MART 2018 GÜNLÜKLERİ


Bu da eski kullandığım resimlerden, büyük olasılık bir arkadaşındır, Mart ayına yakışır, Bahar canlanmak demek , tabi ki de ilk olanı, son olanı sonumuz gibi. Karşılaştırmalı Martlar bunlar, bir önce ve sonra aynı ay, aynı telaşlar, aynı ruh halleri mi acaba ???? değildir, her yılın bir önceki yılı kapatıcı özellikleri var, büyüyoruz, uslanıyoruz, olgun ve dolgun bir görüntü de cabası, saçlarda beyazlar, göbek çevresinde yağlanma … hayat her şeye rağmen yaşamaya değer! Tadını çıkaralım lütfen de kırktan önce bu duygu gelişmiyor.

01 MART

SERGİ, SİNEMA, TİYATRO, KİTAP
Gezdim, gördüm, izledim okudum, iyi de yaptım, şimdi tavsiye ediyorum;
Aksanat’da Garip Meyve diye bir sergi var, geri dönüşebilen her şey görsel olarak geri dönmüş, içinizdekileri dışa dökülünce nasıl değişir, dışımızdakileri içimize nasıl yansıtırız, ne gördük, ne düşündük, gerçek var da tanımı neye göre gerçek … bir anlamazlık, anlatamamaklık, anladım sanmalık halinde geziyor insan. “İnsan ve büyük bilinç dışı, insan ve ortak bilinç dışı, insan ve söylenleri, insan ve gerçeği: Garip Meyve!” Diye bir açıklama da var 😄
YKB de Sabahattin Ali sergisi var ve illa ki gidilmeli, çok güzel tasarlanmış, Sabahattin Ali’nin yaşadığı şehirler, şarkıları, şiirleri, resimleri, mektupları… hele tren kompartmanı gibi düzenlenmiş bölüm çok hoş, gidilesi, görülesi, şiddetle tavsiye edilir, ücretsiz sergiler 😊
Alyoşa oyununu izledim, Aliye Berger’in hayat hikayesi, Füreyya, Fahrinisa, Aliye, Cevat Şakir… yakın akraba olunca, hepsi de bildik, hem magazinsel, hem sanatsal aile, Devlet Tiyatrosu Tekel Sahne’de dekor için masraftan kaçınılmamış, güzel oyun tek perde, gidelim ki Yaşasın Tiyatro!
Beyaz da artı sahnede özel tiyatro, Deniz Çakır aynı Yaprak Dökümü’n deki gelin, hiiiiç gelişmemiş, hoş ve boş vakitlere göre
I, Tonya; gerçek bir buz patenci hikayesi, Amerikan tarzı gerçek, bayılmadım ama sıkılmadım da, başka sinemada
Hakaret; Bugün izledim, oscar adayı yabancı dildeki filmlerden, bir Orta Doğu Hikayesi, Filistinli, yahudi, Lübnanlı, iç savaş, adalet, insan olmak … güzeldi.
Resimdeki kitapları okudum, hepsi bir birinden güzel, alıp başını gidiyor, başka dünya geziyorsun da problemlerin insanı, toprağı değişik, konusu aynı.
Eeeeeeey sanat ve edebiyat; Besle bizi, doyur gözümüzü, incelt ruhumuzu, sevdir acılarımızı,paylaştır yüklerimizi … hatırlat insan olduğumuzu.

 

04 MART

Görmezden gelmek; Kaçış yollarının en kolayıdır, uygulama alanı geniştir, kendi içinde ikiye ayrılır, yok sayarak görmezden gelme, var sayarak görmeyi erteleme. Birincisi inkardan gelme de sayılır, muhasebenin temel ilkesi; para yoktan var olmaz, var ise kaybolmaz. Hayatta bir muhasebe olduğu için, sonuçlarını yaşadığımız bir şeyin aslını inkar etmek ne cemaatlere üye olmakla ne de günde 5 saat yoga ile … düzelmez, yani, iç huzuru sağlamak diyorum, bilmekten, kabul etmekten, çare aramaktan gelir. Var olana göz kapamak büyük vicdan savaşlarının sebebidir, vicdanın gözle görülmesi incelik işidir, göstere göstere vicdan olmaz, vicdanın resmi bulunmaz, kaç “like” aldığının sayısını eylem belirler, eyleme geçenlerin vicdanı red etmesi hakkı da vardır, buradaki vicdani red başka redler ile istenirse karıştırıla bilir, üstüne bir bardak limonlu ılık su içilirse,kara bulutların altında bir pencere önünde, pazar uykusu uyuyan, gündüz insan gece hırt gençlere tıkırtı yapmamaya özen gösteren annelere konu olur 🙂
Cümleten günaydın, dün gece Merkür ile Venüs kavuştu, Terazi Burcunda güzel şeyler olacakmış, gökten güzellik yağmasını bekliyorum, kötülük burnumuzun dibinde ilen iyiliği uzak yollardan beklemek de yaman çelişkiler arasında. Kış da bitti, kutuplara bile (-5) ile bahar geldi, Kuzey Avrupa cezalı, bizde de kısa süreli tuhaf sağanaklar var, tabi ki de dünkü tufanı kaçırmadım, arabada cama silecek yetişmedi, alt yapısız yollarda oluşan göller, buji ıslanmalarına yol açmış idi, sağa çekenleri hemen bildim 🙂)))))
Eski arkadaş grubunda yemekli bir toplantı vardı, mısır ekmekli, karalahana dipleli, hamsili pilavlı, kuru bamya çorbalı, profitrollü … eve tartılmadan girdik ama çıkarken bir fark hissettik, ev sahibi ev yapımı vişne likörünü unutmuş, ben de minik bir boşluk var diyordum, kendi kendime 🙂)) Eski arkadaşlıklar güzel, sohbet, anı, hatıra, güncel …derken güzel saatler geçirdik, her şeyin çok güzel olduğu nadir zamanlardan biri idi, hissettik de.
Hayatta yük olan şeyleri tespit edip hayatından çıkaracaksın, insan, eşya … hiç fark etmez, at gitsin.
Mızmızlanıp, şikayet etmek bir şeyi çözmüyor, baş ağrısı, karın ağrısı, can sıkıntısı yapıyor, ölümden gayri her şeyin çaresi var, neticede bir ömrümüz var, süresi belli değil, uzadıkca kalitesi düşme ihtimali yüksek, kısa ise de tadını çıkarmak gerek, “tad mı kaldı” diyenler de haklı, yine de kıyıda köşede bir lezzet buluna bilir, iyi bakmak gerek.
Gülmek, sevmek, iyi dileklerde bulunmak, hoş görü ekip biçmek bunları çoğaltmak gerek,amaaaaan, her işin başı sevmeyi bilmek, sevmek üstüne hesap kitap yapmamak, karşılıksız yaptık sanım, karşılığını beklemek de iç ağrısı.
Amaaaan işte her pazarın bir pazartesisi var, içinde ben varmıyım??? diye bilmeden, hayata yanlış yerden asılmalara boş verelim, elimizden gelenlerin güzel olması için çabalamak bile yeter.Bilmem anlata bildim mi, yanlış anlayanlar hiiiiiç anlamadım saysınlar, ben; “anlat, anlat heyecanlı oluyor!” diyenlerin peşinde miyim acaba ????? İnsanın canı arada mantarlı mantı pişirip bazı kişileri çağırıp yedirmek istiyor, suçumuz da iyi yemek yapmaktan öteye gitmez o zaman 🙂

05 MART

Her şey bir rüya olsa unutarak uyansak” ah olsa da diyemiyoruz, bir sabah unutarak uyanmak ihtimalimiz var ama iyi yönde değil, Unutmak beynin bir eylemi, keyfi gibi görünse de beyin çok seçici, bilinç altı ile iş birliği yaparak bizi kandırmaya devam ediyor, unuttum sandıkların hortlarken, unutmam dediklerin kayıplara karışıyor, bazı lüzumsuz görünen hatıralarım var, hatırlamak hiç bir işime yaramıyor ammaaaa ruhumun iç derinliklerinde bir yaraya tekabül ettiğinden hazar, her daim canlı.
Dün merkür ile venüs karşılaşmadı, bence çarpıştı, hatta merkür geri gitmeye başladı Aaaay berbat bir gün oldu, planlar ters bile gitmedi, alt üst oldu ki bu durumda bir hareketle eski haline gelmesi lazım ama planların hasarlı parçaları var, telafisi olmayanlardan desem de abartmış olurum ama olmadı, olanlar uymadı … bugünü istemiyorum, silelim, yeni baştan deneyelim! yapamıyoruz, yapılmış günleri yapılandırmak her yaşta zor, yaşlandıkça daha mı zor bilmem, yaşlanmak, kalabalıklaşmak ile beraber gelince, her kafadan çıkan seslere ancak Rap tarzı şarkı yazılıyor 🙂
Yani; kılıcını kuşanmışım da yel değirmenlerini kafaya takmışım da, yanıma bir de Panço uydurursam zafere doğru kaçar mıyım, yoksa zafer benden mi kaçar, bugünlerin yarınları da var mı, dünleri ne yapacağız … diye ipe sapa gelmeyen sorularıma un arıyorum, o iplere serip, göle de maya atmaya gideceğim, kürküm var, onu da yemeğe götürüp, bana damdan düşeni getirin, diye tutturacağım.
Bugünü güzel yapacak bir şeylere ihtiyacım var, proton bombası hapımı yuttum, midemi yola koyup, ardından evi yola koyup, kendimi de bir araya şıkıştıracağım hazar.
Günler gelip geçer, biter bir gün kabus geceler, bu daaaa geçeeeeer! Sen bana haberler ver, Neeee habeeeeer! daha daha ne habeeeeerli bir kahve içsek de kendimizi kendimize gelmiş saysak mı acep ??????
Yepyeni olduğunu iddia eden pazartesinin geçmiş pazartesiler artığıyım, başımın çaresine bakmak benim başımın işi,
Haydi o vakit, aşk ile günaydın diyelim, bi gayret olacak sanki, az yalan dolan, üç maymun, çok kırılsa da bir şey olmayan hayaller ile…

08 MART

Kadın olmak; çoook geniş kapsamlıdır, tarifi reçetesiz, çilesi düğüm düğüm, savunması aciz, sırtını yasladığı babası, kocası, abisi yok ise acayip yalnız, dul, müzmin bekar ise devamlı aranan, kanunlarda kurallarda toplu iğne başı kadar yer tutan, evde, işte her yerde her hizmeti veren, sana ne ile bana ne den sürekli nasipsiz, sırtında sopası, karnında sıpası olanı makbul, şişmanı alay konusu, yaşlısına ölse diye bakılan, yalnız yaşayanı itin kopuğun haklı gözetiminde, mirastan dine dayandırılarak mahrum, gözü yaşlı, hıncı içinde saklı, direneni cehenneme direk olandır!!!
Öyle, kızlarımıza öz güven neymiş öğretelim, hak arayışlarının önüne geçmeyelim, şiddet gördüğü zaman arkasında duralım, erkek nesline oğluna, kocasına, babasına, erkek kardeşine esir olmamasını öğretelim, okutalım, iş sahibi olsun, ekonomik özgürlük nedir bilsin ve onları gerçekten çok sevelim, kızlarımız hayatımıza renk olsunlar ve bu renklerin gökkuşağı gibi dünyayı sarmasında bir payımız olsun.
Günsüz kadınlardanım, her gün kutlama yapacak güzel şeyleri tüm kadınlar için isterim, eğitim şart! diyorum, bi de Günaydın, gün içine tam sayfa, çok renk olsun 💕💕💕💕💕

13 MART

Sabahlar da değişiyor, kalkış biçiminde fark var, “Ne giysemden, ne pişirsem” e oradan da “nerem daha çok ağrıyor” ağrıyor sabahlarına geliyorsun, kalkmadan kendimi etraflıca bir dinliyorum,sorular soruyorum, “kolum, bacağım iyi misin, gözüm kulağım iş başında mısın, elim ayağım hazır mısın, aklım başımda mısın…” Şimdilik cevaplar ikna ve tatmin edici 🙂 Sonra da radyonun kulağını bükerek güne başlıyorum, bazen en önce çamaşır makinesine el atmış da ola biliyorum, sıralama çok mühim değil, her şeyin ve herkesin sırası geliyor, sıra bekleyenler ile sırayı hayata geçirenler aynı özne değil, sıra bekleyenler her zaman canlı bile değil, sıra ile can verdiklerimiz var.
Amaaaan sabah sabah yine çarşafa dolandım, insan böyle işte, esas söyleyeceklerini söylememek için çevirmediği dolap kalmıyor, bunlar dilsel dolaplar, kalp ile çelişkili genelde.
Ne demiş Kenzaburo Oe; Kendini kandırma zehrini bir kez tadan insanlar, bir daha kendilerini asla kurtaramazlar …
Doğru demiş, kendine yalancı olmak ile başlıyor her şey, itiraf etmek ile af etmek arasında ne kadar fark var ????İkisi bir arada bir tek kendimize olur, kendine itiraf et, sonra da kendini af et, Zor ama zorunlu iş. Bunu yapmadan, yapamadan gidenler var. Küs ölmek ile pür barışık ölmek arasında ne fark ola bilir???? birinde ruh hafif, yağ reklamındaki gibi havalanıp bıraktığı dünyayı gezerken, diğeri ayağına taş bağlanmış gibi dip üstüne dip mi yapar ?????
Sabahın derin konuları bunlar, dünya derin olmaya değer mi, üstünden doğru yaşayıp gidenler ile hırs ile ihtiras ile gününe gün yüzü göstermeyenler arasında enerjiden öte farklar var, “ölümün tek gerçek olduğu bu dünyada:” deyip iki nokta üst üste koyup, çekilelim, devamı herkesin kendine özel olsun.
İnsan her gün kendine”bu günden itibaren hayatım için neler yapa bilirim” diye sormalı, hayat her güncellenmeli,ölüyoruz ve öldürülüyoruz, hem de isteğimiz dışında bi de öldürenler var ki onlar ayrı safta.Pet şişeler kadar uzun değil ömrümüz, aman olmasın da her şey yeteri kadar, bıkmayalım, bıktırmayalım.
Dün yerlere yapışarak temizlik günümdü, eşimde yıl başından beri evde, çoooook zor günler, dersem, zorluğu nerede diyenlere ne cevap verecem, isteyene uzuuuun uzuuuuuun özelden yazarım 😀
Yaşlandıkça annemin huyları canlanıyor üstümde, Rahmetli babam vakit namazlarına camiye giderdi, her geldiğinde rahmetli anam çoraplarını yıkar yenisini verirdi, eve gelinde ev üstü, doğru mu giydi, kontrol felan , uzun işer idi, öğleyi ikindiyi bir yapsın isterdi, “kendine arkadaş et, caminin bahçesinde otur, yürü …” diye adamı yönlerdirirdi, dün eşimi markete yollarken, biraz da yürüyüş yap! diye tembih edince kendi kendime çok güldüm.
“Hayat öyle ya da böyle, hatta şöyle bir şey” demekle şeyleri şey olmaktan kurtaramayız 🙂 “Şey” önemli, manası, işlevi kaçamaklardan kaçarken kazaya denk gelmek gibi bir şey 🙂))
Silah satışları son beş yılda yüzde 145 artmış,Ülkem pazar için bir fuara çıkarma yapmış, Satıyoruz yani, Sen insan haklarında Moritanya’nın bir altında, Bahreyn’in bir üstünde 130.cu sıra ol, ve silah üretmeye hız ver, Tuhaf diyemeyiz. Uyuşturucu günden güne artıyor, yaşamak için kafaların uyuşması gerek diye düşünenler ve bunu ticarete dönüştürenler her zaman var, 80 ülke de seri üretim varmış.
Kafaları uyuşturmadan kullanma yollarını bulmak gerek, illa hap atmak, cigara sarmak gerekmiyor, tv izlemek de bir uyuşturma tarzı, sinemaya gidelim, tiyatro seyir edelim, okuyalım, içlerinde en ucuzu okumak, kitap ucuz değil ama güzel kütüphaneler, ücretsiz etkinlikler var, kafayı dağıtalım ama kendimizi dağıtmadan, kafayı nerede nasıl, neyle dağıttığımı sonra toplu yazarım, geziyorum, okuyorum, seyir ediyorum yani 🙂
Darısı başınıza, Günaydın 

17 MART

 

Varlığı süreklilik arz etmeyen, yokluğu bunalıma düşürmeyen gelip geçici alışkanlıklarım var. Bir zaman alışıyorum, sonra bırakıyorum. Sıkılıyor muyum, modası mı geçiyor, güncellenince yenisi mi geliyor… bilmiyorum, istesem bilirim de gerek de duymuyorum, dünya üstüne felsefem; “ne esir düşeyim, ne de esir edeyim, öyleeee yumuşak yumuşak, en fazla tatlı sert, olmadı alıp başını kahretmeden git…”
İnsandan ilaç yapanlar hayatın içine tükürenlerin en önde gideni, onlarında önünde “baskın karakterler” var, gerisi sürü dersek kaç koyun çitten atlamıştır???? saya bilir miyiz 🙂))
Bir şeyi bir şeye bağlayıp, yokluğunda yok olacağını sanıp da yok olmadıklarını görünce kalmaya uyum sağlayamayanlar!!! Nedir sizden çektiğimiz, dünya oyun bahçeniz, insan oyuncağınız, fıtratınız; Kıskanç, karakterinin inkarcı baskın, huyunuz mantarlı, suyunuz aleni zehirli, havanız poyrazdan lodosa, gücünüz karanlık, desteğiniz sürünüz … aaaaay aaaaay say say bitmez, arada sözü geçen mantar bir filmden aklımda yer eden, aslında iki filmde geçen, geçtiği gibi de yol gösteren 🙂 Onu etkinliklerimi yazarken yazarım, Film hala sinemalarda, heves kırmayalım, ön yargı beslemeye sebep olmayalım yargı bağımsız olsun.
Her şey, herkes bağımsız olsun, bağımlılar ipi uzun tutsun, instagramda beni takip eden bir büyücü var, sosyal medyanın bu yanı menfaat üstüne, hiç tanımadığınız biri sizi takip ediyor, “aaay ne hoş, ne güzel havası!” ile nezaketen sen de takip ediyorsun, sonra o seni siliyor, ama sen takipçi kalıyorsun,bu da bir yöntem, artık tanımadıklarımı takip etmiyorum, onlar istedikleri kadar takipte kala bilir, “takibe takip” e sınır getirdim 🙂))) Aaaay çok da tın! Hayatta yaptıklarını sergiye koyanlar, çaktırmadan işlere müşteri arayanlar, egosunu basamak yapanlar, yalanarak yaşayanlar derken yalakaları besleyenleri kast ettim, siz var ya siiiiiiz, dünya batmadan batasınız!
Biraz da magazin; Trump’ın büyük oğlan boşanıyormuş, 2005 den beri beş çocuklu eş, medya baskısı ve seyahat fazlalığını sebep olarak sunmuş mahkemeye, şiddetli geçimsizlik bir yerde gizli 🙂 Doğan grubunu Demirören grubu alıyormuş, Hürriyet, Fanatik ve posta yayın hayatına başka mecralarda aynı şekilde daha da aşırı bağımlı olarak devam edecek hazar, “param olsa ben de gazete alırdım” demek için kaç şart gerek ???? Çin’de bir kadın 20 saat telefona bakmış, beyni bir şey olmuş, şimdi ona hastanede bakıyorlarmış.
Az da güncelle kararalım; ABD nin yeni dış işleri bakını, eski CIA başkanı, Ölüme en yakın işkence ağza buruna ıslak havlu koymada bir numara ama nasıl yaptığına dair belgeleri yok etmiş, İran’a düşman, genelde İslama düşman, En çok da iklime düşman, doğayı sallamıyor, Dünyanın eeeen zengin kardeşleri olan Koch ‘ların sözünden çıkmaz diyorlar. Ne diyelim bunun neresinde hayır var, görmeye ömrümüz yeter sanırım, bu arada en az kendi kadar kötü Bayaaaaan yardımcısı yerine başkan olmuş.
Artık ordan sallanan füzeler, buralara düşünce Yani İran’a mülteciye mülteci katarız, Karşımdaki lüks evler genelmiş, kapıda nikah, asansörden başlayan halvet, sabahlara kadar ışıl ışıl daireler, nur saçıyorlar caddeye, Buraları bekleyen ahlak bekçileri isterük! Metrobüsü, parkı bırakın badem gençler, günahın büyüğü buralarda, aaaah bi de gazetem olaydı, tanıdığım benden daha iyi olan biri ile, benden az daha geri başka biri ile neleeeeer yazardık, neleeeeer, aaaah aaaah elimize ne Seda’lar, Ne Serap’lar, ne Müge’ler su dökemez, aaaaay gizli potansiyel miyiz biz 🙂)))))
İçimize asılan kandilleri ılık limonlu su ve bahar güneşine emanet ettik, bir bir sönerler artık, gün ışığı ile aydınlanma ile yetinir miyiz kiiiii????

19 MART

Varlığı süreklilik arz etmeyen, yokluğu bunalıma düşürmeyen gelip geçici alışkanlıklarım var. Bir zaman alışıyorum, sonra bırakıyorum. Sıkılıyor muyum, modası mı geçiyor, güncellenince yenisi mi geliyor… bilmiyorum, istesem bilirim de gerek de duymuyorum, dünya üstüne felsefem; “ne esir düşeyim, ne de esir edeyim, öyleeee yumuşak yumuşak, en fazla tatlı sert, olmadı alıp başını kahretmeden git…”
İnsandan ilaç yapanlar hayatın içine tükürenlerin en önde gideni, onlarında önünde “baskın karakterler” var, gerisi sürü dersek kaç koyun çitten atlamıştır???? saya bilir miyiz 🙂))
Bir şeyi bir şeye bağlayıp, yokluğunda yok olacağını sanıp da yok olmadıklarını görünce kalmaya uyum sağlayamayanlar!!! Nedir sizden çektiğimiz, dünya oyun bahçeniz, insan oyuncağınız, fıtratınız; Kıskanç, karakterinin inkarcı baskın, huyunuz mantarlı, suyunuz aleni zehirli, havanız poyrazdan lodosa, gücünüz karanlık, desteğiniz sürünüz … aaaaay aaaaay say say bitmez, arada sözü geçen mantar bir filmden aklımda yer eden, aslında iki filmde geçen, geçtiği gibi de yol gösteren 🙂 Onu etkinliklerimi yazarken yazarım, Film hala sinemalarda, heves kırmayalım, ön yargı beslemeye sebep olmayalım yargı bağımsız olsun.
Her şey, herkes bağımsız olsun, bağımlılar ipi uzun tutsun, instagramda beni takip eden bir büyücü var, sosyal medyanın bu yanı menfaat üstüne, hiç tanımadığınız biri sizi takip ediyor, “aaay ne hoş, ne güzel havası!” ile nezaketen sen de takip ediyorsun, sonra o seni siliyor, ama sen takipçi kalıyorsun,bu da bir yöntem, artık tanımadıklarımı takip etmiyorum, onlar istedikleri kadar takipte kala bilir, “takibe takip” e sınır getirdim 🙂))) Aaaay çok da tın! Hayatta yaptıklarını sergiye koyanlar, çaktırmadan işlere müşteri arayanlar, egosunu basamak yapanlar, yalanarak yaşayanlar derken yalakaları besleyenleri kast ettim, siz var ya siiiiiiz, dünya batmadan batasınız!
Biraz da magazin; Trump’ın büyük oğlan boşanıyormuş, 2005 den beri beş çocuklu eş, medya baskısı ve seyahat fazlalığını sebep olarak sunmuş mahkemeye, şiddetli geçimsizlik bir yerde gizli 🙂 Doğan grubunu Demirören grubu alıyormuş, Hürriyet, Fanatik ve posta yayın hayatına başka mecralarda aynı şekilde daha da aşırı bağımlı olarak devam edecek hazar, “param olsa ben de gazete alırdım” demek için kaç şart gerek ???? Çin’de bir kadın 20 saat telefona bakmış, beyni bir şey olmuş, şimdi ona hastanede bakıyorlarmış.
Az da güncelle kararalım; ABD nin yeni dış işleri bakını, eski CIA başkanı, Ölüme en yakın işkence ağza buruna ıslak havlu koymada bir numara ama nasıl yaptığına dair belgeleri yok etmiş, İran’a düşman, genelde İslama düşman, En çok da iklime düşman, doğayı sallamıyor, Dünyanın eeeen zengin kardeşleri olan Koch ‘ların sözünden çıkmaz diyorlar. Ne diyelim bunun neresinde hayır var, görmeye ömrümüz yeter sanırım, bu arada en az kendi kadar kötü Bayaaaaan yardımcısı yerine başkan olmuş.
Artık ordan sallanan füzeler, buralara düşünce Yani İran’a mülteciye mülteci katarız, Karşımdaki lüks evler genelmiş, kapıda nikah, asansörden başlayan halvet, sabahlara kadar ışıl ışıl daireler, nur saçıyorlar caddeye, Buraları bekleyen ahlak bekçileri isterük! Metrobüsü, parkı bırakın badem gençler, günahın büyüğü buralarda, aaaah bi de gazetem olaydı, tanıdığım benden daha iyi olan biri ile, benden az daha geri başka biri ile neleeeeer yazardık, neleeeeer, aaaah aaaah elimize ne Seda’lar, Ne Serap’lar, ne Müge’ler su dökemez, aaaaay gizli potansiyel miyiz biz 🙂)))))
İçimize asılan kandilleri ılık limonlu su ve bahar güneşine emanet ettik, bir bir sönerler artık, gün ışığı ile aydınlanma ile yetinir miyiz kiiiii????

21 MART

Bugün günlerden İlkBahar Ekinoks’u, geceler kısalacak, günler uzayacak, Kuzey Yarım Kürede de Güney yarım Kürede de birbirinden farklı baharlar var, ekvatorda gölge sıfır,Kuzey kutbu 6 ay gündüz, Güney kutbu 6 gece, Güneş ışınları Ekvatora öğle vakti dik düşerken yakınlık derecesine nasiplenecek ülkeler, bu ekinoks’un benzeri hatta tersi Eylülde yine gelecek, Haziranda ise Gündönümü var,İşte böyle böyle dönen dünya içinde yaşaya bilenler harıl harıl mutluluk ararlar, sevdayı kuşun kanadına koyarlar, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” diye savaşlar çıkarırlar, “rabbena hep bana!” diye türkü tutturanlara el çırpanları bir çarpan olur, çarpılanlar çarpı haline gelirken, çarpan parayı bitirene kadar “out” olur, sonra gelir az kılık değiştirir, yine çarpar, Son günlerdeki çiftlik Bank aslında çooook tanıdık ve bildik, kısa yoldan, emeksiz zengin olucam hayali kuran salaklar sağ olsun, Yakındaki bir Bankadan maaşımı çekiyorum, teyzeler, amcalar habire defter işletmeye geliyor, hazar kefen parası, artık nasıl bir kefen ise, kimseye faydaları dokunmaz, ama parayı poşete koyup balkondan atarlar 🙂 Eğitim şart da neresinden başlanacak bilemiyorum.
Bahar geldi, takvimlere göre yeni, erken açan ağaçlara göre epey oldu, arada gider gibi olsa da artık, bahar, kalbimize, gönlümüze, ruhumuza bahaaaaar!!!! olsun diye diliyorum. Her yerimizde çiçek açsın, çiçek olalım, kadınlar zaten çiçektir, çiçekleri ezmeyelim, üstüne basmayalım, gübreyi dibine koyarken aklımızdan üstüne işemek geçmesin di mi.
Aaaaay bu dünya ıslah olmaz, bu dünyanın içindeki insanlar dan hiiiiiiç bi şi olmaz da diyesim gelmiyor, olan var, olmayan var, olsun diye çaba harcayan, olmadığı yerde küsüp kaçan, “olacak, inşallah” diye umutlanan, umuduna filit sıkılmasına katlananlar var,varlar her zaman ağır basmaz, var ile yoktan denge kurulmaz. Yaaaa işte bunlar heeeeep mutluluk ve mutsuzluk hesabı, Yaşamak zaten bir hesap kitap işi, “sağlamcılar diye bir grup var” durumu tam ifade etmez, herkesin sağlam bastığı yerler var.,
Dün Dünya Mutluluk Günü imiş, biz bi kaç arkadaş bilmeden mutlu olduk 🙂Yemek, sohbet, sinema ile üçledik. Kaybedenler Kulübü Yolda gitmeye değer, şahane değilse de çekimleri güzel, Nejat yaşlanmaktan öte çökmüş, Daha da filmine gitmem, benden on yaş küçük biri benden 20 yaş yaşlı sanki, yaşadığı hayat, felan fistan ama bir oyuncu neticede, bir sene daha geçse, gözlüklü, değnekli, beli bükük olur, demek ki bu arkadaş yaş aldıkça hoşlaşanlardan değil, bir de öylesi var, yıllar geçtikçe yıllardan pay alanlar. Yine de güzel olmuş, Hayata Sarıl Lokantası da iyilik merkezi, evsizlere çorba için, yiyin için, askıya da çorba koyun, hoş mekan, yemekler güzel, yeri küçük ama sevimli, hizmet ağır ama kimsenin umrunda değil, mekanda iyilik enerjisi var,
Mutluluğun da mutsuzluğun da mimari insan, hayatı “höt” demek hem kolay değil, hem de gereği yok, hayat sana “höt” diyor ise şavaşa hiiiç gerek yok, on şartı bir araya getirip on dakika mutlu olacağına, her şart için ayrı ayrı on defa mutlu ol!!!, Budur, Sabah aforizması 🙂 Çok da şeyedmemek lazım, daha önce demiştim, ısrarcıyım,
Baharınız bahar ötesi olsun, artık nasıl olacak ise salladım cümleyi ama elbet bir yolu vardır. Kahvaltı bile mutluluk sebebi değil mi?????

23 MART

Bazı sabahlar kızımın yatağının üstündeki yastıkları dizerken bile yoruluyorum, hemen pencere önüne çökesim, uzun uzun binanın önünü çimenlere süpüren apartman görevlisini seyredesim, süpürgesinden geriye dönesim geliyor. süpürge eski zamanlarda gelinlerin çeyizinde bile vardı,hatta Edirne’ninki meşhur diye bilirim, evlere sarısı, sokaklara çalısı.
Evlerden çıktı gitti, sokaklarda tek tük, artık sokaklarda elektrik süpürgesi gibi çok sesli bişi ile temizleniyor, hele İstiklal‘de on dakikada bir.Süpürge deyince Tatlı Cadı ile Mary Popkins ‘ i de hatırlarım, ikisi de cadı, biri ev hanımı, biri dadı, biri kitap, biri dizi.
İşte böyle yorgun sabahların verimliği değil de derinliği oluyor, hatıra atına binip, bir kara ormana dalıyorsun, karanlıklarda el yordamı ile bulduklarını ışığa taşıma çabası, bir çeşit yüzleşme. Çünküüüü hatıra dediklerimizin izi vardır ama çoğunun izini sürmeyi canımız çekmez, canımızın acıdığı bir yerleri vardır. Neden insan; Onca çaba ile mutlu olup da onları hatırlama listesinde başa tutturamıyor, tutturanlara da “görmemişin bir mutluluğu olmuş..” diye kınıyoruz o da ayrı. Aslında mutluluğa giden yollara taş döşeyenleri unutmuyoruz, Buna bir çeşit kinlenme de diyebilir hemen arkasından inkar ederiz. Dünya insanların çelişki ve ilişkisinden ibarettir. “Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa, sabah olup uyanınca, her şey yine aynı kalsa” diye şarkılar söyleyenler dünün içine tükürenler,ya da dünden tükrük yağmurunda kalanlar. Amaaaaan pişmanlıklar, özlemler, keşkeler,bitmeyen beklemeler … işte bunlar kafayı sıyırma elemanları, eleman yok aslında duyguların askerleri var.kur ordunu, tak kafana, çat çat söyle,sinseralla ol planlar eyle, sonra da öl.Budur!
Peki bu burada mıdır???? Bunun şu ile ilgisi, o ile çelişkisi bizle sizle birlikteliği, onlara etkisi … beni neyler, neylerse güzel eyler mi, eylemek ile eğlenmek arasında ne fark var, çoooook diyenler şu yana, yooook diyenler bu yana, ben ortada, birbirinizi yedirme moderatörüyüm! Nasıl bir yeme içme dünyası, tüm sofraların ana yemeği insan, insanları toprakları ile yeme modası hiiiiç geçmiyor, midelerin işi kalmadı, doğrudan bağırsak gayri, ne yesen sıçtığına bok deniyor. Ziyan olmasın diye onu yiyenlerin yüzünden dünyanın iki yakası bir araya gelmez, amaaaan zati yuvarlak, zateeeen dönüyor, zateeeeeen eskiyor, zateeeeeen ….
Tam da yatağa geri dönüp, kafayı yorgan altına gömüp, karanlık ama sıcak bir dünyada renkli hatıra filmi izletip, kafaya takılacaklardan toka yapma sabahı ama “yapmamayı tercih ederim” dedim ve net konuştum, net yazdım, Nerde kalmıştık? kaldığımız yere işaret koyduk mu? Yoksa hep aynı yerden mi başlıyoruz? Kuzum, bu leveli geçelim artık! Neeeee!!! yardım için indirimli satışlar mı var?, Oyunda bile kandırılmış olmak, anlatıla bilir ve açıklana bilir bir şey,kiiiii kandırılmış olanlar kanmaya meyli olanlardır, kabahati başkasında aramak onların fıtratında var.Neyse
BON JOUR!

24 MART

Mart ayı, hatırımızda kaldığı gibi, bahar umutları zorluyor, hatta mart ayı umutların elenme ayı, sabahları sisli, yağmurlu soğuk, öğlenleri adeta yaz, ki çoğu zaman, akşamları soğuk kış havasında. Mart ayı derd ayı, derd üstü murad üstü, Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, Mart insana papucunu ters giydirir… gibi çeşitleme yapmak mümkün deeee ne kadar çok okuduğunu anlamayan, anladığını yanlış anlayan, ters köşeden üstüne alınan, eziklik üstünden duygu sömürüsü yapan , bi tek kendini çok akıllı sanan, yete düşmüş çenelerini tanımayan … insan var.
Aaaaay kahrolsun WhatsApp grupları! Bildiğin yemekteyiz gibi olanları var. Bazı insanların kendinden akıllı telefonları olduğu da acı bir gerçek 😔
Aaaah aaaah atın beni denizlere!!!

26 MART

Eeeeeey Günlük!!!!
Ne haldeyim, biliyor musun ???? Ben anlatmazsam ne bileceksin, ancaaaak sana bilirsin, Karlar dünyaya yağmaz iken, dünyama yağmaya devam ediyor, Kira gelirlerinde Vergi indirimi %25 den %15 e bindirilmiş, vere vere kalmadı! Ne istediler de vermedik???? Verdiklerimiz yetmedi, daha çoğunu taahhüt edenlerin kıçına don olmaktan, bir tık daha fazla giyine miyoruz, Giydire giydire lokum dağıtacaklar ruhumuza, Yaaaa lokum da kötüye kullanıldı, yani şahsiyeti şahsi olarak zedelendi. Anadolu’da kutlama için lokum dağıtılır, iki püskevit arasında,” ağzımız tatlandı, sizin de tatlansın ” diye, en çok doğumlara yakıştırırım ben, Aaaah güzel olan her şey atına binip gidiyor mu, kovuluyor mu, kovalanıyor mu, Heeeer şeyi kattık tazzikli su ile gaz dumanına, arada kayboluyoruz, Bugün gökten toz bulutu yağmurla karışık yağacakmış, yağmasa da gaz olarak bronşlarımıza dolacakmış. Açık havayı az kullanın! diyor, çok bilenler.
Bugün pazartesi ama bana salı, sular 20 saat kesilecekmiş, tesadüf haberim oldu, dünden yere yapışıp temizleme işlemini, yaptım, Bugün temizim, Yani 🙂 Ama ama amaaaaa!!! ruhum ne olacak, ruhuma habire çamur atma eylemi var, “Şeker vatandır, vatan satılmaz!” iyi bir slogan ama şekerin eridiğine şahidiz hepimiz, Eylem eylem üstüne, en üstüne söylem, sonrasında gizli kapaklı işler, mesengere videolar, okunması gerekli aydınlamalar, zincir olacak selavatlar, çook gizli olan el altından yayılanacak bi şiler … Hiiiiiç açmıyorum, okumuyorum, gereksiz ve kifayetsiz buluyorum,
İnsan ne kendini ne de karşısındakini biliyor, daha doğrusu bilmek istiyor, Rahmetli anamın dediği gibi: Kör hafız ne bellerse onu söyler!
Göz açmak yetmiyor, gözü doğru baktırmak da gerek, Ayrıca 5 duyu bir bütün, tek tek kullanılınca bağımsız olmuyor, Ağzına atıığın lokmayı, görüyorsun, kokusunu alıyorsun, ağzına attığında çıkan sesleri duyuyorsun, emir geliyor, tadını alıyorsun.
Her şey hayatta zincir, hatta saadet zinciri 🙂)) İnternetten sağılan inekler telef olmuş, parasını içinde faiz geçmiyor diye kar payına yatıranların parası yattığı yerden kalkamamış, iyi niyetle “en az beş sene” diyor, yatakcı başı, o da yeni yatıranlar olursa, salak ağaçları bile varken, heeeer mevsim, zamansız güneşe kanarken, tekrar tekrar niye kanmasın insan.
Aaaaay çok okumak, araştırmak, sormak, bilgi … insanı yalnız bırakıyor, Kabuğunda kavruk kalmış fındık gibi oluyorsun, içini kabuğunu kıran görüyor, kabuk kırdırmak da zor iş, komple yem oluyoruz kurda kuşa, belki de ömrü bizden uzun kargaya.
genetiğimiz koyun keçi yemeğe uygunmuş, bulduk da yemedik mi? “Dana yemeyiniz!, bize de sıkıntı vermeyiniz!” Bugün ölmeme günüymüş, bence ölelim gayri !! Bunca saçmalığı kaç bünye kaldırır, Bizim genetiğimiz vermeye, kanmaya, çalıp çırpmaya müsait. Düşünün kiii fazlası olan bir bütçe, Aaaaay Ütopya gibi 🙂)
Bir sabah da şakıyamadım, kuşlar gibi, kendimden memnun değilim, An itibari ile Flaş Tv ye döncem, Sabah okuyacam,
Bu arada Twitter de takip ettiğim biri vardı, gayet akıllı uslu twitlerken, böyle düşünenler de var diye sevinirken, bir gün “Öğrendiğim her şeyi Adnan Hoca’dan öğrendim” diye yazdı.
Aaaaay atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın, ama olmaz hep beraber olsun, “batsın bu dünya!”
Siz bana bakmayın, ben baktığınız her yerde de olmam zaten, hafta için elimizden geleni yapalım,BON JOUR da olsun 🙂

28 MART

Bugünlerde ters giden her şeyin sebebi gökyüzündeki ters açılarmış, düzelene kadar sabırla beklemek gerekmiş, kendimize ve çevremize zararımız dokunmasın diye.
Mayıstan evvel düzelmezmiş, Nisan ortasından itibaren yavaşlarmış.
Havadan haberler su gibi akmıyor, “sıkıntı yok ise sıkıntı var” diyenler sıkıntı var ise ne derler??? Bir tek zamanın engeli yok, her şekilde geçiyor, akrep ile yelkovanın kollarındayız, taşınıp duruyoruz, ikide bir de aynı yere gelip, geçtiğimiz yerleri tanımıyoruz, dünyada çok da değişik şeyler olmuyor, olanlar ve bitenler… ikisi de geçmiş zaman ama kafada neden şimdiki zamanın şimdisi bilemedim, yalaaaan söylüyorum! Aslında biliyorum, aslında herkes her şeyi biliyor da çok da şeyetmiyor.
Çok da şeyetmemek lazım ama kira gelirim ikiye katlanmadan vergim nasıl ikiye katlanıyor orasını şeyedemedim 😄 Mecbur gülüyoruz, deliye her gün bayram kontenjanında yer yok, dediler, bi torpil şeyeden olur mu ????

 

Reklamlar

2016 MAYIS AYI GÜNLÜKLERİ


13151443_10208192366020614_4641884958400369299_n

Böyle bir yaz gününde Mayıs ayı günlükleri, yazın bizi yakıp kavuracağı, bir gece ansızın şaşırtacağı, yanılmalar, yansımalar, mağdurlarla dolu olacağı hiiiiiiç mayıs ayından belli değildi. Bir takım tespit ve izlenimlerimiz var idi ama bu yakın beklemiyorduk doğrusu, meğer atı alan Üsküdar’ı geçtiği gibi alıp başını gitmiş. Ben bile Mayıs ayını unuttum, bakalım neler olmuş. ihmal ettim buraları, telafi günlükleri bunlar 🙂

01 Mayıs

“Hayat sürprizlerle dolu” kestirmeden aniden olanın bitenin özeti. Bazı olmuş şeyler günü gelince bitiveriyor. İnsan hayatları gibi. “Her şeyin bir sonu var” en çok ömürlere yakışıyor. Dün sabaha iki
ölüm haberi ile başladım. Dünürümüz Süreyya Teyze öldü. Aaaah aaaah birlikte ne güzel günler geçirdik, yazları komşu olurduk, Havuzun yakınında bir evi vardı, bahçesine, balkonuna çoook konuk olduk, ne güzel yemekler yapardı. El çantasını koltuğunun altına sıkıştırır, kasaba, manava, markete, Selimpaşa’dan İstanbul’a giderdi. Hafta sonları çocuklar gelecek telaşına düşerdi, geleni gideni, arayanı soranı çok olurdu, ne güzel bir büyüktün sen Süreyya Teyze. Bir düştü, bir kalça ameliyatından sonra artık eskisi gibi olamadı, bir iki bakıcı macerasından sonra çocuklarında dolaştı, hep evini özleyerek, en sonunda açık kalp ameliyatında masada kaldı denebilir, yoğun bakımdan hayatın yoğunluğunu terk etti, gitti. Tıpkı Kubilay gibi. Kubilay ben Konya’da otururken apartmana evlenmişti.Bizim küçüğümüz, İzmir’li bir kız sevmiş. İki çocukları oldu, Kırmızı saçlısından bir oğlan bir kız, eşi öğretmen idi, çocuk bakımı, ev işi, yemek … gibi hanım işlerini çoğu zaman üstlenirdi Kubilay, sonra kavga gürültü, daha bir sürü şey aile dağıldı, çocuklar babada kaldı.Araya giren ölümler, büyüyen çocuklar, işler güçler, hızlı hayat …bayra derken Kubi dün kafasına sıktı gitti. Birlikte çok yedik, içtik, gezdik, bizim küçüğümüzdüler aileyi tümden severdim. İnsan bir şekilde intiharın eşiğine geliyor, ayrıntıları bilmiyorum ama ne önemi var, ölümü seçen bir insan, kolay mı karar vermek, o aşamaya gelmek.
Menzilleri mübarek, mekanları cennet, kabirleri pür nur olsun !
Şimdi oturduğum apartmanda da bir aile dağıldı, dün kadın çocuklarını aldı, taşındı, ne güzel bir çift idiler, iki kız burada doğdu, yaşlandıkça insan, “suçlu budur, sebep şudur” deyip işin içinden çıkamıyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, kimse de kimsenin içinin bilmiyor, önemli olan insanın kendi içini bilmesi, hayat dayatmalara, inatlara, küsmelere, sitemlere … yetecek kadar uzun değil, bir şeyi isteyip istemediğinden emin olmak gerek. Sonuçta isteklerle, imkanların çatışması hayat. Dün ölülerin yanında bir fasılda diri ayrılığa ağladım.
Cenazeden önce nikaha gittim, hayata umutla bakan, en mutlu günlerinin birinde olan gençler ruhuma iyi geldi, Nikah Beşiktaş’da idi, orası da bu tip törenler için kör nokta, gitmesi gelmesi sıkıntı, neyse bu sefer törenden 45 dakika önce orada oldum, damadın halası ile yan yana oturup muhabbet ettik 🙂 Çıkışta çarşıyı dolandım, akşama maç olunca formayı giyen çarşıya gelmiş, bağrış çağrış, kalabalık, sokağa taşmış lokantalar, yiyenler, içenler, bayraklar, duman yapan bi şiler, etrafı gezenler, cumartesi pazarı için gelenler … daha neler neler. Beşiktaş’ın ara sokaklarında hayat var !!! severim bu semtimizi 🙂 Karnımı fast food ile doyurdum, tuvalette makyaj yapan kızlar için üzüldüm, keşke evden yeterince izin alabilmiş olsa idiler, makyajlarını çıkmadan yapabilselerdi. Bu da ev içi eğitimin ayrı bir kolu, yasaklar ilgi doğuruyor ve yasaklar nereye kadar ?
Yediğim yemeği eve gelmeden hallettim sanırım. Ataköy 9.cu kısımdan beşdeki camiye kadar yürüdüm, internetin tarifi çıkmaz çıktı, program tel örgüyü göremiyor şekerim :)))
Eve akşama doğru ruhum ruh değil gibi geldim, biraz kıza uçurtma yaptık, biraz boş boş aptal kutusuna baktım, aklımda; “Şöyle küçük bir Tekel Bayisine kendimi kapatsam da dükkanı tümden içsem, unutur muyum acep, bir faydası olur mu ?” vardı, faydası olmayacağını bildiğim için meyveli bitki çayımı içip, yatmaya gittim. Bir sürü rüya gördüm, şimdi birazı aklımda bile. Unutmak istediğimiz şeyleri unutmak mümkün değil, sadece biraz saklaya biliriz, en iyisi güzeli güzel, çirkini çirkin kabul etmek, güzeli baş tacı ederken, çirkine kendimizden gayri bahaneler aramamak.
Bu hayatta çok tarif var da bize uyanı bulup seçmek zor, amaaaan en iyi tarifler kalbimizde var, kalp okumasını bilmek biraz zaman alıyor ama imkansız değil.
Hadi günaydın olsun bakalım, daha neler neler olacak bu hayatta, hazır mıyız, değiliiizzzz ama sürprizlere mecbur açığız

02 mayıs

“Gündüz insan gece hırt !” tam çıkaramadım ama bu Gırgır’dan bi şi idi, yazı mı , çizi mi bilemedim, ama içeriğini biliyorum, aynı ben. Gündüz ayılıp bayılıyorum, “şunu da yapayım, bunu da yapayım, akşam erken yatayım, yatsıyı müteakip yatmış olurum …” diye günü indiriyorum, sonra bi açılıyorum, yarın oluyor da mecbur yatmaya gidiyorum, sabah da yatakla bütünleşmek istiyorum, kalkmak istemiyorum, kalkarken yan yan bakıyorum da ne fayda, kalkıyorum işte, hatta çok şükür kalka biliyorum. Sonra da gerisi geliyor, yaşama sevincimi kuşanıp, hayatın dikenlerine karşı zırhıma bürünüp, “hazırım eeeeeey hayat, hadi Bismillah !!” diye başlıyorum. Dünya durup dinlenmiyor, dün gece Pelikan Dosyası açılmış. Uzun Adam ile Kısa Adam madde madde kapışmış. Bu durumda vezirin boynu gidici. Saray, sultan … felan fistan olunca herkes bir birinin altını gizliden oyuyor, sonra gelsin kelle avı. Hemen ağ haritası çıkmış, Cemil Barlas diyolar, Barlas’ların şaaaneee yavruları. Bekleyip, göremiyeceğiz, öğlene icabına bakılır, gerçi kusurlu taraf öte taraf, dosya kalır da vezir kesin gider. Ha bugün, ha yarın, muhtarlara havale etsinler işi, dermişim :)))))
Aaaaah aaaaaah yer çekimine bağlı füzelerin artarak düştüğü, ölümlerin bitmediği, polisin en başarılı olduğu zaman Taksim’e çıkanları dertop etmek olduğu, yalanların yılan olup sokamadığı, kötülerin, çalanın, çırpanın kazandığı, “kula kulluk etmek” şirk sayılırken kulun orasına burasına, yatağına, yorganına talip olanların alkışlandığı, oy verdiğine neler neler verdiğini çooook geç fark edenlerin, vermeyenlerle düşman olduğu, bu arada hiç bir şeyin farkında olmayanların olduğu, bunlara cahil demek bile yetersizken … Mayıs gelmiş, memleketimin dağına taşına, hoş gelmiş, bize neler getirmiş, çok umutlu değiliz ama yine de sakladığımız bir iki umut var.
Dünü bir emekçi gibi idrak ettik, bugün yoğun hafta gündemine yoğunlaşacağız inşallah. Bu son etkinlik ayı, Haziran kutsal ay Ramazan olunca, biraz ibadet yoğun olacak, uzun gün oruçlarıni evden çok uzaklaşmadan, tutacağız inşallah.
Bu ayda Tiyatro festivali var, bir yabanci, iki yerli üç biletim ile bir de okuma tiyatrosu rezervasyonum var, akraba pikniği var, bir şehir içi tura niyetim var; arkadaşın konseri var, Ada’ya gidelim dedik, Doğum günleri var, çarşı pazar işleri, yazlığa da gidip, bi bakıp gelmem lazım, bunlar planlı olanlar, bi de ne zaman olacağını bilmediğim beklediklerim ile aniden gelişenler var, 19 Mayıs da tatil var diyolar, bu gelen giden demek olur, kızın kursu başlayacak, okula gitmem de gerek, okunacak kitaplar dergiler var, indirilecek filmler de olabilir :))) Bizim niyetler bunlar, bakalım kaderde ne var, eskilerin dediği gibi “Allah ne diyecek”, yarın kandil var, daha neler neler var, günler gösterecek. Bir yerler de patlamadan, facia haberleri almadan, barışa hasretin biteceği bir ay olsun, hadi inşallah
Kızı gönderdim, bir pazartesi klasiği olarak ütünün başına gidiyorum, bugün yemek yapmıyacam, dışarıya çıkmayacağım,çünküüüüüüü Kargo bekliyorum 🙂 Kargocu benim paketi kesin ayrı yere koymuştur, “Aaaaay gene o bilmiş kadın !!!” demiş midir, bildiyse demiştir, hakkını aramak ukalalık ise, evet, öyleyim. İyi olduğum konularda mütevazi oluyorum genelde, aile terbiyesi gereği :))))
Hepimize kolay gelsin, Barış her yere gelsin ama bizim ülke acil, doğudan başlasın çabuk gelsin, olabilecek en iyi hafta olması dileğiyle, cümleten Günaydın

03 Mayıs

Kızımın bir şeye niyetlenip de onun peşinden azimle gitmesini seviyorum. Bir haftadır uçurtma ile uğraşıyor, pek bir yardımın olmadı, olan da ucundan tutma, eksik satın alma, şahsi fikirlerimi uzaktan sallama şeklinde idi. Bir yaptı idi, dün akşam yeniden yaptı, bence oldu, uçar ise not alacak. Uçmasa da çok emek verdi, emeğinin hakkını alması lazım, yine de “annem okula gelecek !!!” diye hocasına bi hatırlatma yollama gereği hissettim :)))) Aaaaay ne günlere kaldık, tehdit, şüphe, menfaate uygun beyan … huyumuz suyumuz oldu.
Uykumu aldım, dinlendim, bugün daha iyiyim, kalbimde şakıyan geveze bi kuş var. Değişen gelişen bir şey yok, memleketimde yani olumlu olarak, olmayanları neşemize meze yaptık, yalan dolan içiyoruz. Ankara’ya havuz, hayvan ve soyut heykel ihalesi açılacakmış, heykeller arasında Deniz Atı var da niye Kobra yok diye haykırıyor Ankara, Büyük Vazo da alınacakmış. İçine yağmur suyu toplanacak olabilir mi ?
Anneler günü bu hafta sonu, annemizi ne kadar sevdiğimizi anlatmanın yol tarifleri reklamlarda. Pırlantadan, el mikserine, çarşaftan, ayakkabıya kadar yolu var. Bu anneye hediye ilginç, çoğu hediye anneye “al bununla daha başarılı üretimler yaparsın” imajı veriyor, boynuna, eline, koluna hediye de pek bir maddi duruyor, “beni bu kadar seviyorlar” gibi. Aaaay bu annelere de yaranmak zor !!! :))) Aaaah anneler ne ister, anneler mutlu evlatlar ister, kendi kendine yeten başarılı evlatlar ister, evladının evladını ister, tüm bunları gözü ile görmek ister, hediye ile gün gelip gitmeyen evlatlara bahane. Maddiyatçı anneler de var illa ki ama çoğunluk bir sıkı sarılmaya, iki üç öpücüğe tav olur Ben de evlendiğimden beri anne olduğum için her çeşit hediyeyi tatmış bir kaç senedir, “Yeteeeer !!!!” demiş biriyim. Çocuklar sağ olsun, varsın eli boş ama gönülleri anne sevgisi dolu olsun, annenin de kendini sevdirmesi önemli, çoğu anne başarır bunu, satın alınan çocuklara satın alınan anneler olur, o da başka.
Hediye vermesini severim, almak da zaman zaman hoşuma gider ama beklenti içinde değilim, birine bir şey verip unutanlardanım, benimki snapchat gibi (her şeyi de bilirim, henüz hesabım yok, olsa mı bilmem :))) ) Zaten hediye işini çözeli yıllar oldu, gerekirse kendi kendime hediye yapıyorum, valla 🙂 Değiştirme kartına da gerek olmuyor, vereceği mutluluk kesin. Bu hafta sonuna da iki günlük planım var, bana her sene illa ki hediye alan ablama yıktım birinin maliyetini. Ben kitap, kitap ayracı, muhtelif bilet, değişik yemek, daha önce gidilmemiş yerler, kağıt, kalem … seviyorum. Kızım uzun yıllar resim yaptı mesela, bak onların bazılarını saklarım, çocukların yaptığı kartlar filan da var. Amaaaan geçelim bu suni mutluluk oyunlarını,
Bugün Kandil, tüm dünya için iyi dileklerimi tekrarlıyorum, zaten hep herkes için iyilik isterim, Barış ve Huzur’u illa ki istiyorum, haklının hakkını almasını, ölümlere “pardon” yapılmamasını, gençlerin ne istediğine iyice bi bakmasını, herkesin çok okuyup, çok merak edip, çok sormasını, altını deştiği şeylerin özel hayat değil genel yaşam koşulları olmasını, ön yargılı nefretin son bulmasını … istiyorum. Füzeler düşmesin, insanlar evinden yurdundan edilmesin, koltuk kimsenin kıçına yapışmasın, çocuklar gülsün, şeker de yiyebilsin istiyorum. Gerçi şeker işi Canan Hocamı üstümüze salar ama “Hocaaaaam , biraz yesinler, sonra bırakırlar, bak biz yedik, şimdi bıraktık, şeker sadece Candy oyununda dolanıyor, ama hocam çaya tereyağ önerisi hiç olmamış, Kandiliniz Mübarek olsun, son ikiliyi bi daha düşünün, en iyi tereyağ, en iyi çay ile en iyi ikili olmazzzz !!!!” diye bi mesajı da evrene saldık, Canan Hocam alır mı görecez, olmadı snapchate geçicez artık.
Aaaaay bu sabah da böyle, helva yapıcam inşallah, dualarım hepimiz için, tek tük insan iyi olmuş, olmuyor, hep beraber iyi olalım inşallah, Cümleten Günaydın

04 Mayıs

Ülke bir çay partisinde buluşanların konuşması gibi. Hani kadın kısmına çok yakıştırılır ya erkekler hiiiiç yapmazmış gibi. Dedikodulu toplantılarda süslü püslü, vitrini sağlam içi boş ama ilk bakışta anlaşılmayan, adam gibi adam olmayanlar kaynatıyor. ” o demiş, bu söylemiş, o yapmış, bu olmamış …” Kazan kaynatma ülkesi burası. Kulağımın biri radyoda, biri arka planda Medyaskop TV de gözüm oyundaki taşlarda, hepsi bir arada oluyor. Hatta oyunlar daha çok dikkat istiyor, gerisi teferruat gibi. Uzun adam, Kısa Adam’ı hedefe koydu. Emanet geldiğini biz biliyoduk zaten. Nedir bu “kol kırılır, yen içinde kalır” zihniyeti. Bu zihniyet komple hayatların içine tükürdü, yanına bi de “elalem ne der” desteği aldı mı, kararmış,zindan hayatlar, insan çilehanesi oluyor. Her parti kendi içinde kaynamaktan faydalı bir iş yapmaya fırsat kalmıyor, Kilis’e yeni füzeler düşmüş. Şimdi yeni haber geçtiler, nedir bu olanlar bitmeyenler, bitmeyecek gibi görünenler.
Bir de buradan sallayanlara şaşıyorum. Facebook orta yaşa hitap eden, arkadaş sınırı konulan, arkadaşını seçme hakkı bulunan bir sosyal kurum. Gençler buraları terk etti. Biz kendi halimizle hallenirken, tehdit dolu, nefret dolu bildirimler ne işe yarıyor acep ? Ya da onlardan ne umuluyor, Misal benim arkadaşlarımın çoğu benim gibi, onlara ulaşabiliyor muyum, hepsine değil. Ama resimler iyi oluyor, onlar çok yere ulaşıyor, hatta “bunlar belki yazılara da ulaşıyor diyebiliyoruz ” bi de gizli saklılar var, bi bakıp çıkanlar. Valla herkes nasıl kullanırsa kullansın da sövüp, saymadan kullansın. Eğiteceği insanlar varsa onlara grup açsın. Eğitim orta yaş için geç ama umut da kesmemek lazım. İkinci Baharda çiçek açan arkadaşlar var, biz onları kutluyoruuuuz :))))
Yani, söylecek çok şey var, hele benim gibi çeneli birisi için vakitler dar gelir. Fakaaaat gönlümüzde bir program var, elimizden gelenlere bakıcaz, yağmur da var diyorlar, yol üstü şemsiyeleri artık 10 lira olmuş, tek tasam yanıma şemsiye mi alsam, kolaya on lira mı koysam. He valla, bugün böyle, “Dertleri zevk edindim, ben de neş’e ne araaaar” diyenlere ithaf olunur :)))))
Günaydınlar olsun, Metrobüs duasına amin diyelim de sırt sırta olmayanlara denk gelelim, yoksa bu gezme işlerini bırakıcam dermişim. Bu arada vizesiz seyahat için ilk mani çıktı, ayrı bi pasaport ona da ayrı bi sayfa gerekmiş, onun ihalesi de yıl sonuna yapılacak mış, mış mış da muş muş. Dayan eşşeğim, dayan yaz gelecek yonca yiyecen, Nasa’yı takma kafana, yok kuraklık, olmazsa sana ithal yonca alıcam diyebilseydim ama maaşım arttıkça azalacak, malum gelir dilimi, Allaaahım , Allaaaahım ateşlerde yancaz mı ne, önce “bu ne yaman çelişki anneeee”
Tam gidiyordum aklıma geldi, Kısa Adam ne dokunaklı konuştu dün akşam, omzumuzdaki melekler felan karıştı, bu bir veda sinyali mi acep, amaaaaan bize her yer Trabzon :))))

05 Mayıs

Faideli Bilgilere ek ; Bizim ev yönüne doğru trafiğin az yoğun olduğu bir zaman yok. “Saat 16.00 ile 19.00 arası oyalanayım da biraz rahatlasın ortalık” diye bir düşünce saat 20.30 olduğunda bile doğrulanmamış oluyor, bizzat dün akşam test ettim. Değişen gelişen bir şey yok. Bu arada bir metrobüs cümleleri diye derleme yapma çalışmasına başlayacağım. Dün akşamdan elimde iki cümle var; “Teyze beni itti, 95 kiloyum ve teyze beni itti !!!” ki o teyze ben değilim, söyleyen pehlivan kıvamında, teyze ise illa ki oturmak isteyen bir Safinaz modeli, yürekten isteyince engel tanımaz arzulara örnek. “Tam olarak nereye ilerleyeyim, bir işaret etseniz de yönümü belirlesem !!!!” söyleyen telefon konuşması yarım kalan sinirli bir genç, söyleten iki kişilik yer kaplayan yorgunluktan ayakkabılarının arkasına basmak zorunda kalan bir hanım. Bunlar günün sonu idi, günün başları var bide :)))
Risk alarak evden çıktım, yani yanıma şemsiye almadım, nispeten rahat bir ulaşım ile Kapalı Çarşı Fes Cafe’ye ulaştım, sunumu pek afilli ki parası da ona göre bi sade kahve içip, hararetli konuşmalar yaptık, eeee epeydir görmedik bir birimizi, teeee liseden, mahalleden tanışıklık. Şef arkadaşın Tarihi mekanda konserine niyet, az da gezelim, öğrenelim yapıcaz, iyi bir yemek ki. Çarşı içinde Havuzlu Restoran’ı tek geçeriz. Öyle de yaptık.Beyazıt Külliyesinin hamamı müze oldu ya o tarafa kimle gitsem götürüyorum, bu sefer sergi salonu da açılmış, içinde eczacılık ile ilgili bir sergi var, ilk diplomalardan ilk haplara kadar, gidelim görelim 🙂 Bu arada güvenlik beni tanıdı, “daha önce de gelmiştiniz” dedi, yeni güvenlik gönüllü rehberlik yaptı. Bayan tuvaletine girmemizi önerdi ki, giderseniz siz de girin, orada orijinal tavan var. kendini eğiten güvenliklere sonsuz sevgi ve saygımız var. Ragıp Paşa Kütüphanesi hala açılmamış, hatta çalışma durmuş gibi, illa ki bi de Bodrum Camii yaptık, imamı göremedik ama ben bir çırpıda gerekli bilgileri verdim, Beyazıt meydanı benim üniversite öğrenciliğimin geçtiği yerler, çarşıda Şark Kahvesi, meydanda Çınaraltı, sahaflar favori mekanlarım idi. Çınaraltı artık yok, meydan da orta yerlere kondurulmuş, çadır kahvelerle dolu, çirkin bir kalabalık var, Beyazıt Camii restore edilmekte, Laleli çok renkli, her yer abiye mağazası, ayakkabıcı, derici, çok dil bilen çığırtkanlar yoldan adam çevirme derdinde, kızlara rusca bana arapça düştü :)))) Konser saatine kadar gezdik, vaktinden önce şef’e merhaba demek için salona geldik. Avrasya Enstitüsü külliye binalarından biri, küçük bir salon ama mükemmel bir akustik, hiç mikrofon yok idi. Koro üniversite öğrencilerinden kurulu ki çalanlar da dahil, bir klüp. Biz de protokolde yerimizi aldık, Şef benim büyüğüm ki yaşlandıkça bir yaş bile çok önemli oluyor, fakat onda at kuyruğu bende baş örtüsü olunca, ben kafadan Hacı Anne oluyorum, neyse ki resimler hakkı ile çıkmış :)))) Konser bina tarihine yakın şarkılar ile başladı ama sıkılmadık valla, o derin manalı sözleri gözleri ışıldayarak söyleyen gençler içimizi açtı zati Dede Efendi’nin Ey Büt-i nev eda olmuşum müptela’sını hem tanıdık, hem söyledik, valla. İkinci bölüm tamamı ile bildik olunca ben tümünü söyledim, Sanırım Bendir çalasım var 🙂 Konser sonrası, hemen yanında bir Gönül kahvesi var, akşam kahvesi içtik, bana ağır geldi ama sunum ve tad çok güzeldi, arkadaşın ikramı oldu, her buluşmada olduğu gibi mutluluktan yeni planlar yaptık, “Dünya fani, ölüm ani” dedik, sözleştik, aaaay hadi inşallah
Biz gezerken görüşmeler yapılmış, havada kongre kokusu var, saltanat damada geçecek diyorlar, bir gün adalet herkese lazım oluyor, vakti ile hak hukuk bilmeyenler demeyelim de görmezden gelenler gün geliyor, mağdur oluyor, iki yabancı dil bile kurtaramıyor adamı, melekler günah sevap yazıyor o başka. Bir zamanlar tarihler öne alınmıştı, birileri aday olamamıştı, kurucular sınır dışı edilmişti felan filan. Tabi tüm bunlar “zaten bir başkan var” dedirtiyor insana da kıvrak oyunları kıvırarak oynayanlar var. Denecek çok şey var da kim kime ne anlatacak ?????
Mühim meseleler var, Tarkan evlendi !!!!! , çoluğa çocuğa karışacak, ısrarcı hayranı kazandı, şöyle, böyle durumları yok imiş demek :)))) Bu arada The Danish Girl ‘i izledim. Çok beğendim. Oskar yanlış yere gitmiş, gerçi daha çıplak ayaklı erkeklere alışamışken, tümden çıplak halleri ara ara gözümü kapamama sebep oldu ama yine de güzel bir gerçek hikaye idi, Brooklyn’i daha izlemedim, hem başka sinemaya, hem festivale, hem de sinema salonlarına geldi ama ısrarla evdeki tv ye gelmesini bekliyorum, yeni kitaplarım geldi, Nusayri Alevilik okuyorum, ilginç bitince yazıcam, Hakan Günday’ın “Daha” sı da okuma isteğimi kamçılıyor, arka kapaktaki çarpıcı cümleler var, “Doğu ile batı arasındaki fark Türkiye’dir., Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim” diyor ki ben de eminim ki öyle.
İncecikten bir yağmur yağıyor, dünkü kahveler mideme dokandı, uyku ile küs düşmedim ama, kendimi bugün evde sanıyordum da değilmişim :)))) Civardayım ama. Okula gidicem, eğitim ile ilgili önerileri varmış, onun için sınıf öğretmeni çağırmış, artık kim kime ne önerir bilmiyorum :))))) Uçurtma hak ettiği notu aldı, o mevzuya girmeme gerek yok.Başka işlerim de var, enerjimi kuşanıcam, hatta başladım bile .Kulağım radyoda ama abartmaya gerek yok, kararlaştırılmış, görenlerin gördüğü her şey görmeyenlere şırınga edilecek, hazım eden edecek, etmeyen şikayet edecek, ama eylemsiz, gündem değişecek, kaos … felan fistan
Gönül gözü olup da bakmasını bilenlere günaydınlar olsun, sonra ne olursa olsun , “olduğu kadar olmadığı yerde kader” bu bir ihtiyaç cümlesidir, bir gün herkese lazım olur Hasbilik teeeee tepeden öneriliyor. Öneren de harbi hasbi dermişim :)))))

06 Mayıs

Sabah sabah bir okul tişörtü krizi yaşadık. Bir an panikledim ; “Acaba yedeklemedim mi ” diye. Sonra “olmaz, olamaz, bu işte bir iş var” diye dolabı döktüm ve buldum. Şu anda bir ufak dağ var odanın ortasında. Benim “Poker suratlı” kız, “noldu aşkım, niye büyütüyoruz olayı” diye içime su serpmekle meşgul. Ben de yelpazemi aldım, masaya geldim, bugün yazmayacaktım ama bi içimi dökeyim dedim. Aaaaah aaaaah başbakanın bile iş garantisi olmayan bir ülkeye evlat yetiştiriyoruz. ruhen bedenen olacakların en iyisi olsun diye de çevre faktörünü göz ardı ediyoruz. Dün malum okula gittim, bahçe parmaklıklarına pet şişelere çiçek ekip bağlamışlar, hoş olmuş, bahçede top oynayan gençler var idi, Koridorlar çok tip, çok renk, kim öööreeetmen kim talebe belli değil. Gözlerim bizim gözlüklü, diz altı koyu renk etekli, sabahın köründe kabartılmış saçlı gülmeyen hanım hocalar ile, aralara serpiştirilmiş, full aksesuar bey hocaları aradı, göremediğime sevindim, dermişim :))) Konu üniversiteye hazırlık imiş, biz hazırlanmaya başladık zaten, dün de koştur koştur geçti, çok şükür. Bugün Hıdırellez, Pagan Adeti diyenlere inat akşam yaptık çalışmaları, Hızır ile İlyas buluşunca illa ki bizden bahsetsin istiyoruz, konuyu ve katılımcıları geniş tuttuk. Rahmetli annem de yapardı ama Kayın annem bu işin piri, her sene balkona sergi açar, torun torba, evlat … kesin beni de isteklere katar :)))) Bu arada perşembe günü bir yaş daha aldı, kayın annem, facebook dan resmini beğendim de görümcem aracılığı ile görüşmeyi pazara sakladım. Zaman bir taş at çok kuş havalansın zamanı.Henüz facebook hesabı yok ama isterse açabilir meşaaaajlaşıyor zira 🙂 Kayınvalidem iyidir, sağlıkla, mutlu yaşasın, ben de iyi bir gelinim !!! noktaaaaaa!!!! :)))))
Eskiden minik çocukların eline mendile sarılmış para verip mahalle bakkalına yollarlardı, yol boyu o yavru, “Bir ekmek, bi gazte” türü ezber yapar, yolda düşer, şaşar görevi sonunda tamamlardı, Bende “Bugün Cuma, Bugün cuma” diye ezberdeyim, çünkü dünü cuma hissettim, benim küçük oğlan eve gelince otomatik olarak hangi gün olursa olsun,o güne cuma muamelesi yapıyorum, üst üste cumalar, olamayan pazarlar, sendromlu ertesiler … yoruyor beni ama “bi gayret bi cesaret !!!” genlerimde var,oğlan dayıya kız halaya derler ya he valla :)))
Güllük gülüstanlık olan ülkemde bir gül ağacına umut ekmiş biri olarak pozitif beklemelerdeyim, yemişim Merkür’ün geri hareketini, dilimi tutup, kulağımı tıkayıp, gözümü kapayıp hayata balıklama atlayacam dermişim, pazar günü için “Denizde kararti var, bu gelen kayık midur , ben özledim annemi ağlasam ayip mudur …” eşliğinde hazır olucaz , Yarın bugünün Bizanslısı halleri var, inşallah, program program üstüne, yapamayan, taş koyan utansın :)))
Cümleten Günaydın, Happyyyy Hıdırellez !!!!!

