MART 2018 GÜNLÜKLERİ


Bu da eski kullandığım resimlerden, büyük olasılık bir arkadaşındır, Mart ayına yakışır, Bahar canlanmak demek , tabi ki de ilk olanı, son olanı sonumuz gibi. Karşılaştırmalı Martlar bunlar, bir önce ve sonra aynı ay, aynı telaşlar, aynı ruh halleri mi acaba ???? değildir, her yılın bir önceki yılı kapatıcı özellikleri var, büyüyoruz, uslanıyoruz, olgun ve dolgun bir görüntü de cabası, saçlarda beyazlar, göbek çevresinde yağlanma … hayat her şeye rağmen yaşamaya değer! Tadını çıkaralım lütfen de kırktan önce bu duygu gelişmiyor.

01 MART

SERGİ, SİNEMA, TİYATRO, KİTAP
Gezdim, gördüm, izledim okudum, iyi de yaptım, şimdi tavsiye ediyorum;
Aksanat’da Garip Meyve diye bir sergi var, geri dönüşebilen her şey görsel olarak geri dönmüş, içinizdekileri dışa dökülünce nasıl değişir, dışımızdakileri içimize nasıl yansıtırız, ne gördük, ne düşündük, gerçek var da tanımı neye göre gerçek … bir anlamazlık, anlatamamaklık, anladım sanmalık halinde geziyor insan. “İnsan ve büyük bilinç dışı, insan ve ortak bilinç dışı, insan ve söylenleri, insan ve gerçeği: Garip Meyve!” Diye bir açıklama da var 😄
YKB de Sabahattin Ali sergisi var ve illa ki gidilmeli, çok güzel tasarlanmış, Sabahattin Ali’nin yaşadığı şehirler, şarkıları, şiirleri, resimleri, mektupları… hele tren kompartmanı gibi düzenlenmiş bölüm çok hoş, gidilesi, görülesi, şiddetle tavsiye edilir, ücretsiz sergiler 😊
Alyoşa oyununu izledim, Aliye Berger’in hayat hikayesi, Füreyya, Fahrinisa, Aliye, Cevat Şakir… yakın akraba olunca, hepsi de bildik, hem magazinsel, hem sanatsal aile, Devlet Tiyatrosu Tekel Sahne’de dekor için masraftan kaçınılmamış, güzel oyun tek perde, gidelim ki Yaşasın Tiyatro!
Beyaz da artı sahnede özel tiyatro, Deniz Çakır aynı Yaprak Dökümü’n deki gelin, hiiiiç gelişmemiş, hoş ve boş vakitlere göre
I, Tonya; gerçek bir buz patenci hikayesi, Amerikan tarzı gerçek, bayılmadım ama sıkılmadım da, başka sinemada
Hakaret; Bugün izledim, oscar adayı yabancı dildeki filmlerden, bir Orta Doğu Hikayesi, Filistinli, yahudi, Lübnanlı, iç savaş, adalet, insan olmak … güzeldi.
Resimdeki kitapları okudum, hepsi bir birinden güzel, alıp başını gidiyor, başka dünya geziyorsun da problemlerin insanı, toprağı değişik, konusu aynı.
Eeeeeeey sanat ve edebiyat; Besle bizi, doyur gözümüzü, incelt ruhumuzu, sevdir acılarımızı,paylaştır yüklerimizi … hatırlat insan olduğumuzu.

 

04 MART

Görmezden gelmek; Kaçış yollarının en kolayıdır, uygulama alanı geniştir, kendi içinde ikiye ayrılır, yok sayarak görmezden gelme, var sayarak görmeyi erteleme. Birincisi inkardan gelme de sayılır, muhasebenin temel ilkesi; para yoktan var olmaz, var ise kaybolmaz. Hayatta bir muhasebe olduğu için, sonuçlarını yaşadığımız bir şeyin aslını inkar etmek ne cemaatlere üye olmakla ne de günde 5 saat yoga ile … düzelmez, yani, iç huzuru sağlamak diyorum, bilmekten, kabul etmekten, çare aramaktan gelir. Var olana göz kapamak büyük vicdan savaşlarının sebebidir, vicdanın gözle görülmesi incelik işidir, göstere göstere vicdan olmaz, vicdanın resmi bulunmaz, kaç “like” aldığının sayısını eylem belirler, eyleme geçenlerin vicdanı red etmesi hakkı da vardır, buradaki vicdani red başka redler ile istenirse karıştırıla bilir, üstüne bir bardak limonlu ılık su içilirse,kara bulutların altında bir pencere önünde, pazar uykusu uyuyan, gündüz insan gece hırt gençlere tıkırtı yapmamaya özen gösteren annelere konu olur 🙂
Cümleten günaydın, dün gece Merkür ile Venüs kavuştu, Terazi Burcunda güzel şeyler olacakmış, gökten güzellik yağmasını bekliyorum, kötülük burnumuzun dibinde ilen iyiliği uzak yollardan beklemek de yaman çelişkiler arasında. Kış da bitti, kutuplara bile (-5) ile bahar geldi, Kuzey Avrupa cezalı, bizde de kısa süreli tuhaf sağanaklar var, tabi ki de dünkü tufanı kaçırmadım, arabada cama silecek yetişmedi, alt yapısız yollarda oluşan göller, buji ıslanmalarına yol açmış idi, sağa çekenleri hemen bildim 🙂)))))
Eski arkadaş grubunda yemekli bir toplantı vardı, mısır ekmekli, karalahana dipleli, hamsili pilavlı, kuru bamya çorbalı, profitrollü … eve tartılmadan girdik ama çıkarken bir fark hissettik, ev sahibi ev yapımı vişne likörünü unutmuş, ben de minik bir boşluk var diyordum, kendi kendime 🙂)) Eski arkadaşlıklar güzel, sohbet, anı, hatıra, güncel …derken güzel saatler geçirdik, her şeyin çok güzel olduğu nadir zamanlardan biri idi, hissettik de.
Hayatta yük olan şeyleri tespit edip hayatından çıkaracaksın, insan, eşya … hiç fark etmez, at gitsin.
Mızmızlanıp, şikayet etmek bir şeyi çözmüyor, baş ağrısı, karın ağrısı, can sıkıntısı yapıyor, ölümden gayri her şeyin çaresi var, neticede bir ömrümüz var, süresi belli değil, uzadıkca kalitesi düşme ihtimali yüksek, kısa ise de tadını çıkarmak gerek, “tad mı kaldı” diyenler de haklı, yine de kıyıda köşede bir lezzet buluna bilir, iyi bakmak gerek.
Gülmek, sevmek, iyi dileklerde bulunmak, hoş görü ekip biçmek bunları çoğaltmak gerek,amaaaaan, her işin başı sevmeyi bilmek, sevmek üstüne hesap kitap yapmamak, karşılıksız yaptık sanım, karşılığını beklemek de iç ağrısı.
Amaaaan işte her pazarın bir pazartesisi var, içinde ben varmıyım??? diye bilmeden, hayata yanlış yerden asılmalara boş verelim, elimizden gelenlerin güzel olması için çabalamak bile yeter.Bilmem anlata bildim mi, yanlış anlayanlar hiiiiiç anlamadım saysınlar, ben; “anlat, anlat heyecanlı oluyor!” diyenlerin peşinde miyim acaba ????? İnsanın canı arada mantarlı mantı pişirip bazı kişileri çağırıp yedirmek istiyor, suçumuz da iyi yemek yapmaktan öteye gitmez o zaman 🙂

05 MART

Her şey bir rüya olsa unutarak uyansak” ah olsa da diyemiyoruz, bir sabah unutarak uyanmak ihtimalimiz var ama iyi yönde değil, Unutmak beynin bir eylemi, keyfi gibi görünse de beyin çok seçici, bilinç altı ile iş birliği yaparak bizi kandırmaya devam ediyor, unuttum sandıkların hortlarken, unutmam dediklerin kayıplara karışıyor, bazı lüzumsuz görünen hatıralarım var, hatırlamak hiç bir işime yaramıyor ammaaaa ruhumun iç derinliklerinde bir yaraya tekabül ettiğinden hazar, her daim canlı.
Dün merkür ile venüs karşılaşmadı, bence çarpıştı, hatta merkür geri gitmeye başladı Aaaay berbat bir gün oldu, planlar ters bile gitmedi, alt üst oldu ki bu durumda bir hareketle eski haline gelmesi lazım ama planların hasarlı parçaları var, telafisi olmayanlardan desem de abartmış olurum ama olmadı, olanlar uymadı … bugünü istemiyorum, silelim, yeni baştan deneyelim! yapamıyoruz, yapılmış günleri yapılandırmak her yaşta zor, yaşlandıkça daha mı zor bilmem, yaşlanmak, kalabalıklaşmak ile beraber gelince, her kafadan çıkan seslere ancak Rap tarzı şarkı yazılıyor 🙂
Yani; kılıcını kuşanmışım da yel değirmenlerini kafaya takmışım da, yanıma bir de Panço uydurursam zafere doğru kaçar mıyım, yoksa zafer benden mi kaçar, bugünlerin yarınları da var mı, dünleri ne yapacağız … diye ipe sapa gelmeyen sorularıma un arıyorum, o iplere serip, göle de maya atmaya gideceğim, kürküm var, onu da yemeğe götürüp, bana damdan düşeni getirin, diye tutturacağım.
Bugünü güzel yapacak bir şeylere ihtiyacım var, proton bombası hapımı yuttum, midemi yola koyup, ardından evi yola koyup, kendimi de bir araya şıkıştıracağım hazar.
Günler gelip geçer, biter bir gün kabus geceler, bu daaaa geçeeeeer! Sen bana haberler ver, Neeee habeeeeer! daha daha ne habeeeeerli bir kahve içsek de kendimizi kendimize gelmiş saysak mı acep ??????
Yepyeni olduğunu iddia eden pazartesinin geçmiş pazartesiler artığıyım, başımın çaresine bakmak benim başımın işi,
Haydi o vakit, aşk ile günaydın diyelim, bi gayret olacak sanki, az yalan dolan, üç maymun, çok kırılsa da bir şey olmayan hayaller ile…

08 MART

Kadın olmak; çoook geniş kapsamlıdır, tarifi reçetesiz, çilesi düğüm düğüm, savunması aciz, sırtını yasladığı babası, kocası, abisi yok ise acayip yalnız, dul, müzmin bekar ise devamlı aranan, kanunlarda kurallarda toplu iğne başı kadar yer tutan, evde, işte her yerde her hizmeti veren, sana ne ile bana ne den sürekli nasipsiz, sırtında sopası, karnında sıpası olanı makbul, şişmanı alay konusu, yaşlısına ölse diye bakılan, yalnız yaşayanı itin kopuğun haklı gözetiminde, mirastan dine dayandırılarak mahrum, gözü yaşlı, hıncı içinde saklı, direneni cehenneme direk olandır!!!
Öyle, kızlarımıza öz güven neymiş öğretelim, hak arayışlarının önüne geçmeyelim, şiddet gördüğü zaman arkasında duralım, erkek nesline oğluna, kocasına, babasına, erkek kardeşine esir olmamasını öğretelim, okutalım, iş sahibi olsun, ekonomik özgürlük nedir bilsin ve onları gerçekten çok sevelim, kızlarımız hayatımıza renk olsunlar ve bu renklerin gökkuşağı gibi dünyayı sarmasında bir payımız olsun.
Günsüz kadınlardanım, her gün kutlama yapacak güzel şeyleri tüm kadınlar için isterim, eğitim şart! diyorum, bi de Günaydın, gün içine tam sayfa, çok renk olsun 💕💕💕💕💕

13 MART

Sabahlar da değişiyor, kalkış biçiminde fark var, “Ne giysemden, ne pişirsem” e oradan da “nerem daha çok ağrıyor” ağrıyor sabahlarına geliyorsun, kalkmadan kendimi etraflıca bir dinliyorum,sorular soruyorum, “kolum, bacağım iyi misin, gözüm kulağım iş başında mısın, elim ayağım hazır mısın, aklım başımda mısın…” Şimdilik cevaplar ikna ve tatmin edici 🙂 Sonra da radyonun kulağını bükerek güne başlıyorum, bazen en önce çamaşır makinesine el atmış da ola biliyorum, sıralama çok mühim değil, her şeyin ve herkesin sırası geliyor, sıra bekleyenler ile sırayı hayata geçirenler aynı özne değil, sıra bekleyenler her zaman canlı bile değil, sıra ile can verdiklerimiz var.
Amaaaan sabah sabah yine çarşafa dolandım, insan böyle işte, esas söyleyeceklerini söylememek için çevirmediği dolap kalmıyor, bunlar dilsel dolaplar, kalp ile çelişkili genelde.
Ne demiş Kenzaburo Oe; Kendini kandırma zehrini bir kez tadan insanlar, bir daha kendilerini asla kurtaramazlar …
Doğru demiş, kendine yalancı olmak ile başlıyor her şey, itiraf etmek ile af etmek arasında ne kadar fark var ????İkisi bir arada bir tek kendimize olur, kendine itiraf et, sonra da kendini af et, Zor ama zorunlu iş. Bunu yapmadan, yapamadan gidenler var. Küs ölmek ile pür barışık ölmek arasında ne fark ola bilir???? birinde ruh hafif, yağ reklamındaki gibi havalanıp bıraktığı dünyayı gezerken, diğeri ayağına taş bağlanmış gibi dip üstüne dip mi yapar ?????
Sabahın derin konuları bunlar, dünya derin olmaya değer mi, üstünden doğru yaşayıp gidenler ile hırs ile ihtiras ile gününe gün yüzü göstermeyenler arasında enerjiden öte farklar var, “ölümün tek gerçek olduğu bu dünyada:” deyip iki nokta üst üste koyup, çekilelim, devamı herkesin kendine özel olsun.
İnsan her gün kendine”bu günden itibaren hayatım için neler yapa bilirim” diye sormalı, hayat her güncellenmeli,ölüyoruz ve öldürülüyoruz, hem de isteğimiz dışında bi de öldürenler var ki onlar ayrı safta.Pet şişeler kadar uzun değil ömrümüz, aman olmasın da her şey yeteri kadar, bıkmayalım, bıktırmayalım.
Dün yerlere yapışarak temizlik günümdü, eşimde yıl başından beri evde, çoooook zor günler, dersem, zorluğu nerede diyenlere ne cevap verecem, isteyene uzuuuun uzuuuuuun özelden yazarım 😀
Yaşlandıkça annemin huyları canlanıyor üstümde, Rahmetli babam vakit namazlarına camiye giderdi, her geldiğinde rahmetli anam çoraplarını yıkar yenisini verirdi, eve gelinde ev üstü, doğru mu giydi, kontrol felan , uzun işer idi, öğleyi ikindiyi bir yapsın isterdi, “kendine arkadaş et, caminin bahçesinde otur, yürü …” diye adamı yönlerdirirdi, dün eşimi markete yollarken, biraz da yürüyüş yap! diye tembih edince kendi kendime çok güldüm.
“Hayat öyle ya da böyle, hatta şöyle bir şey” demekle şeyleri şey olmaktan kurtaramayız 🙂 “Şey” önemli, manası, işlevi kaçamaklardan kaçarken kazaya denk gelmek gibi bir şey 🙂))
Silah satışları son beş yılda yüzde 145 artmış,Ülkem pazar için bir fuara çıkarma yapmış, Satıyoruz yani, Sen insan haklarında Moritanya’nın bir altında, Bahreyn’in bir üstünde 130.cu sıra ol, ve silah üretmeye hız ver, Tuhaf diyemeyiz. Uyuşturucu günden güne artıyor, yaşamak için kafaların uyuşması gerek diye düşünenler ve bunu ticarete dönüştürenler her zaman var, 80 ülke de seri üretim varmış.
Kafaları uyuşturmadan kullanma yollarını bulmak gerek, illa hap atmak, cigara sarmak gerekmiyor, tv izlemek de bir uyuşturma tarzı, sinemaya gidelim, tiyatro seyir edelim, okuyalım, içlerinde en ucuzu okumak, kitap ucuz değil ama güzel kütüphaneler, ücretsiz etkinlikler var, kafayı dağıtalım ama kendimizi dağıtmadan, kafayı nerede nasıl, neyle dağıttığımı sonra toplu yazarım, geziyorum, okuyorum, seyir ediyorum yani 🙂
Darısı başınıza, Günaydın 

17 MART

 

