kuşandım mı? zırhım ele avuca gelmeyenlerden, aklım ile kuşanmış, merhametim, vicdanım, adaletim. Budur, hepimiz için olması gereken hazırlık budur, hazırlıklarının arasına kula kulluk etme, menfaat için perende, kin ve nefret ateşini üfleme … katanlar bu hayatın içine tükürüp, tükrükden yağmur yağdıranlar, karşı tükrükleri “yarabbi şükür” diye yağmur sayanlar.
Sanatsal olarak festival bitti, siyasal olarak referandum geçti, kişisel olarak bana Ankara yolları göründü.
Dün bir yazı okudum, “Tarihte bir Pirus zaferi var imiş, kayıtlara galibini de mahveden savaş diye geçmiş, Şaibeli seçimler üçlenmiş, 1912 deki “sopalı seçim”, 1946 da “hileli seçim”, 2017 de “mühürsüz seçim”. El ele verenler için biri Pirus zaferi kazandı, öteki emeklilik dilekçesi, bu zaferin Aşil topuğu üç büyük ildir, taşra ise kalabalığıdır., kayıp edenler için durum hezimet değildir, dağın tepesinden eteklerine yuvarlananlar emek emek zirveye gayret etmeye devam edecekler, dünyanın sonu için bir tarih yok ama dünya da içimiz gibi ölüp ölüp diriliyor, marifet dirilişi ertelemeden harekete geçmek” daha bir sürü şeyler okudum. Ağlayan Dağ, Susan Nehir/ Ayşegül Devecioğlu müthiş bir kitap, dil iç açıcı hayata renk katıcı, çingenelerden başlayıp Maraş katliamına kadar gidiyor. Bu Anadolu kitle hareketlerinin merkezi, kahvede iki üç adam toplasan, iki üç de akşamdan tembihlesen, yanına yoldan geçen boş işlerin boş adamlarından katsan, din ile bayrak ile namus ile bağlantı kursan … alır başını gider, tarihe ne diye geçer ???? işte bunlar sadece meraklısı ile ilgilisinin bileceği şeyler.
Zalim de zülum da tam gaz, her yerden yükseliyor, “acı, acı, daha çok acı, senin acın benim zaferim, seni yeryüzünden silersem, dünya daha güzel olacak, ama ben ırkçı ya da faşist değilim, komünist hiç değilim !” kimsin sen !!!!
Dün çarşıyı ihtiyaç amaçlı bir dolandım, tüm kadınlar en fazla 40 beden olup, daracık yırtık ya da beli yüksek aşağı doğru daralan, paçası havada kotlar giymek zorunda, tüm mağazalar bir birine bu kadar mı benzer, farklı olanlar için hem çok para hem de fit olmak mı lazım. Halbuki gördüğüm kadınların %87.3 ü ( rakamı bilmişlik olsun diye küsurlu salladım) ya büyük gögüslü, ya geniş kalçalı, ya da basenli, çoğu da göbekli, bunların en az birine sahip olan olduğu gibi üçünü ikisini bir arada taşıyan da var, keyfim yoktu zaten, 3-4 çeşit ekmek alıp geldim.
Evden gitmek nasıl bir psikoloji ise yıllardır aynı duruyor, yazlığa gitmeden evi silip süpürme, yazlıktan gelirken orayı cetvelle çizilmiş gibi toplama, iki üç gün bir yere giderken, eve orduya yetecek kadar yemek bırakma, çamaşırın ütünün dibini kazıma, sanki hiç girilmeyecek gibi tuvaleti banyoyu ekstra ovma, kapıdan çıkana kadar kalanlara tembihde bulunma … ne olacak yani doğal gazı mı açık unutacaklar, temiz çamaşır mı bulamayacaklar, açlıktan ölecekler mi, “annem evi temiz bıraktı, kadına ayıp olmasın” diye tetikde mi duracaklar … yoooo , yorulduğumla kalıcam da aaaaah içimi kemiren kurtlar, geniş yelpazeli düşünülen insan listesi, sanki bu dünyaya çaktığım kazığım var, sanki ölüm yok, sanki ölümde sıra var,
Yine de yapılacak olanları yapıp giderim, büyük oğlan on yıl oldu evden çıkalı, üç yıldır da Ankara’da yaşıyor, ilk kez evine gideceğim, sitem sitem üstüne, bir de başka bir gelişme, çalışmıyor olmam da ayrı bir mesele, ev kadını görünmündeyim ama yalnızca o kadar değilim, her zaman çooook işim olur, çünkü hayatı kalabalık, hızlı, renkli, akışkan seviyorum.
Neyse, yolculuk yarına, bugün hava da parıldar iken, parıldatmaya devam, içi dışı aydınlık olanlara, ışığını koruyanlara gelsin günaydınlar