08 Mayıs

“Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı, düşün altında yatan tarih yazanları” çerçevesinde Bizans tarihini dolanmış yorgun anne olarak yattım, mutlu, neşeli anne olarak kalktım, çok şükür. Evi çilek, çay, krep kokusu ile doldurdum. Kızı yollayıp, kalana geniş kahvaltı,çamaşır , bulaşık gibi … mini dokunuşlar ile devam edip günü tiyatro ile sonlandırmayı düşünüyorum, hadi inşallah
Önce dünden bahsetmem gerek, neler neler öğrendim. Dünkü gezi Mozaik sanatı, Kiliselerde mimari yapı, din ve siyaset kapsamlı ona göre seçilmiş mekanlı eğitici öğretici, güzel katılımcıların olduğu güzel bir gezi oldu, Okuma yazmanın olmadığı zamanlarda İncil hikayelerini resim ederek anlatan dine davet, Meryem’in annesinden başlayarak, İsa’nın doğumuna, onun mucizelerine, etrafındaki meleklere, ruhunun yükselişine kadar … pek çok şey.Ayakta resim edilmiş iki İsa’dan biri Kariye Müzesinde görünmeyen salonda imiş. çocuk isa ama yetişkin suratlı, Monalisa’dan önce de var sizi izleyen gözler, akan su, ağaçları sallayan rüzgar, kolları sıvanmış köleler, hem çatısı hem içi görünen evler, (Biri tanrısal bakış), dört İncil yazarı var, ortak nokta bir yere kadar, ilk yedi adım, meleklerin su ve ekmek ile besledikleri Meryem, 12 asalı eş seçimi, yeşeren asanın sahibi Marangoz Yusuf, İsa’nın abisi, kırmızı acıların rengi, Mavi mutluluk, yeşil umut, genç, orta yaşlı, yaşlı Müneccim Krallar, Katolik Kilisesindeki gözü bantlı resimler, para olunca mozaik, yoksa fresko, mermer şart yoksa onu da damarlı çizmeler, en iyi mozaikler Ayasofya’da hem de dünya çapında zira imparator işi. Bazilika planlar, şapel aileye özel, kiliseden cami dönmeler, Çan kulesi Emevilerin cami minarelerinden esintili, yuvarlak minare Türklerde köşeli Araplarda, haç kullanılmaz iken kuzu ya da balık var idi, bir ara haçlı kuzu, çift başlı kartal, Hititlerde, Rusyada, Bizansda, Patrikhanede kapalı kapı asılan din adamının anısına, Haçlı seferlerinde gidenler yavaş yavaş özür manasında geliyor, en son gelen Aziz kemikleri, Doğu ile Batı ortaklık etme niyetinde, Eflak Boğdan Beyi Dimitri, aslında oğlu kendi olamamış, Ruslarla anlaşınca kayıp edilen tarafta olmuş, oralarda vals yazmış diyolar 🙂 Buralara da pek çok eser bırakmış, hem tarihçi hem müzisyen, şimdi bize kalan çay bahçesi 🙂 Gezinin üstüne sohbet ederken Hayri Bey Müzik yayını da yaptı, Rehber çok bilgili, esprili, sorulara cevap vermeye istekli, katılımcıların da mekanlara bilmem kaçıncı gelişi olunca iyi oldu. Şiddetle tavsiye edilir Gidilince daha bi bilgli, daha bi büyümüş dönülür, misal ben :))))
Evet, gelelim günün anlam ve önemine, Anne olduğum için mutluyum, kendimi tüm çocukların annesi gibi hissediyorum, acı çeken, istismar edilen, imkansızlıklarla mücadele eden, yüzümüzü güldüren, gidişleri ciğerimizi dağlayan tüm çocuklara anne hisleri duyarım, söz konusu çocuk olunca.elimden geleni ardıma koymamaya gayret ederim. Dün sabah Metrobüs durağında resim boyayan mendilci çocuklar gördüm. Onları akşam toplamaya gelen kadına da bi tesadüf etmişliğim var, onları doğurup sokaklara salan da ana, biyolojik olarak çocuk doğurmamış, başkalarının ziyan ettiği çocuklara sahip çıkan da ana. Kutlanacak bir şey var ise cümleten kutlu, mutlu olsun. Annelik geniş kapsamlı olduğu için sınırları çizilemez, terli terli su içen, terliksiz gezinen … hayırsız evlatlara bugün bir fırsat olabilir :))))) Varsa anne her zaman aranmalı sorulmalı, yoksa anne yapacak bir şeyler bulunabilir. Benim gibi annesi olmayıp da kendi anne olanlar da var. Amaaan çeşit çok, olan var olmayan var, önemli olan şefkat mermahet hisleri taşıyan herkes herkesin annesi … dedik ve kestik. Olsa da olmasa da Günaydın olsun

09 Mayıs

Hepimize güzel bir hafta olsun, güzel haftanın başlangıçı güzel bir “Güünaaaydıııın !” olsun. Her şeye rağmen gönlümüzden bahar geçerken, umutlarımız yeşersin, umutlar için hep bi umut olsun. Nasıl yapıcaz bilmiyorum, içimiz düzelir gibi olurken dışımız doğal afetten çıkmış gibi olmaya devam ediyor. Dün akşam sokaklarda bir birlik ve beraberlik ruhu var idi. Tüm İstanbul trafikte buluştuk, hem de sabahtan gece yarılarına kadar, annesi olan, anne olan, havayı güzel bulan, etkinliğe bileti bulunan … sayısız sebep bizi metrobüsde metro da buluşturdu, hatta samimi etti. Sarmaş dolaş, kokularımızı içimize çeke çeke gittik geldik. Ben UNIQ HALL’e gittim 🙂 Belçika Hollanda yapımı aslı Flemenkçe, Türkçe alt yazılı , Tiyatro Festivalinin yıldızlılarından, “Merhametliler” i izledim. 180 dakika ki ara hariç, II.Dünya Savaşına bir SS subayı gözü ile bakış eyledik. Oyunda sıkılmadım, beğendim, sonuna doğru dizlerim kilitlenmeye başladı, fakaaat arada dolaşmış idim, yine de rahat izledim sayılır. “Sıradan insanlar toplum için en sakıncalılar, çünkü günün birinde ansızın sıra dışı olmaya kalkıyorlar, alt yapı olmadığından üst yapıyı etraf ile şekillendirince, ortaya manyaklar çıkıyor, tabii içine bastırılmış duygular da katılıyor, karanlıktan aydınlığa çıkış, kimse için kolay olmuyor” diye benim ana fikrim 🙂 Çıkışta maçın dağılımına denk geldik, hem renkli, hem sesli, hem daha da preslenmiş halde yarın olmadan eve geldim. Oturunca bile üstüne en az beş sarkıyor, bu toplu taşımayı bana versinler adam edicem, hatta hanfendi yapıcam da vermezler, Ben de düşük profil ne gezer 😦 Kesin bunun başında hiç toplu taşınmayan biri vardır. Günahını almayalım ama, dermişim :)))
Günlerden pazartesi ve ben çarşamba ruhu taşıyorum, kendimi teselli için sırayı by pass ettim, ben yaptım oldu :)))
Hafta etkinlik dolu, hatta bi de çılgın proje var, gönlümüzden geçenler ile elimizden gelenler arasında bir uyum sağlayacağız, inşallah. Allah kimseyi plansız programsız, eşsiz, dostsuz, zorunlu yalnız bırakmasın. Dün çokça aranıp, soruldum, hasılat da iyi :))) Kızı gönderip hızlıca haftaya evden giriş yapma niyetim, bu hafta ev girip çıkma ile çok alakalı olunca detay yapamayacağım, bastığım yerler, gördüğüm yerler, amaaaan o da yeter. Çok temiz olanı ayrı bir yere koymuyorlar, hepimizin sonu kara toprak, o bile herkese nasip değil.
Amaaaaan asıl kalbimiz temiz olsun ki benim kalbim temiz demeyle olmuyor, başka diyenler bulunmalı.
Önüm arkam, sağım solum, saklanmayan soooobeeeee !!!! Haydin, kuşlar da konsun haftanın yollarına …

10 Mayıs

Bu sabah erkenden kalktım ve geri yatmadım, kendimi zinde hissediyorum. Açık pencereden iğde kokusu geliyor, havanın ne olacağı belli değil gibi, sonra birden netleşecek. Her yer birden yeşillendi, dün sabah bi bakan haber etti, şehrimizin barajları %85 dolu imiş, “suyu istediğiniz gibi dökünün” dedi. Demek ki yaz boyu güneş suya sabuna ilişmeyecek, buharlaşma yok, yağmur da yağacak, dünya nemli ve ıslak bi dünya olacak, olmazsa tez bi sebep bulunacak. Dün buzullarla ilgili bir yazı okudum, buz katmanları da tek tek okunuyormuş, ölçülen şeylerin sınırı yok, Mesela buzdaki kurşun oranı normalde sıfır iken teee 2000 yıl öncesinden başlayarak aralıklarla artmış. Benzin ile kurşun birlikte kullanılmaya başlanınca ciddi bir düşüş görülmeye başlamış kiii bu ölçümlerin yapıldığı yerin en yakın trafik sıkışıklığına uzaklığı bir kaç bin kilometre. Medeniyet iklimleri bozuyor, İstanbul’un Kuzey Ormanları tarafına büyümesini çok sakıncalı gören raporlara rağmen İstanbul Kuzeye doğru gidiyor, yeni köprü, havaalanı yeni yerleşim yerleri ve yeni yollar demek, bana kalsa bu kalabalığı bu toprak kaldırmayacak, şehir içine doğru göçecek gibime geliyor. Durmadan yapılan evleri kim alıyor, yoksa alamıyor mu bilmem, bahçesi Sincaplı ev reklamı bile var. Azcık deniz görüyorsa onun bahçesine de Palmiye dikiyorlar, yakında bench (Bu da sööörvayyyordan yarışmacılar oturdukları banka ingilizce sesleniyorlar, gerçi bank da türkçe değil sanırım” de oturup dalından hurma yenecek rezidanslar da inşaa edilir artık,
Sonuçta iklimler bozuluyor da demeyelim de değişiyor, Buzullar eriyor, okyanuslara tatlı su karışıyor, tatlı su tuzlu su yoğunluk meselesinden yer değiştiriyor, bu durumda Ekvator aşırı ısınırken, Kuzey yarım küre anormal kışlar dönemine giriyor, imiş ki öyle de görünüyor.
Dünya elimizden kayıp giderken, elinden geleni yapanlar yüzünden, bir çok şey resimlerde kalacak, belki de yüzyıllar sonra eski dünya resimleri müzesi olacak. Bunlar kafa karıştıran, kafanın ayarını bozan düşünceler gibi görünse de kafanın takıldığı lüzumsuz yerler var. Takıntıları ev içi, ev dışı diye ayırırsak başlık az olur. Esas ruhun takıldıkları var kiii çoğu açıkça ifade edilmez. Mesela kuşlara takanlar var; pencere önlerini pisletiyor diye, çocuklarına takanlar var; alim olamıyorlar diye, dünya malına takanlar var; eskimesin, daima en güzeli olsun diye, insana takanlar var ; devamlı takip altında tutup, kendine malzeme olsun diye … Bir de kafaya bir şey takmayanlar var kiiii mümkün değil, onlarınki belki de bariz değil :))))
Aaaay bi yerde konuyu toplamak lazım, kızı kaldırma saati geliyor, kahvaltı hazırlayıp, sabah şakımaları yapcaz biz Bu arada uçurtma uçtu, hatta çekmece sahilinde uçarken videosu bile var ama paylaşmıyoruz. Şimdi güneş sistemi yapıyoruz, ben malzemeciyim, kız akşamları, kesip, biçip, boyuyor, onun resmini izin alıp paylaşasım var. Bunlar kızımın not yükseltmek için yaptığı performans ödevleri, daha iyi bi karne hedeflemiş, Aaaaay hadi, inşallah, diyoruuuuum veeee telefonu şarjdan çekip odaya doğru, “kuuuuzzzzuuuuuum !!!” diye seslenerek gidiyorum. Size de günaydın, dün geceyi Merkür güneşin kucağında geçirdi, bir yüzyılda onüç kez olurmuş, evrenin kapıları iyilik ve güzellik saçmak için açıldı diyolar, bugün için beklentimiz yüksek, biraz da gayret edicez elbet

11 Mayıs

Bütün sıkıntı inandığımız şeyler uğruna. İnanmak önemli, inandıklarımıza sil baştan yapmak zor, hatta imkansıza yakın. İnandıklarımızı olumlu bakış açıları ile besliyoruz, destekliyoruz, savunuyoruz. Karşı görüşlere savaş açıyoruz veeeee bu açtığımız savaşta aldığımız tüm yaralara, kayıp ettiğimiz tüm saflara rağmen ölene kadar inandığımız oluyor. Tüm bunlar inançlarımızı sorgulamadığımız için, nasıl biliyorsak öyle kalsın istiyoruz. Bu nu her çeşit insanda görüyorum, savunma sistemi diye bir şey var kiiii karşı taraf sözünü bitirmeden harekete geçiyor, lafı daha önce kim diğerinin ağzına tıkarsa, o kazanıyor ya da kazandığını sanıyor, kazanan zaferinden emin olamıyor ama bir düşman kazandığı kesin oluyor, kaybeden bir bakış açısına göre ezik, hatta mağdur, kaybeden daha da bi bileniyor ya da sonsuza kadar susuyor.her şeye inanmak kadar, her şeyden şüphe etmek de zararlı, bunun bir ayarı olmalı da tutturan var mı acep ? İnandıklarımız hep bize daha önceden tanıtımı yapılmış fragmanları seyredilmiş, beynimize yer etmiş şeyler. İnanmak mutluluk sebebi. Bu sabah uyandığımda göğsümü gere gere kötü giden her şeyin, ölenin, biçare kalanın sebebi içeriden paralel yapı, dışarıdan İsrail diyebilseydim, mutlu olmam kaçınılmazdı. Gel gelelim diyemiyorum. Suçlu bulmak insanı rahatlatıyor. Vicdan yükünü azaltıyor. Suçlunun suçlu olduğundan emin olmak zor ama.
Yıllar yılların üstüne eklendikçe tartışma harareti düşüyor, çok dinleyip, az söyleyesi geliyor insanın, bazı insanlarda tersi de olabiyor. Sabah sabah bi sıkıntı var üstümde, “havadandır”, diyesim, Alçak Merkür’e yüklenesim var 🙂
Sabah kahvaltısına patates mi kızartsam, yoksa onu kızın öğle yemeğine sandviç mi yapsam, çay mı demlesem, sabah kahvesi mi içsem, gün daha yeni başlıyor, ikisi de olur, bugün yemek yapmak gerek, çarşı işleri de var, en iyisi başlangıç için kahve çikolata, birinin tadı, birinin kokusu , ooooh miiissss !!! Radyonun kulağını bükelim, kahve kokusu yayılsın eve, kızı kaldırayım sonra da başlarım. Bu gençler insana enerji veriyor, dün akşam kızın arkadaşı bana bi caps yapmış, gül gül bayıldık, kopyala yapıştır, ortaya tablo çıkart şaaaneee olmuş, ne de güzel bir gelin olmuşum anlatamam, caps’i de paylaşamam dermişim. Güneş sistemi de bitti, ellerine sağlık çok güzel oldu, Bugün döküp saçmadan götürürse 100 numarayı kapacak inşallah. Hayatın güzel yanlarından biri kız çocukları, rahmetli dedem “göğe 9 sancak çekilirmiş, kız doğduğunda” derdi
Hayatın pek çok yanı var, birine bakarken diğerini kaçırmamak dileğiyle, Güüüünaaaaaydııııın !!!! Kendimize bir dünya kurmakla olmuyor, kurulmuş dünyanın içinde olmak gerek.

12 Mayıs

Yakın gözlüğü ile yiyecekler canavar gibi gözüküyor, yani o kadar büyük dokular değil ama insan yine de ürperiyor, ekmekteki gözenek az önce bi şey yutmuş gibi, Ben onu yemeden o başka bir şey yemiş sanki. Yakın bakış dedikleri bu işte. Hatta derinlemesine bakış bu da, aaaah aaaah vakitlerde sınır var. Takılıp kalamıyoruz, kalanlara da sapık muamelesi yapıyoruz :))) Hayat çelişkililerle dolu hem ince detay isteriz hem de didiklemekten kaçınalım diye tavsiye veririz. İşte her şeyin bir orta yolu var, hatta ortalık uzmanları var, var da aradığımız içselliğe ulaşamıyoruz, hattlar dolu, kapalı, “amaaan işte yaşayıp gidiyoruz !” bazen çok yerini bulmuş kestirme cevap oluyor. Hele bi de içinde huzur kırıntıları var ise, o zaman “Oleeey!!!” Mutluluk da yumurta tavuk gibi, mutlu edilince mi mutlu olunur, mutluluk verince mi ?
Sabah sabah kafayı dinç tutmak lazım, benim radyocu yine bi yere gitmiş, program şarkı türkü. Şimdilerde yüksek sesle müzik dinleyen yok, herkes kendi kulağına çalıyor. Devamlı radyocu olduğumdan yeni şarkılardan haberim oluyor. Ortalık yine aşk şarkılarından geçilmiyor 🙂 Bizim kuşak şarkı sözlerini hislerine tercüman yapan bir kuşak idi. Şimdi hisleri anlatan emojiler var. “Alem yansa da, dünya dursa da aşıklar ölmez” Bu her konunun aşığına uyar mesela, bi de soru cevaplı olanlar var. Ben dünyanın en büyük aşığı olabilemem, kimsenin koynunda yüz sene bin sene duramam, amaaaa Bağdat’a gitmek şart ise illa ki giderim, gerekirse iki gözüm kapalı 🙂 “Yine seni sevmekten başka hiç bir şey yapmadım bugün ” diyen Ayla Çelik’e cevabım :)))) Güzel şarkı yumuşak yumuşak söylüyor, bir zaman aralıksız dinlene bilir, tabi ki de ruh haline bağlı olarak.
Bugün kahvaltıyı önden hazırladım, kızı bekliyorum, “Pıtırcığım, pirensesim” diye çağrılan ev kölesiyim ben :)))) Hatta gönüllü mutfak hizmetlisi, seviyorum, yemekler yapmayı, sevdiklerimle yemeği, bu arada diyetten çıkmadım, az gevşettim, o da Ramazana hazırlık, bu sene günler uzun ve orucu yatıp yuvarlanıp tutmuyoruz, hayat devam ederken arasına koyuyoruz. Metabolizma savaşlarını biraz yazıcam inşallah :)))
Müzik eşliğinde mutfağa gidiyorum, çağrıldım, aaaaa sakladığım çorapları bulmuş alçak kız :)))) Ana kız olmak biraz ortaklık gerektiriyor, biz de çantada, çorapta, bir takım üst baş da buluşuyoruz, genelde ben kandırılmış oluyorum, olsun bakalım, kızlarına kanar anneler zati, onlar geride kalan yılların çıkıp çıkıp renkli olarak gelmesi gibi
İçimden geldi, cümleten öptüm sevdim, günaydın dedim

14 Mayıs

Bahar aylarının sonuncusunun da sonu gelmek üzere. ne çabuk geçti. Hatta baharı görmeden yaz geldi. O da acele ile geçer mi bilmem. Sıcakla aram yok, nemli havayı, halsiz bırakan sıcağı sevmem. Dün sabah çantamı hazırlarken, yaşlandığımı hissettim. Ruhen değil ama 🙂 Evden çıkıp gittiğim her yer “çılgın proje” sayılır. Hele Adalara günü birlik gidip gelmek. Çılgın ötesi. O yüzden özenle çantamı hazırladım, dermişim :)))) Bir adet yelpaze, sıcak basar diye, Bir adet şal, yel vururunca tutulmasın boynum boğazım diye, okumalık bi dergi, yol uzun, yazmalık bi mini defter, aklıma gelen bir şey olursa, gerçi telefona da not alıyorum ama kağıt kalem başka. Naneli sakız, ferahlık versin diye, ıslak ve kuru mendiller, olmazsa olmaz, bir iki mini şeker, çikolata filan, gördüğüm ağlayan çoluk çocuğa, yakın gözlük, güneş gözlüğü, bir adet katlanmış bez çanta, naylon poşet almamaya gayret ediyorum, çok amaçlı büyük cüzdan, emekli kimliğim, anahtarlarım … doldu çanta. Sonuçta kola asmalık, bir kapasitemiz var. İçinde kadın olduğumu belirten hiç bir şey, tarak, ruj, kalem, parfüm … felan. Eskiden olurdu ama şimdi yer kalmıyor. Hatta bir ara lodos olur ise adada kalma ihtimaline karşı” bir kat da çamaşır ile bir mini havlu da atsam ” diye düşünmedim değil. Sonradan kırk yılda bir Ada da mahsur kalma ihtimalim olsa çabucak “B” planı yaparım dedim, kesin yapardım, evden çıkarken evin yemeğini, ekmeğini , iki günlük temiz kıyafet stokunu yapmış, çıkmadan yatakları toplamış, kahvaltı edip, ettirmiş bi anne olarak huzurlu idim. Güzel bir gün oldu, daha çok muhabbet ve yeme içme içerikli. Pek çok bilgi paylaştık. Kitaplar, filmler,festivaller,otlar, çöpler, seyahatler, geriye dönük sorgulama, ileriye dönük planlar, tavsiyeler, öneriler … vakit nasıl geçti bilemedim. Fakat trafik ömür tüketiyor, havada, karada, suda her yerde trafik var. Yer gök Arap Turist. Vapurdakiler insanı zorla ırkçı yapıyor, yediler içtiler, çöplerini yerlere serptiler, bi de rahatlar, el kol, hareketleri ile sohbet, şapur şupur sesli öpmeler, içimi daralttı, neyse ki deniz havası vardı. Burgaz Ada nispeten daha sakin. İlk önce İngiliz Kahve, sonra Sait Faik Müze, Limon’da yemek, Sinem’de dondurma tavsiye edilir. Bizde tavsiye üstüne gittik zaten. Tuvalet ihtiyacınız olursa Müzeye güvenmeyin, tuvaleti saygısız bir güvenlik tarafından kapalı tutuluyor, Bahçeler müsait ama biz medeniyet gördüğümüz için tuttuk, En acil olanı girdi, öbürü paralı bir yer buldu, küçük 2 lira. Bu aslında hiç komik değil, bazı ilaçları içen insanlar var ki onlar için tuvalet çok acil ihtiyaç oluyor.
Bugün nikah bölgemizde olduğu için, evdeyiz, yolları 6.000 davetli ve korumalar tutmuş olacak, dün de 8 kişi şehit olmuş, Bir de patlama varmış, 20 kişi kayıpmış … felan ama yas tutmayı gerektiren bir durum yok. Düğün dernek hayırlı iş ertelemeye gelmez. Kep giyen akademik muhtarları şahit yazarlar mı acep, bu arada 5 İşidli hapisten kaçtı, kimler duydu bu haberi, neyse Kilis’ten doğru sınıra giderken vururuz onları artık. Kendimi mutfağa kapatmaya gidiyorum, aklımda denenecek tarifler var, şekil verdiğim ürünler “elimden bi güzellik çıktı” diye beni mutlu edecek, ama ruhumun iç derinlikleri çok bilinçli ve çok farkında,bir şekilde yaşamak gerek, Gayret bizden, ilahi adalet beklemede, umutlar ekildi, yeşercek inşallah … Mümkün olan en iyi hafta sonlarından biri olsun dileğiyle, Günaydın

16 Mayıs

Çekirdek ailenin beşte üçü BJK lı beşte ikisi GS lı. Ben; “Tencerem var, tavam var, UEFA dan kupam var, CİM BOM luyum havam var” olan taraftayım 🙂 Futbol ile ilgim mecburiyetten, eş, çoluk, çocuk, baba, kardeş bağlantıları. Fakat sol açığın 10 numaralı formayı giydiğini (acaba sağ mı, numarayı da 1 den 11 e kadar düşünelim), ofsaydın rakip ceza sahasında toptan önce mevzilenen futbolcu olduğunu bilirim, arada Derin Futbol Programına magazin niyetli bakarım 🙂 Pencereye bir bayrak asacağım ama, azzzz sonra. beşte üçe ceessttt !! olsun.
Kutluyorum BJK yı ve çileli taraftarını, özellikle de eşimi, çocuklarımdan bir kısmını, formayı kapan yola düştü dün akşam. Gerçi gündüzden başlamışlardı. Dün bir sıcak hava, bir yoğun trafik vardı kiiii, tahminim bundan sonra böyle olacak. bu İnsan ve araba yoğunluğu içinde biz de geleneksel akraba kahvaltısını yaptık. Bir kaç yıldır yapıyoruz. Henüz yolu bilen taksiye rastlamadım, CPS de bir yere kadar. Dün de geleneksel buluşmaya geçmişe göre daha aza indirgenmiş olarak, geleneği bozmadan kaybolarak gittik :))) Özlem ve hasretle beklediğimiz buluşmaya el emeklerimle katıldım.. İlk deneme olarak ; Burmalı, Oklavadan çekme, Yaşlı gerdanı … da denen tatlı yaptım. Beze sayısı çok olunca yarısını tuzlu yaptım. Rahmetli annem ; “Baklava yufkası yaşmak gibi olacak, bir yanından bakınca öte taraf görünecek” derdi, açıp açıp yufkayı gözüme tutup karşılara baktım, inceliğinden değil ama deliklerinden görüntü almaya başlayınca bıraktım. işin ustası halam “ilk deneme için fevkalade, denemeye devam ” dedi. Tuzlu daha başarılı olmuş, bol derin de kızartma yaptım. Ne kadar yedi isem, hala acıkmadım, ipin ucunu kaçırmamış, fezaya salmış gibiyim. Neyse telafi edeceğiz, akşamki yağmur camları “Allahaşkına beni sil !!!” haline getirmiş, malum pazartesi, evin içi evin dışına benzer durumda, an itibari ile boş bir pet şişe, çubuğu ve kağıdı ile takım dondurma çöpü, geniş bir alana yayılmış kuru yemiş tabağı ile bakışmaktayım. (tabak dışına taşmış da denebilir) Her yer her yere karışmış, ev sporu zamanı yani, gerçi uzmanlar ev işini hareketten saymıyor ama bizim ev konu dışı bence. Uzmanların uzman oldukları konuları genelleştirmemek lazım. Arada özel durumlar çıkıyor. Ama halkımızın genel özellikleri çok var. Dün az bir yeşillik bulan üstünde mangalı tüttürür vaziyette idi. “Aklına geldikçe mangal yap (zaman, mekan önemli değil, tamamen arzu meselesi), ev aldığında mutfak balkonunu kapat !!! ” işte biz buyuz :)))) Aaaay aklıma geldi ; New York ‘da ikene, bir kurban bayramında Türklerden biri küvette kurban kesmiş, kan aşağı daireye sızıntı yapmış, (orada evler kağıttan az hallice olunca, ben hamile iken gece kalktığımda evde bir tur atınca büfedeki tabak çanak zangır zangır titrer idi, benim heybetimden değil, malzeme ince :)))) ) Komşu da Türk karısını kesti diye polis çağırmış. Konu hem komik, hem trajik, saat ilerledi, derin derin irdeleme zamanı yok.
Bu arada Hakan GÜnday’ın Daha’sını okuyorum. Yine güzel, yine akıcı, yine çarpıcı, İsa ile on iki havari, kutsal kase, Afganistan’daki Buda heykelleri insan ruhu ile bi güzel birleşmiş kiiii sonra anlatacam. Arada ağır sahneler var, insan kaçakçılığı üstüne ödüllü bir kitap, ödülü hak etmiş. Bazı zamanlarda gözümüzü kapayınca korkumuz kaybolacak sanıyoruz da o öyle değil, Devekuşu misali oluyoruz, korku yüreğimizde bekliyor, unutmak isteğe bağlı değil beyin işi, unutmak, unutmayı istemekle ters orantılı, unutmaya çalışmak aslında olayı iyice beyine kazımak, napcaz peki ?????
Yeni bir çay karışımı içiyorum, otçu çöpcü arkadaş getirdi. Bir uyuyorum, bir uyanıyorum resetlenmiş gibi oluyorum :)))) Gerçi uyku ile çok şükür problemim yok ama kalitesi arttı sanki, az ve öz oldu :))))
Vakit gelmiş, kızı kaldırma ve güne başlama zamanı, aslında ben başlayalı çok oldu da daha aktif olma zamanı, hafta ortasından itibaren yoğun bir hafta, yapılmış planlar var kısmet faktörü ile değerlendireceğiz inşallah. Cümleten iyi ötesi bir hafta olsun, Cümleten kalbimize genişlik ferahlık dolsun, tabi ki de yollarımıza müjdeci kuşlar konsun, Cümleten günaydın
Önemli not ; Adaya gittiğimde leyleği değil, leylekleri havada gördüm. Sonuçlarını bekliyorum inşallah :))))

17 Mayıs

Sabahları hava kış havası gibi oluyor, güneş nazlanmaya başladı. Öğlene ısıtıyor, hatta yakıyor, sabahlar kandırıkçı, sabaha göre giyinip, öğlene pişman olanlar var ama geneli öğlene göre giyinmiş oluyor, eni konu yaz geldi sayılır. Şortlar, sandaletler çıkmış, ben henüz kısa mesafede parmak arasındayım, ama çorapla vedalaştım, ayakkabımı çıkarmayacaksam giymiyorum, dermişim :)))) Dün Azeri Tv sinden bir hava durumu paylaşmışlar ;”Verdiğim melubetlere de ö gader inanmayın.Burnunuz girmeyen yere de başınızı sokmayın,Yer onun, gok onun özü biler ” Aynen, şu aralar tahminler dalga geçer gibi, ansızın yağmur çıkıyor, lodos çıkmıyor :)))) Zaten bu ülkede tahminlerde isabet yok, bakınız metrobüs 🙂 Kulağım radyoda Bireysel emeklilik hazır imiş, maaşlardan 600 tl kaynak olacak ama bakalım nerelere, bakınız, ÖTV, işsizlik kesintisi. Ülkenin bir yanı kırılmaya devam ederken, bireysel silahlarda can alıyor, çoğu havaya açılan sevinç ve uyarı atışlarından. Helalleşme de aldı başını gidiyor, iki dudağın arasında mı zulümleri bağışlama. Ben özür dileme ile aynı tutuyorum. Yap yap helallik iste, özür dile, neymiş fıtratımda fevrilik var. Benim de var ama Allahtan korkup, kuldan utanıyorum. Bi de tersine döndü, mağdur özür diliyor, bakınız Bakan dayağı yiyen güvenlik, bu arada bakanın eskisi olmuyor, demek, devamlı bakıyor bakan olan.Ankara Belediyesinde kayıp para varmış, Genelkurmay şahitliğini merkeze bildirmemiş, bildirse ne olacak ki, bugün bıyıklı birine şans gülecek, hatta kahkaha attıracak,
Dün işimi bitirip soluğu çarşıda aldım, kızım bana bi hırka al dedi, yani ince bir üst, favori mağazalarımız var, tek tek dolaştım, birinde bulup aldım ammaaaa zorla beğendi, kızı alış veriş listesinden sildim :))) İki de bir gelip gelip öpüyor, “alma ama beni yine seviyorsun di mi ” soruyor, “sevgiyi bi barem düşürdüm” diyorum ben de , Aaaaaah çoluk çocuk işleri yaman, tabi ki de ortak zevklerimiz var, ayrı düşenler daha çok. Sevgi azalmaz bence, sevgi insanın özünde var. Yani bazılarının, benim var misal sevmek on yüz milyon bin baloncuğu evrene salmak gibi, ışıl ışıl ömürleri kadar,sevginin ömrü var, azalmaz ama ölür, ama çoğaldığı doğrudur Amaaaan neyse hiç inandırıcı değil ama ben alış veriş sevmem, sadece ihtiyacımı alır gelirim, Gelin alış verişini tepeden tırnağa öğlene bitirmişliğim var kiiii tarih yazdı beni dermişim. Bu arada her şeyin fiyatı daha bi artmış, taksit yapma miktarı bile mecburen değişmiş, değişik diyaloglara şahit oldum.
Esas size bi şi dicem ; Yarın 18 Mayıs çarşamba Avrupa Müzeler Gecesi , etkinlik boyunca saat 19.00 dan 23.00 e kadar müzeler hem açık hem bedava,Yurt çapında 30, il içinde üç adet açık yer var. Ayasofya, Arkeoloji ve İslam eserleri açık. Bilginize, geceler yaz gecesi gibi oldu 🙂 Benim bütün biletlerim bu haftaya yarından gayri “şşşşıııııııııııışşşşşşşştttt !!!! Annenin ŞŞŞanaaaat Etkinlikler var ” moduna geçicem inşallah.
Hayat Kayseri pazarlığına benzemiyor, kazananı yok, zaten o pazarlik yanlış yerlere de gidiyor, birikmiş mültecilere Pakistan örneği var, 79 da gelen Afkanlılar’ın sosyal hayatı zedelediğini görmek 30 yıl sürmüş, şimdi de geri gitsin istiyorlar.
Amaaaan “dünya dönüyor, sen ne dersen de yıllar geçiyor, fark etmesen de”, “sen ne dersen de değmez bu dünya, yıllar geçermiş geçsin sonunda ölüm var ya” Kesin bilgi, ruhu genç tutalım, ha di bi gayret , günaydın

18 Mayıs

“Delilik” güzel mazeret, kendine yakıştırmak mı etiketlenmek mi daha etkili bilmiyorum. Yakıştırmak bilinçli olmak özelliği, kendini tanımak, etiketlenmek işine gelmemek. Sonuçta bir sığınarak sıyrılma yolu. “Hangimiz deli değiliz kiiiii !!!” Kesinlikle delirten şartlar var, insan insanın delirmesine sebep, emeği geçenlere teşekkür edip, ruh hali ile kanka olanlar var. Ben bu deliliğin neresindeyim, ne içinde ne dışındayım, konuya yabancı değilim, var ben de de bi şiler. Emeği geçenler sağ olsun, hatta hakkını helal etsin, dermişim :))))
“Tecavüze uğrayan tecavüzcüsü ile evlensin, beş yıl her şey yolunda giderse, suçu af edilsin !” Bu bir akıllı deli cümlesi, gerçek ve doğru, demişler hakkaten. Bu ifade eş cinsel evliliklerin önünü açmış olabilir mi ? Yoksa mağdur kız ise evlensin, erkek ise cezaevinde halledilsin diye alt başlık var mı ? Kanunların, kuralların başka bakış açılarından gözetlenmesini seviyorum, aslında bu ülkede yaşamayı seviyorum, “vatandaşı olmasan çok eğlenceli, valla !!” Gırgır şamata, neremizle güleceğimizi bilemiyoruz çoğu zaman. Bkz, dün geceye dair Bahçeli, T.türkeş görseli Davutoğlu hareketi.
Dün öğleden sonrayı yarı baygın geçirdim, arada oluyorum, düşük tansiyon eşliğinde toplu yorgunluk atmak benimki. Yatıp yuvarlanma süresi uzayınca bunalıyor insan, Allah kimseyi yatırmasın. Birazdan hayata dahil olmaya başlayacam, inşallah. Dahilim zaten de sınırlarımı genişleticem :))) Hazar gençlik bayramı arefesi, ruhu genç olanları temsil ediyorum :)))
“Heeeey gidi gidikoca dünya gam yükü müsün, söyle fani fani dünya dert küpü müsün, dünya handır, han içinde yaşar o ruh can içinde, rüya gibi gelir geçer insan gam içinde, dertli ağlar, dertsiz ağlar dünya içinde”, “Bugün gelen yarın gider dolup boşalan handır” Heee öyle, bazı şarkılar türküler aç aç bitmiyor, o da bir yere kadar, ne demişler ; Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” , üflemeliler sözün neresinde diyenlerin kulağına üfledim, “Günaydın ”

20 Mayıs

Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmediğim bir sabah. şaşkınlığım kişisel felaket değil. Şaşkın da değilim aslında, sadece hızla akan hayat nehrinde dolanan yaprak gibiyim. Bazı yerleri çok hızlı geçiyorum, bazı yerlerde lüzumsuz oyalanıyorum, ama akışa kapılmışım, dümen elimde değil. Bazı sabahlar böyle, hayatın dümeninde kimin olduğunu, dümeni bilerek, isteyerek mi yoksa cebren ve hile ile mi kaptırdın bilmiyorsun. aslında gayret etsen, dürüst olsan bileceksin de, insanlar ; anlayanlar, anlamayanlar, işine gelmeyenler diye üçe ayrıldığından ilk üçte misin yoksa değil misin bilmiyorsun, amaaaan bilmek istemiyorsun. Budur ; bilmek istemediklerimiz, bilmeye dayanamayacaklarımız yüzünden yaprak gibiyiz. Her şeyin illa ki bir sebebi olmalı,en basit kalp hareketi sevmek bile bir sebebe dayanırsa ömürlü oluyor. Bu sebepler canımıza okuyor, bir cümle kurup altında eziliyoruz, Bir dakikalık cümleyi yanlış anlaşıldı sanıp saatlerce açıklama yapıp, sonra da üstünde “acaba, eğer, belki” ler eşliğinde üç gün de düşünüyoruz, sonra küçük pembe ilaçların eline kalıyoruz. Ruh bilimciler, kişisel gelişimciler, muhtelif koçlar hayatımızı parmaklıyor, bizim yapamadıklarımızı onlar yaptırsın da mesulü olsunlar diye, para döküyoruz, “günah bizden gitsin !!” misali.
Bildiğim bir şey var, bugün evdeyim, inşallah. Burnumu bile çıkarmıcam dermişim :))) Ev içi etkin olmak niyetim, önümüzdeki üç gün, günlerim trafikte ve tiyatrolarda geçeceği için. Ev içi zorunlu hareketleri tamamlamalıyım. Yakama yapışan kişi ve kişiler yok ama sorumluluk duygum var, bir anne olarak yapmam gerek, yemek, çamaşır, ütü, temizlik, yavrulara terapi … angarya değil ama seviyorum, evimi, ailemi, onlar bana layık mı, ben onlara layık mıyım, gerektiği kadar taktir ve teşekkür alıyor muyum, ürünlerimin piyasa hali nasıl … hiiiiiiç umrumda değil, karşılıksız seviyorum, yapıp olmadı denize atıcam dermişim :))))
Dün kardeşlerimle buluştum, daha önceki gün, Taksim, Beyoğlu yaptım kiiii o taraflara mecburiyet dışında artık gitmem, iğrenç ötesi, bütün hatıralarıma filit sıkılmış, zehirlenmiş, ruhunu kayıp etmiş gibi, bi tek Hazzapulo Pasajı içine girince eski halde gibi kalıyorsun, gerisi fakir ve pis turistler, (Allahım beni ırkçı yapma, sadece dilimde kalsın, amin!!!), ranta dayalı mimariler, ve vee estetik olmayan bir sürü şey. Pera’daki sergiye yetişemedim ama akşam Akbank Sanattaki “Kahramanlar Hep erkek” Can Bonomo’lu, Duygu Asena anmalı ücretsiz gösteriye bilet buldum, Kısa ama güzel idi, okuma tiyatrosu deniyor bu gösterilere, D.Asena bildiğimiz ilk ve en kısa ömürlü feministlerden, “Kadının adı yok” demişti, valla, doğru, kadının konmuş bi adı var ama toplumda yeri hala aşağıdan yukarıya çıkmaya çalışıyor. Gençlerin katılımı yoğun idi, Can Bonomo severim, şiir de yazar, diğer çocuklar daha iyi idi ama o da fena değildi, sevdiğim için, işini de sevdim dermişim.
Bi de günaydın deyip kaçayım bari, mutfak sabahları serin iken oradan başlamak niyetim, sonra, sonrası bir birinden bağımsız, keyfi, Kuğu Gölü Balesi’n de gibi kalktığım yataktan, ev içinde favori halayım “Antep’in hamamları, sallanır külhanları …” ile devam edeceğim, “Yine seni sevmekten başka hiç bi şey yapmadım bugün” özlemi içindeyim ama olmaz,” hem sevip hem de hayatın içinde olmalıyım diyenlerdenim,” bir çok şeyi bir arada yapmak gerek, bi duygu bi faaliyet en iyi karışım mı acaba?

21 Mayıs

Yoğun bir gün, helvayı kavurması benden, dağıtım evin genç kızından , evin kızı var, bilin diye değil valla, eli alışsın, dini duyguların din tüccarları tarafından şakır şakır istismar edildiği bu günlerde, inanan, inançlarını sorgulayan, Kamil İnsan olmaya gayret eden biri olarak bazı gelenek ve göreneklerin çoluk çocuk tarafımdan taşınmasını istiyorum. Ömürlerin hesap günü diye bildiğimiz bu gecede zulüm eden zalimlerin günü de gelmiştir diye ümit ediyorum. Cümleten hayırlı kandiller olsun, gelecek senenin daha güzel olduğunu görmek dileğiyle …

 22 Mayıs
Rivayete göre ; Kadın ruhunu şeytana satmak istemiş de şeytanın parası çıkışmamış :))) Şeytanı geride bırakan çoğunluğun kadın olduğuna inanırım, sırf kadınlar diyemem ama. Var, duruşu içini yansıtmayan ama çok ikna edici işi bir yere kadar rast gidenler. Yalnız o yer gelene kadar yerle yeksan ettikleri adam sayısı oldukça yüksek oluyor. Her tür adalet kör ve topaldır, sonra birden açılır dermişim. Eski Türk filmleri gibi, körler görür, kütürümler yürür, fakir kız zengin oğlanı kapar, kül kedisi saraya gelin olur.
Dün kitabımı bitirdim. Çok beğendim, sevdim, hala düşünüyorum içinden geçenleri. Misal Irak’da gayri resmi bir esir borsası olabilir mi ? Kaçırılan bireyler, satılıp, ülkeler arası sessiz sedasız pazarlık konusu olur mu ? Hooop ordan geliyorum, İşidliler hapisten kaçtı, Kilis’e düşen bombalar durdu. Daha bir sürü deli sorum var, Sorup sorup duruyorum gayri 🙂 Kitap dört bölüm. Rönesans resminin dört temel tekniği başlık olmuş ve insan ruhuna uyarlanmış. Hayatta bi söylediklerimiz, bi söyleyemediklerimiz var. ikisi arasındaki uyumsuzluk ruh dünyamızda dalga yapıyor, Dalga boyu boyumuzu aşınca boğulup gidiyoruz. Morfin Sülfat da bulursan bir yere kadar, bulamazsan seni uyuşturacak Linç Yasası var ki Tarih Charles Lynch ‘i bu yasanın babası olarak yazar, ülke ABD, linç edilenler İngilizler, Sene 1850 den evveli, tarih resmi olarak sözlüğe geçtiği tarih, Yasa tarihte kalması gerekirken günlük hayatta yer buluyor olması korkutucu ama gerçek. Halkın suçluya ceza verirken suçlu duruma düşmesi, destekçisi çok.
Mozambik bayrağı ilginç, Kitap, çapa, ve AK -47 ( kalaşnikov) sanki işe silah tüccarları karışmış gibi. Afganistan ile ilgili kitaplarda geçer Bamyan vadisinde kayalara oyulmuş biri 53 diğeri 36 metrelik Buda heykelleri, tapılacak putların canlı olması gerektiği için Taliban 2001 de havaya uçurdu onları, Altıncı yüzyıldan ömürleri o güne kadarmış. Veeee Afyon tarlaları, Afganistan halkını esir alan, başta Taliban’a ve diğer tacirlere sınırsız para kazandıran uyuşturucu ticareti. Anlamadığım şeylerden biridir, kara paranın aydınlık müminlere gelir kaynağı olması, hatta o paranın fakir fukaraya bir miktar yardım ile aklanmış sayılması.Bir yerden düşünmeye başlıyorsun, dönüp dolaşıp kendini buluyorsun da bulamayanların işi bunlar.
Neyse, Hakan Günday’ın Daha’sından geriye kalanlar bunlar ve yazılmamış bir çok şey, okuyun anacım :))
Yazıya geç kaldım ama ev çalışması yaptım, çamaşır, kahvaltı, yemek için ön çalışma … Bugün de tiyatro var, sonra onları toptan yazıcam inşallah.
Hava parlayacak gibi, pazar günü parlak hava iyi olur, olsun işalla, cümleten günaydın, şaaaaneeee pazarlar dilerim …
23 Mayıs
“Biz ne günler gördük, hem güldük, hem öldük, yandık yandık söndük, heyy maşallahhh !!!” Heee valla, aynen öyleyiz. Hayatın şifrelerini çözdük bizzzz !!!! Tüm kuşak başarılı değil, kayıplarımız da var elbet, kimini tümden kimini aklen kayıp ettik, kalan sağlar ansiklopedi gibi, sayfa sayfa engin tecrübe dolu, kahin olduk şekerim, gerçi “Tarih tekerrürden ibarettir” derler de biz bunun farkında olanlardanız. Haberler, gelişmeler, yazılanlar, çizilenler, dedikodular … “Biz bu filmi daha önce gördük !!” dedirtiyor, kimini yabancı sinemada, kimi yerli yapım.
Kahvaltıyı yaptık, sabah haberleri teeee yıllar önceki sabah haberleri gibi, reklamlar değişik ama :))) Bi de tuhaf haber sayısı arttı, ama normal haber gibi sayıyoruz, ne çay toplayan yasama, yargı, yürütme ne de iki ucu bitişmeyen üst geçit bizi şaşırtıyor. Biri ar, namus duygularını çalarken yanında şaşırma duygusunu promosyon olarak götürmüş hazar. “Vakit yok gemi kalkıyor …” Çalarken kızı uğurladım, son eksikleri ayağı asansör kapısında tamamladık, Aaaaay Allah iyi yönde ıslah etsin bu gençleri, dicem de kıyamıyorum, hayat çok zor olacak onlar için. Aklı başında olanları kast ettim, aileden trol olarak yetiştirilenler için dışardan kolay olacak ama onların da iç dünyalarını tahayyül bile etmek istemiyorum, kendi denizlerinde kendileri kazaya kurban giderler inşallah desem, beddua gibi olur mu ? Olur belki, kimsenin direkt olarak kötülüğünü dileyemem, hiç bir suç cezasız kalmaz, bakınız ; Suç ve Ceza kitabı :)))
Yorgunum diyemediğim için, sırtım ağrıyor diyorum, hatta onu da dememiş sayın, neden sonuç ilişkilerine vakıfım. Bu sabah nedense ana oğul ilişkilerine takık olarak uyandım. Beklediği kocayı bulamayınca, bulduğu erkek çocuğunu kocasına yakın duygularla taparak, tapınarak yetiştiren anneler, bunun farkında olamayan oğullar, kaç kişinin başını yakıyorsunuz, saydınız mı ? Kayınvalde ayak oyunları yüzünden ruh sağlığı hasar alan arkadaşımı düşünüyorum günlerdir. Koca aydınlanana kadar koca koca yıllar geçti gitti, giderken götürdükleri de var maalesef. Antidepresanların son dokuz yılda kullanım oranının yüzde 160 artmış olmasının hükumet politikaları ile bir ilgisi var mı diye merhum kısa adama sormuşlardı da cevaba ömrü yetmedi.Bir de farkındalık tedavisi diye bir şey var, depresyona girmeden çıkmaya çalışmak için. Gelmeyin oyunlara demek isterim de iyi insanlar, kötü insanların niyetini çözene kadar atı alan uçağa binmiş oluyor. O kadar hızlı yani demek için özlü sözü şeyettim :))))
“Kolla kendini sıra bana geldi, gezeceğim, seveceğim, görürsün sana edeceğim, bir yeminle, bir ceza ile hakkından geleceğim senin” diye Ajdaaaa dan destek alınabilir, şarkı bizi push etsin yeter :))) Dedim, Araya İngilizce Türkçe salak karışımlı cümle de koyup kaçtım, Hayatı ittirmeye gidiyorum, Mecbuuuuur !!!! Günaydın
24 Mayıs
Bir festivalin daha sonuna geldik 🙂 Geçen yıl leyleği nasıl gördüğümü hatırlamıyorum ama kesin görmüş idim, Bu seneki daha net, yani yeni sezonda beklentim daha yüksek. Elini sallasan festivale denk gelen şu günlerde beni sinema, tiyatro ilgilendiriyor, Caz’ da gönlümden geçiyor ama tarihleri zor, du bakalım, Allahtan umut kesilmez 🙂 Bu hafta sonu da bir şeyler var. Sonra sezon kapanıyor. Tiyatro festivalinde 3 oyun bir de okuma tiyatrosu izledim, daha çok izlemek isterdim, yabancı oyunların fiyatı yüksek,
Bi de yer sorunu var, verdiğin paraya değer yer alamıyorsun, yani bazen, Merhametliler’i daha önce yazmış idim. Sonrakileri döküyorum ;
Kardeşlerimi Arıyorum; On üç karakter canlandıran dört oyuncu, Okuyanlar arasında Rıza Kocaoğlu ki Kuzey ve Güney’den, adını unuttum, Güllerin Savaşı’ndan Cihan vardı. Oyuncuları daha çok tv den tanıdığımız için, rolünü yazmak, adını yazmaktan kolay. Radyo Tiyatrosu tadında güzel bir sunum idi. Ben okuma tiyatrosu ile bu sene tanıştım.
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike ; Amerikan edebiyatından çeviri, Çehov göndermeli, bir aile içi sorun halletme oyunu, kız kardeşler, abi, sevgili, hizmetçi , evlatlık, yaşlı ana baba, yan komşunun genç kızı … süresine göre hiç sıkmayan, çok severek izlediğim bir oyun oldu. Sonunda oyuncularla söyleşiye de kaldım. Tilbe Saran, Nesrin kazankaya, Şefik Erol çok bildik isimler, sezonda oynayacak tavsiye ederim.
Baba ve Piç ; Oyun sayesinde ilk defa Zorlu Center’a da gitmiş oldum. Neyse ben gidene kadar saksı bitkileri büyümüş, her kesime hizmet veren bir AVM olmuş, halk tabakası alt katlarda vakit geçirebilir :))) Salonları güzel ama, Drama salonunda Hande Ataizi’li, Serra Yılmaz’lı, Nihal Koldaş’lı çok iyi bir kadro,sahnede mini bir orkestra, adını yazmadıklarım bile dizilerden bildik, dekor göze hoş geliyor, okuyanlar kitaba sadık kalınmış dedi, Elif Şafak edebi değil de ticari bir yazar olduğu için, konu prim yapacak şekilde, Ermeni Diasporası, ensest, Milan Kundera, Arizona çölleri, erkek evlat meselesi, asi genç kız (ki tabii ki de bu rol Hande’nin idi, bir miktar vücut sergileme fırsatı buldu,şaaaneee değil, dermişim ), Simge olarak Nar, Aşure tarifi, yiyeceklere katılan kalp krizi ile sonuç veren anlaşılmaz zehirler, iki satır da ezan okudular, her yere suya sabuna dokunmadan üstten üstten çakmalar, tam da yazarın en iyi yaptığı şekilde. 90 dakika idi sonradan uzatmışlar, ara ile 45 dakika fark edince eve geldiğimde yarın olmuştu. Gereksiz uzamıştı diye düşünüyorum. Edebiyatta çok laf sevmiyorum, bir okuyup üç hayal etmeli, en az iki de düşünmeliyim 🙂Neyse sezonda da oynayacak, en azından kadroya gidilecektir diyorum. Bu arada Hande’nin film oyuncusu ve ödüllü olduğunu biliyordum, ama devlet tiyatrosundan geldiğini yeni öğrendim. Daha önce de Cihan Ünal ile Özel Hayatlar oyununda izlemiştim, hatta kızımız tüm oyunu şort gecelikle oynamış, tacize uğradım diye de bırakmıştı. bu oyunu da bırakır diyorlar, gişede kayıp olur ama sanatta hayır !!!
Arkadaşım ile önden biraz kahve içip kaynattık, kendisi reklamcı olduğu için kulağı pek deliktir, bana yine okuyacak şeyler getirmiş, hatta bir kutu da çikolatalı pişmaniye :))))
Bize yakın bir AVm de Bülent Ersoy ile Nur Yerlitaş’ın imza günü varmış, ne imzalayacaklar pek merak ediyorum 🙂, belediyenin korulukta üç gün süreli açık hava klasik konserleri varmış, piyanoyu korunun neresine koyacaklar merak ediyorum,metrobüs üst geçitlerinden birinin bacaklarına saksıda kökü olan sarmaşıklar sardırmışlar, bu E-5’e yapılan düzenlemelerini, otoban pejzajını kimler doğa sanıyor ? meraktan çatlıyorum :)))
Merak kediye zarardı di mi ? Cümleten meraklı günaydınlar olsun, o vakit 🙂
25 Mayıs
Umut Kaya’dan Mor Yazma, Barlas’dan Küt Küt, Athena’dan Çilek Bunlar aile şarkılarımız 🙂 Çocuklarla bir ağızdan hoplaya zıplaya söylediğimiz şarkılar. Bu sabah kahvaltı masasına taşıdık, elimiz, kolumuz, dudaklarımız kıpır kıpır, ben araya “Peynir de al, ekmekten de kopar” diye replikler kattım. Güne bi hoş başladık inşallah, çünkü bugünlerde sadece hoş başlanıyor, günün gerisi nahoş hadiselerle dolu oluyor. Tek derdimiz aslında en son derdimiz ama bizde sıralama sorunu var, sıraya bi koyan var, bi de sırayının başını sonuna çeviren, ortayı kaosa döndüren var.
Yaaaa bizim kuşak iyi bilir, sıralamanın Üniversite için önemini, puanın gelir, gönlünden geçenleri açıkta kalmayacak şekilde dizersin, hatta araya gönlünden geçmeyeni ısrar üstüne sıkıştırırsın, sonraaaa sürpriizzzz !!! gönlünün tahtına tanış olmayan kurulmuş.
“Şu beyaz sayfa işi mümkün olsa, ne güzel olurdu” demek bile mümkün değil benim için. Hem olmayacağını biliyorum, hem de olabilseydi çığırından çıkacağını. İnsanın fıtratında eline yüzüne bulaştırmak, bunu da başarı saymak var. Bakanlar açıklanmış, bir insanın bu kadar çok işten anlaması ne güzel :)))) hadi bakalım eğitim şaha kalktı, sıra turizme geldi. Şehit haberleri durmak bilmiyor, her güne bi avanta lavanta hikayesi var, market alış verişi “hiç bir şey yok 20 liradan, 100 liraya dayandı” , aba altından sopalar gözümüze görünmekten öteye geçti gayri. Daha bir sürü şey varken insan ancak güne hoş başlayabiliyor, sonrası meçhul ama illa ki sürprizler oluyor. şaşırtmayan acıtan, anlayanı az anlamayanı çok olanından.
Dünden bir düzeltme var; Hande Ataizi devlet tiyatrosu sanatçısı değilmiş, ama İstanbul Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümü mezunu, Kenterler’de başlamış işe. Bir mimar baba ile prof annenin kızı, Magazin dünyası sayesinde onu Sevda Demirel’den yediği tokat ve tuvalet camına sıkışması, Cihan Ünal ile mobing hikayesi ve eşleri, sevgilileri ile hatırlıyoruz 🙂
İsabel Allende ile tanıştım, kendisi Salvador allende’nin kızı değil ama yeğeni, Latin Amerika ilgi alanım içinde dün Eva Luna Anlatıyor’dan bir öykü okudum, tamamına heves ettim. Ruhlar Evi filminin kitabını o yazmış. Notlarımı aldım, bi de Virginia Wolf’un Orlano’su okunacak sonra da filmleri izlenecek. Filmden sonra kitabını okuyamıyorum. Önce aslını bilmek, sonra neye dönüştüğünü görmek isterim.
Elimde okunacak epey kitap var, yazı okuyarak geçirmeyi hayal edebilirim de pek olmuyor, yazın daha yoğun oluyorum, malum yazlar annelere tatil yapmak için değil, tatil yaptırmak için var. Bu sene oğlan yaz okulundan ders almış, kız sınava hazırlanacak … hayata dair planlar, niyetler var, sonuçlara dair umutlar var, bi geleceği uzun zamana yaymıyoruz, onu eni konu öğrendik de ” Kul hakkı” kapsamı hala sıkıntılı benim için bildiğim her doğru yalan oluyor bu konuda dermişim. Yine de yakama yapışmış olması muhtemel eller için kaygı duyuyorum, bence ben doğruya daha yakınım diyebilir miyim ? Bilmem artık, geldi fetva ayları, bakalım neler öğreneceğiz, bi de sakız ile deniz, bi de diş fırçalamayı geçebilseydik :)))
Aaaay sıkıntı ile günaydın demiyorum, bi gayret bi cesaret ile günaydın …
26 Mayıs
Kendini eğitiyorsun ama bir yere kadar, her beklentiyi silip yeni halini koyamıyorsun yerine. Misal; Nisan Mayıs ayları, Nisan Mayıs gibi Mayıs Nisan gibi geçiyor, sebebi malum, çölleşen dünya ve onu hoyrat kullanan insanlar. Bazı şeyler ileriye doğru uçarken, geride hızından hasar almış, hatta hasar raporu anlaşılmamış, ya da çok sonra anlaşılmış şeyler bırakıyor. Sonuç da Mars’dan ev alsak ilklimi yadırgamıyacak hale gelicez. Neyse karışık gibi görünen ama gayet net olan konular bunlar da “Halkın gözüne gözlük” takanlar, üç boyutlu dermişim, olanı olmayan gibi gösteriyor.
Dün akşam piyanoyu koruluğun neresine koymuşlar, kız ile gidip baktık. Ağaçların seyrek olduğu yere platform yapıp, etrafına sandalyeler dizmişler, hatta ışıklandırılmış ağaçlar, yıldızları yere indirmiş gibi idi 🙂 başkan gönlümüzün başkanı zati, bi de hemşerim, kafadan bir numara :))) Güzel bir konser dinledik, bilgilendik. Geveze Piyanist Emir Gamsızoğlu, hem çaldı , hem anlattı, hatta o çalarken notalarda yazmayanlar bir ekrana yazıldı. İstanbul, Paris , New York ve final bölümleri vardı, Kontrpuan’ı öğrendik, müzikte olanı hayat için diledik. Konsere geldik, yağmur da peşimizden geldi, hiç aklıma gelmedi oysa, Mayıs ayında yağan Nisan yağmuru altında izledik valla. Bu arada görevliler yağmurluk dağıttı, bir ara “tepemize yıldırım düşer mi ” dedim, sonra konuyu var olan yıldırıma çevirdim, biraz üşüdük ama ana kız ruhumuza iyi geldi.
Yeni kitabım ; Tarçın Dükkanları / Bruno Schulz. Polonyalı, yazar, mimar, ressam. Geç keşfedilmiş, Kafka’nın unutulmuş rakibi, Dava’yı lehçeye çevirmiş. Ekmek almaya giderken Yahudi Yıldızı takmadığı için bir Nazi subayı tarafından öldürülmüş. Yazdıklarını okumak, anlattığı incelikler arasında eriyip gitmek gibi, kitap sakin kafa, sakin ortam ve ruha huzur. Bu arada o kadar az bilgi var ki internette, arayınca karşınıza aynı isimde bi de hakem çıkıyor.
Bu arada Prag’da Tarçınlı Çikolata Dükkanı varmış, tarçın önemli 🙂
“Ne yapsam ” diye düşünmeyeceğim bir güne niyet ettim, yani plansız demek istedim, tüm B Planlarına gün yüzüne çıkma imkanı vericem inşallah, Zihnimde yer tuttuklarına göre hayata geçmek onların da hakkı, B şıkkından Günaydın 🙂 
27 mayıs
Bir çırpıda Cuma gelmiş. Bugünlerde hayatımızda ortak olan nadir şeylerden biri günler. İsim olarak hepimiz aynı günü yaşıyoruz. Günün yaşattıkları, dayattıkları farklı farklı. Bu sabah yağmur varmış İstanbul’da, bazı semtleri su görürmüş diyorlar, buralarda koşuşan bulutlar var. çay kokusu ile kendime gelmeye çalışıyorum. bakalım yağmur kendimi geçebilecek mi yoksa ben yağmuru geçer miyim ? Yeniçeriler Tahta surlara saldıracakmış !!! Şehrin kurtuluşu muazzam kutlanacak diyorlar, bir milyon kişi taşınacakmış miting alanına. O gün kaç kişi ölürse ölsün, program programlanmış, Gövde gösterileri, tüm memleket temsil edilmiş olacak, ya da sanılacak. Aaaaay sabah haberleri içimi daraltıyor, yayında zırt pırt gidiyor. Amerika’dan savcı Bharara dudak uçuklatan rakamlar haberi veriyor, yiyen tıka basa yemiş. Dünya böyle işte, paranın adı var, kendi de yatırılmış olarak var 🙂 Kendimi bildim bileli sokaklarda yaşayanlar var. Hatta yatıp kalkanlar var. Koltuğu kapan dünyalık yapmaktan başka işe bakamıyor. O kadar çok işten çıkarılan var ki, firmalar bi kişiye az zam yapıp üstüne iki kişilik iş yıkıyor. Sınavlar şaibeli, elimizdeki paranın satın alma gücü düşüyor. Yollarda günlük olarak kiraya verilen ev afişleri görüyorum, ufak ufak yerlere yapışıyor, derken saatlik olanını da gördüm. Bu evler cami olmayan yerlerde namaz vakti geçmesin hizmeti olabilir mi ? Bu evleri kiraya verenler, bu evleri fuhuş amaçlı tutanlar, kimler acaba ? Ekonomiye kayıt kuyut var mı ? Muta nikahı ücrete dahil mi ? Aziz Yıldırım’ın şekeri çıkmış diyolar, Kupayı Cim Bom kucaklamış da, bir yılda suya 11 kere zam gelmiş, Can güvenliği yok, kalabalıklardan korkuyoruz, seslere duyarlıyız …
Aaaaay” bi tek ikimiz, bi de kedimiz, kıyıda köşede duran biraz birikimimiz, hazırız, gidebiliriz, nereye dersen amenna !”, ihtiyaç anında kırılan kalplerimizi de alıp gitsek, diye düşünebiliriz de gitmekle gidilmiyor, kalıp direnmek gerek, kaçışlar sonunda çıkmaz bir sokağa, aşılamayacak bir duvara rast geliyor, yüzleşip, kabul edip, kurtulma planları yapıcaz 🙂Sorumluluklarımız var, en başta kendimize, canımız bize emanet ise emanete ihanet olmazzz !!!
Bu sabah bana da şiddetli bir terapi lazım, elimden geleni yapıcam da program da yoğun çok şükür. Bakalım gönlümüzden geçenlerle, elimizden gelenler nereye kadar ? Önce mutfak ama “Bu sevdalar boşuna, bu sevdalar boşuna …tey tey tey !!!” Ayak oyunları ile Günaydın :))) Benimki halay için
28 Mayıs
Aaaay dün çok yorulmuşum ama gönlümden geçenleri hayata geçirdim çok şükür. Yağmura doğru öğle vakti yola çıktım, sanırdım ki idari profiline bakınca herkes Cuma’da, değilmiş valla. Tıklım tıkış yollar, araç içleri derken yol ortasında yağmur başladı. Bu arada araç içindeki çocuklar yer yüzünden kavga ettiler, bu bacak kadar veledler, büyükleri dururken, analarını babalarını ayağa dikip koltuk sahibi oldular, bu koltuk sevdası el kadarken başlıyor, mesulü ana ve babalar mı acep ? Neyse ben, yağmur damlalarını ve reklam panolarını seyir ettim, “Lii liii liii limona reklamında Kibariye onaltısında,!” plajdan bakıyor bize, yaşlandıkca geriye dönüş isteği ve dursun zaman, geçmesin yıllar, estetik cerrahi var diyen kadın ve erkekler, olamıyor valla, direnmeyin zamana, bir yeri yaparken, bir başka yer, “yalaaaaannn !!! ahanda şuralarda yılların izleri var!!!” diye bağırmakta. Kadınlardan yüz bulan devlet, hükümet beşyüz küsur sene geriden işlem yapmaya gayret ediyor. Bkz; yarınki fetih kutlamaları.
Boğaziçi’ne geldim, yağmur arttı, sinirli sinirli yağarken, güvenlik “servis geliyor, bekleyin” dedi, bindim, gittim ama, 50 metre bile olmayan yolda 50 litre ıslandım, şemsiyeye rağmen, Şeyh Bedrettin Konulu bir programa gittim, önce 52 dakikalık bir belgesel seyir ettik, sonra üstüne konuşma. Konu derin, üstünden 600 sene geçmiş ama izleri ve müridleri var. Şeyh Bedrettin hem dini hem de siyasi, asılma sebebi ikisinden de kaynaklanıyor olabilir, üstünde çalışılıyormuş. Cemal Kafadar Ortadoğu tarihi uzmanı, Harward’dan. Şeyh Bedrettin’in Fıkıh yönü, hukuk yönü var, kitapları medreselerde ders olarak okutulmuş, komünist, isyancı, alevi yakıştırmaları var, Kerametleri olan bir veli, tam olarak hangisi, Varidat’ın çeviri sayısı sayısız. Esas yerleşim yeri Balkanlar, ülkemizde de yaşayan, gelenek taşıyan müridleri varmış,ama onlarda yaşlı olanlar, gençler pek ilgilenmiyorlarmış, bi de kendilerini Bektaşi’lerden ayrı tutuyorlar, hem de gizli. Güzel bir bilgilendirme oldu, durmuş yağmurun biraktığı kokulu izleri yanıma yoldaş olan bir it ile kapıya kadar yürüyerek takip ettim. Yani servise binmedim. Bitti mi, bitmedi, bacımla buluşup yemek yedim, arkadaşımla da buluşup Eski Şafak sineması yeni Mekan Artı tiyatrosuna gittik, oyunun adı “Burada Bugün” iki kişilik, intihar temalı, bunalımla bunaltan, genç işi konulu bir oyun, konunun ağırlığı bir ara uyuklamama sebep oldu, dermişim :))) Güllerin Savaşı’n daki Cihan buradada vardı, güzel oyuncu, mimikleri hakiki, gerçi kız da iyi idi. Sonuç ; iyi oyunculuk ama konu beni sarmadı, bi sonuca varmadı. Sonra da aynı kalabalıkla eve döndüm, Yine Akbil’ini kayıp etmiş olan kızı yolcu ettim, hatta dilimi de tuttum sayılır, odasını adam etmeye niyet ettim, ben temizleyim de o da yerleştirsin, daraldım artık, bu gençlerin dağınıklık tutkuları da bir yere kadar … Dağınık ama umut verici ve günaydın olsun, umut önemli
29 Mayıs
Gelip geçti sandığımız bazı şeyler hayatımızda sonradan derinleşiyor. Üstüne düşününce mi, yokluğu hissedilince mi, hasar tespiti sonraya kalınca mı bilmem. Bildiğim zamanın geçmiş zaman izlerini özenle sakladığı, gün geliyor şak diye önüne sürülüyor. tabi her şey uzunca bir zaman beklemiyor, sıcağı sıcağına anlaşılmayan yorgunluklar en geç ertesi güne, ölüm acıları üç beş seneye, yokluklar ihtiyaç duyulunca tazelenip canlanıyor. Yalnız acılar değil sevinçlerde sonradan ne kadar değerli imiş anlaşılıyor. Aslında gördüğümüz acılar, yaşarken o kadar acı değil. Ben ölüm korkusunun ölmekten daha zor olduğuna inanıyorum. Bir kaç kez yanına yaklaşmışlığım var ki insana acı sıcaklık gibi yayılıyor. Kurşun yarası alanlar ilk anda hep bi sıcaklık duyduklarını anlatırlar ya o anda insan öldüğünü bilemez gibime geliyor. Gidip gelen pek olmadığı için (olduğunu sanan hikayeler okumuşluğum var, yine de bir ip ucu gözü ile bakıyorum ) konuyu bilemiyoruz, hissettiklerimizi de kelime karşılığı zor, anlayıp da anlatılamayanlar kategorisinde durum 🙂
Buraya nerden geldik ; Dünden geldik, kızı yolladım, kayıp Akbilin peşine düştüm, netekim buldum da 🙂 Ammaaaa odayı yeniden oda yaptım, eşyaların yerlerini bile değiştirdim, üst üste konmuş kitaplarla ağırlık çalışması yaptım, yerleştirmenin bir bölümünü beraber yaptık, ne de olsa özel alan, izinsiz bir şey atmadım ama farkında olamadığım bazı şeyler olabilir :))) neticede ben de bir anneyim, annemden taşıdığım izler var :))) Akşama mutlu ve enerjik yattım ama sabah öyle kalkamadım, an itibari ile üç aşamada eğilip, üç aşamada kalkıyorum, kolumdaki bacağımdaki morları ve kırmızı çizgileri saymıyorum, boynumu elimle çevirsem olacak sanki, ama en kötüsü omuzlarım olabilir, oralarda unutulmuş yükler var … Yaaa işte yorgunluk bugüne kalmış, her şeye biraz biraz sonraya kalıyor hayatta, bu sonraya kalanlar içsel mevzularımız olunca içten içe bizi oyum oyum oyuyor. İnsanda algı geriliği var dermişim, ruhsal bunalımın sebebi sonradan algıladıklarımızı masaya yatırma üstünde halamın bıyığı olsa idi amcam olabilirdi tarzında çalışma, diye de bilimsel olarak salladım, tamamen şahsi bilimimdir :))) Hayatın en büyük özelliği her şekilde sürdürülebilir olması, kas ağrılarım sabah çayı koyup, kahvaltı hazırlamama engel olamadı, çok şükür kızı yolladıktan sonra, verdiğimi hatırlamadığım bir söz üstüne algımı masaya yatırıcam :)))) Eve uzak, hiç gitmediğim, bir lunapark Avm ye gidiş izni vermişim güya, hatta daha çok olur gibi bakmışım, iddia budur, akşam kaçak güreştim, bugün konuyu bağlayacam, konunun kız gelene kadar masadan kalkması dileğiyle cümleten günaydın
Bu arada memleketi komple kurtaranları yok sayarken 500 sene evvel güç kayıp etmiş Bizans’ın elinden kurtulan şehrimizin kurtuluşunu şölene çevirenlere o paralarla neler neler yapılırdı diyorum, kasabın yağı çok olunca paylaşsın taraftarıyım, konu ile ilgili paneller, sempozyumlar düzenlense kaç kişi gidecek, bilecek o da var, şimdi bir piknik havasında yenip içilecek, gaza gelinecek,
yarın kaldığımız yerden devam, sonra tvlere “geçinemiyok, devlet bize baksın demeçleri” Devlet de hangi birine yetişsin, artandan ancak bu kadar oluyor, Bizim buradan gemiler kalkacakmış, namazı müteakip cami önüne bekleniyor halkımız, gemilere minübüslerle taşınacaklar,gün içinde her şey dahil, beni de ısrarla çağırıyorlar :))))) Allahın işi mesaj kumarhane mesajının üstüne gelmiş, aklım karıştı, dermişim. Telefon numaram hala satışta, ne isterseniz o hizmet ile ilgili numara bulurum, bugün olmazsa yarına,
Şaaaneeeee pazar bi olsun, hadi işallah
30 mayıs

Facebook her sabah dayatıyor, anıların var, paylaş diye. bu sabah , bir yıl önce yazdığım yazıyı kırmayavacam paylaşcam, ben okurken yine sevdim 🙂 Günlerden pazartesiye denk gelmemiştir muhtemelen ama, ne önemi var gün isimlerinin, içini nasıl doldurduğun önemli, bugün bir yıl önceki benim, yarın kendim olarak gelirim, hadi işallah 🙂

“Yattık, kalktık, hayata önce evdeki pencereden, sonra da telefon ekranından baktık 🙂 Sonra gözleri içimize çevirdik, “sorun alçak Merkür de imiş ” dedik, yine geri geri gitmiş 😦 bi uzaya çıktığımızda ye feth edelim ya da yok edelim diye ruhumlan kavilleştik :))))
Eeeeeeee “Bebeğim mutlu değilse, uyanır gecenin dördünde, sorun aklıma gelip de gitmeyenlerde …” diye bi ninni söylecek, dizinin üstüne yatırıp de “Nen var kuzum ? ” diyecek, teselli edip, akıl verecek bi annemiz yok 😦Haaaa olsaydı da ne kadarını yapardı o da ayrı bir soru daaaaa, varlığı yeterdi, bacıııım !!!
Mecbur kendimizi, kendimiz teselli edip, mutlu edeceğiz, zati doğrusu da bu, tırnağın varsa ki var çok şükür, başını kaşı modeli.
Çocuklar yatarkene ,sessizcene yapılacakları yapıp, mevsim kızartması yapmaya gidicem, işalla :))) Bol soslu, sarımsaklı, patlıcanlı, biberli, kabaklı, bi de çikolatalı, üzümlü kek, bi de yeni öğrendiğim kremşantili şaaaaaneeee poğaça … ooooooooh miissss alıcam bi dal :)))))
Diyetin içine tükürmiyecem tabii ki de başkaları yesin diye yapıyorum :))) “Sizin mutluluğunuz, benim mutluluğumdur !!!” formatı :)))
Valla attık formatı hayatın tümüne :))) Yeniden, yeni baştan olmasa da bir tazelenme olacak işallah :)))) Umutlarımız bayrağımızdır, dalgalandıkca evrende varlığımızı hatırlatır bize, sahip çıkalım umutlarımıza, oy verelim Merkür’e gitsin :)))))
Cümleten Bonjuuuuuuuuuuuuuur milleeet !!!!! Bi müddet hayata Fransız kalalım, biraz da böyle 🙂
Cümleten günaydın, gönlümüzü hoş tutacak bir hafta olsun, zira sinir stres de kas ağrısı yapıyor.