Varlığı süreklilik arz etmeyen, yokluğu bunalıma düşürmeyen gelip geçici alışkanlıklarım var. Bir zaman alışıyorum, sonra bırakıyorum. Sıkılıyor muyum, modası mı geçiyor, güncellenince yenisi mi geliyor… bilmiyorum, istesem bilirim de gerek de duymuyorum, dünya üstüne felsefem; “ne esir düşeyim, ne de esir edeyim, öyleeee yumuşak yumuşak, en fazla tatlı sert, olmadı alıp başını kahretmeden git…”
İnsandan ilaç yapanlar hayatın içine tükürenlerin en önde gideni, onlarında önünde “baskın karakterler” var, gerisi sürü dersek kaç koyun çitten atlamıştır???? saya bilir miyiz 🙂))
Bir şeyi bir şeye bağlayıp, yokluğunda yok olacağını sanıp da yok olmadıklarını görünce kalmaya uyum sağlayamayanlar!!! Nedir sizden çektiğimiz, dünya oyun bahçeniz, insan oyuncağınız, fıtratınız; Kıskanç, karakterinin inkarcı baskın, huyunuz mantarlı, suyunuz aleni zehirli, havanız poyrazdan lodosa, gücünüz karanlık, desteğiniz sürünüz … aaaaay aaaaay say say bitmez, arada sözü geçen mantar bir filmden aklımda yer eden, aslında iki filmde geçen, geçtiği gibi de yol gösteren 🙂 Onu etkinliklerimi yazarken yazarım, Film hala sinemalarda, heves kırmayalım, ön yargı beslemeye sebep olmayalım yargı bağımsız olsun.
Her şey, herkes bağımsız olsun, bağımlılar ipi uzun tutsun, instagramda beni takip eden bir büyücü var, sosyal medyanın bu yanı menfaat üstüne, hiç tanımadığınız biri sizi takip ediyor, “aaay ne hoş, ne güzel havası!” ile nezaketen sen de takip ediyorsun, sonra o seni siliyor, ama sen takipçi kalıyorsun,bu da bir yöntem, artık tanımadıklarımı takip etmiyorum, onlar istedikleri kadar takipte kala bilir, “takibe takip” e sınır getirdim 🙂))) Aaaay çok da tın! Hayatta yaptıklarını sergiye koyanlar, çaktırmadan işlere müşteri arayanlar, egosunu basamak yapanlar, yalanarak yaşayanlar derken yalakaları besleyenleri kast ettim, siz var ya siiiiiiz, dünya batmadan batasınız!
Biraz da magazin; Trump’ın büyük oğlan boşanıyormuş, 2005 den beri beş çocuklu eş, medya baskısı ve seyahat fazlalığını sebep olarak sunmuş mahkemeye, şiddetli geçimsizlik bir yerde gizli 🙂 Doğan grubunu Demirören grubu alıyormuş, Hürriyet, Fanatik ve posta yayın hayatına başka mecralarda aynı şekilde daha da aşırı bağımlı olarak devam edecek hazar, “param olsa ben de gazete alırdım” demek için kaç şart gerek ???? Çin’de bir kadın 20 saat telefona bakmış, beyni bir şey olmuş, şimdi ona hastanede bakıyorlarmış.
Az da güncelle kararalım; ABD nin yeni dış işleri bakını, eski CIA başkanı, Ölüme en yakın işkence ağza buruna ıslak havlu koymada bir numara ama nasıl yaptığına dair belgeleri yok etmiş, İran’a düşman, genelde İslama düşman, En çok da iklime düşman, doğayı sallamıyor, Dünyanın eeeen zengin kardeşleri olan Koch ‘ların sözünden çıkmaz diyorlar. Ne diyelim bunun neresinde hayır var, görmeye ömrümüz yeter sanırım, bu arada en az kendi kadar kötü Bayaaaaan yardımcısı yerine başkan olmuş.
Artık ordan sallanan füzeler, buralara düşünce Yani İran’a mülteciye mülteci katarız, Karşımdaki lüks evler genelmiş, kapıda nikah, asansörden başlayan halvet, sabahlara kadar ışıl ışıl daireler, nur saçıyorlar caddeye, Buraları bekleyen ahlak bekçileri isterük! Metrobüsü, parkı bırakın badem gençler, günahın büyüğü buralarda, aaaah bi de gazetem olaydı, tanıdığım benden daha iyi olan biri ile, benden az daha geri başka biri ile neleeeeer yazardık, neleeeeer, aaaah aaaah elimize ne Seda’lar, Ne Serap’lar, ne Müge’ler su dökemez, aaaaay gizli potansiyel miyiz biz 🙂)))))
İçimize asılan kandilleri ılık limonlu su ve bahar güneşine emanet ettik, bir bir sönerler artık, gün ışığı ile aydınlanma ile yetinir miyiz kiiiii????

19 MART

Varlığı süreklilik arz etmeyen, yokluğu bunalıma düşürmeyen gelip geçici alışkanlıklarım var. Bir zaman alışıyorum, sonra bırakıyorum. Sıkılıyor muyum, modası mı geçiyor, güncellenince yenisi mi geliyor… bilmiyorum, istesem bilirim de gerek de duymuyorum, dünya üstüne felsefem; “ne esir düşeyim, ne de esir edeyim, öyleeee yumuşak yumuşak, en fazla tatlı sert, olmadı alıp başını kahretmeden git…”
İnsandan ilaç yapanlar hayatın içine tükürenlerin en önde gideni, onlarında önünde “baskın karakterler” var, gerisi sürü dersek kaç koyun çitten atlamıştır???? saya bilir miyiz 🙂))
Bir şeyi bir şeye bağlayıp, yokluğunda yok olacağını sanıp da yok olmadıklarını görünce kalmaya uyum sağlayamayanlar!!! Nedir sizden çektiğimiz, dünya oyun bahçeniz, insan oyuncağınız, fıtratınız; Kıskanç, karakterinin inkarcı baskın, huyunuz mantarlı, suyunuz aleni zehirli, havanız poyrazdan lodosa, gücünüz karanlık, desteğiniz sürünüz … aaaaay aaaaay say say bitmez, arada sözü geçen mantar bir filmden aklımda yer eden, aslında iki filmde geçen, geçtiği gibi de yol gösteren 🙂 Onu etkinliklerimi yazarken yazarım, Film hala sinemalarda, heves kırmayalım, ön yargı beslemeye sebep olmayalım yargı bağımsız olsun.
Her şey, herkes bağımsız olsun, bağımlılar ipi uzun tutsun, instagramda beni takip eden bir büyücü var, sosyal medyanın bu yanı menfaat üstüne, hiç tanımadığınız biri sizi takip ediyor, “aaay ne hoş, ne güzel havası!” ile nezaketen sen de takip ediyorsun, sonra o seni siliyor, ama sen takipçi kalıyorsun,bu da bir yöntem, artık tanımadıklarımı takip etmiyorum, onlar istedikleri kadar takipte kala bilir, “takibe takip” e sınır getirdim 🙂))) Aaaay çok da tın! Hayatta yaptıklarını sergiye koyanlar, çaktırmadan işlere müşteri arayanlar, egosunu basamak yapanlar, yalanarak yaşayanlar derken yalakaları besleyenleri kast ettim, siz var ya siiiiiiz, dünya batmadan batasınız!
Biraz da magazin; Trump’ın büyük oğlan boşanıyormuş, 2005 den beri beş çocuklu eş, medya baskısı ve seyahat fazlalığını sebep olarak sunmuş mahkemeye, şiddetli geçimsizlik bir yerde gizli 🙂 Doğan grubunu Demirören grubu alıyormuş, Hürriyet, Fanatik ve posta yayın hayatına başka mecralarda aynı şekilde daha da aşırı bağımlı olarak devam edecek hazar, “param olsa ben de gazete alırdım” demek için kaç şart gerek ???? Çin’de bir kadın 20 saat telefona bakmış, beyni bir şey olmuş, şimdi ona hastanede bakıyorlarmış.
Az da güncelle kararalım; ABD nin yeni dış işleri bakını, eski CIA başkanı, Ölüme en yakın işkence ağza buruna ıslak havlu koymada bir numara ama nasıl yaptığına dair belgeleri yok etmiş, İran’a düşman, genelde İslama düşman, En çok da iklime düşman, doğayı sallamıyor, Dünyanın eeeen zengin kardeşleri olan Koch ‘ların sözünden çıkmaz diyorlar. Ne diyelim bunun neresinde hayır var, görmeye ömrümüz yeter sanırım, bu arada en az kendi kadar kötü Bayaaaaan yardımcısı yerine başkan olmuş.
Artık ordan sallanan füzeler, buralara düşünce Yani İran’a mülteciye mülteci katarız, Karşımdaki lüks evler genelmiş, kapıda nikah, asansörden başlayan halvet, sabahlara kadar ışıl ışıl daireler, nur saçıyorlar caddeye, Buraları bekleyen ahlak bekçileri isterük! Metrobüsü, parkı bırakın badem gençler, günahın büyüğü buralarda, aaaah bi de gazetem olaydı, tanıdığım benden daha iyi olan biri ile, benden az daha geri başka biri ile neleeeeer yazardık, neleeeeer, aaaah aaaah elimize ne Seda’lar, Ne Serap’lar, ne Müge’ler su dökemez, aaaaay gizli potansiyel miyiz biz 🙂)))))
İçimize asılan kandilleri ılık limonlu su ve bahar güneşine emanet ettik, bir bir sönerler artık, gün ışığı ile aydınlanma ile yetinir miyiz kiiiii????

21 MART

Bugün günlerden İlkBahar Ekinoks’u, geceler kısalacak, günler uzayacak, Kuzey Yarım Kürede de Güney yarım Kürede de birbirinden farklı baharlar var, ekvatorda gölge sıfır,Kuzey kutbu 6 ay gündüz, Güney kutbu 6 gece, Güneş ışınları Ekvatora öğle vakti dik düşerken yakınlık derecesine nasiplenecek ülkeler, bu ekinoks’un benzeri hatta tersi Eylülde yine gelecek, Haziranda ise Gündönümü var,İşte böyle böyle dönen dünya içinde yaşaya bilenler harıl harıl mutluluk ararlar, sevdayı kuşun kanadına koyarlar, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” diye savaşlar çıkarırlar, “rabbena hep bana!” diye türkü tutturanlara el çırpanları bir çarpan olur, çarpılanlar çarpı haline gelirken, çarpan parayı bitirene kadar “out” olur, sonra gelir az kılık değiştirir, yine çarpar, Son günlerdeki çiftlik Bank aslında çooook tanıdık ve bildik, kısa yoldan, emeksiz zengin olucam hayali kuran salaklar sağ olsun, Yakındaki bir Bankadan maaşımı çekiyorum, teyzeler, amcalar habire defter işletmeye geliyor, hazar kefen parası, artık nasıl bir kefen ise, kimseye faydaları dokunmaz, ama parayı poşete koyup balkondan atarlar 🙂 Eğitim şart da neresinden başlanacak bilemiyorum.
Bahar geldi, takvimlere göre yeni, erken açan ağaçlara göre epey oldu, arada gider gibi olsa da artık, bahar, kalbimize, gönlümüze, ruhumuza bahaaaaar!!!! olsun diye diliyorum. Her yerimizde çiçek açsın, çiçek olalım, kadınlar zaten çiçektir, çiçekleri ezmeyelim, üstüne basmayalım, gübreyi dibine koyarken aklımızdan üstüne işemek geçmesin di mi.
Aaaaay bu dünya ıslah olmaz, bu dünyanın içindeki insanlar dan hiiiiiiç bi şi olmaz da diyesim gelmiyor, olan var, olmayan var, olsun diye çaba harcayan, olmadığı yerde küsüp kaçan, “olacak, inşallah” diye umutlanan, umuduna filit sıkılmasına katlananlar var,varlar her zaman ağır basmaz, var ile yoktan denge kurulmaz. Yaaaa işte bunlar heeeeep mutluluk ve mutsuzluk hesabı, Yaşamak zaten bir hesap kitap işi, “sağlamcılar diye bir grup var” durumu tam ifade etmez, herkesin sağlam bastığı yerler var.,
Dün Dünya Mutluluk Günü imiş, biz bi kaç arkadaş bilmeden mutlu olduk 🙂Yemek, sohbet, sinema ile üçledik. Kaybedenler Kulübü Yolda gitmeye değer, şahane değilse de çekimleri güzel, Nejat yaşlanmaktan öte çökmüş, Daha da filmine gitmem, benden on yaş küçük biri benden 20 yaş yaşlı sanki, yaşadığı hayat, felan fistan ama bir oyuncu neticede, bir sene daha geçse, gözlüklü, değnekli, beli bükük olur, demek ki bu arkadaş yaş aldıkça hoşlaşanlardan değil, bir de öylesi var, yıllar geçtikçe yıllardan pay alanlar. Yine de güzel olmuş, Hayata Sarıl Lokantası da iyilik merkezi, evsizlere çorba için, yiyin için, askıya da çorba koyun, hoş mekan, yemekler güzel, yeri küçük ama sevimli, hizmet ağır ama kimsenin umrunda değil, mekanda iyilik enerjisi var,
Mutluluğun da mutsuzluğun da mimari insan, hayatı “höt” demek hem kolay değil, hem de gereği yok, hayat sana “höt” diyor ise şavaşa hiiiç gerek yok, on şartı bir araya getirip on dakika mutlu olacağına, her şart için ayrı ayrı on defa mutlu ol!!!, Budur, Sabah aforizması 🙂 Çok da şeyedmemek lazım, daha önce demiştim, ısrarcıyım,
Baharınız bahar ötesi olsun, artık nasıl olacak ise salladım cümleyi ama elbet bir yolu vardır. Kahvaltı bile mutluluk sebebi değil mi?????

23 MART

Bazı sabahlar kızımın yatağının üstündeki yastıkları dizerken bile yoruluyorum, hemen pencere önüne çökesim, uzun uzun binanın önünü çimenlere süpüren apartman görevlisini seyredesim, süpürgesinden geriye dönesim geliyor. süpürge eski zamanlarda gelinlerin çeyizinde bile vardı,hatta Edirne’ninki meşhur diye bilirim, evlere sarısı, sokaklara çalısı.
Evlerden çıktı gitti, sokaklarda tek tük, artık sokaklarda elektrik süpürgesi gibi çok sesli bişi ile temizleniyor, hele İstiklal‘de on dakikada bir.Süpürge deyince Tatlı Cadı ile Mary Popkins ‘ i de hatırlarım, ikisi de cadı, biri ev hanımı, biri dadı, biri kitap, biri dizi.
İşte böyle yorgun sabahların verimliği değil de derinliği oluyor, hatıra atına binip, bir kara ormana dalıyorsun, karanlıklarda el yordamı ile bulduklarını ışığa taşıma çabası, bir çeşit yüzleşme. Çünküüüü hatıra dediklerimizin izi vardır ama çoğunun izini sürmeyi canımız çekmez, canımızın acıdığı bir yerleri vardır. Neden insan; Onca çaba ile mutlu olup da onları hatırlama listesinde başa tutturamıyor, tutturanlara da “görmemişin bir mutluluğu olmuş..” diye kınıyoruz o da ayrı. Aslında mutluluğa giden yollara taş döşeyenleri unutmuyoruz, Buna bir çeşit kinlenme de diyebilir hemen arkasından inkar ederiz. Dünya insanların çelişki ve ilişkisinden ibarettir. “Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa, sabah olup uyanınca, her şey yine aynı kalsa” diye şarkılar söyleyenler dünün içine tükürenler,ya da dünden tükrük yağmurunda kalanlar. Amaaaaan pişmanlıklar, özlemler, keşkeler,bitmeyen beklemeler … işte bunlar kafayı sıyırma elemanları, eleman yok aslında duyguların askerleri var.kur ordunu, tak kafana, çat çat söyle,sinseralla ol planlar eyle, sonra da öl.Budur!
Peki bu burada mıdır???? Bunun şu ile ilgisi, o ile çelişkisi bizle sizle birlikteliği, onlara etkisi … beni neyler, neylerse güzel eyler mi, eylemek ile eğlenmek arasında ne fark var, çoooook diyenler şu yana, yooook diyenler bu yana, ben ortada, birbirinizi yedirme moderatörüyüm! Nasıl bir yeme içme dünyası, tüm sofraların ana yemeği insan, insanları toprakları ile yeme modası hiiiiç geçmiyor, midelerin işi kalmadı, doğrudan bağırsak gayri, ne yesen sıçtığına bok deniyor. Ziyan olmasın diye onu yiyenlerin yüzünden dünyanın iki yakası bir araya gelmez, amaaaan zati yuvarlak, zateeeen dönüyor, zateeeeeen eskiyor, zateeeeeen ….
Tam da yatağa geri dönüp, kafayı yorgan altına gömüp, karanlık ama sıcak bir dünyada renkli hatıra filmi izletip, kafaya takılacaklardan toka yapma sabahı ama “yapmamayı tercih ederim” dedim ve net konuştum, net yazdım, Nerde kalmıştık? kaldığımız yere işaret koyduk mu? Yoksa hep aynı yerden mi başlıyoruz? Kuzum, bu leveli geçelim artık! Neeeee!!! yardım için indirimli satışlar mı var?, Oyunda bile kandırılmış olmak, anlatıla bilir ve açıklana bilir bir şey,kiiiii kandırılmış olanlar kanmaya meyli olanlardır, kabahati başkasında aramak onların fıtratında var.Neyse
BON JOUR!

24 MART

Mart ayı, hatırımızda kaldığı gibi, bahar umutları zorluyor, hatta mart ayı umutların elenme ayı, sabahları sisli, yağmurlu soğuk, öğlenleri adeta yaz, ki çoğu zaman, akşamları soğuk kış havasında. Mart ayı derd ayı, derd üstü murad üstü, Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, Mart insana papucunu ters giydirir… gibi çeşitleme yapmak mümkün deeee ne kadar çok okuduğunu anlamayan, anladığını yanlış anlayan, ters köşeden üstüne alınan, eziklik üstünden duygu sömürüsü yapan , bi tek kendini çok akıllı sanan, yete düşmüş çenelerini tanımayan … insan var.
Aaaaay kahrolsun WhatsApp grupları! Bildiğin yemekteyiz gibi olanları var. Bazı insanların kendinden akıllı telefonları olduğu da acı bir gerçek 😔
Aaaah aaaah atın beni denizlere!!!