24 NİSAN

Bugün 24 Nisan, dün de neşe dolamadı, bugün de şüpheli insan. Tabi ki de bireysel neşelerimiz, mutluluklarımız var, olmuyor değil de, olanı paylaşamıyoruz, facebook dan demek istemedim, paylaştığımız insanlar açısından. Dünyada dünya kadar sıkıntı var, herkesin dünyası yüreği kadar, yüreği karartanlar, enseyi karartanlar ile aynı, bir de ikinci üçüncü … şahıslar tarafından karartılmış yürekler var. Havayı karartan güneşin halleri, güneş ile mevsimler arasında uyumsuzluk var, günden güne araları açılıyor ama Nisanda yağan karın daha önceleri var, hele ki 23 Nisanlar çocukların titrediği, heveslerinin kursaklarında kaldığı bayramlar, sadece bayramlarda bayram edenler, bayrama gün ay yıl ile tarih çizenler, kısıtlayıcı sayılır mı ? Kısıtlı olmak ile kasıtlı olmak arasında bağlantı kurula bilir mi, bağlantılar ile bağlı olmak birbirine bağıntılı mı, bağıntılı olmak ilintili olmak, ilintili olmak, ilişikde bulunmak, ilşiktekiler de ilgili ve iş birlikçi, bunların hepsi iş bitirici, iş bitirenlerin işini bitirenler kim ???? bitmiş işler pişmiş aşa su katar, azıcık aşım ağrısız başım diyenler de suya sabuna mesafeli durup içten içe fık fık kaynayanlar, bunları kazana koyan ise nazar !!!
Ankara’dan bugün geldim. Saat gece yarısını geçince böyle ifade etmek gerek, üçüncü köprü yolu bir saat daha uzattığı için git git yol bitmedi, Tünel açıldı yol kısaldı derken üçüncü köprü mecbur yol uzadı olduk. Köprünün yolları da gündüz ayrı ıssız ve tenha gece ayrı, ama trafik yok, ama gidişe gelişe ayrı para,mazallah kadın başına oralardan geçerken araban bozulsa, yolda kalsan, şalvarı gül dalına astırmadan yol bulmak zor., aman zaten kadının gece vakti, gündüz vakti uzun uzak yollarda ne işi var, istanbul’da kadın oldun mu eskortlu, mavi çakarlı Audin olacak ya da hayatın metrobüsün uzadığı yollarda en fazla metroya bağlanacak. Aksiyon peşimi bırakmadığı için az erken eve döneyim servis beklemeyim derken, taksi bir tenhada bozuldu, bir ötekine aktarıldık, içinde müşterisi de var,içimden taciz tecavüz senaryoları geçerken, “ama yol yaptı” cı, takkeli, şoför, Kandil gecesi yüzü, suyu hürmetine mi bilmem, gayet nazik getirdi, ben de zaten üçüncü köprüye çok verip veriştirmedim, nerede duracğımı tahmin ettim, ibadetten, maçtan, meyhaneden dönenlerin kalabalık ettiği bir metrobüse kendimi attım, indim yağmur başladı, eve geldim, herkes yatmış, bir bekleyenim yok, havadislerle kala kaldım, dermişim. Amaaaan zaten benim her şeyim macera, ilk kez metrobüse bindiğimde o zaman Avcılara kadar minübüscüler silahlı çatışmaya girmişler, ben de ortalarında kalmıştım, şerbetliyim şekerim, dibini bulana kadar idare edicez artık.
Evin içi yarı loş, hazar yapılacak işler ayrıntılarda gizli, dün balık yemişler, henüz bir iz bulamadım ama bir saate istemediğim kadar izler beni bulur.
Ankara güzel geçti, şekere, kolesterole zararlı beslenme, Ulus meydanında tarihi gezme, evlat ile hasret giderme, gelin adayına el öptürme, görümce, kayın valide, kayın peder ile görüşme, geleceğe dair planlardan bahsedenlere geçmişten örnekler verme, bolca yağmur, hatta lapa lapa kar, ön koltuktan dinlenen yol hikayeleri … yani gittim geldim bizim evden Ankara 9 saat, çok şükür bu yolculuk da şalvarı kaptırmadan geçti, darısı diğerlerinin başına, aaaay ben kayın anne olacam inşallah, dün kırmızı benekli çorap giymese mi idim, gelini sevdim, “çimden dışımdan, hoş kız, yakışmışlar ” dedim, devir ana babanın seyirlik devri, gelin bize gelene kadar, tek taşını takmış, tarihlerle ilgili planlar ayrıntı ile yapılmış, Bize de gökten düşen elmalardan kapmak kaldı, gençlere mutluluklar diliyorum, hatta mutlu olmalarını yürekten istiyorum, oğlanlar tamam, “kızı elimizde tutmaya bakalım” demek isterdim ama elimizde tutmak istediğimiz kız, elimizde patlamasın, herkes yerini yurdunu, yuvasını bilsin, herkes kendi hayatını yaşasın, bundan gayri bize elden ayaktan düşmeden gönlümüze hoş etmek, her şeyin başı “sağlık” dilemek düşer, derken unu elemiş, eleği asmış sayılmayız, unu sosyal alanda, bilmek, öğrenmek, gezmek, okumak, yazmak … için elemeye devam.
Gönlümüze göre bir hafta olsun, baharı görmeden yaz gelip geçmesin, leylekler önemli, onları da görelim illa ki 🙂

25 NİSAN

Ulus’da yürümek, Eminönü ile bağlantı kurmak, aralara sıkışmak, elini bırakanı kaybetme tehlikesi atlatmak, yürürken ritm tutturamamak.
Derler ki, Ankara’nın beyni bakanlıklar ise de kalbi ulusta atar, midesi en ucuza Ulusta doyar, Çankaya rüyadır, Ulus gerçek.
Bir çok resmi bina, banka, okul, cami, müze hatta gençlik parkı, tiyatrolar, hatta hal, hatta ve hatta genelev, pavyon, bar … Bunların hepsi ve daha fazlası Ulusta var.
Metrodan inip Kaleye kadar yürüdüm, Ankaraya bi de tepeden baktım; İstanbulda sefaletin bile asaleti var, kalabalığın, trafiğin, eğlencenin, maceranın … En hası, kralı, eeeennn inanılmazı İstanbulda var, kolay şehir değil, herkesin yüreği kaldırmaz, Allahtan deniz az ötemizde de dalgaya, rüzgara içimizi döküp , ferahlıyoruz.
Yol boyu, erken yatan, erken kalkan , memur şehri Ankara’dan mümkün olan aydınlık fotolar