31 Mayıs

Kitabımı bitirdim, camların büyük bir bölümünü sildim, ütü yaptım … verimli bir gün geçirdim yani 🙂 Verimli gün aklımdan geçenlerin hayata geçmesi demek benim için. Dün akşam Barış Bıçakcı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi’ ne başladım. Bir öncekine göre çerez sayılır. Bruno Schulz okumak ; Bulutların üstüne yüz üstü yatmak, ayaklarını dizden büküp, ters yönde havada sallamak, parmağınla açtığın bir delikten arada sırada dünyaya kuş bakışı bakmak gibi 🙂 Bu arada kendini kuş gibi hissetmek de var. Tabii ki ben yeryüzünde ve bir çok yol ayrımında, kafası dolu, bedeni ağrılı olunca zor oldu, metaforlar başımı döndürdü, tüm öykülerin bir arada olması, kitap bitirmek prensibim olunca zor oldu belki de. Fakat öyküler arasında kuyruklu yıldız, böcek, ayarlanmış saatlere rastlamak hoş oldu. Muhtemel birbirinden haberi olmayan yazarların aynı konuyu farklı incelemesi ilginç. Yalnız Kafka Bruno’yu etkilemiş diyolar, o doğru gibime geldi.
Ben gerekli izini vermeyince kızla ilişkimiz hasar gördü.Normal olarak bir takım triplere maruz kaldım. Kin ve nefret kankalığını taşımak istemediğim için, biraz sessiz kalacağım, hizmette kusur etmiyorum ama, sessiz kalmak, etki altında kalmadan düşünmeyi de tetikliyor, arada iyi oluyor. Anneye bir soruluyorsa, o cevap olumsuz ise elbette annenin bir hatta bir çok bildiği vardır. Hem kız hem erkek çocuklar büyüttüm amma kız biraz daha zor. Fakat çok renkli ve çok da eğlenceli olunca dayanma gücü buluyoruz, dermişim. Allah acılarını göstermesin.
Ben bazı konularda rahmetli annem gibi olmak istemiyorum, Rahmetli kızdığı zaman bir söylenmeye başlardı, konu konuluktan çıkar, gelmiş, geçmiş bir birine karışırdı. Ana tarafımın genetik özelliği, bir konu hakkında günlerce söylene bilirler ve asla unutmazlar, çakacak lafları varsa yerini bulana kadar içlerinde tutarlar, yaptıkları iyiliklerin asla unutulmasına müsade etmezler … felan fistan. Haklarını da helal etmezler, rahmetli annem de bazı kimselere hakkım helal demeden gitti, konu üstüne çok çalıştık ama olmadı 😦 Ahirette bir itiş kakış, kalabalık varsa anamgiller hesap görmek, helalleşmek için oradadır dermişim :))))
Hem inanıp, hem varlığını tekliğini kabul edip, hem kulların iyiliği için en iyisini yaptığına iman edip, sonrada beddua ile reçete göndermeyi anlayamıyorum, o yüzden bende sıfır beddua, tamamı helal haklar mevcut. Allaha havale ederim ve beklerim, canımı yakanın canı yanar, bilirim.
🙂 🙂 🙂 sarılıp, öpüştük kızı yolcu ettim, bizimki bu kadar, mendil en fazla kurur gibi olur Salonun camı kaldı, onu da sileyim, yemek işi var, küçük oğlan bugün eve dönecek inşallah 🙂 Yazlığa bi gidip gelmem lazım, hafta sonu etkinlik, Ramazan için tedarik ve stok gerek, havalar da 32-33 derece gidecekmiş, yazı sevmem, nem beni halsiz bırakıyor, ağız tadıyla gelip geçmesi dileğiyle Günaydın.
Aaaaaah yalan dünya, Polis gücünü her zaman devletten alır, gülme komşuna gelir başına, Eeeeey Fransaaaaa !!!! orantısız güç kullanma ! da kendini görmeyenlerin başkalarını görmesi ilginç ötesi entresan :)))) (Dilimi zenginleştiriyorum, dermişim :)))) ) Bunlarda radyodan kapanış için.

NİSAN AYI GÜNLÜKLERİ


13237831_10154123844386768_7356801778262173144_n

Kuşlara hep heves ederiz de, onlar da bize imrenir mi acep ? yersiz, yurtsuz garipler, bir tek uçabilme imkanları var. pıııırrr ! diye havalanınca her şeyi geri de bırakırlar sanıyoruz da ben inanmıyorum, yani artık inanmıyorum. Gitmek önemli değil, önemli olan gittiğin yere istemediklerini taşımamak. Uçalım; unutalım, geride bırakalım istiyoruz, sanki uçsak olacak. halbuki insanda sınırsız bir işleme, evirip çevirme yeteneği var. ver konuyu, al ayrıntıyı. kafaya takınca, geceyi gündüze ekler, ya yemeden içmeden kesilir, ya da dünyaları yer, konuyu kördüğüm haline getirir insan 🙂 işte ondan, yazarlar, çizeler insan. Üretiyorlar, üretiyorlar, arada anlaşılıyorlar, o da yanlış dermişim :))) Bakalım Nisan ayında neler demişim. Fotoğraf için Ferda Ünür’ün ellerine sağlık, Yazıdan sonra kuşu sorgulayacam :)))

02 Nisan

Nisan ; bir şaka ile başlayan, adına özgü yağmurları olan, bu yağmurları kısa süreli aşkları çağrıştıran, sonunda çocukken muhteşem kutlanan, çok renkli bir bayramı olan, insanları manto ve paltodan soyan, yaza ufaktan ısındıran, içinde 35 senedir bir film festivali barındıran bir aydır. Bu hafta biletlerimi aldım, sağda solda sanat ve kültür şehidi olmaz isek bacımla beraber on film göreceğiz. Başka ülkeler, başka dünyalar, başka diller, başka dinler …
Her şeyin bir sonu var, bazı sonları görüyoruz, bazılarını tahmin ediyoruz, bazılarına da ömrümüz yetmiyor. Bu haftanın da sonunu gördük. Memleketin hali malum, hiiiiiç o dallara basmıyorum. Çünkü ; Hap kadar çocukların bile yaşına başına bakmadan, bir alt yapısı olmadan, ağzından tükürükler saçarak siyaset yapmalarına, kulaktan menfaati kadar bilgi sahibi olanlara sinirleniyorum. Bu nedenle konuşsam, yazsam faydası yok, susuyorum, gönül de bir şekilde razı olacak artık.
Hafta içinde Tomris Uyar’ın bir öykü kitabını aldım, okudum, içine de bir not yazdım, tanımadığım ama kitap okuyan birine kargo yaptım. Benim zincirim tahminimce olmadı.Çok da hayal kırıklığı yaşadım sayılmaz, bakıyorum, görüyorum, anlıyorum çok şükür.
Apartmanın doğum günü çocuklarına da kitap aldım. “üstünüz, başınız, oyuncağınız çok, bu da hayal dünyanız için ” dedim verirken, hemen paketi açıp bağırlarına bastılar ama devamını bilemem. Ben iç huzurumun peşindeyim. Verdiğim sözleri tutmak, birinin elinden tutmak, bir şey öğrenmek, bir şey öğretmek, paylaşmak, sevmek, hoş görmek … gibi beni gülümseten, karnımda kelebekler uçuşturan şeylerin peşindeyim. “Karnımda kelebekler uçuyor” bunu bir kaç yerde okudum ama hissedemedim, yazdım belki bi sihir vardır 🙂 karnımın içi bana pek ilginç gelmiyor. Yağların arasında yorgun bi mide, ondan daha yorgun karaciğer, tembel bağırsaklar, varsa dalak bu karmaşık ve estetik olmayan ortama bir kelebek dahil etmeyi düşünemiyorum.Kelebekli bir mutluluk tanımı olacak ise onu baharla birleştirip, başımda esen kavak yellerinin arasına renk olarak katarım. Mamafih yeniliğe açık olduğumuzdan, böyle bir tanım da var diye şeyeddim, belki onu da yaşarız. konu başka yerlere bağlanacaksa da “Grinin elli tonu” nu okumadım ama bizim kuşak da “100 Fırça darbesi” ni okudu dermişim. Konu uzar giderse tek favorim Nabokov’un Lolita’sı . Edebi dili muhteşem, adına bakıp da aldanmayın, içinde hiç bir erotik sahne geçmez ama düşündürür. Konu ise “dünyanın her yerinde böyle şeyler oluyor” dedirtiyor. Zaten dünyada hep benzer şeyler oluyor, benzer insanlar, benzer sonuçlar var ama bazı şeyler devamlı tekrar ediyor, bir türlü tecrübeye dönüşmüyor.
Nerdeeeen nerelere geldik. Bu da önemli bir sorun, bir yol haritası olmalı insanın. Misal dün korulukta üç kadın gördüm, parkurun başında “yürüsek mi, patates kızartması mı yesek” tartışması yapıyorlardı. Sonunu görmedim. Muhtemelen iyi olan kazanmıştır.
Bir yanlış ile bir doğru devamlı cenk ediyor, iyi olan da kazanıyor. Yalnız, hem doğru, hem iyi, ikisi bir araya genelde denk gelmiyor.
Bir sürü yazmışım, gözüme pek bi kırmızı çizgi çarpmıyor, okumadan basıcam düğmeye, hazar günlük bunlar, ruh hallerinden seçme saçmalar. Zaten,
“Ben yağmura deli, buluta deli, bir büyük oyun yaşamak dediğin, beni ya sevmeli, ya öldürmeli … /Gülten Akın”

04 Nisan

Tam olarak rakam veremeyeceğimiz sayıda insan pazartesine sövüp sayarak güne başladı. Neden ??? !!!! çünkü dinlenemediler, çünkü işlerini yetiştiremediler, çünkü planları planlandığı gibi olmadı, çünkü, çünküüüü. çünküüüüü ….
Bir yığın mazeret. İnsan sebebi olduğu şeylerin sebebini hatta olumsuz sebeplerini başka yerde aramaya bayılır.
“Çoook şükür, yeni bir gün, yeni bir hafta daha, elde var 7×24 saat, aaay bi de bahar !!” demez insan da suratını aşağıya doğru sallar, içini dışını öldürür, tüm yaşam umutlarına fiilit sıkan esas kendi zararlıları kınıyorum.Bu arada filit zararlı haşarat için ev yapımı pompalı bir ilaç, bir pompalı tüfek kadar tesiri var, bizim pompamız kırmızı idi, bak şimdi hatırladım, çocukların ulaşamadığı yerlerde saklanır, bazı yetişkinler intihar amaçlı da kullanırdı.
Biliyoruz ki “yaşamak zor ve zahmetli bir iş” güzel yanları da var ama. Biliyoruz ki “Dünyada kötülük kol geziyor, hatta ordu halinde üstümüze üstümüze solda sağdan geliyor” Pekiii , biz iyi miyiz acaba ? Bir gün içinde kaç kişinin yardımına koşar, bir isteği “angarya” görmeden yerine getiririz, bir gün içinde karşılıksız kaç iyilik yapa bilriz ? Bu cevapların içine illa ki yalan karışır, illa ki savunulacak bir yan vardır.
Beden yorgunluğu, iyi bir uyku ile gider, iyi bir uykunun da 5-6 saati bedene yeter. İyi uykunun birinci şartı iyi kafadır. İyi kafa, iyi kafa yapan malzemelerde değil, sağlıklı düşüncede bulunur. Sağlıklı düşünce de “pozitif değer yüklü, sorumluluk taşıyan, taşıdığı sorumluluğu da uygun yerlere bırakan, ertelemeyen, empati yapan, hoşgörüyü lafta taşımayan, kendini geliştiren, değiştiren. çelişen yerleri dikkate alan” bir düşüncedir kiii düşünmesi bile bazı insanlar için zordur. Kafada kırk tilki, kırkının da kuyruğu var, bir birine değmesin, ama , olmaz, olmuyor.
Diyorum ki ; Şu tilki sayısını bi aşağıya çekelim, her şeyi bilmek, herkesi yönetmek zorunda değiliz. Dünya biz öldükten sonra da dönmeye devam ediyor. Olması için, elimizden gelenleri yapıcaz, olmadığı yerde kader, kısmet deyip, sonucu da kabul edicez,
Herkeeeees işini yapacak, iyi yapmanın yollarına bakıcak, Bekleme ve biriktirme ruha zarar, fırıldak olup menfaat etrafında dönmek çok zarar, eğitim, plan program şart, olasılık hesaplarını kabaca yapıp, olmayacakların olma ihtimali de var demeliyiz.
Hatta cümleten günaydın demeliyiz, hatta “kuş ölür, sen uçuşu hatırla”, “Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” da desek olur.
Aaaay hadi, ne günahı var pazartesini sevelim. İçinde Kandil olan, Festival başlatan, yağmur ihtimali olmayan bi hafta, olan ağaçlar yeşillenmeye başladı, çiçek açtı meyveler,kuşlar iyi haberler getirsin, Allaaaahııım !!!! içimize dışımıza bahar gelsin, cümleten

05 Nisan

Dün haber aldı idim, E-5 de tüm üst geçitler pankartlarla donanmış, meğer “Gençlik yeni anayasa istiyor ” imiş, Sabah arkadaşım resim koyup da not ilave etmiş.”Bu “gençlik” her kimse artık,önce ölmemeyi istese ya..” Bu ülkede gençlik şamar oğlanı, çocukluk hikaye, kadın olmak büyük ceza. Sabah sabah atar yaptım ama devam etmeyeceğim, aklımdan geçenleri dilime gelmeden ört bas ettim, Panama Belgelerinde ismim yok diye kendimi teselli ettim 🙂 Aaaaah aaaah her şey bir günde olmadı, olanların geçmişine inmeye kalksan dipsiz kuyularda kaybolursun. Taze bir suçlu yok, yılanı dokunmadığı için besleyenler var.
Bahar şakacıdır, bahar aldatır, bahar kandırır, bahar havalandırır, bahar uçursun bizi … Baharla ilgili her şeye inanmak, baharı yaşamak istiyorum. Bahar bahardır, ikincisi olmaz, tüm baharlar bir birinin devamıdır, bahar önce içimizde başlar, Yakışır sabaha içinden “bahar” geçen şarkılar. Bahar mı bizim elimizden tutar, biz mi bahara bi el atarız bilmiyorum. Bildiğim tek şey ; dünyanın çivisi çıktı ve oramıza buramıza batıyor, savaş rüzgarları, tamtamlar, eziyetler, orantısız cezalar, cinsel olan, olmayan istismarlar, kara paradan ak yapanlar, sayı ile hanım alanlar, her güne bir fetva verenler, o fetvanın yolunu gözleyenler, çılgın cahil kalabalıklar, o kalabalıklardan uzakta kalanlar … daha neler neler.
Herkes için huzur istiyorum, derdimin sıkıntımın evin içinde kalmasını istiyorum, memleket hallerinin kara bulut gibi üstümde dolaşmasını istemiyorum. Büyük resmin içinde küçük bir parça, çözülebilir, halledilebilir problemlerin sahibi olmak istiyorum. isitiyorum da büyük resim tükrük içinde kaldığı için yerimi bulamıyorum. Daha bir sürü şey , “Allahım !!! her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam …”

06 Nisan

Birisi birisine “Akıllı ol !!!” dediğinde karşısındakinin aklını yetersiz , kendini çok yeterli, hatta fazla aklı olan biri gibi mi hisseder ? Ya da aynı akılda olmaları için karşısındakinin inceden kalına değişmesini mi diler ? Neticede ortak bir istek var, aynı ayak oyunları için aynı hava çalsın !! Memlekette aynı hava aynı ayak yıllardır devam ediyor, ama makyaj çok iyi, aynı sonuçlara, ayrı yerlerden ulaşıyoruz.
Geçici gündem ne bilmiyorum ama kalıcı gündem kalmaya devam ediyor, hatta yerleşti, gitmez hissi bile veriyor. Toplum ; “Kol kırılır, yen içinde kalır” toplumu olduğu , “elalem ne der, ayıp, günah” kuralları ile yönetildiği için her şey normal. Anormallikler birden patlıyor, baskılar, baskılar … derken çocuklara kadar düşüyor tatmin olmalar, denemeler yanılmalar.
İlk çocuğumu kucağıma aldığımda uzun uzun ellerine, elimi tutan ellerine bakmıştım, tırnaklar, kıvrımlar, minik gamzeler, parmaklar, ondaki kuvvet, bakışlardaki şaşkınlık … bir su damlasından nerelere, kucağına alınca sorumluluğunu da hissediyorsun. Bir çocuk yetiştirmek, iyi bir çocuk yetiştirmek en az on kişiyi etkiler. Saksıda yetişmiyor bu çocuklar, yıllarımızı veriyoruz. Koruyup kollarken, korunmasını öğretiyoruz. Bilmez çocuklarım ; İlk anahtar verdiğimde kapıyı açmalarını bir üst kattan izlediğimi, ilk bakkala gittiklerinde arkalarından gidip geldiğimi, ev partilerinde “saat beşte gelir seni alırım” dediğimde aslında kapının önünde beklediğimi, banyo yaptırırken her sıyrığa, her morluğa titreyerek baktığımı … ama onları ne kadar sevdiğimi bilirler, sevmek yanında bir çok duyguyu da taşıyor. Çocuklar ; ticaret amaçlı, soy sop sürsün amaçlı, hava atma amaçlı … değildir. Çocuk kanından canından bir parçadır, özen ve itina ister, var ise eğer bir takım şeylerin önüne geçer, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” olmaz. Oldurmaya çalışanların çocuklarının nasıl ziyan zebil olduğunu görüyoruz. Bu çocuk tacizlerinin tek bir suçlusu asla yok
50 milyon vatandaşın kimlik bilgileri internette imiş,veri tabanı 2011 seçim kurulu bilgileri imiş,Bakan “konu mühim değil değil, geçmişte yaşanmış, bildiğimiz bir konu” demiş, İzlanda başbakanı istifa etmiş,dün meclis laf söz üzerinden yine karışmış, özür dilemesi gerekenler işaret edilmiş,herkes koltuğuna sıkı sıkı yapışmış.meyve sebze kuruş ucuzlamış,bu yıl ekilen lale sayısında bi azalma var, para başka bir yer buldu hazar, Nisan Mayıs ayları, gevşer gönül yayları desek de gevşemedik, gerilmeye devam, Panama’ya gitmeye ne gerek var, ne varsa bizim memlekette var, alası var, en heyecanlısı en ekşıııınlısı var.
Bi huzur yok, aramaya devam ediyoruz. İç huzur olası ama iyi insan olmak için elimizden geleni ardımıza koymayalım , Günaydın

07 Nisan

Bu yılda baharı görmeden yaz gelecek gibi, dün kızım eve dondurma ile geldi. Sezonu açmış. Gerçi bizim evde bi İnternet, bilgisayar yasağı bi de dondurmanın mevsimi yoktur. İnternet her zaman en iyi salondan çekmiştir, kimsenin odaya kapanma imkanı olamadı 🙂 Şimdi telefonlarla odaya kapanma mümkün ama artık gerek de kalmadı,Bazen tüm koltuklar dolu, tüm eller meşgul, tüm gözler fırıl fırıl , bi de geyikli sohbet oluyor, hatta aynı anda film bile izliyoruz :)))) Bir şekilde aile olduğumuzu hissetmemiz lazım, bu da yollardan biri :)))
Soğuk ve ekşi ile aram yoktur, bi tek sade sodayı çok soğuk içerim, eşim ise dondurmayı kasesi ile Amerikan usulu yer, çocuklar diş çıkarırken diş etlerine dondurma sürerdi, yani kundaktan dondurmacı bizim çocuklar, sütü el kadardan bile dolap çıkmış, soğuk içtiler,terleyince üstlerini değiştirmedik, banyo yaptıktan sonra sokağa çıkardık, çorapsız, hırkasız yatırdık, her gün, her mevsim yıkadık … Bademcikleri inmedi ama orta kulak iltihabından epey bi çektik ama sonuçta soğuğa karşı biz korumadık, kendi savunma sistemlerini oluşturdular.
Bugün günlerden Regaip Kandili, kandiller, bayramlar birlik ve beraberlik ruhu olsun diye. Birbirinden nefret eden, diş bileyen, dinin bir sömürü haline geldiği, inançların “öküzün altında buzağı arama” şeklinde sorgulandığı bu günlerde aynı gökyüzünü bile paylaşma savaşı veriyoruz. Tüm dinler, tüm kutsal kitaplar iyilik, merhamet, adalet, hoş görüyü emreder. Dini temsil edenler amaçtan sapınca ruhlar da sapıyor, sapkın ruhlar ortada serseri mayın gibi, yorgun mermi gibi (Bunu da yeni öğrendim, havada hızını kaybedip, hedef şaşıran, tesadüfü bir yere konan mermiler, komplo teorilerine müsait bi konu) dolaşıyor, toplu vuruşlar, toplu sonuçlar veriyor, ondan sonrada kutlama hak getire, herkes istediğini istediği şekilde kutluyor.
Üç aylar; şefaat, merhamet, rahmet ayları, iyi insan olmak için fırsat günleri, komple temizlik günleri, ruhu kötülüklerden arındırma günleri de amacına ulaşamıyor. İnsan her şeyi bir arada yapma özürlü, ne bu dünyadan geçiyor ne de öte dünyadan umut kesiyor. Bunlar geniş konular, yazma ile olmaz, isteyenle çaya çıkalım konuları 🙂
Pişi yapıp komşulara dağıtacağım, hısım akrabamı arayacağım, herkes için iyi şeyler dileyeceğim, tüm dünya için huzur isteyeceğim. Bu arada aklıma orta boy geldi, ben üniversite sınavları için okur üflerken, “anne bu bir seçme sınavı, herkes için dua olmaz, lütfen dikkatli dua et” derdi, şeytani düşüncelerin hep bi başlama sebebi var zaten, ben de duaları “çalışan, gayret edene hakkını ver yarabbim !!!” modeline çevirdim gari :))))
Önümüzdeki hafta evin annesi için film festivali haftası, baba için fuar zamanı, bazı çocuklar için sınav haftası, büyük oğlan için seyahat haftası, kuzey ışıklarını kaçırdı, geyik eti yemeğe İskandinav ülkelerine gidecek deli doktoru arkadaşı ile, aaay hadi hepsi için inşallah.
Bu durumda yazma çizme işleri zor, ara ara gelir günler nasıl geçiyor yazabilirim, filmlerimi illa ki yazıcam dermişim, hem anne hem de entelektüel olmak emek istiyor, gayrete devam,
Öncelikle hafta sonu için yatılı izin isteyen kızıma en az 25 farklı “hayır” sebebi bulmam lazım. Uğurlarken “umutlarım yeşillensin mi ” diye sordu “az su dök, bekle dedim” Gerçi bununla zihin çalışması yaparken öbür işleri de yaparım, bu arada dün ayak parmaklarımdan birini dolabın kapağına çarptım ve tahmin ettiğiniz gibi insana acı veren en son nokta ama müthiş bi acı, bakalım ayakkabı ile durum ne olacak, dondurma zamanı geldi ise parmak arası terlik zamanı da gelmiş midir ?
Cümleten Hayırlı kandiller olsun, Kandil arayıp sormak için bir fırsat olsun bi de Günaydın olsun

11 Nisan

Hareketli bir haftasonundan yağmurlu bir pazartesi sabahına geldik, hoş geldik, hoş da buluruz inşallah. Son dört gündür memleketten haber almıyorum sayılır, kulağıma gelenlere göre değişen bir şey yok. Şehitler ölüyor, vatan bölünsün diye gayrete devam. Geçen metrobüsten iner inmez, çelik yelekli, gözlüklü, silahlı bir polisle burun buruna geldim. Hiç şaşırmadığıma şaşırdım. Evcek sabahtan evi terk edip, akşam geç saatlerde hatta yarın olurken buluştuk, bir iki muhabbet, ” senin günün nasıl geçti, benim ki nasıl idi “, akşam yemekleri genelde sokaklara denk geldi, ama evde de yemek var idi, ben hep eve aç geldim, mümkünse sokaklarda tuvalete gitmedim, benim böbrekler evi tanır zaten :)) Yani diyeti bozmadım, hijyene dikkat ettim. Her yer bi kalabalık bi kabalık idi kiiiii, insanlar, araçlar salkım salkım. Ben bu arada kendimi mutlu ederken evi de ihmal etmedim, gelince bir iki toparlayıp, eşim gelene kadar bi fasıl uyudum, sonra herkes yatmaya gidince kalkma saatine de az kalmışken bi daha uykuya niyet ettim amaaaaa, tutturması çooook zor oldu, böyle olunca da saat çalınca insan, “ne oluyoruz” diye bi şaşırıyor, alarmı susturmak için tüm saati bağrına basmak zorunda kalıyorsun.
Bu sene yeteri kadar lale ekilmemiş, sanırım bütçeyi Taksim’e taş döşemeye ayırdılar. Meydanın iğrençliğini anlatmaya kelimeler yetmez. Festival Taksim’de sönük geçiyor, oralarda hala bilet var, fakat diğer sinemalar dolu. Dünkü söyleşide sorularında İngilizce sorulması hoşuma gitti, ilgili ve bilgili gençler umut veriyor, altı film izledim, dün akşam da yazdım zaten, hepsini de beğendim. Gördüm ki ; Kimine göre tesadüf, kimine göre kader ama hayatımızın bir anda dalgalanıp, ters yüz olduğu zamanlar var, misyonerler de cemaatler de aynı kapıya çıkıyor, güzel bir şey zorla çirkine dönüyor, ana baba evlat üçgeni varsa kardeşlerle çokgen oluyor ve illa ki köşeler bir yerde birleşiyor, herkesin aşka, sevgiye, huzura özlemi var da bildikleri yol bazen çıkıyor, bazen çıkmıyor. Yaşlanmak, varsa ömür kaçınılmaz, illa ki bir yerden kaçak oluyor, kendine bakmalar, germeler, sağlıklı beslenmeler … felan fistan bir yere kadar, aile olmak herkesin dileği ama “nasıl olunur, olunduğunda içinde nasıl durulur” işte sorun burada.İnsan her yerde aynı insan, davranışı toplumsal izler belirliyor, her toplumda öğrenilmiş, nedensiz niçinsiz davranışlar var, bunları fark edip de sorgulayanlar, baş kaldıranlar, asiler rahatını bozduklarına göre kötüler, rahat vaad ettiklerine göre iyiler. İnsan esas söylemesi gereken şeyleri söylemiyor ama söylemiş gibi karşılık bekliyor. Bu da içimizin dışımızın bir olmadığının en büyük kanıtı. Beklentiler; beklenenle bekleyenlerin sorunu değil, beklentiler herkesin sorunu. bunu aşanlar var gibi de yine de şüpheli, bir ılık dalga ara ara dolanıyor vücutlarda, söndürmekte elimizde ateşe çevirmekte.
Sevdiğimiz şeylerin peşinden gitmekte fayda var. Önce iç huzur, herkesin iç huzurunun da değişik yöntemleri var. Ben başka dünyalara bi bakıp tekrar kendi dünyama dönmeyi seviyorum. Mutluluk ile huzur doğru orantılı, bazen şükür, bazen tefekkür, bazen empati, bazen …
Bugün evdeyim, ilçe sınırları içindeyim inşallah 🙂 Pazar gününe kadar festival devam ediyor, daha bi belgesel beş filmim var 🙂 Hayat hızla akıp giderken ona ayak uydurmak gerek, her işin başı sevgi, saygı. Haydin, herkes rollerini oynamaya başlasın, makyaj serbest. Cümleten günaydın, iyi bir hafta olsun, yağarsa Nisan yağmuru şifa derler, ıslanın gitsin

12 Nisan

Nisan yağmurlarına takıldım. İki gündür akşam üstü yağan yağmurdan şüpheliyim. Gerçi takvime göre bu şifalı yağmurlar 14 Nisan ile 14 Mayıs arasında ama her şey değişiyor, belki o da değişmiştir. Konya’da Mevlana Müzesinde Nisan Tası var, Dışı dua yazılı, derin bakır bir tas, kapağı da var, içine toplanan su, okunur, şifa için dağıtılırmış. Kırk ikindi yağmurları da derler, eskiden Konya’da yağarmış. Bir sene kırk gün yağdığını ben de gördüm. Bize çocukken derslerde yağmuru ağaçlar çeker diye öğretmişlerdi, şimdi yağmurlar beton suluyor, Ayarı da yok zaten, ya hiç yağmıyor, ya da her şeyi önüne katıyor, bir çok nedeni var tabi ki de.
Dün BJK eve dönsün diye programa ara vermiş idik, bugün kaldığımız yerden devam, Akşama bir filmim var, evi yola koydum, büyük oğlan bu hafta sonu gidecekmiş, kızın kurs işini de hallettim. Bir butik dershaneye para basmaya başladım. Kızımdan umutluyum, hep derim, dereceli oğullarıma zekası beş basar da her zaman kullanmıyor, bu sene serbest bıraktım, ara ara kullanıyor, dersleri daha başarılı, dün yine ojeli gitti, demek ki bir şey demiyorlar, “Eğitim ve öğretimin kılık kıyafetle ne ilgisi var, olay beyinsel, ojesiz tırnaklar, bol paça pantolonlar zihne kısa yol mu açıyor” diye de bi savunması var, haksız da değil. Zaten bu kız çooook renkli, bu ay içinde doğum günü var, çarşıyı eve taşımaya başladım, bu aralar ne alırsam, doğum gününe sayıyorum :)))) Kafamda bir parti hazırlığı var, eğlenme ihtimalimiz yüksek :))) Kız başka şey canım, bazen çok gülüyoruz, bazen ben onu koridorda bekleyip ” Böööööh !!!” diye korkutuyorum, tamam, etik değil ama yapıyorum işte, bulaşık makinesini boşaltması, dolabını düzeltmesi konularında ısrarcıyım, tabii ki de on istekten üçünü zor yapıyor ama akşamları çay yapıyor, internetten komik videolar yolluyor, geçinmenin bir orta yolu var,
Çocuklar iyi hoş da onlara iyi ve güzel bir dünya bırakamıyoruz, bir yandan radyo dinliyorum, kusacak gibiyim yeminlen. Herkes kendi doğrularına taraftar toplamaya çalışıyor, namus her şeyin önünde gidiyor da savunma yapanlar hırsızlar, yalancılar, şerefsizler. Şerefsizin tanımını yanlış mı biliyoruz. Her taraf tezgah, bu tezgaha gelenler aptallar diye sanırdım da değilmiş, bir yazı ile aydınlandım, bunlar aptal değil, ahlaksızlar.
Benim inancım tam, her şeyin bi hesabı var, stad niye iki kere açıldı diye düşünen kaç kişi var ?
Cümleten günaydın, bahar ortalığı yeşertmeye başladı, umutlarımın umudu var Eski günleri geri istemiyorum ben, varsın mazi fotolarda, hatıralarda kalsın, yeni günler, yeni güzelliklerle gelsin, bahar yenilesin bizi, hadi işallah 🙂

13 Nisan

Etnik kökenimiz Karadeniz olunca biraz tekinsiz derler bize. Anlık değişimlere gebedir ruh halimiz, genelde cümleten böyleyiz de başka bölgelerle karışınca kendimize çeki düzen vermeye gayret ediyoruz mu acaba ? Ediyoruuuuuuuz !!! Misal ben İç Anadolu’ya gelin gitmiş mi sayılırım, sayılırım, biraz gittim, 18 yıl kadar, oradan bir sürü davranış şekli öğrendim. Daha sakin, daha gizemli, daha planlı insanlar.(Planlı derken içten pazarlıklı demek istemiş olabilir miyim, olmam, olmam , diye bi kıvırdım) Bizim yöre insanı gibi anında dökülüp saçılmazlar, Sabrımın temellerini evlilik attı dermişim :))) Eşi seçip kendi bölgene taşımak başka, seçilmiş eş ile onun bölgesinde yaşamak başka, toptan hepsine tecrübe diyoruz, tecrübe edip yazıyoruz deftere, sonra o defter zihin sandığına, arada açıp bakıyoruz, “ictahatı birleştirme kararları” arıyoruz. Aaaay bu terim de aklımda Hukuk derslerinden kalma. Benzer olayların farklı sonuçlarından bi sonuca varma. Amaaaaan hayatın tümü muhasebe zaten, kasaya giren hiç bir şey kaybolmaz, hiç bir şey yoktan var olmaz, her şey bi şeye tekabül eder. “Ara ara, yakın mesafe bitmiş olsa da …” Bi de ne aradığımızı tam olarak bilsek, “daldan dala !”
Akşam yatışımdan belli idi, sabah kalktım, cin tutmuş gibi. Kahve ile bilinç altını suçluyorum. Biri iç, diğeri dış mihrak olan bu sebepler yüzünden pırıl pırıl bir sabaha bulutlu uyandım. Halbuki kara bulutluk ne var, Nurlu ufuklara yelken açmış gemilerde pranga mahkumları gibiyim. Ben de devamlı memnuniyetsizlik hali var, her şeyi bazı insanların anladığı gibi anlayabilsem.
Genelde bilmediğim numaraları açmam, geçen bi açasım tuttu, bir partiye kayıtlı imişim, bilgilerim güncellenecekmiş, tahmin ettiğiniz parti, şu sıra yine saymaya başladılar , kapıya da geliyorlar evde isem açmıyorum. Kadın daha konuya girmeden, “Ben parti üyesi değilim” dedim, “o zaman niye bizi meşgul ediyorsunuz, merkeze gelin de kaydınızı sildirin”, “Ne işim var merkezde nasıl kayıt etti iseniz, öyle silin ” dedim. Bir sürü kendine göre geçerli neden saydı, biri imzamı atmışmış, gelmem lazımmış, gitsem iksir mi verecekler acep ? Dönmeli iksirden, yapıp ettiklerime “ne içtin bacım !” dedirteceklerden, dün ben yokken akşam üstü bi daha gelmişler, bu arada kadın bana “geliyoruz, geliyoruz evde bulamıyoruz” da demiş idi. Allahım gülsem mi ağlasam mı çoşsam mı karar veremedim.
Bir hava durumu sayfası takip ediyorum, meteorolog kuraklık had seviyede, yağmur yok, üçüncü hava alanı kuzey ormanlarının içine tükürdü diye yazmış, O malum partili biri de “sen milyonların takip ettiği bir sayfasın, kalkınma hareketlerine darbe vurucu açıklamalar yapamazsın” diye yazmış, dingil ! hakket dingil bunlar. Tek başına bi işe yaramayan, teker döndüren, mesafe aldıran, dingiller, ben argo anlamını şeyeddim ama.
Dün yol boyunca bir kadının telefon konuşmasını dinledim, rüyasına kadar anlattı, sonra da yanlış yerde indi, içimden “adalet ola bilir mi” diye sordum, Film fena değildi, aslında hoş ve eğlenceli, tıklım, tıklım dolu idi, İtalyan işi, sonra toptan yazıcam, Bugün pazara gitmeyi düşünüyorum, Şu yapışık içsiz bezelyelerden alıcam, biz onun tavasını yaparız, aynısını patlıcandan, fasulyeden de yaparız. Bu bezelye çok kısa ömürlü oluyor, bi görünüp kaybolur, belki bulurum diye tabiat bilgili komşumu da yanıma alıp, ağaçlara, dallara, yeşillere, allara … baka bakaaaa gideriz diye niyet ettim. Belki mısır unlu, yumurtalı, anne hatıralı bi tava iyi gelir ruhuma, penceresiz kalcak gibiyim, anneeeee !!!!
Cümleten günaydın, elime telefonu alıp, koridor boyu “kuzuuuuum !!!!” diye ilerleyerek kızı kaldırmaya gidiyorum, O yatakta oyalanıp, geç kalma çalışmaları yaparken, ben de ayakta ağzına tıkılacak bi kahvaltı hazırlayım, aaaah aaaaah bu çifter çifter içilen kahvelerin, gözü ne olsun ?????

15 Nisan

Eve şöyle bir bakınca üstünden bir pazar günü geçmiş havası var, dün bütün gün cuma zannettim ama bugün cumartesi gibi hissetmiyorum. Bugün ne hissettiğimi hissetmeye gayret ediyorum. Takımdan ayrı düz koşu yapasım var. Parkur düz değil, niyetler yoldan çıkmaya müsait. Karışık bir ruh hali, karıştıran “kara Vicdanlı” lar sağ olsun. Onlar bizi gergin tutarak, devamlı adrenalin salgılamamıza sebep oluyorlar, emeği geçenlere Hayırlı Cumalar dermişim :)))))
Derler ki hayatımızın şifreleri çocukluğumuzda gizli, 13-14 yaş ise çok önemli. o yaşlarda bilinç az çok yerinde, ergenlik başımızda kavak yelleri, öz güven antrenmanları, eriştiklerimiz, erişemediklerimiz, ana baba nasıl bi model, çevresel faktörler … bunların hepsi ve daha fazlası o yaşın hayaletleri.
Gençlik ateşi harını yitirirken, “neden, ama neden !!” diye sorulara cevap ararken, bir ara bunalmış iken ; Kimi önüne bi kadeh içki koyduğunda, kimi karanlığa bi cigara yaktığında, kimi çizgisiz denize baktığında, kimi gökyüzündeki yıldızları saymaya kalktığında, çıkar gelirmiş 13-14 yaş, “yarım kaldım, beni tamamla” diye.( Aaaay bi an cümle hiç bitmeyecek sandım) Doğrudur, çıkıp gelen hatıraların en başında çocukluk gelir, bizim kuşak çocukluğu da gençliği de el yordamı ile yaşadı,”şimdi bunların deli zamanları” diye geniş bi kavram vardı, içine alabileğinden de fazlasını aldı, biz anlanıp dinlenmeden,derinlere inilmeden büyüdük, kendi çocuklarımız için çaba sarf ediyoruz ama yine de onlarında 13-14 yaş hayaletleri olacaktır. Yani, sabah sabah ne desem bilemedim,kafamın içini dilime, elime dökemedim.
Bugün of günüm, (of’u okurken ing. düşünelim) Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır mı , Şu uzun gecenin gecesi, sılada bir evin bacası olma ihtimalim var mı, ruhum hasta ise başında okuyan hocası ben mi olmalıyım … felan fistan, seçme saçma, emeği geçenlere Hayırlı Cumalar, bol bol töbe etsinler, bozulmayanlardan olsun inşallah :)))))
Dün çilek reçeli yaptım, kızarmış ekmek, tereyağ, üstüne çilek reçeli, yanına bol süte az kahve. Kıza kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, kendi dileklerim eyleme döner mi dönmez mi bakıcam,
Cümleten günaydın olsun, Bir bardak su önden içilirse diyete iyi gelir, sondan içilirse ruha ferahlık verir, derler, ikisi bir arada da olurmuş, suyu üstüne alırmışım gibi bi his var içimde, Bi çilekli ekmek de kendime mi yapsam acep, sonra yürüyüşe giderim, Aaaaay aman Allah beni de ıslah etsin :)))))

16 Nisan

Şuracıktan, yani oturduğum yerden bakınca, aralanmış perdeden manzara, iyi, güzel. Mavi mavi gökyüzü, serinletmeden üşütmeye giden rüzgar, yakmaya hazırlanan güneş, kuş sesleri, araya karışan çocuk sesleri, balkonu şenlendiren mahalleli … her şey yolunda imiş de dünya huzura boyanmış da mutluluktan mutluluk seçecekmişiz gibi, aaaah aaaah olsa idi, keşke, aaah keşke.
Dünya tvlerinde haberlerde “Türkiye’de iç savaş devam ediyor, güvenlik güçleri, ayrılıkçı gerillalara karşı müdahale ediyor, her güne ölü sayısı var, dul kadınlar, babalarını görmeden doğacak çocuklar, yetimler, zamansız ölüp giden gençler, terk edilmiş, yerleşim yerleri, sürgün edilmek zorunda kalan insanlar …” diye görüntülü, sesli açıklamalı haberler var mıdır acaba ? vardır, vardır,
Poyraz Karayel dizisinde Poyraz’ın evinin kapısının yanındaki duvarda her hafta bir duvar yazısı oluyor. Sırf bunun için bir müddet seyir ediyorum. Duvar yazıları, içimizin sesleri ; “iki biradan sonra herkes sever, sen beni kahvaltıda sev, kendine yakışır biçimde bırak, Bir mucize olsun, Bir kalbiniz vardı, onu hatırlayın, poşet çaylara karşı, bu savaşta demliklerin safındayım, Balık olsak vapur çarpar, Tutunacak bir dalımız kalmadı tutunamıyoruz …” seviyorum duvar yazılarını, içimi duvara yazmışlar gibi, bir okuyup bin anlarım ben onları.
Tişört yazılarını da seviyorum, hatta ileri derecede tişört yazısı ingilizcem var🙂 yolda rastlasam, okuyana kadar şekilden şekle girerim. Daha sevdiğimiz bir çok şey uğruna, bizi gülümseten saf cümleler uğruna ki geçen gün bezelye tava yaparken oğlanın bana ” Avokada mı kızartıyorsun ?” dediği gibi, hayatı yaşamaya değer kılan şeyler uğruna yaşamaya devam.
“Her ölüm zamansızdır, Ölümsüz olan ağaç dikendir, şiir yazandır, erdemli bir çocuk büyütendir,bir yarayı saran, bir hayatı onarandır” / Alıntı
İyi hafta sonları olsun, festivalin son günleri, festival gibi olalım, hadi işallah

18 Nisan

Bir pazartesi ve erkenden gelmiş bir yaz sabahı. Yeni bir hafta, yeni umutları olanlar da vardır, benimkiler yeni sayılmaz, benimkiler genel umutlar, sağlık, barış, huzur …
Yurdum insanı iyice soyunup dökünmüş,dün askılı elbiseler, parmak arası terlikler, şortlu gençler bir hayli çok idi. Henüz ; Paçaları bileklerinin bir karış üstünde, sarı, yeşil, kırmızı renkli pantolonların altındaki İtalyan stili ayakkabıların içindeki çıplak ayaklara alışamadım. Çorapsız değil bu beyler, babet çoraplı, 45 numara ayakta minik bir çorap :))) Gerekli tabi de daha alışamadım,süslü, bakımlı erkeğin çok belirginine alışamadım. Epeydir Beyaz Futbol seyir etmem, dün bi göz gördüm kiiiii ne olmuş o Erman’ın kaşlara, valla dün akşam eski Fatih Ürek gibi bakıyordu.
Festivali bitirdim, akşama son filmleri yazıcam, bu arada yollarda bol bol insan okudum. Dün metrobüste iki genç kızın karşısına denk geldim, bir partiden dönüyorlarmış, belli gecelemişler, makyajın artanı göz çevresinde , göz kapakları uzun uzun kapalı kalıyor, biri diğerini ayartmış, evden bi izin koparılmış, dönüşde de biraz geç kalınmış. Tam karşımdaki, Gencecik, ip ince ufak tefek, zayıf, abisi aramış iki kere, sonradan görünce telaşlandı, hemen aradı, meğer bi oğlu varmış, abisi bakıyormuş çocuğa, bacakları benim kollarım kadar, bakışlarındaki manalar yaşıma denk, yaşı olsun en fazla 25, tırnaklarını ikide bir ağzına götürüyor ama yapılı yemiyor,çünkü yapılı, sonra telefonu yere düştü, ekranı çatlak çatlak, son taksiti bu ay imiş, bitince yenisini alacak, Telefonu alırken çantası düştü, içinden bir tüp şokella çıktı, oğluna, Bora’sına götürüyormuş. Dünya kendileri çocukken, çocuk sahibi olan minik kadınların olduğu bir yer, Ülkem cebinde parası, telefonunda kontörü olmayan gençlerin yeni anayasa istediği bir ülke. Üstüne tam da Taksim Meydanında, sırtını duvara dayamış, üstü çıplak altı şortlu, saç kesimi düzgün, sırtı dövmeli, ayaklarına poşet ve çaput sarılmış, bir yere bakan ama baktığının farkında olmayan bir genç gördüm, onun kimseyi görmediği ise çok belli, ne ara bu hale geldi, o ayaklar belli ki yara, düzgün biri, yeni düşmüş gibi, Hakan Günday’ın Piç’ini okuduktan sonra sokakta gördüklerine bakarken o kadar çok şey görüyor ki insan. Daha bir sürü insan manzarası, bir sürü polis, sıkışık trafik, Lale ile ilgili bir etkinlik ki dün boğaz tarafı felçten de öte idi, hala arabadan dışarıya müzik yayını yapan arkadaşlar var, Kabataş’tan Ortaköy’e yürürken yeni şarkılardan nasiplendim. Bu arada ilk kez düet ezan duydum. Dolmabahçe Bezm-i Alem camisinde ikindi ezanı öyle okundu. Festival boyunca değişik camilere de girdim. Kadıköy Hasan Paşa Camisinin Korent Sütun başlığı şeklinde minare şerefesi var, içi de kalem işleri ile süslü, yarısı yola gitmiş,kıyıda köşede kalmış güzel bir cami.
Bu hafta biraz daha sakin, etkinlikler daha az 🙂 Küçük oğlum bahar tatili için evde, kızında iki gün tatili varmış, büyük oğlan da seyahat dönüşü uğrayacak inşallah. Öyle çok silme süpürme yapmaya gerek yok, mutfak ağırlıklı çalışacağım gibi . Okuduğum bir kitap var, onu bitirebilirim, bu ara sokaklara çok çıkınca dergi okumaya ağırlık verdim, aaaah aaaah arada okurken insanı ağlatan yazılar var, dünyada bilmediğimiz, bilmek istemediğimiz ne kadar çok şey var, çok şükür ki tanıdığımız kalbi olan insanlar var, aaah aaaah varlar ile yoklar arasında devamlı bi çatışma var, hayallerin gerçek olabilecek olanı, gerçekmiş gibi sanılanı var. Bu sabah benim de bi sihirli değneğim olsa iyi olurdu ama vitrinin camlarından kendimi görüyorum, daha çok bi süpürgeye binecekmişim gibi bi halim var. Olsun, kendini bilmek, kendine kendine espri yapabilmek, bi de üstüne kendi kendine gülmek de güzel. Gerçi bunları yapanların genel tanımı “deli” ama, olsun varsın, hepimizin az biraz deli yanları var, Deli yanları olan, uslanmayan, yaşlanmayan … gönüllere günaydın olsun

19 Nisan

“ceeee !” Tarihte bilinen ilk anne çocuk oyunudur. Aralarındaki samimiyet biraz ilerleyince, vakit geçirmek ve eğlenmek amaçlı, belki de daha başka başka amaçlı ; anne elleri ile yüzünü kapar, bazen bir örtü de kullanır, annenin kayıp olduğunu sanan bebecik dudaklarını büzer, onu gözetleyen anne uzatmadan geri döner, sevinç çığlıkları, gülmeler, övgüler, sevinmeler … böyle biraz devam eder, çocuk konuyu çözünce anne yüzünü kapar kapamaz edepsiz çığlıklar basar, böylece oyun bitmiş olur. Sonra unutur, başka bir zaman sonra yine oynarlar, bir gün anneler gerçekten kayıp olur, hiç bir çığlık onları geri getirmez. Rüyamda annemi gördüm,sol kolunda bir rahatsızlık varmış, öyle biraz konuştuk, ölü anneler, sadece çok gerekli cümleleri kuruyorlar, bazen de konuşmuyorlar ama konuşmuş gibi anlıyorsun.Sonra sol koluma, elime baktım, üstünde yanık izleri var, kendimi bildim bileli mutfakta, ütüde yanarım. Şu an itibariyle tencere kapağından süzülen iki sıcak su, bir tavanın kenarına yapışma, bir adette ütü ile kontür izim var. Artık büyümediğim için izler ufalmıyor. Çocukken aldığımız yaralar sonradan minicik kaldı ama di mi. Yara işi öyledir, canını da yakar, izi ile imzasını da atar. Bunlar görünenler bi de görünmeyen zırıl zırıl kanayan, kabuk bağlayamayan, incecik zarları iki de bir açılan yaralarımız var. Yaralar, yaralarımız, bizim açtıklarımız, bizde açılanlar, yanlış pansumanlar, önemsiz görünenler, haddinden fazla sahiplenilenler … hepsiiii şarkılara, şiirlere, öykülere, romanlara konu. Yara yarayı karşıdan tanır derlermiş, demedilerse de ben dedim artık :)))) Radyo kanalı programcıları toptan Yaynıcılıl Fuarına gitti, 24 saat saat şarkı, türkü, değiştirmedim kanalı, illa ki bi yerinde kalan olmuştur. Amaaaaan şu üç günlük dünyanın içine tükürme sebepleri, tükürenlerin çeşidi her yerde aynı, aslında her şey aynı düzende devam ediyor, değişikliklerin sebebi malzeme oluyor, üstüne düşenleri yapmayanlar, yapmadıklarını başkalarından istedikçe her şey aynı kalmaya mecbur. Biraz da haber almayım dünyadan, “dünyanın benden ne kadar haberi var? ” diye atar da yapayım, tam olsun. Kıza kahvaltı da çak çak yumurta (Rafadan, yüze kadar saydım) ve çay yaptım. Yedirmek için bekliyorum, kim bilir nerede oyalanıyor, bu alçak kız dün akşam bana “aşkım bizim kuşak öyle bir şey yapmıyor, senin dediğini kitaplar bile yazmıyor, demode ötesi bi istek seninki !!!!” dedi. Ben de gözümün içine bakan tozlanmış ıvır zıvır için, “bir gün seninle bi temizlik yapsak ” demiştim. Allah bu “z” kuşağını islah etsin, amin !!!! Aramızda kalsın ama bu kuşak da sevilmeyecek gibi değil, canımıza can katıyor, gergin ve canlı tutuyor bizi :)))))
Cümleten günaydın, gidip “uçak geliyoooor, uçak geliyooooor, kocaman açalım, haaaaaam !!!!” diye modası geçmeyen usul ile genç kızımızı yedirelim. Ooooooh olsun yazdım işte, gruplarına sızabilseydim resim de çekerdim. İmza ; çakal olduğunu sanan anne :)))))

20 Nisan

Yurt çapında Nisan yağmurlarından bir haber yok. Yurt çapındaki haberler ; Küfür, kafir, kavga dövüş ve ölüm haberleri. Memleket Acun’un tv kanalı gibi. Yiyorlar birbirlerini diyecem ama değil, onların kavgaları yayılarak büyüyor, taraf tutanlar birbirini yiyor. yeni bir ev yarışması başlamış, dün bi göz gördüm, bildiğimiz kızlar şekil yapmış ama ağız aynı ağız. Bu şirret olmak nasıl bir prim yapıyorsa artık, hızla yayılıyor. Eskiden, hatta çok eskiden çeşme başı kadınları olurmuş, filmlerden, kitaplardan, nenemin anlattıklarından bilirim. Sayıca çok fazla değillermiş ama şanları yürümüş, gitmiş.Şimdilerde her yer çeşme. Lafı hızla dolandıran, hazır cevap olan, masaya yumruğu vuran kazanıyor. Devamlı plan yapmak, devamlı bir insanı zarar vermek için aklında tutmak, kin ve nefret sebeplerini unutmamak, hatta yeni sebepler aramak … bunlar nasıl duygular, nasıl sürekli yaşanır, çok şükür bilmiyorum. Aslında bunların tümüne “Kendinle barışamamak” diyoruz. Böyle kalabalık, böyle karmaşık bir dünyada her şey istediğim gibi olsun diye çaba sarf etmek, söylemeden, ifade etmeden, mesaj verdim sanıp beklemek,hayal kırıklıkları ile baş edememek, bir tek kendini iyi zannetmek, uyumsuzluklarını fark etmemek, söylendiğinde kabul etmemek … zararlı davranışlar, insanı tükenmeye ve tüketmeye götürür. Kısa zamanda dağılan evliliklerin sebepleri de bunlar. Kimsenin anlamaya, dinlemeye zamanı yok, münasip akıl hocalarının eşliğinde karar veriyorlar. “Ben çok çapa gösterdim” demekle çaba göstermiş olmuyor insan. Kendini kusursuz bulan insanların sayısı maalesef çok fazla. Aaaaay bunlar derin konular, sonu gözükmeyen dipsiz kuyular, Allah herkese akıl, fikir vermiş de kullanma kılavuzunu kendin yazıcan, biraz deneme yanılma ile mümkün valla. İnsan ilişkileri zor, insan zor, baktığında gördüğün gibi görünmüyor, bunun bi de ruhunun iç derinlikleri var.
“Ruh eşi” tanımını sevmiyorum. Eş olan ruhlar yan yana sıkılırlar, bir karşı görüş olmalı ki orta yol, doğru yol için emek harcansın, sonuçta sevinmek fırsatı bulalım.Maharet farklı ruhların aynı potada karışması. Bizde herkes kendi potası elinde geziyor 🙂 Meral Akşener partinin başına geçsin oy vericem, hatta tanıdıklarımı da ikna edicem. parti ile uzaktan yakından ilgim yok, hatta sevmem bile diyebilirim, ama o kadın en azından bir şansı hak ediyor, başarsın, evet ile arkasındayım, nokta :))))
Herkes bir şansı hak ediyor ama o şansı kötü kullananların da farkına varmak şartı ile. “Hayatta her zaman bir şans daha vardır” derler, bende öyle inanırım, şansımı denerim ama zorlamam, hayırlısına inanırım. Ammaaaa yaşlandıkca huyumda suyumda değişiklikler olmaya başladı, farkındayım, frene basıyorum 🙂 Bu sene tüm filmlerin biletlerinin üstüne sürelerini yazdım, ne kadar karanlıkta oturacağımı bilmek istedim, çünkü daralıyorum artık, elim kolum uyuşuyor, oram buram kaşınıyor, kıyafetler sıkıyor, dizim ağrıyor, belim de ona eşlik ediyor, kıpır kıpır oluyorum. Baştan şartlayarak, saate bakarak oturuyorum. Uzun hareketsizlik bana göre değil, oturulucak eylem bitince hemen kalkıp gidenlerdenim. Zamanı boşa harcamamak lazım, zamana boş vermek, aldırmamak, boş boş geçip gitmesine izin vermek … “cık cık cık daha neler” zamanın içinde olmalıyız, gerekirse dışından da bakarız. Ben saate karşı yazıyorum, kızı kaldırma zamanım gelmiş, Şarjdan telefonunu çekip, “güüüüüüüüünaydın kuzuuuuum !!” diye koşturma zamanı, size de günaydın

21 Nisan

Dün evden çıktığım ile döndüğüm arasında 10 derece sıcaklık farkı vardı, bazı yerlere biraz da yağmur serpmiş, hava mevsim normallerine dönmüş ama kalıcı değilmiş, yaz geldi, gelecek.
Dün akşam Bizans Okumalarına gittim, bunun için evden bir hayli uzaklaşmam gerekiyor, daha sonuna kadar kalmayı başaramadım kiiii bizim evde olmadığı sürece zor :)) Aslında erken bitiyor ama sokaklarda hayat daha da erken bitiyor, eskiye göre son derece tenha İstanbul, akşam ezanından sonra dışarıda mecburcular kalıyor, desem doğru olur. Toplu taşıma için söylüyorum, araç trafiği fena değil. Amaaaan zaten insanın annesi hayatta olmayınca geç kalmanın bir heyecanı olmuyor 🙂
Arapların Gözünden Bizans’a bir bakış eyledik, ben kalktığımda epey bi bakılmış idi. Bu Araplar ile Bizanslılar bir tarihte kankalık derecesine gelmişler. Onları Kitaplı ve Tek Tanrılı din bir birine çekmiş, kime karşı Pagan Persler’e karşı. Bizans aslında Roma İmparatorluğunun bir kolu da Avrupa ile Asyayı pek birbirine karıştırmak istemiyor tarihçiler. Sınırları ve ufku geniş bir topluluk Bizans, insanları güzel,hatta kadınları çok güzel, her ne kadar Theodora ve Belisarius’un hanımı iyi örnek sayılmasa da Kütüphaneler kuran, çocuklarına sahip çıkan, okuyup yazan, sadık eşlerin örneği daha fazla, elleri becerikli,inşaat, süsleme onların işi, ilim yapıyorlar, ticaret desen o da var, yani Araplar’a göre çok şeyleri var. İslamiyeti yayma faaliyetleri başlayınca kader onları karşı karşıya getiriyor, hem de kaderden kaçılmaz şeklinde, zira Bizans büyük bir güç, Kontantinopolis önemli. Kuranda Rum suresi var, ilk iki ayeti Rumların yenildiğini, ama kısa bir süre sonra Allah’ın yardımı ile galip geleceklerini söylüyor, onların galip gelmesi Müminleri sevindiriyor. Bu arada Hz.Muhammed’in dönemin sultanlarına, krallarına yazdığı İslama davet mektuplar var, Bizans İmparatoru Iraklios’un bu mektuba ılımlı bir cevabı var, yani “bana kalsa olur da halkı ikna zor ” gibisinden. Böyle böyle başlayan ilişkiler hem iki rakip hem de zorunluluk şartlarında devam etmiş. Bizans’ın Arapların Ufkunu açtığını söyleyebiliriz de konu bu kadar basit değil, işlendikçe altından başka katmanlar çıkıyor, zaten tarih de dipsiz kuyu değil mi ? her şeyin bir şeye bağlanması için durmadan geriye gidip ara ara da ardına bakmak gerek. Konuya ilgi duyan, konu hakkında bilgi sahibi olan katılımcılar, yiyip içerken, Ahmet FaikOzbilge’nin not kağıtlarını ve kafasını karıştırarak yeni bakışlar ortaya attılar, iyi de oldu 🙂 Gelecek program Nusayri Alevilik, tarih inanç kimlik, bakıcaz artık, en azından kitabı okuyacağız inşallah. Ezber iyi bi şi değil, varsa da bozulmasında fayda var.
Cümleten Günaydın 🙂

22 Nisan

Bugün “Dünya Günü” imiş. 1970 den beri yaşadığımız dünyanın yaşanır halde kalabilmesi için insan eliyle oluşturulan çevresel tehditlere dikkat çekmek için seçilmiş bir gün. Muhtemelen devamlı örnek ülke olabiliriz. Bizim ülkede bi gittiğin yeri, hele de doğal güzelliği olan bi yeri, tekrar gittiğinde asla aynı halde bulamazsın. Doğaya insan eliyle betonsal güzellikler eklemede üstümüze yoktur, diye düşünüyorum. Şu alüminyum profilleri, ya da demir, artık doğrusu neyse üstüne bir şeyler gerilen o iskeletleri bulanlara ne çok dua eden vardır, (rantçılar arasında) bir gecede bir eser sahibi olunuyor, üç günde en fazla hizmete açık yapı. Sahile, ormana, dağa, tepeye hatta tarihi eser bahçesine kondur, hizmete aç, kapa, bi daha aç kapa … Sebillerin büfe olarak hizmet vermesine ne desem acaba, bardak deliğinden cips satışları. Bi inşaat ile doğaya zarar verenler, bi de kendi imkanları ile zarar verenler var, denize pet şişe atanlar, parka çekirdek öbekleri bırakanlar, piknik yapıp, çöplerini açıkta koyanlar, arabasının küllüğünü kırmızı ışıkta boşaltanlar, dalından ham meyve ile illa ki gül koparanlar … daha da saymakla bitmez. Bunlar tükenmez ama dünya kaynakları tükeniyor, Nisan bitti sayılır, yağmurlar nerede acep ? Kalkındığımızın işareti köprülerin, yolların getirdiği paralar yağmur ithal edebilecek mi?
Son gittiğim filmde adam günah çıkarmaya gidiyor, onca yapıp ettiğine karşılık, sigara bırakma sözü verdiği karısına yalan söylediği için, arada kaçamak yaptığı için, rahipten bağışlanma istiyor, 5 Meryem suresi okuyunca günahı silinecek, bu arada sık gelince rahip kızıyor, surenin sayısını arttırıyor.Aynı işçisinin hakkını yiyen müminin “denize girsem oruçum bozulur mu” endişesi gibi, kabul olduğundan emin yani.
Aaaaah hayat böyle işte, ayna bize kendimizden gayri her şeyi gösteriyor, Takıntılar ve takıldıkları yerler üstüne hayat. İnandığın gibi yaşıyorsun, en doğru yol, bildiğin yol, adres sorma yok, yol üstündeki lokantada ne yemek var, merak oraya yoğunlaşıyor.
Benim radyocular hala dönemediler fuardan, şarkıya türküye devam, ortalık çalıp söylemeye müsait, Biz de şarkılardan fal tutuyoruz, mecbur. Birazdan “Thank God, It’s Friday” için çalışmaya başlayacağım, gelen giden olacak, inşallah. Eve bi TGI havası vermekte fayda var, severim bu havaları, belki radyoda “Dürüyemin düğümleri kalaylı” türküsü de çıkar, ooooh yandan yandan … ortadan günaydın olsun

23 Nisan

Bugün 23 Nisan, Aaaaah aaaaah neşe ile dolabilseydi insan, Bir sürü şey değişti ama hava istikrarlı, tüm 23 Nisan’lar da olduğu gibi serin. Statlarda olsa idi süslü, püslü, heyecanlı üşüyen çocuklar ve onlara bakarken içleri titreyen analar babalar olacaktı. Büyük oğlumun ilk töreninde hava çok soğumuştu, hazırlandık, gitmek istiyoruz, gidecez de netekim :))) Tüm muhalefete rağmen içten gizli giydirdim, o yürürken yanından yürüdüm, ama korteje karışmadan, sonrada çok beklemeden alıp geldi idim. Ne olmuştu unuttum ama yeşilli bi kıyafetler diktirdi idik, ana sınıfı zamanı. Şimdi o çocuk, İsveç’ten eve dönüyor, bir gece kalıp gidecek, gözlerim yolda, kulağım seste Dün bütün bir gün hazırlandım, gelince dizime yatırıp Romalılar gibi yattığı yerden ellerimle besleyecem, dermişim :)))) Biri geliyor, biri gidiyor. Bir zamandan sonra tüm ailenin bir arada olması ender zamanlar. Her şeyi dün pişirdim, bir böreği sabah fırınladım, gelende yesin, giden de yesin diye. Bu arada evdeki çocukların “Bunları Levend’e mi yaptın ?” diye karmaşık, sitemli, belki kıskançlık içeren sorularına misli ile cevap verdim. Bir şey yaparken, yanına özel bir şey daha yapıp, ikramda bulundum. Misal ; Milföyden tatlı yaparken, dört tane de sosisli börek gibi. Herkes yerinde sağ olsun, yerinde mutlu olsun, yazarken düşündüm Ki ; Levend ilk göz ağrım,ondan çok severim, Selçuk uyumlu, merhametli ondan çok severim, Gamze tek kızım, enerji kaynağım ondan çok severim.
Bu arada kapı çaldı, oğlan geldi, konu dağıldı,ev halkına geyikli hediyeler verildi. Nerde kalmıştık, unuttum.
Bugün 23 Nisan küçük halamın doğum günü, şaaaaneeee bi haladır, inanılmaz çözümler üretir, çocukken yan topuzuna, vişne reçeline, köşeli pembe tabağına bayılırdım. Şimdi ise muhtelif otlardan yaptığı memleket yemeklerine, eskilerden anlatmasına, sıcak basmalarına, her koltuk minderinin altından el yapımı yelpaze çıkarmasına, ani iniş çıkışlarına hastayım :)))) Yaşın uzun olsun halaaaaam
Ben de evdeki çocukları sevindirmek için kahvaltı hazırlamaya, büyük oğlanın çamaşırlarını yıkamaya (gidince dinlensin, ben yıkarım kuzumun kirlilerini) doğru bi rota çiziyorum. Önce ağzıma artistik çikolatalardan bi atayım da.
Bir sürü çocuğun anasız babasız kaldığı, bir sürü çocuğun gidecek bir evi olmadığı, bir sürü çocuğun tacizlerini konuşamadığı için travma olarak taşıdığı, bir sürü çocuğun iyi bir eğitim alamadığı, bir sürü çocuğun çocuk olduğunu bilemediği bir ülkede bayram yapacak pek bir durum yok, bayramı bayram olmaktan çıkaranların yakasında olsun tüm çocuk elleri.
Cümleten günaydın, bari ruhumuzun çocuk yanları bayram etsin, çikolata güzelmiş, deniz atı şeklinde olandan yedim, Serotonin olsun inşallah 🙂

(Serotonin (5-HT ya da 5-hidroksitriptamin), insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir . Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.)