26 MART

Eeeeeey Günlük!!!!
Ne haldeyim, biliyor musun ???? Ben anlatmazsam ne bileceksin, ancaaaak sana bilirsin, Karlar dünyaya yağmaz iken, dünyama yağmaya devam ediyor, Kira gelirlerinde Vergi indirimi %25 den %15 e bindirilmiş, vere vere kalmadı! Ne istediler de vermedik???? Verdiklerimiz yetmedi, daha çoğunu taahhüt edenlerin kıçına don olmaktan, bir tık daha fazla giyine miyoruz, Giydire giydire lokum dağıtacaklar ruhumuza, Yaaaa lokum da kötüye kullanıldı, yani şahsiyeti şahsi olarak zedelendi. Anadolu’da kutlama için lokum dağıtılır, iki püskevit arasında,” ağzımız tatlandı, sizin de tatlansın ” diye, en çok doğumlara yakıştırırım ben, Aaaah güzel olan her şey atına binip gidiyor mu, kovuluyor mu, kovalanıyor mu, Heeeer şeyi kattık tazzikli su ile gaz dumanına, arada kayboluyoruz, Bugün gökten toz bulutu yağmurla karışık yağacakmış, yağmasa da gaz olarak bronşlarımıza dolacakmış. Açık havayı az kullanın! diyor, çok bilenler.
Bugün pazartesi ama bana salı, sular 20 saat kesilecekmiş, tesadüf haberim oldu, dünden yere yapışıp temizleme işlemini, yaptım, Bugün temizim, Yani 🙂 Ama ama amaaaaa!!! ruhum ne olacak, ruhuma habire çamur atma eylemi var, “Şeker vatandır, vatan satılmaz!” iyi bir slogan ama şekerin eridiğine şahidiz hepimiz, Eylem eylem üstüne, en üstüne söylem, sonrasında gizli kapaklı işler, mesengere videolar, okunması gerekli aydınlamalar, zincir olacak selavatlar, çook gizli olan el altından yayılanacak bi şiler … Hiiiiiç açmıyorum, okumuyorum, gereksiz ve kifayetsiz buluyorum,
İnsan ne kendini ne de karşısındakini biliyor, daha doğrusu bilmek istiyor, Rahmetli anamın dediği gibi: Kör hafız ne bellerse onu söyler!
Göz açmak yetmiyor, gözü doğru baktırmak da gerek, Ayrıca 5 duyu bir bütün, tek tek kullanılınca bağımsız olmuyor, Ağzına atıığın lokmayı, görüyorsun, kokusunu alıyorsun, ağzına attığında çıkan sesleri duyuyorsun, emir geliyor, tadını alıyorsun.
Her şey hayatta zincir, hatta saadet zinciri 🙂)) İnternetten sağılan inekler telef olmuş, parasını içinde faiz geçmiyor diye kar payına yatıranların parası yattığı yerden kalkamamış, iyi niyetle “en az beş sene” diyor, yatakcı başı, o da yeni yatıranlar olursa, salak ağaçları bile varken, heeeer mevsim, zamansız güneşe kanarken, tekrar tekrar niye kanmasın insan.
Aaaaay çok okumak, araştırmak, sormak, bilgi … insanı yalnız bırakıyor, Kabuğunda kavruk kalmış fındık gibi oluyorsun, içini kabuğunu kıran görüyor, kabuk kırdırmak da zor iş, komple yem oluyoruz kurda kuşa, belki de ömrü bizden uzun kargaya.
genetiğimiz koyun keçi yemeğe uygunmuş, bulduk da yemedik mi? “Dana yemeyiniz!, bize de sıkıntı vermeyiniz!” Bugün ölmeme günüymüş, bence ölelim gayri !! Bunca saçmalığı kaç bünye kaldırır, Bizim genetiğimiz vermeye, kanmaya, çalıp çırpmaya müsait. Düşünün kiii fazlası olan bir bütçe, Aaaaay Ütopya gibi 🙂)
Bir sabah da şakıyamadım, kuşlar gibi, kendimden memnun değilim, An itibari ile Flaş Tv ye döncem, Sabah okuyacam,
Bu arada Twitter de takip ettiğim biri vardı, gayet akıllı uslu twitlerken, böyle düşünenler de var diye sevinirken, bir gün “Öğrendiğim her şeyi Adnan Hoca’dan öğrendim” diye yazdı.
Aaaaay atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın, ama olmaz hep beraber olsun, “batsın bu dünya!”
Siz bana bakmayın, ben baktığınız her yerde de olmam zaten, hafta için elimizden geleni yapalım,BON JOUR da olsun 🙂

28 MART

Bugünlerde ters giden her şeyin sebebi gökyüzündeki ters açılarmış, düzelene kadar sabırla beklemek gerekmiş, kendimize ve çevremize zararımız dokunmasın diye.
Mayıstan evvel düzelmezmiş, Nisan ortasından itibaren yavaşlarmış.
Havadan haberler su gibi akmıyor, “sıkıntı yok ise sıkıntı var” diyenler sıkıntı var ise ne derler??? Bir tek zamanın engeli yok, her şekilde geçiyor, akrep ile yelkovanın kollarındayız, taşınıp duruyoruz, ikide bir de aynı yere gelip, geçtiğimiz yerleri tanımıyoruz, dünyada çok da değişik şeyler olmuyor, olanlar ve bitenler… ikisi de geçmiş zaman ama kafada neden şimdiki zamanın şimdisi bilemedim, yalaaaan söylüyorum! Aslında biliyorum, aslında herkes her şeyi biliyor da çok da şeyetmiyor.
Çok da şeyetmemek lazım ama kira gelirim ikiye katlanmadan vergim nasıl ikiye katlanıyor orasını şeyedemedim 😄 Mecbur gülüyoruz, deliye her gün bayram kontenjanında yer yok, dediler, bi torpil şeyeden olur mu ????

 

Reklamlar

2017 MART GÜNLÜKLERİ


Su hayatımızda önemli, hayat kaynağı, akıp gitmesi örnek , suda yaşayan canlılar, susuz kalan canlılar, suyun geçtiği yollar, suyu zehirleyen çevresel olaylar …uzun uzun mevzular sebebi. “Su akar deli bakar” atalar ile ilgisi olmayan bir özlü söz. Gerçi söyleyen de bugüne göre ata olmuştur. Neyse dosya yüklerken buldum, eskiden de kullanmış ola bilirim ama severim denizi, ördeği, martıyı, karabatağı, suyun sesini, uzaklara gidişini, dalga dalga gelişini.

Bir mart ayı daha geçti, hatta nisan da geçti de ben geç kaldım, yayınlamakta, bugün hepsini yola koyacağım, üstteki paragrafın neden kırmızı olduğunu anlamış değilim, bilerek yapmadım ve gideremedim de, Bu arada günlük ortalama 50 ziyaretçim var ve bunun 49 unun ABD ve Kanada olması ilginç ve benim için çok sevindirici, muhtemelen oradaki Türkler, kendimi memleket haberleri veren, gurbete gönderen radyo programları gibi hissettim, konuşarak yazdığımdan hazar, benim yazdıklarım dilimin ucuna gelip plansız programsız akanlar.

Buyurun Mart 2017 ye hemen arkasından 2018 de gelecek 🙂

01 MART

Görüş mesafesi bir pencereden karşıki okulun duvarına kadar, bir pencereden inşaatın çöplerine kadar. Yakın görüşlerin bile sorunlu olduğu bir sabah insanın aklına Atiila İlhan’ın Sisler Bulvarı şiirini, öldüren sis, sis, Livaneli’nin filmi sis’i getiriyor, bir de “kurt dumanlı hava sever” diye özlü sözümüz var. Şimdi bunların hepsini alıp bir kenara koyuyoruz, ama bir parça şiirden, bir parça da yerli Sis filminden alıp lise yıllarına gidiyoruz, günlerden ne hatırlamıyoruz ama böyle havalarda gelemeyen coğrafya hocası Yıldız Hanımı anıyoruz, boş geçen dersler ile dalıyoruz. Çooook önemli bir şey idi bir dersin boş geçmesi, aaah aaaah o başı boş saatler, ne çene ne çene yarabbim, uyarı gelene kadar, başımıza nöbetçi öğretmen konana kadar, müdür fırçasından nasip alana kadar …
Yaaa işte bizdeki gençlik sesli idi, şimdi göz süzmeli, gözler tabiki de telefon süzüyor, neyse ondan da faydalı şekilde yararlananlar var da sohbetin lezzeti yok.
Bir de sevdirilmemiş dersler var, coğrafya, tarih, edebiyat aslında güzel derslermiş de hocalarını neden hiç gülmeyenlerden yapmışlar bilemedim. Korku temalı, dayatmalı dersler idi bunlar, şimdi olmayan Sanat Tarihi, Mantık, Cebir … güzel dersler olarak kalmış aklımda.
Aklımızda kalanlar ve kalmayanlar hafızamızın sorunu, güçlü bellek de her zaman iyi değil, arada unutabilmeli insan, gerçi unutulanların bile unutulmamış yanları var. Bir insanın tümü ile eşilip deşileceğine inanmıyorum, buna ben de dahilim, dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimiz, sadece içimizden geçirdiklerimiz, söylerken değiştirdiklerimiz , bi de pat diye söyleyip tozu dumana kattıklarımız var.Orta yolu ayar edip söylemek, aklı başında konuşmak iyi bi şi ama muhatabın ruh hali de önemli. Bazen hiiiiiç ağzımı açasım gelmiyor, “ne anlatıyorum, kime anlatıyorum, yazık sinir sistemime, ömrümden yiyor bunlar” diye içimden söylenip geçiyorum, kendimi tutamayıp şamar dalgaları halinde indiğimde oluyor, Terazi burcu isek de her zaman dengede değiliz, arada dengeyi bozan ısrarcılar çıkıyor.
Hayat bu; çeşitten çeşit çıkıyor, insan çeşidinde sınır yok, evdeki gençler cinsiyet de yok diyor, iki tanesini sayınca “aaay çok sığsın” diyolar, belki de haklılar ben de ikiden beşe kadar çıktım dermişim.
Postacıyı bekliyorum, dün 11.00 ile 14.00 arası tekrar gelicem diye not bırakmış, kızın yeni kimliği sınava yetişecek, fişli yavrum, belki de soruları yine çalınmış bir sınava hazırlanıyor, okullar kapansın, silgi tozları ile vedalaşıp, lise ve dengi okullar ile bağlarımı temelli koparıp, okul tişörtü, pantolonu, poları gibi parçaları yok edip, odayı ders kitaplarından, her yerden yapışık yapışık bakan kağıtlardan arındırıcam inşallah.
Süre doldu, kızı kaldırmaya gidiyorum, yapılacak işler listesi beynimde dönüyor, onlara sıra yapıcam, sonra durumlara bakıcaz, “çok geziyorsun” diyen konu komşuyu evde oturarak sevindirmek isterdim ama maalesef dışarıda da yapılacak işlerim var. Bi de kahve sıraları, günler gezip, gidecek yeri olmadığında tv de evlenme programı ile kayıp arama programlarına bakıp, kafayı sıyırmadan dolduranlar var, onlara sinir olmuyorum, sadece üzülüyorum, dünyayı boşa geçiriyorlar, kendilerini ziyan ederken başkalarına haset etmeseler iyi olacak, ama olamıyor.
Cümleten günaydın, bu arada heeeer sabah , hatta heeeer akşam yazacam, sınava 10 gün kaldı.

02 MART

Yağmurlu bir sabah, nerede kaldı yağmurun romantikliği, sığındığımız AVM çatıları, dikey bahçeler, yürüme yolu bulamadığımız yerler, içinde nefes alamadığımız toplu taşımalar, yağmurlu havada daha bi beter kokan metrolar, hep acelesi olan, anlamaya dinlemeye müsait olmayan insanlar, fiyatı 5 liradan 10 liraya çıkan, yağmurda aniden ortaya çıkan naylon şemsiyeler … neresi romantik, nerede romantikler ??? Muhtemelen atlarına binip gittiler, son romantikler de bizim kuşak belki, bizde de malzeme yok. Romantik olmak özel ve bazı genel günlerin eline, promasyon tekeline kaldı, “aaah bayım aaaah” diyen Nazlı Eray bunlardan bahsetmiş ola bilir mi? Kitabı okudum ama unuttum, annemgilin kütüphanesinde var, hem de baskısı tükenmişler arasında, bir ara tekrar okuyacağım, aslında ilk sayfayı açsam hatırlarım, bazı şeyleri hatırımda iyi tuttuğum söylenir ve gerçektir, bu da mütevazi olamayacağım konulardan.
Bu sabah kendimi beğenmiş gillerdenim, desem ikna edici, inandırıcı olur muyum, olurum. Kendimi beğenmekten öte severim, sevmek kusurları hoş görmek, telafiye müsait, af etmeye açık, kızgınlığa yapıcı sebep bulmak, hatayı kabullenmek, özür dilemek, sevdiğini söylemek gibi şeyler içerir. Burada ki “şey” kelimesi beslenip büyütülebilir. Sevginin olduğu yerde barış olur, barışın olduğu yerde huzur, huzur olduğu yerde mutluluk, mutluluğun olduğu yerde de insan olur. Olay diğer canlılara da hastır. tüm canlıların tüm hücreleri seve bilir, bkz National Geografic Belgeselleri diye de kaynak göstermek mümkün, hatta oscar alan animasyon şiddetle tavsiye edilir, bu unsurların tümü orada var, jüri ödülü anladığı için mi verdi başka sebepler mi var onu bilemeyiz. tüm jüri ödüllerinden şüphe eder hale geldim de. Aslında şüphe insanın doğasında var, dediğimizde insanın doğasında korku, merak, kötülüğe meyil, iyilikten büyüklenme de var dene bilir mi, yoksa hepsine birden “sevgi kalbimizin hamurunda var” deyip geçip, alt alta çalışma mı yapılır, sevgi sözde kalan, yüreğe değmeyen, değdiğini bilmeyen yeteneksizlik mi dir ??? Biz de olan yetenekleri bi Acun mu görür ??? Acun dünya demek, dünya bu kadar küçüğe indirgendiğinde içine bakan “batsın bu dünya” der mi ??? bir kaç soru işareti yanyana gelinde kuvvetli soru sayılır mı, kuvvetli soruları kuvveti yere mi gömer, bunların cevapları o yüzden karanlıktan ışığa doğru uzun yol mu yapar …
Diye diye sabahın seçme saçmalarını uzata biliriz, ama kessek iyi olur.
Dün kimlik geldi, süresi on yıl, iki resimli, biri hologramlı, bilgisi az, ATM gibi makineler var, nüfus müdürlüklerinde orada aktive edilecek, dün kız hasta geldi, beti benzi atmış, çocuk hastalıkları beni çok sarsar, hemen hasta çorbası yaptım, yoğurtlu, pirinçli, naneli, poğaça yapmıştım, sıcak sıcak, yedirdim, biraz da öptüm sevdim, akşama doğru tekrar kursa gitti, bugün de bir ara devamsızlık muhabbeti için okula gideceğiz, 30 gün hakları var, ama yetmiyor, okul aile birliği ile birlik olursak, uzarmış, bakıcaz artık.
takvime göre bahar ayları, açtı açacak benim salak ağaçları, haberleri dinlesen, biraz fazla okusan, araştırıp sorsan, durum kötü, kalbimizin sesini dinleyeceğiz mecbur, orada susmak bilmeyen, umut, umut, illaki umut … diye şakıyan bir kuş var, umudumuzu kesmek, kuşu kesmek gibi olur, bunu yapamayız di mi ? “kuş kesmek ne ki, insan kesenler var” , diyenlere de “her örnek örnek değildir,” dedik, Günaydın diye de ekledik 