26 NİSAN

Bunu 2014 de yazmışım, değişen bir şey yok, aynı hisler ile devam, kızım bugün 18 den gün almaya başlayacak, boyu daha da uzadı, lise sona geldi, üniversite kapılarını zorlamıyor, “Bi açık kapı bulurum” zihniyetinde. Sabah üstünde “iyi ki doğdun” yazan balonlardan şişirip odasına saldım, minik kalpli mumlar aldım, akşama pasta yanına dizeyim diye, bir aydır her çarşıya çıktığımda hediye alıyorum, helali hoş olsun, pek sever para harcamayı, harcatmayı 🙂 Eğer çoluk çocuğa karışılacak ise bir kızı olmalı insanın, tabi ki de hayırlısından. Gamzeme sağlıklı, renkli, gönlünce yıllar dilerim, Gerçi sağlık ve para olsun yeter gerisini bizim kız halleder.
Demokrasiden bahsedenlerin bile tek tipe meyil verdiği, bastırılmış, saklanmış hislerin beslenerek canavar olarak gün yüzüne çıkığı bu dünya için istenecek şeylerin başında iyi insan olmak ve iyi insanlar ile karşılaşmak geliyor. iyi insanın tek tarifi yok, iyiliğin çeşitleri var, her insana iyi gelen şeyler başka, mühim olan kime neyin, niye, nasıl gerektiğini bulmak, bunları akıl tasında adalet, merhamet, vicdan ve ileri görüş ile harmanlamak, gerisi kolay da geriye gidiyoruz, geriye gelemiyoruz.
Okuma atölyesinde tişört ve şapka dağıttılar, kimler okuyor belli olsun, geziye gidenler kaybolmasın, herkesin bir ayracı olsun … diye mi bilmem, hayatın anlam veremediğim bir çok yanına anlam katan kızım iyi ki, doğmuşsun, yaşın uzun olsun, iyi günlerini görmek nasip olsun inşallah
  

Kızım doğunca evimizin renkleri değişti.Pembede yoğunlaştık ama heeeeeeer renge yer verdik, gönül verdik. Kendi kızımızın yanı sıra Barbie’leri Winx’leri de bağrımıza bastık 🙂)) Hem renkli hem de kalabalık bir aile olduk.🙂 Gamze’miz bu gün 14 yaşında 🙂)) Hep ayın ondördü gibi kalması dileğimiz.
İnce uzun, uzayıp gider, gülüşü halasına, en son evden çıkışı teyzesine, elleri babasına, yataktan kalkışı bana benzer 🙂 Canı isterse uçurtma gibi, canı isterse kaplumbağa gibi hareket eder. Açık ve nettir, dürüsttür. “Kızım bu dersten nasıl 13 aldın? ” sorusuna içtenlikle, “Sorular zordu, ben de çalışmamıştım zaten” cevap verir. Benden korkar, abisinden çekinir amaaaaa adrenalin delisidir. Tutkusuna yenik düşer 🙂)))) Her yanından insanlık, merhamet akar, küçücük bir kızken parkın kenarındaki evimizden fırına gittiğinde, dönerken aldığı ekmeğin başından kopararak yemeye başlar, gördüğü kediye, köpeğe, küçük çocuğa ikram eder, kalanını da kucağına alır, salıncakta biraz sallanır gelirdi 🙂 Her seferinde izinler için sınırlarımı biraz daha genişletiyorum 🙂 Ama o her seferinde çıtayı biraz daha yükseltiyor, ben yine geri de kalıyorum. hayatı adımlayalım diyen bana hoplayarak geliyor 🙂)) Ben de iki adımda bir şıcrayarak, nefesimi ensesine salarak arkadan arkadan geliyorum 🙂))) Biz çocuklarımızı sevgili, saygılı, paylaşımcı, özür dileyen, izin isteyen formatında yetiştirmeye çalıştığımızdan küçük yaşta ana okullarında, ilk okullarda çoooook hırpalandı, Her seferinde koşup kurtarmadım ama arkasında yanında olduğumu hissettirdim.” Örselenmiş yerlerinden öperim çocuk” dizesi beni çooooook derinden etkiler, tüm acı çeken çocukları kucaklayasım, kalplerinin orta yerinden öpesim, kederlerini alasım gelir 😦
Eğer evlenip, çoluğa çocuğa karışacaksa bir kızı olmalı herkesin 🙂 Onlar hayatın renkleri, onlar bir dünya, onlar… çok şey ama nasıl yetişirse size öyle döner, kızlarımızı çooooooook sevelim, valla hakediyorlar 🙂))
İyi ki doğdun kuşum 