25 Nisan

Benim radyocular dönmüş, haftanın özetini geçiyorlar, ben de kendime dönecem inşallah. şimdilik seyir halindeyim; nerden başlasam, nasıl kısa yoldan kısa sonuça ulaşsam, yoksa gidip geri mi yatsam, “amaaaaan batsın bu dünya, ama önce varsın varsın bu dünyaaaa !” diye de aklımdan geçiyor, aaaah aaaah aklımdan geçenler bekleme yapmadığı için unutuyorum çok şükür, aklımı seveyim, zaten severim, daha sevdiğim bir sürü şeyin hatrına, bir kez daha, yine yeniden güne günaydın, haftaya umutlu bir giriş yapıyorum, hatta yaptım bile 🙂
Hafta sonunun özeti ; Ne yemek pişiresim, ne yiyesim, ne de göresim var. En az 24 saat evden çıkmayacam :))))) Çamaşır dağ gibi, arkası ütü, yerinden çıkmış çanak çömlek var, patlamadan yerine koymak gerek. İlk kez Marmaray’a bindim. Ünalan çıkışı dünya savaşı sırasında kazılan tüneller gibi.Halkım oluk oluk akıyor, Nisan yağmurları toptan yağdı sanki. “Üstümde tatlı bi yorgunluk var !” nasıl bir teselli ? Bu yorgunluk ben de şeker komasına girmiş gibi, Pazar günü köprünün kapalı olduğunu yol ortasında öğrenmek, hala hızlı karar verebildiğimi gösterdi, Tecrübelerime bir tecrübe daha eklendi, “evden çıkmadan hava durumu ile yol durumu beraber değerlendirilecek !!!” Güzel bir hafta sonu idi, çoluk çocuk ile kavuşma, şehrin bir ucuna gezmeye gitme, orada yeme içme, güzel insanlar ile muhabbet
Bu hafta da hareketli görünüyor,bakıcaz artık. her işin başı sağlık, gerisi geliyor, Bi yazdım, bi şeye bakarken kayboldu, şimdi yazıyorum ama bir yandan da arkadaşlara yazıyorum, saat hızla ilerliyor, ben yerimde sayıyorum 🙂
Bir an önce hayata dahil olmaya gidiyorum, önce mutfak mı yoksa çamaşır makinesinin başına mı gitsem, bilemiyorum, artık ayaklarımın götürdüğü yere dermişim 🙂
Şu kıçı kırık, ölümün kol gezdiği, bi bakarsan geçip gidelesi, bi bakarsan bir çok şeyin yüzü gözü hürmetine sevilesi dünyanın, üstüne roket düşme ihtimali, gazlanma sulanma imkanı olan, yalanın yalanın üstüne söylendiği, inkarın ikna olduğu ve daha neler nelerin olduğu ülkesinde “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” demiş şair Nazım Hikmet Ran.” mümkün müdür hala ?????
İpe sapa gelmeyen ama ipe un serebilen her şey yaşama dahil, o vakit günaydın, iyi haftalar

26 Nisan

Adam ağaçların arasından çıktı, otopark içinde ilerlemeye başladı, gayet düzgün görüntülü, bi de entel gözlüklü, adam gibi adam görünümündeydi. Gerçi arabasının anahtarını ileri uzanmış bir bıçak gibi tutuyordu, önce kilidin açılma sesi geldi, sonra abanın yanına geldi, bagajı açtı, görüntü düzensiz idi, bir şeyler karıştırdı, bir defter gibi bir şey aldı, tam kapatırken bir leke, pislik gibi bir şey gördü, içeriden aldığı bir poşet ile sildi ve yere attı, halbuki çöpe uzaklığı bir metre idi, ben de pencereden bakıyordum, araba uzaklaşırken, arkasından “öküz” dedim. Sonra neden öküz ? öküze belki de haksızlık ediyoruz, görüntüsü kaba belki ruhu ince, belki de yol boyu giderken bir yandan tezek öbeklediği için öküz, bilemedim, aaaaah aaaaah bunun yapan adam birazdan memleket kurtarma nutuğu atacak olabilir, evden çıkmadan karısına bir iki çakmış olabilir, çocuğunu okuldan alırken sıkı sıkı kucaklıyor olabilir, karizmatik görüntüsünün etki alanı olabilir, yani içi başka dışı bambaşka olabilir, muhtemel öyledir. Kimin değil ki. Doğrusu zarar verecek yanları saklamak, sevgi, saygı ile ilgili duyguları yedi kat derine gömmek değil. İnsan sonu olmayan, nokta koyulmayan bir uzmanlık alanı, durmadan yeni çeşitler çıkıyor, aslında özü aynı da sonra nasıl çok farklı oluyorlar, anlamadım, diyemeyiz. Çünkü “eğitim şart” eğitilmemiş insanlar ile yanlış eğitilmiş insanlar sıkıntı veriyor.
Sabah sabah ruhumu karartmayacağım, mühim olan kötü şeyleri görüp de tekrarlamamak, Kamil İnsan olmak benim hedefim, olmadı yolunda ölürüm, dermişim 🙂 Radyocular evi şenlendiriyor ama şen bir haber yok, yalan ve yanlışların açılımı haberler, Şimdi bir şey daha çıktı, ihale yapılıyor, devlet gelir garantisi veriyor, gelmezse biz veriyoruz. Kimler farkında, kimler farkında köprüye para vermeden girdiğin yola para vericen, ana para dolar, Kdv Türk parası. Marmaray’dan on kişiden en az altısı tamamlanmadan açıldığını biliyor, korkarak geçiyor, pazar günü o iki dakika içinde yüzler ve sesler öyle idi ammmaaa çıkışta “padişahım çok yaşa !!”
Mayıs son etkinlik ayı, hepsini aklımda tutamıyorum, bir takvim yapmam lazım 🙂 Bugün onlara bi bakim, dün sildim, süpürdüm, çamaşıra devam, sokak işleri var, öğlene şiddetli yağmur geliyormuş, Edirne’den giriş yapmış. “Yıllar ; Günlerin hiç bir zaman bilemeyeceği bir çok şeyi öğretirler” demiş R.W. Emerson. Öyle, bugün öğrenip, yarını, öbür günü, dünü harmanlayacağız.
Cümleten kolay gelsin, Günaydın

27 Nisan

En çok, istek ve arzularını içinden pazarlayan, durmadan plan program yapan insanlardan korkarım. Dışarıdan seni yalar yutarlar, içinden kuyunu kazarlar. Bunları ilk bakışta tanımak zor olur, bazen çooook bakışlar harcarız. Bazen de kendilerini tutamazlar, dangalakça bir cümle ile kendilerini ele verirler, gizli dünyalarının kapıları açılır, şaşar kalırsınız. Yine de anlayamadığınız zamanlar olur, genelde kötülüğün işi rast gider, uzun yollar kad eder, bir gün cezasını bulur ama o cezalanana kadar da mağdurun sefalanacak hali kalmaz, bu böyle. Gördük, görüyoruz, böyle gelmiş, böyle gider. Adalet lazım olana kadar, ihtiyaç duyulmaz, ama bir gün herkese lazım olur, illa ki.
Şehit izine geldiğinde giderken annesine çoraplarını vermiş, yeşil kalın, yünlü çoraplarını, kadın çoraplar kucağında ağlıyordu, eve ev demeye şahit ister, o evden çıkıp gitmiş, fillerin tepiştiği, çimenlerin ezildiği bir savaşta çimen olmaya. Görmek var, gördüğünü anlamak var, bilmek var, bildiğine soru sormak var, insan var insancıklar var. Devamlı kendini haklı gören, hep savunma hattında duran, “ama, ama, ama aynısını bana da yapmışlardı, cezasını çeksinler” diye bir zırh kuşanan, işine gelmeyenlerden şüphe duyan, bencilliğinin farkında olmayan, alim gibi de zalim olan … insan müsvettelerinden usandım !!!
Sabahları uyandığımda beni bu güzel havalar mahvetsin istiyorum, kuşlara, kelebeklere, çisil çisil yağan yağmura, etrafa renk veren, koku yayan nebata, saçlarımı dağıtan rüzgara, denizin kıyıya vuran sesine, güneşle oynadığım gölge oyunlarına, çocuk mutluluğuna … takılmak, onları hissederek yaşamak, gerçekten tam olarak gülmek istiyorum. Her gün ölüm haberleri,almak yel değirmenlerine savaş açmış liderleri dinlemek istemiyorum. Benim gördüklerimi görenlerin çok olmasını istiyorum, emekliye 100 lira zam, duble yol yapımı, göğün yedi katına kadar uzanan bloklar,zorla din dersi,bademlemeye ruhsat, hem haksız olup hem de özür bile dilememek, futbol sahalarını arenaya çevirmek, yapıp edip inkardan gelmek, eskiye özlemle geriye gitmek hayallerinin arasına ayfon6es (Nasıl yazıldığını da biliyorum ama yazmasını bilmeden okuyanlara ithaf ettim :))) ) katmak, ruhunun iç derinliklerinde kopan fırtınaları ilgisiz alakasız sularda patlatmak, kendini bilmeden ense patlatmaya kalkmak, başkalarına vermediğin hakları kendinde kullanmaya kalkmak … bunları geçelim artık, nooooluuuuur geçelim de bi kendimize gelelim.
Gidip biraz kitap okuyayım bari, bugün orta eğitim sınavı var, Allah yavrulara zihin açıklığı versin, bizim doğum günü kızına da tatil, uyuyor, yavrucak, feneri kaçta söndürdü meçhul, ben yarın olurken yattı idim 🙂evi sessiz tutmakta yarar var, Kızı rengarenk olana kırk gün kırk gece kutlama var, deliye her gün bayram da denebilir. Allah kimselere evlat acısı vermesin, kucağında askerin çorabıyla kalan anaya da sebep olanlar var ya onlara diyecek hiç bir sözüm yok, kelime hazinem yetersiz.Şu aralar ADALET çooook lazım, elma da dersem armut da dersem ortaya çıksın artık. Günaydın

29 Nisan

Sabah yürüyüşleri başlamış, erkenden yürüyüp, gelen, duşunu alıp işe giden insanlar var, bunlar daha çok erkeklere mahsus, kadın görevlerini zor terk ediyor, birinin evi derip toplaması, çocukları okula yollaması, askıda ütülü gömlek, tencerede yemek bulundurması gerek. Dünya kadınlardan genelde aynı şeyleri bekliyor, kadın görev sahasını terk edip, görevi ret edip isyan da edebilir aslında ama sonuçlarına da katlanması gerek. Bir çok kadın bir çok görevi yapıyor ise sevdiğinden yapıyor olabilir 🙂 Yapmak istemediklerini bir müddet sonra bırakır, bi de çilekeş kadınlar var, bunlar ayrı kategori, kadın olduklarından bile emin değilim. Bir zamanlar bir Duygu Asena var idi, çoook genç öldü, o yazdı biz de okuduk, hatta filmlere konu bile oldu, “Kadının adı yok” Aslında kadının konulmuş bi adı var da görev tanımı yok. Bak şimdi ; düşündüm de erkeğin görevlerinini bir çırpıda sayabiliriz. Para kazanıp evin geçimini sağlamak, evde adaleti sağlamak (en son her şey babaya sorulur ya ) bitti mi ? yok bi de en rahat kanepede hak sahibi olup, tv kumandasını uyurken bile elinde tutmak :))) Fanatik ise tuttuğu takımın dertlerini dert edinmek, takımını her şeyin üstünde tutmak da sayılır. Belki unuttuğum bir iki tane de vardır. Kadınların görevleri ise saymakla bitmez, devamlı da güncellenir. Feministliğim felan tutmadı. Birden aklıma geldi, Gerçi dünden beri aklımda. Halit Ziya’nın Bihteri, Thomas Hardy’nin Tess’i Tolstoy’un Anna Karenina’sı aykırı kadınlar, Sonları da ölüm olmuş. Ama güzel kitaplar di mi ? Dün Halit Ziya Uşaklıgil’in dünyasına bir perde araladım. Arzu ve aşkın yazarı, Servet-i Fünun edebiyatçısı, Müzik, resim, yabancı dil, devlet hizmeti, donanımlı, zengin, yetenekli. Ölmüş çocukları için kitaplar yazmış.Oğlu Vedat ilginç. Ölen üç çocuktan sonra doğmuş, çok iyi, özenle yetiştirilmiş,Piyano Virtüözü, bir çok yabancı dil biliyor, Sultan Reşat’ın huzurunda piyano çalmış, genç cumhuriyette hariciyeci. Latife Hanımla kuzen çocukları abi kardeş ilişkisi içinde birlikte büyümüşler, Latife Hanım boşanınca köşkte kalması ile araları açılmış, bir daha da hiç düzelmemiş, Genç diplomatın talihi kara talihe dönmüş ve 33 yaşında intihar etmiş, ölmüş, belki de öldürülmüş. Tarihin net olmayan yanlarından. Babasının Vedat için yazdığı “Acı Hayat” hiç basılmamış, Vedat’ın mektupları, günlükleri yakılmış, geriye hayatı ile ilgili hiç bir iz kalmamasına özen gösterilmiş. Aile zaten konuşmuyor, günün sonunda Halit Ziya’nın torunu konuk idi, 8 yıl dedesi ile yaşamış, hiç soru almadılar ve çok kısa bir konuşma oldu. İlginç, Bu arada Latife Hanımın belgeleri, günlükleri var, ölümünden sonra mühürlendi, 2074 de açılacak, biz artık göremeyiz de, tahminen öleceğiz, Yani konu açıklığa kavuşmadan, tahminlerimizle kalacağız, yazık bize de denebilir ama demeyelim. Şu günlerde yazık ! diyecek o kadar çok şey var kii. Son romanı da gazetede tefrika edilmiş, ama basılmamış. Nesl-i Ahir, gemide geçen bir roman, siyasi niteliği var hissi verse de tam değil. Daha sonra hikayeler yazmaya devam etmiş, iki parti halinde anı kitapları da var. Vakti ile bize kendi edebiyatımız sevdirilmediği için ne kadar çok şey kaçırdığımızı sonradan öğreniyoruz, Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i ile Kiralık Konağın Hakkı Celis’i, Huzur’un Mümtaz’ı, Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’ı, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanı, Sinek Isırıkları Müellifi Cemil, Emrah serbes’in Erken kaybedenler’i ve daha bir çok roman kahramanı akraba imiş :)))) Yani o derece etkileyici, tesir altında alan kitaplar yazılmış. Abdülhamid güvenlik takıntından dolayı millete hayatı zindan ederken, devlet siyasi olarak çökerken başka yanlardan parlamaya başlamış, ilk resimli roman Araba Sevdası, Resimli romana Abdülhamid destek vermiş, Hatta Mai ve Siyah Gazetede tefrika edilirken resimlenmiş, Ahmet Cemil heeeep bakarken ama 🙂 Bu arada Selim İleri’nin Kırık Deniz Kabukları diye bir kitabı varmış, Acı Hayat’a karşılık yazılmış, birebir Vedat’ın hayatı olacak şekilde diyorlar, bakıcaz artık,Evde Latife Hanım’ın ölümünden sonra yeğeninin yazdığı bir kitap var, okuma sırama aldım, okuyacak, okumak gereken çok şey var. Öğrenmenin sınırları yok, yeter ki açık olsun insan. Fakat öğrendikçe yalnızlaşıyor insan, bunun da pek çok nedeni var. Neyse ben daha o aşamaya gelemedim, ben ara ara yalnız kalmaktan mutlu olanlardanım, yoksa eni konu şehir insanıyım ben, akşam trafiğinde metrobüs camlarına fukara sümüğü gibi yapışan insanların arasında yaşıyorum, söylenmeden, tiksinmeden ama günden güne daha çok yoruluyorum, omuzlarım ağırlaşıyor 😦
İnsan trafiği o kadar fazla kiiiii anlatamam, toplu taşıma topluca taşımaktan çok, topluca tıkıştırıyor, kapılar kapanmıyor, insanlar preslenmiş gibi, gibi de yine de her halde telefona bakılıyor :))))
Hayat elimizde bir oyuncak mı, biz mi hayatın elinde oyuncak olmuşuz belli değil, “bakış açısına göre değişiyor” dermişim , değişim güzel bir şey de genelde hazım sorunu oluyor.
Bir bahar sabahında, kendi kendine terapi seansı başladı ve sürüyooooor, Merkür yine geri harekete başladı, “Merkürü geride bırakmak için koşalım arkadaşlar !!!!” inandırıcı değil ama kışkırtıcı, her tahriğe kapılmadan, hayatın merkezine başka insanları koymadan, tapmadan, tapınmadan, tapılacak olmadan, vizyonu geniş tutarak … Nokta noktaları okuyanlara tamamlatarak, günaydın
BeğenDaha fazla ifade göster

Yorum Yap

MART AYI GÜNLÜKLERİ


13055596_10154236735158159_4348748974473439901_n

Günlükleri yazıyorum da yayınlamam zaman alıyor, bugünü yaşarken, yazarken blog Şubat ayında kalmış. Hemen başına Erdal Kocaman’dan iç açıcı bir resim kondurdum, Mart ayında neler olmuş ben de unuttum valla 🙂 Hep beraber hatırlayalım bakalım, “benzemiyor gelen günler geçen günlere ” diyenler haklı mı, yoksa gelişen değişen bir şey yok mu ?

01 Mart 2016

Günler, aylar, seneler düzenini bozmuyor, sıra sıra gelip geçiyorlar. İçi boş günleri doldurup, ay ay, sene sene istifliyoruz. Sonra onları kırpıp göğe yıldız yapabilseydik iyi idi ama. Maalesef pek çoğundan karanlık üretiyoruz. Renksiz, kokusuz, sesimizi kesen günlerden parlak yıldız yapabilmek marifeti de var.Halkla ilişkiler departmanları, piarcılar, ( Bu halkla ilişkiler ile aynı anlamda ama yazasım geldi, beni sabah sabah bilgin gösterebilir) imaje makercılar (yazım hatası var ama olsun) bu allayıp boyama işini yapıyorlar. Halkın zayıf noktalı hislerine ateş açıp, onları mermi manyağı yaptıktan sonra “ver gazı, ver gazı” (Gaz pek çok anlama gelecek şekilde yazılmıştır, hatta yazdığım şu anda en az üç anlama geldi, anlamlarını anlamayı herkesin kendine bıraktım herkes işine geleni anlasın ) diye ilerleyerek lideri besletiyorlar. “Halk da salak ama !!” desek olur da bu da süzme salaklara hakaret olur, çünkü bi gerçek salak var bi de salağa yatan var. İkinciler birincilere kanka olunca el ele veriliyor ve dünyanın içine tükürülüyor, hatta başka şeyler de yapılıyor da onları yazmaya aldığım aile terbiyesi müsaade etmiyor.
Dün “evi bal dök yala ” haline getirdikten sonra ağrıyan yerlerime ağıt yakmaktansa az okuyup, seyir edeyim dedim. O hırsla sızmışım. “16 Ton, Vicdan ve serbest piyasa” diye bir film seyrettim, hatta paylaştım bile tahminim gören olmamıştır ama bi görseniz siz de sevebilirsiniz. Vicdan ile serbest ekonomi arasındaki ters orantı anlatılıyor, şarkıyı söyleyenler de araya serpilmiş, madencilerden yola çıkmış, yarısından fazlasını izledim, bugün bitireceğim inşallah. Bizans’ın soylu kadınları’nı okuyorum, toplantıya gidemeyecek olunca bitiremiştim, bugün onu da bitiririm diye aklıma koydum.
Aslında aklıma bahar ile ilgili şeyler koymak istiyorum, Bugün takvime göre ilk baharın ilk günü, hava tahminleri yaz tadında diyor.Dün facebook “Ayşen 29 şubat dört yılda bir geliyor, tadını çıkar !!” diye mesaj atmıştı, ben de “anayasa” larıma bağlı kalarak evi ellerimle sildim, yere yapışarak, Anayasa önemli, anaların hep bir bildiği oluyor, milletin de anası olduğunu düşüyorum, Bu hem görüşleri demokratik olma adı altında değiştirilebilen bir ana hem de cinsel bir bakış açısı olarak hedef olan bir ana, her iki halde de ağlıyor ama,
Kendimi biraz karamsar görüyorum, kahvaltıdan sonra iyi olma ihtimalim var, bu açlığı doyurma meselesi değil, o zamana kadar umutlarım toparlanır diye umut ediyorum. Aslında umut herkesin ekmeği de onu bile paylaşamaz olduk. Umutlar ve hayaller, kısa yollardan by-pas’a meyilli olarak, “en büyük benim” olmaya çıkıyor, bu bile bi itiraf edenler , bi de edemeyenler var.
Oscar sonunda Leonardo’ya gitti, sonuça ben “yanii” diyorum bi de “bahtsız adam, onu bile dört yılda bir kutlayacak ” diyenlerle “Başroldeki ayı da çok iyi idi, hem ona ödül verilmedi, hatta teşekkür bile edilmedi” diyenler var. Ben sadece günaydın diyorum.

02 Mart

Aslında mutluluk farkına varırsan o kadar çok şeyde var kiii ! Misal gecenin bir vakti uyanıp saate baktığımda çalması için daha zaman olduğunu görünce kendime bir “oleeey !!!” çekip seviniyorum. Şu sıralar sabah yatağı terk etmek bayağı zor oluyor. Gözlerimi sıkı sıkı kapayıp, yastık yorgan arasında kaybolursam dünyanın sıkıntısı ile arama mesafe koymuş gibi hissedebilir miyim diye kendimi bi yokluyorum. Tabi ki de hissedemem. Bunun bir Devekuşu örneği olduğunu biliyorum. Böylece bilincim açık bir şekilde, zil sesini duyup, adeta bir tokat misali zilin sesini kesip kalkıyorum. Aslında saat çalmasa da kalkarım da okul zamanı ne olur, ne olmaz diye tedbir amaçlı.
Sisli puslu bir havaya kalktık, kişisel görüşlerimiz ile dünyaya baktık. Dün gece yine dönmüş, gece de güne dönmüş, servis araçları ve metrobüse gidenler yola düşmüş, her türlü trafik başlamış, bu arada kim bilir kaç kişi doğmuş, kaç kişi ölmüş, kimler delice sevinmiş, kimler keder denizinde boğulmuş … bilmiyoruz, sayı veremesek de varlıklarından eminiz.
Çeşitli insan tipleri dünyayı şenlendiriyor, tehlikeli olanlar, yarası olanlar ve yarasını saklayanlar. Bunlar yaralarına insan basıyorlar. Aşk ile, tutku ile, nefret ile, kin ile beslenip,güçlenip gözlerine kestirip, gönüllerine koydukları biri ya da birilerinin canına okuyorlar.
Valla her şeyin fazlası zarar, kontrolsüz sevgi de sevgi değildir. Her şeyin bir kararı var da kararın ölçüsü ne ? Bizi boğanları biliyoruz da bizim boğduklarımız kimler ? Aynaya bakınca ne görüyoruz ? Gördüklerimizi anlıyor muyuz ? anladığımızı kendimize anlatıyor muyuz ? Başkalarının eksikleri konusunda prof olurken kendi eksiklerimizin neyi oluyoruz ? “Bazen sebep bir aşksa, çoğu zamanda para, değiştirir insanları bir anda” diye söylendiğimizde bizi değiştirenin ne olduğunu biliyor muyuz? bunlardan biri değilse o zaman yaşlanıyor muyuz ? yaşlanıyorsak kabul ediyor muyuz ? etmesek ne olur ?
Bir sürü ipe sapa gelmez deli soru ile kafayı karıştırıp, o karışıklığın yarattığı gerginlikten faydalanıp, açıldım valla, Ütü, yemek yapılacak, eve kapanıp kargo beklenecek, yeni kitaba başlandı okunacak, belki bir film bakılacak, kargocu öğle tatili yaparken sokağa çıkılıp yürünecek, elbette markete de gidilecek,bir iki mesaj yazılacak, yazılmışlar cevaplanacak … öyle işte, kendimizce yaptığımız bir sıra var, sürprizlere açığız, “Allahım aklıma mukayyet ol !!!” derecesinde olmasın yeter. İnsan her şeyle baş etmeyi öğreniyor, öğretenler sağ olsun.
İçimize dışımıza bahar gelsin, kuşlar konsun yollarımıza … memleketimin heeeeer yerine günaydın, biliyorum bazı yerler için hayat çok zor, belki de zor ötesi, onun sıkıntısı yüreğimizde yerleşik oldu da, hayat arsızı olduk işte. Günaydın.

03 Mart

Bazı sabahlar, hele ki karanlık sabahlar da, bi de yer yüzü ve gök yüzü de çoooook karışıksa etkilenip kendimden ve tüm dünyadan ümidi keser gibi oluyorum. Hemen aklıma evlenme programlarındaki amcaları teyzeleri getiriyorum, benim de yaşım orta yaşı devirmek üzere iken ( belki de geçti de yazmaya elim varmadı :))) ) amca ve teyze dediklerimin yaşını bir hayal edin, benimkinin üstüne en az bi 15 koyun yani. Yaşamak da bir sanat, onu güzelleştirip, kendimize, sevdiklerimize sunmaya çalışıyoruz. Hatta bunun adına sosyalleşme diyoruz. Çarşı da, pazar da, AVM ler de , konu komşu gezmelerinde, festivallerde, ilgi alanı ile ilgili toplantılar da … felan fistan işte bir sosyalleşme çabası içindeyiz. Herkesin bir faaliyet alanı var. İlginin içine sevgi katıyoruz.
Dünden beri daralıp sıkılmaktayım, ama kendimi zorlayarak, ite kaka devam ediyorum. Bu arada alçak kargocu benim beklemekten usanıp kendimi sokağa attığım anda gelmiş. Bu sefer kağıt bırakmış, hazar mimli, düzenli müşteri oldum. Ayda bir kitap alıyoruz, hepimizin okudukları farklı olunca kargo toptan beni evde bulursa bırakıyor, bir saat genellemesi yapamadım, bir iki tutturdum ama yine de rotaları kafaya göre sanırsam, “kafa nereye biz oraya” şekilleri yüzünden tüm bir gün evde usta, kargo, mobilya … beklemek sevimsiz bi şi. Neden saat veremez bu insanlar, bilemem demem, bilirim, plansız programsız, kalitesi işin kalitesi ile tutmayan insanların elinde de ondan.
Metrolarda tepelerde tvler var, telefona bakmayanlar oraya bakıyor, üstünde deneme yayını yazıyor, hayvanlar aleminden çeşit çeşit davranışlar gösteriyor, geçen bir ebeveyn fil yavru fili önüne katmış, hortumu ile dürtüyor, yavru hızla biraz gidiyor, duruyor, tekrar hortumlanıp tekrar yürüyor. Bunlar bana öncelikle kızımla beni sonra devlet dairesinde çalışanları hatırlattı, sonra da genelleme yaparak “aaaaay insanların geneli böyle, dürte dürte” dedirtti. Heee valla, insanlar mı hayvanlara benzer, hayvanlar mı insanı örnek alır bilemedim ama kesin ortak yanları var.
Bu arada 9 Martta tam güneş tutulması, 23 martta ay tutulması var. Mart zor bir ay. Bu tutulmalar zaten var olan birikmiş enerjileri ortaya çıkaracak, tetikleyecek, doğa olayları,zaten gergin olan siyasal ilişkiler, kimi zaman kimine göre var olan adalet sistemi, öğrenci olayları … daha bir çok şey nasiplenecek, bahtımızın bizzat karardığına şahit olacak gibiyiz. Valla bulun okuyun, yazının içine link koymayı tam öğrenmemişim, yapıştırınca komple geliyor. Meraklısına yazının ardından paylaşırım, ben de paylaşan ilgili arkadaştan gördüm zati,
İşte böyle, güne başlama isteğimizdeki hasarı da gökyüzüne yıktık, suçluyu bulunca rahatladık mı ? Henüz değil, cezasını kendi ellerimizle vermeden olmaz di mi ? Suç ve ceza yan yana, doğrusu bu, en iyisini suça maruz kalanın içindeki hisler bilir, “as de asalım, kes de keselim” yandaş cezacılardır. Bir de hislere tercüman olamayan adalet sistemi var, ama “var. mı var” dan öteye geçemeyince ağzı olan konuşuyor.
“Geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları !” moduna geçebilmek dileğiyle cümleten günaydın.

04 Mart

Yatamayınca kalkamıyorum değil ama zor kalkıyorum. Eve geldiğimde gece yarısı başlamak üzere idi, baktım herkes faal durumda, hatta kız performans ödevi yapıyor. Sabah bi daha baktım da çok güzel olmuş, fikri de çok güzel. Bitmişini paylaşırım dermişim smile ifade simgesi Eli yatkın, görüşü de açık, sabırla yapıyor. Ben performans ödevi yapmam. Ben yaparken çocuk tv izleyip telefonuna bakacaksa hiiiiç yapmam, son dakika söylenmelerine de kulak asmam, bugün verilip, yarın istenmiyor bu ödevler, zamanını kullanmayı öğrensinler. Malzeme temin ederim, “şurasını şöyle yapar mısın ” derse onu da yaparım, ödevi asla sahiplenmem, çocukla oturup ders çalışmam. “Nokta”
“Aaay kendimi çok gaddar hissettim, yazarken kötü oldum” da demem, herkes görevini bilmeli, başkasının angaryalarını sevmem, kendim de kimseye bir şey yüklemem, “tırnağın varsa başını kaşı” Allah Allah sabah sabah niye böyle oldum acep ?
Halbuki dün akşam pek bi mesut idi. “Çağan Irmak filmlerinden, dizilerinden şarkılar” konserine gittim kiiii Çağan Irmak bir çok yapımda bize hayatımızı seyir ettirmiştir. Sesi de güzel, iki üç tane seslendirdi. Katılımcılar çok güzel ; Gökçe Bahadır ki tam sahne kadını, sesi de gümbür gümbür, Meltem Cumbul, Cemal Hünal,Halil Sezai,Goncagül Sunar kiii Çemberimde Gül oya’da şarkıcı Canan olarak zihnimiz de yer etmiştir, Işıl Yücesoy, müthiş bir ses ve oyuncu, yetmiş yaşında imiş, akşam ablama yatmaya gidecektim, anahtarımı da almıştım, ama kadını sahnede görünce kiii ortalığı gazino sahnesine çevirdi, müthiş bir enerji, inletti salonu, utandım eve geldim,Tuğrul Tülek çok iyi bir oyuncu onun yanı sıra çok iyi bir ses, dans ederken hareketleri tüy gibi, Yetkin Dikiciler de keza. Oyunculuk, sohbet, karizma, şiir okuma, üstüne bi de şarkı söyleme on numara, valla, Profesyonel diye bir oyunu var, üç yıldır bilet alamadım, kapalı gişe oynuyor.
Biz eski insanlarız, dansa kaktığımız da partnerimiz, değil ceket çıkarmak, düğmesi ni de ilikler, sandalyeden kalkmamıza yardım ederdi, rica eder, teşekkür ederdi. Uzun bir aradan sonra, ceket düğmesi ilikli, seyirci ile enseye tokat muhabbetine girmeyen insanların konserini izlemek ruhuma iyi geldi. İstanbul kültür ve sanat bakımından eşsiz bir şehir, yurt içinde demek istedim,Farklı konularla ilgili arkadaşlar sayesinde, bir çok şeyden haberimiz oluyor, el ele tutuşup da gidiyoruz valla ,Şimdi Mayıs ayındaki Tiyatro Festivali için çalışmaktayım, biletler halka ayın onikisinde çıkıyor, Lale Kart’lı arkadaş pazara yetişirsen ben indirimli alırım dedi, bu arkadaş sanat dünyasında elimiz kulağımız zati, 37 senedir beraberiz, gelişimime pek katkısı olmuştur, kendisine müteşekkirim, kendi reklamcı ama reklamı sevmez, o yüzden adını yazmıyorum :)))))
Geldik bir hafta sonuna daha, bizimle kanlı günler de gelmeye devam ediyor, program neyse onu yaşamaya gayret ediyoruz ama gönlümüz, kalbimiz yara bere içinde, geç vakit gelirken, sokakta yatanlardan bazılarını gördüm yine, kendimi bildim bileli görüyorum, bu durum onun bunun kabahati değil, herkesin ihmali, koltuğu gören, mevkiye ve paraya tapıyor, zenginlere para, fakirlere Allah Korkusu. fakir de ne olup bittiğini bilmiyor, inandığının neye iman ettiğini bilmeden, tahminen, kulaktan doldurma, sorgusuz sualsiz takipte.
Bu sabah agresif bir halim var, içimdeki canavar sanki bana ağzından ateş çıkararak “günaydın bacım” demiş gibi, du bakalım, gün nelere gebe, cümleten günaydın

05 Mart

“Hava raporları da zıvanadan çıktı.” diye yazdım, sonra da “zıvanadan çıkmak” deyimine baktım. Bir sürü tarif ve tanım var. Genel olarak zıvana bağlantı anlamında kullanılmış. Bir şeyi bir şeyle tam olarak birleştirmek, o şeylerden biri yıkılırsa ötekini de arkasından sürüklemek, böylece darmadağın olmak, hatta bir daha eskisi gibi olmamak.
Anadolu’da ev yaparken dizilen taşlar üstüne yerleştirilen ve devamını çatıya bağlarken o taşlarla kütükleri bağlamakmış zıvana.Ahşap gemilerde ahşabı birbirine geçirme, gemideki topu sabitleme imiş zıvana, zıvanadan çıkan top fırtınada gemiyi batmaktan beter edebilirmiş. Camilerin hazire kısımlarında dikey ve yatay demir süslemeler varmış, iki demiri birleştiren kopçaya zıvana demirmiş,Dikey olan Kuranı kerimi, yatay olan sünneti temsil edermiş, Allah dostları birbirine “Allah seni zıvanadan çıkarmasın” dermiş. Sarma sigarada en son eklenen filtre görevi gören parçanın adı da zıvana. Esrar jargonunda da yeri var. Yunan-Roma mimarisinde taşıyıcı sütun parçalarını üst üste dize ortalarından delik açar, o delikten erimiş maden akıtırlarmış, o deliklerin adı zıvana deliği imiş, maden soğuyunca sağlam bir koruyucu olurmuş, Gel zaman git zaman “taş olsa çatlar” misali çatlayan taşlar zıvanadan çıkar, bir bir yıkılırmış.Bir de şehir adı varmış derler, Zıvana’dan çıktınız yazarmış, işi Zigana geçidine bile bağlayanlar var ama esas anlamı dağılmak, dağılma ile dağıtmak,
Demek ki “hava raporları da zıvanadan çıktı” derken zıvanayı doğru kullanmamışım. Onun yerine “hava raporları da şaşırdı” demek daha doğru olur. Evet, şaşırdı, valla güneşler yağmur demek ister gibi, geceleri şakır şakır yağıyor, Neyse çok soğuk değil, bu sene belki erken çiçek açan ağaçları kurtarır havalar.
Çocukları kaldırma saatlerini bekliyorum, herkesin programı var, benim herkesten neyim eksik benim de var,
Haftanın Kitabı ; Hayvan Çiftliği / George Orwell yeni gelenler arasından seçtim, su gibi okunuyor, üstelik bütün hayvanlar tanıdık. Bu arada Yurt İçi Kargo’da gönüllü çalışmak istiyorum. Hepsi birbirinden kötü diyorlar da en kötüsü burası mı bilmem.Sistemi kuramama şampiyonu bu şirketler, yönetim ve denetim diye bir bilgi yok burada. Kargonun ikinci kısmı için mesaj çekmişler geldik evde yoktunuz diye ki var sayılırdık üstelik geldiklerine dair bir belge yok, bunlar bir keresinde yine mesaj çektiler “kargonuz şu gün şu saatte gelecek” diye sevindim valla, zamanında hazır oldum, bi mesaj daha “geldik, evde yoktunuz” diye meğer bir gün önce gelip gitmiş. Şubede adımın yanında kesin yıldız vardır “Teyzeye dikkat !!” diye ama çabalrım nafile. Dün tam kargo almak için çıkmaya hazırlanırken, geldiiiii !!! Çocuk asansörün kapısından uzatıp gitti, hazar mesaj kargodan önce geldi. Aaaaay işte böyle, kurumların %98 i böyle, %2 ye de nefes aldırmazlar.
Dün biraz haberlere baktım, önden biraz da Esra baktığım için daralmış ruhum iyicene şıkıştı, gelişen, değişen bir şey yok, çelişenler ise çoğalarak artıyor, kim farkında, kimin umurunda, tek başına iktidar yetmedi, Başkanlık sistemi kurtaracak bizi, Eeeeeeey siz gözü kapalı inananlar, kabre indiğinizde size bizden de sorgu sual var
Cümleten günaydın, bahar gelsin yurdumun dört bir yanına, kuşlar konsun yollarımıza, barışı temsil edenlerden, hadi işallaaa !

07 Mart

Eveeeet ! sayın seyirciler : güneşli ve ılık olması muhtemel bir bahar sabahına daha uyandık, “kalbimizde kuşlar pır pır etsin” diye temenni ederek, hayatı kaldığımız yerden seyre devam ederek, Mart ayında yol alacağız, inşalla. Sonra bu aylar bir tren misali geçecek, bahar bitecek, yaz gelecek, ömürler tükenecek, ömür törpüleri başka ömürleri törpülemeye devam edecek. Eskiler yenilere “eskiden beri bir şey değişmedi ” diye anlatmaya çalışacak, yeniler anlamaya çalışmayacak, tazelik baş kaldırmaya müsait olunca başlar dik olana kadar kalkacak, sonra bakılacak değişen bir şey yok, o başlar da eğilecek, bu arada onlar da eskiyecek, kim kazanacak ; aslında kazanmayacak, kazandırılacak, tutkular, ihtiraslar doymak bilmeyen kan emici ruhlar, unutkanlık hasarı olan beyinlere karşı kazanacak. Ölen ölecek, kalan sağlar itaat edecek, dünya zaten dönüyordu, dönmeye devam edecek.
Karamsar gibi görünsem de değilim valla, üstümde bir “kabul etme” hali var. Hafta sonunda ruhumu beslemeye devam ettim, dinlendim, bir kez daha kanıtlara bakarak, inandım ki ; “Demokrasinin adı var, kendi de bir an için görünüp kayboluyor, geriye demokratik olduğunu savunan, asla diktatör olmadığını bağıra bağıra deklare ederken, parmağını hedeflere sallayan liderler ve onların koyun yandaşları kalıyor !!!” Şarkı hep aynı şarkı, verilmiş haklar güncellenirken, kelime oyunları ile değişiyor, horoz gürültü yaparken, at gibi çalışanlar, yolu kasaba düşene, tutkal olana kadar çalışıyor, öldükten sonra kahraman oluyor, eşek inatçı ama içe kapanık, inek kapasitesi hesaplı, tavuk, kazın dünyası kümes kadar,köpekler saldırgan eğitimli, kuşlar uçar, darı karşılığı haberleri duymak istediğin gibi taşır, Manzarayı kendi lehine çeviren domuzlar da kalabalıktan sıyrılıp şartlarını kendi lehine iyileştirip, refah içinde yaşarken, yüksek sesli nutuklarla, tehdit ile, bir parmak bal ile … dünyasını cennete çevirir, inançlarımıza göre aldıkları ahlar ile öte dünyada yanar yırtılır diye umuyoruz. Hepsi o kadar.
Yaw arkadaş ! 40 sene evvel yazılmış kitap aynı bugünden bahsediyor, Hayvan çiftliği ; Bendeki 45.ci baskı, değişen gelişen bir şey yok dünyada. Herkes özgürlük ve hürriyet peşinde ama sadece kendine istiyor, ya da uzaklardakiler için istiyor, yanındakini tek tipe mahkum ediyor. Arkadaşlarım arasında bile var, hem de demokratik ve özgürlükçü olanlar arasında, onlar bile “ben yaptım, oldu” fırsatını bulunca kaçırmıyorlar.
Stefan Zweıg okuyorum, ince ince kitaplar ama muhteşem anlatımlar, literatür de modern klasikler diye geçiyor. Son okuduklarım çocuklardan tavsiye,
Kendime dizi başladım “Downton Abbey” Aşağıdakiler yukardakiler gibi,bir sezon izledim, severim bu tarzı, 1912 den başladı, zamanın nereye kadar gelecek bilmiyorum, 6 sezondur oynuyormuş. Tabi bu diziler 40-50 dakika ve bir sezon için en fazla on tane felan çevriliyor. Böylece konu bulucaz diye insanın içini tüketmiyorlar, daha tutarlı ve daha faydalı.
Tahminen çok işim var, olsun benim de yapacak kudretim ve yapma isteğim var, bir tek az insan, seçme insan istiyorum, bi de yerli yerinde konuşma, bi de zamanı bir tek şeye harcamadan ruhuma iyi gelecek şekilde bölme. Aslında sonuncuyu iyi yapar isek, hepsine bedel olur.
Günaydınlar olsun, günü yaşamaya niyeti olanlara, kendini bilmek için çaba harcayanlara Bu arada “cehalet mutluluk verir” kesin bilgi, yaymaya gerek yok, çünkü kendini cahil kabul eden yok

08 Mart

Kendimi ite kaka hayata dahil ediyorum. Bazen tansiyonun çok düşük oluyor, bu da ben de yorgunluk ve uyku hali yapıyor, yatsam kalkamayacakmışım gibi hissediyorum. Bu yüzden kendimi mümkün mertebe aktif tutmaya gayret ediyorum, çabalarımın sonunda biraz açılıyorum. Bugün daha iyiyim. “Havalardan, havalarda şekerim !” de geçerli tesellim.
Bugün haklarını aradılar diye ateşe atılan kadınları anma, kadın olduğunu hatırlama günü. Bizim memleket, onların memleket ayırmayacağım. Zalim ve zulüm dünyanın her yerinde var. Her yerinde de en çok nasiplenen kadınlar, ticari mal gibi alınıp satılan kadınlar, evlilikte genelde erkek çocuk da doğurması şart olan kadınlar, para kazansa bile üstüne yapışmış ev işlerini de eksiksiz yerine getirmesi beklenen, aynı işte erkeklerden daha ucuza çalıştırılan kadınlar, haykırmak için meydanlara çıksa çocuğu yaşındaki erkekler tarafından “alın bunu, alın bunu !!!” diye yerlerde sürüklenen de kadınlar … yani dünya kadınlar gününde dünya kadar dert çeken, hatta dünyanın derdini çeken kadınlar. kendi doğurdukları erkekler tarafından harcanan kadınlar.
Böyle gelmiş, biraz farklılık kazansa da çoğu zaman “eski tas, eski hamam” halinde ilerliyoruz. Aklı başında kadınların eğittiği erkeklerden umutluyum. Arada kadir kıymet bilen çıkıyor ama hiç savaşsız kendini köle ilan eden kadınlara da karşıyım, hele “kıl, tüy, cariye” olmaya pek meraklı olanlara kıl oluyorum. Kadın ve erkek fiziksel olarak birbirlerinden farklıdır ama aynı şartlarda aynı şeyleri eşit şekilde yapıyorlarsa eşit olarak faydalanmalıdır.
Bu bitmez, tükenmez, çarpıtılmaya müsait, fikir ayrılıkları taşıyan bir mesele. Dünya döndükçe bu geyik döner, Dikkat Kadın Var !!! diye de bazı şeyleri pembeye boyamak hiiiiiç çözüm değil, ayrılmak değil, birlikte yaşamaya katlanmak önemli olan.
Dün tam da tarif edilen şekilde kadınca yaşadım, Evi sildim süpürdüm, elde yıkanacak kazakları şampuan şişesinin dibini çalkalayarak yıkadım, makinede sıktım, ip izi olmadan yayarak kuruttum. Yemek yaptım, diyet yaptım, çarşı pazar işine baktım, çamaşır yıkadım, makineye atmadan gömlek yakalarına, tişörtlerin koltuk altlarına beyaz sabun sürdüm, sokak hayvanlarını besledim, açınca üstüme yıkılan bir iki dolabı düzelttim, çekmeceleri düzenledim, bozulan kumandanın yerine yenisini aldım, ütü yaptım … bir kadından ne beklenirse yıldızlı olacak şekilde yaptım,Bu arada yıldızı kendi kendime taktım, başardıklarım için kendi iç huzurum tarafından ödüllendiriliyorum, sonra kendime dizimi açtım, iki bölüm seyir ettim, sosyal medyada arkadaşların mutluluk fotolarına baktım, kutlanacak doğum günü varsa kutladım, acil mail varsa cevapladım, sonra da ilaçlarımı içtim, yattım. Daha ne yapayım kii !!! diye de kendi kendime yatmadan tipik kadın tribi attım.
Her kılığa girebilen, her boyaya boyanan, hatta fıstık yeşilini bile deneme fırsatı olan, her soruya cevap bulan, her işin illa ki bir ucundan , kendini yeniliklere açık tutan, kalbinde sevgi dolu odacıklar bulunan, neticede kadın olan, bundan da gurur duyan, “Dünya benim parmak uçlarımda döner” diye de haklı bir savunması olan , hep verilmeyen hakları almaya uğraşan, sonunda yara bere içinde olsa da kazanan, kazandıran … kadınlardan biriyim, benim gibilere Günaydın dedim

09 Mart

İstatistiklere göre evlilerin yüzde yetmiş kusuru, bekarların yüzde altmış kusuru mutsuzmuş. Her istatistiğe inanmam ama bu kesin bilgi gibi, Geri kalanlarda muhtemelen kendi aralarında, mutsuzlar, kendini mutlu sananlar diye en az ikiye ayrılırlar. İnsanın mutlu olabilmesi için ya çocuk olması ya da kırk yaşını geçmesi gerek diyorum, bu kişisel görüşüm, çocuklukla kırk yaş arasındaki zamanlardaki mutluluklar inşa edilmiş mutluluklar. Şartların olgunlaşmasına bağlı, öyle her şeye sevinemiyor insan. İstatistiklerdeki insanlar da sanırım bu gruptalar. Bu sabah kendimi hem enerjik hem de bilge hissediyorum, yapıştırmaya devam ediyorum :))))
Çocuk olmak dünyadan kendi dünyan kadar haberin olmak demek, bir çikolata, bir oyuncak, bir sıkı kucaklanmak ömre ömür katar.Bu yüzden çocuklar anneleri öpünce yaralarının iyileştiğine inanırlar. Kırk yaştan sonra da insan bir tepeye gelmiş oluyor ve dönüp arkasına bi bakıyor geri kalan ömür kadar ileride olması muhtemel bir ömür yok, oldu var sayalım, son yılların sana faydası yok, ya akıl gidiyor, ya kollar, bacaklar hasarlı oluyor. O yüzden bir telaş insan kendini yaşamaya başlıyor, aklı başında olanlar, hırslarından, tutkularından arınıp,neyse zevkleri onları yaşamak istiyor. Arada kalan grup hem tüm dünyayı, hem kendi dünyalarını hem de kendilerine karışan kaynaşan dünyaları bir düzene koymak, gelecekten emin olmak,sidik yarışını kazanmak için çabalamaktan mutluluk çizgisini habire daha uzağa taşımaktan bitap düşüyor, mutlu olamıyor, olamaz da zaten.
Mutluluğun tarifi herkese göre değişir ama yüzlere yansıyan ışıltısı aynıdır, bu ışıltının biraz da inançla ilgisi vardır diyorum, insan çaba gösterdikten sonra bir yerden itibaren tefekkür ve tevekkül etmeli. İmkanlar bir yere kadar, olmazlara meylimiz vardır, bazı olmazlara benim de var, ama benimki ekte takıntı, “maz” ile “malı” eki beni geriyor, “mu” eki tercihim. Bu soru eki ; teşvik edici, yani bence, ortama bi bakıp, bi fizibilite çalışması yapıp, bi yol haritası çizip mutluluğa doğru yola çıkılmalı, bu yolda sağa sola iyi bakmalı, büyük mutluluğa giden yoldaki küçükleri de toplamalı, aynı efsane Maryo gibi, toplaya toplaya gidicen, yanmazsan ne ala, yanarsan ya başa dönecen, ya da oyundan çıkıcan, ya da güçlendirici alıcan :)))
Bu gece güneş tutulması var, görmeyecez ama hissedeceğiz, bana sanki iyi gelecek gibi, dizide iki sezon bitirdim, sene 1920 oldu, kendi ülkem güllük gülüstanlıkmış gibi ellerin savaş hallerine bi güzel ağladım, ama ağlarken bir nedenin içine bir çok neden kattım, bir damla gözyaşı dökülürken gözümden binlerce şey geçti gözümün önünden, bu da nasıl organizma bilmem, bir şeyi unuturken, binlercesi iki üç karede sıkıştırılmış hala net halde geçiyor valla.
Bu sabah için yeterince yapıştırma yaptım sanırım, Cümleten günaydın, Allahım ne olur içimize, dışımıza toptan bahar gelsin, ayrıntıları sen biliyorsun yarabbim !! Amin

10 Mart

Çoğumuzun dilinde aynı soru var : “Ne ara bu hale geldik ! ” daha çok duyarsızlıklar karşısında kullanıyoruz. Dibine ışık vermeyen sevgi saygı için saydırıyoruz. Bence hep böyle idik de bu kadar aleni değildik. Şimdi haberleşme çok hızlı, yalan yanlış, doğru eğri her tür haber var ortalıkta, seçme şansına sahibiz çok şükür. Herkes beğendiğine inanıyor. Haber kaynağına bakan, araştıran, soran yok. Araştırma yapacağımız zamana vakit ayırmaktansa kulaktan dolmalara hayaller işleyip, idealler katıp, laf üretiyoruz. Artık köprü trafiğini kapayan intihar eden adama sövmeden tutun da, çalıyor ama çalışıyor savunmasına kadar … menfaatimize ters düşen her şeyin laf söz ile savunmasını yapıyoruz. Ölmüş, gitmiş, sefil olmuş kimsenin umuru değil. Genele sevgiyi saygıyı geçtim, insanlar kendilerini sevmiyorlar, kendilerine saygıları yok. Bir iki doğru düzgün insan ve onların yetiştirdikleri yüzü gözü suyu hürmetine dönüyor dünya.
Bahçelere bakım zamanı, dün bi bağrış, çağrış baktım ki, karşı bloktan çam ağcı kesiyorlar, biri yetişti çok şükür, kesen görevli; “manzarayı kapatıyor” diye bi savunma yaptı, kesin biri şikayet etmiştir, daha doğrusu adamını bulmuştur, aynı ilçede hem büyük şehir hem de ilçe belediyesi etkili olunca işini uyduran iş başarıyor. Manzara da deniz görüyor sanırsın, ağaçlar arasından yoldan geçen yayalara, arabalara,balkonlara, camlara bakıyoruz. Bir çok yerden daha şanslıyız, dip dibe değil evlerimiz, belki de çam karşı blokdaki röntgene engeldir :))) “Ayol, dürbün alsın !” Neyse şimdilik kurtulmuş ağaç, ama yine de belli olmaz.
Aaaaah aaaah sabah haberlerinde duydum, “haremler eğitim ve öğretim yerleri imiş !” doğru haremlerde müzik, dans eğitimi verildiğini biliyoruz, tahminime göre Geyşa’lık tarzı bir eğitimde var idi, Bunların hepsi bir adama faydalı olmak, ona hoş vakit geçirtmek için, sıralamada öne geçersen, cariyelikten, odalığa, hasekiliğe, valide sultana kadar gidip, adamın aklını başından alıp, devletin içine dışına maydanoz olabiliyormuşsun ki olmuşları biliyoruz. Kafes arkasında her gün entrika, plan program, bugün kimi boğdursak, kimi zehirlesek, hamama gitsek … çok eğitici ve öğretici.
Aaaaaah bazen insan kendine bi kayyum atansın istiyor da kayyuma verecek param yok,gerçi kayyumlar devletten maaş alıyor, aaaah o zaman bi kayyum olsam, emekli maaşına son yapılan zamları hissedemedik, rakamlar büyüdükçe isteklerimizi karşılama oranı düşüyor, hay Allah neden acaba ?
Ne ara böyle olduk, biliyorum da anlatamıyorum, yani anlamayanlara, anlayana sözüm yok.
Tarkan’nın yeni albümünden bi şarkı dinleyecem şimdi, aaaah bu şarkıların gözü kör olsun, peşine düşüp gidiyoruz valla, cümleten yolumuz doğru yol olsun, doğru herkesin doğrusu olsun, amiiin !!! Günaydın

12 Mart

Kesinlikle eminim ki hatta yüzde de verebilirim ki, anlamıyoruz ve anlatamıyoruz. Hatta devamlı yanlış anlaşılma korkusu yaşıyoruz. Hatta %90 nımız böyle, rakam yüksek ise %87.3 e kadar düşebilirim ki bu son rakamdır, daha aşağısı aaaaslaaaaa olmaz. Küsurat da buçuklu insanlar yüzünden. Bir de anlamış gibi görünen, anlamadığını anlatarak kapatmaya çalışanlar var. İşte onlar da ömür törpüsü dediklerimizden. “vıy vıy da vıy vıy ömrümüzü yiyenler var, valla.
Bu durum bir dinlerken bi de okurken var. Son satırdan yukarıya doğru analiz yapanlara ne demeli bilmem demiyorum, biliyorum ve diyorum. Ön yargılardan kurtulmak imkansız, elalem ne der Anayasa Mahkemesi kararından ilerde, aslında bu örnek olmadı ya neyse olurmuş gibi yazdım, anlayan %10 anladı.
Yabancı dizilere bakıyorum, bir sezondan bir sezona bir sürü şey olmuş ama tek tek anlatılmıyor, izlerken anlıyorsun, hayal edebiliyorsun, düşünüyorsun, muhakeme ediyorsun … felan fistan. Biz de oyuncu elini kapı tokmağına atıp, sırtını dönmüş olsa , yeni bölüm aynen ordan başlıyor. 3.5 saat yılda 30-40 bölüm başka türlü açıklanamaz, seyirci ya anlamazsa korkusu var, haklılar da seyircinin anladığı gişe yapan filmlere bakıyorsun, adam haklı.
Valla okumuş üflemişler de dahil kafa ( Kafa ayrıntı derdinde, hesap kitap peşinde ) dolu olduğu için herkes her şeyi kendine yontuyor, “empati” sözlük sayfalarında yaşıyor, haksızlık etmeyim yok mu, var, ama sonunda bir “ama” var.
Sitemler olmasa nasıl yaşardık, kendi kendimizi övmesek değerimiz anlaşılmaz mı, iyilik yapıp denize atanlar gerçekten yaşamışlar mı, kendimizi parlatıp gruplara sununca aldığımız övgüler, hayati değerler mi, Konudan konuya atlamak çok bilmenin mi hiç bir şey bilmemenin mi işareti, unutmak mı unutulmamak mı derdimiz, lider olmak insana kendini çoban gibi mi hissettiriyor, seçmek istiyoruz da seçilmeyince neden bozuluyoruz, herkes herkesi salak yerine koyduğu için mi çok konuşup çok anlatıyoruz, “herkes bildiğini okur” diyen atalar gerçekten yaşamış da bu analiz de okumanın yazmanın olmadığı zamanlardan beri beri mi gelmiş… daha bir sürü deli soru, ruh halim akşamdan kalma, uykumu da alamadım, hatta tekrar gidip yatıcam, şuradan alınamayacak bir mesaj yaptım, hiç üstüne vazife olmayanlar alsın, lüüütfeeeeen !!!! kiii kalkınca yeni polemiklere hazır olayım, anlatamadım di mi ?
Hadi günaydın, gerisini boş verin, boş şeyler zaten …

13 Mart

Akşamdan post gibi serilince sabah içini doldurup kalktım. Çok şükür ki uyku ile henüz bir problemim yok. Arada bozulsa da toptan düzelme imkanı var ,Yurtta dünya da yine aynı şeyler oluyor diye düşünüyorum, bizzat bilgili değilim, hafta sonu haber almıyorum, hatta telefona sınırlı bakıp, burayı da yazıp kalkıyorum. Arada tabletten bir iki el oyun atıyorum, gerisi fani dünya işleri. Çoluk çocuk, yeme içme, gitme gelme, başka dünyaları okuma, seyretme … böyle böyle yaşayıp gidiyoruz. Araya giren germe ve gerilmeler ise zihin tazelemesi :))) Malum haksızlığa uğrama, intikam planları yapma, kendini ispat edecek senaryolar hazırlama zihinsel faaliyetleri canlı tutuyor.Çok şükür bir Kara Melek değilim ama sözümü de esirgemem. Aslında yaşlandım, insan ilişkileri beni bunaltıyor, sözümü esirgediğim zamanlar da oluyor, valla. Her şeyi herkese söylemiyorum. Anlattığında yanlış anlaşılan, hatta hiç anlaşılmayan durumlar düşman sahibi olmaya sebep oluyor.Yüzleşmelere gerek duymuyorum,kendimle yüzleşip, içsel cinayetler işleyip, ölüyü kalbimin haricinde bir yere gömüyorum. Canlı halini hayalet sayıyorum, saygıda kusur etmeden, korkudan titremeden idare ediyorum.
Soğuk bir sabah, bi şi soğukları gelmiş. Bugün sınav günü, yeğenim, arkadaşım ve arkadaşların çocukları sınav heyecanı çekiyor, cümlesine başarılar diliyorum, gerekli okuma ve üflemeleri yaptım :)))
Kahvaltıya vişneli krep yapma planım var. Bu tatlı bölümüne, tuzlu içinde bi değişik omlet yapasım var, bunun için buzdolabının ve erzak dolabının kapağını biraz uzunca açık tutmam gerek. Ev halkının bir kısmının dışarı da palanları var, benim planlarım ev içi en fazla saç boyası almak için çıkabiliriim,  Onun haricinde dizi, film, sınırlı yeme içme, Geyikli battaniye ile bütünleşme, hane halkı ile muhabbet … sıradan ama sırası olmayan, ruha sınırsız mutluluk katan işler ve güçler yapasım var, yaparım hazar,
Cümleten günaydın, iyi bi pazar günü olsun ki pazartesi kazansın, nasıl olacaksa, bazen bazı sözler ve cümleler hiç bir anlama gelmezmiş gibi durur da az ucunu bil kaldırırsanız içinden çıkanlara şaşar kalırsınız,

14 Mart

“aşkım” diye başlayan ortalığa düşmüş hitapları sevmiyorum, çünkü herkesin başına yapışan aşkım sahte geliyor bana, aşkın özelliği genelliğe dönmüş oluyor felan, zaman bazı şeylerde tahribat yapıyor, o zaman da eski zamanlar yenilenemiyor, uyum sağlayamıyor da denebilir. Kızım baş ucuma not yazmış “Minik ipek böceğim !” diye başlıyor. Baş ucu lambama yapıştırmış, insan gözünü açar açmaz, böyle bi hitap karşısında gerisi teferruat hissine kapılıyor. Kim bilir kaç kişi dün eve dönebilseydi “Ben geldim, aşkım !” diyecekti.
İkinci Kat Perşembe pazarının derinliklerinde bir tiyatro mekanı, bir avuç seyirciye şahane oyuncular, şahane oyunlar oynuyor. Hafta sonunda “Kabileler” oyununu izledim.Nevi şahsına münhasır bir aile kesiti. Kalabalık bir grup idik. İçlerinde “sağlam genç” diye tabir ettiğimiz biri var idi, Diyarbakır -Sur’lu, biraz sohbet ettik, öyle hüzünlü konuşuyordu ki, 2004 de Antakya’dan başlayıp Mardin’e kadar uzanan bir GAP turu yapmış idim. Çok da bilgili bir rehberimiz vardı. Her şehirde bir gece yattık. Diyarbakır’da da Sur’da bir otelde kaldık. Ne kötü insanın bir kez gördüğü yerleri, hatta doğduğu yerleri tekrar görememesi, gördüğünde tanıyabilememesi.
Çok sevmek için tam bir tarif veremem, sonsuz güven duygusuna inanmam. “Beşer şaşar !” doğru bir tanımlamadır. Şaşdığını kabul edenlerden, şaşanı görenlerdenim. Bazen taparcasına sevenlere, sevdiklerine sonsuz güvenenlere, onlara kul köle olup da bunu dille inkar edenlere, tapındıklarını kabul etmeden, onu yüceltenlere, kusur aramayıp, zaten bulmamaya yeminli olanlara … imreniyorum. Ne güzeldir şeydir kim bilir, her şeyi doğru bilen biri olduğuna inanmak, yaptığı her şeyi kendi lehine sanmak, öleni yiteni bir sözle anmak, sürüden ayrılmadan yola devam edebilmek. Şuçlunun da suçsuzun da hep aynı kişi olduğuna inanmak, analizden kaçınmak, anlamadan anlatmaya kalkmak … ne diyim, “bize de nasip olur inşallah” demem ama.
İnsan yaralarına insan basılacağı, yağmurlu, karanlık, kasvetli, ağzı olanın konuşacağı, bir kaç hafta sonra unutulacak, yasaklara,yavaşlatılmalara müsait bir gün. Tapınanlar tapınmayanları suçlayacak, aramıza biraz daha kin nefret sokulacak, parça pincik olmamıza bir adım daha yaklaşılacak, umurunda olanların içi dışı bir olacak, olmayanlar maske takacak “gibi” yapacak, dünya zaten dönmekte, devam edecek, ölen ölecek, ateş düştüğü yeri yakacak, yananlarla yanmayanlar birbirini anlayacak ama yanlış bakış açılarından, olan “Barış ” a olacak, herkes çok isteyecek ama “Barış” çok zor olacak, çünkü çalışmaların içindeki sevgiyi saygıyı kaybettik, hırslarımıza yenik düştük, cennetlik ve cehennemlik olanlar bu dünya da belli olduğu sürece, onlar birbirlerini etiketledikleri sürece,herkes kendince haklı iken, ara bulanlar, ara bozanlar iken, koltuk, mevki, para önde giderken, bu dünya böyle gelir ve gider, biz de nasıl gideriz bilmem artık.

15 Mart

“Bu yazıyı dün ölmediğiniz için okuyorsunuz !” Bir arkadaşın paylaşımında gördüm, duvar yazısı. Dün ölmediğimiz için yazıyoruz, okuyoruz, yeni bir sabaha da uyandık. Ölmemiş olmayı nasıl değerlendireceğimiz, nelere bağlayacağımız tamamen kişişel görüşlerimiz mi acaba ? Değil, hepimizin bağlı olduğu değerler, hissettiğimiz baskılar ile bilerek bilmeyerek işleme koyduğumuz dayatmalarımız var. Bunların ışıklarına ışık katacak kadar zengin ruh hallerine sahip olmayanlar ile sahip olup da bunu kötüye kullananlar arasında iyi insan olmaya çalışanlar var. Biz hangi yerdeyiz, biliyor muyuz ? tahmin ediyoruz ama, “kendimizce iyi yerde, kendimize göre iyi olan şeyler üretiyoruz.” diyorsak ve başarılı hissediyorsak, hatta emin isek, dünyayı iki üç kişilik sanıyoruz demektir. Dünya çoooook kalabalık, hatta öl, öl bitmeyecek kadar kalabalık. İyinin en genel tanımı, herkese faydalı olmak ki bu da mümkün olmuyor, birazına faydalı olmak mümkün ama, bu da geniş bir bakış açısı gerektiriyor, açıdan bahsetmek için de bakmayı bilmek gerek, bir başkası bizim kafamızı sağa sola çevirip, hedef belirlerse olmuyor.
Aklımda “otobüse bindim, geliyorum” mesajı var. Anlatamayacak kadar sarsıldım. Aşağı yukarı bir suçlu bulundu, zaten tahminler vardı, zaten öldü, konu kapan dı mı ? Bir insan neden suçlu olur, ne onu topluca ölüme gidecek kadar ne delirtebilir, nasıl bu hale gelmiştir, güvenlik zafiyeti ve ihmaller nelerdir, herkes üstüne düşeni yapmış mıdır, pazar pazar evde oturmak varken sokağa çıkan gençlerin suç payı nedir, kader mi böyle istemiştir, kader yazılmıştır ama kaderde ufak tefek oynamalar yapma hakkı kula verilmiş mi dir, misal kula kulluk etme ile kulun kul elinde can vermesi önlenebilir mi, ömür bitmiştir ama ömrü bitirmek kulun elinde midir, öyleyse intihar edenler neden cehennemliktir … daha bir sürü deli soru var, sorun ise insanın hislerinde, tutkularında, ihtiraslarında var, yanlış yerlere tutunanlar, ezip geçerken, yandaşlar sevinirken,sevinemeyenlerin kendi suçu mu ? İnsan bir yokluğu bir varlıkla kapatıyor, gücü neye yeterse ordan vuruyor, satın alınan sevgiler, doymak bilmeyen arzular, istekler, kalabalıklarda yıldız olup parlama çalışmaları, liderlik hevesini heves olmaktan çıkarmalar, tüm insanlar için tek tip istemeler, kainat karşımda el pençe dursun dilemeler, kendi gemisine kaptan iken filoda diretmeler … bunlar heeeeep eksiklere yama, yama insan canı ise, “amaca giden her yol mubahtır” fetvası ile aklanıyor parola.
Böyle bir sabah işte, bir minik ipek böceği olduğuma inanasım var, bu havalı ismin aslında bildiğimiz tırtıl anlamında, üç-dört günlük bir ömrü olduğunu bilerek ama. Koza ören tırtılların sonunda koza içinde minicik kaldığını, kurtçuk haline geldiğini,böyle kalsa 2-3 hafta içinde kozayı delerek çıkıp kelebek olacağını ama üreticinin buna izin vermediğini, kozaları sıcak sulara batırarak, buhara tutarak kurtçuğu öldürdüğünü biliyor musunuz, niye insanlar ipeklilerle gezinsin diye, aman aman sakın bana “zaten müslümana ipek ile altın haram !” demeyin, şimdilerde her dinden kan içiyor insanlar …

16 Mart

Soğuk, kasvetli bir gün. Güneş doğalı bir saati geçti, insanlar yollarda ; ama yorgun, ama endişeli, eve döneceklerinden şüpheli. Tüm ülkeye kasvet çökmüş gibi, mutlu yanları kaldı mı şehirlerin, ya şehit cenazesi var, ya katliam noktaları, ya da kimin kime neden karşı olduğunu tam bilemediği savaşı var. Olan biteni ne kadar görüp, ne kadar anlıyoruz, kim haklı biliyor muyuz ? Teröristlere kızgın, ölenlere üzgün, kalanlara da sabır diliyoruz. “Gerçi tüm dünyada oluyor böyle şeyler, terörle yaşamaya alışmak lazım !” dedi bir bilen, bu çok bilen neden Başkanlık için kısmet, Anayasa için hayırlısı demiyor o zaman. Ahmet Altan açık seçik ve net yazmış, hem de herkesin anlayacağı şekilde, kaç kişi okur ya da okumuştur, kaç küfür yemiştir, kutsal adama dokundurduğu için. Tamamen gözü kapalı insanlar var kiiii işte onlar için ne desem tam bilemiyorum, demedim ama içimden geçti,Allah biliyor. Çok şükür inancım tam, eminim, ama inananlardan şüpheliyim.
Bir günlük film gününden sonra kanallar normale döndü, zaten anormal bir durum da yok diye düşünenler halkı oyalamaya devam ediyorlar. Nevruz Kızımıza bilmem kaçıncı talibi geldi ve eli boş döndü. Kızımız iki kez evlenmiş ama cinsel açıdan evlenmemiş gibi, standartları yüksek, çok inançlı talipleri ile tokalaşmıyor, kul hakkı olmasın diye hediye kabul etmiyor, kendini prenses kategorisinde değerlendiyor, ama bir türlü prens gelmiyor, Taliplerini bir görseniz kiiii , o da görmüyor zaten, çoğunu sesinden analiz ediyor, paravanı açtırmadan kavga dövüş gönderiyor. Yanıma yakışan diye ısrarcı, yanına yakıştığını sananlar ise standarttın eksisinin eksisi.
Buradan toplumu analiz eder isek ; Birbirimizi anlamıyoruz, dinlemiyoruz, ilk bakış önemli, para çok önemli, bi fakir bi zengin masalları gerçek sanılmaya devam ediyor, herkes bi macera yaşamak istiyor, ama maceranın şartları var, öz güven de bir yere kadar, yapımcılar istedikleri gibi yapıp, halkın coşmasını sağlıyor, kızın karşına dikiyorlar ters yöne giden treni, salıyorlar locayı üstüne, evde ekran başında Esra Erol saati yapan amcalar, teyzeler, konu komşu basıyor kalayı, birbirlerine düşüyorlar elin oğlu kızı için, ne için “laf olsun, torba dolsun !” diye, torba dolunca taşıyor, esas torbaya girmesi gerekenlere yer kalmıyor, böylece günler dizi dizi geçiyor, biz de kendimizden geçiyoruz, nelerden geçtiğimizi bilmiyoruz.
“Ne oluruz, nasıl oluruz, valla bilmem ” diyemem, tahminlerim var, çok şükür, soru sorup cevap alamadığımın farkındayım, muhakeme ediyorum, Allahtan başkasına kulluk etmiyorum, vicdan ve merhamet duygularım yaşar halde, “hak değirmende olur !” demiyoruz, haklıyı haksızı da ayırmaya gayret ediyorum.Mükemmel miyim, değilim elbet ama “Kamil İnsan” olmaya niyetim var, olursam olurum, olmadı yolunda ölürüm. Toplu kıyımda mı giderim, ecelim eve mi gelir onu da bilmiyorum.
Yazıyı bir yere bağlamadan bitiriyorum, sona bir “Altın vuruş” cümlesi yazaydım, iyi idi, şöyle masaya yumruk indirmiş gibi, beyinlere insek olur du ama olmadı, Zaten beyinlerde yer kalmadı, yas nedeni ile kapalı, gidenler gitti ama, yaktı, yıktı gitti, “olur böyle şeyler” diyenlerle “Gezici bunlar” diyenler hariç, onlar hala aynı yerde, gözleri ceplerinde,yüzlerinin derisine bir kat daha astar çekiyorlar.