03 MART

“46 kromozom var, 45 i yangın yeri !” diyen sınav çocuğunun kalkmasına 27 dakika var, arayı sessiz kalarak değerlendirelim, bu arada küçük oğlan da geldi, sınav haftası başlıyormuş, o da uykuda iki kat sessiz olmam gerek. Kendi dilinde hayattan yakınan yavrularımıza ; “insanın rast giderse işi yar sarar yarasını, ters giderse felek hatır eder anasını” ya da ” ne zaman hayata tutunmaya kalksak hep mahrem yerleri elimize geldi” gibi tecrübeye dayanan cevaplar vermiyoruz, diyemeyiz, zaman zaman veriyoruz, yine de yıkıcı değil yapıcı olmak amacımız, gayret bizden, taktir kimden bebelerden. Dün okul belli oldu, hiç bilmediğimiz bir yerde, haritaları açıp, dolmuş şoförleri ve esnaftan yardım alıp bilinir hale getirecez inşallah.
Dün okula gittik, maşallah okullarımızda püfür püfür Amerikan havası esiyor, ama kılık kıyafet açısından, ortalık boş idi, meğer kitap fuarına gitmişler, 12 ler zaten yok, biz çıkarken servisler gelmeye başladı, büyük servisler okulun dışında boşalmaya başladı, çocuklarda kaçmaya, görevlinin “oğlum, oğluuuum” diye bağırarak peşlerine düşmesine güldüm, bizim servisimiz olmadığı için okul kapısına gelmeden kaçardık. benim ev okul ile Papağan Kafenin tam ortasında idi, kaçarken yukarı yürümek zorunda kalırdım, “aaaah aaaah ne günlerdi o günler ! okuldan kaçmayana ben öğrenci olmuş demem “, benim çocuklarda kaçıyor ama kaçtıkları yerden telefon ediyorlar, “okuldan kaçılır, istediğiniz zaman, siz de kaçın ama haber verin, başınıza bir iş gelir se benim çocuk okulda diye inanmam” türü bir konuşmayı liseye başlayınca hepsine yapmış idim.
Bu sabah ağrıyan yerlerime kalkmadan bi göz atayım dedim, ağrımayan yerim yok, tüm kemiklerim, yoklamaya “buradayım” dedi, aaaay yaşlılık !, diyecem ama dün komşular 85 lik Halime Hanıma çaya gidiyor idi, bu grubun yaş ortalaması 50 üstü, bi de her gün yürüyüşe gidiyorlar, torun bakanı da var, bu şartlar altında kendime yaşlanmış değilde eskimiş mi desem acep ????
Üç İstanbul / Mithat Cemal Kuntay okuyorum, güzel, beğendim, Adnan’ın elinden bi uçan, bi kaçan, bi düz duvara tırmanan kurtuluyor, onca baskı, onca tedbir arasında aşk engel tanımıyor, tene dokunanı kalbe dokunandan hızlı. TRT dizi de yapmış idi, izledim ama aklımda Burçin Oraloğlu nun gençliği kalmış.Dönem kitabı, Abdülhamit, meşrutiyet, istibdat, jurnalcilik, fukaralık, zenginlik, yabancı özentiliği … kalınca da 575 sayfa Oğlak yayınlarından.
süre dolmuş, sesime kuş cıvıltısı hissi verip, kuuzuuuuum !! diyerek içeriye doğru yol alayım, gerisi gelecektir, hayat ancak günlük planları kaldırıyor şu aralar, devirler değişiyor, değişmeyen yalan dolan, alevere dalavere, küpüm dolsun, hem karnım doysun, hem pastam dursun …
Kaldı 8 gün, her türlü strese karşı direnç kazanamıyor insan, bu stresin kaynağı aynı, kılığı farklı dermişim, günaydın 

06 MART

Pazartesileri yeni başlangıçlar kabul ediyorum. Her şeye yeni baştan başlamak, beyaz sayfalar açmak, maziyi unutmak … gibi bir imkan yok. Geride bıraktığımız hayatımız ileriye doğru bizim takipçimiz. Aaaah aaaah aslında hayat üç kelime; gelişenler, değişenler, çelişenler. Değişime kapalı olmak gelişenler ile çelişenler arasında bırakıyor bizi. “Amaaaan ammmaaaan herkesin hayatı kendine !!” manasız bir savunma, ortak hayatlar var bu dünyada, kimse ortaklık yapmak istemiyor, o başka. Herkes çok akıllı ve lider doğduğunu sanıyor. Sonra hayat eğitim verirken gerçekler anlaşılıyor, sanmayın, gerçeklerin kaderi anlaşılmaya geç kalmak. “Zor günlerden geçiyoruz ” kendimi bildim bileli tüm günler zor, tarih tekerrürden ibaret de tekrarları aklında tutan yok.
Üç İstanbul’u okudum bitirdim, Osmanlı devletinin hangi şartlar ve kişilikler altında çöktüğüne dair Adnan temalı belge, Fakir ve idealist, zengin ve önemli, hasta ve bedbaht Adnan’a verilecek çok örnek var. Şu aralar bi de örgü öresim var, akşamkarı yuuuutuuuubeeee den örnek videoları izliyorum, gönlüme göresini daha bulamadım, benimki; renkli, üretken, ilmek ilmek konuşan model olmalı, bu da kolay olmuyor, sayıları aklımda tutamıyorum, dermişim.
Çamaşır makinesi işe başladı, radyo çalıyor, evde bir tek kız kaldı, birazdan kalkıp, dersane yolunu tutacak inşallah. Ev hafta sonundan kalma, pazar günleri bana pazar olmadığı için sevmiyorum, bir elim evin üstünde oluyor ama o gün daha çok garson modelini kuşandığım için şirazesi kaymış odalarda ışıksız kalıyorum, desem olmaz. Öyle iç karartmaları, kötü dilekler ile başkalarına seslenmeyi, umutsuz kalmayı sevmiyorum. Her olmazın bir oluru, her olurun da bir olmaz yanı vardır. Mesele bakış açısında, bir tüm doğrular yanlış, tüm yanlışlar doğru oluyor, Bkz. Malum liderlerin meydan konuşmaları, aaay çok konuşmak da bir saçmalama sebebi, gerçi dayanaksız sebeplere dayanmış sürülere ne versen yiyor.
Bu hep böyle, her devrin adamı, bu adamların her devirde adamı olmaya yeminli adamlar var. Para her kapıyı açıyor, açılan kapıdan girenler sadece bekliyor, bize ne düşecek diye. eeee beklemeye de ne gelirse yetiyor mecbur. Abudik gubudik dünyanın organize işleri bunlar. Biz de ne organize ola biliyoruz ne de edebiliyoruz. Hak hukuk, adalet, merhamet, vicdan … bunları da biz bekliyoruz.
Başımıza gelenler hep bizden aslında da konu lafta kalıyor, eğitim, sorgu sual işleri bunlar.
Son cemre de düştü, önümüz bahar, arada Mart ayazı olur ama kış bitti diye biliriz. çok sıcak havaları, çok uzun günleri sevmem ama onlar da gelip geçiyor, Her şeyi planlamak gibi bir yükün altına girmek istemiyorum artık, planların sapmalarına tahammül azaldı, boşuna kendimi harcamamak için günlük gidiyorum, bu güne su sabun, silme süpürme işleri var. Niyet böyle, gelişmelere ayak uyduracağız. Sınava 5 gün kaldı, öğrencinin ruh haline gereken önemi veriyorum, hep destek, hep destek, bu anneliğin emeklisi yok, emekli olmak isteyen anne de yok. Çocuklar iyi günler görsün, iyi olsun, etrafa faydası dokunsun … bunları ister anneler.
Gözüm saatte süre dolmuş, günaaaaaaydın Millet !!! Gönlümüzce günler olsun 

07 MART

O kadar yorulmuşum kiii, dün akşam koltukta kanal değiştiremeyecek kadar isteksiz ve mecalsiz olarak bir müddet kaldım,Bu arada biraz uyuklayıp biraz da dizi seyir ettim. Yazmam lazım, sinir oldum.
Kırlangıç Fırtınası, ilk bölüm; Dağ başında doğum yapan bir kız, ona yasin okuyan, doğurtmaya çalışan bir takım yaşlı kadınlar, dışarıda soğukta bekleyen taze baba, Klube bağ evi aylarca orada saklanmışlar kimsenin aklına orada oldukları gelmemiş. Kızın ailesi zengin ama yine de kızı yaşlı bir adama vermişler. kız istememiş genç oğlanla kaçmış, sıkıntıdan bi de çocuk yapmışlar. Kızın abisi kızın peşinde veeee doğum oldu, abi kızı buldu, Tabii ki de oğlanı vurdu, kızı da yaşlıya armağan etti, kız bu arada ölen genci gömdü, başındaki yemeni ağacın dalına uçtu, abi bebeği aldı, tam da o gün doğum yapan karısının yanına koydu, böylece gelin ikiz oğlan doğurdum sandı. Gerçekler odanın içinde kaldı. Aradan 25 yıl geçti, kız zengin olarak memlekete döndü, oğlunu arayacak ve intikam alacak, evvela sevgilisini gömdüğü yere gitti, eliyle koyduğu için hemen buldu, zaten yemeni biraz parçalanmış ama bir kısmı hala ağaçta sallanıyor, zaaar ordan tanıdı. Abiye de ufak ufak görünmeye başladı, yaşlı kadınlardan birinin evine gitti, ona soru sorarken kadın kalpten gitti. Yenge bi de kız doğurmuş, kızın normalde 25 yaşından küçük olması lazım, seçim ananın anası gibi, onu da kasabanın iyi ailelerinden birine gelin ediyorlar, kına gecesi var, kınada oğlanı ortada sandalyede gördüm, gelinde omuzunda kına testisi ile geliyordu, herkes de bindallı, tatlı almayı unutmuşlar, anne evin oğlunu aradı, biriniz 3-5 kilo tatlı getirin eve dedi, elinde bi paketle eve gelen oğlan İstanbul’da asansörde ayı kıyafeti ile bayılan kızı görmesin mi, kız da damadın bacısı çıkmasın mı, tesadüfler sıraya girmiş, bu arada eve gelen tatlı paketi de hiiiiç ikna edici değil, marketlerde satılan kocaman kutulardaki sayılı bayram çikolataları gibi. Kınada oğlan anasını göremedim, kıza altını ve kınayı anası koydu, gerçi benim kına gecem olmadı, istemedim, bilemiyorum artık yaşamayınca, gördüklerimin yalancısıyım. Bunlar olurken sen ahırda yangın çık, hemen itfaiyeden önce koştu gençler, ahır da bir usturuplu yanıyor, kalemle çizilmiş gibi, atlar dışarda ama hala içerde arıyor oğlanlar, yanan atlar sessiz yanıyor demek, Bu arada bir kalas düştü, gökten bir oğlanın başına, diğeri de ona kapaklandı, dumandan bayıldı, kınadan koşarak gelen anne onlara sarıldı, uzun uzun ağlaşıyorlar, ama dumandan boğulan yok, ahır birer kalas atlayarak yanmaya devam ediyor, Abi ile kız kardeş de hesap için yemenisi uçan mezar başındalar, kız ölüyü mermer mezara taşıttı, oraya abisini attı, “söyle, oğlum, nerdeee !!!” edebiyatı yapıyor. Ben de de ne uyku ne yorgunluk kaldı, sinir her yanımı tuttu, eksi bilmem kaç derecede ince topuk, full aksesuar gezen analar, yaşlanınca başına kireç basılmış gibi duran büyük analar, insanın içini bayan ruhuna ağır gelen makyajlar, gençliği de yaşlılığı da beraber oynayan sanatçılar, sahici dekorların dekor olamaması, birden fazla mesaj kaygısı, ne şiş, ne kebap yansın çabası … daha ne diyim ben, öbür bölümlerde kötülük yola düşecek, aklımızı alacak hazar, veririsek tabi.
Hala anlatılanların gerçekle paralel bile gidemediği dizilerle, evlenmek için, ıssız adada yemek için kapışanlara, kayıplara, koca arayan, kendine kız bakan, program program gezenlere prim yaptıranların sayısı azalmayıp artıyor ise “8 mart Dünya Kadınlar Günü” olur, kadın kısmına çiçek, krem, pırlanta alınır, kalpli resmi sosyal medyaya konur.
Oysa ki 8 Mart dünya daha güzel dönsün diye emek veren kadınların günüdür. Öğrenen, öğreten, çocuk yetiştiren, direnen, bilime katkı veren, ilimle kanka olan, daima umut besleyen … bunları da her şey daha güzel olsun diye yalansız, dolansız yapan kadınlar var olduğu için bu dünya var, desek olur, dedim oldu 🙂
Günaydın da olsun 

08 MART

Sabah pencereyi açtım, dünya gürültü ile içeri doldu sanki. İstanbul gürültü sıralamasında dünyada üçüncü imiş. çok şeyin dünya sıralamasında ilk sıralarında yer almak bizi kötünün kötüsü yapıyor da kimin umurunda Türkiye İstatistik Kurumu durmadan mutluluğumuzun yıldan yıla arttığını söylüyor,kimler inanıyor ???
Radyo Türkiye’de kadın olmanın zorluğunu anlatıyor, öyle, kadın olmak zor, buralarda olmak ayrıca zor. Erkekleri de doğuranlar kadın, oğullarına tapınmayı bıraktıklarında dünya daha güzel olacak diye düşünüyorum, çaresizlik salgın hastalık bizde, beklemek, bildiğin birinden beklemek tek ilaç gibi, Bkz piyango kuyrukları, iddia kuponları …
Dün Esenyurt’a gittim, okulumuz oraya çıktı, sanki ayrı bir şehre gitmiş gibi oldum. Birileri buraya bir ev yapalım, bi tane de yanına yapalım ama bir birine benzemezin diye binaları sıralamış, hepsinin altına dükkan açılmış, oto aksesuarı ile uzun etek satan yan yana, bolca kebapçı, lahmacuncu, nalbur, telefoncu, hiç ağaç yok, her şey güneşte bırakılmış gibi solgun, kimsenin kimseye benzemediği kalabalık, ama yüzlerde aynı endişe, aynı hüzün ve tabi ki de caddelerinde trafik. Avcılar’dan o taraflara 10 çeşit minibüs kalkıyor.Yolda dolup boşalıyor, uzun mesafeler var. Okul sayısı da az bizim okul beş katlı, büyük ve ikili eğitim yapıyor. Kapısında iki yorgun tomanın beklediği emniyet ile aynı hizada, caddenin üstündeki büyük blokların arkasında, öğlen vakti okulun kapısında kıyafet satan bir minibüs, organik süt yumurta satan başka bir minibüs, katalog ile satılan kozmetik sergisi ile bir de tokacı var idi. Başları kalabalık idi, Ana okulu öğretmeni bahçede veliler ile konuşuyordu. Suç oranı yüksek, sokakları gezinen işsiz, okulsuz gençlerle dolu, şehirleşmenin en feci gözüktüğü, uyuşturucuya adı karışan, kamerasız güvenlikli siteleri olan bir yer Esenyurt. Bir adım ötesi hafta sonu bölgeye belediye otobüsü sokmayan Bahçeşehir, kendi AVM leri outlet, AkBatı yol kenarında girişi arabası olanlara. Memleketin neresinden tutsan elinde kalıyor, o yüzden de kimse kimsenin elini tutmuyor, sırtta taşıma var bizde.
Sınava 3 gün kaldı, öğrenciden daha fazla heyecanlı değilim, desem yalan olur. Gerçi öğrenci de sınav öncesine yoğun bir etkinlik koymuş idi, tecrübelerimden gelenler ile itiraz ettim. Üç kere üst üste “Hayır, hayııır, hayııııır !!!” dedim. Çok etkili oldu, “ne bağırıyorsun, sadece izin istedim, vermezsen kendimi öldürürüm, nefesimi tutarım, evden kaçarım !” diye azarlandım ama. aramızda 40 yaşa yakın fark olunca, dünya görüşümüz de ortak noktalar az oluyor ama çok gayretliyim, öğreniyorum, arayı kapatıyorum, kabul edelim ki kızlar çoook renkli, çoook sesli, seviyorum, kıyafetlerinden giymek hoşuma gidiyor, bugüne bir tişört kaptım, yemek zevkimiz yakın,aynı fotolara gülüyoruz … daha ne olsun.
Kadın olduğunun farkında olarak, kadın olacağının farkında bir genç yetiştirmeye çalışıyorum, vatana millete armağan olsun da vatan millet de kıymet bilsin istiyorum, onu bekleyen tehlikelerden çok güzel günlerini görmeyi beklemek istiyorum.
iyi şeyleri herkes için istiyorum, iyiliğin eli kolu uzasın, genel olsun, üstüne haset fesat gölgesi düşsün istemiyorum.
Aaaay saat gelmiş de geçmeye başlamış, Cümleten Günaydın, bir kutlama mesajı yazmayı düşünmedim, henüz kutlanacak bir durum yok bu ülkede kadın olanlar için :