27 NİSAN

İnsanın kalbi bir kırıldımı, onaramadan tekrarları başlıyor, kırıla döküle, günaydın.
Bugün eksikleri tamamlama, ertelemeleri hayata geçirme, yani angarya işleri düzenleme günü. Gerçi angarya pek uygun düşmedi, can sıkıntısı veren de değil, zaman içinde kendine zaman bulamayan işleri güç kullanarak işler hale getirmek. Pek de afilli açıklama oldu. “Bu satırlardan enerji alacam ben ” dermişim.
Bazen böyle işte, hayat ile aramıza duvarlar örüyoruz, şeffaf duvarlar daima hatırda, arkası görünmez duvarlar da yalancı, insan kendi ördüğü duvarın önünü arkasını bilmez mi, herkes kendi duvarını bilir de dile getirmez, dile gelsin duvarlar diye psikologlara para döker, ilaç sanayinde huzur ilaçları satış çizgisi heeeep tırmanır ki.
Bu dünya çözümsüz, insanlar şifreli, kainat soru işareti … genel düşünce ve kolay düşünce böyle. Yaşadığımız sürece çözmeyecek isek, çözülmeyecek isek, “sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak, nasıl çıkar bu karanlıklar aydınlığa” diyen Nazım sadece “doğru demiş, adam haklı” diye sözde mi kalır ????
Yanalım o vakit ! Zaten yanmışız, kor muyuz, kül müyüz, kor olsak yakmaya devam ederiz, kül olsak küllerimizden yeniden doğarız.Zümrüdü Anka kuşu yaşlanınca kendini yakmaya bırakır, sonra küllerinden yeniden doğarmış, Yeniden doğmak, her şeye yeniden başlamak ile ilintili, her şeye yeniden başlamak, yeni sayfalar açmak, içimize gömmek, hayattan silmek … bunlar hep palavra, palavraaa, palavraaaa, inanma onlara … Marifet yaşayan ıstıraplar ile yüzleşerek, yaraya manevi pansuman yaparak ki bunun için asla insan kullanmamak gerek, en önemlisi olanı kabul ederek, kendince önlem alarak, kendini güçlü kılarak yaşamak. Şunu içtim, burda gezdim, onu dinledim … ile olmuyor işler, anahtar kendin, kendi kendini iyi dinleyecek insan, ama ile fakat ile kendini ne dinler ne dinletir kişi, böyleyken böyle olmuş, olan olmuş, çaresine bakalım, suçlu aramak nereye kadar, kaldı ki her suçluya ceza vermek mümkün değil, ilahi adalet de çok yoğun şu aralar 🙂
Aaaay işte karışık bir gün daha, dün akşam doğum günü pastası yemedim, yanına biraz da tatlı tuzlu kuru pasta almış idim. Sabah yeşil çay ile tuzluları yedim, tatlıları da kıza paket yaptım. Kombine bakar mısınız, yeşil çay ile kuru pasta, “ama ama küçücük onlar, zaten tane ile aldım, kız yemez ki onları !!” dersek, insülün direnci ilacını kendimize güldürürüz, “aman iyi yapmışsın, bir kereden bir şey olmaz” diyen arkadaş, sen dost musun ???? diye sorarlar adama 🙂
Sorulacak çoooook soru var, cevaplarını soruya gizleyenler, cevaptan haz almaya bakanlar, … gerisini bağlayamayacağım, süt taştı.
Farkındalıklarımızın yaraya dönüşmeyeceği bir gün olsun 

30 NİSAN

Günlerden pazar, nisanı uğurluyoruz, Bursa , Boyugüzel Otel’den yer bildiriyorum, vikipedya ya erişim engellenmiş, evlilik programları değil, arkadaşlık işleri engellenmiş, Bursa da İstanbul gibi uyumuyor, şehre küstü diye semti var, Set başı suyun hallerine istinaden, 150 yıllık çay bahçesinde hala çay var, 1 Mayıs için Taksim’e engel var, meydana lale ekmişler, öz hakiki laleler, şehirleri birbirine yollar bağlar sanırız da değil, şehirleri birbirine insanlar ve akılda kalan manzaralar bağlar, bir anının tekrarı olmaz, bir insanın ne olduğunu rakı masasında, yolculukta, kötü günde anlamak mümkün ama işi oraya bırakmadan da mümkün, dünyada mümkün olanlar ile olmayanlar, elimizden gelenler ile gelmeyenler mi demek, çevre faktörü, fıtrat, alacayı içinde saklamak … Ne derece önemli, havanın derecesi yüksek, bulutlar filitre edecek, her şeyin bir freni var, ayak oyunları ile frene basanlar, damara basmış gibi olurlar mı ????
Heeeer şeye rağmen günaydın, Bursa’dan 

Reklamlar

36.İSTANBUL FİLM FESTİVALİ İZLENİMLERİ, BÖLÜM 1


Festival 36 yaşında, birlikte yaşlanıyoruz. Son yıllarda önceki yılların salonlarına, filmlerine, seyircisine, mekanlarına bir özlem var. Bu sene geçen yıla göre daha iyi, ben Beyoğlu taraflarındayım, gittiğim seanslar dolu idi, sessiz sakin, ilgili, bilgili seyirci, filmler de fena değil. Seviyorum sinemayı, ruhumun sınırlarını kaldırıyor bazı senaryolar, hislerime tercüman oluyor, ufkumu genişletiyor, elbette benim için yorucu, koşa koşa gidip gelip, entelektüel halimden soyunup, ev hanımı, anne oluyorum. Yemek, ütü, çamaşır, bulaşık, temizlik … festivali takmıyor, dermişim.

Programın yarısından fazlası bitti, aklımda iken yazayım, dedim, Bu bölüm 1, bitince Bölüm 2 yaparız inşallah. 3 belgesel, 8 film için izlenimlerim aşağıdaki gibidir. çok detaylı yazmadım, izlerseniz tadı kaçmasın, genel olarak hepsinden memnun ayrıldım.

GENÇ KARL MARX  ; Genç Karl’ın sürgünde geçen yılları, Engels ile tanışması,komünizm ve işçi hareketlerinin temelini atması, Manifesto’yu yazmasına kadar anlatılıyor, Almanca, İngilizce, Fransızca her dilin konuşulduğu, hoş bir film. İnsanların komünizm ile ilgili genel bir düşüncesi var, “Her şey ortak”, film de ona bir gönderme var, hem de hassas yerden, yazmıyorum, gidenlere sonradan soracağım, yakında vizyona girecek. Salon tıklım tıklım dolu idi, bi de sabah 11.00 seansı olunca, pek mutlu oldum.

PARİS BÜYÜSÜ; Filmlerin kategorileri var, dünya sinemaları, antidepresan, Mayınlı bölge … gibi. Anti depresan biraz komik, bazen de çok komik oluyor, “ruhuma huzur” kategorisi bana göre. Bu film de öyle idi, biraz modern Şarlo havası vardı. Tesadüflerin beyaz perdeye taşındığı rengarenk bir komedi. İzlene bilir, başrol oyuncuları bu dalda ünlü, ödülleri de var.