17 Mart

Trenleri, tren yollarını, istasyon binalarını, gar lokantalarını içime dokuna dokuna severim. Bunların hep bir hikayesi vardır, ben de kıyısından köşesinden o hikayede bir yer bulmuşum gibi severim. Yalnızlığın gelmişi geçmişini anlatır sarı binalar, mezarlıktan geçerken şarkı söyler gibi ıssızlardan hızla, sesli geçen trenler. İçime hüzün taşır tren yolcusu, onda hep bi yokluk, hep bi eziklik, hep bi söylenmemişlik hissederim. Epey bir tren yolcuğu yapmışlığım var, çok okurum, çok film seyrederim, ondan böyleyim, dersem savunma yapmış olur muyum, olurum.
Dün akşam artık treni ve istasyonu olmayan bir Gar Lokantasında “Ey cemaaat Kudüs’ü nasıl bilirsiniz !” konulu Bizans Okumaları katıldım. iyi de yaptım. Cümleten Kudüs’ü kutsal biliriz. Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar ayrı ayrı önem taşır, bu önemler savaş sebebidir. Kral Davut ya da Davut Peygamber’e yer tespiti, ilk muhteşem tapınağı yapmak da Oğlu Süleyman Peygamber’e nasip olmuş, Musa’nın sandıktaki On Emir’i ni burada muhafaza etmişler, tapınak sedir ağacından, hiç maden kullanılmadan yapılmış, mücevher süslü. İlk ihtişamlı tapınağı Babil’liler yıkmış, Yahudiler Babil’e sürgüne yollanmış. Persler Babillileri yenmiş, Yahıdiler eve gelmiş,Tapınak bi daha yapılmış, Bunu da Roma İmparator’u Titus yok etmiş.Yahudiler bunun yasını tutmuşlar. Sonra Yahudi Kral Herod tekrar inşaa etmiş, ilkinden daha güzelini hatta. Konu böylece uzar giderken, tarihde dinler savaşı başlamış, kutsallar birbirine karışmış, Hz.Muhammet Miraç yaşatılmış, Hz.İsa Çarmıha gerilmiş, Halife Ömer Mescidi Aksa İle Kubbetüs Sahra’yı yaptırmış. O altın kubbe cami değil, Mirac’a yükselirken ayağın son olarak değdiği yer. Sonra haçlı seferleri, Tapınak Şövalyeleri, Gelsin Selahattin Eyubi, biraz daha savaş, Tekrar Müslümanlara geçen tapınak tepesi, İsrail hamlesi, Üçüncü tapınak Herod’un ki mi, yoksa yapılmadı mı, Bu konu bir inanca göre Mehdi ile bağlantılı, Ağlama Duvarı, Mason rüyası, Matrix filminden konuya göndermeler, misal geminin adı, tapınağın bankaya dönmesi, “tuzu kuru ile senin paran burda geçmez” e sallayarak tarihsel bir bakış, aynı ata iki kişi binen fakir şövalyeler, Mirac’a çooook farklı bir bakış, günah keçisi, süt mü şarap mı, Ölü Deniz Parşömenleri, 600.000 çift böbrek iddiası, pagan adetleri, Kralın atadığı dine yön veren, “toplanalım ” diye israr eden din görevlileri, “tapınak bizim ruhumuzdur” diyen Hristiyan görüşü, yedi kollu şamdan, Hamam ve Sinagog olgusu, muhtelif bayramlar, güneş ve ay takvimleri, tarihte ilk çek senet cirosu, doların üstündeki işaretler ne der, İsa’nın tapınak hakkındaki görüşleri … aklımda kalanlar bunlar ki daha fazlası masaya yattı kalktı, katılımcılara da maşallah bilmedikleri yok, konuya Verdi’s Nabucco’su bile sesli dahil oldu. Daldan dala küsmeden, birbirinin gırtlağına sarılmadan tartışabilmek , geçeni anı ile harmanlayıp bilgi hazinesine katmak, gelecek olanı merakla beklemek güzel valla, Bizans Okumaları okuyup, okumayıp Katılanlarına veeeeeeeee Ahmet Faik Ozbilge‘ye teşekkürler, bilgi dağarcığımıza katkılarından dolayı.
Ben de terör şehrin içine tükürdüğü için, bomboş yollarda, bomboş metrobüslerle tıngır, mıngır evime geldim, kapıdan içeri girerken “çok şükür, yolda izde ölmedim !” dedim, dedim valla.

18 Mart

İki akşamdır etkinlik için dışarıdayım, önceden planlanmış olduğu için, arkadaşlar prensip sahibi olduğu için, korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimiz için, istediğimiz için, gidesimiz geldiği için, etkinlikler “has etkinlikler” olduğu için”, söz verdiğimiz için … tüm içinleri topladık, dün akşam beş kişiden bir fire ile toplanıp, tiyatro yaptık, “dünyanın kendisi tiyatro, baş rolü oynayanlar hep aynı tipler” dedirten bir oyuna, “Ceza Külliyesi” oyununa.
Dün korku dolu bir gün idi, bir okul ve konsolosluk tatil ilan etti, telefonlarda mesajlar cirit atıyor, insanlar bir yerden bir yere koşa koşa gidiyor, akşamları evde sayım yapılmadan yatılmıyor, paranoya ileri safhada, şehri terk etme imkanı olanlar gittiler bile.
Tam iş ve okul çıkışı dışarı çıkıyorum, iki saat kadar bi yoğunluk var, dönüşler in ve cin eşliğinde top oynanarak oluyor. Şehir hem karanlık, hem ıssız, insanlar insanlara telefonla haber veriyor, “şuradayım, şu kadar yolum kaldı, bir yerde patlamazsam gelicem” aynen böyle, duyuyorum hissediyorum.
Dün yolda “Botabüs” gördüm. Tepesinde botanik bahçesi olan otobüs demekmiş, bildiğimiz hatlı, tek katlı, tavanı dıştan çalı çırpı ekilmiş gibi duran, sözüm ona yeşili savunan bir otobüs. “Kasabın yağı çok olunca …” diye bi özlü söz var ya bu belediyeler de öyle, ipe sapa gelmeyen şeylere para harcıyorlar. Bayrampaşa durağından sonra bir duvar var, aylardır oraya desen çalışıyorlar, bir kuru ağaç gövdesi yapıştırdılar, taş dizmeli İstanbul silueti, dikey bahçe, bir gün önce havuz büyüklüğünde gelincikler de yapıştırmışlardı, insan yutacak kadar büyük, onları dün kaldırmışlar, Bi de yol kenarlarına turuncu, akbilli tuvaletler yapıyorlar, hatta Sefaköy’de olanında “Yüz numara konfor” yazıyor ama ben iki gündür sırtını E-5 e dönüp işeyen adamlar görüyorum, artık protesto mu, ayaklarını mı üşüttüler, yoksa kafayı mı bilmiyorum. İki akşamdır yol kenarında hizmet veren “Hanımbeyler” bile yok,
Oyunun kendisi de güzeldi ama dekor şahane, Barış Dinçel yapmış, iki kişi sahnede ama tek kişi ağırlıklı, her hangi bir isim ve devir belirtilmemiş ama her cümlenin gideceği bir yer var, oturma düzeni sıra şeklinde, girişte minderini alıyorsun, numarana koyup oturuyorsun, bir saati biraz geçiyor, Tansel Öngel şahane bir oyuncu, Yaz’ın öyküsü’n de Yaz’ın babasını oynamıştı, Gözünden yaş geliyor, hatta sümükleri bile akıyor kii akmasa iyi idi, içim kalktı. Seyirci de katılımcı, insanların gözlerine bakarak oynuyor, ikinci sıra olunca öyle yani.
Bu güne dair söylenecek ne var ? havada güneş var, umutlar var, 45 çocukla ilgili yayın yasağı var, Bursa’da iki yemek fabrikasına kayyum atanmış onun haberi ile “Kuzey Suriye” hayırlı olsun haberi var. Geçen akşam bir kanalda öyle bilinmeyen filan da değil, bir prof “hiç komşularla bu kadar iyi ilişkilerimiz olmamıştı” dedi, hem de bir kaç kez, ben de kendime bir kaç kez çimdik attım, Bu dünyada yalan dolan var, yalanları hem söyleyenler, hem de onlara inanlar var, o insanların boynunda öbür insanların vebali var, “Aaaaaah atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın …” diye bi şarkı var, varlar yoklara karşı, iyi olan, hak olan, barışı savunan kazanacak, hadi inşallah !!!!
Haftanın kitabı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı ”

20 Mart

Bugün baharın ilk günü, Facebook bi hoşluk yapmış, hem haber etmiş, hem de resimlemiş. “Biz zaten biliyoduk ki !” diye kutlamanın içine edenler olmuştur, hayatta tüm güzel şeylerin bi içine eden olur zaten, kıskançlık, haset, fesat için bir kez kalbinde yer açanlar, o yerden onları atamazlar, töbe tutamaz bunlar.
Zihnimin bi yarısından kapan kapana bildiğin kadar, karart içini dışını, zaten hava da karanlık, içine öfke doldur, sonra onu sağa sola sıçratarak kus, insanlara küs, nefret et, onları sorumlu tut, “halamın bıyığı olsa amcam olurdu !” mantığına sıkı sıkı sarıl, sakız gibi uzat konuyu, ellerin boş kalsın, ama dolu san … sonra bunlardan yorgun düş, bir şey yaptım zannet. Yine de inanma, daldaki üzümden pekmez yapmaya gayret et !
Bir yarım da ; Bugün baharın ilk günü, önümüz yeşile açık, kuşlar gelecek, güneş sahanda yumurta gibi tepede, ısınacağız, içimiz dışımız renkli ve sıcak, umutlarımızın üstünde bahar etkisi olacak, kuru ağaçlardan ders alacağız, “Bugün gündüz ve gece eşit uzunlukta ” diye bilgi verirken eklesem ; 12 hayvanlı Türk Takvimi, ve Celali takvimine göre yılbaşı, güneş kuzu burcuna girdi. genelde bu günü Bahar bayramı diye biliriz ama biz Bahar Katliamı beklentisi içindeyiz. Azerbaycan’da paskalya gibi kutlanırmış bu bayram, boyalı yumurta, tavşan felan.
Valla isteyen ideolojik amaçlı halay çeksin, isteyen halay çekenleri dövsün, bana göre bahar bahardır, bahar bayram gerektirir, yeni bir gün, tabiatta yeniden başlamalar, ölmüşlerden dirilmeler, iyi bi şidir bahar, iyi anlaşılsın isterim. Memleketin batı yanlarında insanlar evden çıkamazken, doğu yanlarında da evlerine giremezken, nasıl bayram olur, bilemiyorum, “içimizde hissedelim !” de geyiğin alası, içimiz dışımıza döndü, kan, göz yaşı, bağırıp çağırmalı demeçler, paranoyak bir toplum temeli atmaya çalışanlar sağ oluyorlar ki.
Bu pazar gününde avucunda sıkı sıkı tuttuğu bozuk paralar ile ekmek ve gazete için bakkala koşarak giden çocuk olsam, yolda düşsem, dizlerim soyulsa, paranın birazı kaybolsa, Bakkal ile komşu amca ya da teyze halime gülse, para için tamam deseler, ekmeği, gazeteyi verseler, başımı okşasalar, sevseler, eve gelsem, hazır sofrada çay kokusu, tereyağlı yumurta kokusu, kızarmış patates,hatta hava ılık bir bahar havası, masa da asmanın altında olsa, taşlar yeni yıkanmış, çukurlarında minik su birikintileri, kapı ağzında topuktan erimeye başlamış, altından renkler çıkan tokyolar, masanın bir yanı sedir, bir yanı tahta iskemleler, bir de bitkiler kokuyor olsa, çiçek kokusu gelse sofraya,anam babam, kardeşlerim, melamin tabakları dizmiş annem, “elinizi yüzünüzü yıkadınız mı?” sorusu elzem. Bir keyif çayı arasında gözü çarpar ise dizimdeki “uflar”, beklerim ki öper de geçer annem.
Geldi geçti böyle günler ömrümüzün kitabındaki sayfalardan, geçmiş sayfalara göz attık ama yenileri yazılıyor artık. Masa salonda tv karşısında,asma ağaçlarının resimleri kaldı, şehir bodur bitkilere mahkum, ekmek buz dolabında, gazete internette, parmak arası Ceyolar var şimdi, Kızartma ve tereyağ zararlı, çay poşette, annem babam yok, kardeşlerim ayrı evlerde, hatta çocuklarım, eşim bile tüm aile ayrı yerlerde bu sabah. “Herkes yerinde sağ olsun, yerinde mutlu olsun !” Kalplerdeki yerleri gösteren 4.5 G li telefonlar sağ olsun, Bu gidişle daha neler olur, bi tahminim var ama haksız çıkmayı dilerim, bahar gerçekten bahar olsun, inşallah, Yine de bi çay koyayım, dökme olanından, diyet kahvaltıda az esneyebilir, yarın telafi ederim, bu da tereyağlı yumurta demek olabilir, aaay hadi inşallah,Kız bi kalksın da bakalım.

21 Mart

Kendimi “bir ilkbahar sabahı güneşle uyanmışım ” sayıyorum, takviyenlenmiş, tazelenmiş umutlarımla el ele bu dünyanın daha iyi bir dünya olma şansı nedir, bakıcaz.
Tansiyon düşüklüğü genetik, doktorlar hastalık olarak kabul etmiyorlar, düştüğü zaman biz de düşüyoruz. Dün gözümü ara ara açarak, ucundan azcık gördüğüm, bir türlü tamamına ermeyen rüyalar eşliğinde uzun uzuuuuun yattım. Gözümü açtıkça yeme içme, ufak tefek işlere baktım, kitap okudum, dizi baktım. Bu arada Downton Abbey bitti. 6 sezon seyrettim, yenisi var mı bilmiyorum, varsa da eylüle. “Tut” seyrediyorum, biyografi türünde Firavun Tutankamon, şimdilik üç bölüm gözüküyor, ikisini izledim. Bu arada Youtube’da çok güzel belgesel videolar var. Hatta her konuda var. Ara ara da oralara bakıyorum. Barış Bıçakçı bitti. Kitap bardağa dolan su gibi yazılmış, nefes alır gibi okunuyor. Derin dostluklar dile gelmiş, bu derece değil ama ona yakın derecelerde dostlarım var, aslında “lar” eki ikiden fazla, beşten az anlamında. O dereceleri herkesle yakalamak mümkün değil, gerekli de değil. Uzun yıllar istiyor, 35 yılın üstünde arkadaşlarım var, çoğu dostluk derecesine çok yakın, kırılıp küsemiyorsun, varsa bir yamuk durum, “yapabilseydi yapardı, yada elinde olmayan şartlar var ortada …” diye bir içten savunma ortaya konuyor. Bazen öyle şartlara yenik düşüyoruz ama yalama olacak kadar her şarta değil.
Akşama doğru kendimi sokağa attım, bi market yapayım, temiz hava alayım, ayaklarım açılsın diye, akşam inerken çamlıktan geçerken bir kızın karşısında diz çökmüş özür dileyen genç adamı gördüm. Kız işi bitirmiş gibi idi, öbürü “aşkım, aşkım” diye savunmada. İlişkiler bu dereceye gelmemeli, özür dilemek yerine göre iyi bir şey,özellikle de başkaları menfaatine ortak bir çalışma var ise hatalı olan kesin hatasını kabul ve telafi etmeli, ama iki kişilik ilişkilerde salya sümük durumlarını onaylamıyorum. Varsa bir hata vardır, Yalvarmak derecesini düşürmez, peşine bir af gelse bile, tekrarı olasıdır, unutulması zordur. İnsanlar birbirini tanımaya çalışmalı, kendilerini olduğu gibi kabul ettirmeye çalışanları da kabul için kendinden geçenleri de onaylamıyorum. Bir orta yol vardır, aranır ise bulunur, şiddete meyil etme, masaya yumruk indirme, iyi niyeti devamlı suistimal etme, yapıp yapıp özür dileme, “af” için kendini şanslı hissetme çözüm değil. Gerçek sevginin ve dostluğun olduğu yerlere yalan girmez, her şey söze dökülmez, yüzleşme için zaman kollanmaz, kin ve nefret içeride yuvalanmaz. Bu bir elektrik alma işidir, bu elektrik de arada voltaj düşer ama ışık hiç kesilmez.
İnsan ilişkileri yorucu, ben çoğu zaman alıp başını gidenlerdenim, halden anlarım, iyi hale geçemeyecek ilişkileri rafa dizer, uzaktan bakarım, hatta rafta unuttuğum bile olur. Herkesle her şeyi paylaşmak mümkün değil, gerek de yok, bizim yaşlar az insan, kaliteli insan yaşları, Allah gençlere kolaylık versin, hatta akıllı telefon aklı versin.
Memleket gündemi belli, demeçler çadırdan öteye gidemedi, ölen ölüyor, kalanlar da korkunun esiri, insanları korumak yerine onları eve tıkmak daha kolay. Allahım bana da “memleket çok iyi durumda, bizi kıskananlar komplo kuruyor” kafasından ver ! demek istesem de diyemem ama “kafam yerinde alaturka oldum, oynamadan duramammm !!!!” desem, Fatih Erkoç söylese de oynasam iyi olur, kafayı oynatmadan, bedenen ama.
Haftanın kitabı ; Hakan Günday / Piç, ilk defa okuyorum, elimdeki kitap 31.baskı, son kitabı “Daha” Fransa’dan ödüllü, Güzel.
Haftanın etkinlikleri ilçe sınırları içinde, kıza Etüt Merkezi bakıyorum. Seneye ÖSS sınavımız var. Dershanelerin içine tükürdüler, gerçi diğer iki çocukta da ben iyi hazırlıyor diye cemaat dershanelerine meyil etmemiş idim, çalışan çocuk çalıştırılma istemez, yönlendirme yeter, derken ; ne çözsün, ne okusun demek istedim, şimdilerde eğitim seviyesi yerlerde iken az ışık gören öğrenci ipi göğüsleyecek, hedefimiz Devlet Üniversiteleri, hatta İzmir, kazansın, gitsin. Sonunda her şey “kısmet ile hayırlısına” dayanıyor ama tüm çabalar hayata geçtikten sonra.
Cümleten günaydın, İçimiz dışımız bahar olsun, kuşlar konsun yollarımıza, leyleği havada görenlerden, eli ayağı tutanlardan olalım, inşallah.

22 Mart

Kalkınca hava nasıl anlayamıyorum artık. Öğlene doğru değişiyor, Belediyenin termometresi 18 derece gösterirken, kışlık giysilerle dolaşıyoruz, elindeki telefondan havayı koklayanlar, müthiş yanılıyorlar, en azından sabah saatleri için. Bence güneş eskisi kadar ısıtmıyor, onun da enerjisi azalıyor. Her şey tükeniyor, kaynaklar bitiyor, her şey değişiyor, ama gelişemeden, her şey bizi şaşırtıyor ya da bazılarımız “gibi” yapıyor, bir bakarsın her şey çok hızlı, bir bakarsın her şey tekrarda.
Bu “şey” de önemli kelime, tek başına hiç bir anlama gelmeyen cümle içinde çooook mühim manalar taşıyan “şey” her zaman hayatımızın cümleler içinde en açıklayıcı kelimesi olmuştur, seviyoruz, “şey” i ona anlamlar yüklemekten bıkmadık, usanmadık. “şey” den anlayan insanlar “şey”i her zaman doğru anlamasalar bile, varlıkları yeter !
Varlığı yeten şeylere tutunarak, her sabah sırandan hissi veren ama içinde her türlü duyguyu barındıran hayata “günaydın !!!” dedik, tepemde dolaşan helikopter beni biraz korkutsa da baktım sosyal medyada bi şi yok görünüyor, bazı şeyler olsa da görünmüyor, bilmemek mutluluğun en kolay tarifi, çünkü bildiğine inanıyorsun, bildiğin bildiğin gibi kaldıkça, ruhunda fırtına esmesine gerek yok. Olsam ki ; Bir ağaç altında, gölge ile güneş oyunları arasında, onlara ıslık çalan rüzgar ile, solo yapan kuşlar, az da su sesi, eeee bu manzaraya kitap da gerekli, aslında yakışanı akıllı telefon, tek tuşla dünya dönüyor, bir minik ekrana sığıyor “heeeer şeeeeey !!!” Güzel ama, di mi ? gelişen dünyanın, bitmeyen çelişkileri, hayatımızı “şey” ederken, biz hangi “şey” lerin peşindeyiz acep, “şey” lerin “şey” olacağı bir gün olsun, cümleten kolay gelsin, ben biraz şeker çiğneyip, hayvan kurtarıcam, sonra ev “şey”leri, sonra da etüt merkezi görüşmeleri, beni bekleyen “şey”lere hazırım, olmasam ne olacak, cümleten sürprizlere açık olduk, bizi bekleyenler iyi “şey”ler olsun, Aminn !!!

23 Mart

Yataktan kalkarken aklımdan “Bugün annemi arayım” diye geçirdim, Gerçekle yüzleşmem saniye içinde oldu Yıllarca her sabah telefon konuşması yaptık, saate bakarak uyanmasını beklerdim. Eğer bugün telefon edebilseydim bana ilk açınca “Allah sesini şen etsin” derdi arkasından da “ortalık elden gidiyor, ha bu ne kepazelik !” diye haber bülteni olarak devam ederdi. Bazı şeyler için çok geç, bazı şeyler için ise yapacak bir şey yok. Gençlik yaşayarak, yaşlılık da anlayarak geçiyor. Yaşlılık derken orta yaşları şeyeddim.
Kitabımı bitirdim. Hakan Günday çooook şaaaneee bi yazar, okuduğum ortalarda bir eseri ki yıllara göre sık yazmış, son yazdığını da okumak istiyorum. Okur iken ; İlk Nobel Barış Ödülü’nün 1901 de Kızılhaç kurucusu Henry Dunant’a verildiğini, onun sefil bir şekilde öldüğünü, hem iyi, hem kötü, hem güzel, hem çirkin olduğunu, hayatını anlatan bir film bulunduğunu öğrendim. Sonra “Echelon” nedir onu öğrendim, Türkçesi tele kulak olabilir. ABD ile İngiltere Sovyetleri dinlemek için soğuk savaş zamanında bir iletişim ağı kurmuş. Anahtar kelimeler var, bunların geçtiği konuşma ve yazışmalar, koordinat belirlenerek rapor haline geliyor. Sonradan aralarına Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da katılmış, hatta yakın tarihte Avustralya itirafcı olmuş, soğuk savaş bitince ilgi alanı askeriden özel konular ile ekonomik gelişmelere dönmüş. Hala uydular çalışmaya devam ediyormuş, Kıbrıs en faal üslerden biri imiş.
Efsane “Cici Can” gerçekten varmış. Annesi uyuşturucu bağımlısı, kendisi hiper aktif, babası yazar çizermiş, baba izlemiş, çizmiş, anne aşırı dozdan gitmiş, Dennis ise her girdiği okuldan atılmış, Vietnam’da savaşmış, sefalet içinde ölmüş, baba da milyon dolarları götürmüş, oğlu ile hiç iletişim kurmadan.
Dejenerasyonu bozulma, özünü yitirme diye biliriz de aslı “Nesilsizlik”. ” Pain” İngilizcede ağrı, Fransızcada ekmek demek, Yaratık Allen sürrealist ressam ve heykel Henri Gigger’in eseri, hatta Akademi ödülü de var.
Son okuduğum iki kitap, erkek sesinden erkekleri anlatıyor, “Piç” öyle bildiğimiz anlamda değil anası babası belli kahramanların da hayatlarının anası babası yok, tutanacak dal mı desek, tutunmak da istemiyorlar ama. Neyse güzel kitap, tavsiye ederim.
Okurken not alıyorum, ilgimi çeken isim ve olaylara bakıyorum.
“Boş vakitlerinizde ne yaparsınız, ıssız adaya düşşeniz yanınıza alacacağınız üç şey nedir ?” sorularına kitap cevabı verenlere kızıyorum. Bi kere kitap boş vakit işi değildir, zaman ayırmak ister, ortam ister, dikkat ister. Issız adaya düşünce karnın aç, üstün çıplak, karşına ne çıkacak belli değilken yanında kitap olsa ne olacak. Aslında ıssız ada boş vakit cenneti, bir kütüphane ile düşülebilir de temel ihtiyaçlar ne olacak ? Vakti ile bu sorulara ; Boş vakitlerimde kitap okur, müzik dinlerim demişimdir illa ki. Issız adaya da ne demişimdir hatırlamıyorum ama kibrit, çakmak dememişimdir. İşte bunlar yaşamaktan anlamaya gelişme.
Bakalım bugün neler olacak, planlı oldurmaların plansız sonuçları kimlere sürpriz olacak.
Bugün terazi burcunda halkalı ay tutulması var imiş. Bu tutulmalar enerji patlaması anlamına geliyor, her şeylerin patlama hevesinde olduğu şu günlerde çatlak olarak kalacak şeylere razı gelebilirim. Ama yine de emin değilim, fitratımda kesip atmak var da her şeye olmuyor, Aaaay dertlenir gibi oldum, amaaaaan dertlenecek ne var alt tarafı hem yeryüzü hem gökyüzü karışık, onca karışıklıkta içimiz karışmış ne olacak, hem de yalan dünya azimle gerçekten dönerken,
Gündemle ilgili bir şey yazmadım, ilgiliyim, konuyu konunun uzmanı olanlarla, sananlara bıraktım, cümleten günaydın …

25 Mart

Nar taneleri gibiyiz. Bir kabuk içinde saymayı düşünmediğimiz kadar çok tane, görünüşte aynı gibi duran, aslında biçimsel farklar taşıyan, etrafa renk ve koku saçan, çürüyen, bozulan, cap canlı duran nar taneleri. Bir dünyanın içinde bir çok dünya gibiyiz. Biliyoruz ama hissetmeyi erteliyoruz. Bildiklerimizin esareti altında mıyız ? Şahsi fikrimi söylüyorum ; benim için her zaman değil, ben bilinmeyenlere, bilmediklerime, bildiklerimin güncellenmiş haline de ilgiliyim, bilgili olmak istiyorum.
Koleksiyoncu / John Fowles kitabı kızımın elinde gördüm, hemen kaptım, “ben hemen okurum” diye söz verdim ve okudum. Çok beğendim. Daha önce Büyücü’yü okumuştum, dört parmak kadar kalınlığı vardı kiii Fowles “Her insan kendisi için bir giz olmalıdır” diyenlere yazıyor, okumayanlar belki “Fransız Teğmenin Karısı” filmini bilirler, o da onun. Psikolojik bir gerilim, değişik bir konu, ilk kitabı imiş, “bunu yazan ileri de kim bilir neler yazar ” diyenler haklı. Bizim kuşak Pul ya da kelebek koleksiyonu görmeye gidip de colasına hap atılan kızların korkusu ile büyüdü. Yakın çevremde ne avlanma için koleksiyon yapan ne de colasına hap atılan biri olmadı çok şükür, işte bu kitapta bunların hepsi var. Hatta kızın okuması da iyi olmuş, dermişim de manyak ve sapık olanı bir bakışta tanımak mümkün olmuyor, onların binlerce maskesi var. Hatta onlara sahip çıkıp koruyanlar var. Çünkü öğrendik ki bir şeyin suç olabilmesi için 3,5,7 … şeklinde tek rakamlar halinde tekrarlanması gerek, Kurban miktarı artık Allah ne verdi ise.
Bu ay okumak için verimli bir ay oldu, denk gelen kitaplar da adeta “oku beni, çabuk oku” der gibi olunca sayı yükseliyor. Arada Stefan Zweig okuyorum, ince 80-90 sayfalık ruh hali tasvirleri ki aynen içimizi okuyor,Barış Bıçakcı’nın son kitabı Seyrek Yağmur’a başladım. o da ince ama satırları çok dolu bir kitap. Beğendiğim cümlelerin altını çizmiyorum, tekrar okumak istesem, elimle çizmiş gibi bulurum, çizmiyorum çünkü ezber etmek istemem, çünkü yazarın yazdıkları beni sadece tetiklesin aynı şeyi başka şekilde düşündürsün isterim. Okumak satırlar arasında kendinle bağlantı kurmak, yazılmamış olanların da olduğunu anlamaktır, bilmem anlatabildim mi, ben de pek anlamış gibi değilim,
“Çok bilinmeyenli denklemleri bilinir hale getiren insanlar top halinde duran ıslak bir duş havlusunun kurumayacağını neden bilmezler ” derken evdeki çocuklardan bahsediyorum ki en büyük çocuk eşim de konuya dahil, işte burada sihirli anne iş başına geliyor , o topu açıp kurutan, katlayıp, yerine koyan, kirlisini temizi ile değiştirenlere evin annesi diyoruz kiii bunlar ağzı ile kuş tutsalar bile evdeki yemeğin tuzu fazla kaçsa heme eleştiri oklarına tutulur, hatası yüze vurulur. ( dün yaptığım köfteye iki kere tuz atmış olabilirim, sadece keskin bir tad idi, yoğurtla fark edilmiyordu bile, aslında abartan olmadı ama hiiiç bahsedilmeyebilirdi de, kırılmış anne notu) anne sihirli derken; hayat akışını sağlayan farkına varılmamış işleri yapan demek istedim, yoksa sihirli değneğimiz yok ama sihirli dokunuşlarımız illa ki var.
Aile içinde af etmek annelere mahsustur, hatta unutmak da ama vazifelerini değil.
Gözüme çarpan akşamdan kalan havlulara, sağa sola dağılmış olan bardaklara, kıyafetlere gereken ilgi ve alakayı gösterip, yemek ayarlayıp, üstüne bi de Elmalı pay ile bir çeşit börek yapıp (beş çayına yetişir) kalan zamanımı okumaya ayırmak istiyorum, artık ne kalacaksa :))))) Bir hafta sonu daha geldi, maalesef genel olarak sevinecek gelişme ve değişmeler yok, kendi iç dünyamız için elimizden geleni yaparken gözümüz herkesin dünyasında,
İyi haberler olması umuduyla, kötülerin hak ettikleri cezayı bulması umuduyla, körlerin gözlerinin açılması umuduyla, vicdanın menfaatin önüne geçmesi umuduyla, herkes için barış umuduyla, sevgiyle saygıyla … Günaydın

28 Mart

Eski saat, yeni saat, şimdiki zaman derkeeen sabah ettik. Yeni bir güne, yeni bir haftaya eski umutlarımızı cilalayarak başladık, yeni bir şey değil ; Herkes için barış, aramıza sevgi, saygı, çocuklarımıza iyi bir gelecek istiyoruz, kısaca cümleten iyilik, sağlık istiyoruz.
Biraz aksilik var üstümde, geceyi, saate bakmakla ses dinlemekle, yeni uyuduğumda patlayan havai fişeklere sövüp saymakla geçirdim. Benim sövmeler cinsel içerikli değil, kimsenin organlarını, anasını konuya dahil etmiyorum. Sadece görgüsüzler diyorum. Mutlu olduğunu bile dünyaya , dünyaya zarar vererek ilan eden, bunun için para döken, mutluluğun ruhunu göğe yükselttik sanan ahmaklara kızıyorum, sinirleniyorum, “İlan etmek yerine, paylaşmayı deneseniz !!” diyorum. Mutluluk illa ki gözler önüne serilip, tasdik bekleyecek, tutanaklara geçecek, resimle belgelenecek, lafa söze malzeme edilecek … bunun karşılığında da unutulmayacak. Hadi canım !!!, mutluluk unutulursa da unutulmazsa da travma. Yaşayıp, geçmeyi deneyin, öylesi daha güzel valla. Her şeyin biriktirilmesine karşıyım, kitaplar hariç, hele duygu biriktirmek, özen ve itina ile anı saklamak, onlara bağlı kalmak, külliyen ruha zarar, bekleme yapmayalım, yaşayalım, geçelim, yenilere yer açalım,zira hayat geçiyor, zaman ilerliyor, ister içinde kalalım, ister dışında.
Hafta sonu çoooook yoğun geçti, koştur, koştur halleri, kalabalık, gitmeler, gelmeler, pişen yemekler, kurulan sofralar, azcıııık ucundan bozulan diyetler, ama halis kalan niyetler … derken mutlu olduk, her hangi bir belgemiz yok, içimize yazdık, gerekirse konu açar, anarız, aklımızda kalması gerekirse, kalmıştır hazar.
Dün bir ara aynaya baktığımda kiii evde en çok ayna ve saat bulunur, gözlerimin önüne dökülen, parlayan bir perçem ve çizgi haline gelmiş göz kapaklarım ile kendim Hitler’e benzettim,Ruhumu aslaaaa !!! Tam da bu anda kızım bana “pıtırcığım” diye seslenmesin mi, benim gibi her daim iri kıyım bir anne, minik ipek böceği, pıtırcık … gibi hoş kelimelerle anılsın kiii bu kız işi, çok şükür ki bir kızım olmuş, neşe kaynağı, bilgi yumağı valla smile ifade simgesiAaaay artık ders de çalışıyor, “ojemi de sürerim, makyajımı da yaparım, telefona da bakarım, seneye sınavlara da hazırlanırım ben” modeli.
Aaaaah aaaah bakarsan mutluluk her yerde, uçan kuşun kanadına bakmaya gerek yok, anlaması, anlatması emek istiyor, gidip kızı kaldırayım, kahvaltıdan önce tartılayım, evi normale çevirip, anormallik için savaş veren dünyaya ruhen bedenen dahil olayım , hazar ihtiyaç duyulduğum yerler var, kendimi önemli hissederek başlayım bari, cümleten günaydın

29 Mart

Kış ortasında yaz havası yaşadık diye “kazanılmış haklar geri verilmez” diye ısrarla kışın bittiğini var sayıyoruz ama çoook soğuk, insanı sabah akşam tir tir titreten bir hava var. Güneş öğlenleri parlıyor ama soğumuş dünyayı ısıtamıyor, gerçi mart da bitiyor, fakat aldığım duyumlara göre mart ayı da nisan gibi geçecekmiş. Güneşli ama soğuk, bu durumda “güneş dekor oluyor, gücünü temmuz, ağustosa saklıyor” diyebilir miyiz, deriz tabi, kim tutar bizi. Zaten tutamadıklarımızın söyledikleri, anlattıkları yüzünden ne hallere geldik.
İnsanın en büyük isteklerinden biri inanmaktır. İnanmak bir boşluğu doldurur, bir eksiği kapatır, yükü hafifletir, huzur verir. Hatta sorumluluk devir eder ; “Biz ona inanmıştık !” der suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırız. Aslında “yok öyle bi dünya” dense de “var öyle bi dünya” Bu işin kolay yanı, gözü kapalı inanmak, çok güvenmek, her şeyi ondan beklemek, gelenleri olduğu gibi sorgusuz sualsiz kabul etmek, güzel bi şi. Hatta “oooooh miiiis !!!” ama bir kısım insanlar alamıyor bir dal, tadına bakamıyor. Çok mu şüpheciler, çok mu akıllılar, “aklı başında olanlar merak edip, şüphe duyarlar” mı desek, diyelim, diyelim.
Neye, neden inandığımızı bilmek lazım, biz buna iç dünya ile yüzleşme diyoruz da bu pek olamıyor, huzur azıcık yalan ister, yalanın da ikna kabiliyeti çoktur, yılandan korkmaz yalandan koktuğu gibi insanlar ama azıcık renk açarlar, pembe olanı, beyaz olanı var, “mutlu etmek için söyledim” diye savunması var. Dünya üzerinde yalan zinciri var, Devletlerin bile yalancısı var, zaten dünya “Yalan Dünya” bugün var yarın yok. Yok derken, dünya hep var da bizim yok olacağımız bir zaman var, yokluğumuz biraz üzüntü yaratabilir ama dünyanın umuru olmaz, o yalandan ekvator kuşakları sarınıyor, belki de bu kuşaklar arttıkça güneş bizden uzaklaşıyor, mevsimler yolu ile intikam alıyor, doğa olayları ile perişan ediyor.Baktı ki güneş dünyanın yüzü kızarmıyor, o da umudu kesmiş olabilir.
Yazdıklarımın bilimsel bi yanı yok, tamamen hissi, oturduğum yerden yazarken güneşi görüyorum ama açık camdan içeri kutup havası doluyor, üşüyorum, içim, dışım üşüyor, yaz belki dışımızı ısıtacak ama içimizde bir rutubet kalacak, ağladıklarımız içimize aktığından mı bilmem zira üzülmek için o kadar çok sebep var ki, hiç tanımadığımız insanların ölüsüne ağlar olduk, bilmediğimiz insanlar var, evsiz barksız, bomba sesleri altında büyümeye çalışan çocuklar, kayıp edilme noktasında umutlar var, bu durumda içimiz dışımız bir olamıyor, dışımız kaldığı yerden devam, içimizde yağmurlar, rüzgarlar yalanları temizlemeye gayret ediyor. “Bir bitse de unutsak” hepimizin dileği de ateşe odun atanlar, o ateşle ısınanlar var, onların içi dışı bir, nasırlı yürekleri,
Geceden sabaha geldik kuzu kuzu, yeşillere allara, çiçek açmış dallara nice nice baharlara … kuş sütü ile kahvaltı edip, hayata hoooop diye akacağız, “yalandan kim ölmüş” diye sora sora , ölüm sebebine bu yazılmıyor ama yalanın öldürdükleri var, valla.
Cümleten günaydın, notlar arasında; kıza karnıyarık pişir, yürüyüşe git, akşama diyaloglara git, festival biletlerini al, kitabını bitir, çamaşırı bitir var, “Sen tükenme beni bitir” yok ama.

30 Mart

Homo Faber / Max Frisch 1957 yılında yazılmış,Mühendis olan Faber bilime, teknolojiye inanıyor, red ettiği kader olgusunun onu tesadüfler aracılığı ile adım adım nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Yılına göre çooook iyi bir eser ve bugün de değişen bir şey yok. Tam da okuduğum kitapda Tanrı var mı yok mu diye bir bölüm geçmiş idim ki son cümle “Bilimin ulaştığı sonuçlara tanrının gölgesinin düşmesine engel olamıyoruz” her şeyin özeti. Teknoloji bir yabancılaşma getiriyor, makineler, neden sonuç ilişkileri, kendine yetme, ilim, bilim … derken duygular ölüyor, kendimiz ölmeden önce bir boşluğa düşüyoruz, sonunda açıklanamaz bir noktaya geliniyor, bu noktadan çıkış da her zaman mümkün olmuyor. Faber mühendis, önce uçağı çöle düşüyor, 83 saat orada mahsur kalıyor, bir adamla tanışıyor, bu adamın intihar ederek ölen kardeşi hamile iken ayrıldığı sevgilisinin eşi, bu arada yanında manken bir sevgilisi var, sonra eski sevgili ile ilgili iz sürmeler, kızı olduğunu tahmin etmesi, gemide yirmi yaşında bir kız ki gerçek kızı, bilmeden aralarında bir aşk, bu arada Faber 50 yaşında, kızın yılan soktu da öldü derken beyin kanamasından gitmesi, gerçekleri öğrenme, kızın annesi ile sorgu, sual ve kanserle gelen kendi ölümü. Bir Türk filmi gibi dursa da edebi açıdan değil, çok zengin bir dil.mükemmel kişilik analizleri, ama ağır eser, Dün akşam Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy’un edebi diyaloglarında masaya yattı ve aklımızda yenilenmiş soru işaretleri ile kalktı, Her şeyin bir açıklaması var diye sanılıyor ama ille de açıklanamayan yerler kalıyor. İnançlı olmak durumu bir yerde kurtarıyor ama hiç inanmamak kadar, körü körüne inanmakta zarar. Bir orta yol var, o da herkesin kendine özel, kalbin gerçekten huzur bulduğu noktalar, işte oraları doğru noktalar bence. Duygu taşımak önemli, duygusal olmak zaman zaman bir handikap ama gerekli, neyse bu konular benim sevdiğim konular ama yazmakla bitmez, yazmak da çözüm değil değil. Anlatmak için yüz ifadeleri de gerekli, emoji ile olmuyor. Arzu edenlerle çaya çıkabilirim, dermişim.
Bugün okuma günü, saat 12.30 ile 13.00 arası 81 ilde okuyoruz, inşallah. Okumak başka dünyalara açılan kapılar, o kapılar ruhumuzun derinliklerine de açılıyor, bilmek öğrenmek güzel de kaynaklar da güzel olmalı. Dün paylaştığım kitap zinciri ile bugün ilgilenicem.
Akşam yine yollar boş idi, “olasılıkları hesap edenler kaderden kaçıp evlerinde güvende olduklarını sanırken, boş vermişler ile kaderciler yollara dökülmüş idi” dersem kitabın etkisinde kaldığımı açık ederim. Bu arada Bayrampaşa’daki duvar kaderine terk edilmiş gibi, yeni düzenlemeler yapılacak hissini veriyor, karanlıkta öyle sandım, dikey bahçelerin çimleri uzamış, henüz lale görmedim, hatta yol laleleri bile görmedim,
Son olarak Max Frisch İsviçre’li, mimar, Almanca yazıyor, iki dünya savaşı görmüş, 91 de ölmüş, kitapta yazdığı gibi.
“Olduğu kadar, olmadı kader !” , Duyguları yok sayarak, teknik adam sözde olunuyormuş demek, ben biliyordum zaten,
Cümleten günaydın, Kütüphanecilik haftasının ortası, okuyalım, okutalım, ha gayret …

31 Mart

Her sabah bir umut benim için. Her yeni günün “Bugün daha iyi olmak için bir şans ” olduğuna inanıyorum. Dünü bugüne taşımadan, bugünden yarın için tasalanmadan, sadece bugünü, an’ı yaşamak, tadını çıkarmak, tadımı bozanlardan uzak kalmak istiyorum. İstemekle olmuyor ama, çevre faktörü, yalan dolan ağırlıklı, anlamayan, anlatamayan, anlaşılamayan insanlar maalesef mantar gibi. Pıtır pıtır çoğalıyorlar, tabiatın içinde harika dururmuş gibi iken zehir saçıyorlar. Eeee zehirleniyoruz, tabii ki de. Yıllar yıllar üstüne eklendi, dünyayı kurtaramayacağımızı çok iyi anladık, dünya da halinden memnun zaten. Kötüye nasıl kucak açacağını bilmiyor, kötülük altın tepside. İyilik de kıyı köşe direnmekte, “kötüler kazanır, iyiler ölür !!” iç karartıcı bir teşhis ama genelde öyle.
Bazı sabahlar taze ve yeni umutlarım hasar görmesin diye canlı insan göresim gelmiyor. Gerçi cansız olanına da bakmıyorum. Hayaletlerle de ara sıra kabuslarda rastlaşıyoruz desem ; Hayalet öyle çarşaf altında uçan bi şi değil. Hayalet bir türlü barışamadığımız, helalleşemediğimiz, af edemediğimiz, yüzleşemediğimiz insan gölgeleri. Görünmez ama varlığı bilinir, görüşme için fırsat ya artık yoktur, ya da zamanı gelmemiştir, kanımızla canımızla beslenir, ruhumuza ekstra yüktür. Herkesin bir iki hayaleti vardır, bunlarla dost olunur mu kesin bir açıklama yoktur. Sorumluluk duygusunun derecesi de hayalet sayısı ile ilgilidir, yarım bırakılan, ertelenen, ötelenen,görmezden gelinen … heeeeeeer şeyin bir hayaleti vardır. Bunlar ordu haline gelince doktora gidilir, artık duruma göre ilaç mı olur, seans mı olur, bilemem. Doktorun iyi geldiğine inanılır, ilaçların verdiği huzur ile bağımlı, bağımlı yaşanırken bağımsızlık nutukları atılır. Eskiler “kelin merhemi olsa başına sürer” demişler, boşanmış evlilik terapistleri, psikologa giden psikologlar bunlara örnek verilebilir. Bu arada örnekler verilmek içindir, genelde alınmaz, genelde ders de alınmaz. Beynimizdeki süzgeç işine geldiği gibi süzer, birinin işine gelen de özele dönüktür, genele atıf eder makyajı ile boyanır ama etmez.
“Hayırdır ???” diyen olursa cevap veriyorum ; “Yok bi şi, aaay ben iyiyim !!!” Bu çok inandırıcı bir cevaptır, %99.7 inanılır, geri kalan mini yüzde de inanmaz ama, eşelemez erteler, bir zaman sonra hatırlatma yapar, o zaman da geç olur. “Yok bi şi”, çoğu zaman “beni anlamanı çok isterim ama sende o kapasiteyi göremiyorum, boşuna birbirimizi meşgul etmeyelim” anlamında kullanılır, bazen de zaman kazanmaya yarar, kişiye yararlı bi şi değildir ama şartlar öyle gerektirir.
Ömür dediğin de gerekenleri gerektiği yere yapıştırmakla geçer, “hayat parçaları kutuda duran, şekilleri ve renkleri arasında çok az farklar bulunan, binlerce ufak parçalı puzzle dır. Çoğu insan resmi göremez, gören de tamamlayamaz.” Nokta !!!
Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, radyomu açıcam, kendime filitre kahve yapıcam, kızı kaldıracam, yürüyüşe gitmek bana iyi gelecek, terleme yolu ile gözeneklerim açılır, kan beynime doğru gider, sonra da iyi olurum, ” zaten yok bi şi !”
Cümleten günaydın, Yarın “şakka len, şakkaaa !!!” günü.

2016 OCAK AYI GÜNLÜKLERİ


12540971_10153977862438159_646555223899872704_n

01 OCAK

Yılın ilk günü kendimi bir maratona niyet etmiş de koşsam mı, yürüsem mi bilememiş, parkurun adresinden şüphe etmiş,dereceden ümit kesmiş, ipi göğüslemeyi istemiş, ama bunun başına “sadece” eklememiş, illa ki yıla serpilmiş ekşııınnları olsun dilemiş bir halde hissediyorum Kaçta yatarsam yatayım, aynı saatte kalkıyorum hallerine sahibim, çok şükür, uykumda ara ara bozulmalar oluyor ammaaa telafi ettiğim zamanlarımda var
Hep beklenti içindeyiz, yeni bir yıl daha başladı diye yeni yıla yüklenmeye başladık, onu bunu isteyenler, şunu bunu dileyenler gani, pekiiiii, bu yıl bizden ne bekliyor, yılda yıllar boyunca kendi haline gelememiş, hep üstüne bir şeyler yapıştırılmış, bir şeylere adanmış, iki lafın biri olumsuz başlamış, bazen lafın ikisi de olumsuz oluyor, arkasından konuşulmuş, yüzüne gülünüp, sırtından vurulmuş yıllar da bizden şikayetçi midir ? ” yapıp yapıp üstüme atıyorlar, vicdanları, merhametleri yok bunların, hem memnun olmazlar hem de kıllarını kötüye kıpırdatırlar, daha bunlar iyi ile kötü arasındaki farkı bilmiyor, birinin iyisi diğerinin kötüsü olduğunda kabullenmiyor, car car çene var ama, anam bencil bunlar, yalan dolan bunlarda, çalma çırpma bunlarda …” diye eski yıllar aralarında toplanıp gün yaptıklarında yeninin umutlarını kırar mı acep ?
Bence kırmaz, “umut kalbimizde yaşayan susmak bilmeyen geveze bir kuştur” diyenler haklı, o kuşu öldürmek kolay değil ama doğuştan kalbinde kuşu olmayanlar ile kuşları çakal kılığında olanlar var, işte onlar kalbinde umut kuşu olanların düşmanı, bakış açıları bakmıyor onların, kör onlar, sizde kör olun diye uğraşırlar.
Yani benim kuş ötüyor ( Hışşttt gülmeyin, bakim, edepsizliğin lüzumu yok :))))) ) Dün akşam onu gençlerin komik videoları ile besledim, liyselilerin valiye şükran halleri, müdür ile yardımcıların klipleri, kendi gözlerinden analar babalar … onların deyimi ile “yarıldım valla !!!” Noel Baba’nın yetişkinlerden gelen halleri de ayrı güzel di, Namaza durandan striptiz yapana kadar … Gece boyu buralara kar yağdı, şimdi de iki blok arası güneş parlıyor, üst katın karları şıp şıp diye eriyor benim camıma, hane halkının olanı derin uykuda, çay koydum, ocakta,evin halini hiiiiiç sorma, ben de çok bakmıyorum zaten, baksam ne olacak, o da ayrı.
Yanı, yani o hep bir umut var içimde, kuşumla beraber türküsünü söylüyoruz, “her şey güzel olacak !!!” illa ki, gayret bizden, baharı getirmek zamanın elinden,
Gün aydın, yıl aydınlık, kalbimiz ferah olsun, olsun valla, cümleten

03 OCAK

Kademeli olarak dolan ev kademeli olarak boşalmaya başladı. Hayat bu, çocuklar yumurtadan çıkan kuşlar gibi,kanatlarını kullanmayı öğretip, salıyoruz, “dönerse benimdir, dönmezse kendi bilir” mantığı çocuklar için geçerli değil, Onlar hep dönerler, anneler babalar dönsünler diye var ki. Evden ilk çıkan büyük oğlan olduğu için, aradan geçen sekiz dokuz seneye rağmen geldiğinde gideceğini düşünürüm, hep. Dün akşam gitti, varmış, haberini aldım ama daha üstünden çıkan eşyalara, sağda solda kalmış döküntülerine dokunamadım.
Arada kendimi test ederim, üç çocuk, iki oğlan bir kız, birini diğerinden daha çok seviyor muyum, birine zaafım var mı, diye. Bir neticeye varamadım henüz :)))) Benim çocuklar aralıklı olduğu için, üst üste gelme durumu yok, bir kıskançlığa da şahit olmadım, birbirlerine kızdıkları oluyor ama küsmelerine imkan vermiyorum, şimdilik gücüm buna yetiyor, kavgalarına da hiç müdahale etmem, tek tek ifade yaparım ama, Zaman ayrılmış çocuklar benimki, severek isteyerek doğurdum, Anneler çocuklarını tamamlayıcı severler, bir kusurlarını telafi etmek için değil, herkesin zayıf yönleri var, anneler hep bu yönlere çalışır aslında. Dışardan bu çalışmalar zaaf gibi algılanabilir ama marifet zaafa döndürmeden arkasında durmaktır.
Gider ayak burnuma bir broşür uzatıp,”bu motoru alıcam !!!” dedi, Yeni ehliyet aldı, bir sarsıldım önce ama hevesini kırmadım, “ekipmanı tamamlamadan trafiğe çıkma !!!” dedim, “geldiğimde beni de arkaya atar gezdirirsin ” diye de ekledim, Yapacak bir şey yok, yerli yersiz muhalefet iyi sonuçlar vermiyor, “tedbirli olduğuna emin olup, herkesin bir vadesi var, gelince hak yerini buluyora iman edicez” hepsi bu.
Ben bile üşüdüğüme göre hava iyi soğuk, kombiyi daha çok açmak çözüm değil, çünkü herkes açıyor ve giren gaz miktarı belli, üstü hava, çay koydum, “evim evimmmm, steril evim !!!” uygulamasına bugün biraz girecem ama ağır program yarına, “yoruldum” desem yalan olmaz, eeee yıllanıyoruz, vücudu hor kullandığımız zamanlar oldu, şimdi acısı çıkıyor,
Dün “Eğer Bu Bir Film Olsaydı” diye bir oyuna gittim, DT dan, 1992 Yugoslavyası,bu dönemi yaşayan bir aile hikayesi, gözlerim yaşardı, sonunda.
Günlerden pazar, yılın ilk pazarı, bugün herkese ayın üçü, herkese pazar amma herkesin bu pazarı yaşama ve hatırlama şekli farklı olacak, f”arkların farkında olmak ve farklara saygı duymak ” bu önemli, peki öyle olsun, o zaman deyip, günaydın diye de ekledim, hava hafta içinde ısınacak, bol yağmur geliyor imiş, kar durgun temizlik, yağmur ardından donmuş, ölmüş her şeyi önüne katacak inşallah

04 OCAK

Yorulmuşum, bilgisayardan dizlerime yayılan sıcaklıkla kendimi, anne kucağında hissettim,Tabii ki kendimi o anlarda hatırlamıyorum ama kendi çocuklarımı kucağımda hatırlıyorum, Bazen kandırılmaya çok müsait oluyorum, sonradan tezgahları anlıyorum ama. Ara ara Kırmızı Başlıklı Kız olsam masal hemen ormanda biterdi, derim kendi kendime ammaaa Oduncunun Çocukları’ndan biri olsam o eve geri dönmektense ormanda korkudan ölmeyi tercih ederdim, Galiba benim için en iyisi Pamuk Prenses, gerçi bugün evi cifleyip baloya yetişen Kül Kedisi gibi oldum :))) Aaaay yorgunluktan bunlar, sabahın köründen beri şimdi oturdum, sildim süpürdüm, koltukların şeklini değiştirdim, köşe bucaklardan bir kase kadar kuruyemiş topladım, çay döktüler sandı idim, bir telaşla ben içerdeyken izleri yok ettilerdi, ben de bilmemezlikten geldi idim. Meğer kül tablasını devirmişler. yatak yorgan, hali kilim, banyo, balkon, mutfak neeeee var ise elimden geçti, ben de kendimden geçmedim ama makul bir saatte geçicem, yılın ilk pazartesini akladım kanımca :))) Bu arada tv de Esra Erol’a bakıyorum, bu tipler iyi malzeme oluyor, seyirciler arasında komşular var mı bilmiyorum, bunların ne kadarı kurmaca, ne kadarı düzmece, dürüstlük oranı nedir, akşam takılıp sabah atılan yüzükler var, bizim ailede kaliteli bekarlar var, kendi programımı yapsam mı acep diyorum.” Aaaaaah bir evlenen pişman bir evlenmeyen !!!” diyen büyükler evli olanlar mı ? Evlilik modası geçmeyen ama stili değişen tarz isteyen bir kurum :)))
Bu tarz benim diyenlerdenim ben, tarzımdan ödün vermem ama çizgimi kendim aşarım dermişim.
Bi yazasım geldi bir iki satır geçtim işte, yayılan sıcaklık, enerjiye döndü hazar :)))) biraz da oyun oynayıp,gidip, yarın zabanan gelcem inşallah

05 OCAK

Yağmur yağıyor, bazı yerlerde seller akmış olabilir, elektrik kesik, martılar topluca uçuyorlar, hazar kahvaltı için, kızın kahvaltısı hazır, öğlene ton balıklı sandviç yaptım. Kendime sabah kahvesi için su ısıtıyorum. Ellerim portakal kokuyor, evden deterjan kokusu yayılıyor, bahar çiçeği olanlardan,
Diyorum ki ; insanlık bir gelişmiş, sonra da üstünü örtmüşler, hazıra konmasın diye gelenler, Göbekli Tepe yazıları beni şaşırtıyor, gizemleri ve tahminleri soru işareti dolu, bunlar yapılırken aralarında savaş, kin, nefret, nifak … yok mu idi? Günümüzde herkes küs herkes dargın, her şey tek tip olsun diye çabalar, “Tanrı’nın istekleri iletene göre değişiyor” inanmak şekil şartı gerektiriyor, cennetlik cehennemlik ayrımı kulların elinde
Sonra, sonra huzur yok. İran gene coşmuş, Suudiler’le halaya durup halay başı kavgasına meyli var, aslında her iki tarafta istek var, ölenler kimin umurunda, anaların babaların, ateş düştüğü yeri yakıyor.
Bugün günlerden okuma yazma, geyikli battaniye, çay, kahve günü, tamamen aylak değilim, çamaşıra devam, yemek de yapılacak, az dışarı da çıkmak gerek,
Güne başladık, gereken ne varsa yapılacak, cümleten kolay gelsin, her şey daha güzel olacak, değişmez ama geliştirilebilir demirbaş umut, Günaydın

06 OCAK

Bu sabah uyandığımda mavi bir gökyüzü ile karşılaşacağımı ummuştum. Tahminlerde 14 dereceyi görünce, bir bahar havası bekledim, şimdilik beklentim boşa çıkmış görünüyor, grinin elli tonu ile idare edicez artık :))
Dün uzun uzun elektrikler kesildi, programımı bozmadı ama. Zaten ben gibi teraziler iki arada bi derede kaldılar mı tansiyonları iner çıkar, hiiiiç sevmeyiz belirsiz ortamları, bir şeye karar verirsek yapmaya gayret ederiz, ama karardan dönmeyiz, olmuyor ise olmaz, o başka,çamaşır yığını kazanda adam pişirecek yamyamların odun yığını gibi, henüz yarılanmadı bile, günde iki makine yıkıyorum, kurumuyor ki . Bugün yemek de var. Ben eski usuldenim, aylık kasap alış verişimi yapar, bölüp dolaba atarım, Dün çıkardığım kıymadan iki çeşit yaptım :))) malzemeden çalmadım valla, bereketi içinde dermişim, aslında yemek yerken beni bunaltan, yemeğin emeğine eziyet eden kıza her gün fastfood yapsam daha çok memnun olur da, sağlıklı beslensin, “annem oğulları gelince yemek yapıyor” demesin diye gayretim. ayrıca oğlanlar yaptığım her yemeği iştahla yer, kız tabağın her köşesine bir şey ayıklar, bir kaç kez pirinç taneleri için arkasında dolandığım olmuştur,i Yemediği halinden belli diyenlere ; “Kız aynı benim gibi büyüyor,bilenler bilir, uzun yıllar ne kadar ince olduğumu, hem de iştahlı olduğum halde ” Hemen yazının altına “he valla !!!” diyenleri bekliyorum,
“Venedik’te aşk, Varanisi’de ölüm ” bitti, bir sürü yeni şey öğrendim, Venedik’i bu kitapla gezebilirim, Varanisi ‘ye de bi gidesim geldi ama hevesim çabuk geçti, Ganj’a inen tapınak basamaklarını, muhtelif tanrı heykellerini, yanan ölüleri, suda şifa bulanları, çamaşır yıkayanları, mikrop yuvalarını … görmüş kadar oldum. Sonra Mine Kırıkkanat’an Bir Hristiyan Masalı” nı okudum kiii kitap 8 baskı yapmış, tamamı belgeye dayalı, İstanbul’da insanın ayağının toprağa değdiği her yerde tarih var, bunca hor kullanmaya, çalmaya çırpmaya, yağmaya rağmen var. Konu Büyük Kostantin’in sahte vasiyeti, onla güçlenen papalık makamı,Doğu, batı Roma veeee Katolik ve Ortodoks mezhepleri onların güç savaşları … Matbaa kurulmadan önce okuma yazmayı bir tek rahipler bilirmiş, okuyup yazamayan krallar bile var. yani cehalet her devirde prim yapmış, yapmakta, zaten felsefe ve mantık da yasakmış, fikir yürütmek, tartışmak da dolayısı ile, Otoritenin adı farklı, işlev ve istek aynı, neyse kitap güzel, okunması gerekenler arasında.
Geçen yılda okunacak 50 kitabı not almıştım, okudukça sipariş veriyorum, haftanın kitabı “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz / Semih Gümüş , Semih Gümüş edebiyat atölyeleri de yapıyor, gitmedim, ilk kez okuyorum, yazılarını okumuşluğum var ama. yeni kitaplarımın kendine özel ayraçları var.
Yaaaa işte, bir yanı devamlı cehenneme özenen, bir yanında cennet mekanları bulunan bu başımızı döndüren dünyada kitap dünyalarında kayboluyoruz. Gücümüzün yettikleri ile dengede olmaya çalışırken gücü yetenlerin ezmesine maruz kalıyoruz, evet ; hiç bir suç cezasız kalmıyor, adalet yerini buluyor da bu uzuuuuun zaman alıyor.
Ne diyelim ; Kolay değil böyle yaşamak, kolay değil, bunca yükü böyle taşımak kolay değil, hayat kısa, gitti gidiyor bilmeyene, aşk bi ceza, adam gibi sevmeyene …” diyor Ajdaaaaa Pekkannn. hiç bir şey kolay değil, kolaya kaçmak isteyenler şiddet yanlısı oluyor, valla tarih yazıyor, ölü insan makbul insan.
Umutlarımızın sağını solunu kemirenler var,onların alayına isyan edip, alayına direniyoruz, günaydın …

07 OCAK

Gece en sevdiğimdir, Bayılırım gece gezmekerine, geceyi anlar, dinlerim ben. Sokakların, ışıkların, evlerin, insanların, yolların, tarihi binaların, yoldan geçen arabaların … gece dilleri, anlatmadikları, Arif olana havale ettikleri hikayeleri vardır. Bu sessiz hikayeler saatlerce bakışma ile yazılır.
Dün gece etkinliğim, Karaköy’de hemen iskelenin ardında idi. Bir durak önce inip Galata Köprüsünü yürüdüm. Ağır ağır bakına bakına. Balık ekmek kokusu, sıra sıra oltacılar, uzaklarda ışıklı tarihi binalar, ışıklarını yakmış vapurlar, köprü altında akşamcı telaşı, bi de ılık bir hava, şeytan diyor ki ; kaybol ara sokaklarda, ay ışığı yordamıyla, tabiki de uymadık şeytana,Yanlış adamlar bulurdu beni yoksa :)))))
Her şey iyi, mümkün mertebe güzel de Beyazıt Kulesi hiiic olmamış, ışıklar “pavyon burada !!!” der gibi.Eskiden Beyoğlu’nda akşam inerken yanardı, yoldan görünen ışık , “ışığı takip et de gel, az arkadayız ” der gibi.
Bizans Okumaları’ na gittim, dün akşam, kitabın masaya yatmış haline, “neden masal ki adı? ” ile başlayan konuya bi yaklaşıp bi uzaklaşan muhabbet gerçekten hem kaliteli hem de çok bilgilendirici idi. En son, “Fransa’da kimse Napolyon’un para, paraaa, parraaa dediğini bilmiyor, yokmuş öyle bi şi !!!” Bilgisi ile sarsılıp , kendimi dönüş yoluna vurdum, onikiye on kala, bal kapağına dönmeden eve vardım. Dönerken tramvayı beklerken, banka oturup, sağıma soluma, önüme ardıma eni konu muhabbetle baktım, binince de camlara yapıştım, baktııım baktııım.
Kısmetse bugün de az daha öteye gidicem, yine kitap okumalı, bu sefer boğaz manzaralı:) Istanbul’u gece mi gündüz mü daha çok seviyorum ? Bu soru üstüne çalışıyorum :))) Ondandır, bu faaliyetler. Hayatta bi nedenini bilmediklerimiz, bi de bilip de üstüne gitmediklerimiz var. Aaaaah bu kırktan sonraki yılların gözü kör olmasın:) insanı insan yapıyor.
Cümleten Günaydın…

08 OCAK

Seslere eskisi gibi tahammülüm yok , ammaaaa “para sesi, su sesi , kadın sesi kulağa hoş gelir” diyen bilmişlere ; “Bi de Murat Gülsoy’un kitap okuyan sesi ” diye ek yapabilirim, Hocam her kelimenin hakkını vererek, cümleyi vücut diliyle besleyerek, okur konuşur. Yeni kitabını ile ilgili bir söyleşi yapıldı, ardından kitabı elli sayfa kadar okudu. Tabii ki de izleyici kitlesinin yüzde sekseni hanımlar idi, Akları çoğalmış, sakallanmış, saçlar omuzlara uzamış, hoş adam hocam, normal yani :)))) Fakat ben hayatının merkezine bir insan koyamamış, kimsenin de merkezinde olmak istememiş biri olarak fanatik olamıyorum. Neyse, kitap delirme ve ölüm esintili, Borges ve Tanpınar izli, “pi” sayısı önemli bir rolde hatta “pi” sayısı hiç bu kadar seksi olmamış … diye tanıtıldı, mühendis yazar, bu arada Prof da olmuş, okuyacaz bir ara,
Dün bir lodos arkasına bir yağmur, evden çıkmak yürek ister bir havada yedik yuregimizi yola düştük, yer üstünden metrobüs, yer altından metro, bu arada metrolarda yer üstü yer altına yağmur geçiriyor, ulaşımı sağladık, pembe metro çıkışı arkadaşla buluşup Bogazici’nin tiki mekanlarından birine oturduk, Amerikan usulü; filtre kahve, clup sandviç, çikolatalı Pasta, dışarıda cama vuran yağmur damlaları, içeride hafif bir buharlanma. Cocukluğumuzdaki gibi cama yazmadık ama aklımızda yazılı kalanlardan epey bir konuştuk, ordan burdan.
Sonra salona yürüdük, ucaksavar da idi etkinlik. Yağmur, gece, üniversite havası, öğrenciler, yurtlar, kütüphaneler, final günleri … ortamın ruhen içine çekildik.
Ülkenin bir yarısı cehennem ateşlerinde yanarken, diğer yarısı umursamaz halde olsa da umursayanlar var. Endişe ve kaygı duyuyoruz. Kimler bizi nereye götürüyor, biliyoruz, ama bu yol değil.
Uzamış satırlar yine, kısadan Günaydın olsun, hep bir sorumuz olsun, cevabını bulmadan yakasını bırakmayalım, hele memleket için illaki, askere polise tam destekle olmuyor bu işler, anlama dinleme de istiyor, bazen bir çok konuda fanatik olmak istiyorum, bul liderini, ana fikrimi, takıl peşine, ooooh misss, koyun koyun git, olmuyor anacım, fıtratımda yok, Günaydın dediydik di mi ?