09 MART

Neler hissettiğimi bi düşündüm, bir çok sebepten dolayı bir çok şeyi birden hissediyorum. Bu bir yetenek değil, hepimiz aynıyız, çeşitlerinden sıralama yapanlar kazanıyor, bir tekine takılanlar manyak, erteleyenler tembel, hepsini bir birine karıştıranlar sersem … kategorisinde.
“Aaaah ulan dünya, aaah yalan dünya bi kere bizi anla” “Gecenin bi köründe uyduk şeytana, yine yan yollardan dönücez gayri ” diye suçu dünyaya atarak başladık. Hava sisli ve soğuk, dünden kalmayım, eee yorgunum tabi, yol yorgunuyum.
Sabah evi yola koyup ardından kendimi yola koydum, benim yokluğumda meydana yine yöresel çadır kurmuşlar, sabah sabah dünya soğan kokuyor idi, herkesin okula ve işe gitmiş, trafiğin rahatlamış olması gereken saatte yine her yer tıkış tıkış idi, yayası, motorlusu, arabası, tırı, beton mikseri … aynı yolları paylaştık, bir ilke tesadüf ettim; iki araba yan yana durdu ve sigara yaktılar, arkası tren oldu. Cevizbağ’da indim dolmuş beklerken Şahinden sarkan şehir magandası yoldan geçen kızlara geniş kapsamlı bir laf attı, hatta diplerine kadar yanaşarak, ambulans içinde şoför doktor, hemşire artık içinde kim varsa onları da trafikte telefona bakarken gördüm,”ya sabır” eşliğinde Beyoğlu’na geldim. Tramvay yolu kaybolmuş, her yer polis, selfi çektireni, köşe başında kız ile yarenlik edeni, kaskına oturup sigara yakanı, silahını halka tutanı var. Önce bi yemek yedik, sonra İstanbul Kırmızısı’na girdik. Çok da bayılmadım ama beğendim, ünlüler geçidi olmuş, büyük hanım, Halit Ergenç iyi, başka iyiler de var ama Tuba sadece güzel, ne konuşmada tonlama, ne yüzde mimik, ne yürümede bir fark, tüm rollerde aynı kız oynuyor. Film İstanbul’un 30 ayrı yerinde çekilmiş, özel bestelenmiş bir şarkısı var, ” Aşk hiç bir şeyden daha önemli değildir, vedalar gözleri ile sevenler içindir, gönülden sevenler veda etmez, geçmişte yaşayanlar bugünü ıskalar …” aklımda kalan replikler, gece manzaraları hoş idi, Ferzan’ın evi de set olmuş, Galata Kulesi manzaralı yer, bi de vakitli vakitsiz bolca ezan sesi var idi onu anlamadım ama Galata Port’dan gelen inşaat seslerini anladım, dermişim. Neyse İstanbul’un rengi Erguvan bilirdik, Kırmızı da yakışmış, Nejat İşler kötü olmuş bu arada, kötü diye bakmamazlık etmedim ama kendine baksa biz de daha iyi bakardık.
Çıkışta Mepisto’nun bahçesinde Limonlu Cheese kek, Tiramisu, çay yaptık, yeni gelen arkadaşlar ile sanatın dedikodu kısmını, yeni etkinlikleri, konuştuk, yazarken ağır durdu ama çok hoş, bol kahkahalı bir sohbet oldu. Oradan Pera’ya Mersad Berber /Bir Bosna Alegorisi sergisini gezdik, Ardından kadın yönetmenlerin kısa animasyon gösterileri vardı, 7-8 tane film, çoğunu izledik, en sonunda “Üç Güneş” de iç içe halkalar halinde devinip duran turuncu turuncu halkalardan daral geldi. Kendimizi dışarı attık, o sırada yürüyüş başlamış idi, Taksim’den Özel Harekat eşliğinde geldiler, Galatasaray son idi, bariyerleri diziyordu polis, tam orta yerde karşılaştık, renkli ve umut verici bir topluluk, bir müddet yolumuz ters ama hislerimiz aynı yürüdük, Pankartlar çok hoş idi, hiç resim çekesim gelmedi, bu anlatamayacağım değil ama yazarken tam ifade edemeyeceğim bir duygu. Yazı belge niteliğinde ve sert olduğu gibi, her okunduğunda anlamı da değişe biliyor, okuyanın ruh hali de önemli, zaten bir yazıdan bir de hem cinsim kadından korkarım dermişim. Eeee kadının dantel örmüşlüğü var, o dantele can veren zekadan aklı olan korkar, tam ifade olmadı ama anlayan anlamıştır, kendimi ekstra anlatmaları bırakalı çooook oldu.
Sonra eve geldim, ayağım ağrıyor, kızın okuluna gideceğim, ütü ve yemek yapmak lazım, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü Ve Feminizm (1908-1935) /Zafer Toprak okuyorum, Kız üstünde “Ben feministim” yazan bir tişört istiyor, giyerse başına bir iş gelir mi diye korkuyorum, Fiili Boya reklamı gibi değil ki ortalık, o reklam çok umut verici ama o umudu verenler bir elin parmaklarından az fazla, halbuki saldırgan eller var.
Çok yazmışım yine, kız da yatakta oyalanıyor, sınava son iki gün, Hayırlı diyoruz, Her şeyde bir hayır var, Birhan Keskin’den de yazmadan gidemem ;

Bir sebebi vardır, mutlaka vardır.
Hayyııır diyr uyanmanın bir rüyadan
Bu ne ki, elin olsun ıslanmıyor senin, bunca zaman
Neyi bekliyor, sudaki o büyük beyaz hayvan.
kolaymış, çok kolaymış dedin.

Günaydın dedim 

10 MART

Ömrümün sayılı Mart aylarında sayısız kere hakkında konuşmuşumdur. Baharın ilk ayı olup içinde kıştan izler taşıyan bu aylar heyecana kapılma aylarıdır. Güneşi görünce ısınan havalanan ruhlar şiddetli soğuklarla terbiye edilir. Depresyonun anası Mart ayıdır, diye bir özlü sözümüz yoksa da , ben söyledim artık var. kandırılmış ağaçlar, kıştan usanmış insanlar, hasret çeken kuşlar … hepsinin bu ayla bir derdi vardır. İnsanınki her zaman olduğu gibi birden fazladır.
İlk okulda duvar panosunda durur idi mevsimler. iki bahar, bir kış geçer idi okulda, yaza ısınırken veda ederdik. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” hayat bilgisi konusu idi. Evlerdeki annelerimiz hayat Bilgisi kitabını yazmış gibiydi. Her mevsim nasıl gelir geçer, ne yeriz, ne giyeriz, nerelere gideriz, evde ne hazırlık yapılır, içinden ne bayramı, niye geçer … kitaplarımızdaki boyaları dışına taşmış, Cin Ali’den hallice tüm resimlerin geniş tafsilatı annelerde var idi. Sonra büyüyünce ben de hayat ile bilgili ve ilgili bir anne oldum, aradaki fark çocukların beni geçtiği konular var, bizim annelerimizi geçmemiz zaman aldı. Geçtik de ne oldu, annemiz de bu dünyadan gelip geçti, ağız tadıyla bir fikir münakaşası yapamadık, neleri ondan daha iyi bildiğimizi, bunu da ondan öğrendiklerimizin ışığı altında yaptığımızı, aslında onun çok zaman haklı olduğunu, biraz daha bilgili ve ilgili olsa daha da iyi olacağımızı … anlatamadık. Gerçi benim kısa bir süre karşılıklı kahve içip kocalarımızı ve çocuklarımızı çekiştirip sonunu, baba, kardeş, torun, damat işte ye bağlamışlığım var.
Bu Mart böyledir işte, durduğu yerde durmaz, standartta uymaz, kandırır, güldürür, ağlatır, insanı Nisan’ın içine atar kaçar, bir sene kadar da geri gelmez. Ben Nisan cıyım, Baharın adı da Nisan dır bence. Erol Büyükburç’un Nisan yağmurları şarkısını aynı adlı filmde bir yazlık sinemada dinlemiştim. Birbirine arkadan uzun tahta ile çivilenmiş, tahta sandalyelerde uykum gelmiş, babama yaslanmış, annemin sırtından çıkardığı hırkaya sarınmış, gazozum yarım kalmış, eve kucakta taşınmış, ola bilirim.
Yine soğuk ve sisli bir gün, bugün daha da erken kalktım, son düzlüğe geldik, öğrenci bugün evde birtakım videolara bakacak, kendine bir sınav yapacakmış. Sonra annesi onu alacak, yakındaki bir AVM ye taşıyacak, bedenini giydirirken, karnını ve ruhunu doyuracak, yarın serbest gün, illa ki bir miktar arkadaş ile buluşulacak, dedikodu yapılacak, sınav dedikodu kapsamına alınmayacak,
Bir bakıcağız bir günlerde gelmiş geçmiş olacak, ne baki kalacak, hoş bir seda, ince sızılı bir anı, kalpte yer bulan, aklın çekmecelerinde saklanan bir fotoğraf dır hayatın özetleri. Poz vermeye fırsat bulamadığımız zamanları albüm yapar hayat.
Böylesi güzel, hep hazır ve nazır, germeden, gerilmeden, hesap kitap şaştığında şaşırmadan,kabullenici, kabulden önce çaba gösterip direnişçi, bir fiske kader kısmetçi,iyilik dolu, sevgi dolu …
Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz, hangi uslanır aaaah sevenle oyun olmaz, kaç kere yemin ettim, kaç gönüle de girdim …
Usanmadan, uslanmadan Günaydın 

12 MART

Bahçedeki kayısı çiçek açmış, yağmura, rüzgara, soğuğa
direniyor, Güzel olan ger şeyin işi zor, güzel olmuş olmak mı, güzelliği aramak mı daha zor ??? Güzelin sahibi tarifinden çok. Güzellik içten dışa mı dalgalanır, dıştan içe mi dolar ??? “Güzel güzel şeydir, ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca !” Diyenler sağ gösterip, sol vurup, güzelliğin içine tükürenler midir ???
Sabah sabah tutarsız davranışlar sergilemiyorum ama kafanın içi tur atanlarla dolu. Uykuyu aldık çok şükür, eeeerkenden de kalktım, şimdi ev halkını sıraya koyacağım, eşin uyandı, öğrenciye seslenmeme 19 dakika var, oğlan varsın uyusun. Kim kaçta yattı bilmiyorum, ben erken yattım, sınava giren bir bakıma ben sayılırım, Hahhh haaaa !! “anneler çocuklarının her hissine kadirdir ” dermişim.Ama bir empati olduğu da kesin. Çocuklar söz konusu olunca hissediyor insan. Biz de liseyi bitiren kanat taktığı için.çocuk sayısı da üç olduğu için, çok şükür hayatımın merkezine oturtmak için bir seçim yapma imkanım yok, hepsinin yeri ayrı, her birini ayrı ayrı sevmem için nedenlerim var, Her birini de başının çaresine bakacak şekilde yetiştirmeye gayret ediyorum, sıkı sıkı eline yapışma, terli atlet değiştirme, ayakkabı bağlama, ağzına yemek katma yaşına göre geldi geçti, aaay sevmem bağımlı insan, ne bana bağlı, ne ben bağımlı. Kimse kimsenin bekçisi değil, olmasında. Gurbetteki oğlanla bile her gün konuşmam, yani durmadan merak etmem, yani hayat kafayı çok doldurmaz isen dolu dolu geçer, kafayı ihtimaller ile doldurmak, planları en az 5 yıl vadeli yapmak,kafayı başka kafalara,” elalem ne der” lere takmak, dünya üzerinde yaşayanların dünyasının hakimi olmaya çalışmak zararlı faaliyetler. Bünyeye çooook zarar.
Çay koydum, iyi bir kahvaltı yapan öğrenciyi, iyi de giydirip, iki koldan evrakını kontrol edip, Hayırlı dualar ile kapıdan salacağız inşallah.
Emek veren, niyet eden tüm öğrencilere kolaylıklar diliyorum. Saatler sular seller gibi doğru şıkları bularak aksın. Etrafta gürültü yapan olmasın, oğlan Sefaköy de girdi idi, her iki dakikada bir tepesinden uçak geçen bir okulda, Esenyurt da pek tekin bir yer değil, kader kısmet, olacaksa oluyor, oğlan uçların tepesinde tur attığı sınavdan dereceli olarak çıkmış idi. Odaklanan, olayı ciddiye alan, anasının babasının eğitimine yatırım yaptığı çocuk kazanıyor. Aaaah aaaah organize işler bunlar, gidip sarı tişörtü çıkarayım, ilk çocukta bir psikolog söylemiş idi, sarı renk zihin açarmış, yeğenlerim dahil hepsine aldım valla, sınavın dini vecibelerini de yerine getirdim, türbe ziyareti yapıp pirinç okumadım ama tüm öğrencilere sınav duaları ettim, emek veren emeğinin karşılığını alsın, çalınmış, çırpılmış sorular ile kazanan olmasın, umurunda olmayanlar ile imkansızı başaranlar da bir tutulmasın.
Süre doldu, zilin sesini kızıma duyurmaya gidiyorum.
Heeeeer şeyin Hayırlısı inşallah !!! 

13 MART

Hayatımızından bir yaprak daha çevrildi, sınav arka sayfaya düştü. Nasıl uyumuşsam, sabah olduğunu bilemedim.Neyse kalktım, öğrenci uyuyor. Yetiştirememiş ama yaptıkları doğru, bir yere doğru sıralanacak inşallah.Berbat bir gün idi. Hava soğuk, ıslak, kalabalık. Erkenden içeri girdi, bu seneki uygulama ile 15 dakika geç gelenleri almadılar, hangisine yanayım, geç gelene mi ki bu kadar önemli bir günde, mevzuatı yanlış anlayana mı, sosyal bilinci olmayan belde halkına mı, YÖK e atanan Niyat Hoca’ya mı, Avrupa üstünde gelen, elimize doğan nur topu gibi mağduriyetimize mi, önden iki abisi bir iki yanlış ile sınav geçerken 40.000 lerin hesabını yapan kıza mı, 1923 de darbe oldu diyen belediyede geçen saatlerimde gördüğüm manzaralara mı, gözlerimin önünde çiçek açan her türlü cehalete mi … bunlar iyi günlerimiz hazar, her gelen gün geçeni aratıyor.
Neyse bugün pazartesi,yeni başlangıçlar yapmak için uygun, her pazartesi yaptığımız gibi yapıcaz artık, kızım biraz daha uyusun diye sessiz olan işlerden başlayıp, evi dünden arıtıp, gelecek günlere giriş yapcez gayri.
Hayat devam ediyor, arsızlığın son aşaması, zaten dünya arsız ile yüzsüze kalmış derdi büyükler, yaşama arsızı olduk, her türlü şartlara uyum sağlamak zorundayız, kabullenerek değil, tavrımızı koyarak ama, terbiye sınırları içinde kalarak. Cahile laf anlatma diyoruz ama kitle çok büyük, anlatmazsan daha da katlanıyor ammaaa cahilin de cahil olduğunu bilmesi gerek. “Bilmiyorum, anlayamadım, özür dilerim, izin verirseniz,” bunları söylemek o kadar zor mu ????
Facebook paylaşımları için izin isteyenler acaba diğer izinlerde ne yapar ??? Paylaşılan bir şey görülsün, okunsun, yayılsın diyedir, kaynağını kapatmadan paylaşılması insanı mutlu bile eder ama öyle olamıyor, aaaay buraların çok yerlerini görüyorum, okuyorum ben, aaaah bazı satırlara, yorumlara hasta oluyorum ben, bazı sayfalardan, bazı satırlardan akan riya, yalan üstüme üstüme geliyor çok zaman, instagram, tweeter kullanıları ile facebook kullanıları farklı insanlar değil ama arada farklar var. Aynı fotolar çoğunlukla ayrı yerlerde var.
Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp derdi atalarımız, şimdilerde bilmeyenler yanlış bildikleri ile yeniden tarih yazıyor, Bkz TRT Payitaht dizisi, bir göz attım yetti, bilmeyenler için bu tarihin yaptığı bir yanlış yok, kahrolsun dış mihraklar, bizi kandırmalara doyamamış, burada salak, aptal kim, çakal kim ????
Bugün süresizim ama kendime koyduğum sürem var dermişim, kulağım radyoda, gözüm burada, aklım yapılacakları sıralıyor, sağlığımız yerinde sayılır, seviyoruz, seviliyoruz, soru soruyoruz, cevap için kaynakları geniş tutuyoruz, yetiştirdiğimiz çocuklara iyilik, aşılıyoruz, yasak koymak gibi kolaya kaçmaktansa anlatıyoruz, dilimizi her yöne döndürerek. İnanıyorum ki bildiğimiz adalet, olmadı ilahi adalet yerini bulacak, heeeer şeyin hayırlısı diye beklemedeyiz, tabi ki de sadece beklemede değil, cümleten günaydın, bahar bu hafta geri gitti, yerine kıştan günler bıraktı, geri gelirmiş ama 