BEN MADAME BOVARY DEĞİLİM ; Gelenekler, bürokrasi, sistem üstüne Japon usülü taşlama, İnsan inat edince yaptığı savunmanın katmanları oluyor, en üstte duranı kullanırken eşeleyip, deşince alttan çıkanlara şaşıp kalıyorsun,çekimler sabit kamera ile idi sanki, çok anlamadığım için sanki, kameranın yuvarlağında geçti çoğu, bazen dikdörtgen, biterkende tam ekran oldu, bir yerinde bir sanat vardır mutlaka amapek fark etmemiş ola bilirim. Manzaralar güzel, renkler iç açıcı, sakin sakin hak arayışlar ile uzuuuun bir zaman dilimini işgal etti, erken çıkanlar oldu, ama ben direndim. Son sahnelerde vurucu şeyler oluyor, öyle de oldu, baş roldeki kadın ödüllü imiş.

KESİŞEN HAYATLAR; Sabah sabah bir organ nakli filmi idi, salondaki tüm anneleri ağlattı, hatta anne olmayanları bile. Sanki biraz eksik yanları var gibime geldi, çok film izleyince doyum noktası da yükseliyor, şekerim !

AMERİKALI ANARŞİST ;Güzel bir belgesel idi. The Anarchist Cookbook / William Powella yüzyılın kötü şöhretli kitaplarından. Çünkü içinde bomba ve uyuşturucu imal etme reçeteleri var. Powella iyi bir aile çocuğu, babası BM de sekreter, çocukluğunun büyük bir kısmı İngiltere’de geçiyor. Biraz asi, uyumsuz, 19 yaşında yazıyor, üç yıl sonrada ülkeyi terk ediyor, bir çok katliama ilham olmuş kitabı yüzünden bir yüzleşme bu belgesel, düzenli telif haklarını almış, en sonunda 2000 li yıllarda toplu bir para alıp, tüm haklarından feragat etmiş, toplatılması, basımı durması hakkında bir talimat vermemiş, kendince sebeplerini anlatıyor, uzun yıllar problemli çocuklar ile ilgili okullarda öğretmenlik yapmış eşi ile, hatta Türkiye ye de gelmiş, bulursanız izleyin, gerçekten çok bilgilendirici ve şaşırtıcı. Geçen yılda 65 yaşında ölmüş, anısına adanmış.

BENİ EVE GÖTÜR + ABBAS KİAROSTAMİ; Bu da kısa film ile belgesel karışımı, bir arkadaşın yerine gittim, giderken bindiğim dolmuş şoförü kavga etmiş, yol boyu o adamı nasıl öldüreceğine dair planlar yaptı, bunları bir sabah yazısına yazarım. Salona girdiğimde şekerim oynamaya başlamış idi. Kısa film Nuri Bilge’nin elması gibi merdivenlerden 16 dakika boyunca yuvarlanan bir top idi, sonunda sahibi çocuk alıp eve götürdü. Diğeri Kiarostami’nin çekim, yazım tekniklerini içeren, kendi sesi, kendi görüntüsü ile zenginleşen bir belgeseldi diyelim. Salon çok dolu idi, farklı mesaj alanlar illa ki olmuştur. Benim yorumum bu kadar.

RİCHARD III; Bir çok ödülü olan, 95 yapımı, Sheakespaere esintili, Hitler motifli, pek çok ünlü oyunculu, baş rol oyuncusu Ian Mckellen katılımcı, güzel bir film idi. Dünya üzerinde kaç tane şövalye var, Sir var, olanları da görme ihtimalimiz nedir ??? Bi gidip görelim dedik, gördük, pişman değiliz. Hatta mutlu olduk, “Tapınak Şövalyelerini nasıl bilirsiniz ?” , “iyi biliriz !” Mckellen’ın da şövalye’liği hak eden illa ki bir çok yanı olmuştur, tek farkı yolda bulduğu kadını kızı kaldırıp gitmiyor, yani aşk hayatı farklı,onu da iyice bir vurguladılar, herkes nasıl mutlu ise, öyle kalsın, bi sözümüz yok, film güzelmiş ama, değişik bir bakış açısı ile iyi işlenmiş.

BEDEN VE RUH; Çok ilginç ve güzeldi, aynı rüyaları gören iki sorunlu insan, bir mezbaha da denk geliyorlar,ben çok beğendim, karakterler çok iyi verilmiş idi, Macar filmi, Berlin’de ödülü var. Vizyona girecek.

BODOSLAMA; Antidepresan kategorisinden, israil yapımı,”Yürekten istersek olur”, “İnancımızı kaybetmeyelim”, bu yolda kendimizi kaybedersek illa ki bir bulan olur. Mıchal evlenmeyi kafasına koyup, her şeyi tamam ediyor, en sona damadı bırakıyor, onu da Tanrı versin, diye. Verdi valla. Daha komik işlene bilirmiş, diye de ukalalık yapmasam olmaz. Dünyanın her yerinde bir evlilik sıkıntısı var, yuva kurmak şart ! “Bir evlenen, bir de evlenmeyen pişman” derdi, Rahmetli anam.

MANİFESTO ; Bugünün vurucu filmi. “Sanat sanat içindir, dayatması, Sanatçı taraflıdır, ön yargısı, kapitalist sistemin yozluğunu, adaletsizliğini, çirkinliğini örtmeye yönelik şeylere sanat diyemeyiz”, “Sanatçı içini dışına yansıtırken bir takım kurallara kanunlara takılır ise bu sanat sahte, sanatkar da sahtekar olur” Cate Blanchett 13 farklı karakter canlandırmış, hepsi de çok iyi, ilk olarak bir müze için yapılmış, 13 kare de aynı anda yayınlanmış, sonra kurgulanıp film olmuş, güzel de olmuş, çok severek izledim, ince ayar dalga geçmeler, laf sokmalar … çok yerli yerinde. Son söz de “sizin yargıladıklarınız, bir gün sizi yargılar ” gibi bir şey idi. YÖnetmeni de vardı, biraz soru cevap yaptık.