09 OCAK

Yataktan kalkmadan düşündüm ; “Ben savaşların, acıların çocuğu muyum ki” diye. Kuşaklara bakıyorsun, büyük büyük dedeler kayıp, en yakın bilgi babamın babasından, tarlada çalışırken askere almışlar,” boynunda ekmek torbası ile gitti ” yani tek yanına alabildiği o , son görülme yeri tarla,Bir daha haber alınamamış, Çanakkale’de öldü derler. Kendi doğumun ihtilal esintili, küçük bir kız idim, radyodan idam haberleri dinlediğimde, İsrail ve Golan tepeleri dediklerinde , aklımdan mahalledeki bir tepe ile benzin geçerdi, Biz büyüdük ama ortalık hiiiç durulmadı, savaş anıları ile büyürken, kendi iç savaşlarımıza sıra gelmedi, dünyanın orasında burasında patlayan silahlar hep konumuz oldu, Vietnam’da ABD ile Rusya kapıştı, yerli halk öldü, arkasına İran Irak geldi, Rusya parçalandı, duvar kalktı, Yugoslavya patladı … yazmakla bitecek gibi değil. Bu arada içeride de rahat yok, yetmişlerin sonu, seksenlerin başları tam da gençliğime denk gelir, bi de lise üniversite yılları. İnsan her Beyazıt’tan geçtiğinde aynı köşe de anar mı 16 Mart’ı, “Bu köşede ben geçtikten sonra öldüler !!!” diye , anıyor valla, Bakıyorsun değişen bir şey yok ama gelişen savaşlar var. Biri istiyor, peşine takıyor milyonları, artık adına ne dersen de, kurular yaşlar aynı kazanda.
Savaşların en büyük destekçisi insan psikolojisi, genelde hasta ruhlar ve ondan şifa bulacağını sanan başka hastalar bir araya gelip. dünyanın da hayatın da içine tükürüyorlar. Kalabildikleri kadar lider kalmak onlara yetiyor, tarih onları nasıl yazıyor ya da yazacak, sonları nasıl olacak … umurlarında değil. Bakıyorum olana bitene : “Tarih tekerrürden ibaret !!!”
Okuduğum kitap üç koldan ilerliyor, ben kolların işkence bölümünde takılıyorum, yazılanların doğru olduğunu biliyorum, tekrarı içim kaldırmıyor. yarım asrı devirdik, nasıl bir hayat bizimki, geriye bakıp da yıllara damgasını vurdu, diyeceğim bir ilerleme yok, insanlık için ne bulmuşuz, ne yapmışız, neyi kurtarmışız ? bunlara aniden bir cevap veremiyoruz, düşününce de vereceğim şüpheli. Ayrıntılardan öteye geçemiyor hayat, diyanet fetvası, cuma namazı, kiminin saçı, kiminin sakalı, yeşili yok et, ihale candır, hadis var hısımını kayır …
Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de iki gün evvel borsa çöktü, 15 dakikada 7 puan kaybedince kapadılar borsayı, büyüme durma derecesine gelmiş, hemen diğer ülkeler de dalgalandı, dolar bi ayaklandı. Merkez bankası döviz rezervlerinin 20 binini yemiş, kalan 100 bin böyle giderse idare edermiş, nasıl yani diyenlere ; Dünya ekonomisi kötüleştikçe bize yarıyor, Allahın hikmeti işte, iyi insanların yüzü gözü, suyu hürmetine :)) Bir şekilde sıyırmaya devam ediyoruz. Kimsenin başarısı değil yani.Bu mevzulara sıra gelmiyori vatanı silahla kurtarmaktan kurtulamadık bi türlü,
Aaaaay daraldım yeminler, hava açmaya başladı ama ben içimi karartmaya gayret ediyorum, hemen bir tedbir almalıyım.
Evvelsi gün pembe metroda çalıyordu, Diana Ross/ Dou you know where you’re going to ? bak aklıma geldi, sabah melodisi olarak bi çalalım, bi sabun reklamına da koymuşlardı müziğini vakti ile.
Aaaaaah hatırlanacak ne çok şey var da, kötüden iyilere yer kalmıyor, “bu dünya batmasın, beni sevmeyen ölmesin, kimse kimsenin kulaktan dolma ipini çekmesin, çocuklar şeker de yiyebilsin, emekli maaşım Cihangir’de ev tutmaya yetsin :))))) Bu sene leyleği silah zoru ile havada tutmaya niyetliyim :))) Gidip gelirken yoruluyorum ama, bu ay bakıcam artık, maaş bir artı bire yeter mi merkezde,
Cümleten günaydın, acıyı bal eyleyip, yanan ağzımız için çareler üretip kaldığımız yerden devam, illa kiiii olacak, biz görmesek de bir gören bulunacak.

10 OCAK

Sabah kalkınca; saçımı toplar, yüzüğümü takar, yüzümü yıkar, camdan bakar, çaya kahveye su koyar … diye uzayan zorunlu hareketlere “şarjı dolan telefonları fişten toplar, kendi telefonumda yeşil ışık var ise sosyal medya hesaplarıma, maillerime bakarım ” ı da ekledik. Bunlar önemli tabi, biz uyurken neler olmuş, kimler uyumamış bilmek gerek. Bu sabah instagramda yeni bir takipcim olmuş, Malatya Kayısıları beni takip ediyor :)))) Telefon mesajları içeriklerine bi de Yasemin eklenmiş, sigortacı imiş, “kaza olursa arayın beni !!!” diyor. Bu arada muhtelif kremler, bahis odaları, masaj salonları derken, “ara beni, tatlı tatlı sohbet edelim !!!” mesajları da almaya başladım, artık beni, yani numaramı kim satıyorsa, yelpazeyi gayet geniş tutmuş, kombi bakımından, arkadaş bulmaya, belediye, parti, bakanlık haberlerinden, emlak satışlarına kadar ne ararsanız aramayın, sorun ben de var :))))
Bu sabah aklıma Pazar Yazıları geldi. Gazete giren evlerden biri idi bizimki, babam akşamları eve gelirken getirir, pazar günleri de görevli çocuk alırdı. Burhan Felek’in Recep’in kahvesi yazısı olurdu, o zaman yaşım daha küçük idi pek gülecek bir taraf bulamasam da büyükler ne okuyor diye okurdum,Benim aklımda kalan pazar yazıları Güneş Tecelli’nin Abuzittin’e yazdığı mektuplar, sonu hep ” Münasip yerlerinden öperim !!!” diye biterdi. Oğuz Aral ‘da okudum uzun zaman, hatta yazdıkça, yaşadıkca okudum, karısını, kızını, pehlivan oğlunu, kendi ayrı evini, hayatı ne de güzel anlatırdı, bir ara Hıncal Uluç’da okumuşluğum var, Şimdilerde ara ara Kanat Akkaya, Ayşe Arman, Murat Menteş, Yılmaz Özdil, Ahmet Hakan … okuyorum. Ama daha çok sosyal medya üzerinden, gazete almayı bıraktık neredeyse, ama kitap ve dergi alıyoruz. Aslında hiiiç okumam dediğim kimse yok, okuyamadıklarım var ama yine de çeşitlendirmeyi severim.
Ara yıl tatili kimine göre başladı, kimine göre karneden önce son hafta. bizim ev için tatil demek,”aanem sevdiğimiz zor yemekleri yapsın, yattığımız kalktığımız saat belli olmasın, evin her yanında kablolar dolansın, kulaklıklar birbirine dolaşsın, uzun oturalım, program varsa sokağa uzayalım, indirip bir günde on bölüm dizi bakalım, film olsun arada, mısır yapar annem ki …” şeklinde algılanıp yaşanıyor.Her çocuğu evin bir misafiri saydığım için, hoş görü sınırlarıma pek sınır koyduğum söylenemez.
Zaten benim de programlarım var, hatta önümüzdeki haftaya yığın yapmışım :)))) Bir orta yol bulucaz artık.
Zengin kahvaltılı, bol sohbetli, okumalı, yazmalı, gerekiyorsa gezmeli, yatıp yuvarlanmalı bir pazar olsun, içimizi karartan dallara basmıyoruz ama o dalları yok saymıyoruz. dönen dünyada başımız dönsün bugün ki yanına ayaklarımız yere değer gibi de değmezmiş gibi başlayalım , günaydın

11 OCAK

Kitabımı bitirdim. Adını kitaptan daha çok sevmiş olabilirim. “Belki sonra başka şeyler de konuşuruz” Karşımıza nadiren de olsa, kısa anlara damga vuran, içimizin birden ısındığı, karşılıklı sessiz anlaştığımız insanlar çıkıyor, yara yarayı tanır misali, içimizden bi açılıp saçılmak geliyor da onu başka zamanlara saklıyor, oluyoruz. Bana olur mesela, ama o zamanlar hiç gelmez, gelsin diye de aşırı bir çaba gösterilmez, gelmedi diye küsülmez … o ihtimali seversin.Belki o da bir umuttur, sırtından bi yük indirip paylaşma ihtimali. Neyse öyle çabucak okunan bir kitap değildi benim için, bazı cümleleri tekrar tekrar okudum, eksik çeviri cümleleri gibi idi, benler, bizler karışmış, yani öyle istenmiştir muhakkak, bir yazım hatası olacak değil ya, İki şey kitapla beraber aklımda kaldı, birincisi o gökyüzünde gördüğüm parlayan şey yıldız değil uydu imiş. Ben de “bu nasııı yıldız laaa” diye içimden geçirmiştim, uzun zamandır meğer uydu takipcisi imişim. Sonra “İrlandalı Kız” bir döneme damga vuran, benim henüz küçük olduğum için gidemediğim, Emek sinemasında altı ay oynayan film. 70 mm, 6 kanaldan ses. Türkçesi ; Tam ekranı kaplayan film, salonun sağından solundan üstünden altından yayılan film sesleri, sene 73 imiş. çevrildiği sene 70, iki oscarı var, görüntü ve yardımcı erkek oyuncu.Hatta filmde hiç konuşmayan oyuncu ödülü alırken de hiç konuşmamış, bu da tarihe en kısa Oscar konuşması olarak geçmiş.Kasaba dekor olarak inşa edilmiş, rüzgara dayansın diye hem de taştan, sonra okul hariç hepsi yıkılmış, İrlanda’da bi adada geçiyor, Biraz Madame Bovary, biraz Notre dame’ın kamburu karışık, James Joyce’un çizdiği mahalle manzaralarından çok uzak, üç saatten fazla süren bir film. Ben de dün akşam izledim. Üstünden 45 sene geçmiş. Yine de sıkılmadım.Formatı tvlere uygun değil her halde, bazı filmler hiç düşmüyor, mesela bu filme hiç rastlamadım. 1900, Amarcod, Avcı, Benim güzel çamaşırhanem … aklıma ilk gelenler bu yazdıklarımı yaşım tuttuğu için izledim ama bi tekrar etmek isterim, aradan yıllar geçti, ben de büyüdüm, bakış açıma ne olmuş bilmek isterim.
Bugün pazartesi, hava güneşli, lodosa hazırlık var, bende yoğun bir program var, bu programlar için yaptığım planlar var, planlar arasında geçmeler ve esnemeler var, “olduğu kadar olmadığı kader” , ön teselli cümlesi. Niyet önemli, gayret şart, işler ve güçler her zaman dengede olamıyor, neyse bunlara takılmadan, programı ya takır takır hayata geçircez, ya da takıldığı yerlere biz takılmıcaz, bilmem anlatabildim mi ?
Bazen hayat tam da böyle ;” Yuvarlak pizzayı üçgen kesip, kare kutulara koyup, kare, dikdörtgen evler yapıp adına daire diyoruz” Sosyal Medyanın bilmişi Bahattin’den alıntıdır, bence de
Bu hafta her sabah yazmaya bilirim, belki akşam yazarım, yazmam bilemem, evi canlı tutup, canlı etkinliklere taşınmak, gitmeler, gelmeler … yorucu olacaktır, Nasıl böyle yığılma yaptım bilmiyorum dersem yalan olur, demek ki telefonun ajandasını da hayata geçirmek lazım, bu hafta ona da çalışayım, Yeni kitap Murat Gülsoy/ Yalnızlar için çok özel bir hizmet, hazar elli sayfası okunmuş nasıl olsa :)))
“Bilemiyorum ama merak da etmiyorum, zamana serilmiş çamaşırlar gibi hayat, sırası gelen toplanır, gerekirse ütülenir, gerekirse sağa sola verilir” gibi bir ruh halim var ama çamaşırı olabilecek kadar bitirdim, olan ütüyü de yaptım, valla.
Olabilecek her şeyin en iyisi olsun ihtimali ile destekli, güzel bir hafta olsun, cümleten günaydın. Ne seyrettim, nerelerde gezdim, ne dinledim, ne yedim, ne içtim, kimlerle idim… haber etcem, merak etmeyin,

13 OCAK

“Lodosun gözü yaşlı” derlermiş.Esti, savurdu, denizi de karayı da birbirine kattı, sonunda ağlaya ağlaya sakinledi.
Ben sakinleyemedim ama. Silah sesine, patlama sesine çok hassas kulaklarım , her ses yeni haberlerle geliyor,Geçmişten anılar da getiriyor. Aklımın dipsiz kuyusuna attığım, odalarda ışıksız, kör kuyularda merdivensiz kaldığını sandığım anılar.
Dün haberi aldığımda Beyoğlu’nda sabah kahvesi içiyorduk, yan masadaki adam söyledi, sonra açtık baktık, sonra yayın yasağı geldi, sonra rehber grubu olan arkadaş mesajlarını sesli okudu, arkadaşı yaralanmış, aklımda “Saçlarımın arasında et parçaları var !!!” kaldı, Yaşayan unutamaz, ben de unutamam, bir zaman gözümü her kapadığımda ses aklıma görmediğim ama hissettiğim görüntülerle gelecek. Üstünden ömrümüz varsa yıllar geçecek, belki geçmeyecek yenisi gelecek. Kim, kimler kazanıyor, olayı onun bunun şunun yapmış olması neyi değiştirir, suçlu bulununca lanet yağdırıp, yüzüne tükürmek,kin ve nefrete yüklenmek, cenazelerde slogan atmak, şartlar uygunsa şehit saymak yeterli mi ? Özmedir Asaf’ın aklımda kalan dizeleri var “Bizler savaş ölüleriyiz, bundan böyle karşı karşıya değiliz, bildiririz”
Uyuyamadım, abuk subuk rüyalar gördüm, yattığımdan yorgun kalktım,ruhumun iç derinlikleri yaralı, hasta, bıkkın, kırıntıya dönmüş umutlarına bakıyor, bunlardan pasta olur mu diye, yine de bi umut var ama o ölmedi, ölmeyecek inşallah.
Sabah uzun uzun buzdolabında tereyağını aradım, olduğundan eminim ama yok, yok, göremiyorum, bulamıyorum. Sonra kabını boşalttığımı hatırladım, gözümün önünde duran tereyağı kabına koymuşum. Ekmek kızarttım, bol sütlü kahve yaptım, ayva reçelim var, yeni pişirdim, kıza kahvaltı hazırladım, içimden “bari ayvayı tatlı yiyelim ” dedim, bi tuhaf güldüm …
Bir patlamadan sonra oturup ikinciyi beklemek, köşe başlarını tutan simitçi ve kestanecilerin sivil polis olduğunu anlamak, üstüne doğrulmuş silahlar eşliğinde yürümek, kalabalıklardaki şişmanlara, hamilelere şüphe ile bakmak, poşetlere, çantalara takılmak, müze görevlisinin seni “buyrun şeker alın, her zaman bekleriz,yine gelin” diye kapıya kadar uğrlaması da “bi tuhaf gülme” sebepleri. Gerçekten gülünecek şeylere gerçekten gülebilmek dileğiyle …

14 OCAK

Gökyüzü ilgi alanlarım arasında öyle bi çalışma yaptığım yok ama denk geldiklerimi okuyorum. Anlatan olursa dinliyorum. Arkadaşın dediğine göre bu yıl gezegen dizilimi ikinci dünya savaşı sırasında olduğu gibi imiş. Merkür üç ayda bir geri gidermiş, artık karşısına hangi burç denk gelirse, amaaa jüpiter var ya işte onun takipcisiyiz, denk gelirsek bolluk bereket. Göbeklitepe’de de bir gökyüzü dizilimi varmış diye okumuş idim. Benim yükselen Başak, aslen Teraziyim Rahibe Teresa ile Lady Gaga arasında gidip geldiğim doğrudur.
Gece ortalık gümbür gümbür yıkıldı, uykudan uyandım, gözlerimi tavana dikip, siren sesleri bekledim, sonra mavi ışıkları görünce yağmur geliyor dedim ve geldi ama ne yağmur, ne kadar yağdı bilmiyorum, tekrar uyumuşum ama camlardan evin içine yağar gibi yağdı. Gök gürültüsünden artık korkmuyorum, zaten artık bir çok şeyden korkmuyorum, öğrendim ki korkunun ecele faydası yok, korku da bir esaret, elini versen kolun gidiyor,en iyisi “aç elini de kartları görelim” şeklinde meydan okuma.
Muzaffer Şerif Başoğlu sosyal psikolojinin kurucularından mış (1906-1988) Adını hiç duymadım, 1945 de siyasi bahanelerle tutuklanıp ABD ye göç etmiş.Burada yaptığı çalışmalarla dünya çapında itibar kazanmış. Oklahoma’daki Robbers Cave Milli Parkı’nda yaptığı deney tarihe geçmiş ; 12-14 yaşlarında 12’şer öğrenciden oluşan iki grup birbirinden habersiz bir aylığına ormana yerleştiriliyor. Ayrı gruplara yerleştirilen çocukların bazıları arkadaş. Grupta hiyerarşi var, üyeler üstlere koşulsuz itaat etmek zorunda, ceza sistemi var, gruplar isim de seçmiş, biri Kartallar, biri Yılanlar. Sonra bu gruplar karşılaşıyor ve kamp bekçisi olan Muzaffer Şerif gözetiminde aralarında yarışmalar düzenleniyor, çocuklar karşı grupta olan arkadaşlarına çok sert davranıyorlar, yarışmalar bir ölüm kalım mücadelesi haline geliyor, birbirlerine saldırıyorlar, tuzak kuruyorlar, hakaret ediyorlar. Öyle ki yarışlar iptal edilmek zorunda kalıyor. Son olarak Muzaffer Şerif, iki grubun birlikte çalışarak temiz su kaynağı bulmalarını söyler. Düne kadar dövüşen çocuklar ortak bir hedef için birlikte çalışmaya başlarlar. Görüş alış verişi, iş birliği, el birliği, teşvik … derken sorunu çözerler. Sonuç ; Bir toplumu bölmek çok kolaydır. sadece onlara ayrı grup isimleri vermek yeter.Arkadaşlıklar kolayca bozulur, düşmanlık ve savaş başlar. Toplumu birleştirmek de kolay, yeter ki ortak bir amaç belirlensin. Bunu da yapacak olan Kamp Bekçisi,Kimlik değil kişilik önemli, hiç bir aidiyeti üstünlük ideasına dönüştürmemeliyiz. Kimliğimizin parçalarına tapınma bizi kişiliksizliğe götürür, emek ve eser vermeden kimlikten doğan avantajlarla geçinenler toplum değil sürüdür. Bilgiler bu ayki OT Dergisi’nden Murat Menteş’e ait. Anladığım kadarı ile yazmayı bıraktı, gerçekleri yazmak ikna edici olmuyor diyor, buna örnek olarak da ABD’nin elinde nükleer silah var diye Irak’a saldırmasını ve bunun doğru olmadığı baştan beri belli iken sadece itiraf edildiğinde bile destek verenlerin %2 sinin gerçeği kabul etmiş olmasını veriyor. “Bir gün hep birlikte su kaynağı arayacak olursak, o gün gelirse, yeminlen aranızdayım ” demiş bitirmiş. Bulursanız tamamını okuyun derim.
Suyun başını tutanlar varken, kaynak aramaya gerek yok, tarih notlarını alıyor ama bize faydası olacak mı bilmem, bizde gözümüzü gökyüzüne diktik, bakıyoruz işte, kulağımız yerde ama gönlümüz kırıktan da öte …

15 OCAK

“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler …” biz bu şarkıyı dinlerken , dinleyip içlenirken yaş hanemiz onlardan yirmilere yeni geçmiş idi. Söyleyenin sesi de daha değişmemiş idi. Kayıp yıllarımız var mı sanırdık, ileride kaybolacak yıllar ihtimaline mi kederlenirdik bilemedim. Şimdi düşündüm de kayıp yıllarım yok benim. Zor yıllarım var, sağına soluna biraz cila isteyen yıllarım var. Ama kayıp ve tekrar yaşamak istediğim yıllarım yok. Aslında kayıp yıl diye de bir şey yok, ya yok saymak istediğimiz ya da geri gelsin isteyip de getiremediğimiz yıllarımız var. Maalesef yılların işleyişi geriye dönüşü mümkün kılmıyor, adına özlem dediğimiz bir duyguyu beslememize sebep oluyor. Yok saymak ise zor iş. Bir kere var olan bir şeyi yok saymak olağan üstü bir çalışma gerektiriyor. Bence bu olay ağzı kapanmayan bir bavul gibi, içi aşırı dolu, kenarından sarkanlar var, çok zorlarsan patlama ihtimali var, içindekileri paylaştığın insanlar var, sana kötü onlara iyi oluyor … felan fistan. Var olanları yok saymaya kalkmak bence ruha zarar hele uykuya külliyen zarar, uyuyamayanlar, konuyu kapatamayanlar, her gece yeni plan program yapanlar, bir gece kaldığı yerden devam edemeyenler tekrar tekrar başa dönenler.
Aslında hayat kafaya takılmayacak gibi değil ama, bir tarafa çalışırken öbür taraf elden gidiyor, fotoğraf panoramatik olmalı amma tek kare meşgul ediyor insanı.Bir tek ortak nokta var, “zamanı gelince herkes ölüyor” bizim zamansız dediğimiz şeylerin bile geldiği, gelmesi gereken bir zaman dilimi var.
İnsan dibe vurmayı bilmeli ve kendine bunun için bir imkan vermeli kiii sıçrama yapabilmek için ayaklar yerden kuvvet alabilmeli.
Bunları söyleyebilmek epey bir yaş almayı gerektiriyormuş, Onu bile öğrenmek zaman alıyor, zamana katlananlar, zamanı aşanlar, zamanla yarışmayanlar, zamanı yaşayanlar … kazanıyor. Ne kazanıyor. kendini kazanıyor, kendini kendin olarak bilmek güzel, “ortalık maskeli güzellerden geçilmez iken, bir sabah kendin olarak uyanıyorsun, ne makyajın var, ne yapmaya niyetin, ne de hazırda bekleyen masken.Bunun öncesi de var, sonrası da olacak, bu sabahlar da bir gün essa sabahlar gibi olacak… !!!” , “havanın açık olmasına sevineceğiz, günlük koşuşturmalara ancak kendi sürprizlerimiz damga vuracak, ”
İyi şeyler düşünüyorum, iyi olsun istiyorum, Biliyorum ki insanın en yakın takipçisi vicdanıdır, o da varsa diyenlere cevap veriyorum ; illa ki vardır, illa ki bir gün sakladığımız yerden çıkar,
Bir yerde okumuştum “Sırat köprüsünden jeeple geçilmez” öyle, Ben de karıştım, hafta sonu birbirine karışmış iplerimi tek tek çözüp yumak yapmaya çalışacam. Sonra da onlardan battaniye örüp üstüme alıcam, karanlıklarda saklanan şeylerin bir faydası yok, örelim, güzelleştirelim, görünür yerde üstümüzde taşıyalım bari, yeni bir haftada yenilenmiş, yeni gibi buluşalım inşallah

18 OCAK

Kar bugün için beyaz bir sayfa açmış, sivri köşeler kaybolmuş, evler arabalar, ağaçlar birbirine yaklaşmış. Her şey temiz bir örtü altına saklanmış, gözlere ferahlık, içlere beyaz sıkıntı. Şöyle bir baktım, hatta evin bakış açılarını dolanarak baktım da unutmak da hatırlamak kadar zor. Unutmak yılların getirdiği bir doğallık gibi görünse de her konuyu kapsamıyor. Bu ara seksenlerle çok haşır neşir oldum, okuduklarım, seyir ettiklerim, yaşananlardaki benzerlikler … içim darda biraz, gerçi geçen haftayı farklı bir dünya da yaşarmışcasına yaşamaya gayret ettim ama bu sabah baktım ki ben yine aynı benim, bunun da sevinilecek bir yanı var, aaaaah derin mevzular var, derinlerde yediğimiz vurgunlar var.
Cumadan cumartesiye deli gibi gezdim denebilir. Yine Sultanahmet’ten aşağıya bıraktım kendimi, bu sefer Karaköy, üç yıldır gidiyorum oralara, Fransız Geçiti’nden Kılıç Ali paşa Hamamı’na kadar dar sokaklar, sokağa taşmış cafeler, cafe ötesindekiler, minik butik usulü dükkanlar, tarihi dokular, kediler, gençler, ruhu genç olanlar … güzel, benim sevdiğimden, ilk defa akşam yemeğine kaldım, sonra Perşembe pazarı’na tiyatroya gittik, in cin top oynuyor sokaklarda bi kağıt toplayanlar, bi de maddeye bağımlı yaşayanlar, yerleşim yeri değil artık, gerçi eskiden de değildi , kalabalık olmayınca hızlı hızlı yürüdük, grup halinde, mezarlıktan geçerken şarkı söyleyenler gibi, bilmezseniz gitmeyin, yol soracak kimse yok. Neyse oyun ve oyuncular güzeldi, Kasap oyunun adı, etin tükendiği bir dünyada insan etini sunmakla ilgili, manidar, düşündüren, acı acı güldüren bir oyun. Çıkınca Metronun Haliç durağına geliyorsun, böylece bir gece vakti, ışıklarını yakmış İstanbul’a Haliç üzeri bakmış oldum. İlk kez bindim ve notumu aldım, “Cemreler düştükten sonra, bir akşam üstüne doğru, Eminönü’nden yürünecek, gün batmaya yakın hatta yeni battığında o köprüden, “Akşam kavuşmadan, dükkan kapanmadan aşk mümkün müdür hala, zamana aldırmadan, korkmadan usanmadan, yıllar sararmadan, aşk mümkün müdür hala” diyen Levent Yüksel’e cevaben aşk ile bir bakılacak” yatmaya annemgile gittim, annemgilin yatağının bir köşesine ilişip uyudum, sıcak ve huzur dolu bir uyku, kanımca anam babam başımı bekledi, sonra eve kısa bir ilgi alaka, kütüphaneden bir iki kitap alma, kahvaltı derken ablamla kendimizi Beyoğlu’na attık, çevik kuvvet bile bizden sonra geldi,  Başka sinemada The Club filmi, Şili’nin Oscar adayı, Berlin’den ödüllü, kiliseden sürülen dört rahip ve başlarına bir rahibe, Umberto Eco bi de bugünleri yazmış gibi, beğendim, sonra yeme içme, Harbiye Şehir Tiyatrosu Fehim paşa Konağı, oyun üç saate yakın ama sıkmıyor, Turgut Özakman yazmış, güzel de sahnelenmiş, beğendim, sonra da yorgun argın eve gelip, pazar günü mutfak terapisi yaptım. Hafta içinde Murat Gülsoy’un Yalnızlar için çok özel bir hizmet kitabını okudum, özel bir kitap olmuş, satır aralarında Nerval ile tanıştım, Kendini bir sokak lambasına asan, uyuşturucu bağımlısı, akıl hastası, hiç bir yere yerleşmeyen, gezgin bu arada pek çok kez İstanbul’a gelen, Tanpınar’a Abdullah Bey’in rüyası için ilham veren, sürrealist bir şair imiş, bulduğum şiirlerine bi baktım ama ben çeviri şiir sevmiyorum, gezi yazıları ve öyküleri de varmış, onlara bakıcam. Dün de Ercan Kesal’ın Nasipse Adayız’ını okudum, yazar, doktor, oyuncu, senarist, sıcacık bir üslubu var Kesal’ın, bildiğimiz şeyleri,yaşayanlar anlatıyor gibi.
Bu hafta için kendime bir Jane Austen seçtim; Akıl ve Tutku.Filmi var da ben de gördüm mü bilmiyorum, okurken bilirim.Bu arada kişisel bilgisayarımdan da bir kaç film izledim, kendi filmlerimi kendim indirip, telefonumun planlayıcı bölümünü kullanıyorum artık,
Okumak, seyretmek, dinlemek, izlemek … bunlar çoğaldıkça “insan okuma” yetenekleri artıyor insanın da, bir “da” durumu var. İnsan okudukça insandan kaçası geliyor insanın, Çeşit duygusal ağırlık yapıyor, kamburumuz çıkıyor da insansız olmuyor, insansız araçlar bile insan elinden çıkma, “her yerde insan var !!!! ” hasına kıran girdi, Yapcek bi şi yok, öğreniyoruz, tüm türleri bilemedik ama bildiklerimiz ile mesafe ayarı dünyamızı güzelleştirebilir, yani kimine yakın, kimine uzak, hatta bazılarına çok uzak durmakta yarar var, çok yakın durulacaklar sayısı da çok az olmalı, öyle zaten.
Hafta içi ilçe sınırlarında kalıcam inşallah,Oğlan evde, kız da validen izinli, pazar gününde kalacak gibiyiz, bakıcaz durumlara, planlar var ama, A dan C ye kadar, Alışkanlıklara esir düşmeden, olmazlara meyil ederek, şartlanmadan, şartlamadan … sakin.
Hadi inşallah, cümleten günaydın, bu dünya oyalanma dünyası di mi ?

19 OCAK

Çocukların kaçta yattığını bilmediğim gibi kaçta kalkacaklarını da bilmiyorum. “Uyuyana saygı” çerçevesinde sessiz kalmaya çalışıyorum. Ben kaçta yatarsam yatayım aynı saatte kalkanlardanım, bi de gün doğduktan sonra yatakta kalamayanlardanım. Eve şöyle bir bakınca tatil halleri olduğu belli, bu halleri olduğu gibi bırakıyorum, kalkınca iş bölümü yapıcam, en azından birazdan yine dağıtacakları yerleri kendileri toplasınlar. Gerçi onu da yapana kadar insanı çatlatıyorlar. Akşam kıza “bulaşık makinesine boşalt” dedim, alçak; “paylaşalım, bir gözü sen, bir gözü ben olsun” dedi, manidar manidar yüzüne baktım, “tamam, tamaaam” dedi ve gitti.
Sanırım kız validen bugün de izinli, değilse bile kafadan izinli, akşam hesaplarını yaptı, bir tek karne günü gidecek. Dün 6 saat elektrikler kesildi, böylece doğalgazdan tasarruf yapmış olduk. Aaaaay ben bu gece rüyamda Putin’i gördüm. Gerçi, özel bir durum değil, şu sıralar Putin bir çok kimsenin rüyasına giriyordur. “Büyük adam görmek iyidir” derler rüya tabircisi büyükler, ben çok rüya görürüm ama konuyu kamuya açmam, rüyalar dünden, yarından beslenirler, bilincimizin altında kalanlar arada bir rüyalarla havalanır, Daha önceden bir hayat yaşamışsak ben kesin Rusya’da yaşamışımdır, ama devrimden önce, ama soylular arasında, Savaş ve Barış’ın Nataşa Rostov’u , Anna Karenina’nın Kiti ‘si ben olabilirim mesela. O zamanın kitaplarında da ne güzel anlatılır, kışlar, balolar, bi de saman altından yürüyen duygular. “Hislerini saklamak, duygularını bastırmak …” bunlar fıtratımızda var, insan dediğin çözülmek istiyor ammaaaa işi yokuşa sürmeye de çok meyilli. Herkesin kendini anlatma tarzı var, herkesin de bir anlama kabiliyeti. Genelde bunlar aynı noktadan farklı istasyonlara hareket eden, yolu tamamlayıp, aynı yere dönen trenler gibi. Kulağını tersten göstermek de diyebiliriz.
Kar ağaçların dallarını yerlere eğmiş, yapraklılar teslim, çıplak olanlar “neyimiz var kaybedecek” der gibi göğe uzanmaya devam ediyor, belediye ana yolları açmış, ara yollar hastaneye çalışacak, “müjde müjdeeeeee müjdeeeeee !!!! bugün de evdeyim” :))))
Kendime kahve yapayım bari, kendi kendimize yaptığımız kahvelerin de kırk yıl hatırı var mıdır ? Yoksa hatırlı olanlar iki kişilik dertleşme kahveleri mi ? “Hadi anlat bana, en az kırk yıl saklarım, olmadı benle gömerim, hadi çekinme, derdin emin ellerde” der mi kahveler, bence der. hatta sonunda fal kapanırsa bakan anladığı kadarını anlatır, dinleyen de yol gösterir, bir nevi ferahlama söz konusudur. Fala inanmam ama karşı tarafa bir faydası olacaksa, nadiren de olsa, içimden de gelirse, “döktürürüm” yeminlen. Bu da bir çeşit terapi, mutlu olmak hakkımız ise mutlu etmek de görevimiz bir yerde,Sonuçları paylaşmak açısından birlik olmak gerek.
Uzattıkça uzatabilirim, Özet; Her yerde kar var, tatil, evdeyim, kitap, film, çoluğa çocuğa hizmet temalı günler, doğu cephesinde değişen bir şey yok, memleketin genel hali de bakış açısına göre değişiyor, bana göre değnekteki bok seviyesi iki uçtan da hızla ilerliyor.
Mecbur Günaydın …

21 OCAK

Uyanmış ama uyanamamış gibiyim, aklım yatakta da kalmadı ama aklımda kalanlarda coşmuş bir hal var. Yani uykuda geçmesi gereken zamanda bir parçalanma var. Bölünmüş uykulardan uyudum, Kafamın içinde çalan bir plak var, iğne ucunun değdiği yerlerde netlik yok, acı var, devirde bir anlaşılmaz durum , seslerde bozulma var ….”Toparlanacak gibi değil ” diyesim geliyor ama yaşama sevincime, umutlarıma kıyamıyorum. Her şeye rağmen yeni bir güne uyanabilmişim, güne dair planım programım var, yapılacak işler beni beni bekler, işler ve güçler denge için çırpınırken, verilmiş sözlere ihanet olmaz, alınmış sözlere dair de beklentilerim var. Aslında bende beklemek ile ilgili gelişmiş bir durum var. Neyi, neden bekliyorum, ne kadar beklerim, beklediğime değer mi … bu soruları sorup da kendime dürüst cevaplar verebilirsem, ya da verdiğim cevaplar beni ikna ederse ki etmeyebiliyorda durum kolaylaşıyor, beklemiyorum o zaman, zamana yayıyorum :)))
Aaaaah aaaaah hayatta hayat kurtarmış gibi, mış, muş yapan cesaret cümleleri var ; “Bi kereden hiç bi şi olmaz !!!” bence en yaygını ve kesin tövbe tutmayanı. Bu bir kereler, bir kere ile kalmıyor, alışkanlığa dönüşüyor çok zaman, ya da bir kerede kalıp tekrarı için fırsat bekliyor, kapı açıldımı ışığı gören geliyor misali.
“Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür”, çoooooooook öncelerden söylenmiş, afilli bir cümledir. “İnsan hafızasının sakat yanı unutmaktır” diye çevirebiliriz, hafıza unutur ama kendi seçtiklerini unutur, hiç aklımıza gelmeyen ama her an gelecekmiş gibi ip uçları taşıyan hatıralarımız vardır. Bunları yeterli bilgi olmadığından değil, yeterli cesaret olmadığından hatırlamayız. psikologlar duruma “çocukluğuna inme” diyor, Bu çocukluk da karanlık dehlizlerden geçip dipsiz kuyulara varma gibi bir şeydir. Çocukluğu karışık olanlar dünyayı da karıştırmaya meyillidir. İçlerinde tüm dünyayı karıştıranlar olduğu gibi, iki kişilik dünyaları hedef alanlar da var. Allah bizi bunların şerrinden korusun.
Yarın karne günü, elimizde bir liyse talebesi var. Yavrumuz bir hafta öncesinden diğer yavrularla birlikte tatile çıktı, evden telefon eğitimi yapıyorlar. Dün akşamki görüşmelerden çıkan sonuç ; karne olabildiğince iyi, hatta bir belgesi de var olacak, inşallah,sonra aile grubuna whatsapp dan resim atılacak, bilgi verilip, alınmış olacak, bir grup arkadaşla kutlama için evden biraz uzakta olan, ondan daha uzağına gidildiği için izin alınmasına gerek duyulmayan bir AVM de yenip içilip, kareoke yapılacak, en geç akşam ezanı ile eve dönülecek. Durum budur, ben de bugün kendimi yarına hazırlayım bari.
Bi kendi çocukluğuma bakıyorum bi de yetiştirdiğim çocuklarınkine aradaki farklar çok bariz, ama iyi bi şi. Daha öz güvenli, daha bilinçli gençler. Ama daha da tembeller (laf sokmasam olmaz, hazar anneeeeeyim) ; Dün kızdan elektrik süpürgesi yapmasını rica etmiş idim, eve gelince, evde bir parlama var ama yerler de toplanmamış parçalar da var, sonuçtan emin olamayınca usulünce sordum, yapmış valla, ama nasıl yapmış, kafayı onlara takmıyorum artık :)))
Kafaya takmadan günaydın olsun.

22 OCAK

Kalktığımdan beri gökyüzü şekilden şekle giriyor, Koşturan kara bulutlar, bulutların arasından sızan mavilikler var, güneş özen ve itina ile saklanıyor, yığılmış karlardan su yapılamıyor. Yarınki uçak dün akşamdan iptal oldu. Ankara’da dün yoğun kar yağışı öğleden sonra tatil getirdi, buralara beklenen kar gelmeyecekmiş, basınçlardaki oynama şiddeti düşürmüş.
Hava durumlarının havada olanları böyle, yerde neler var dersek ; insanlar insan yemeye devam ediyor, arada vadesi gelen de gidiyor. Mustafa Koç öldü, kıymetli biri idi üzüldüm. Ansızın gelen bütün ölümler aynı, hazırlıksız yakalıyor bizi, ama ölecekler bir hissediyor sanki, kendilerine yakıştırmasalar da son olarak bilinçli bir iki şey yapma fırsatı oluyor, diye hissediyorum. Dün Suffragette filmine gittim, Direniş adı ile oynuyor ama kelime anlamı “oy kullanma hakkı” Kelimenin aslı Suffrage imiş, küçük, minik anlamına gelen “ette” eki dalga geçmek için sonradan eklenmiş.Dünya döndükçe, durdukça kadınlar her şey için mücadele etmek zorunda, ediyor da . Olay İngiltere’de geçiyor, aslı var, 1918 de 30 yaş üstü kadınlara oy hakkı verilmiş, 1928 se erkeklerle eşitlenmiş. Aslında sadece oy hakkı değil, eşit ücret, çocuklar üzerindeki haklar … her biri için erkeklerin koyduğu yasalara mücadele, filmin sonunda ülkelerin ne zaman oy hakkı tanıdıkları yazıyordu, en sonda Suudi Arabistan vardı,” 2015 de ilerisi için söz verdi” yazdılar. Bir an” bizim haklarımız var da ne oluyor sanki” diyesim geldi, eve gelince dedim de. Kaç kişi Mustafa Koç’un annesini bilir, hayatta, ama kimse adını anmaz, boşanmanın tarihi bile net değil, 70 ler olarak tahmin ediliyor. Bizde kadın cezaları diye bir şey var ve müebbet bu cezalar, af yüzü görmez,
” Adamın tımarhanenin önünden geçerken lastiği patlamış, Neyse erkek olunca tabi, sökmüş, tam takacak, dört bijonu da yağmur mazgalına düşürmüş. Kara kara düşünürken, onu izleyen delinin biri “üç lastikten birer tane sök, böylece her lastikde üç bijon olur, bu da seni lastikçiye kadar götürür” demiş,Adam “saol birader, ne işin var burada senin? ” diye sorunca “biz burada delilikten yatıyoz, salaklıktan değil” cevabını almış.”
Öyle işte, hepimiz biraz deliyiz de, delirmemizde emeği geçenler var.
Eve gelince filmle ilgili notları okudum, bu da başka bir bilgi; “gözaltına alındıktan sonra açlık greviyle durumu protesto eden kadınlar. bir çeşit oral tecavüzle ağızlarına boru sokulup zorla beslenmeye çalışılmışlardır. halktan gelen tepki sonucu hükümet durumları ağırlaşanları serbest bırakıp, toparlayanları tekrar gözaltına almıştır. işte buna “cat and mouse act” ( kedi fare yasası) denmiştir.”
Bir şeyi öğrendikten sonra o şey başka şeylere de bağlanıyorsa tüm şeyler topluğu hakkında bir şeyler bilmek güzel oluyor, kafaya iyi geliyor, ruhun ufkunu açıyor.
Hadi günaydın, kızı kaldırıp, gerekli maddi desteği sağlayıp, gerekli izinleri verip (akşamdan konuyu bağladık zaten) karneye yollayacam, karneyi de e-okul’dan öğrendik de olsun yine bir heyecan dalgası için çaba harcıyacağız. Malum hayat anı biriktirmek üstüne …

23 OCAK

Başımı bi kaldırdım, kar yağıyor. Sabah camı açınca havanın geceye göre ılıdığını hissettim. “kar yağınca hava yumuşar” derler çok bilenler. Üstümüze yağan, biri birine benzemeyen kol kola girmiş, başımız üstünde alıcı kuşlar gibi dönen kar taneleri, sayıları gökteki yıldızlardan çok mudur ? Uygun şartlarda, uygun koşullarda bir araya gelip, kalabalıklara halinde toplanan, birbirine kenetlenen, sonrada eriyip giden kar taneleri. Kar taneleri ölmez ama, “su damlasının yolcuğu” kitabını hatırlayalım. “eveeeeet, hatırladım, çocuklara okudum, ben onu, suyun göğe yükselip yine su olarak dünyaya dönmesi” Bu dönüşlerde eksilenler vardır di mi, ama her şey eksilerek döner geriye ki. Yeni bir heyecan olur da eski tat olmaz. Aslında eski tadı ararken yenisinin tadını hissedemiyor insan. “Dönüşleri, döndüğü kadar kabul etmekte yarar var ” diye sallasam, ben bile inanmam. Amaaaaan yaşadığımız dünya dönerken, içindekiler dönmüş, çok mu ” diye bir iç ses muhabbeti yaparak. Aaaaah aaaaah anlıyorum ben insanları amaaa, anladığımı anlatamıyorum, anladığım gibi anlatsam, onlar anlattıklarıma inanmazlar, bir olduğu gibi olmak, bi de olduğuna inanmak var. İşin özü aynaya bakmak ama aynada kendini kendin olarak görmek, senin göremediklerini görenleri ciddiye almak gerek. Sanatların içinde bi de” laf sokma sanatı” olmalı, aslında var da literatüre kayıtlı değil. Hayatımız ; “Elalem ne der, niye benimki eksik olsun, benim olmadı çocuğun olsun, olsun da nasıl olursa olsun, intikamım acı olacak, sözümün üstüne söz konmayacak, trip atmalar, hiçe saymalar, incelikli sandığımız laf saymalar, kafaya takmalar …” böyle böyle tükeniyoruz ama tüketerek. Canlının sevgisini saygısını, cansızın hatırasını evire çevire tüketiyoruz.
Sonra, sonra da yaşadık sayıyoruz. Ne için yaşadık, nasıl yaşadık, ne faydamız oldu, ne bıraktık … anlamadan, dinlemeden geçmiş günlerin adı mı yaşamak ? Konuşmaktan da yoruluyor insan, ne anlayası geliyor, ne anlatası, Ben de tam A.Hamdi Tanpınar okuyacak kıvamdayım, Beni “Huzur” paklar. “Oradan duyuluyor mu sustuklarım !!!” diye soruyorum, Cevap beklemeden, günaydın ….

24 OCAK

sabahları evi böyle görünce göğüs kafesim kalbime dar geliyor, çarpıntıda bir artış, vücut ısısında bi yükselme, dilde bi kıvraklık, cümleler itiş kakış çıkış için sıra bekliyor … gibi oluyorum. Ammaaaaa nafile haller bunlar, herkes uykuda olduğu için, tatil hatırına, misafir bu çocuklar bu evde düşüncesi ile gözlerimi başka yerlere çeviriyorum. Filmler, kitaplar, oyunlar … Bir başka dünyada yaşamımı sürdürüp, buralara da ara ara gidip geliyorum
.Rahmetli annem ; Hi-Men ki kılıçı dili , Baltalı İlah zagor ki baltası terlik, İlk kanun koyucu Hammurabi’den esintili tek kanun koyucu idi, Bize de kurallara uymak düşerdi. Bak yazınca kötü oldu, o kadar da kötü değildi, misal ben her zaman anne kanunlarını kalbura çevirmişimdir :)))) Bir yerinden olmadı, başka bir yerden delme çabalarım anneme “Biz sana karışamayız, senin fermanın elinde” dedirtmiştir. Ama yine de biz çoooook anne baba sözü dinledik. Kendi çocuklarım da iyi de vizyonları dar, ama öyle sevdikleri için. Dün akşam kıyıda köşe de uyurken, gözümü bi açtım; yemek yiyorlar, orta sehpa ortalığa düşmüş, üstü gözükmüyor, bardaklar, abur cubur paketleri, kuruyemiş çanağı, kablolar,kitaplar, telefonlar … koltukların üstünde battaniyeler kiii benim geyikli de dahil, kalabalıktan fırsat bulup örtünemiyorum, terlikler, çoraplar … yazarken daraldım, hala öyle bir yandan da bakıp yazıyorum. yatağıma giderken mutfağa kapıdan bi baktım, uykumu açmayacak şekilde ama etkili, ama emir kipinde, ama “bi yapmayın da görim sizi” havasında “mutfağı toplayın dedim !!!” evet, toplamışlar, ama sadece mutfağı :))))
Annelik tuhaf bi şi ; kızarken seviyorsun, tüm sinir sistemin ayakta iken yüzlerine bakınca kıyamıyorsun, ya da kıyıp pişman oluyorsun,” çocuklarını kokusundan seviyor anneler, üstlerine başka kokular sinmesin aurası bozulmasın diye tüm çabalar” dersem cümle afilli olur da sevginin tarifi, reçetesi olmaz, kişiye özeldir sevgi, her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır, hikayesi de şöyle imiş “Alın yazısı gereği üç koca değiştiren bir kadın, evlendiği her erkeğin, yoğurdu başka başka yediğini, sofraya hepsinin kendi sevdiği şekilde konmasını istediğini görmüş ve kendi kendine mrıldanmış:
” demek ki her yiğidin bir yoğurt yiyişi varmış.”demiş, böylece günümüze gelmiş, neden yoğurt da çorba değil o konuda bi bilgi yok :))))
Yani işte böyle bir sabah, mevzu çocuklar, ev hali, sabah ayaz, gazete, ekmek sırası bende, sertcene bi sabah kahvem var kupada, aklım ise kalabalık, aklıma evim geldi, burası da evim ama esas ev, büyüdüğümüz ev, rüyalara bile hep o eski evler gelir, eski evde yeni görürüz kendimizi, ben bazen kapısını bulamam, bazen pencereden bakınca başka yerler görürüm, aklımda kalan ; ilk perdeler, halılar, divanlar … olur, içinde kardeşlerim, bi de hiç konuşmayan ölmüş annem babam,Konuşmuyorlar sesleri yok ama anlıyorum ben onları,işte, öyle bir gelip geçiyorlar, rüzgar gibi, ama bi koku kalıyor peşlerinde, şimdi çay koktu mesela, babamın ocağa, annemin bardağa koyduğu çay koktu. Aaaaay yine ağlattım kendimi, kızmıyorum çocuklara, biliyorum ki annelik sonsuz, yeter ki iyi hatırlasınlar …

26 OCAK

Bazı evlerin çatılarında kar var, yerlerde de ara ara ağaçlar altında kalmış parçalar var. Bugün büyük bir ihtimalle yenisi yağacakmış, ama gelip de geçenlerden , kalıcı değilmiş, Takip ettiğim meteoroloji sitesine göre kış bitti gibi, şimdilik karlar bitmiş gibi imiş, Mart kışı da 200 sene de bir olurmuş, 87 den bu yana otuz sene bile geçmedi, dünya hala duruyor olursa bizim dördüncü kuşaklara denk geliyor.
Kışlar, yazlar, baharlar ezber bozuyor, çalıştığımız yerden çıkmıyor mevsimler, Bizde de bir standart yok zaten, insan modeli de devamlı güncellendiği için, tiplere ayıramıyoruz. Ana başlıklar var ama şartlar pek çok alt başlık açıyor, aklımız karışıyor, gönlümüz gönüllerle barış yapamıyor. Hep bi ezilen, hep bi alttan alan, hep bi sineye çeken taraf oluyor. Bunlar da sabit değil, sana, bana ayrı, ona apayrı muamele ediyor insanlar. Nabza göre şerbet verenler, gücü gücüne yetenler var.Bu şerbet işi mühim ama. Bir çeşit ödün vermek de sayılabileceği gibi çok sevmenin “Seviyorum uleeeeeeeeeeyn, var mı diyeceğin” şekil savunmasıdır. Yani “seven ne yapmaz” anlamında. Fakat yol köprüye de düşebilir. Yol üstündeki bir takım ayılara dayı muamelesi yapmak da bir çeşit şerbetleme durumudur. Sonra gün gelir, devran döner, keser döner, sap döner. Son dönen iyi döner, Bunların hepsi birden aynı yöne dönünce de işte o ana hesap anı diyoruz, ilahi adaletle de hemen bağlantı kuruyoruz, “Tanrı’nın değirmeni geç işler ama ince öğütür” demiş gavurların ataları. Yani ilahi adalet hatta ama önünde sıra var, bekliyor. Biz de sıranın gelmesini bekliyoruz.
Yani kalkıyorum, güneş doğuyor, hisleniyorum, namaz, niyaz, tefekkür, teşekkür … derken buraya oturunca bünyem atar yapıyor. Neden, neden çünkü önüme yaprak yaprak açılan sayfalar ruhumu daraltıyor, ekonomi, siyaset, göç edenler, doğu illerindeki savaş, genç ölenler, yetimler … hala birbirine nefret dolu cümleler kuranlar, maziyi yaşamaktan kurtulamayanlar, devletin zirvesindeki “dedin, demedin, deseydin ” savaşları. Ne oluyoruz diyorum, aslında ne olduğunu görüyorum, ama çoğunluk aynı yere bakmıyor, çoğunluğun aynı yere baktığı bir yer var ama oraya bakanlar da gözü kapalı bakanlar.
Durum ; “keser döner, sap döner, tavuk döner, et döner” kıvamında, en son kasabın dönmesini bekliyoruz, “döner” için diye şeyettim . Neticede hepimiz bir yere, bir şekle döneriz di mi ?
Öğleden sonra lodoslu kar var, beyaz sayfa açıcaz, inşallaaaaaaaaah !!!!!!

28 OCAK

Bir çöp adam modası var. Bunları örnek alın, ya da almayın şeklinde. Henüz yerini bulamadım ama bulsam bu sabah için çöp “Halime Hanım ” çizerdim. Yine de ben yazayım, siz gözünüzde canlandırın.
“Halime Hanım ; Ayşen’in komşusu, yaşı seksen ile seksenbeş arası, şimdilerde evini kapadılar, oğlu, gelini, torunu ve evin iki kedisi ile birlikte yaşıyor. Terzilik yapıp üç çocuk okutmuş, beyi öleli onbeş sene felan olmuş, doktor kızının sözünden çıkmıyor. Hem deeee hiiiiiç. sabahları bir top yumurta, ekmek, yeşil çay, peynir, öğlenleri, iki parça kırmızı et, haşlanmış sebze, akşamları da yoğurt olan listesine çok sadık. Arada ara sıra kahvesi var. onun için dışarı çıkmak, yürümek şart, hiç olmazsa apartmanın önüne, hiç olmadı balkona çıkıp, kültür fizik yapıyor.Sosyal aktiviteleri ; günlük diziyi günde iki kez izlemek, kabrine yollamak için tesbih çekmek, konu komşunun kapısını çalıp, kısa süreli misafir olmak. Bir yere çağrılırsa da çorabından yüzüğüne uyumlu giyinir gelir,.sadece açık çay içer, cep telefonu var, bir kesede boynunda taşıyor, kese kalp hizasından aşağıda.. Sık sık ağrılarından bahseder ama bence nazara gelmesin diye. Hiç ölmeyecek gibi dünyaya bağlı, yarın ölmekten ise korkuyor, hatta hiç ölmese iyi olur. Benden çok planı projesi var. Seviyor hayatı. Çekmecelere sakladığınız yaşama sevincinizi çıkarıp ipe asın, havalansın, rüzgarda sallansın, güneş görsün. Halime Hanım iyi bir örnek, Halime Hanım gibi olun ”
Bu hafta bana da tatil oldu, sessiz ve derli toplu bir evin tadını çıkarmakla meşgulüm. Doktora gidicem diye etkinlik koymamıştım, doktor da Milli Takım’ın başına gitmiş. Haftaya kaldı artık. Her gün bir, iki çeşit yemek yapıp evin bir köşesi ile ilgileniyorum, sonra da Türkçe, Arapça okuyorum. Annemin de senesi geliyor. Dün çekmeceleri döktüm düzelttim. Kişilere ait efsane parçalar yine dolaplarda yerini aldı. Evde demokrasi var diye soruyorum, istesem atarım, veririm, “Ben yaptım, oldu derim” ama kişiye saygıdan bir ucu yerde, bir ucu gökte, yakası kaymış, rengi solmuş, bir iki parçayı tekrar yerine koydum. Bu parçalar oldukları yerden yaşama dair bi şi saçıyor besbelli :)))) Objelerin anı beslemesinden hoşlanmıyorum. Bir şeye bakıp da bir şey hatırlanacaksa, o zaten hatırlanmasa da olur. Zihnimizin bir albümü var, resimlerle ilgili bilgiler de var, ikisi bir arada gibi komple geliyor. Aklımızda yer etti ise, zaten yeri zamanı gelince istemesek de gelir. Bir parçaya bakarak “hey gidi günler, heeeeeeyt !!!” demenin bir anlamı yok :))))
Kendimi bildim bileli mevzuatın bir kenara bırakılarak yönetilen, ateşe atılmış olan, silahların, zamların can yaktığı ülkeme, ve onun dünya üzerinde sudan ucuz her şeyin bedelini altının gramıyla ödediğini bilmeden her akşam dört saat dizi izleyen halkına günaydın olsun… Farkında olanlar ayrı, onlara gün hep bulutlu, hem de kara bulutlu, ama güneşten umudu kesmedik

29 OCAK

“Biraz üzgün, biraz baş ağrılı, biraz da umutları hasarlı uyandım. Gördüğüm rüyalar mı sebep, birikmiş hayat mı, gelecekteki bulutlar mı bilemem” dersem, kendi kendime trip atıyor gibi oluyorum. “Hani bir şey var ama nasıl anlatılacak biliyorum da nasıl başlanacak kestiremiyorum” der gibi.
İnsanın kendini bilmezlikten gelmesidir, depresyon. Kendini anlamaya çalışmadan, anlaşılmak istenmesidir. Kendi kendimizi kendimize anlatmak zordur. Sağa sola sakladıklarımız, yüzleşmeyi ertelediklerimiz yüzünden birikmişlere sahibiz. Bu birikmişler de her an taşınmaya hazır kapalı kutular içinde durup, tahliye bekler. Sonunda bir uzmana gitmeye ikna oluruz, (onun da başka bir uzmana gittiğinden habersiz) Hiç tanımadığımız uzmana yaptığımız itiraflar ki bunlarda da kaçamak yapılmış olabilir, uzman “arif” ise anlar,ve toplamdan çıkan sonuç, küçük pembe haplar, bu konu da emin değilim, belki de beyazdır, kim bilir yakında yeşilini de yaparlar.
Kafayı taktığımızdan çıkış yapacak şeylere takmakta fayda var. illa ki takılacak bir şey olur, hayat bu da, olacak. Mühim olan konuyu masaya yatırmak, iyi analiz etmek, kendine dürüst olmak, masada yatan konuyu bir sonuçla ayağa kaldırmaktır.
Yapabilir miyiz, istersek yaparız valla, Bunun içinde iletişim şart. İlk önce kendi kendimizle bir haberleşme ağı kurmalıyız. “nasılım, niye, neden acaba, bir hata yapmış olabilirim, nerede yanlış var …” ama dürüst olmak gerek, pembe beyaz yalan yok, “sonra, bi ara bakarız” hiç yok. Yapabiliyorsak ne ala. Zaten hayat dediğimiz sabır etmekle, kabullenmek arasında bir yerde yapılan aktiviteler.
Hafta sonu için kendimi çarşafa dolamış vaziyetteyim, emeği geçen kitaplar, akşam haberleri, internetten okumalar, olanlar ama bitmeyenler … size ne desem ?
Her şey bahara kalıyor, bahar üstüne kalanların altında eziliyor, baktım geçen bahara kalanlar bu bahara da kalmış. Yeminlen daraldım, konuyu değiştirme imkanım var mı bi bakıcam, ruh halim bildik, ” bi ara gelir ve geçer” geçer de geçici geçer, kesin çözümler bulamıyoruz, bulunan kesin çözümlerin bir ucu yok etmeye dayanıyor, yok edilenler ya kayıp ya ölü oluyor, zihin yok edemiyor yani, Aaaaaaaaaaah aaaaah cehalet güzel şey, üstüne bi de Barbie Hatun olabilseydik, bu dünya tadından yenmeyecekti de, olamadık işte.

30 OCAK

“Senden kalan her şey kuytuda bekler,aklımın ucundan şu kalbime düşer,Biri senin montundan giyer,senin gibi kokar, senin gibi güler, aldanırım,zor da olsa dünya değişir, ama ben değişmem, yalandır güldüğüm, aldatırım, inceldiği yerden kopmuyor keder, aklıma inat bütün veda edişlerim, gün gelir bitermiş bütün hasretler, zaman bile yorgun, derin bir of çeker..”
Bu şarkıya bir kaç gündür rastlıyorum, bana zorunlu vedaları hatırlatıyor. Ölüm gibi, illaki, gitmek gibi, illaki bitmek gibi … Öyle işte, özlerken yağmurlar, şiirler, şarkılar … kanımıza girip, aklımızdan akıyor. Kendimizin yazıp da kendimizin okuduğu masallar var. mutlu olanların başına gökten üç elma düşsün, en az üç kişi mesut olsun istediğimiz masallar.
Ölüm aklımı karıştırıp, kimyamı bozuyor. Hele bu aylar o kadar çok giden oluyor ki. Geçen seneden kalan yetişmemiş işler gibi, çabuk çabuk, peş peşe görülüyor hesaplar. Daha birinin haberi soğumadan sıralı sırasız yenisi geliyor. Ölüm tek gerçek. Sevdiklerimizin ölü ruhları içimize yerleşiyor, anıyoruz onları, iyi kötü anılarda. Kötü anılar bile zamanla dayanılabilir ve anlaşılabilir oluyor, kıyamıyoruz, kalbimizin kıyısından köşesinden geçenlere. Ben af edip de, unuttum diye yalan söyleyenlerdenim. Aslında unutamıyorum, unutmak istemediğimden değil ama. “Biri senin montundan giyer, senin gibi güler, aldanırım” misali benimki, gidenlerin ara ara bir şekilde geldiğine inanıyorum, yürekten çağırdıklarımız ama. Kimini özlemden, kimini hesap görmek için çağırıyoruz. Aslında karşılıklı muhabbet değil bu gelişler, biz söylenmemişleri, kör kuyulara söyleyelim diye .
Can çıkıyor, bazı huylar çıkmıyor, arkasında iz bırakan huylarımız var, işte onlar da anı olup kalıyor, sevenlerimize.
Sevmek de mesuliyetli iş, “seviyorum” demek dille olmuyor, dil de de olması gerek.
Heee bacım, aklım okuduğum kitapların içinde kaldı, ortaya karışık yapıp, sayfa aralarına bıraktım, ara ara dönüp bakıcam ne halde diye. Bak işte bugün bu halde, yarın ne olur bilmiyoruz. Geç de olsa öğrendik artık ,” yarın olacaklarla donanmış olarak gelecek, kimine gücümüz yetecek, kimine yenileceğiz, boşuna ince planlar yapıp da kaderi kendimize güldürmeyelim” Yarından sonraki günler ile bir sorunumuz yok gibi, ya da öyle olsun istiyoruz. Yarını görmeden onun da ertesine, onun da daha daha ertesine bakmaya gerek yok, bi bugünü geçelim, yarın var mı bi bilelim … dimi.
Zamanın içinde kalabilmek dileğiyle günaydın

31 OCAK

Kalkalı iki saat kadar oldu, tarçınlı, zencefilli, elma kabuklu, ballı ıhlamur yaptım. Bacımla içiyoruz. Kulağımız, kulağımıza hoş gelecek şekilde şekillendirilmiş haberlerde. Ahlarla vahlarla geçecek bir güne daha “hazırıızzzz” diyor, dilimiz,içimiz ahların vahların kaynaklarında ağlaşıyor. Bugün 2016 nın bir ayını bitiriyoruz, Hicri Rebuilahirin son yarısı Miladi Ocak bitti, Hamsin soğuklarının başlangıcı. Derler ki eskiler; 90 günlük kış Zemherir ve Hamsin diye ikiye ayrılır.Soğukların tepeden indiği Zemherir dün bitti. Soğuklar yandan yandan gelecek artık.Hamsinde ne kadar zemherir kadar şiddetli soğuklar olmasa da soğuk olacak yine de ama ara ara, nefes imkanı var. 21 Marta kadar böyle.İki bölümün birinin sonundan birinin başından altışar gün, toplamda 12 gün şiddetli soğuklarda yola çıkan yolda ölür derlerdi atalar, ezber bozmadığı zamanda mevsimler. Elli gün sürecek Hamsin’de cemreler var, baharın habercisi. 20 şubatta ilki.Su, toprak, hava sırayla ısınacak.
Yaaa işte böyle eski bilgiler, aslında eskimeyen bilgiler. Bizim analar babalar taze Cumhuriyet çocukları, 2:ci Dünya Savaşı’nı korkuyla izlemişler, dedeleri harpte kaybolmuş, neneleri dul kalmış, muhtaç kalmış. Fukaralık diz boyu. Ekmek kırıntılarını çorba tabağına toplardı anam. Değil atmak, ziyan bile etmezdik nimetleri, Elbiseler yamanır, örülür, eski yerleri kesilir, bir başka eskinin yenisi ile tamir olurdu. Kış oldumu annemin mutlaka örgüsü olurdu. Öyle atkı filan değil, bildiğin kazak ceket örülürdü. Tenimize batan kaşındıran ama sıcak tutan yünlerden. Hatta sökülüp tekrar bile örülürdü. Tutumlu olmak başka fukaralık başka. Geldim gidiyorum, ülkem fukaralıktan kurtulamadı bir türlü. Bakıyorum, bakıyorum değişen gelişen bir şey yok, eski tas yeni hamam , yeni tas eski hamam. Bir yeri yarım kalıyor. Devrim yok hayatımızda, ara sıra işine gelenin geldiği gibi reformlar. “Allahu Rabbi Ta’ala kainatı yarattı, Atatürk vatanı kurtardı” Budur. Cümlenin birinci kısmı tamam, ikinci kısmında tartışmalar var. Kurtarmadı biz kurtulduk, kurtarmasaydı, kurtulduk da ne oldu …Geriye bakıp, maziyi didiklemekten geleceği göremiyoruz. İntikam, intikam, intikam … budur, hayat felsefesi. hasta insanlara bakın, bi dinleyin, kafaya taktıkları kendilerini ezen insanlara dair kurgular. Bi yürüyüp gidemedik.
Hafta sonu Diriliş’i izledim. Çok kanlı, bana ağır geldi, sahne olarak iyi de, oyunculuk, çekimler de iyi sayılır … yine de “Allah Allah !!!” dedirten yerler var. Leonardo Dicapriyo her sene “Hadi işalla” diye aday oluyor. Dün de “İftarlık Gazoz” u seyrettim. Şiddetle tavsiye ediyorum. Cem Yılmaz’ın oyunculuğu çok iyi hatta mümkünse yönetmesin, oynasın. Su gibi akıp giden bir film olmuş. Miladi olarak Haziran, Hicri Ramazan. Ege’de tütün tarlası, az ötesi deniz, okul tatili, ustaya çırak çocuklar, kutsal ay ile çakışan Dünya Kupası, cami hocası, ağanın anarşist oğlu, duvar yazıları, bekçiler, solcuların peşindeki sağcı ulasalcılar, ilk oruç, oruça sorgulama, 61 gün kefaret ve 61.ci günde gelen ölüm. Sonunda bi iyi ağladım, ama o kadar çok şeye ağladım kiii şimdi sayamam, burnumun direği sızladı yine.
Yeni kitaba başladım; “Arapların gözünden Bizans”, Huzur’u okudum ama bitmeyen kitaplar arasına koydum, içinden geçenler benim içimden geçenlerle paralel, kesişme ihtimali ile ara ara bakılacak smile ifade simgesi Önümüzdeki hafta yokum, belki bir ara yazar mıyım bilmiyorum. Hafta haftanın intikamını alıyor dermişim. Bi doldurmuşum kiiiii bir ara anlatırım inşallah. Salı günü doktor işlerim var, bakalım ne sonuçlar alacağım.
Uzun uzuuuun yazmışım yine. Ekmek ve gazete sırası bende yine smile ifade simgesi iyi bir kahvaltı hazırlayayım, en azından elimizden gelenleri, en iyi şekilde yapalım. Dünya hep aynı yönde döndüğünden mi acep her şey eninde sonunda eski haline dönüyor, Halden hale gir ve onca çabadan eziyetten sonra hooooop tekrar başa, olacak şey mi ? oluyor ama.
Yılmaz Morgül’de sööörvaaayyvora gidiyormuş, iyi malzeme di mi, baharı geçirir yazı buluruz bu gidişle hem hamamın hem de tasın eskisi ile .
Cümleten günaydın, kendinize iyi bakmak lüksüne sahipsiniz, ihmal etmeyin, öptüm, sevdim ayrı ayrı …

ARALIK AYININ ORTASI VE SONU GÜNLÜKLERİ


10464075_10153727925526768_9090893531156228999_n

Hayata aynen de böyle bakıyoruz, hem de sıklıkla, açılan bir takım kapılar var, kapıların yerleri belli, fark ettiğimizi mi en yakın olanını mı, en yüksekte olanını mı … seçiyoruz acep ? Bunlar gizli kriterler 🙂 Yalnız bazı yerlerden kapı çıkmıyor ama, onlar kapı görünümlü tuzaklar. Resimi Ferda Ünür çekmiş. Fotoğrafa emek veren içine duygu taşıyanlardan.