15 MART

Yaz gelince bu yağmurları çok aramışız. Ömrümüz aramakla, bulduğumuzu geçmiş ile muhasebe etmekle geçiyor,Eski tatlar tekrara düşmüyor, maalesef. Aramak ile beklemek ile beyhude zaman harcamamak gerek.
Geride kalanlar bir çeşit iç ağrısı, hem de acısıyla, tatlısıyla,Sevmiyorum, mazinin illa ki tekrarını istemeyi. Yaşanmış ve bitmiş, ileriye bakmak gerek. İnsanı en çok yoran da kafasındaki resimi eline alabilmek. Değişen şartlarda tıpa tıp aynı haz ??? saçma, anlamsız, gereksiz …
Her sabah kayısı ağacını kontrol ediyorum, Diren Kayısı !
Tahminlerde bir sapma var ise, niyetten sapmadan gayret etmekte yarar var. En azından ruhumuza yarar. “Yola çıktıklarını yolda buldukları ile değiştirenler” sizi suçlamıyorum, bazen gereklidir bu, hele ki yola yanlış malzeme ile çıkmış isen, bunun bir özrü olmalı ama mağduriyet sebebi olmamalı, tecrübe hanesine “+” yazılmalı. Tekrarlanan yanlışlar ile bunları tekrarlayanlara iyi gözle bakmamak lazım, ben bakmam da bakan var ama.
Radyoda haber özetleri geçiyor, iç bulandırıcı, “halkım için üzgünüm” demek film repliği gibi. Halkım da seviyor ama teslimiyeti, cümlesine özür ile başlayan öz güven yoksunları, kendini cahil bulup da bunu gidermek için hiiiiiiç bir şey yapmayanlar, başkasının en iyisini bildiğine inananlar, hele ki mağdur edebiyatına tapınanlar, kendini anlatmak telaşında olanlar kiii bunlar kendilerini de ikna etme çabasındalar … ne kadar çoksunuz. İnsan kendini bile tanıyamadan ölüyor bence, bir insanın bir insana gözü kapalı kefil olması da, teslim olması da aynı kapıya çıkıyor.
Aaaay sabah sabah içim karardı, zaten kaç sabahtır karanlık, umutsuz olup da sinip de düşman mı sevindireyim. Düşman yerine başka bir kelime de olur idi ama aramaya zamanım yok, kızı yolcu edip, dahili işlerime bakacağım. Osmanlı tarihine tutkun değilim ama öğrenmek isterim. Üç Abdül zamanı ile ilgili kitaplar okumaya karar verdim. Abdülmecit’den başladım, içinden tazminat ile karıştırılan Tanzimat geçiyor, bunlar önemli devirler, imparatorluğun nasıl harcandığını anlatıyor, toprak derdim değil, derdim, yanlış üstüne yanlışların ve yandaşların tarihler boyunca malzeme olması.Bunlar ara kitaplarım, bu hafta Tomris Uyar ile M.Duras haftası. Yapılacak işler ve benim onları yapmaya niyetim, hadi bakalım, bi gayret, bi cesaret olacak inşallah 

16 MART

Kadın hareketleri Cumhuriyet ile başladı zanneder çok kimse, aslında Meşrutiyet ile başlar. Liman şehirleri Selanik, İzmir ve İstanbul bu hareketlere destek verir. Savaşın tükettiği erkekler, yoksullaşan, yalnızlaşan aileler … Kadını sokağa çıkmaya nafaka aramaya sevk eder. İlk kadın derneklerini erkekler kursada kadın geri kalan her şeyi üstlenir, cephe gerisinde hemşire, fabrikada bez dokuma, silah fabrikalarında, sanayide … erkeğin olması gereken her yere kadın girer. Daha az ücretle ve terfisiz tabiki, önce sokağa çıkma iznini alan kadınlar, geri kalan her şey için ayrı ayrı mücadele vermişler ve devam da ediyorlar.
Kadın dışarı açıldıkça, dünya hem renklenmiş, hem de başka felaketler yüklenmiş. Kadın dergileri çöp çatmaya başlamış, sonra seçilmiş erkeğe kız, seçilmiş kıza halk oyu ile eş aranmış, görücülük mü görüşcülük mü oylama açılmış. Her daim referandum bizde. Adalet hastasıyız milletçe. (Buraya ağzımızdan başka bir yer ile güle biliriz)
İşgal yıllarında İstanbul bir batakhane olmuş, yabancı askerlere fuhuş, uyuşturucu hizmetleri araya kaynak yapan Osmanlı, vur patlasın çal oynasın, toprakları parsel edelim, tahtımız dursun günleri. Rus ‘lar modaları ile gelmiş, saçlar kısalmış, saçın yarısı açılmış, etekler kısalmış, çarşafın adı kalmış, kendisi renkli ve şık olmuş. Avam edebiyatı türemiş, bir taraf açıldıkca açılırken bir tarafda sefalet, fahişe yaşı 13-25 arası. İlk feminist Sabiha Sertel, bir dönem intiharlar artmış, Gazi Afet Hanım ‘ı örnek olarak sunmuş, kadınların partisi erkeklere takılmış, 1935 de İstanbul Uluslarası Feminizm Kongresi yapılmış, 1936 da da kadınlara verilecek bir hak kalmadı diye Kadınlar Birliği kapatılmış. Kadın hakları yorgunluktan uykuya yatmış, hala uyku sersemi, “Ben bilmem eşim bilir” aslında espri değil.
TÜRKİYE’DE KADIN ÖZHÜRLÜĞÜ VE FEMİNİZ /Zafer Toprak şiddetle tavsiye edilir, daha fazlası var içinde, Ece Ataer okuma atölyesine seçim için teşekkür ederim.

17 MART

Gök gürültüsü ile karanlıktan korkmayan, korkup da anasına sığınmayan çocuk var mıdır ? Bence temel korkularımız bunlar, karanlıktan gelenler, saklananlar, hayatımızı karartanlar, gök gürültüsü gibi tepeden inenler, ışık yağmuru ile gürültüyü birbirine katıp bizi sindirenler … Besle korkuyu büyüsün. Üstüne gidersen, analiz edersen korkunun korkusu olursun. Korku insan hayatını yarı yarıya kısaltıyor, korktuklarımız başımıza geliyor, çünkü kötü enerji işle çağırıyoruz, korkunun ecele faydası yok, “korktuklarımızdan emin eyle” diye dua ederiz, korkunun krallığı vardır, kölesi sen olma, korkma sıra sana gelecek !! … daha neler neler, kimi söylenmiş, kimini ben söyledim, korku insanın kendi ürünüdür, ya besler, ya salar gider. Korkularım elbette var ama beslemiyorum, korkuttukları zaman korkmaya hazırım, korkuyu beklemeye “Hayır”
Yağmurlu bir Mart sabahında güneşi bekliyoruz, geçen haftadan yükselmiş şekerim , düşsün diye çabalarım var, akşama kendimi arkadaş ile İş Sanat’da hibe yolu ile elde ettiğimiz bilet ile konsere gitmeye, çıkışta annemgilin evine misafir olmaya, ertesi gün Arnavutköy’e kitap okuma etkinliğine, daha ertesi gün de hısım akraba günü için hazırlanıp, gelenler ile hasret gideresim var.Niyetler bunlar, gayret bizden, kader kısmet için ne gelir elden diye de serinim. Evi bir miktar ayarlayıp, akşama yemek yapıp, ertesi gün içinde dolapta bir şeyler bulundurup, daha ertesi gün için ev halkını sürprizlere açık bırakasım var, “beni üzmeyin, şekerim asabi” diye de mutfağa, banyo ya kağıt assam olur.
Aaaah aaaah nereye kadar bu düzen kurmalar, düzene taraftar bulmalar, sık sık kendini nereye kadar, dünya bildiğini okur iken bazı zamanlar nafile bu çabalar, çabanın kalıcı olanını görmezden gelip, nafile olanı ile oyalananlar , “ömrümüz bir su, içiyor yıllar”
Zaman zaman sulu kar yağacak diye hava raporu sunanlar, “Baharı bekleyen kumrular gibi” miyiz, değil miyiz, ne idik ne olduk, ne umduk, ne bulduk … bunlar kullanışlı, her yere uyan kelimeler, köşeli olanlar ile zorumuz var. Zor günler bir gün hey gidi heeeey günleer ! olur mu olur, La la Land dijitürke düştü, arkadaş “temizlik yaparken, örgü örereken, bulaşık yıkarken izle ” diyor, her söz kulağımıza asılı kalınca, küpe mi olur,kulak arkası edilenler gözlük sapına yuva, kulaktan kaçanlar göze, gözden kaçanlar neye kaçar …
Hadi kestim, cümleten Günaydın olsun, tüm iyi dilekler hepimize, bahçedeki kayısı ağacı yine bir cahillik etti, çiçekle donandı, Mart mağduru dualarınız bekler 

20 MART

Kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ama önceden gökyüzünün iç açması gerek. Hep karanlık, hep karanlık iştah kesmiyor, iştah açıyor, elinin altında ne var ise götürüyor insan.Benim böyle krizlerim oluyor ama mazeret değil, krizin sebebi ve giderme şekli şekerimi sıçratıyor, şeker beni sıçratıyor, bir çeşit kıyak bir kafa durumu, hiç bir şeye kafa yoramıyorsun, uyudukca uyuyasın geliyor, bir el seni ritmik olarak sallıyor, denge problem, ağzının içi, içinin içi gibi acımtrak , tatsız tıuzsuz bir ruh hali hem de endişe verici bunlar öldürmeyen süründüren hastalıklar, elden ayaktan düşüren cinsinden. Aaaay dün ben yetişip gidemedim ama İşletme Fakültesi bir vakıf kuracak, o vakfın kendini yalnızlara vakfetme, yaşlanmayı yıllanmış olarak hayata geçirme projesi var, şiddetle destekliyorum, Yaşdaşlar hayırlı işlerde yandaş olacak inşallah. Sosyal hayata sosyal olarak kesintisiz katılma projesi.
Hafta sonu şekerli ve yoğun geçti, cuma akşam hibe konsere gittik, kültür ve sanatın kaymak tabakası ile huşu içinde dünyanın sayılı caz piyanistlerinden birini dinledik., çıkışta baktık caddede gürül gürül kuran okunuyor, bir an katliam oldu, bi tek konsere gidenler sağ kaldı sandım, meğer bir grup çok duyarlı vatandaş Hollanda bayrakları ile İsrail’i protesto ediyormuş, şeker halim durumu çok kavrayamadı, derken bi baktık ayaklarımızın dibinde biri yatıyor, darp edilmemiş, uyuşturucu krizi imiş, ambulansa gerek yok hazar, kendiliğinden açılacak.
Cumartesi iki arkadaş, bir mederatör, bi de cins kedimiz, Arnavutköy sırtlarında okuma yaptık, Tomris Uyar ile M.Duras’ı analiz ettik, savunduk, karşı durduk, iyi geçti, fakat katılım sayısını bir türlü arttıramadık,beş çayı var desek daha çok gelen olur.
Pazar akraba günü, annem gilin evinde, hasret giderdik, yedik, yemeyenlerin yanına verdik, özleşmişiz iyi oldu, akşam gelinimiz beni eve bıraktı, annemin bir kabanını, iki eteğini, bir kazağını veee bir sürü yiyecekle geldim. Annemin dolabını bitirdik, son verilecekleri de ayırdık, üstünde anı taşıyan eşyalar ile vedalaşmak zor ama imkansız değil. Kıymet bilenlerin mallları kıymet bilenlerin olsun istiyoruz da kıymetin kıymetini bilenleri tüketti sayılır bu dünya.
Evin hali malum, biraz dikkat etmişler ama boşları toplamak bile başlı başına bir iş, bir yerinden usul usul başlayacağız. Bu hafta yapılacak şeyler çok ama ne kadarını yaparım bilmem, önce şekeri hizaya çekmem gerek. Abdülmecit’i bitirdim. Hıfzı Topuz yazmış, Osmanlının ilk borç ile tanışma günleri, gerilemenin aşikar olduğu yıllar. Sultan son derece iyi niyetli ama alkol bağımlısı, çık çık Osmanlı’da olmaz demeyin, Osmanlıda daha neler neler var, kırkı küsur hanım ile kırk kusür evlat sahibi olmuş, boş vakitlerinde aşık oluyor sultan, hele bi hanımı var kiiiii sultanı paçavraya çevirip üstüne güller koklamış, öldüğünde Abdülhamit, çok şükür kurtulduk demiş. Tarih topraklara toprak katma değil ki o da zaten “biz sizin topraklara talibiz, aldık gitti” değil.
Öğrenecek çooook şey var, öğrendiği ile kalanlara, bilgi dağarcığını genişletmektense bir kula kul olup, kulaktan bilgilenenlere yazıklar olsun !, yaşamamış sayalım diyeceğim ama yaşadıkca zararları dokunduğundan çoook farkındayız onların. iyi bir gözlemci olarak gördüklerim karşısında üzüntü duyuyorum, 45.000 araç geçecek Çanakkale köprüsünden, hem de günlük, geçmez ise bizim vergiler geçecek, yapacaklar, işletecekler, kısmet ise devrettiklerinde o çooook şaaaneee bildiğimiz Osmanlı Hazinesi gibi olacak hazine, “aaah aaaah oldu bile,” diyenler külli kafir, diyenleri gördüm bile.
Neyse, kayısı ağacı direniyor, ben de yaşama pazartesi girişi yaptım, gelecek, geçecek, bitecek … umut kalbimizde susmak bilmeyen geveze bir kuş idi değil mi ???
Günaydın 

22 MART

Flimler hayata bakamadığımız taraflardan bakmayı ve bilmediklerimizi öğretir.Bize dünyalar arası Seyehat sağlar. Dün iki film seyir ettim. ABD malzemeli. Birinde yeşil kart için orduya yazılıp, savaşan sonra da sınır dışı edilen askerler, Ben Nero, diğeri de Tom Hanks’in oynadığı komedimsi Krallı, hologramlı bir şeydi. İkinci filmde gördüm ki Suudi Arabistan’ın imajı çoooook değişmiş. Amerikalı hastaya bakan kadın doktor, aralarında gelişen duygusal ve cinsel ilişki, gayet Avrupai bir hava var idi. Bir tek kadın araba sürmedi, bizi işleseler, erkeklere fes, kadınlara çarşaf giydirirler, illaki, halbuki çarşaf teeeee Aldülhamid zamanında yasaklanmış, Fes kalkalı yıllar olmuş, imajımız aynı kalmış. Gerçi bakınca bizde de ilerleme yok denecek kadar az, hatta artık yok, açılan fabrika, keşif, icad haberi almayalı çooook zamanlar oldu. iyinin önünü kesmek gibi bir marifetimiz var. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” iki cümle bizdeki hayat felsefesi.
Dün bir sürü gün kutlandı, dünya şiir günü, Dünya Bilgisayar Mühendisleri günü, uyku günü … aklımda kalanlar. Ama esasında dün bahar başladı, ağaçlara su yürüdü, cemreler bitti, gün daha erken doğup, geç bitiyor, “yine yeşillenecek fındık dalları, acep ne olacak bu memleket halları …” diye düşünmeden edemediğimiz için baharın farkına varamıyacağız muhtemelen.
Pencereyi açtım, içeri kuş sesleri ile motor gürültüleri dolduruyorum, dün marketten kırmızı açan bir çiçek aldım, sabah çiçeğe dönecek hallerini sevdim,kafamı kaldırınca binaların üstünde binaların gölgesini görüyorum, görevli şimşirleri budadı, Bahçe bodur çitli gibi ama kayısı bu sene kazanacak sanki, göremediğim erik ağacına da bakayım, o da beyaz çiçekler ile donanmış ola bilir mi, mimozalar açtı, erguvanların sırası gelecek, kalın giysiler rafa kalkacak, öğrencilere bezginlik hali gelecek,
Bahar İsyancıdır / Onat Kutlar

Üstümden küçük kuşku tohumları karışmış altın renkli polenler uçuşuyor. Bir türlü bastıramıyorum yüreğimdeki ozanın sesini: “Bahar isyancıdır…”

Yaşadığımız şu karabasan, bir gerçeğin yansımasından başka bir şey değilse, ölümsüz gençlik ve bahar düşlerimiz nedir? Gerçek değil mi onlar? İstersen şimdi yalnız bunu düşünelim ve bekleyelim yarını. Yarın her zaman güzeldir.