POLİTİKA KULLANMA KILAVUZU ; Ekonomik kriz ile birlikte üç yıl önce ortaya çıkan siyasi hayata değişimler getirip, meclise giren Podemos (yapabiliriz) partisinin seçime kadar geçen adım adım hikayesi, iyi bir politik belgesel, yarı dolu bir salon çıt çıkarmadan, iki saat izledi ve hiiiiiç şaşırmadı, ülkeler ayrı, politikalar benzer, koltuk tutkallı, bulursanız izleyin şiddetle tavsiye ederim. Bu arada ülke İspanya.

 

İF Bağımsız Filmler Festivalinin ardından


img_1420

İçinden muhtelif festivaller geçen İstanbul’un üç film festivalinden biri İF, daha vasat, daha belgesel ağırlıklı, özet olarak ifadesi ; Bağımsız filmleri İstanbul’un en kalabalık AVM lerine tıkıştıran, bunları da büyük sermaye şirketlerinin sponsorluğunda gerçekleştiren, sanatı belli bir gelir grubuna dayatmaya çalışan, patlamış mısır kokusu ve çıtırtıları arasında tek tesellisi, “Koltuklar rahat, vücudumuz üçe beşe katlanmadı” olan bir festival daha geride kaldı. 7 film izledim, değişik ülkeler, kadın hikayeleri arasında uygun saatleri denk getirdim. Aman aman çok da bayıldım, diyeceğim bir film olmadı, “fena, fena değil, güzel, çok güzel” seçenekleri arasında “fena değil” iyi bir seçenek.

Hemen peşine de Oscar dağıtıldı, ödül alan, aday olan bir çok filmi seyir ettim, henüz Moonlight’a gidemedim, Akasya AVM de bir film sonrası gideyim dedim, VİP salonda oynuyormuş, bilete 34 lira veremedim, 40 liraya canlı performans tiyatro var iken, çık çık çıkkkk ! yani, vip salonda ayaklarını altına topluyorsun, annen de elini mi tutuyor, bilemedim.zaten hiiiiç vip salon da merak etmedim, evimin salonunda sinema kanallarım var zaten, istediğim anda vip salona döner, dermişim.

Manchester by the sea , iyi bir seçim ama senaryo ödülü Lobster’ın olabilirdi, La la Land izlemedim, pek de izleyesim yok, gençliğimin Grease filminin üstüne gül koklamam, dermişim. gençler beğendi, umut dolu, hareketli, romantik … parçasını gördüm. Jüri de beğendi, ama parça parça beğendi, tümden oscarı başka bir filme verdi, hayatın lobili yanları bunlar, seçilmişleri seçtiriyor hayat, dayatıyor da denebilir. Gelelim benim İF filmlerine, sizin için izledim, sanat hizmeti için de yazıyorum 🙂

Love Song; Yönetmen Koreli, konu Amerikan, iki kadın arasındaki derin dostluk, hatta derinliği sessizliğe mahkum bir dostluk. Bir insanın açtığı yaraya başka insan basma, yıllara yayılan iç ağrısı. Oyuncular filme çok yakışmış, akıyor, akıyoooor, sizi sıkmadan mutlu gibi görünen mutsuz sonla bitiyor.

Hermia&Helena ; Arjantin yapımı. Buenos Aires, New York arası sanat öğrencisi değişimi, Shekespeare esintili, aile, aşk, dostluk, ilişkiler, yalnızlık … bazen komik, bazen şaşırtıcı, bazen sıkıcı, bazen “aaaay ne oldu anlamadım!” modeli bir film.

Lantori ; İran filmi, izlediklerimin en iyilerinden, Lantori ; Tahran sokaklarında gündüz vakti zenginleri soyan bir çete, üç erkek, bir kız, çete elemanlarının itirafları ile başlıyor, konuya farklı bakış açıları olan insanları da izliyoruz, Tutuklanmanın asıl sebebi kadına şiddet, öbür suçlar sonradan çıkıyor, ceza kısasa kısas. İç içe iki konu var, güzel anlaşılır, çarpıcı, bulursanız izleyin derim, filmin sonunda yönetmeni de vardı, ilginç bir söyleşi, soru cevap oldu.

Death in The Terminal; İsrail filmi, gerçek bir olayın güvenlik kamerası görüntüleri ve kameralarda görüntüsü olan görgü tanıklarının ifadeleri, Bu da ilginç ve şaşırtıcı idi, Hepimizin yaşaya bileceği duyguları yaşayanları, hem yaşarken, hem de hatırlarken izledik, bunun da yönetmeni ve yapımcısı salonda idi, üstüne konuşmak güzel oldu.

Their Finest ; BBC yapımı, sinema aşkı, kadınların senaryo yazarken sinemaya bakış açısı, 40 ların Londra’sı, bir kadın iki erkek, mutluluğun “an” halleri, festivalin “ruhuma huzur ” bölümü gibi oldu.

India in a Day; Google Hindistan da yaşayanları kameraları ve teelefonları ile bir günlerini belgelemeye davet ediyor. çok kısa da bir süre verilmiş, ortaya belgesel tadında bir kurgu çıkmış.Beğendim, aynı anda 52 noktada izlendi, filmin sonunda yönetmen soru gelen her yere bağlandı, hoş bir etkinlik oldu. salondan çıkarken;  bunca sefalet ve ilkellik varken bir o kadar da renklilik ve dünyaya ayak uydurma isteği var. Adamlar Mars’a giden dördüncü ülke, Küresel ısınma bir göç dalgası yaratır diye Bangladeş ile sınırlarına şimdiden duvar örüp, silahlandırdılar … bu ne yaman çelişki !!!” dedim.