Bir yıl daha geride kaldı, benim blog yeni yıla henüz uyum sağlamadı, ben de ortayı sonu birleştirdim, valla bir kez daha okumadım. Geçmişle çok haşır neşir değilim, bu hiç arkaya dönüp bakmam anlamında değil, sadece bakılması gerekenlere bakıyorum, ne bileyim işte ; Faydalanılacak tecrübeye dönüşmüş olanlar var, bir daha hiiiç fiziksel olarak anılmayacaklar var, arada onlara bakarım da ben aklımda tutmasını seviyorum, aklımda özellikle yer etsin diye uğraşmıyorum. Akılda kalacak olan neticede bir iz ile kalıyor, yer etmeyenler için çabaya gerek yok. zaten yıl sayısı arttıkça omuzlarda ağırlık da artıyor, neticede 365 güne bir sürü şey düşüyor, yeni bir yıla her sene daha az şey taşıyoruz kiii bu kesin bilgi :))) Ben misal bir kaç çeşit huyumu, bir kaç kişiyi … taşımadım, takipte ısrar ederlerse duruma mafya usulü bakıcaz artık :)))) Şiddet eğilimlerini taşıdım mı yoksa !!!! Aman Allahııım !!!! deyip anında tööbeee ettim. Bakalım Aralık ayının aralığında neler varmış ❤

11 Aralık 2015

Bu sabah bir salep içme isteği ile uyandım. İçemedim ama, yokmuş, artık zamanı marketten tedarik listesine yazdım. Gerçi bu salepler salep değil, nerdeeeee rahmetli babamın hakikisinden elleri ile yaptığı, bol tarçınlı, mis kokulu, bin bir naz ile niyazla içtiğimiz salepler, Bir de içene kadar başımızda beklerlerdi,her yudumda şifa duası ile, öksürüğe, boğaza yanmasına iyi gelsin diye. Şimdikiler eğlencelik, bir şifa dağıttığını sanmıyorum, hatta zararı bile olabilir. Bazı şeyler zamana, bazı şeyler paraya yenik düşüyor. hakiki salepin yerini bulmak zor olduğu kadar, kilosu kim bilir kaç liradır, “çok çokkkk pahalıdır !!!” deyip konuyu kapatıyoruz. Gelelim zamana yenik düşene ; şu sıra bir mağazanın “bizden hediye alın, sevindirin sevdiklerinizi” reklamı var. Ben kramponlusu ile dolmakalemlisine rast geldim, başkası var mı bilmiyorum, topçu oğlanı da tanıdım ama adını çıkaramadım, kalemlisi Gülse Bilsel. Dolmakalem; devirlerin kalemi, markası bir asalet belirtisi, yazısı bin bir manalı,öyle çala kalem yazılmaz onla, dura dinlene gidicen, bitince hemen sayfayı çevirmicen, yazarken eline koluna dikkat edicen, bir ani hareket cümleleri rüzgara kapılmış gibi yukarı aşağı doğru çeker, Sıfır hata şart, telafisi yok, silinmez, bu yüzden düşüne taşına yazarsın Yazdın bitirdin iyi muhafaza edicen, okurken bile şartlar önemli, rutubet, nem sevmez, güneşte bırakmaya gelmez, Yani günümüzün harcı değil dolmakalem. Bana bir tane babam ikili takım almıştı, geçen yılda eşim getirdi bir tane, şimdikiler kartuşlu, eskiden kalemi sökerdin, pompa ile haznesine mürekkep çekerdin, bazen akıtır, ellerin lekelenir, bazen yazıya koca bir damla düşürür, mürekkebi emen kağıtlar vardı, onların ucu ile toplanırdı dökülen ama izi kalırdı, muhasebe defterleri, mektuplar, ödevler, hatta günlükler bile mürekkebli idi bir vakitler, şimdi bazı kimseler, çooook meşhur markalarla ıslak imza atıyorlar, kanımca, vitrinlik, müzelik oldu dolmakalemler. Eve bulaşan mürekkep lekelerine limon dökerdi annem, çıkar mı idi hatırlamadım, lekesi bile mevzu konusu olurdu ki.
Bir de şu aralar içine duygu katılmış araba reklamları var kiii nasıl yapmacık anlatamam, sanki araba almak çok kolaymış da (tenzih ettiğim kişiler var içlerinde :))) ), sevdiğimiz bir tek araba alırsak onu ne kadar sevdiğimizi anlarmış da, o araba ile yan yana ön koltukta oturunca gam keder konfor içinde kaybolur gidermiş de … diye anlıyorum ben bir tek o arabanın parasını nerden bulucaz orayı anlamıyorum :)))) Bi de sesli düşünüyorum ; Aldık arabayı, saldık trafiğe, o araba ile her gün kırmızı gösteren yollardan gidip gelen biri zaman içinde zaten bir canavara döner :))) o zaman markayı mı yenileyeceğiz,
Aaaaah aaaah zaman yiyip bitiriyor bizi de ruhlarımız parçalanma yolu ile çoğalıyor, mutasyona uğrayan yanlarımız var ama…
Haydin bakalım, hafta sonu ruhlara ilaç olsun, yarına annesinin büyük kuzusu gelecek inşallah, Gayri bi yemek yapalım, hatta yemekler yapalım, “misafir ol gel bana, börekler açarım sanaaaa”, eşliğinde mutfağa, Günaydın

14 Aralık 2015

Biz ekonomik durumların, eğitim öğretim şartlarının parçaladığı ama bölmediği bir aileyiz. Tekkeyi bekleyen, çorbayı hazır eden benim, eleman Gamze’de tekkenin devamlısı :))) diğerleri geliyor gidiyor, bu arada kanatlanma zamanı geleni de salıyoruz, izin bizden gayret ondan, misal büyük oğlan, Bu bu buuuu sebeplerle benim hafta sonu cuma öğleden sonra başlar pazar saat 24.00 de biter, gelenler en son vakitler gider çünkü. Aşağıda bir hafta sonu dökümü var ;
Cuma kız ile kavilleşip akşam sineması yapalım dedik. “Casuslar Köprüsü” S.Spielberg Oscar’a yürüyor, yanına da Tom Hanks’i almış dediler, merak ettik, Kendimi AVM servisine attım, ki şöförün, saatin geç olduğunu belirtmek için, “herkes eve dönüyor, sen nereye” babında esprisine maruz kaldım. “AVM Kapandı !!!” önce anlamadım, sevmem öyle tepeden inme muhabbetleri, anlayınca içimdeki şeytanı ses ; En fazla iki cümle ile bunu budarsın, üçüncü cümlede köklerini havalandırır, topraksız bırakırsın !!!!” derkeeeen omzumdaki iyi melek “etmeeeee !!!” diye bastırınca “biz kızla buluşacaz da sinemaya gitcez, beyimin habarı var !!!” diye kuzu kuzu cevap verip taktir topladım ama “Düğün Dernek” dururken niye bu film orası pek anlaşılmadı. Neyse filme zor yetiştik, kız sinemada beslendi, zaten kalabalık değildi, pişman olmadık, beğendik ve tavsiye ediyoruz.
Cumartesi öğlen oğlan geldi, gelene kadar çorbadan tatlıya, nar taneli salataya kadar hazırlandım, biraz soru cevap şeklinde muhabbet ettik, sonra yemek yedik onun uçak 22.00 de idi ben ben 17.00 sularında tiyatro ve akşam yemeği için yola düştüm. Yoğun bir trafikte zar zor akarak Kadıköy Yanyalı Fehmi esnaf lokantasında toplanan gruba eklendim, ev yemekleri, muhabbet derken tiyatronun yolunu tuttuk, “Bahar’dan kalan” Barış Bıçakcı’nın romanından oyunlaşmış, gençler oynuyor, biz arkadaşın kızı oynuyor diye heyecanla ön sıralara yerleştik, çıkınca “soldaki” diye haberleştik :))) şimdilerde pek çok az ömürlü oyun oynuyor gençler, çünkü seyircisi o kadar, küçük salonlar, elde taşınan, dekorlar, hemen kılık değiştirmeler, numarasız yerler, seyirci ile iç içe, gençleri umut verici bulduk, çabalarını taktir ettik, oyunu sevdik, sonraaaaa eve geldim ki, oğlan benden önce evine gitti, saat 23.00 den sonra metrobüs yoldan çıkıyor, E-5 de seyir ediyor, normal duraklarda duruyor, artık hızlı hızlı yürüdüm de bal kabağına dönmeden eve yetiştim.
Pazar günü ev öğlen boş kaldı, küçük oğlan gelmemişdi zaten, kızın da malum programı vardı, evde yalnız kalınca ben de pazara pazartesi muamelesi yaptım, sildim süpürdüm, yıkadım astım, akşam haberlerle bozulan ruh halimi kanal değiştirmeye üşendiğim bir dizi karşısında uykuya bıraktım, gece ara ara kemik ağrılarıma uyandım, şimdi de namaz, niyaz ayaktayım.
Bugün yemek var, evde kargo bekleyeceğim, okumalarım var, ay sonunda babamın senesi, kırk gün sonra da annemin, hatimlerini okuyorum, Kırmızı ve Siyah bitti, Murathan Mungan’ın Kibrit Çöpleri diye kısacık öykülerini okudum, şimdi Maupassant okuyorum, ruhuma iyi geliyor, tam on ikiden vuran öyküler, sırada “Sahilde Kafka” var.Yarın inşallah “Nazım Hikmet, Vakıtları yakalamak istiyorum” var,
Yani sıkılmaya, haset fesat planları yapmaya zamanım kalmıyor, zaman bulup yapanları da Allah Islah Etsin diyorum, hem de iyi yönde, şu iki günlük dünyayı zehir eden insanlar gerçekten insan mılar acep ? tebdili kıyafet dolaşan şeytan olmasınlar, memleket karışık, ilişkiler karmaşık, egolar trafikte çarpışıyor,dert dert üstüne, “ben haklıyım” diyenler bangır bangır bağırmakta, gerçek haklıların sesi duyulmuyor, iyi neye göre iyi, kötü neye göre kötü …dünya dönerken yer çekimi kaybolmuş da insanlar boşluğa düşmemek için bir birinin üstüne düşüyor gibiyiz, geçer mi bugünler ? geçer diyor, bilenler, hissedenler, geçer de iz bırakır, izi kalır diye biliyorum ben de.
Yapcek bi şi yok, ben de iki günlük yazmışım, Hayat arsızı olarak kaldığımız yerden devam, cümleten günaydın diyorum, evrene bir miktar da pozitif enerji saldım, alırsanız, sefanız olsun, çarşambaya kadar idare edin, o zamana kadar “her şey daha güzel olsun” dileğiyle …

16 Aralık 2015

Bir yanda sıralı ölümler, yolcu ettiğimiz, analar babalar,hısım akrabalar, bir yanda sırasız ölümler, dul eşler, yetimler, öksüzler, bir yanda hayat bayram olurken, bir yanda evi barkı savaş yüzünden terk edenler,bildiğimiz gördüğümüz memleket halleri, bilip görmediğimiz gizli memleket halleri, zorun ötesinde sanki bu günler, acıyı paylaşmak biraz havada kalıyor, “Bana damdan düşeni getirin” diyen hoca misali, hayat devam ettirebilenler açısından devam ediyor, bugünlerde şu cümleyi bile yazmak kaç kere yutkunmak istiyor, “dün dünde kaldı bugüne bakmak lazım” diyorum “vakıtları yakalamak” açısından, bir şekilde aklımızı oyalıyoruz işte gönlümüzle birlikte, sevgili günlüğe dünden kalanların kayıtları :
Sabah kız ile yola koyuldum, istikamet Hisarüstü Boğaziçi Üniversitesi, öğrenci velisi olduğum doğrudur, veli toplantısı değil ama benimki, Dünden Yarına Nazım Hikmet Sempozyumu, ölmeden bir şeyler daha öğrenmek için çabalar. Neyse işe, okula, özel işe gidenler arasına karıştım, sırtımda en az üç kişi ile seyahata başladım, Cevizlibağ’dan önce de yaşıma hürmeten değil ama oturdum, Gayrettepe’den metro, Bi daha metro, bu metro yeni ama zengin metrosu benimde ilk siftahım, aktarma felan yok, direk basıyon akbili, renkli florasan ışıklı, yuvarlak tavanlı koridorlarda, hatta tenha bile, yürürken kendimi sahne için ismi okunan tavşan kız zannettim o derece yani :)))) Terminal farklı dizayn, yuvarlak bekleme koltukları, metal ama renkli, yolcu giyim kuşam, okunacak dergiler, silip süpüren görevli, makinede su, çikolata, yolculuk başlarken, duracağı üç istasyonu sayan, “iyi bir gün” dileyen vatman, boş koltuklar, huzur, huzur, huzur … insan arada kıyıp akbiline binmeli, valla, rüya gibi, ondan sonra ve önce metrobüs insanı ruh hastası eder kiiii neyse genel yolcusu zaten, metrobüsten geçmiyor, çarşıya gidip gelen üst tabaka dermişim :)))) Fakaaaat bir kusuru var, devamlı var mı bilmiyorum ama leeeeeeş gibi sidik kokuyor, tuvalet yapmayı unuttular da personel raylara mı hacet görüyor, yoksa bir yeri deldiler de devamlı sızıyor mu bilemedim, ama kokuyor, Kadir Abi şehrin altını oyuyor, üstünü yükseltiyor. Son olarak tarihi yarım ada için çıkan çekme kat iznini çok yerinde buluyorum, o çekme katlara yapılan bir restaurantta ay ışığı altında dönen döner kokusu ile led ışıklı tarihi binalara yakın yakın havadan bakmak, turistler için müthiş bir deneyim olacaktır, diyorum, üzülerek ama, kim takar bizi, iMaksat turist gelsin, gelsin de bitli bitsiz fark etmez.
Biraz da bahçede kaybolduktan sonra salona ulaştım, ilk konuşmacının yarısına yetiştim. Sempozyumlar çok bilenlerin, yeni bir şeyler daha bilip onları paylaşmaları için var, bildiklerini okumak yerine anlatmak amaca daha uygun, bi de yazdıklarını okumya zaman yetmeyince, “şurasını, burasını atlıyorum ” demek gayri ciddi oluyor, ammaaa oluyor. Beş oturumun üçüne katıldık, Yıldız, Mühendis Edebiyatçı Murat Gülsoy idi, kendisi de hocam olur , Bir iki çift laf etme fırsatı da buldum, Nazım’ı anladığımızı zannettiğimizi anladık, anlamışız ama eksik anlamışız, yalnız şiir değil, sinema tiyatro, felsefe ile tasavvufa ilgi alaka, onlara şiirsel çakma, ikinci yenileri anmama, Yahya Kemal eziyetleri, Orhan Veli’yi sonradan sevme, etkisi altında kaldığı yazarlar, etrafını saran kadınlar, anne ile ilişki,siyasal kimliği … bir sürü aklımda kalan şey oldu,Jokond ile Si-Ya-U adlı eser inceleme altında idi, ilk kez duydum ve müthiş bir şey yazılmış, yıllarca önce bu eserle Kürk Mantolu Madonna’ya bağlanılıyor,Vakıt niye vakit değil onu bile öğrendik,Edebiyatın yaşamla, umutla ve gelecekle olan ilişkisini kurmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. (Alıntı) Aynen katılıyorum, hep daha çok okumak, daha çok yazmak, daha çok öğrenmek, yeteri kadar konuşmak istiyorum.
Bu bilgilenmenin bedeli olarak akşam sızdım, dinlenmiş kalktım çok şükür, zaten Allah iç ağrısı vermesin, yerini bildiğimiz ağrılar gelip geçiyor, içimiz ağrırken sinyali doğru düzgün alamayız ki, sinyalsız ağrılar, yeri belirsiz eşyalar gibidir, varlığı bilinen, ele gelmeyen eşyalar gibi.
Haftayı da ayı da ortaladık, günler gelip geçiyor,zaman geçerken biz zamanın içinden mi geçiyoruz, zaman mı üstümüzden geçiyor belli değil, bir geçen bir kalan var da hangisi diğerinden evla bilemedim, Bir günaydın demek gerek, bi de elimizden geldiğince yaşamak gerek bunları biliyorum ama bi de bugün “Saman Sarısı” nı bi okuyalım, iyi gelecek hepimize, inşallah

17 Aralık 2015

Kalktım pencereyi açtım, hafif yağmur var, toprak kokusu gelir gibi oldu burnuma, kendime kahve koydum, filtre olanından, o olurken çamaşır makinesini çalıştırdım, sonra yerime gelip, bilgisayarımı açtım, Beethoven’ın 245. doğum günü imiş, baş yapıtlarını düzenlemesine yardım ettim smile ifade simgesiOdanın içine doluverdi, müzikle gelenler, hayat da yazılmış müzik parçaları gibi olsa, başımıza gelenler notalar olsa, her halimize bir şarkı, sonra onları ara ara dinlesek de dinlerken içimiz daralmasa, dinlediklerimizi bilsek felan fistan işte. Müzik, resim, edebiyat, sinema, tiyatro … güzel şeyler. Ruhu besleyen, kalp gözünü açan şeyler de her şeyin bi kötüsü var ama, kötülerin krallığında devrim hayali kuranlardanız bugünlerde, ne ara bu hale geldik, kesintisiz iktidar ve istikrar var iken, %50 hiç desteğini çekmemişken nasıl olduk böyle, kabahat kimde ? Cehaletin güzel bir şey olduğuna inanıyorum, aklına uygun iki cümle duyan insanlar destan yazıyor, insan bir şeyi savunurken, doğruluğundan emin iken her tür gelebilecek soruya cevap verebilmeli. Biz de soru yok, olan sorunun cevabı yok, muhakeme hiç yok. sesini yükselten, bağrına yumruk atan, efelenen kazanıyor. Biz de adet böyledir, menfaatlerimizi gücü ile koruyanların, bizi düze çıkaranların arkasına sürü oluyoruz. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, minareyi çalan kılıfını hazırlar, rabbena hep bana, çalıyor ama çalışıyor …” bu cümlelerden yürüyoruz, bakalım yol nerede bitecek, tahminlerim var, elbet.
Dünden toplatılan kitap haberleri var, Kentsel dönüşümün nasıl müteahhit rantına dönüştüğü ile ilgili bir program dinledim, yemek yaparken, İstanbul 2025 de 25 milyon olurmuş, 60 yıldır iç göç durmamış, Fikirtepe projesi çarşafa dolanmış, yapılan binalar göğe yükselirken aşağılarda gidip gelecek yol kalmamış ki bunu ben de görüyorum, metroya, metrobüse 5 dakika diye satılan evler var ya onlar ulaşımı kilitliyor çünkü metroya metrobüse binemiyorsun, binenlerde zaten o evlerin ahçısı, işçisi trilyonluk evde oturup da holdinge akbil ile gidecek değil patron adam :))))
Şu sıralar çarşı işlerim oluyor, kısa kısa gidip gelirken bir servis radyosundan aklımda kalan şarkı sözleri ile hayata bağlanalım ve bakalım ne anlıyoruz :))))
“Şu dağlarda daş kalmadı,
gözlerimde yaş kalmadı, seni sevdim seveli,
yarılmadık baş kalmadı …” Bu kadar, hayata basit ve ritm sazları eşliğinde bakıcan, bir gün adalet sana lazım olana kadar keyfini bozma modeli favori .
Gelmiş olanların geçmiş olabilmesi umudu ile günaydın

18 Aralık 2015

Mevsim havaları olmasa da uzun geceleri tutturuyor, en uzun geceye bir şey kalmadı, yoğun karanlıklarla geçecek kış, hayat şartlarından da yeterli desteği görüyor, “heeeep karanlık, heeeep karanlık, yeteeeer, yeteeer artııııık !!!” seviyelerine bi şi kalmadı derkeeeeen, mutluluk oyunlarına devam, anlık, günlük, ömürlük çalışmalarımız var, inşallah :)))
Dün facebook testleri yaptım, atalarım Aztek’lerden, yangında evimden ilk kurtaracağım eşya kameram, Jennifer Aniston bana benziyor, yeni yılda günde en az bir selfi çekmem gerek, saraylı olduğumu bildi facebook, gerçi kraliyet diye ifade etmiş ama olsun, ben mesajı aldım, kızımla beraber kıkırdadık, yapıyorum, sonuçları okuyorum, o da eli gözü meşgul “doğru aşkım, aaaaa bilmiş aşkım, ne diyorsun aşkım” cümleleri ile muhabbetime ortak oldu, sonra da geç vakit puding yedik ama ben içine çubuk kraker de batırınca benimki sağlıklı olmadı, vicdan azabı kabus olarak gece uykumu böldü :)))))
Eskiden beri çarşı işlerini ben yaparım genel olanları yani, çamaşır, terlik, mutfak eşyası, temizlik malzemesi, kozmetik … genel ihtiyaçlar için annem görevi bana verirdi, belki inanmayacaksınız ama sevmem çarşı gezmeyi, ne için gidersem onu en uygun yerden alır gelirim, karar vermem de kolay olur, isabetli olur, yani annemgilden alıştım, evlenince ama kocayı, çoluğu çocuğu tepe tırnak giydirenlerden olmadım, bağımlılık sevmem zati, ama gerekli zamanlarda gerekli şeyleri alıyorum, hediye severim, hatta ihtiyaca yönelik hediye daha çok severim, hediyenin verdiği mutluluğu çok severim, hisleri ifade eden bakışların hastasıyım, dün bir fasıl daha iş gördüm, geçen günkü servise denk geldim, bi de yağmur yağıyor kiii, binince ortalarda yer bulup sindim, adam bu sefer de “bu havada nereye, ne işin var AVM de?” demesin diye, ama beni tanıdı hazar, servisi sinema kapısında boşalttı, dönüşte yine aynı adam :))))) “gözünü toprak doyursun !!!!” diye sözleri olan şarkı çalarken poşetlerimi birbirinin içine tıkıştırdım :)))))) En az bir kez daha görüşecek gibiyiz, bu yıl içinde
Bugün görevi ablamdan aldım, Bakırköy Capacity’de dar gelirli ailelerin çocuklar için bir dilek ağacı kurulmuş, bir çocuğun yeni yıl hayaline dokunacaz inşallah, 170 çocuk, kimi kırmızı kaban, kimi spor ayakkabı, kimi tablet, kimi bisiklet, kimi emzikli bebek … bakıcam artık gücümün yettiği kadar, bacımla izi kalacak bir mutluluk sebebi olmak için görevliyim.
Çocuklar ; istekleri basit, duyguları temiz, dünyası sınırlı, sevgi, koruma ihtiyaçlı … çocuklar. Dünyanın her yerinde sömürülen, istismar edilen, hemen büyümek zorunda kalan çocuklar, ailenin aynası, geleceğimiz olan çocuklar. Ne yapayalnız bırakılmalı ne de sırtına yapışmalı, ince bir ayar var arada, hayat yolunda yolculuğu başladığı anda güven duyabilmeli, sevmeli, sevilmeli, insan olma kriterleri adım adım verilmeli kiii sonra o da başka çocuklar büyütebilsin, pek moda bir cümle başlangıçıdır; “içimizdeki çocuk …” işte o içimizde kalan, duran çocuk hayatta yaptığımız iyi kötü işlerin sebebi, nedeni .
kesmem gerek, kızı kaldırıp doyuracam, tabii ki de geç kalacak, kapıdan itercesine yolculayacam, yemek yapacam, öğleden sonra apartmanda günüm var, hee paralı :))) ona yetişecem, hafta sonu da geldi, çoooook işim var benim , başaracam hepsini inşallah :)))
Hepimizin birinin mutluluk sebebi olması, verdiğimiz mutluluktan kat kat verim almamız, tekrarlama isteği duymamız, çocukları güldüren, sevindirenlerden olmamız dileğiyle, cümleten günaydın

20 Aralık 2015

Hava nasıl olursa olsun kendi havamın selameti için kalkar kalkmaz pencereyi bi açarım, kafamı uzatır, havayı koklarım, “kul yazar, kader gülermiş” bilinci ile günü kafamda bir evirip çevirip planlarım, herrrr sabah yaparım, yapabildiğim için de şükür ederim, bir çok şeye.
Tatil sayılan bir pazar sabahı ammaaaa annelere değil, Veli toplantısı var, velisi sayıldığım yaşı tutan tek çocuk kızım var, onun da toplantılardan sonra evde çarpılacak hali yok, E-Okul’a bakıyorum, zaten anlatır her şeyi, ne kadar çalıştığını, müfredatın halini, öğrenci seviyesini, öğretmen kapasitesini biliyorum, durum ortada iken boşa zaman harcamalara gerek yok, “benim kızım, bana benzer, bildiğini okur, bilmediklerini de okur ama kaynağı nasıl temin ettiği önemli” :)))) Özet budur, hayırlısı diyoruz, bu aralar bir de kütüphane modası çıktı, millet ders çalışmaya oraya gidiyor, bu hafta ben de gidicem, bölge kütüphanesine bi bakayım bakalım, nedir orayı popüler yapan, aaaaah aaaaah çocuklar elimizdeki son çocuklar, son kuşlar gibi … bu da çok dramatik oldu ama çocuklar kuş gibi olsunlar, kendi kanatları ile isteyerek uçsunlar, doğru yerlere konsunlar, taşa sapana gelmesinler, kendilerini kediye kaptırmasınlar, guguk kuşu olmasınlar ama.
hareketli bir hafta sonu geçiriyorum, çarşı pazar, ağrılar sızılar kiiii “çok geziyorsun !!!!” diyenler kına alıp ellerinde tutsunlar, sağ ayak bileğim, sol dizim geçen hafta çok sıkıntılı idi, bu sabah daha iyi hissediyorum kendimi amma biliyorum ki “Başından bir şey geçen şeyler, hiç bir zaman eski şey olmaz, sadece iz sahibi olur, izler sahibi olmak da iyi bi şi değildir”
Cuma günü dilek ağacını buldum, çocuklar yaşlarına, cinsiyetlerine göre, isteklerine göre sıralanmış, isteği yapıp, teslim ediyorsun, 30 Aaralıkda verilecekmiş, genellikle eşofman, oyuncak ve ayakkabı istemişler, iki dilekleri var, biri olmazsa biri olsun diye, biz üç kardeşiz, üç kardeş seçtim, bir kız, iki erkek, dileklerini yerine getirdik, inşallah bir mutluluk sebebi oluruz, imkanınız var ise tavsiye ederim, Bakırköy Capacity de etkinlik. Sonra yollar boyunca duraklarda dizilmiş mendilci çocuklara ağladım, onların kayık hayatlarına, kayıp çocukluklarına, sebeplerine, sonuçlarına … hayat böyle işte gidecek bir ev, içecek bir çorba … bazıları için çok sıradan sayılsa bile bir çokları için mutluluk kaynağı. Bu akşam Kanal D de “Çocuklar size söylüyoruz, Büyükler siz anlayın ” diye TEGEV’in yardım programı var, SMS ile katılalım inşallah, bir çocuk gülerse, bin çiçek açar.
Dün bacımla bir de tiyatro yaptık, Fatih Reşat Nuri Sahnesi, sonsuz öykü, insanın içini bayıltan bir oyun, karanlık bir tiyatro, hala tadilatta, koltuklarda örtüler, patlamış ampuller, çalışmayan çay kahve makinesi, iki saat süren bir oyun, oyuncular çooook çooook iyi amma o kadar, “şu şehri bana verseler !!!!” diyorum, hem de içten diyorum, kültürden sanata, ulaşımdan, çevre düzenine … bir çok aksayan ve plansız işleyen şey var kiiiii eminim konu ile ilgili en az beş kişi vardır, büyük baş olarak, fakat durum “it ite , it kuruğuna” olduğu için sistem işlemiyor, sistem işi bileni değil, torpili olanı işe al sistemi olduğundan hazar. Misal bir durakta beklerken aynı yere 20 tane otobüs geçerse yolcuyu dağıtmaz, bir noktaya yığarsın, yani daha uzağa gidecekleri, şu sıra bunu gözlemliyorum, metrobüs duraklarında, ama belediyeler kışa hazır,tuz çuvalları her iki duraktan birine yığılmış vaziyette, zincirlikuyu tepeleme tuz, Kış şartlarından anladığımız budur !!!! Hayat içine tükürenlerin günden güne sayı olarak artmasına rağmen devam ediyor, cümleten günaydın, bi çay koyalım bakalım da hayata çay bardağının gerisinden bakalım, çayın hep bi faydası olur

21 Aralık 2015

Şöyle bir etrafa baktığımda dışarısı sisli puslu içerisi bir parti sonrası gibi. Tüm çekmeceler, dolaplar içini boşaltmış, eşyalar yerlerinden ayrılmış, dolaşıma çıkmış, dönememiş, banyo ve mutfak zor günler geçiriyorlarmış gibi … yani annemin deyimi ile para kadar derli toplu bir yer yok. “Bunlar yaşanmışlık izleri” diye kendimi teselli edicem mecbur.
Genel takvime bakınca ; en kısa gün, en uzun gece, pazartesi bi de, özel takvime gelince ; biz bu gün de gelin kaynana birer oğlan doğurup insanlığın hizmetine sunmuşuz, hatta kayınvalidenin doğurduğu oğlanı ben kapmış, bu gün de nişanlamışım :))))))
Yani bugün eşim ile iki nolu oğlumun doğum günü, bi de nişan günümüz ki onu pek anma fırsatımız olmuyor, çünkü sekiz gün sonra da evlenme yıl dönümümüz, Yalnız nişan ertesi Boğazda bir tavernaya gitmiş idik, gençler olarak, orada Erol Büyükburç sahne alıyor idi, ondan önce de Ahmet kaya program bitince sohbet etmiş idik, o anları zaman zaman anıyoruz bir de nişan resminden on kişi eksildi, tavarne kapandı, solistler öldü,onları da anıyoruz tabi ki. Hayat acı, tatlı soslu, yine de yenecek kıvamı buluyoruz işte.
Malum hafta başı, “iyi kiii doğdun !!!” halleri var,çocuklara parti yapmayı bıraktık artık, ev süslemeler, kapıya parti bu evde yazıları asmalar, hazırlanmış masalar … geriye kalan cinnet geçirmiş ev hali bitti, şimdi herkes özel arkadaşları ile evden uzakta kutluyor, eşimi de gelince tüm kutlamalarla birleştirip evcek kutlayacağız, inşallah. şimdilik whatsup sağ olsun, hareketli semboller filan :))))
Kuzum bu sabah evde, uyuyor, kalkınca öper severim, kendi güzel, huyu güzeldir, kuşumun, babadan izler taşır, anneden daha çok iz taşır, araştırmacı ruhlu olup bilmediği bir şeyi illa ki araştırır ama kayıp terliklerini araştırmaz, hatta nerde çıkardığını bile hatırlamaz, daima çekmecenin en üstünden giyinir, midesine düşkündür, interneti iyi kullanır, hatta telefonumun arızasını bu yolla bulup, tamirine sebep oldu :))),insani değerlere sahip, merhametli ve sahipli olup, hayır ve evetleri çok nettir
insan evladı söz konusu olunca konuyu toplayamıyor, fakaaaat okula yollanacak, kahvaltı hazırlanacak başka bir evlat daha var, tüm evlatlar ilgi ve alakaya muhtaç, annenin kalbinde tüm evlatlara geniş yerler var, hatta anne kalbi tüm çocuklara titrer, kendinin olsun olmasın, Hafta sonu haber, teber almadım dünyadan, radyonun kulağını bükelim bakalım, kim nerede, ne yapmış bilelim, İsrail gazı yola çıkmış mı ? bakalım, bu arada doğal gazda verim yok, en iyi yemek yaparken anlaşılıyor, giren aynı gaz, dağıtılan günden güne artınca sonuç normal de anlayan, kaç kişiyiz acaba ? sadece doğal olanını değil havaya salınan gazları anlayan kaç kişiyiz ?
Cümleten günaydın, iyi bir hafta olsun, artık iyinin sınırlarını nereye çekti isek …

22 Aralık 2015

Bir ülke bir ülkeye ;”Son zamanlar yaptıklarıma bakma ne olursun,
Benim aklım başımda değil,
sana söylediklerimi kafana takma ne olursun,
onlar ipe sapa gelir şeyler değil” hadi dost olalım, “beni böyle çaresiz, beni böyle derbeder ortalarda bırakma”, der “seni sevmiyorum, dedim yalandı” diye ekler ellerinde çiçeklerle anlaşmaya gider mi, gider !!!! Dostluk yap boz tahtası değildir, ammaaaa ülkelerin dostluklarının içeriği “menfaat yelpazesinde yan yana yellenelim” dir. Bu konu da başka sözüm yok, her şeyi anlıyorum da anlatamıyorum, hallerindeyim, zaten radyo kanalını da değiştirdim, bol şarkı türkü, nabza göre yorumlar, gerçi onları kafama takmıyorum, takılmıyorum, her şeyi ince düşünmeye layık değil, ama dünden aklımda kaldı ; Bir anket sonuçları demiş kiiii, “17-24 Aralık bir darbe girişimidir”, %76 felan diyenler de, bunu böyle diyenler, böyle düşünenler için yapcek bi şi yok, inananlar inanmayanları katledecek artık. pardon ikna edecek, bir asabiyet hali var üstümde, bir yere bağlamayacağım, şartlar çok yönlü.
Mutfak balkonumum altındaki sokak lambasının üstüne bir martı geliyor, dün uzun uzuuun bakıştık, hatta göz teması da kurmuş olabiliriz, bakınca tavuk kadar var, insan uçamayacağını bile düşünüyor, denize uzak değiliz ama, yine de içlerde bu kadar martı, düşündürücü, kıyıda balık kalmadı, simit atanlar Ada’ya gidenler, bunlar aç olanlar, sanırım çöplerle ve küçük kuşlarla besleniyorlar, terasında kemik bulan bir arkadaş demişti. geçen Mecidiyeköy’de iken bir baktım, beş altı tanesi karşı çatıya dizilmiş, bana bakıyor, yemek yapıyordum, onlara bir sofra kurasım geldi, Belki de bu martılar çatıdan çatıya uçarak kıyıdan göç eden, şehirleşen mülteci martılar. Sonra bu hayata alışıyorlar, biliriz ki “alışkanlık, betermiş hepsinden ” bu yüzden alışkanlıklara esir düşünlerin alışkın olmasak bile esiri oluyoruz. Esaret gönüllü olunca bıkana kadar, taaaaak edene kadar dayanıyoruz, bittiğinde biz de bitmiş oluyoruz, sonra yeni başlangıçlar arıyoruz, “altı enkaz, üstü yeniliğe açık” hayat alanlarına inşaat yapılmak isteniyor, bu sabah aklıma Bosna’ya savaşmaya gitmek isteyen bir arkadaş geldi. (belki de gitti) Hayatla baş edemeyecek durumda idi, aklınca iz bırakacak bir ölüm seçti, insanların ölümü değil, yaşattıkları iz bırakmalı. Her durumda bir uzlaşma yolu olmalı, ama bakıyoruz, tarihin yapraklarını çeviriyoruz, aykırı fikirlerin insanları toprağa gömülmüş, “ne diyon, birader?, ne istiyonuz ?” diye soran yok, kafada soru yok ise, sormadan söyleyeni de dinleyen yok.
Bilmem, ne olacak hallerimiz, Güneşin doğudan doğmaz ise batıdan batmaz, güneş ülkeyi dolanmaz diyorlar, Tüm karanlıkların aydınlığa çıkması, karartma sebebi olanların layığını bulması dileğiyle günaydın, Hayırlı kandiller olsun, Ramazana altı ay kaldı, bakalım günler ne gösterecek …

23 Aralık 2015

Ağaçlar çıplak kalınca görüş açım genişledi, sabah sabah hayatın akışını görüyorum penceremden, gerçi görmeden de bildiğim şeyler var, benim, kalp gözüm devamlı açık dermişim :))) Isı farkından yerler yaş oluyor, karanlıkta yağmur yağmış gibi dursa da aydınlanınca arabaların üstünden anlayıp, çiğ düşmüş diyoruz, bilimsel olarak “hıııım gece ve gündüz ısı farklarından zahir” açıklama getiriyoruz, “ruz” çünkü ben ve iç seslerim kalabalığız, sabah, akşam iç seslerim muhabbet halindedir ama baskı yok, sahibine saygılı sesler benimkiler.
sabahın aciliyet gerektiren görevlerini tamamladım, kendime ikisi bir arada yapıp kenarına da bir kandil simidi koydum, simit en sevdiğim benim, sokaklarda çok kalırsam illa ki yerim, dün de paketi bir ondan bir bundan, aman kalanlar eşit olsun …derken epey bi yemişim, kalanlar bugüne, kulağım radyoda dinliyorum ; katar memleketi önüne katmış, valla, Finansbank da gitmiş, Boyner, Dijitürk, BMC … parti parti kısmen, tümden gidiyor, bi de yalı aldıydı bunlar, Hoca Efendi’nin üstü kırmızı ile çizilmiş, hey gidi günler heeeeey !!!, Bermuda Şeytan Üçgeni yine gündeme gelmiş, vaktiyle ne kitaplar okuduk biz konu ile ilgili, hatta film bile izledik, efsane kayıplar. En son manyetik alan yutuyora bağlandıydı, şimdi ilgi alanımda başka kayıplar var, yaşanacak günlerimizi kaybediyoruz, yaşama sevincimiz can çekişiyor, kayıplar zayi ilanına döndü, hani eskiden vardı ya, “kayıptır ama hükümsüzdür” yani bulunmasa da olur, yerine yenisi koyacağız, inanmak zor ama her şeyin yerine yenisi konuluyor, nasıl arsız bir varlık insanlık, arsızlığın da sınırları yokmuş. Bu arada esas flaş haber İsrail ve Türkiye buluşması, anlaşması iki yalnızın bir araya gelmesi imiş, yorumlamıyorum artık. ortadoğunun yalnızları hazar, dün bir Cezayir filmi seyir ettim, bir ülke bir başka bir ülkenin topraklarında ne arar ?, aradığını kimler bulur, sofra zengin ise hesap kime kalır ? Filmin adı “İnsanlıktan Uzakta” idi zaten, kayıp insanlıklar …
Sahilde Kafka’yı okuyorum, sanırsam ben Murakami’yi çok sevdim, o da ne güzel sahnedir, Çalıkuşu’ndan Feride’nin Kamuran’ı söylettiği sahne “ben Gülbeşeker’i çok sevdim !!!” Sevip de diyemediklerimiz ile deyip de aslında sevmediklerimizin arenası bu dünya. Memlekete bir şarkı gönderelim de bitirelim ;
“Bu sefer dönüş olmayacak,
Bilki yanına da kalmayacak,
Yetmedi gücüm, sana son sözüm,
öptüm acımayacak …” güç yetiremediklerimize gelsin, sonunda olacaklar canlarını yakacak ama biz önden öptük, acımayacak, “hiiiç acımadı kii” bu da yürekli yalanlardandır, haydin Günaydın

25 Aralık 2015

Bir Ayvansaray Balat Fener yorgunu olarak yatıp ağrı delikli uykumdan uyanıp camı açtığımda ilk kömür kokusu ile karşılaştım, tabii ki de bir “fahriye Abla” şiiri aklıma düştü, Bıraktık, geçmiş günleri hatırladık, hatırda kalan şeyler değişmezmiş zamanla ama değişen bakış açıları var, geçmişe tekrar tekrar baktıkça görmediklerimizi görüyoruz, dünkü gezi de aynen öyle oldu, yol boyu bakıp da görmediklerimizle, içeride kalıp da bilmediklerimizi öğrendim, geleceğin rehber öğrencileri arasına “bir çeşit öğrenci” olarak karışaraktan. Ayvansaray Kara Surlarını dibinden başladık, sur iiçinde yerleşim yerleri, türbeler var, hem de Sahabe, Ensar türbeleri, türbelerin avlusunda ikaz levhaları var ; “Avluda mangal yapmak yasaktır”,” çeşmeden araba yıkamak için su almayınız”, “gülleri koparmayınız” bu çok basit gibi görünen, söylenmeden uygulanması gereken kuralları illa ki birinin bize yazı veye sözle hatırlatması gerek, maalesef, kiliseli ayazmalar, ilginç camiler, türbeler,kiliseler, sinagoglar ile devam ediyor, Ayrıntı yazmıyoruz, Fener-Balat-Ayvansaray/ Ahmet Faik Ozbilge kitabını okuyun,olmadı benim gibi yazarın yazdıklarını anlattığı gezilerine gidin :))) Valla hiiiiiç pişman olmazsanız, yol üstünde ne yenir, ne içilir, ne satılır … hepsi gezilere dahil, küçük küçük bilgiler akılda büyük kalıyor, mesela çıfıt yahudi demekmiş, çıfıt çarşısı da bağrış çağrış pazarlık sesleri yükselen renkli yahudi çarşısı, Kıpti deyince hep çingene aklımıza gelir de Mısırlı demekmiş aslında, yahudi evlerinde yani kalanlarda hep işaret var, yıldız, gemi … 6-7 Eylül kepazeliğinden sonra ay yıldız eklenmiş evlere “eeey dünyalı dostuz biz” anlamında, İsmail Ağa cemaati ile Patrikhane’yi Mesnevihane ayırıyor, “ne olursan gel !!!” dercesine, o her yerden görünen kırmızı tuğlalı bina da lise aslında ama o niyetle yapılmamış sanki :)))) Binanın rengine uygun isimli Kanlı Meryem Kilisesi bitişik komşu, kiliseler ikonalarla süslü, ikonalar gümüş bezeli, koltukların şekli, tepede kadınlar mahvili, tütsü kokusu, noel zamanı, kadersiz Bulgar Kilisesi, düzenlenmiş Agora Meyhanesi (şarkı İzmir’in malı). köfte tercihli işkembe molası, Mahkeme altı sokağında çay içmeler, poğacayı karşıdaki pastaneden alıp gelmeler, son yahudi son doktor, Kantemir sarayı çay bahçesi şimdi, “flört haramdır !!!” Tevkii Cafer Merdivenlerini tırmanırken duvar yazısı, Kapısı sıkıca örtülü sinagoglar,şimdilerde iyi para eden Balat Evleri, şehrin en dik yokuşu, sancaktar yokuşu, sancak hız alsın diye mi bilmem, kaptırdın mı duramıyorsun inerken, çıkan arabaya da mecbur yol veriyorsun o da duramıyor çıkarken, o derece yani :)))
Yani demem o ki gezmek, gezerken bilgilenmek, bilgiyi paylaşmak güzel şey. malum dünya fani, ölüm ani, giderken bir şey götüremiyoruz ammaaa gitmeden bir şeyler bırakma şansımız var, “beni iyi hatırlayın !!!” güzel bir tema ama üstüne çalışmak lazım,Dünü güzel hatırlanacaklar arasına yazdık, Ahmet Hocam sağ olun, var olun, yazın, çizin anlatın , tadına doyulmuyor valla ❤ Cümleten günaydın, hepimiz öğrenciyiz hayat okulunda …

26 Aralık 2015

 

Şimdilerde anne baba olmak kolay değil, madden, manen
biyolojik olarak çaba istiyor, anne baba olmakla da bitmiyor, bir kere herkes annesinden babasından daha iyi bir anne baba olmak istiyor, kendine çıkan zorlukları da demeyelim de fikir ayrılıkları filan daha yakışıklı duruyor,Heee işte onları aşarak çocuğun önüne hazır ediyor. Fakaaaaat hayat çoook zalim ve fesat insan kısmını bölmeye ayırmaya pek hevesli, ortaya yeniden bilinmedik bir konu koyuyor, anne baba arkada yavru önde bir koşma kovalama durumu ortaya çıkıyor, geleceğin anne babası konuyu düzeltilecekler listesine alıyor.
Çocuk ruhu dediğin derinliği kestirilemeyen, yüzme bilmek yetmeyen, sınırları sudan bir okyanus, boğulmuyoruz da topraklarımıza katamıyoruz, biri suda biri karada zaten illa ki bir ayrılık oluyor da biraz gayret biraz çaba bir liman da olsa da bir fırtınaya kadar geçici kalıcı sulhlar yapıyoruz. Eeeee hayat çatışmalarla beslenir, doğru ve yanlış çarpışarak ayrılır. Hayat da ne zengin bir kelime tarif üstüne tarif kaldırıyor :))))
Evde final zamanı çocuklar ders çalışıyor, hafif bir hastalık pozisyonu oldu onu dün telafi ettik, anne dünkü programı tedavi gerekçesi ile erteledi, fakat anne de program bitmez, seviyor, seviliyor, herkeslere yetişmeye gayret ediyor, annelikten emekli değil henüz eline bakan yavrular ev içi mecburi hizmetleri var, diz ve bilek problemi sürüyor, akşamları kırkpınarcılar gibi kremlenip bi de ağrı kesici yutuyor, seneye doktora gidecek inşallah, yırtık, sökük neyse tedavi olacak,  memleketin üzgünç halleri içimde devamlı kanayan yara, yazmasam da söylemesem de çoooook farkındayım, muhtarların başkanlığa destek vermesi ile yeni anayasayı ne zaman hallesek tamamen konu dışı ama gündem başı, bu dönen dünyada başımız dönerken yılın son hafta sonunda iyi şeyler olsun, bu sene aklımızda iyi kalsın diye bir çabam var da ne olur, nasıl olur onu bilemiyorum, bildiğim, yaşıyoruz madem hakkını verelim, önden bi çay içelim de kendimize gelelim, bize gelecek olanlara karşı bi hazırlık sayılır çay kii …Cümleten günaydın, nurlu ufukları görenlerden olalım inşallah (tabii kiii de yaşarken )

27 Aralık 2015

Uykum hafiftir, telefonun mesaj sesine uyandım, önce bir korkar gibi oldum, sonra “kötü haber olsa, mesaj olmaz ” dedim, o sırada uyanmam gereken sıkıntılı bir rüya görüyordum, “belki de bu buna sebeptir” dedim, saate baktım sabaha yakın, bir iki daha döndüm ama uykumu almışım, kalktım, pencere önüne gelince yan yana park etmiş beyaz arabaları bir an yağmış kar sandım, camı açtım, kuş sesi, gece ile sabah sınırda vedalaşırken kuş sesi, göç etmeyen kuşların sesi, sonra aklıma “çobanaldatan kuşu” geldi, yerlere yuva yapan, geceleri kelebekle avlanan, rengi ile gündüzleri ağaç kabuğunu anımsatan, ıslığa benzer ötüşü insan sesini andıran,serçeden az büyük, sizi fark edince yaralı gibi pat diye önünüze düşen, tam yaklaşırken havalanan, az öteye bir daha düşen, böylece sizi olanlara anlam veremeden peşine takıp sürükleyen bir kuş. Doğanın tahribatından dünya çapında sayıları azalmakta imiş, derler ki ; “çobanaldatan kuşu kurtla anlaşmıştır. yavrularını yememesi karşılığında çobanı sürüden uzaklatıracaktır. yaralı bir kuşmuş gibi davranarak çobanı sürüden uzaklaştırır.
çoban sürüden yeterli derecede uzaklaştığında yavrularının yanına döner. tabiki kurtda sürüye dalar.
çoban sürüsünün başına döndüğünde gördüğü manzara karşısında şok olur. küçücük bir kuşun peşinden giderek sürünün perişan olmasına yol açmıştır. köyde bunu kimseye anlatamayacağı için intahar eder.
kurt sürüden geriye ne sağlam kalmışsa hepsini öldürür.çoban aldatan kuşu ise yuvasında, yavrularının yanında, kurtun yavrularını yememesi için yeni çobanlar bekler.
oysa kurt asla çobanaldatan kuşunun yavrularının peşinde değildir. o, çobanı altadacak birilerine ihtiyaç duyar.
çobanın zaaflarını bilir. acıma duygusunu kullanır. egosuna yenileceğini, küçücük bir kuşu yakalayamamanın ezikliğiyle peşinden gitme arzusunu kullanır. egosunun peşinden gideceğini bilir. bunları kurt yapamaz. bunu yapaçak olan çok küçük, sevimli, yaralı görünümlü bir kuştur.”
insanın hemen insanlarla bağlantı kurası geliyor, canlıların ortak özellikleri var, aldatmak, yaralamak, menfaatlerine uygun haraket etmek … tabii ki de insan duygu ve düşünceler konusunda çoooook gelişmiş, her türünü keşfedemiyorsun, ara sıra bir çobanaltanın ardına takılıyoruz, taaaa kiii anlam verene kadar, bi de anlam veremeyenler var kiii onların yedi düvele zararı var, biz onlara “ne anlıyor, ne de anlayana teslim oluyor” diyoruz.
Sabah sabah rüya tesiri ile böylemiyim bilemedim ama ben insanın aynaya bakanını, bakıp da kendini görenini severim,çok şükür böyle bir portföyümüz var.
Dün liyselilerle kaldığımız yerden devam faslı yaptık, ara ara toplanan bi kemik kadro var, tekrara düştüğümüz konular var, yeni açılan mevzular da var, herkes üretken, herkes gezgin, herkes hobili … olunca muhabbet bağından çıkası gelmiyor insanın, insanın en önemli özelliği zamanı iyi kullanabilme olmalı, iyi kullanınca her şeye yetiyor valla, mühim olan istemek ve karar vermek, arkası geliyor, hani “sen de çok geziyorsun” diyenler var ya sözüm onlara,gezmenin bir eğitim ve öğretim yanı olmalı, süslen püslen, lokantaya otur, gezmeleri bana göre gezme değil, içine illa ki bir şey katmalı, biraz gayret biraz çaba, olur valla :)))
Sözü çooook uzattığımız bir pazar sabahında, gün için plan program yapma hallerindeyim, ev içi aktif olmak niyetim de önce bi sosyalleşelim, cümleten günaydın

28 Aralık 2015

Bu hafta kış geliyormuş, hem de karlı kış. kar geliyor diye sevinemiyorum artık, hatta çoooook uzun zamandır, kar acıların üstüne yağıyor, bir çok kimsenin felaketi oluyor, henüz muasır medeniyet seviyesine gelmediğimiz için, kar yağışı için duraklara tuz yığan belediyelerimiz var, diğer tedbirler başımıza ne geldiğine bağlı olarak alınacak, 87 de hava 9 derece olacak dediler di de -5 ile eve döndü idik. Bu memleket ne olacak ben de çok merak ediyorum ve durumu kestiremiyorum, bir şey için özgürlük isteyenler başka özgürlükleri engelliyor, daha kılık kıyafetten öteye geçemedik, namaz durumlarını hiiiiiiiç açmıyorum, bombalan, içki içilen, ayakkabı ile girilen camilere girmiyorum bile, olduğumuz yerde sayma ve saydırma merakı yüzünden sadece çene, cahilden prim yapma … Herkes birbiri ile uğraşıyor, tehdit ediyor, gözlerini belertip, parmak sallıyor bunun adı ne oluyor ? Adını Demoookraaasiii koyduk.
Bugün yılın son pazartesisi, dün evi toparladım, yine herkes öğlene doğru dağıldı, silme, süpürme, çamaşır … zorunlu hareketler bitti, sonra sessiz ve temiz ev halini kaçırmayım dedim, On tane klasik müzik cdim var, 26 yıldır var,Arada dinlerim, Okurken bir yandan da kulağıma üflesinler dedim, çay yaptım, geyikli battaniyeye sarındım ve “Sahide Kafka” kitabımı bitirmeye niyet ettim, okurken bir baktım, klasik müzik ile ilgili bölümler geldi, Beethoven’den girip Haydn’ın dan çıktık okurken, adı geçen eserleri bulup dinlemem lazım, Bu arada Haydn maaşlı müzisyenmiş, diğerleri tarafından eziklenmiş,(Cd ler arasında yok, temin yoluna gidicem) hatta müzisyenler hizmetlilerle yemek yermiş, onlarda bir çeşit hizmetli sayıldığı için. François Truffau’ın iki filminin de adı geçti, “Piyanisti Vurun” u bulup izleyecem ama 400 Darbe filmini bilirim, hatta izledim de ama ona da bakıcam tekrar. 400 Darbe Fransızcada okulu kırmak anlamında bir deyim, filmin konusu da öyle. Neyse kitap okudukça okumak isteği uyandıran okundukça da ağırlık yapan bir roman idi, ufkumdan bir çizgi daha aydınlandı, Metafor, metafor, metafor … bir şeyin bir şeye benzetilmesi ama “gibi” denmemesi, bu tarzı yeni edinmeye başladım.
Çarşı pazar işlerim var,yoldan gelecekler var … büyütülmemesi gereken, sıradan gibi gözüken ama sıradışılık katılabilecek işlerim var, Bir yıl biterken, ne bitmesinde ne başlamasında heyecan var, yani ölmedik ama bir takım şeyler ölüyor içimizde, yine de şükür, tefekkür şemsiyesinde ilerleyeceğiz, inanmak, inançlı olmak ruha huzur veriyor, inancında sorgulanacak, cevapsız kalacak yanları var, olmalı da zaten ama gözü kapalı inananlar var ya onlar işi bozuyor, doğrular ve yanlışlar, her doğru bir gün yanlış, her yanlış bir gün doğru olabilir,ısrarcı olma hallerinde biz buna halk dilinde”tükürdüğünü yalama” diyoruz. Yutkunmak ile tükürmek arasında iyice düşünmek gerek.
Cümleten günaydın, iyi bir hafta olur inşallah.

29 Aralık 2015

Hava ne havası bilemedim. Hava ile çoook ilgiliyim, hem ruh sağlığımı etkiliyor, hem de işlerimi, beklentilerime endişe katıyor hava durumu. Aslında çok da takıntılı değilim, arada takılır ama takıldığım yerde sıkılır, ilerlemenin yollarını ararım. ben hafif meltemlerin adamıyım, illa ki bi rüzgar isterim ki havayı dağıtsın.
Bugün de sokak işlerim var, yarından itibaren yemekle ilgilenirim, inşallah diyorum, hepimizin bir araya geleceği bir gün olacak mı bilmiyorum, gençlerin kendi programları var, şimdilik kız yanımızda ammaaa o da seneye kalır mı bilmem :)))
Yıllar içinde öğrendim kiii ; Birini sevmek onu avuçlarının içine esir etmek değil, sevgiyi derecelendirmek, sevdiğim kadar seviliyor muyum diye merak etmek hiiiiç değil, sevgiyi beklentiye bağlamak, sevginin hesabını sormak da gerçekliği konusunda şüphe uyandırıyor, sitemin sevgi ile bir bağı olmamalı ama özlemek sevginin belirtisi, sevgi mesafe tanımıyor, şekil şartına bakmıyor, zamanla azalmıyor, en azından artmasa bile yerinde sayabiliyor :)))) Sevgi güzel şey, sevgi sevdiğini özgür bırakmak, kendin de özgür olmak, bir araya gelmelerin tadını çıkarmaktır.tutkuya dönerse ziyan olur, aşka dönerse “ölmek var dönmek yok” moduna girmese iyi olur.
Böylece diyorum kiiii çocuklar yerlerinde mutlu olsun, Bu anne tesellisi değil, gerçek, valla :)))
Haftanın kitabı ; “Venedik’te aşk, Varanasi’de ölüm/ Geoff Dyer, 2015 yılının okumazsak pişman olacağımız listesinden seçtim,İki su şehri, birii İtalya, Biri Hindistan, dünyanın en eski bienali Venedik ile konuya girdik, ilk sayfalarda erkeklerin saç boyaması ve yaşa bağlı diz ağrısı ile karşılaşmak hoş oldu :))) Dün biraz değişik haber kaynakları izledim, yazılar okudum, bildiklerimden mutlu değilim, ölüm haberleri izlemek çok acı, insanların uzlaşmak yerine bir birini yok etmeye gayret etmesi, ne yazık ki çağlar boyunca gelişme kaydetmemiş bir konu.
Gidip kızı kaldırayım, bu evden hiç bir öğrenci kahvaltı etmeden çıkamaaaaazzzzz, bazen lokmaları ağzına tıkmak zorunda kalıyorum, sinir oluyorum, o da bana “aşkım sinirlenme, seni ufaktan torun bakmaya alıştırıyorum” diyor, bu kıza cevap yetiştirmek için kendimi hızla eğitmem gerek :))))
Yılın son günleri, “bir onsekiz olsam” dan, “2000 yılına bi gelsek” e geldik, şimdi de burdayız, “kimler geldi kimler geçtiiiii, neler neler yaşadık” diye arada beyin fırtınası yaptığımız günler.
Cümleten günaydın

30 Aralık 2015

Kar yağmamış ama kara bulutlar dolanıyor, öncesi yağmur hazar, bölgeye yarınla birlikte 70-80 cm kar yağışı bekleniyormuş, Rusya üzerinden geliyormuş soğuk hava, dün akşam eve dönerken, baktım tuz torbaları açılmış, kar küreme araçları yollara dizilmeye başlamış , insanlar bir panik, bir telaşlı, bir kalabalık idi ki yollar, kendimi eve zor attım. Yol boyunca da yanımda ayakta duran gencin telefon konuşmasını dinledim. Oğlanın hattı kapalı imiş, birden açıldı, önce kim açtı araştırması yaptı, annesi, babası, ablası değil, sevgilisi imiş, sevgilisi daha önce de yapmış bu iyiliği, oğlan bedelini iyi bir yemekle ödeyecek, bu arada öğrenci oğlan yeni işe başlamış, part time olanlardan, kızın işi var, meslekleri aynı sanırsam, kızın telefonu niye açtırdığı belli, bir saat konuştular, oğlan inerken hala konuşuyorlardı, teşhisime göre yakında ayrılırlar, kız oğlanın telefon faturasını takip ediyor, oğlanda da girişimci ruhu yok, elektrik alınmış ama her an kesilebilir diyorum :)))) her şeyi çok bilirim ya :))))
Hayatımızda hem doğum günleri, hem ölüm günleri var. Doğum günlerinin en canlı şahidi anneler olsa da ölüm günleri daha geniş kapsamlı. Bugün babamın gittiği gün, akşama doğru ablamla telefonla konuşurken ölmüştü, ben başka bir şehirde idim, sonra geldim, Bu yazıyı yazarken sanki babam yanı başımdaki koltukta oturuyor da bana bakıyor , radyo da sevdiği şarkılar çalarken eşlik eden, çayını yudumlayan babam tane tane konuşması ile “Gülayşem ne yazıyorsun bakalım ?” der gibi.Anneler babalar gittiler, daha bir çok giden oldu, hatta “bir çok giden memnun ki yerinden, dönen yok seferinden” , öyle işte, haliyle gözüme yaşlar oturdu, bulanık görüyorum gayri. babamı hatırlamak burnumun direğini sızlattı, tam çocuklar ana babaları ile kanka olacak hale geliyorlar, tutup ölüyorlar, şimdi olsalar annem ve babamla konuşacak o kadar çok şey var ki, ne kadar büyüdüğümü göremeden öldüler, ben şimdi onlar gibiyim, huyum suyum benziyor, karşıma çıkan sorunlar benzer … daha bir çok şey var, bir kahve eşliğinde, bir cam önünde yakaladığımız sohbetler gelişemeden bitti, bu böyle, işte, hep böyle, belki de bir an önce büyüyelim diye gidiyorlar, büyümek sancılı, büyümekle kurtulamıyor insan çocukluktan, aaaah aaaaah kalbimize gömülü neler neler var, gün ışığı görmemiş, lafa söze dökülmemiş, güzellikler, acılar … neler neler
Böyle bir günde mutfak bana iyi gelecek, akşama Ankara’dan oğlum gelecek, inşallah, çalışalım bakalım.
Günaydın millet

31 Aralık 2015

Senenin son gününde geçmiş senelerin son günlerini şöyle bir gözden geçiriyorum, tabii ki de aklımda yer edenleri, yoksa yıl sayısı bir hayli oldu, tek tek hepsi nerdeeee
Beklenen kar yağdı, pencereden gördüğüm kadarı ile yollar açık, akşam çocukları tamam ettik, şimdi eşimi bekliyorum, akşama da ablamı inşallah, iGece yatamadık, dolayısı ile de kalkamadık, oğlan geç gelince bir gece yarısı sofrası yaptık, sonra mutfağı topladım, tencere tava, yemek boşaltma, sonra film seyreden çocuklara yetiştim, uykusu geleni yatırdım, “üstümü ört, bi de öp” ritüellerini yerine getirdim, tek başıma kalınca sabah anlatırım diye filmin sonunu getirdim, ortalığı topladım, klasik anne modeli olarak oğlanı beklerken uyumuşum, gözümü kapadım dizi, açtım aynı dizi, dersem bir ölçü olmaz, dizi 3.5 saat çünkü :))) onu uykudan sayınca, üstüne bi de kitap okudum, epey geç bir saatte gecenin ortasında sayılır yattım.
Bir yeni yıl mesajım var tabii ki de, öncelikle cümleten barış istiyorum, insanlar için, topraklar için, iç dünyamız için, sağlık da önemli, para ile mutluluk bir ölçüde bize bağlı. Aslında dilekler birbirine bağlı, biri diğerini getiriyor. Kinci değilim, hatta bu hafta iki kez vaktinde gelen ve beni evde bulan Yurt İçi Kargo’yu bile af ettim,Kırgınlıklarım baki ama her an aklımda değil, yolu intikama, laf çarpmaya çıkmıyor, beni yoran insanları bu yılda bırakmaya niyet ettim, asgari düzeyde ilişkiler, rastlaştıkça “merhaba, merhaba” zaten sayıları çok değil, hayatıma cetvelle çizilmiş gibi düzenler vermeye ihtiyacım yok, doğru çizgi üstünde az az her yöne esnemelere açığım, Gitmediğim yerlere gitmek, dün ile bugün arasında köprü kuran şeyler öğrenmek, okumak, yazmak … bu yıla ait dileklerim, kalabalıklardan çıkmak istiyorum, az insan, kaliteli insan favorim, sevdiklerim erkenden zamansız ölmesin istiyorum, Çocukların iyilik haberleri beni mutlu edecektir, buna kendiminkilerden başkaları da dahil, bu sene film festivallerinde daha çok film izlemek, daha çok tiyatroya gitmek, edebiyat panellerine misafir olmak da isterim, sergi, müze gezmek de tabii ki
Yani iyi günler görmek dileğim, iyi günler, mutlu günler demek, mutluluğu paylaşmak da çoğalmak demek,
Yani, “yeniden taşınır gibi, yeni bir yere alışır gibi, yeni doğmuş bebek gibi olursun diyenler haklı çıksa,, ayrı ayrı yarımlardan tamam olsak, mandalinalar tezgahta kokusu girse kanıma, beni uyandırsa, seni kandırsa, tümden sevgi dolsak …” Yeni bir yıl için güzel şarkı, aklımda kalanlarıyla, sevgi her şeyin anahtarı diyorum, yeni yılda anahtarımız olsun inşallah 🙂
Cümleten günaydın

EKİM BAŞI GÜNLÜKLERİ


12088300_10153763074573159_254711315359368950_n

Akşamı ettik, Ekimin yarısını geçtik. Fotograf Erdal Kocaman’dan, tema Saros’da akşam. Ömrümüzün geçen zamanlarına benzer akşamlar, olmuş bitmiş, olurun üstüne karanlık inmiş, bir durgunluk, bir sakinlik, belki geçici … akşam bir ara verme vakti, durup, dinlenip, soluklanıp düşünme molası, kötüler bunu plan ve programla geçirir, uyuyamazlar, iyiler ve tevekkül edenler, Konya’lıların deyimi ile “Akıttığı ile yata giderler” 🙂 diye salladık ama kafayı çok yormayanlar, ince hesap peşinde olmayanlar uyurlar, bir hastalıkları yoksa. Şimdi dizilerde filmlerde geçen zamanı anlatmak için hızlı çekim denizde gemiler gidiyor, ışıklar yanıp sönüyor, olayların üstünden zaman geçti mesajı veriliyor, ben de bir akşam mesajı yaptım, inceden, tükenen ömürlere gönderme cinsinden 🙂 Bakalım evin annesi Ekim başlarında neler yapmış …

01 Ekim 2015

Bir masal vardı ; fakir ayakkabıcı ve karısı ve de iyilik perileri, bu periler cüce idi, yada peri cücelerdi, akşamdan kalan her şeyi tamamlar, sabaha satılacak ayakkabılar raflarda olurdu, gerisini pek çıkaramadım, Kral müşteri mi oldu, prensese hediye mi yaptılar, bu ilişki sonsuza kadar sürdü mü, yoksa kibir ve şımarıklık yüklenip ceza olarak kayıp ettiler mi … oralar sis altında, ama sonunda illaki bir mesaj almışızdır, tabii kiii de mesajda değilim, “Ben mesaj almam, bizzat mesajı yaşarım !!!!” diye de bi sabah geyiği ekledim, hadi, devam :))) bunlar gece “tık tık” diye sesler duyardı, atölyede çalışma var diye heyecan yaparlardı, ben de bu gece bi “tıp tıp ” sesi duydum, bir an heyecan yaptım dermişim, sonra baktım, musluk imiş,Sabah yine de bi ihtimal, ütü selesine baktım ama, yok bir hareket, haraket önümüzdeki saatlerde olcak inşallah. Karatay Hoca’m dan izler taşıyan kahvaltımı ettim, aaaay ekmekle yine ayrı düşemedim, kızı da yedirdim, son lokmayı bekledim, biraz da sabah muhabbeti ettik, sınıf çok sessizmiş, “Allah Allah !!!” dedim, “Annecim, Matematikçi, disiplin kurulu başkanı, İnkilapçı müdür yardımcısı, daha ne olsun, çoşturmuşlar listeyi !!!” deyince “Allah razı olsun o makamlardan” diye bıyık altı tebessüm ettim. Mevki sahipleri manyak olmazsa faydalı olur da bilmem, psikoloji bilimi, ilimi bizim memlekete görünmeden ilerliyor, hatta hastalar burada birikiyor ”
Allaha emanet ol, Allah zihin açıklığı versin” diye yolcu ettim, İşte geldim, burdayım.Radyo kanalımı değiştirdim, ben öyle “yıllaaaardıııır hep aynı kaldııııı !!!” hallerini sevmem, renkler soluyor, bacım, renk değişikliği ruha iyi gelir, bağlılık, bağımlılık haline geldimi, duruma göre psikopat üretir, Aaaaay aman Allah korusun. İnsanların insanlara verdiği zararlar konusunda ısrarcıyım, en tehlikeli canlı insan, bu tehlikeyi yaratanlar var yaaaa, çocukluk, gençlik travması yüklü, en kötüsü de ne biliyor musunuz, kendilerinin ne olduğunun farkında değiller, eşip deşmeye gelmiyorlar, kendileri eşip deşip etrafa zehir saçıyorlar. Yılların birikmesi bu bakımdan iyi oluyor, adına tecrübe dediklerimizle, gelişen öz güveni çarpıp onlara çarpmadan geçebiliyoruz, onlar kendi kuyularında nefessiz, kendi dehlizlerinde yol kaybetmiş, onlar yalnız, onlar kuşkularının kuşu olamamış, uçamamış, konamamış … daha bir çok haller de olarak, varsa esir aldıkları eziyete devam ediyor, korunmayı bilenler ufak tefek sıyrıklarla durumu kurtarıyor.
Allah cümlemizi kurtulanlardan eylesin, oyun kurup da kendi oyunlarının tek oyuncusu olanlardan muhafaza etsin.
Aaaay hava karanlık, satırların bazısı karanlık, içimizi karartmayalım,akü reklamının göbek attırdığı bir ülkede yaşamak sanat işi. haydin “Mutlu aküü bir numara, bir numara mutlu akü …” yandan yandan çeviriken, ortaladık ve günaydın ❤

02  Ekim 2015

“kabahat samur kürk olmuş da, kimse üstüne almamış” derdi annem, annem daha bir çok şey derdi de, o anlatamadığı için, ben de dinlemediğim için bir birlik beraberlik ruhu olmadı aramızda, yani çoğu zaman, o vakitler, ergenlik, depresyon … gibi mazeretler yok idi, bir “Deli zamanlar ” biliriz, o da çok kullanışlı bir şeydi, yetersiz kalınan her yere monte edilirdi, Biz de baskı, biz de izin sorunu, biz de abi abla sendromu, biz de elalem ne der mevzu, biz de … aklıma gelmeyen daha neler neler vardı, taş devrinin soğukluğunu ezile ezile yaşadık da şimdi iyiyiz çok şükür :))) Kendimize doktor olduk, şifacıyız çoğumuz.Aaaaah hayattan bıkanlar tentürdiyot içip intihar ederdi. Mirat Abla içti idi, sonra evlendi ama boşanıp geri geldi, “annelerin bir bildiği varmış demek” dedik ama anlatamıyorlar diyemedik. Sonra biz rahmetli annemle kanka olduk, kahvemizi içerken çocukları, kocamızı çekiştirir hale geldik ama, o bunların tadını çıkaramadan öldü, şimdi rüya ile idare ediyoruz, ama annem gözleri ile konuşuyor, aaaaah aaaaah rahmet olsun tüm giden sevdiklerimize.
Buralara da nerden geldik, demek istediklerim, diyeceklerim, aklımdan geçenler krışmış yine. Aaaaah bu dönen dünya da fırıldak olmuş insanlar var. Adamı trafikte 20 km takip edip, ağzını burnunu kırıp, “trafikte yanlış yaptı !!!” diyen ler var, izah edilemeyen ihmal kokan kazalar var, durağa dalan otobüs mü arızalı, şöför mü arızalı diye aklımızda sorular var, bizim esas sorunumuz sorulmayan ya da sorulup da cevap bulmayan sorular, takipçi farklı, sürüde olmak farklı, farkındalık çok gerekli de “Biz bir ceviz ağacıyız, Gülhane Parkında, ne biz bunun farkındayız, ne de polis farkında !!!”
Bir hafta sonu daha, ağaçlar soyunmaya başladı, ben hala yazlık moddayım, giyinemedim, ama arada bir üşür gibi oluyorum, bana da gelecek kışlar, gününü bekliyorum, Haftaya kültür haftası, yarın başlıyor, “Film Ekimi” , hafta içi sabah biletlerim var, malum ev her yere uzak, gidip gelmek, arkadaşla takılmak derken akşam olur, yazarım, yazamam, geç yazarım, az yazarım bilemem, Ama izlediğim filmlerden bahsederim bir şekilde, iç sıkıntısının, dünya ağrısı olduğu bir hayatta, başka ülkelerin, başka hayatlarına bakıp, ya şükür edeceğiz, ya da cennetin kıyılarında gezeceğiz. Hadi inşallah, kimsenin kaderini başkalarının yazdığı ölümlerden ölmemesi dileğiyle, vicdanları kuş olup uçuralım, bi farkındalıkla vicdan temizliği yapalım bakalım, sonrası kolay da öncesi zor.