Hislerime tercüman olan satırlara eklenecek bir şey yok, Bi günaydın diyelim, Bahar İsyancıdır, tecrübe ile sabit 🙂

23 MART

Hep acelem var, hep çabuk olmalıyım, hep bir yerlere yetişmem gerek, hep bir beklenildiğim yer var, beklediğim var … ne olacak benim bu halim ???
Geldim gidiyorum, 24 saati ucu ucuna yetiştirdim. Çok uyumam, saatlerce yemek yemem, uzun uzun kahve içmem, bir yere gidince amacı ne ise o kadar durum, misal güne gittim, ikramı yer, parayı verir gelirim, buluşmalarda buluşur, konuşur dönerim. Dünyayı ben mi kurtaracam acep, zamanı mı gelmedi, bunlar antremanlar mı ??? diye de kendimi önemli hissetmeye meylim var, dermişim. Aslında önemliyim, kendimi küçük göremem, öz güvenime güvenirim, beslerim ama megalaman değilim, son kararım eminim. Bunu niye megolaman okuruz, onu da bilmiyorum, çok bildiklerimden emin değilim, kestirip atanlara heves ederim, bi de bir insanına teslim olup peşinden gidenlere, tutkuyu zararlı bulurum, ihtirası tehlikeli, kaplumbağa olsam kabuğumdan sıkılırdım, Çabuk ikna olurum,süresi kısa olur, aklıma gelen sorulara cevap alamazsam niyeti bozarım. Bozulmuş niyetler her yana döner, varsın dönsün, dünya dönüyor çok mu ???
Bunlar hep ortanca çocuk sendromu, dermişim, bu ortancaların önünde bir büyük, ardında bir küçük olur, ilk ve sonlar himaye edilir, ortanca orta malı gibi ortaya konur diyemeyiz ammaaaa, ne büyük ne küçük olduklarından, bunu da yerine göre kullandıklarından ekstra dişleri olur bunların, Hayata asılı kalanlar, hayata çeki düzen verenler, kararlı, adil olanlar bunlardır, hele bi de burçları terazi, yükseleni başak ise oooo !!! der kalırız 🙂
Kendimi iyice bi yağladım, sabah sabah kızın dolabını düzelttim, gardıroba niyet ettim. Eeee ihtiyacım var, ne var ise insanın kendinde var, kendini geliştiren insanın gelişmiş modellerinden güzel örnekler var, alalım, derim.
Aaaaay cümleten günaydın olsun, hava 17 dereceye kadar ısınacakmış, metrobüsde klima altına denk gelmeyin, omuzları tutturuyor, dün denedim oldu. Aaaaay ben dün liyseli arkadaşlarım ile buluştum, okuldan, mahalleden tanıdık, anaları babaları, kardeşleri bildik, yaşlanmaya başlamış ama fark edilmeyen, (hepimizde gözler zayıf, şeker, tansiyon, gırla, kanseri yenenler var) bunu fark etmeyen gençler ile hoş saatler geçirdik, Yalnız kulaklar hepimizde iyi, bi kişi herkesi dinleye biliyor, kelimelerde seçici olunca istediğin yerden konuya bodoslama atlıyorsun, “sürat felakettir” buraya da uyuyor ama, yanlış anlamalar ile yanlışı düzeltmeler vakit alıyor, valla 🙂

26 MART

“Beni kimseler anlamıyor, anlayanlar da yanlış anlıyor, anlatamıyorum ama anlıyorum, anladıklarımı doğru mu anlıyorum ???? Sanıyorum, sandıklarımdan sorumlu muyum, yoksa onlar bir senaryo mu, öyle ise baş aktör benmişim gibi de gönlümü karıştıran aslan kaplan, kedi, köpek … artık neyse o hayvan başımın gizli tacı mı, başımda taç var ise kraliçe olmam gerek, Külkedisi de neyin nesi,aslında en zor olan insan ilişkisi, insanın kedi köpek ile ilişkisi düzenli, insan soru soran, yargılayan, esir alan, yanlışları bulan … insan istemiyor, insanın niyeti kuzu kuzu gelmek gitmek, çobana direnen kuzular anarşi sebebi, kuzunun aklı kurt ile kuş arasında hafızası da balık kadar mı, çobanaldatan kuşunu bilenler çobanın aklı için ne derler …”
Sabah sabah kursa gidecek olan kıza GDO lu undan krep, hormonlu çilekten bir sos, sütçünün sütünden de sütlü kahve yaptım. Odaya doğru yol alan kokular eşliğinde kuzuuuuum !!! haydi 17, 17 17 … diye seslendim. “Kahvaltı hazır, giyinirken havaya güvenme dün 17 derece de kıkırdadın ” demek istedim. O da beni yarı yarıya yanlış anlamış, uyku sersemi hazar empati felan yapamamış, bir baktım yeni alınan, yüksek belli, kısa paçalı Mom kotunu giyiyor, “o nee !!” deyince konuşup anlaştık, Yeni kot bugün de olmadı, kısmet artık, referandum sonrasına dermişim.
İnsülün direnci beni tatlı sert ötesi, direkt “dan, dan” a dönüştürdü, ben masumum şeker göründüğü kadar şeker değil, geçen market dönüşü çamlıktan geçerken, bankta oturan bir teyzecik el etti, iki çift laf edesi geldi, hazar, Neyse yanına bitiştim, Malum muhabbetten konu açtı. Son söz “ama yol yaptı !” diyen teyzeme, “o yollar ne sana ne bana yarar, ben belki, sen zor geçersin, ayrıca hibe değil, geçmeyen arabaların parası bile cebimizden” noktayı koydum, eve gelince ayrıntıları anlattığım kızım “teyzenin tüm yaşam enerjisini sıfırlamışsın,bi de dövseydin bari, aaay inanamıyorum sana, arkadaşların bu yanlarını biliyor mu” diye kıkırdamalı bi yorum yaptı.
Bundan gayri böyle, naz ve niyaz devrini torunlara kadar kapadım, gerçekleri Meksika Biberi kıvamında, kırmızı (ki bunu kan basıncı sağlayacak) ve acı olarak güneşe serecem,
Yine de çayın içine kabuk tarçın kattım, hani hızımı biraz kessin diye, çağırılı olduğum tüm toplantı ve buluşmalardaki arkadaşlara hal-i pür melalim budur, diye duyurulur, dost acı söyler, gerekirse ikna eder kıvamında arkadaşınız.
Dün festival biletlerimi aldım, akşamları, hafta sonu bacımlan, hafta arası yalnız, toplamda 17 film sayısı, bu 17 de bi iş mi var ??? kızın yaşı da 17, belki benim de gökyüzünde yıldız açım 17 bu aralar, dar alanda kısa paslar, uzun yol alması niyetiyle … Venüs atağa kalkmış diyolar, cümleten şaaaaneeee pazarlar 

28 MART

Hava bahardan yaza değil de, bahardan kışa geçecek gibi. Sanki kar yağmış damlar, buz tutmuş da, yağış devam ediyormuş da, onların soğuğuymuş bunlar.
Dün eve kapandım, sildim, süpürdüm, yıkadım, ütüledim … Külkedisi faaliyetlerimi bu haftalık bitirdim, kalan günler balo günleri gayri dermişim.
Heyecanlıyım, bugün sınav sonuçları açıklanacak, biz kendimizi bir yere koyamadık, bakalım sistem nereye koymuş. “Emeğiniz emanetimizdir” yazılı kalemler ile sınava tabi tutulan gençler, geleceklerinin çalındığını öğrendiklerinde hırsıza ne diyorlar ??? Hırsız soru çalmakla kalmıyor, yalancılar, hırsızlar, sahtekarlar geleceğin yıldızları.
Dün öğleden sonra bölgemiz gümbür gümbür idi, kapı pencere kapamak, kulak tıkamak yetmedi, bir ara “ay konu bulucam diye iyice şaşırdın, gel bir kahve yapayım, aklın başına gelsin” diyesim geldi. Otobüslerle taşındılar, en az iki saat beklediler, bir sürü konuşan oldu, aynı konuları, aynı cümleler ile söylediler.
Akbank bu sene festivale sponsor olmadı, çünkü grev yapmak istiyor çalışanlar, ohal’e takılıyorlar, dün post makineleri çalışmadı, işi yavaşlatıyorlar, “siz benim donumu indiremezsiniz” pankartı taşıyan çocuğu kimler duydu, O kadar çok şey oluyor kiii, dünya karışık, her tarafta seçimler var, Bulgaristan’da Türkler iki parti kurunca kaybetti. Irkçılık, milliyetçilik, faşizm ,,, pek çok liderin fıtratında var. Bir de bunu “yok” diye inkar edenler var. Kadıköy tarafında ne çok tenis oynama meraklısı var … aaah yaz yaz bitmez, gözü kör olanların değneği yanlış olunca, yanlış da kime göre yanlış, kalpler mühürlü, çıkarlar ön planda, adalet, vicdan. merhamet , kime ne anlatıyorum kiii ??? bilenler biliyor, bilmeyenlere başlarına bir mağduriyet gelmeden anlatacak bir şey yok.
Hafta sonu iki film gördüm, Pastoral Amerika belediyenin yetişkin sinemasında, bilet, mısır, gazoz bedava, daha önce gidememişim, çok bir şey de kayıp etmemişim ama psikologun kız ile ilgili teşhisi çok doğru ve ilginç idi.
Müttefik de dijitürke geldi, Brad Pitt 17-25 arası bir genç olmuş. Nasıl bir operasyona tabi tutuldu ise, pırıl pırıl, yeniden doğmuş sanki, filmin kıyafetler ile ilgli bir oscar adaylığı vardı, onaylıyorum, aday ola bilirmiş. Film fena değil, tansiyonu devamlı oynar tutuyor ama benim tahminim doğru çıktı. Bu sene festivale iyi filmler gelmiş, bir sürü yorumlar okuyorum, birazını görücem inşallah.
Yeni bir gün, güneş tepeden sırıtmaya başladı, az da ısıtsa iyi olacak, kıyıya köşeye saklanmış umutları, ertelenmiş, gözden kaçmış … tüm umutların hayat bulması, yaşaması ve yaşatması dileğiyle … Güzel günleri beklemeye devam, illaki gelecek, günaydııııııın 

29 MART

Bazı sabahlar içim çok geveze iken dışına hiç ses veresi gelmiyor. Hiiiiiç konuşmak için ağzımı açasım yok. Bu da bir çeşit depresip durum. Artık yukarıda dizilen gezegenlerden mi, Merkür geri mi gitti, geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları ondan mı ???? bilemeyiz, dersek yalan söyleriz, suçu başkalarında aramak en kolay kaçıştır, hele bi de tasdik eden bulunursa, “ooooh missss” ikna oldum gitti de ben de öyle değil, çar çar konuşarak kapamaya kalkmam ama doğrunun doğru yerini bilirim çok şükür.
Rahmetli babam köy enstitüsünde soğuk demir ustası idi,65 den sonra bıraktı, ya da bıraktırıldı. Malatya doğumluyum, Kırklareli’nde bir köy evi hatırlarım, tuvaleti dışarıda, dıştan merdivenli, tek göz oda, girişte bir büyük sofa, mutfak, kiler gibi, hep birlikte derede yün yıkamaya gittiğimizi, o yünlerden kadınların toplaşıp bir yorgan diktiğini, yüzünün bordo olduğunu, 1.5 yaş küçüğüm oğlanın o yorganı benim üstüme örttürmediğini, sofa gibi yerde bir çukur olduğunu, oynarken oraya düştüğümü ki şimdi görsem bi oyuntu derim, aklımda derin kalmış, bi de akşamları bir tepenin ardında batan kocaman güneşi hatırlarım. O kızıllığa koşmak isterdim, sonrada içinde kaybolmak, zaman zaman denemelerim olmuştur, evin az ilerisindeki ağaca kadar koşar, koştukça da mesafenin kapanmadığını görürdüm. O zaman mı öğrendim her şeye ulaşılamayacağını acep ???
Bazen koşasım, her şeyi ardımda bırakasım,ama tozu dumana katmadan koşasım geliyor, kaçış gibi, terk etme gibi, ardında bırakıp kurtulma gibi … kurtuluş yok, bedeni taşıyoruz ama kafa aynı yerlerde kalıyor, Kafayı çok dolu tutmamak lazım, boş kafa da çok zararlı, bir ortası var, umudumuz baki.
Dün üniversite sınav sonuçları geldi, %10 nun içine girdik, bana göre kötü bir sınav idi ama geride kalan % 90 ı düşününce iyiymiş diyorum. Türkçe ortalaması %17, Fen matematik %5, bunlar genel doğru cevap ortalaması, matematikde 60 soru var. Yetkili; “arada böyle sonuçlar çıkıyor, geçici bir durum, bir kısım öğrenci seneye çalışıp girerim diye düşünüyor” dedi. Valla dedi, Ben artık ne diyim, zaten cahil insan makbul, okumak etiket işi, o yüzden bir sürü apartman üniversitesi var, okumuş iş bulamıyor, en iyisi mektupla okumak, daha iyisi medrese eğitimi almak mı diyim.
Geçen gün kadınların neden başı ağrır, diye fetva veren bir şebek videosu izledim, arkadaş yollamış, başım ağrıyor dediklerinde gerçekten ağrımadığından, şehveti şaha kalkmış, bu yüzden zina , ya da başka bir şey yapmış, erkek bedduası aldıklarından ağrırmış.
Kızları iyi yetiştirmek şart, bir kız çok sayıda hayata tekabül ediyor, kötü erkeklerin, kötü anası var. Çocukları satın almayalım, sevelim, anlayalım. Enselerinde boza pişirmeden, karar almasını, katılımcı olmasını, yaptıklarının sonuçlarına katlanmasını … sağlayarak, büyütelim, hepsini önce çiğerden sevelim ama tutuklu kalmayalım, geline damada ortak girmeyelim.
Günün hoş haberi de var, İ.Melih Gökçek kitap yazmış, büyük harfle mi merak konusu, bi de “kalk artık sabah olduuuu, her taraf sesle doldu, sütçü köşeyi döndü, bütün ışıklar södüüüüü !!” çocukluğumun şarkısını hatırladım, kıza söyleyerek kaldırmaya gidiyorum, her şeye rağmen çok şeyi “seviyoruuuuuum üleeeeeeeynn!!!”
Cümleten yasaksız günaydınlar olsun … 

31 MART

Mart ayının da son gününe geldik, “sevinsek mi, üzülsek mi bilemedim” yaşlarındayız, zaman hızla akıp gidiyor, farkındayız, zerresini ziyan etmemek kıvamındayız daaaa aaaah yakamızı bırakmayan kronik hastalıklar, kemiklerde zayıflıklar, bizi öğütmeye çalışan değirmen taşı gibi kalabalıklar, tarife uymayan, rakamlarla uyuşmayan havalar, ruhunun iç derinlikleri kararmış insanlar, bizi terk etmeye yeminli tabiat … ektiklerini biçiyor insan. Hor kullandığın her şey “intikam, intikaaaam !!! ” diye üstüne geliyor. Vücudu hor kullanmak da bunlardan biri, zamanında bakımını yapmazsan, iyi beslemezsen, kapasitesinin üstünde yük yüklersen, başkalarının ellerine terk edersen ( burası sabah sabah çok manidar oldu ama neyi kast ettiğimi anlayan anladı, tutsak ruhların bedenleri çabuk aşınır diye şeyettim) beden de seni yolda bırakıyor, yarısı, yarısının fazlası orası belli değil.
Dün yoruldum tabiki. Eve gelince ayağıma buz, yatmadan ağrı kesici, kızın şifalı ellerinden krem uygulamalarını yaptım, daha iyiyim, bugün de dinlenmek niyetindeyim, önümüzdeki günlerde gönlümden geçen yoğun bir programlar var, artık vize alan hayata geçecek kısmet.
Dün fakülteliler ile Sultanahmet’ten Süleymaniye’ye oradan da Laleli’ye etkinliği vardı. Beyazıt’a kadar etkin oldum. Çoook da güzel bir gezi oldu, Sağ olsun, Hakkı Taşdemir bildiklerime bilmediğim bir sürü şey ekledi, Onları ayrıca yazacağım.
En hoş yanı eski okulumuza gittik, hatta içeri girip, kantinde çay içtik, “Burası ayniyat, burası teksir odası, şura da yıllık odası, bu büyüğün küçüğü sınıfımız, notlar asılan panomuz, koridorun sonu ayak yolu, asansör hep vardı ama öğrenciye yasaktı, sigara dumanı olmayınca kantin aydınlık olmuş, duvarda tv si tepede bulut resimleri, yan duvarda Türk sinemasından esintiler, gazetelere bakınca emanete sahiplik edememişler, dışarı tahta masalar konmuş, ağaç yine yok, üstüne bir kat çıkılmış, pembe gri boyası eskiden mi vardı ??? öğrenci sayısı daha mı az ki, bunun kahvesi nerede, nerede okeye dördüncü aranır, kütüphanenin yeri, daktilo dersleri, Mediko faaliyetleri, kaloriferden ıslak manto kokusu yine yayılır mı, ana binaya çoğu zaman dersimiz yok ise, yemek zamanı değil ise, sınava girmeyecek isek dışardan baktık, bu çimenler bize baharda minder olmadı, 70 li 80 li yıllar ne okuduk ama !! bugüne göre ne farklı, senaryo aynı, oyuncular farklı, mekanın da hakkını yemeyelim orası da elden geçmiş … ” bunları bir çırpıda konuştuk, Eczacılık Fakültesi’nin önünde 16 ve 30 Mart için 1 dakika saygı ile durduk, yaşımız yol aldı, gönlümüz gidip geliyor, hatta genç olduğu yıllar kadar genç de oluyor bazı aralar.
Okul şimdi Avcılar Kampüsünde, bıraktığımız yer İletişim Fakültesi oldu, Biz tamamen eskiyi gördük, öyle hissettik, öyle gezdik. Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil, Bedenimiz bir kafes, ruhumuz da bir kuş, ruhunu gezdirmesini bilenlere her şey bir kanat çırpma mesafesinde.