Aquaris ; Brezilya’da bir plaj beldesi, konu bildik, biri hariç geri kalan daireleri ikna edilmiş, göklere yükselecek bir apartman, direnen bir yalnız ama marifetli bir kadın, çocuklar, torunlar, kız arkadaşlar, genç kalan ruh, malum toplumsal meseleler, yalnızlık … veeee zafer. Vizyona girecek, görüle bilir.

Bu festival de bu kadar, İstanbul Film festivali göz bebeğimiz, elimize doğdu, simültane çeviriler, kenarı tırtıklı kombine biletler, tövbekar Sine pop sineması daha dün gibi aklımda, Radyo Günleri, Amorcord, Benim Güzel Çamaşırhanem … o günlerden kalma, iz bırakanlar arasında, Nisan’ı bekliyoruz, hadi hayırlısı bakalım …

 

 

 

SİNEMA GÜNLERİ, FESTİVAL GÜNLÜĞÜ (3) FİNAL !


PhotoGrid_1460984157937

“Yaş 35, yolun yarısı eder” demiş şair ama yetmişi bulmadan ölmüş. İstanbul Film Festivali de yetmişi görür mü bilmem. Bu sene terör katkılı olarak, sakin ve sessiz geçti. Nerdeeee o, kapılarda yığılmalar, film başladı diye salona girememeler, tam saatinde başlayan filmler, en önemlisi gençler, gençler bu sene azalmışlardı. Seyirci ortalaması benim yaş grubum ağırlıkta idi. Bizlerin eline doğan bi festival olduğu için, ömrümüz oldukça, en azından alışkanlıktan gelir, gideriz, ama gençlerin işi yaş. Festivale bir heyecan, taze kan gerek diyorum. 11 film, 1 Belgesel gördüm, aman aman değil ama seçimlerimden memnun kaldım. En çok filmi Kadıköy bölgesinde izledim. Beyoğlu Bölgesi hiç dolmadı, orada hep bilet bulundu, sinema kapısındaki kalabalık bu sene hiç olmadı, desem, doğru olur. Her salon güzel değil, yenilenmeyen salon sayısı fazla, En iyi sinema Feriye onun da havalandırması çalışmıyor, zaten festivalden festivale açılacakmış. Bizim ülkede bi şey bi şeyi illa ki öldürür.  Ülkem tek tipe sevdalı. Evde sinema varsa, internetten iniyorsa,seyirci  salona yormaz kendini. gelelim son filmlere ;

ALT KAT (ONE FLOOR BELOW)  Romanya filmi, Dünya Festivallerinden, en iyi erkek oyuncu ce senaryo ödülleri var. Komşu komşunun cinayetine tanık oluyor, tam görmüyor ama biliyor ve susuyor, vicdan oyunları, “aman rahatım bozulmasın, vicdanım sussun” çabaları, illa ki sustuğumuz, görmezden geldiğimiz bir şey, ya da şeyler olmuştur. Bu film nasıl olunura bir örnek, ben beğendim, konu meşhur roman “suç ve Ceza” ile dirsek temasında diye okumuştum öyle. Tüm filmlerin süresini biletlerime yazdım, ne kadar oturacağımı bileyim diye, baştan koşullanmayanların gözleri gitti, geldi 🙂 Bu filmde yanımdakı tombul kadın, horul horul uyudu. Arada ben dürttüm, dermişim. arada yorgunluk ve sıkıntı içimizi geçiriyor ama, tüm film, baştan sona, ayıp ama, dermişim 🙂

BEN INGRID , Belgesl kuşağında Ingrıd Bergman belgeseli. Cannes’da mansiyon ödülü varmış. Çocuklarının anlattıkları, sakladıkları kiiiii hayatına giren her şeyi saklamış, resimler, mektuplar, karneler, pasaportlar, çocukların ödevleri, kartlar, doküman sayılabilecek her şeyi saklamış, pek çok da video var idi. Hiç bir ülkede kök salmayan, Avrupa Amerika arası dolanan, üç evlilik, pek çok sevgili yapan, iki Oscar ödülü bulunan, üç doğumda dört çocuk doğuran, onca güzelliğe, paraya rağmen Rossalinni tarafından terk edilen, 67 yaşında kanserden göçüp giden, hayatını sahneye endeksleyen … bir hayat. Gençliği annemin gençlik resimlerine benzer, hatta siyah beyaz halleri çok benzer, uzun idi ama zevkle seyir ettim. Çocukların anneyi güzel hatırlaması çok güzel.

YÜCE SEZAR (HAIL CEASER) Coen Biraderlerin filmi olunca beklenti yüksek, tam beklediğimizi bulamasak da sıkılmadan izledik. George Clooney, Ralph Fiennes sevdiklerimden olunca daha kolay oldu. Bir Hollywood stüdyosu, film çekimleri, kaçırılan baş rol oyuncusu, kapitalist sistem, komünist dayatmalar, kara mizan, dinden de alıntılar, onca günah dururken en basitine günah çıkarmalar … hoş bir vakit geçirdim, saydım. Pek tutmamış, sezona gelmeyecek imiş, diyorlar.