05 Ekim 2015

İnsanın çok işi olması güzel bir şey, çok iş, çok plan gerektirir, çok plan zihin açar, açılmış zihinler etrafa ışık saçar, bu ışıklar ruhumuza aydınlık yapar, kendimizle uğraşırken, zamana karşı yarışırken, etrafı unuturuz mu acaba ? Görüldüğü gibi pazartesiye yıkama yağlama yapıyorum :)))) Parlatıp, pırıldatıp sunucam kendime, Sanat etkin bir hafta fakaaaat sorumluluklar da peşimizde, öyle kapıyı çekip çıkamıyoruz, gelince de “Aaaaay çok yoruldum !!!” diye üçlü kanepeye çökemiyoruz, Ev her yere uzak ama bir yere gidilmediği zamanlarda huzur beldesi,filmler ağır, anlamak gayret istiyor ama güzel, ama gönül telimizi saz edip eline alıyor, başka memleketlere gidip kendimizden görüntüler görüyoruz, hislerimizi tekrar ediyoruz, sonuç ; İnsan insana benzer özellikler taşıyor ama taşıma şekli farklı, çocukluk, anne baba, aile, eğitim, çevre koşulları önemli, takmak takılmak ömür törpüsü, her şeyin mutlu sonu yok, ölümü hazım etmek çoook zor, para her kapıyı açar, kaynak önemli değil, sevmek ince sızı gibi, ince akan sular gibi, birikmesine izin vermek, biriktirmeye de gönül vermek gerekli … daha bir sürü ders var, Film Ekim’i filmlerinde, fakat en önemli sonuç ; insan insanın açtığı yaralara insan basmayacak, insanla pansuman yapmayacak, iyi gelmiyor her iki tarafa da
İşte böyle, “dersini almış da ediyor ezber”, pozunda, elimizden ayağımızdan gelenleri buluşturup, içine akıl da katıcaz inşallah 🙂
Sonra filmleri yazıcam, şimdi çıkana kadar evin annesi olmam gerek kiiiii Beyoğlu girişinde bir sanat severe iç huzuru ile dönüşebileyim, haaaa arkama düşen yok şükür, yapmasam “nedeeen !!!, Nedeeeeennn!!!” diye çığıran olmaz da annelik çooook derinden geliyor bende, yapmasam olmaz, ben mutlu isem onlarda olsun di mi, uykudan kestim şekerim, bugün itibari ile boğazı da kestim, bir ay sonra düğün varmış, akşam haber ettiler, “eeeee ne giyceeeeeez !!!” tasası beni aldı :))) Romalılar gibi, taşlı tuşlu bir çarşaf da işimi görür ama du bakalım, bi gayret edelim, dolapda olanlarla bir kaç kombin yapılıyor da el de taşımalık, giyilecek olana kadar çalışcaz inşallah :))))
Cümleten günaydın, Sonbahar gözümüzde, ilkbahar içimizde olsun, haftanın konsepti bu uyalım arkadaşlar

06 Ekim 2015

Kahvaltı hazırlarken sabah radyomu da açtım. Pek düzgün bir ifade olmadı, tam diyemedim ama siz anladınız onu 🙂
“Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur …” Bizi izleyin reklamları, kamu spotları, hava durumu, yol durumu, ruh durumu … eveeet bir kişisel gelişim uzmanı da mutluluk için ruhunuzu eğitmelisiniz tüyoları veriyor. Bugün sınır dedi, sınırları çizmek, sınırı geçmek, sınırları kaldırmak, yeni sınırlar koymak … bunlar ruhumuzun fıtratında var, sınır elbet gerekir de doğru yere, doğru kurallarla çizilmesi mühim.
Kızı yolcu ettim, Nazan Öncel söylüyor, “yanalım, yanalım , beraber yanalım, aşkısııııı” eşliğinde yazıyorum 🙂 Dün ki filmden gerginim, Kore malı, bol ödüllü, dehşet, şiddet, aşk, acı, organ mafyası, mafyanın ta kendisi, hayatın çapraza bağladığı yollar … bu şarkı bana “bu bir mafya şarkısı mıdır ?” dedirtti, kendimi kendime tebessümden az öte güldürdü.
aşk mühim mesele ammaaaa bunun tensel bölümünü geçmek gerek, aşk sahipliğe giden yol değil, uzaktan bakarak, elinden geleni yaparak, paylaşarak, her şeye yakınlaşmak, aşk hapis etmek, elinden gitmesin diye korku ile beklemek değil, aşk coşarak sevmek, günden güne de azalmadan gitmek demek.Sevdiğimiz şeyleri daha sevimli hale getirmek de aşk ile mümkün, sevmediğimiz şeylerin de illa ki bir sevilecek yanı vardır. Hayatımızın kahramanı Pollyanna, der ki “Ben misyonumu tamamladım, küçük Prens’i okuyun, “Gerçeğin mayası gözle görülmez !!!” ” Yani o bile kendini güncelledi :)))))
Bu durumda yerimizde sayarak, sınırlarımıza sınır katarak, başkalarının sınırlarını hiçe sayarak, bir yere varamayız, ben de buraya nerden vardım, bilemedim, bildiğim, önce anne, sonra sinema sever olmam, arkadaşlarla bir kahve molasında buluşmam, uzuuuuuun yolculuk için durakta yerimi almam için sayılı saatlerim var, Ayooolll !!! tutmayın beni, yarın boş günüm, uzuuuun uzuuuuun görüşelim :)))
mutlu muyum ?, eveeeeet !!! neden mutluyum, sevdiğim, zevk aldığım şeyler için zaman ayırdım, ama yorgun olduğum doğrudur, ama ama her şeyin bir bedeli var, bedelini kendimiz tayin ediyorsak, güzeldir, Haydin, hayatımız kendi filmimiz, sansürsüz bize, birazı da açık sizlere, iyi seyirler …

07 Ekim 2015

Sanchez’in çocukları diye Anthony Quinn ‘in bir filmi vardı, Meksika’da bir dul kadın, dört çocuk ve sefalet, çok da sosyal mesajı vardı, Hiç unutmam bir repliğini “O kadar fakirler kiii, ekmek arası patates yiyorlar !!!” , Ekmek zaten patates unundan. Her ekmek arası patates kızartması yaptığımda hatırlarım, Şükür ki bizim ekmek, genetiği bozulmuş buğday unundan, çavdar, kepek gibi alternatifi de var.
Sabah sabah öğlen yemeği için, kızıma ve kankasına patatesli sandviç yaptım, “Patates kızarması; candır !!!” dediğimizde söylenecek sayfalar dolusu söze giriş yaparız, herkes sever, kızartmasına bayılır, zamanla yaşlandıkça, kronik hastalıklar arttıkça, kızartma bizi bayıltır, Canan Hocam çoooook kızar, kızarmış her şey de bir lezzet var, kızaran insan yüzünde umut var, “Amaaaan yesinler, zamanı geliyor, yiyemiyor insan !!!” diye konuya anne savunması var, okul yemeğini yemiyorlar, kantine kin tutuyorlar, evden de olduğu kadar, ammmaaaa kahvaltı ve akşam yemeğine özen gösteriyorum, her sabah bol süt, az kahve, no şeker bi içecek ile bir dilim tereyağlı kızarmış ekmek, haftada iki gün yumurta, bir top, bir omlet, bir dilim erimiş kaşerli ekmek … “yemeden olmaz, valla zihnin açılmaz, metrobüse binemezsin, dersde uykun gelir uyanamazsın …” gibi anne replikleri ile de harman, yapıyoruz kahvaltıyı, kahvaltısız kapıdan salmam, anam da beni salmazdı ki.
Bugün ev günü, ertelenmiş, sevilmeyen işler yapılacak, eksik tamamlanacak, üstümüzdeki yükler kalkacak inşallah. Önümüzdeki iki gün filmler sabah, hafta sonu da yoğun, arada bir iki kez yazışmaya gayret edicez, seviyorum sizi, beklemelerinizi, desteklerinizi, okuyan gözlere, like eden parmaklara aplanız kurbaaaan oluuuurr !!! Bülent Hanımbeyi ‘de andık, kulaklarııın çınlasın kıssss !!!
Ben yazıyorum, siz de bana yazıyorsunuz, bu güzel bir şey, içimi çoşturuyor  valla, ” Kitap, Kitaaaap !!! sesleri geliyor, niyetimde var inşallah, burası benim antrenman saham, bu yazdıklarımla kitap olur da benim gönlüm olmaz, ben büyüyünce öykücü olucam inşallah, Malzeme için çok okuyasım, çok gezesim, çok da bakınasım var, Yapıyorum da, hayatım boyunca bir çok şeyin azına razı oldum ammaaa bu konuda olmaz, bir kitapla ortadan kaybolamam, arkasını getirmem, kendimi tekrar etmemem gerek, bu sene daha bi niyetliyim, anneliğin bir kısmını kolayladım, çocuklar bir bir kuş olup uçmaya başladılar, yuva bana kalınca, kafayı yememek için, kafayı kullanıcam, yazdıkça yazacam, aaaay hadi işalllaaaah !!!
Hepimiz kendimize iyi bakmak lüksüne sahibiz, erteme, öteleme, kaçmak, kovalanmak … çözüm değil, çözüm kalbimizin yalanın her renginden uzak esas sesi, haydin kendimize iyi bakalım, kalbimizin sesini dinleyelim ❤ eeee hadiiii !!!!

10 Ekim 2015

Teşekkürle, tefekkürle hoş bir günü geride bırakıp yeni güne, yeni yaşın ilk gününe başladım 🙂
Gökyüzünün bir köşesinde güneş kızıllar arasından dans ederek yükselmeye çalışırken, ay ince haliyle kalın gölgesiyle tepede ışıldarken, parlak bir yıldız tüm bunlara şahitlik ederken, kuşlar uçarken, hayatın sesleri kulaklara gelmeye başlamışken ne kadar kötü olabilir ki insan, nefes alınan bir gün daha var önümüzde, tabii kiii de engelleri, zorlukları, güzel yanları ile, eee hadi o zaman başlayalım, anlaşıldığı gibi ben başlayalı çok oldu bile, Bugün güneşli günlerin sonu imiş, yarın yağmurlar başlayacakmış, kış çetin olabilirmiş, Rusya doğal gazı keserse cümleten duman olurmuşuz, yolda satılan şemsiyeler 5 tl den 10 tl ye çıkmış, sınırlarda durum karışık, doğumuz, hatta güney doğumuz daha karışık, seçim kapıda, ölüm haberlerinin sonu gelmedi, hayat eni konu pahalı, borçlu sayısı, hasta sayısı, doğan çocuk sayısı artmakta, sarayın altında çift şerit hava alanına yol varmış, eğitim sistemi sistem olmaktan çıkmış, gençler Allaha emanet … neyse önümüzde daha yaz var, pastırma yazı gelecek.
Böyle karman çorman, çivili dünyada kendime bir gün ayırdım, dünden, özeti budur ;
Sabah kalabalığına karışıp, kendimi 11.00 seasına sinemaya attım, film güzeldi, “dünyanın her yerinde kadın yazgısı aynı” dedirtti. Çıkınca SALT Beyoğlu’nda bir sergi gezdim, bugüne nasıl geldik, resimler, haberler, kitaplar, videolar … tam da benim kuşağın geride bıraktım sandıkları, resimlerim karşısında değildim, içinden bana baktım, çıkışta bir tehlike atlattım, Erkek tuvaletine girmişim, ikisi yan yana iyicene de baktım ama uzun çeketi, etek sandım hazar, elimi doğru yerde yıkadım, bir manyağın hediyesi olmaktan beni Allah korudu :))))))) diye de bir zaman gülümsemeli olasılık ürettim. Öğlen adam gibi, tabakta porsiyonlu ana yemek, üstüne sufle, üstüne kahve, yanında soda … “Ooooh missss !!!” orta halli bir lokantada konakladım, saat 14.00 de ARTER, Pera Müzesi, Adahan Otel,SALT Galata, Vault Hotel, Kasa Galeri içeren Bienal turu yaptım. Üç saate yakın sürdü, Sanat anlatamamakla anlamamak arasında bir yerde, rehberli tur iyi oluyor, ip uçları ile düşüncemize yön verdik, Aklımda sarnıçdaki video, piyanolu otelde kukla gösterisi, İznik çinilerine senaryo ile incirli oda kaldı en çok, oda da cennetten kovulan Adem ile Hava resmi vardı, Bir melek önüne katmış kovalıyor, Hava edep yerlerini kapamış, Adem ise gözünü. Yoruma açık, “Kapanmak kadının fıtratında var” mı dersiniz, “bu Adem Tayfası, zora geldimi gözünü kapar, Haava’yı bekler” mi dersiniz, “Aaaay hani incirle örtünmüşlerdi, bu yorum yanlış” mı dersiniz bilemem, ben biraz Adem’e yüklendim :)))) Sonra cuma trafiğini kıl payı ıskalayıp, “çok şükür bir evim var, ben de evime geldim” ruh haliyle yunanıp yıkanıp, kendimi üçlü kanepeye attım, ağrıyan ayaklarıma buz yaptım, sonra komşular geldi, “iyiiii kiii doğdun, iyiiii kiiii varsın !!!!” halleri hislerime yoğunlaştırıp tuzlu su haline getirdi. Sonra da gün bitti, işte yenisi.
Bu arada yolda şarjım bitti, gençleri anladım :)))
Arayanlar, soranlar, yazanlar … bir şekilde iletişim kuranlar, sağ olun var olun, sağlıkla mutlulukla, huzurla geçecek yıllarımız olsun, hep beraber olsun inşallah, Cümleten sevgi ile öptüm, kucakladım, Şaaaneeeee bi hafta sonu olsun hepimize

BİR DOĞUM GÜNÜ HİSLERİ


577184_4318567356141_1951485777_n

Ağır ağır çıktık bu merdivenlerin bir kısmını, hatta inişe bile geçtik, geçen ömrümüz kadar kalanı yok, Yarın benim doğum günüm, ne babamın ne de anamın öldüğü yaştayım, geçmedim, daha oralara gelemedim. Üstümde hayatın ne yorgunluğu ne de kuş gibi geçip giden yılların hafifliği var. Parti heyecanları taşımayalı, kutlama için telaşlanmayalı epey zaman oldu. Bizim şükür zamanlarımız artık, bir sürü gencin hayatlarının baharında baharı göremeden öldüğü, çocukların çocuk olamadığı, savaşların cirit attığı, yani ölümün zamansız kol gezdiği bu dünyada bu kadar yaşamak bile marifet. Yaş mı alıyoruz, yıllanıyor muyuz, sermayeden mi yiyoruz belli değil. Gerçek olan; hayat bize beklemediğimiz bir armağan, ama geri alınacak olanından, fark edersek, ne mutlu. O zaman kendimize kendimizlik cennetler kurabiliriz, içine misafir alabiliriz, köşeleri paylaşabiliriz, nimetlerini bölüşebiliriz. Yapıyor muyuz ? Hayııııııır !!! Belki bir zamandan sonra biraz yapabiliyoruz. Misal kırklı yaşlar iyi yaşlardır, hız keser insan, ölümle yüzleşmeye başlar, gidenler gelmez, gelenler gidenlere benzemez, yarın dünü aratır, bazen “Yarın var mıdır ?” diye düşünür, bazen de “yarınlar komple benim !!!” hissine kapılırız. Eeeee hayat bir okul, sıralarda çok dirsek çürüttük, tüm sınavları veremedik, bazı sınavları çoooook tekrar ettik, bazı konularda prof olduk, ders verir hale geldik, yine de bilmediğimiz yerlerden soru çıkıyor.

Yarım asır geride kaldı, hatta üstüne tek hane gidiyorum, elim, ayağım tutuyor, aklım başımda, başımı sokacak bir evim, emekli maaşım, hayatı paylaştığım, eşim, çocuklarım, bacım, kardeşim, hısım akrabam, eşim dostum var. Büyük bir topluluğun orkestra şefi gibiyim, onları yönetmiyorum, seslerine akort yapıyorum :)))) Hayat en güzel şarkıları da söyletir, çoşturur, ağıtlar yaktırıp, susturur da, hayatın bir parçası olarak kalmak önemli, kaçmalar, göçmeler, ertelemeleler, küsmeler … faydasız, hayat mı arsız, biz mi ? Yumurta tavuk hikayesi gibi. Hayat ne bıkmaya ne de çok sıkı sarılmaya geliyor, hayatların bir standarttı yok, birinin iyisi birinin kötüsü oluyor. hayatta herkese yer var da numaralı yerleri torpille kapanlar da var. “Hayat sana güzel !!!” iyi bir cümle değil, kıskançlık, imrenme, sitem, haset unsurlar içerir. Hayat bayram da olamaz, en azından herkese olamaz, dünyanın bir yarısı gece iken, öbür yarısı gündüz, çeşit bol, her şey de çeşit var, çeşite sınır koyanlara zor bu hayat.

Yani bu hayat çooook geniş bir kavram, tarifi herkese göre değişir, değişmeyen başı ve sonu olduğu, bir çığlıkla merhaba, bir çukurda elveda. Bu standart sayılır, doğunca ağlamayanlar olduğu gibi, mezarı bile olamayanlar var.

Gelelim bana; 54 tamam olacak, inşallah, iyiki doğmuşum, güzel günlerim de oldu, “biter mi bugün ?” diye sorduklarımda, çok şey öğrendim, öğrenciliğim sürüyor valla, hayallerim hala var, umutlarım da ama daha kolay şeyler üstüne 🙂 Yıllarla ters orantılı yaşama isteği, ruh ile beden uyumlu değil, biri çoştukca çoşarken, öbürü “olmaaazzz!!!, Olamaaaaaz!!!” diye bağırmasa bile “yap da al boyunun ölçüsünü” diyor, gider ayak bir telaş alıyor insanı, tüm özel zevkleri, hobileri tüketmek istiyor, daha bi kaygısız, daha bi rahat oluyoruz sanki, başımıza gelenler, sadece başımıza geliyor, yalan dünya içindekilerle beraber dönmeye devam ediyor.

Beklentilerimi asgari düzeyde tutuyorum, kendi yaptıklarım menfaat karşılığı değil, bana yapılacak iyi şeyler, yaptıklarımın karşılığı değil. Bu güzel bir felsefe, iyi geliyor ruhlara, kutlanacak bir durum varsa, hak etmişsem, en iyi ödülü kendime ben veririrm, kendimi mutlu etmenin yollarını en iyi ben bilirim. Bu durumda kendime kendimi mutlu etme fırsatı veririm. (tüm bunlar geçmiş yıllardan çıkan dersler, bekleye bekleye tüketilecek ömür mü kaldı ? :))) ) Yarına Maya kültürü kokan, kadınlar için yazılan, teeee dünyanın öbür ucundaki kadınlarla yazgı bakımından çoğumuzu aynı tutan bir filmim var, sonra, yemek, çay, kahve, sonra Bianel’ de kombine biletten bir tur, sonra yoldan pastamı da alır  eve gelirim, çoluk çocuk da hazırlanıyor, geçen temizlik yaparken hediye paketlerini buldum, bulmamış gibi yerine koydum, kendime bu hafta içinde hem kitap hem de bluz aldım. Aaaaay daha ne olsun, Bir yılı daha geri de bırakmış olacağım inşallah, Allah sağlıkla, huzurla yenisini nasip etsin, iyi ki doğmuşum, Teşekkürler anne, baba, hayat güzel bir yolculuk, yanınıza geldiğimde size havadislerim olacak … ❤

EYLÜL ORTASI VE SONU GÜNLÜKLERİ


11031938_10153120131313159_723335362757154798_n

Eylülün başı yaz sonu sonbahar, o da geldi geçti, tahminimce yaz bir ara verdi, havacılar dönecek diyorlar, gelişler, gidişler, geri dönüşler … hayat trafiği, gelen gideni aratıyor, gidenler, gittiği gibi gelmiyor, işte bizde bu trafikte hayat yolcusuyuz, eylüle de el ettik, Ekim heyecanı var içimizde desek ne yalan ne de doğru olur, ama olsun diye gayret edicez artık 🙂

11 Eylül 2015

Yağmur gelecek gibi ama gelir mi bilmem. Uzun zamandır beklediklerimiz ya hiç gelmiyor, ya da beklediğimiz gibi gelmiyor. Bekleyen de, bekleten de sorunlu, durumdan kim sorumlu ? diye oturumu açtık bakalım. E-5 de bir şey var, sabah sabah korna seslerinden yıkılıyor ortalık. “Hayatımız da trafik ağlarından örülü !!!” , diye evin filozofu olarak bi sallayalım bakalım,her yöne akan akmayan, kelimenin tam anlamını veren, kelimeye kinaye yaptıran, espri katan … Bir trafiktir gidiyor, daha doğrusu her şeyin trafiği var. Bazı trafiklerde tıkanma sürpriz değil.
Birini sevmek, ona saygı duymak, yaptıklarını onaylamak, taktir etmek, arka çıkmak, destek vermek … güzel bi şi. Karşılıklı mutluluk verir. Fakaaat bu ilgi ve alaka alan tarafı uçuruyor çok zaman, öyle bi havalanıyor kiiii, yere düşme hızı çok şiddetli oluyor. İşte bu hep böyle de bundan ders alan, “Bundan böyle düşünerek atalım adımlarımızı, elbet her gün mutluluktan yana alırız payımızı” diyen yok, ya da sayısı az, insan her şeyi birden kucaklamak istiyor, koşmak istiyor, ardına bakmadan koşmak istiyor, “sahibi benim, benimdir, beniiiiim !!!!” derken elde var sıfır. işte bunlarda dünyanın renkleri besbelli, türlü çeşitli, hazım zorluğu çeken, karnı ağrıyan, gözü kararan, kabahati ruh haline bulan insanlar.
Bir hafta sonunun daha başına geldik, kendimize gelemedik ama, kendimize gelir gibi olurken, tekrar tekrar kendimizden geçmekten bir hal oluyoruz da takvim ilerliyor, o notunu alıp yola devam ediyor, Aaaaah ” ne içindeyim zamanın, ne büsbütün dışında, yekpare, geniş bi anın, parçalanmaz akışında …” demiş ya A.H.Tanpınar ne güzel demiş, hepimiz köklü sarmaşıklarız, dünyaya sarıldıkça sarılan, kökü kendimizde ama biz farkında değil …

12 Eylül 2015

Ömrümüz olur da yaşlanırsak kiii yaşlanmak da sınırları tam olarak çizilmemiş bir durumdur, Muhtelif ağrılar sızılar, torunlar torbalar, ölenler kalanlar, memleketin durumları, hayat pahalılığı derkeeeeen (bu kadar çok şeyi dermiyiz acaba, kimse kimseyi dinlemezse, kulaklar seçici olursa deriz kanımca ) sıra 2015 yazına gelir mi ? eğer grupta ben varsam gelir. “Aaaay ne uzun bir yaz idi, kendi aylarına sığmadı, eylüllere taştı, geç geldi, gitmek bilmedi, güneş, kan, gözyaşı, seçim, genç ölümleri, tarlada zayi olan ekinler, uzayıp giden tatiller …” artık aklımızın yettiği kadar deriz.tabi sonradan gelmesi muhtemel yazlar bu yazı bile aratmazsa kiii aratmaz inşallah diyelim.Heyecanlarımız zayıflıyor, umutlarımız destekle ayakta, beden ağırlaşıyor, huzurumuz kaçan balonlar gibi havalarda asılı, hayallerimiz varla yok arası … böyle hissederek, şükürlük manzaralar karşısında, “çok şükür, içinde değiliz, içinde olanları da Allah kurtarsın” diye kendi kendi kendimize yeterek, kendi kendilerini yok etmeye ant içenleri izliyoruz.
Af ederim, küskünlük tutmam ammaaaa bana yanlış yapan içinde illa ki “özür dilesin, özürü cümle alem bilsin, bi de üstüne geri gelsin” demem.Vicdan varsa eğer insanda ağırlık yapar, hatta ezer, vicdan kötülüklerin önüne geçer, vicdanı olmayan insanların dilleri istediği kadar söylesin, gözleri yaşarsın, omuzları düşsün … ne fayda, gitsin rolünden dolayı Oscar alsın, egosuna yara bandı olur. işte bugünler vicdan savaşları, var mı ? yok mu ? diye akıl oyunları oynuyoruz. Nereye inanılacak, kime güvenilecek, hangisinin peşinden gidilecek bilemiyoruz. Sorular soruyoruz, kendimize, onlara aldığımız cevaplara göre de elimiz vicdanımızda.
İşte böyle bir gün, dişimin ağrısı ekstradan, nem oranı yine orantısız, “yaşamak, bir ağaç gibi özgür ve hür !!!” olabilecek miyiz bakmaya devam, oluruz inşallah, hatta olduğumuzda durum olsun maşallah,bi umut işte, cümleten günaydın

13 Eylül 2015

Sonra, bi bakıyoruz kiii, kendi kendimize soru sorar olmuşuz. İçten içe sorular, gerçek sorular mı acaba ? yoksa cevabına uygun sorular mı ? Fark ediyoruz, aksayan yanları, sonu yanlışa varacakları,az çok olacakları da şu kendi kendimize yalanlar bölümü var ya oyunun o bölümünü geçmek çok zor. Biz diye başlayan içinden ben çıkan cümleler var ya en çok da oraları karışık, biz’den ben’e geçerken, ne çok kendini ifade etme isteği, ne çok kendini anlatma, ne çok bildirge yayınlama var, aaaah aaaah !!! baksak göreceğiz, hem söyleyenler, hem bakanlar kör, aaahh aaaah !!! “ille de benim pencerem” yakıyor bizi.
pazar sabahları hep aklımda “lay lay lom !!!” olarak kalmıştır, böyle olsun diye de insanlık yoğun bir çaba içinde. Ama öyle değil ki, pazarlar en tedirgin günler ki, gerisinde biten bi hafta, önünde gelecek günler var, muhasebe günüdür pazarlar. Evin annesi, evin hanımı, evin tek sahibi … işte bunlar pazarların müteahhidi, çoğul ve pembe pazarlar inşa ederler. pazar diğer günlerin intikamı gibidir, yemeğe, uykuya, tembelliğe yüklenir
veee sonra her şey gibi haftanın pazar günü de biter, gelir ve geeçer, izi kalması muhtemeldir, sevilir pazarlar, sevindirme günüdür ki pazarlar. Yani diyorum ki ; mutluluk yolunun adresi çok, herkesin yolu illa ki mutluluk beldesine düşer, nasıl gidildiğini, kimle gidildiğini, ne kadar kalınacağını herkes kendi bilip ayar edecek, Haydin !!! üç yanlıştan üç mutluluk yapalım, misal sabah kahvaltısına hamur işi, yanlış ama mutluluk verir, bizim eve ve bana veriyor. Gerisini de siz bulun, ben kahvaltı da üç yanlıştan çooook doğru yapmaya gidiyorum, pazartesi töbe etcez işallah :)))

14 Eylül 2015

Üst üste sıralanan plaklar, tek tek pikaba düşerdi, iğne turunu küçülterek dolanır, plaklar dalgaya rast gelmiş yüklü gemiler gibi inişli çıkışlı dönerdi, sevdiğimiz şarkılar çok sevdiysek az cızırtılı odalara dağılırdı, biz de söylerdik, bu sabah da üst üste konmuş plaklar gibi aklımdan şarkılar geçiyor ama bozulmuş kısımları var, tamam edemiyorum şarkılarımı 🙂
“Gürgen, meşe, palamut, yerde yaprak, gökte bulut, gel sen burda derdi unut, orman ne güzel, ne güzel ” çocuklardan kalma bi çocuk şarkısı, devamı var mı? söylediklerim doğru mu ? bilmem, aslında favorim ; “Bir gün, bir gün bir çocuk, şekerde sanmış ilacı …” bak onunda sonunu getiremedim, kendi zamanımdan kalma “Zeyneeeeep harman yerindeee, düvenin üzerindeeee …” o da yarım kaldı, bak.
Çocuklar okuldan dönünce, neler oldu bir biıııır anlatırlardı, sıra ile dinlerdim onları veeeee veli toplantısında en çok şeyi ben bilirdim de “amaaa aramızda kalcak anne !!!” , “tamam, tamam aramızda” dediğim için kıs kıs gülerdim içimden, çocuk savunan ana babalara, ne çok kitap okudum, arada resimlere yeni hikayeler uydururdum, hayattan alıntılı, Boyama kalemleri, kitapları, rakamlardan birleştirerek resimler çıkarma, sebzenin faydaları, tuhaf sorular, onlara bulunan akla yatkın cevaplar …bunlar hayat , sonra büyükler küçüklere okumaya başladı, derslerde öyle idi bizim evde, bir büyük bir küçükten sorumlu, bir zaman da kız duvarlara resim çizdi, siliyordum, temiz yerlere tekrar çizdi, ben de bıraktım, yer kalmayınca o da bıraktı, hevesi geçtiğinden emin olunca da boyattık. Bu yaz duvara Dart asmıştık, hedefi tutturamayanlar duvarı delik deşik etmiş, bu sabah gözlükle daha net gördüm, Üstünde düşünücem , daha sonra.
Şimdilerde ne boyama yapan çocuk ne de kitap okuyan anne kaldı, okul şarkıları da var mı bilmem. Bilgisayar, her şeyi sayıp önümüze döküyor, hafızamız da kalmayacak bu gidişle, her şeyi bilgisayar hafızasına yükleyeceğiz, sonra da, mavi ışıkla yorulmuş gözlerimizle, her bilgiye ulaşmış parmaklarımızla, kim nerede, kiminle ne yapmış bilgileri ile aşırı doymuş, hayattan hazımsız oluyoruz. “Kim kiminle, nerede, ne yapıyor ” bi oyun adı idi, bi de yağmur sonrası toprağa saplanan çivi oyunları vardı, yol yol çizerdik izleri, geçen küçük çocuk tezgahı gördüm, elindeki ufak tefekleri satan 🙂
Bir şarkıdan nerelere geldik, eski zamanları eskitmişiz, hatta yok etmişiz, bizim yaşadıklarımız, “komik ve saçma” oldu bile. Şimdi bol çene ve muhalefet revaçta. Çok laf az iş. Hava durumu izlediğim bir site var, geçenlerde yorumlarda iki kişi; “Yaz bitmesin, eee hadi sonbahar gelsin” meselesi yüzünden kapışmıştı. ben ce esas komik ve saçma olanlar bunlar, birbirini tanımayan insanların sanal alemde, gerçek gibi kavgaları.
Bitmez bu satırlar, yazdıkça yazarım ben, deeee gün başladı, bi de pazartesi, arkası bayram haftası, yapılacak hazırlıklar var, daha Kaburga Dolması çalışıcam ben, Haydin günaydın …

15 Eylül 2015

Bazı kitapların okuma anlama zamanları ve yaşları var. Aslında hayatta her şeyin bir yeri ve zamanı var da bizim de acelemiz var, artık nereye yetişeceksek, son durak kişiye göre değişir, diye zannediyoruz da , bilmem, aslında bilirim,hayatta arzular, ihtiraslar, gizli plan programlar var, kimse bana yok demesin, diyenin cümlelerinde yalan var. Sabahları zihin dinlenmiş olmuyor, geceden yorgun geliyor, rüyalar, kabuslar, doluya koyup, olmadı boşa koyup dolmadı diye hayat düzenlemeler … felan fistan , bunlar hep gece işi. Yorgun zihinler, yorgun bedenlere delallet eder, iyi bir kahvaltı, bunların hakkından gelir, üstüne iyi bi haber, dışarıda bi de güzel hava … “oooo missss, alırım bi dal !!!” olur mu ? oluuuuur !!!! Valla olsun çok isteriz, birlik berarberlik ruhu üstümüzde dolansın, hatta bizi içine alsın, yağmur olup, diyardan diyara yağsın, hayat bayram olsun, bütün dünya da buna inansın isteriz, isteriz de isteme şekillerimiz farklı, amaça giden araçlar farklı, kullanım şekli bambaşka, herkes güzellik vaat ediyor da güzel kime göre güzel, herkesin güzeli başka başka bacım !!!
Aaaaah dünya hep aynı dünya, yalnız modayı takip ediyor, makyaj yapıyor, aynı sonuçlara farklı yollardan adres veriyor, sonuçlar aynı ama, teeee yıllar yıllar önce de yaprakla giyinirken de durum aynı idi; şimdi marka giyip aynı sonucu alanlar var.
İçimizdeki Şeytan /Sebahattin Ali dün bitirdim, ruh hallerini çok güzel yazıyormuş, keşke daha çok yazabilseymiş, tüm kitaplarını okudum sanırım, şiirler, şarkılar, romanlar … ne güzel şeyler bırakmış ardı sıra. İşte ondan kahırlandım, uzak uzak zamanlardan yaşanmışlar, güne cuuuuk diye oturuyor, bu dünya dönüp dönüp aynı yere geliyor.
“Taşa çaldım ayvam ile narımı, hep harcadım elde olan malımı, eğer yarim ben giderde gelmezsem, kırmızı güllerde ara rengimi, amaaaan yar, hele hele yandım yar, bu sene de gurbet elde kaldım yar, bir kötüye nasıl meyil verdim yar ? amaaaan yaaar …”
Sabah türküsü, hem sitemli, hem oynak, pişmanlık da içeriyor, hem söyler, hem oynar, hem de güne başlarız, haydiiin …

16 Eylül 2015

Bazı sabahlar geveze olur, konuşur da konuşur iç ses, hatta iç sesler muhabbet eder, muhabbet de denemez ya biri bildirir, biri savunur, biri içininde içinden konuşur. Topluca bakınca “ipe, sapa gelmez” sayılır, “ipe un sermiş, göle maya çalmış hocamız var ” der başka bi ses, sonunda hiç bir yere bağlanmaz bu konuşmalar, zaten bağlıdırlar ki, sıkı sıkı bağlanmaya karşı olduklarından, sorumluluk almaktan kaçtıklarından, mesul olmak korkusundan … uzar da uzar. Bunların seslisi de var ki, konuş konuş, havan da su döversin, kim suçlu bilemezsin, acaba ? İnsanlık mühim mesele, henüz tam olarak çözülemedi, bence çeşit çok, kategorize etmek zor, alt başlığın da altı, hatta çok çok altları var, “insanlık ölmüş, azizim !!!” diyenler hem doğru hem yanlış, bu denge yüzünden hala varlığından bahsediyoruz.
Dün şehre indim, artık böyle diyeceği, Bir kasaba ile merkez arası kadar sürüyor şehir merkezine doğru gittiğim yerler. yolda ilan tabelasının üstünde, “Edirne seferleri başladı, kalkış metrobüs durağından ” diye bir şey gördüm, hem de iki tabaka, bi anlam veremedim. Taaa kiii akşam haberlerinde gördüm, Suriyeli’ler Edirne’ye gidiyorlarmış, sınırı geçip, Almanya’ya gideceklermiş, ama polis onları otogar’da tutmuş, bir kısmı yürümeye başlamış. İçimizden çok şey geçiren bir haberdi. hatta çorapları ile yürüyen, pembe elbiseli, 3-4 yaşlarında bi kız görüntüsü içimi dağladı. Bu insanları bu yollara dökenlerin hesabı nasıl olacak, bu insanlar maceracı mı ? diye soranlar” çaresizlik tüm yolları tutmuştu” , tek seçenek, son seçenek cevabından tatmin olacak mı ? “Mülteciler, sürgünler dünya tarihinden az yenidir, sebep de biriksinler diye beklenmiştir ” diye bi yuvarlak savunma var mıdır ? bunları yaşayanlar, yaşatanlar, uzaktan bakanlar, içlerine atanlar … ne olacak bu travmalar ?
Özetin özeti ; “Bu alçak dünya para üstüne döner !!!” , “para ile saadet olmaz” zengin yalanıdır, zenginin hem dünyası hem de ahireti güzel olurun açılımı ; sen harcarken, üç beş de sağa sola koklatırsan, hayır dualar da peşin sıra gelir, hatta duacıların müritin olur, askerin olur, “Öl de ölelim !!!” diye tempo tutar.
Böyle işte, “Batsıııın bu dünyaaaa !!!” kahır dolu bi şarkıdır, ama kurtuluş değildir, “Bu dünya batmasın, herkese güzel olsun, yaşanır olsun, herkesin evi olsun, topraklar savaş nedeni olmasın, onlar ekilip biçilsin, üstünde yaşayanlar olsun, dünya çöl olmasın … sabah dilekleri bunlar, hadi, işalllah

17 Eylül 2015

Kafam yapılacak işlerden yapılmayacak olanları ayıklamakla meşgul, iç sesim dalga geçiyor, “ne uğraşıyon, çiz üstünü gitsin” .Kırmızı büyük çarpılar okul hayatımızın kabusudur. “Bu olmamış, hem de hiç olmamış, yok sayıyorum, otur, sıfır …” Emeğe saygı yok, sınıfta rezil olduk, hatta mahçup olduk, eve ne diyecez, karneye ne gelecek …” çok şükür bunlardan okul bazında kurtulduk ammaaaa hayatta kırmızı çarpılar devam ediyor, hatta yaş aldıkça elinden kırmızı kalem düşmüyor, “çiz gitsin, at gitsin, sat anasını, sat gitsin …” gazları havada uçuyor da kalem elmizde kaldığı ile kalıyor, eeeee bizim ayaklar yerde kardeşiiiiim !!! Nerdeeee biz de o yürek, arada yürek yeriz onu da hazım edemeyiz, SO RUM LU LUK duygusu çoğumuza çip halinde takılmış, bip, bip rahat vermiyor,yani bizim kuşak, şimdilerde eser miktarda uçucu, esans gibi, geliyor bi ümit veriyor, sonra gidiyor, bizim gözler hep yolda, hep yolda,
“Eli sıcağa dayanmayan kahır çekemez” derler. Yani ya kahrından ölürsün, ya da “bu daaaa geçeeeeer, bu da geçeeeeer ” diye türkü eşliğinde birini bitirir, “sıradaki gelsin” dersin. Ellerim sızlıyor, sıradaki gelebilir. Bu uzayan tatiller, gündüz insan gece hırt olan gençler yüzünden, evde hayat sessiz bölümlerden başlıyor, dün kahvaltılık sos yaptım, malum benim büyük oğlan çok sever, bayrama da gelecek inşallah,Közlenmiş patlıcan, biber, domates, rende havuç, sarımsak, hakiki zeytinyağ, bolca emek, ortaya çıkan bi elmek (Yöresel ölçü ifademizdir, bir avuçtan az fazlaya tekabül eder ) Bugün de yine istikamet mutfak, tangırdamadan, tungurdamadan, kokuyu arka odalara çok salmadan kış için çalışmaya devam, bugün turşu kurcaz işallaaah.
Hayatla aramızda olan problemlere rağmen, kanka sayılırız ,Zaten dünya yüzsüz ile arsıza kalmış, derler ya ben de hayata karşı arsız ve yüzsüzüm, geneline tabii ki de, ayrıntılarda çok şükür, yüzümün derisi kalın değil. Hadi toplayalım, bugün kuzumun doğum günü , Yirmibeşi bitirmiş olabilir :)))) Bu da anne matematiği, çocuklar genel olarak, “aaay o kadar oldun mu ?” kategorisinde değerlendirilir, parmak hesabı yanıltır, yavrular en doğrusunu bilir. anne de bilir de inanası gelmez,
Kendime verdiğim süreyi aşmışım, haydin, günaydın …

18 Eylül 2015

Hayat güneş doğmadan başlıyor.Mahallenin kedisi, köpeği, kuşu, uzaklara işe gideni, arka caddenin araba sesleri, ön tarafta çocuk toplayan servisler, araya karışan sirenler, varsa rüzgar, yağmur, bir tur çöp arabası … görüntüden önce ses olarak geliyorlar, sonraaaa, sonrası malum, adına trafik diyoruz, hatta yoğun trafik diyoruz, böylece hayat kasap havası oynar gibi akmaya başlıyor. İstikamet belli, halay başı değişken, katılımcılar daha da değişken, kollar, bacaklar, omuzlar … bi gayret kapıya doğru, oyun kurucu hayat. Kasap havası bizim zamanımızda düğünlerin son parçası olurdu, masalar arasından, geçebileceği her yeri yol yapar, önce bi uzar, gittikçe kısalırdı :)))
Yer gök inşaat, yerin üç beş kat altına da iniliyor da yukarıda sınır yok, bulut arası kuleler, şimdi fıçı gibi olanını da yapmışlar, tıkıştırılmış, aileler, aynı yerde spor yapıyor, yüzüyor, markete, çarşıya gidiyor, çayını kahvesini içiyor, hatta yer altından “M” lere bağlanıyor. reklamın üstüne bi “M” harfi yapıştıran satışta rekor yapıyor mu acaba ? Evler bankaların eline düşüyormuş birer birer, hiç şaşırmadım, yorgan ve ayak ilişkisini bilen yok, ATM lerde sıra gelmiyor, bi yerden alıp bir yere yatırmalar, esnek hesapta ne kalmış bakmalar, eee bi yerden patlıyor sonunda. Kendimi bildim bileli, çiş yarışı var, bundan kazançlı çıkan yok, olacaklar ile olabilecekler arasında hesap kitap yapmak gerek. Birden büyümeler hayra alamet değildir. Bir de “M” lerin son durumu var, ne binilecek gibi, ne inilecek gibi, yollar eskimiş, araçlar daha çok eskimiş, taşıma ile bitmiyor insanlar, bu yaz yolcu kapasitesinde hiç bir azalma olmamış, bakalım bayram sonu açılan okullarla durum ne olacak.
Ben de şehre inicem birazdan inşallah, eee Bienal zamanı, tuzlu su temalı, istikamet Karaköy tarafları. Açıklamalı turla gezicez inşallah. Sanat hep bi açıklama ister, Kitaplar bile, önce arka kapağını okurum, sonra yazarın hayatını, varsa önsözünü, basım tarihine, baskı sayısına da bakarım. Son Yeniçeri / Reha Çamuroğlu yeni bitirdim, Hem yeniçeri, Hem Bektaşi ocağı, bir sürü şey öğrendim. Araya dergilerimi koydum, yeni kitap da sırada, bazı şeylerin sonu yok, öğrenmek gibi, olmasında, hatta öğrendiklerimizi hayata geçirmek, başkalarına da öğretmek nasip olsun.
Hem işim var, hem yazasım var, Bi de ilerleyen zaman var, bir orta bulucaz, yazmayı kestim bile, Cümleten günaydın

19 Eylül 2015

“Hayat kısa, tatlıyı önden yemek gerek” demişler, doğru da demişler. Baş öğretmenimiz olan hayat, bize sırayla öğretmiyor, bi acı bi tatlı diye denge de yok. Hayat tatlı sert bir öğretmen. Bağlı olduğu bir bakanlık olmadığı için gerçi bakanlığı olup da bağlı olanlar da ortada, hayatın nereye baktığı nasıl baktığı belli değil, hayat bakıyor, baktığı yerlere baktırıyor, “yorum size kalmış !!!” diye de atar yapıyor. Aaaaaah atara atar, gidere gider yapmasını da öğrendik de yerleştiremedik, eski terbiye yakamızdan düşmüyor,”Aaaaah hayat bizi ezikleyip durma, hakkımız hukukumuz aklımızda kalmasın, biz de tuttuğunu koparanlardan olalım, “ama ama yazık, ne desem, nasıl söylesem” triplerinden kurtar biziiiii !!!!, amiiiin !!!” diye bi sabah duası ettik var sayalım, bu dua kabul olduğunda yüzümüze gözümüze bulaştırmayalım, “Ne nasıl, yapılır, yapıldığında nasıl yağ gibi su üstünde kalınır ?” diye de bi hayat dersi var da bizimki hep kırık not, hep bütünleme, sınıftan atılana kadar sanırım bu böyle
Yurdum uzun tatillerden birine daha girdi, para yok, tatil var, yatın yuvarlanın, evde didişin, gündemi unutun tatili. Benim ekip salı akşama tamamlanacak inşallah, malum özel sektör bizimkiler. Ben de ancak yetişirim, bir tatil yaptırma, evde tatil huzuru sağlama, yeme içme, hediye, ibadet, ziyaret … hepsi benden geçiyor, Allah bugünlerimizi aratmasın, yapılacak olanları yapıcaz inşallaaah, evinannesi olmak kolay değil.
Dün İstanbul Modern’i dolaştık, sanat, kültür karışımında gözlerimizi dört açıp anlamaya çalıştık,ehh biraz da anladık,Tuzlu su, hayatın sıfır noktası, çünkü göz yaşı tuzlu, doğar doğmaz ağlıyoruz, daha sonra da hayat sağ olsun, neşeden, kederden, sebepsizken ( Bu bir ikna yalanıdır, sebepsiz olmaz, sebebini açıklamak zordur ) de ağlatıyor. İşte bu tulu su her şeye karışmış, daha üç tur daha var, araya bayram, Film Ekimi girecek, sonra devam. Kasıma kadar zamanı var.
Benim zaman buralarda harcanırken, çamaşır makinede, çay ocakta, bugün yapılacaklar listesi aklımda, haydin hayat bilgisi dersinde yerimizi alalım, bakalım bugün neler öğrenip, neler öğreteceğiz, habersiz sınav var mı göreceğiz, hayatın huyudur ansızın ” çıkarın kağıtları sınav yapıcam, kapatın kitapları sözlüye başlıyacam !!!” der, Tüm sorular bildiğimiz yerlerden gelsin, inşallah, Cümleten günaydın

20 Eylül 2015

Eeeeeh artık “Bayram gelecek evimizeeeee !!!” türküsünü çağırma zamanı. Tartışmalı, travmalı ,Kanlı, kasaplı, hayır hasenetli bi bayram. Ben o tartışmaların içinde değilim. Et severiz ve yeriz,Kendimi bildim bileli evde bir kurban telaşı olmuştur. Hiç de kötü bir anım yok. Kurbanı babam keserdi, hayvanı önden alırdık, bağ bahçe de vardı, önce bir çukur kazar, hayvanı keseceği zaman başını çukurun kenarına yatırırdı, gözüne ütülü mendil bağlardık, boynunu dualarla okşaya seve, hayvanı üzmeden, işi vahşete dönüştürmeden, gözünde iki damla yaşla keserdi babam, yaş şükürden mi, yaptığı işten artık orasını bilemem ama hepsinden olabilir, sonra ağaca asar derisini zedelemeden yumrukla sıyırır, tuzlar, katlar, vermeye hazır tutar, hayvanı parçalar, tepsilere sıralar, işi bitince gömülecek olanları gömer, çukurunu kapatır, etrafı da yıkardı. Üçe bölünürdü et, eve, fakire fukaraya, hısım akraba ile yemeye ya da onlara vermeye, en az yedi yere verilmesi gerek derlerdi. İşkembe, kelle, paça da babamın elinden annemin talimatları ile çıkardı. Eti dinlendirirdik ama ilk yemek ciğer, yürek, böbrek kavurma olurdu, işkembe de ertesi güne en geç yetişirdi. Öyle kesilen hayvana zorla baktırma, ayağını tutturma, hayvanı elinden kaçırma, hayvanı kesmeden yaralama … gibi hallere hiiiiç tanık olmadım. Babam bu işin ustası idi, hatta küçük halam da kasap olarak çok iyidir ama babamın yanında mı yetişti kendi kabiliyeti mi bilmem, görünce sorarım artık, Biraz kokulu, biraz telaşlı, mana ve önemini anlaması zor bi bayram bu bayram. İlk gün hiç ziyaret yapılmazdı, herkes kendi eti ile ilgilenir, kesmeyenler de evinde hissesini gençlerin elinden beklerdi,teşekkür ve bayramlaşma sonraki günlere kalırdı, son gün de illa ki yağmur yağardı, “kan kokusu gitsin diye yağar” derdi babannem.Tabii ki de evlerde hassas insanlar olurdu, onlara da eziyet edilmezdi, misal bizim evde ablam,Mutfaktan uzak tutulur, önüne başka yemek konurdu. Şimdi durumlar değişti, etin de derinin de peşinde hayır kurumları var, bağ bahçe kalmadı, hijyen sınıfta kaldı, Marmara denizine lağımla birlikte kan akıyor, kesimhaneler nispeten daha iyi, bu da çevreye rahatsızlık veriyor, rahatsızlık konusunda hem fikirim, bağış iyi fikir de bi tane ben yaşadığım sürece eve olacak inşallah, benden sonrası tufan, ben karışmam, bir kaç yıldır, bir markette kestiriyorum, parasına faiz karıştırmadan ödüyorum,hatta işlem yaptırıp alıyorum, verdiğim yerlere kıyma, kuşbaşı veriyorum, o da alanları memnun ediyor, çok şükür dolabı dolduranlardan değiliz. Tüm sorulara vevap verecek evrakları var, içimde rahat.” Din ile çok detay akla zarar” diyenlerdenim. Bayramları birleşme, buluşma,barışma,yardımlaşma olarak algılıyorum, bayramı tatil olarak algılayanlar, bayramı yaşayamazlar, zaten bayramlar da bayram olmaktan uzaklaşıyor. Eeeee artık nerdeeeee o eski bayramlar deme zamanım geldi :)))
Aydogan abim cümlelerim sana ; Kapı çaldığında bir kalabalık, hatta küçük bir ordu olurdu arkasında, “Cüceler” geldi, derdi kapıyı açan, kardeşler, gelinler, çocuklar, yeğenler … nasıl bir hava dolardı eve, en çok sizin ekibi hatırlarım, gezdikçe birleşip, çoğalıp gelirdiniz. Kocaman İskender Abi, En çok korktuğum Muzaffer Abi ( Bıyıkları ile Ustra Kemal gibi dururdu), Güzeller güzeli Sevgi abla, Delikanlı Erdoğan Abi, Çakır gözlü Emriye Teyze, Geçim ehli olmayan Mashar Enişte, Altın küpeli, Münire Teyze, Oyuncakcı İhsan (hikayeyi biliyorum, anmasam olmaz :)))) ) Teyzeler, Dayılar illa ki sizi beklerdi, şimdi ne gezecek adamlar ne de gidilecek evler kaldı, toprak ziyaretlerimiz var şimdi. İnsan yazarken okurken bi gidip geliyor, geçmiş zaman sesleri kokuları getiriyor,uzun uzun yazmışım, ne yazdım bakmadım, hazar günlük bu içimden geldiği gibi, adı geçen, içimden geçen tüm ölmüşlerimize rahmet olsun, nur içinde yatsınlar, kalan sağlar bizimdir,Artık onlarla, aramıza yeni katılanlarla, bizim kattıklarımızla bayram edicez inşallah, Evin annesinin kafasında bayram yemekleri var kiii, hele bi kahvaltı edelim de öncesinde.

21 Eylül 2015

Sessiz, sakin, aydınlık bir sabah, Fırtına öncesi sakinlik diye içimizden şüphelenmiyoruz, kötü şeyler düşünmüyoruz. “Çok gülen, çok ” sendromundan kurtulduk, aklımız başımıza gelince (olgunlaşma da diyebiliriz) ne çok gülebiliyoruz, ne de çok ağlıyoruz. Çünküüüü gülünecek şeylerin sayısı git gide azalmakta, (Gülme komşuna gelir başına, geçerliliğini koruyor, insan neyi kınarsa yaşamadan ölmez, derler ya o doğru) çok ağlamak da çözüm değil, ne kadar yırtınırsan yırtın, bazı şeylerin önüne geçilemiyor, bazı olmuşlarla, tüm ölmüşlere çare yok, “yazık inci tanelerimize ” diyoruz ki.
Ammmaaa bazı zamanlar var kiii “ağlamak ayıp değil, saklama gözyaşını !!!” işte bu kurala da yaşlandıkça uyuyoruz, yani bizler, benim nesil, şimdiki nesil tüm duyguları anında yaşamaktan yana, amaaan iyi de yapıyorlar, biz biriktire biriktire ne hale geldik,
Toplu ağlamalarda insanlar neye, niçin ağlarlar diye merak ederim. Misal bir cenazede herkes ölüye mi ağlar ? Yoksa kendi ölülerine mi ağlar ? yoksa içinde öldürdüklerine mi ağlar ? Ben baba cenazelerinde az kendi babama, anne cenazelerinde az kendi anama, çokça da geçen yıllara, onların anılarına, gelecek yılların da meçhul yanlarına ağlarım. Ben her şeye gülmem ama gönül telimi titreten her şeye ağlarım, gelene gidene, okuduğum kitaba, seyrettiğim filme, mutlu olduğumda, hüzün dolduğumda … yani çok ağlarım ben. Ama gülmeyi de severim, en çok kendime, çoçuklarıma, bir iki şahşına özel insan var onlara, kara mizaha da bilgiç bilgiç tebessüm ederim.
Dün sokaklara çıktık, iki bacı bi de benim kız, hem köfte yemeye, hem de mobilya bakmaya, kalabalıktan başım döndü, herkes İstanbul’da, kimse bi yere gitmemiş, ya da gidenlerin yerine iki misli gelmiş !!! kesin bilgi yayalım :))))
Sonra dönerken metrobüse, mendilci küçük kızlar bindi, birisi yanıma geldi, diz kapağımdan az yukarıda bir boyu var, mendili uzattı, bir şey demeden yüzüme baktı, elimi bozuk para cüzdanıma attım, parmak uçlarım ne tuttu ise avucuna saydım, kaşımla “Mendil kalsın ” dedim, o sırada durağa geldik, bu hemen indi, kendinden az büyükle buluştu, heyecanla parayı gösterdi, beni gösterdi, canımın önüne geldi, bana kocaman bir öpücük gönderdi, verdiğim para ne beni fakir eder, ne de onu zengin, ama avuç içi kadar bir mutluluğu paylaştık, küçük kızla, sonra ben yolun kalanında ağladım, ” niye bu yavrucak yollarda, akşam gidecek bir evi var mı ?, kaç yıl yaşar, kurtulur mu ?, Kurtulsa travmalarından kurtulur mu ?, annesi var mı ? …” daha bir sürü soru ile kendime soru sorup kendimi imtahan ettim, sonuç insanlık sınıfta kaldı, ben de geçemedim ama,
İşte böyle bu sabah, evinannesi bayram sonuna kadar sayfasından izinli, hayattan sayfalarla malzeme yapıcak, sonra onları yazacak, ammaaaa önce baklava börek açıp resimlerini instagrama koyacak :))))))) Ara ara da evhallerini haber yapacak tabiiii kiii de, “anne beni yazma !!!” diyenlerin gözünün yaşına bakmayacak
Gönlümüze göre bir hafta ve bayram olsun, akan tek kan kurban kanı olsun, o da doğru yerde yerini bulsun, Hısım akrabayı arayalım, dargınlarla barışalım, çocukları sevindirelim, yolu Edirne taraflarına düşenleri beklerim. Bayram yemeği, Bayram tatlısı, mendil, harçlık … tarafımdan temin edilir. Ama esas sermayemiz, güler yüz, tatlı dil, Cümleten öptüm, sevdim, şaaaaneeee bi hafta olsun cümleten .

23 Eylül 2015

İnsan uzun yıllar evli kalınca birbirinin aynası oluyor, kapıdan girerken eşimin bir sıkıntısı olduğunu, yemek yerken de dişinin ağrıdığını bildim. Böylece yazlık dişe takıldı, Allahdan nöbetçi dişcimiz var, o da akşama yola çıkacak ama gitmeden eniştenin dişlerini onarmış olacak, inşallah. Böylece arife gününde bir savaş meydanını andıran evimizde biraz daha kalacağız, odaların önünden gözlerimi kapatarak geçiyorum, salonda sadece tv ye ve bilgisayara bakıyorum, arada bi hışımla kalkıp, bir iki şeyi yerine koyuyorum, ammaaa what fayda, hane halkı böyle mutlu, şarj aletleri kördüğüm olmuş vaziyette, muhtaelif sehpalardan sarkıyor, boş bardaklar iteleme usulü ile çoğalıyor, sabahlayan kız uyuyor, kalkan gençlerin eline kahvaltı öncesi çayı uzattım, gözler meşgul :)))) Dışarıda yağmurumsu bir şeyler var, sessizliğin sesi bile susmuş, yazarken ayağımla bir şeylere dokunuyorum, aaaazzz sonra eğilip bakıcam,
Hayat karışık, karmaşık, meraklı, heyecanlı, endişeli, kalabalık olarak akıyor. Uzayda bir kum tanesi olan bu dünyayı gözümüzde büyütüp de sahiplenmeye kalkmak, kendimize krallıklar kurmak, oralarda baskı ile düzen sağlamaya çalışmak … beyhude işler. Varsa sağlığın, cebimde yeteri kadar paran, eşin dostun el altında, çoluk çocuk etrafında, aaaah biraz da umut olmalı, biraz da renkli gözlüklerle hayata bakabilme … gerisi geliyor, valla :)))
Ankara’dan oğlum geldi, oleeeeey !!!, Eşim de geldi, aaay hadi ona da oleeeeeey !!!!, planlarım ve programlarım var aklımda, ama sırası, zamanı değişebilir, esneyebilir şekilde, eeeee hadi o zaman, deliye her gün bayram :))) hepimiz biraz deliyiz, deli olmak, delirtmekten daha güzel kiiii, “Deli deli, tepeli, kulakları küpeli ” , ayol kim bu deli, Haydin huniler bu sene hem çok moda, hem de sebil, hunisini sevdiklerim, cümleten günaydın dedim

27 Eylül 2015

Etrafta bayram olduğuna dair söylentiler var, arada hşsseder gibi oluyorum ama tam olarak idrak edemiyorum :)))) Orta hizmetçisinden az halliceyim, fıtratımda hizmet var, çırpınıyorum ve tam isabet çarpıyorum, bu bayram mutlu ettiğim insan sayısı geçen bayramı geçti mi bilmiyorum, aklım başıma geldiğinde bi parmak hesabı yapıcam. Aklım suda sabunda, dolap içlerinde, bastığımız halıda, banyodaki çamaşırda, hala beni yapış yapış yapan havada, trafiğe saldığım Ankara Yolcu’larında, ütü masasında, yarın okula gidecek olan liyseli kızda, yarın okulu açılacak olan, hafta içi teyzesine taşınan oğlanın toplanacak eşyalarında … aklım benden başka yerlerde, arada başıma geliyor canım,
Sabahın köründe kavurma yapmış, yufka ekmekle Anadolu usülü kahvaltı yaptırmış, etin bu yakada dağıtımını tamamlamış, ablamın dağıtacaklarını dolabına yollamış,yoldan gelen gömlekleri yıkamış, ütülemiş, yola hazır etmiş,şehir dışı yolcularını uğurlamış, oğlanın “Anne sen de buyur gel !!!” daveti ile bi hoş olmuş, biraz ortalık toplamış, bi süpürge takmış, terlemiş ama kurumamış, şuraya bi göz atıp soluklanmış olmak istemişim, Son durum budur, yani. Hiç haberlere bakmamıştım, biraz kulak verdim kiiiii yurdum top yekun bayram edememiş, Bayramın bitmesine on saat kadar daha var, fıtratındakilere benzediğim küçük halamın elini öpmeye gidecem inşallah , Metrobüs yarı fiyata düşmüş, umarım yer bulurum, iyi hizmet gördüğüm bir evdir, sağ olsun kuzenler, yerimden kaldırmazlar, gak deyince çay, guk deyince kahve, bir şey demeden ev usulü sofra önüme kurulur,
Aaaaaah aaaaaah Allah gönülllere bayram huzuru versin, günü gelen geçip gidiyor, aaaaaah aaaaaah ömrümüzden gidiyor, yarın daha detaylı gelicem canlarım, dermişim :)))) Bi kısa kendimi hatırlatma notu şeyettim kiii

28 Eylül 2015

Veeeee bir pazartesi daha, yeni başlangıçların günü, rejime başlama, temizlik yapma, geçen haftanın yarım kalanlarını tamamlama, sorularına cevap bulma, sonbaharı hissetme, okula başlama, anne tatillerine giriş … felan filan
Kalkalı epey oldu, namaz niyaz, kahve veeee kızı kaldırma, şu an kızı geçen zamanla baş başa bıraktım, neler yapacak, geçen yıldan aklında kalanlar ne, eylem ile kalan zaman uyumu var mı ? Kahvaltı şart da yatak da topalana bilecek mi ?, anahtar aklına gelecek mi ? harçlığa zam yapmadım, yetecek mi ? derslere uyum ne olacak, kanka farklı bölüm seçti, muhabbet ne olacak, dakikalar, internet paketi bu ayrılığa dayanabilecek mi ? … aklımızdaki tüm bu deli sorular, bugün yarın cevap bulacak, sınırlar çizilecek, faydalı kurallar konulacak, gidişata bakılacak.
Ben de kendime bakıcam inşallah, gün içinde kendimle kalabileceğim, oleeeeeeeeeeeeeeey !!!! bazı işlerin teferruatı azalacak, ev sadece hafta sonları yoldan çıkacak, anne okuyup yazacak, az da faydalı geziler yapacak, filmlere, sergilere bakacak … aaaay hadi işallah
Dünya dönerken, başımızı döndürmeden, hayat yolunda yolcuyuz hepimiz, “herkesten bir anı saklar bu yollar, herkesin acısı sevgisi kadar, güzelmiş çirkinmiş ne fark eder ki, deli gibi sevmek ruhumuzda var ” demiş idi Müslüm Baba* eveeeeet, her işin başı sevgi valla, pazartesiyi sevmek gerek, sendrom filan yakışmıyor, yeni başlangıçlara, hem zaten mutluluk bir anahtar ise kilit biziz ki, hangimizin iç dünyasında karışıklık yok ki , oraları da karıştıran biziz kiii, vefasızlar kıymet bilmez, görmediğimiz yanlışlar bir gün doğru olur, ah lar, vah lar bir yere kadar,haydin toparlanalım, önümüzde yeni bir gün var, ömrümüzün eksi hanesine yazılacak, ne kurtarırsak kardır, benim için haftanın başı temizlik, ortası sakinlik, sonu “Film Ekimi”, dokuz adet biletim var :))) haftanın kitabı,BİTİRGEN/ Figen Şakacı, bayram da da PUSLU KITALAR ATLASI / İhsan Oktay Anar’ı okudum, gençler arsında bu kitap pek tutuluyormuş, bir önceki okuduğum kitapla da birbirini tamamladı. Aaaaay hadi gün 24 saat her şeye zaman bulacağız, “vakit yetmiyooooo !!!” diyenler, harcanan zaman çizelgesi yapsınlar :))))) Cümleten günaydın, şaaaaneeee bi hafta olsun inşallah .

 

yeni eğitim öğretim yılı yağmurla başladı. Rahmet yağacak eğitime diyebilir miyiz ? İstersek deriz, kim tutar bizi
Kızım yağmura kalmadan geldi, daha ilk günden yorulmuş, “kitaplar çok ağırmış, zaten onları kullanmayacaklarmış, akıllı tahta varmış …” Bi dizi söylendi, El cevap ;” Direkt tema kutusuna atsaydın o zaman !!!” :))))
Aaaaaah aaaah sabah kahvaltı yalan oldu, arkadaş zeytinli poğaça almış, bekliyormuş, yatak toplanamadı, anahtar kapıda hatırlatıldı, harçlık zamlancak sanırım, kantine çoooook zam gelmiş :))) Saçlarını savurara savura, kolunda okul ile ilgisi olmayan bir çanta, ayakta pantolonla uyumlu, yağmurla uyumsuz bir, ne ne desem, marka verim bari, lacost, :))) Eller temiz, tırnaklar bakımlı, ayak tırnakları görünmez ama oceli :))) okul tişörtü çok şükür okul armalı, yolladık öğrenciyi, şimdi de odasına yolladık, sezona hazırlancak, yarın biraz daha öğrenci olacak, işallah :))))
Yapcek bi şi yok denemez, katsayıya takılırsa ABD ye yollucaz :)))) Daha önümüzde bununla beraber iki sene daha var, aslında oğlanlar gibi değil kız, varsın uzun uzun okusun, Bana “aşkım !!!” diyo, yalayıp yutup, konuyu bağlıyor, Yalnız arada bazı konuları bana Bilal’e anlatır gibi anlatıyor, o zaman bozuluyorum, hemen konuyu derslere bağlıyorum :))) Taze haberler bunlar, yağmur suyu ile yıkandı, bereketli, dahaaaa çoooook malzeme çıkar, çok da yazarım, hani bi giriş yapim dedim :)))

29 Eylül 2015

Bugün daha organizeyiz,Kahvaltı yaptık, yatak toplandı. Örtünün bi dudağı yerde, bi dudağı gökte ama olsun, birden yüklenmiyorum. Zira dün akşam dolap düzelttik, bir kayıp ararken, gördüklerim karşısında “Buuuuu neeeee kepazeliiiiiiik !!!!” diye klasik anne atarı yaptım, gidere fırsat vermeden, ayıkladık, düzenledik, biraz idare eder artık. Öğlen yemeği için tost yaptım, bu nesil de yemekhaneye karşı, okulda yemiyorlar, bir gün kantin, dört gün de ev diye kısıtlı bir liste yaptık, kısıtlı, her şeyi yemiyor, her şey öğlene kadar ilk hali gibi durmuyor, kokanı var, imrenme durumu yaratanı var, heeeeer şeyiiii düşünen bi anne var, çok şükür :))))) kendimi de yağlamasam olmaz ama di mi, daha yapılacak çooook iş var. neyse saat belli oldu, bundan gayri, bu saatlerde yazıp çizecez inşallah. Kızı yolcu edip, el salladıktan sonraaaaaaa bana kalan nedir bu hayatta ? sorusuna boş gözlerle eve bakıp, kalanlar ayrıntılarda gizli ki, diye bi teselli durumunu da geçip, özete gelelim.
Bugün dünden daha çok yapılacak işler var, bu sıralama kafamda ama, bakıcaz artık. Temizlik devam ediyor. Ben yorgun, bıkkın, asabi bir anne olarak kimseye kapı açmak istemiyorum, belli bir yerde kesiyorum iş yapmayı, kapı açıldığında sabun kokusuna yemek kokusu karışsın istiyorum, eve geleni hoş beş edip, gün hakkında bilgilenmek, onlarla ilgilenmek istiyorum. o yüzden benim temizlik uzun sürer, amaaaaan temiz olanları ayrı bir yere koymuyorlar kiii, herkese aynı kara toprak.
Bitirgen ; küçük şeker gibi kayısı demekmiş, kitabı bitirdim, zaten yüz küsur sayfa, bi de sonunda ağladım, heee gözyaşım yağmura bile karıştı,Sevmeyi bilmiyoruz, sevgiyi gösteremiyoruz, karşılıksız sevgiden bi haberiz, sevgi konusunda insanlık onda dokuz kusurlu, o derece yani. Ben bile günden güne kendimde ilerleme kayıt ediyorum, sevgi üstüne ihtisas yapar gibiyim, tabudur biz de sevgi konusu, özür dilemek kadar zordur “seni seviyorum ” demek, aman şımarmasın, aman elalem ne der, aman önce ben demeyim, belli etmeyim, derken toprakla kucaklaşıyor insan, sağ kalana travmalar kalıyor, ya da çift tarfalı travma hesabı başka insanlarla görüyorlar.
Aaaaah sevgi insanın hamurunda var da mayalandırmıyoruz kiii, Çoktan unuturdum, her şeyi çoktan. bu kitapların, filmlerin, şarkıların, şiirlerin gözü kör olsuun …
Aaaaay kimse kör olmasın, açık gözle, açık açık sevelim, hatta dokunalım, öpelim, taş gibi sarılalım, dilimizle olmazsa bile bedenimizle izah edelim, Ben seviyorum valla, saymakla bitmez sevdiklerim, ama ağırlık yapmıyor üstümde, eksik olan varsa gayret edin derim, cümleten günaydııın millet

30 Eylül 2015

Okuldan, işten çıkışlarda koşa koşa eve gelinen yıllar vardı. Limonata tadında yıllar, içe serinlik veren, ateşleri söndüren, nanesi olmayan, içine buz kütleleri katılmayan yıllar, bastırılmış, içten içe hizaya sokulmuş, tek tipe yakın yıllar, aykırılar gizli kalırdı. Elinde filesi ile evin babası kapıyı çalar, çocuklar açar, terlikleri uzatılır, eller yıkanır hazır sofraya buyurulur, masa en büyük kız tarafından söylenerek toplanır, okul zamanı ders yapılır, değilse “evdeyseniz ” diye komşuya haber salınır, varsa tv bakılır … öyle yıllardı onlar, bir oda içinde tüm aile, salonun kapısı kapalı bu arada :)))) Genelde böyle idi, çok zenginleri bilmiyoruz, o zaman onlar kendilerini afişe etmezlerdi. Amma yıllardır, tüm filmler, diziler aynı ; Eve gelen ayakkabıları ile içeri dalıyor, kendine bi içki alıyor, bi de eskiden viski limonata bardaklarında olurdu, Yani filmlerde belki pavyonlarda, kendimi bildim bileli içmem ama bilirim, viski bardağını, bunlar “ne koysak gider kafası ” İncelemeden, araştırmadan, kime hitap ettiğini bilmeden, ticari kafalar. Gerçi şimdi bardaklar düzeldi :)))
Annem titiz kadındı, babam kapıdan üç basamak aşağıda soyunmaya başlardı, banyoda da bir fasıl arınır, ancak sofraya gelirdi, değil ayakkabı ile eve girmek, sokak çorabı ile bile basmadık biz. Abdestli namazlı adam, kendine en fazla bir çay doldururdu kiiii o da yemekten sonra. Fakaaaaat salondaki duvar boyu vitrinin içinde her tür içki bardağı, sürahisi ile süs olarak bulunurdu, şampanya, martini, şarap, likör, viski … ne ararsan, rakı bardağını saymadım, onlara hep limonata muamelesi yaptık biz :)))) Hatta bir punch kasemiz bile var :)))) Annem de babam gibi o zaman “Bu ne yaman çelişkiiii anneeee !!!” Aaaay işte nur içinde yatsınlar, paşabahçe ne yaptı ise alırlardı, severlerdi, parlak şeylere bakmayı, yattıkları yerden yıldızlar görünür mü acep ?
Buraya nerden geldik, dünden geldik. Kıza okul açılmadan “ayağına hafif bi ayakkabı alalım, sonbaharlık olsun, ayağındaki yeni ama ince, botlarında kürklü çok kalın ” dedim. Sakalımız yok ki sözümüz dinlensin, aaaay yoksa biraz var mı :))))))) hava bozunca ayaktan titremeye başladı, okul çıkışı AVM ye gittik, Tabii ki de kandırıldım, bütçem yalan oldu. Mağaza belli, fiyatlar belli, tıpış tıpış girdik, beğendiğini de aldık, çok şükür :))) Kıza geniş duruyorum, yarın öbür gün be olacağı belli olmaz, karnı gözü baba evinde doysun, bizden gidene kadar mutlu edelim istiyoruz. Eşimde aynı kafada, yalnız o istekleri tam tutturamıyor,
Neyse, işten çıkan okuldan çıkan, işi olmayan gelmiş, her yer tıklım tıklım, yürünmüyor, ruhum daraldı ama ritüele uyup yemek de yedik, bir bir çırpıda yedim, 27 dakika kızı bekledim. Bir ara yan masada mıy mıy eden iki çocuklu ailenin anası ile göz göze geldim, “Yemezseniz teyze sizinkileri de yiyecek, diyim mi çocuklara ? ” diye bi baktı, ben de bakışlarımla “heee” dedim ama bi netice alamadım :))))
haydin temizliğe devam, bugün ekstra ütü var, şükür, ütü için uygun havalar, bi de kurusa yıkadığım çamaşırlar, piyasada “BAVUL” diye yeni bir dergi var, Edebiyat ve sokak temalı,dün karıştırdım, bugün kaldığımız yerden her şeye devam inşallah, cümleten günaydın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