Böylece bir festivalin daha sonuna geldik, seneye ya kısmet 🙂

 

SİNEMA GÜNLERİ, FESTİVAL GÜNLÜĞÜ (1)


PhotoGrid_1460310113905

Bu sene otuz beşincisi düzenleniyor. Otuzbeş sene evvel ben yirmilerin başında, sinema çıkışı muhabbete kalan, gezmekten yorulmayan bıkmayan, usanmayan bir genç kız idim. Şimdi ; Elliyi ortalayan, sinema çıkışı “Ay beyim geldi, çocuklar da tabi ki, eve gitmem lazım” diyen,trafiğe sinirlenen, yollarda eni konu yorulabilen biriyim.Yıllar içinde bir sürü şey değişti, değişmeyen başka dünyaların bir sinema filmi olarak, iz bırakarak hayatımıza girip çıkmaya devam etmesi. Sinemada film izlemeyi seviyorum, festival seyircisini seviyorum. Bu seneki festival tanıtım filmi iz bırakan filmler ve onları dövme olarak vücutlarına kazıyanlar. “Akla kazınanı vücuduna kazıyanlar, bir film öyle iz bırakır ki ruhunda, kazırsın onu vücuduna” herkesin tercihi farklı, yaraları farklı, söylenmemişleri farklı. İzlediklerimiz onların kalbimize dokunan, aklımızda yer eden parçaları. Hayatımızda bir film gibi değil mi ? Peşinden gittiklerimiz, gidemediklerimiz sinemalarda 🙂 Filmleri kendim seçtim, kategori başlıkları var, her sene bir belgesel de izliyorum, Mayınlı Bölge, Antidepresan seviyorum, Dünya sinemaları favorim, bir kısmı Başka Sinemaya gelecek, bir kısmı DijiTürk’e. Bir kısmı da burada izlendiği ile kalacak. Meraklısına DVD de var, en popüler olanı indirme, onda da alt yazı sorun olabiliyor, bazı filmler geçici olarak alt yazılı oluyor. An itibariyle izlediklerimi paylaştım, Buyrun bakalım 🙂

VİCDANIN SESİ (CHAHARSHANBEH, 19 ORDIBEHESHT| WEDNESDAY, MAY 19 ) İran sinemasından. Coğrafyalar ayrı, dertler, çaresizlikler aynı dedirten bir film. Kayıp sayılan paraya yeniden kavuşan, bununla gazete ilanı verip de hayır yapmak isteyen bir adam, kucağında ölen bir çocuk, eski nişanlı, çaresiz hamile bir kız, toplum baskısı, hayata farklı bakış acısı, güzel bir film idi, zevkle izledim. İran sineması her yıl güzel filmlerle katılıyor, gelişmiş bir sektör zaten. Hem de onca imkansızlığa rağmen. 2015 Venedik’ten ufuklar ödüllü. Kategorisi Dünya Festivallerinden.

11 DAKİKA (11 MINUT )  Polonya sinemasından.11 dakika içinde bir araya gelen insanlar ve onları bekleyen ortak bir son. Yerinden oynayan bir  küçük çivi ile başlayan, domino taşları gibi yıkılan hayatlar.Bir sosisli sandviç satıcısından, bir film çekimi için anlaşmaya yapmaya hazırlanan ve araya sıkışan bir çok karakter hep birlikte bir felakete sürükleniyor. En iyi film ödülleri var. Hızla akan ve bu kadar insan nasıl bir araya gelecek diye düşündüren bir film. Güzel 🙂 Yıllara Meydan Okuyanlar kategorisi.

FLORİDA  Fransız filmi, dram ile komedi yan yana, yaşı sekseni bulan, bazen unutan, bazen de en olmadık şeyleri hatırlayan bir baba, gelip geçen bakıcılar, ondan sorumlu bir kız evlat, ölmüş ama öldüğü hiç konuşulmayan bir kız kardeş, yeni kuşak torun, yaşlılığın son noktası huzur evi. Çok duygulanarak izledim. Babam da alzheimer hastası idi, evre evre hatırladım izlerken. Kategori Antidepresan.

BELGİCA  2016 Sundance en iyi yönetmen ödüllü. Belgica bir bar adı, olay Brüksel’de geçiyor. İçki, müzik, uyuşturucu ve uyuşarak hayatlarını unutmaya çalışan çılgın dediğimiz insanlar. İki kardeşin ortaklığı, son noktalarda gelen ayrılıklar, büyüyen gelişen iş. Bir anda kendinizi o barın içinde buluyorsunuz ve bir köşeden belki de hiç bilmediğiniz, bir dünyayı izliyorsunuz. Barda canlı performanslar var, hatta Türkçe çalıp söyleyen bile gördük. Uzun ama hareketli bir film. Eliniz ayağınız tempo tutarken aklınız gidip geliyor. sanırım daha sonra vizyona da girecek, her yaştan seyirci izledi, seçtiğim filmlerin en uzunu idi ve zaman hızla aktı, film iz bıraktı mı ? bıraktı sanırım 🙂 Gençleri anlamaya çalışmak gerek, yaş aldıkça dünyamızın sınırlarını çok genişletemesek bile arada ufak tefek pencereler açmak gerek 🙂 Kategorisi Uluslararası Yarışmalar

YILANIN KUCAĞINDA (EL ABRAZO DE LA SERPIENTE ) Kolombiya sinemasından, bu yılın oscar adaylarından, siyah beyaz, belgesel niteliği de olan, Amazonu, yerlileri, kaybolan usulleri adetleri anlatan, sömürgecilikten dem vuran, kauçuk plantasyonları, misyoner Frankisken’ler … son şaman ve şifalı bitki arayışları, bir türlü uslanmayan Beyaz adam’lı bir film. Beş yılda çekilmiş, bir gezginin günlüğünden uyarlanmış, kendi ülkesinde 11 ay oynamış. Yönetmeni ve yapımcısı da var idi, açıklamalı, soru cevaplı, hoş bir etkinlik oldu.Kategorisi İnsan Hakları.

SUSUZLUK (JAJDA/ THIRST) Bulgar sinemasından. Uluslararası Yarışmalar kategorisinden, Bu gittiği otuzuncu festival imiş. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi, gösteride yönetmen, senarist ve yapımcı da var idi. Filmden sonra soru cevap yaptık. Çamaşır yıkayarak geçinen üç kişilik bir aile, kuraklık var, kuyu açmaya gelen bir baba kız ailedeki dengeleri alt üst ediyor, En iyi film ve görüntü ödülleri var, susuzluktan yola çıkıp aşka susuzluğa kadar gidiyor mevzu.

 

  

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