Ten fanidir can ölmez
Çün gitti geri gelmez
Ölürse tenler ölür
Canlar ölesi değil. /YUNUS EMRE
Çalar saatime beni yedide kaldır diye kağıt yapıştıran kızın peşindeyim, sadece gözünü açabildim, gidip gelip de yazdım, artık ne yazdı isem, bilmem, ama “kalbim temiz, niyetim halis” diye not koyuyorum, ayrıca niyet halis olabilir ama kalbinin temizliğinden emin olanlar niye evliya değil, hem kindar hem dindar olmak nasıl bir temizlik o da ayrı.
Ben niye yazdım, laf olsun diye, bazen öyle olur ya, içimiz dışımıza tam dillenerek dönmez, işte öyle, Sabah sabah yazısı bunlar, düzeltmeler kitap yazdığımda inşallah.
Cümleten günaydın 

EVİN ANNESİNİN ŞUBAT 2106 GÜNLÜKLERİ


Epeydir yazdıklarımı toparlamamışım, daha kendim de okumadım ama gözüme çarptığı kadarı ile bazı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz,tekrar ettiğimizi fark etmeden. Belki de yaşadığımız günleri bir birine benzer kılan, süreklilik sağlayan farkında olmadan farksız yaşadıklarımızdır. Okuyalım bakalım, sırada 16 ay daha var 🙂

4 ŞUBAT 2016

Sabah erkenden kalkıp, ortalığı şöyle bir düzenleyip, boşları toparlayıp, uyuyan prens ve prenseslere kahvaltı masası bırakıp kendimi sokağa attım. Kalabalığa karışıp ulaşım problemlerinin yer altından yer üstünden toplu taşıma ile çözüldüğü iddia edilen şehrin sabah telaşına dahil oldum. Tam vaktinde Taksim Meydanı’nda idim. Görünüş itibari ile “iyi kadın, telefonu çarpmaz” izlemini verdiğimden 🙂 beklerken muhtelif sabah gezginlerin fotoğraflarını çektim. Sonra; biri anlatan, ikisi gezen üç rehber, bir anne kız, bir ahçı, bir de benden oluşan mini grup Simit Saray’ında oturup, meydana baka baka, el kol işaretlerine göre gözlerimizi evirip çevirerek ilk bilgileri aldık, bir saat süren brifingi takiben arka sokakları gezmeye başladık. İstanbul öyle bir şehir kiiii hiç bir köşesinden emin olamıyorsunuz, tarih katman katman. Fakat bi de tuhaf bir büyüsü var, tüm olumsuzluklarına rağmen “seviyoruz işte, elimizde değil” 🙂 Kitap gibi, sayfa sayfa oku, bitmiyor, durmadan yeni şeyler öğreniyoruz ya bi de onu çok seviyorum. En sevdiklerimden Beyoğlu Bölgesinden yeni neler neler öğrendim ;

Galata Galaktosdan geliyormuş, Gala Rumcada süt demekmiş, civarda mandıralar varmış.Galata Kulesi demeden önce İsa Kulesi demişler.31 mart diye bildiğimiz 13 Nisanmış. Fark miladi hicri takvim ayarından. Talimhane topçu kışlasının talim yeri, Şehit Muhtar Galatasaray Enderunundan, isyan bastırırken şehit düşmüş. Taksim büyük mezarlık bi de bunun küçüğü var, o da Tepebaşı. Su Bentler’den yola çıkıp Maslak üzeri geliyor. Maslak; açık hava su regülatörü demek. Ena gibi yer olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz, bildiğimizin bilmediğimiz hali. Ena Bağdat civarında bi uçurum, uçurumun tehlikesi ile Bagdat’ın güzelliği eş koşulmuş. Lütfi Kırdar zamanın hem valisi hem belediye başkanı, ıslah hareketleri pek meşhur, İstiklal caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Halaskargazi Caddesi , birbirini takip eden manidar caddeler, neden meydan Cumhuriyet Meydanı değil ? İlk heykel Sarayburnunda ikincisi Taksimde, heykelin iki yanında çeşme yalakları var, ama su ile musluk yok. Zapyon ile Eseyan karşılıklı iki hayırsever kız lisesi, Zapyondaki eğitim şükür ağırlıklı, az ezikliğe meyilli. Aya Triada Tanzimat sonrasının abartılı kilisesi, 12 Meryem figürü var, en çok kullanılan ikisi ; kraliçe edalı olan ile anne şefkati sunan. Atrium ışık alan avlu demek, kiliselerde Despot tahtı var ama Despot bildiğimiz anlamda değil. İncil okuma kürsüsünün etrafı İncil’i yazanların resmi ile çevrili. Giovanni Scognamillo yaşayan ayaklı tarih bir Levanten. Levantenler Avrupa kökenli şahsına münhasır, tatlı su diye anılanı da var. Fransiskenler fakir müminler, bir incilin bile sahibi değiller. Meryem’e adanmış Panayia kilisesinde teee o zamanlarda nufüs sayımını gösteren pano var. Kreş havyan yemliği anlamında, kumru kutsal ruhu temsil eder. Eskinin Sponeck Birahanesi, şimdini Hard rock Cafe’si vizyona giren ilk filmin gösterim yeri, film de “Gara Giren Tren ” tren geliyor ve gara giriyor, inanmayan youtube baksın. Dudu Kadınlar sokağı Çiçek pasajının arkası, Nevizade kilise sokağı, bir kapının üstünde Alaattinin Sihirli Lambası, önünde de bizim resmimiz var. Emek sineması önceden Melek sineması, perdenin iki yanında iki melek var. Sinemaların kalitesi gösterdikleri haber filmlerine bağlı, birinci kalitede en taze haberler. hacı Abdullah’ın en az onun kadar iyi ikamesi “Şimşek Lokantası” Asmalı Mescitte, Galatasaray Lisesinin hiç açılmayan kapısının üstünde sembolik tarih var, Fransız sarayı, Venedik sarayı birbirine yakın komşu, hem de okullarına, onlara yokuş aşağı inen sokakta Haçlıların konaklama yeri var. Yeşilçam kahveleri, eski artistlerin raconları, İpek ailesinin sinemaları, 600 küsur senaryo yazan Bülent Oran nerde oturmuş baktık, Hayalet Oğuz’u da andık. Art Nouveau stil binalar ; sarmaşıklar, yapraklar, heykeller sütunlar, yuvarlağa niyet pencereler … Sultanın pilavcı başısı mesleğe kuşaklardır devam ediyor, biz de yedik, bir sultan olarak geçer not verdik. İlk eczaneler, sarayın eczabaşı, Sarıcalı Ragıp Paşanın hanları, Mısırlının apartmanı … her devir emlakçılar için yatırım merkesi, gez gez bitmeyen BEYOĞLU ARKA SOKAKLAR turundan aklımda kalanlar dersem yalan olur, daha var, yaz yaz bitmez 🙂Yaramazof Kardesler’den Burhan Dursun’a çooook teşekkürler, altı saatte bizi baymadan gözümüzü gönlümüzü doyurdu. İçimizde yeni meraklar uyandırdı, takipteyiz 🙂 Zaten bu Yaramazof Kardesler kardeşler bi ekip, her telden çalıp oynuyorlar, bölge bölge İstanbul’da ne yiyelim, ne içelim, nerede gezelim, bastığımız yerler toprak ama tarihi tanıtma onlardan, valla ne okuyalıma kadar gidiyor tavsiye ve bilgileri,, tahminimce Mars’a da ilk geziyi bunlar yapacaklar 🙂)))))

Hayat işte, içine çok şey katmak gerek. Hepsine de zaman var aslında da maharet zamanı iyi kullanmakta. Öğreniyoruz da biraz geç oluyor. Belki de böyle geç olunca keyfi daha çok oluyordur. 🙂 Bildiklerimizin öğretmeni, bilmediklerimizin öğrencisiyiz. Unutmadan dünkü geziyi yazdım, geçen günlerin özeti de var ama onlar yarına kalsın artık, cümleten günaydın 🙂Üç gün yazamadım özlemişim inanın ki, daha da yazardım da kendimi tuttum 🙂

5 ŞUBAT 2016

Üçgen çatılı, iki katlı, bacası dumanlı, penceresi panjurlu, bahçesi ağaçlı, tahta çitli … evler çizerdik. Kırmızı yeşil ağırlıklı, sade huzurlu evler. Sonra gelen çocuklar kat sayısını yükseltti, çatıya anten kondurdu, ağaçlar kesildi yerine yüzme havuzu yapıldı, açık garaj eklendi, kapıya güvenlik, dairelere dıştan süs balkonları, içten gömük tavan ışıkları, gömme dolaplar, makineler eklendi. Bizim hayaller beton yığınına döndü, sırt sırta vermiş dairelerde sırtını kime dayadığını bilmeyen komşularla yaşar olduk. Çatılara dubleks daire kondurduk, antenler baz istasyonu oldu, garajlar içeri yerin dibine geçti, halı çim, saksıda ağaç , açık, kapalı havuz, bariyerler, güvenlikler, yeme içme, spor salonları, marketler de derkeeeeen kale gibi bloklarda kalabalıklarda yalnız yaşamaya mahkum olduk, esaretimizi teknoloji ile yalnızlığımızı sosyal medya ile telafi ediyoruz.
Sabah camdan bakınca karanlıklarda karşıdaki devasa sitenin yerden çıkan dumanlarını gördümde de şöyle bir zihin turu attım. Doğal gaz bacasını yerden yapmışlar, dumanın bile gücü tepelere tırmanmaya yetmiyor, çatıdan kiremit kalktı, açık çatı feng shui ye ters ama yerine yoga yapıyor farkına varanlar 🙂)))
Israrla cumartesi olduğunu düşünüp, kendimi bugün “cuma” diye düzeltiyorum. Yoğun bir hafta idi ama bitmedi 🙂 Pazartesi, arkadaşın oğluna çaya gittim, annesi ile oturup hasret gideririken oğlanın yaptığı çeşitlerle beslendik ki ; kısır, mercimekli, kıymalı, patlıcanlı, galeta unlu börek, tam buğdaydan zeytinli poğaça, iki renkli, yoğurtlu patates salatası, mevsim salata, pancar salatası, zeytinyağlı biber dolma kiiiii portakal halkalarının üstünde pişmiş, ve sütlü, soslu tatlı. istanbul’da okuyan bekar bir oğlan için şaaaneee ötesi idi, karnımı doyurup, sohbete doymadan Yiğit Bener’e geldim,Sergi eşliğinde sürgün konulu, Fransızca Türkçe simültane çevirili. Erhan Bener’i bilirim Yiğit de oğlu imiş. Kitap okumasını bi dizi oyuncusu yaptı, adını bilmiyorum ama gençlerin “hoş çocuk” dediklerinden, Fransızcası Türkçesinden iyi olanlardan 🙂 Fotoğraf sergisindeki resimlerin her birinin önünde insanın yığılıp kalası geliyor, o kadar gerçek, o kadar acı. Suriye, Türkiye arasında üç şehirde yola dökülmek zorunda kalmış insanlar. Gidin bakın diyemiyorum, Fransız Kültür’e girmek artık daha da zor, zaten etkinlikler rezervasyonlu.
Salı doktora gittim, sonuçlar malum. Herkes “kilo ver” diyor sanki sadece kilosu olanlar ölüyor gibi. Neyse ilaçlarımı alıp, duruma bakıcam artık. Önden yeni ayakkabı aldım, mor renkli ve akıllı taban 🙂 Ayaklarıma hizmet ediyorum, dünden beri de evdeki tüm zararlı yiyecekleri tüketmeye başladım. Pazartesine hazırlık, Mecbur pazartesi çünkü önden yapılmış programlar var, çoşmadan idare edip, hafta başı kurallanacam işallaaa !!!
Salı günü kızım da geldi Hava alanından alıp, yol üstündeki AVM ye bıraktım, eve gelmeden gezmeye devam etti, artık kime benzediyse, tatil boyunca okulla tüm bağlarını kopardı, hatta dün “ödevlerin varsa ben yapim, bugün evdeyim” diye bir anne esprisi yaptım, “yok, aşkım” cevabını aldım, olsa yaptıracak sanki 🙂))) Çarşamba Beyoğlu turu yaptım, yoruldum ama güzeldi,
Dün de eve çeki düzen verdim, evin annesi modeli olarak. Bugün herkesin ayrı programı var, kimsenin saati kimseye uymuyor, Friiiiy takılcaz yani. Ben akşama annemgile misafirim, annem artık yok ama evin adı ablamın evi olamadı. Hala annemin evi. Var, hafta sonu için biletli, rezervasyonlu etkinlikler, onları da gidip gelip yazarım, inşallah.
Kendime sağlıklı kahvaltı mı hazırlasam, yoksa dışarı çıkıp simit mi alsam, çocukları bekleyip, brunch mı yapsam, bilemedim,az daha düşünecem. Hiç olmazsa geceleri uyuyabiliyorum, bi de gece yemek yapıp yiyenler var, şükür kiiii oralarda değilim 🙂))
Aaaaah aaaaah şekerim konu duygusal açlık, bir şey bir şeyle telafi ediliyor ama telafi yanlış şeye tekabül ediyor, Telafinin tedavisi var elbette de hasta psikolojisi önemli, bakalım hasta, hasta mı, hasta ise farkında mı ? Bu sorulara samimi cevaplar vermek, konuyu içimize açıp, değerlendirmek gerek, yapar mıyız, yaparız elbet 🙂
Cümleten günaydın, şu an bile hava karanlık, mecbur iç güneşe kaldık, şükür, tefekkür … umut etmeye devam. İlla ki olacak …

7 ŞUBAT 2016

Erken yattım, erken kalktım, kendime kahve yaptım, yarıyıl tatilinden bi şi anlamadım 🙂))) çocuklara rapor mu alsak ? Bir araya gelip pek görüşemedik. Herkesin ayrı bir dünyası, ayrı ayrı programları var. Elbet buluştuğumuz ortak bir dünya da var ama yıllar, yıllar geçtikçe ortak dünyaya daha az uğruyoruz. Bu bir sitem değil, biliyorum ki inanıyorum ki sevgi kalp işidir, mesafelere bakmaz, sınır, koşul aramaz, “beni aramadın, sormadın” diye laf çakmaz, Hele kiiii “unuttun muu beni ?” diye hiç sormaz. “Sevenler bir gün gider mi ? gider. Gitmekle sevgi biter mi ? bitmez” Budur
Yoğun bir haftadan daha az yoğun gibi gözüken bir haftaya geçmek üzereyiz. Geçen haftadan yorgun ama mutluyuz, umutlu olmaya da devam ediyoruz. Çünkü ufkumuzu az daha öteye taşıdık, git git bitmeyen çizgiye bizim yolculuğumuz.
Cuma akşam poyraza, yağmura, sulu kara rağmen, yer altından, yer üstünden raylı sistem ile az da yürüyerek Cevahir’e ulaştım, yer altından geliş var gidiş yok, parayı çok veren iki yönlü bağlanıyormuş. Misal Trump. Ters dönen şemsiyemi kısacık yolda sonuna kadar kullanıp, girişte çöpe attım. o derece yani. Bizim sanat ve kültür kelebekleri ile buluşup, biraz yeme içme, biraz sohbet edip, “Sessizliğin İçinden” oyununa girdik. Sağır ve dilsizlerin dünyasından güzel bir oyun, çok da emekli, bir çok da sağır ve dilsiz seyircisi vardı. Oyuncuların bir kısmı da sağır ve dilsiz olabilir diye düşündüm, değilse de çok iyi idiler. Akış bana göre biraz ağır idi ama çok beğenen arkadaşlar var. Gidilmesi, görülmesi önerilir, finali beklenen gibi değil mesela 🙂
Ordan annemgile geldik, ben yine annemin odasında yuva gibi yatakta yattım, mışıl mışıl uyudum, sabah kalkıp, ablamla bana kahvaltı hazırladım, her zamanki gibi dolapta duran kullanılmayan parçalardan sofrayı kurudum, eski huyumdur. Annem ; “eşyalarımızı unutuyoruz, sen bulup çıkarıyorsun ” derdi.
Kahveye Pera’ya geldik, ordan kendimizi bugün son günü olan “Üryan, çıplak, nü” sergisine attık. Üst katta “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” isimli 1960 lardan günümüze video ve pop müzik ilişkili sergi vardı, müzikte direniş ve isyan, orayı şöyle bir gezdim, müzik ile derinden ilgili değilim. Daha doğrusu bilgili değilim.
Aşağıdaki çıplak bedenlerle resimde arayış sergisini uzun uzun gezdim, hatta konuşa konuşa gezdik, hatta “Resim Sanatını okuma ” kurslarına denk gelip de gitsek dedik. Mimar Sinan’da oluyor arada. İbrahim Çallı benim favorim, onun kadınlarını, hafif göbekli, etli butlu kadınları resmedişini çok beğenir ve severim 🙂 Bu sergide zamanla çizgisinin nasıl kübikleştiği gayet net anlaşılıyor idi. Oradan kendimizi yokuşlardan bırakarak Galata Salt’a geldik. “Yerel Sohbetler” diye bir platform var, onun etkinliği idi. “Gurbet Pastası” diye bir belgesel izledik, üstüne de sohbet vardı. Teee çar zamanında Hemşinliler ekmek parası için Rusya’ya gurbete gitmişler, orada ekmek ve pasta pasta yapmayı öğrenmişler, hem de çok iyi öğrenmişler, Rusya’da Polonya’da İran’da pastaneler açmışlar, fırıncılığı ve pastacılığı Türkiye’ye taşımışlar. İçine devrim karışmış, yollar Nazi kampına çıkmış, ev çooook uzaklarda kalmış, babasız büyüyen çocuklar, baba amca peşinde daha onikisinde gurbete giden minikler, gurbette kurulan evler, kuma gelen gelinler, bulaşıkçılıktan patronluğa, Napalyon pastası,biskot, galeta … ile çeşitlenen hayatlar. Güzel idi. İki de sergi vardı içinde, biri ilginç “Şam’da Kayısı” isimli yine “sürgün” konulu.
Sokaklarda pek tuvalete gitmem, çok şükür henüz o aşamada değilim 🙂))) Fakat Galata Salt’ın tasarım tuvaletine bi gidin derim 🙂)) Sonra da eve geldim, şimdi bunları yazarken aklımdan kahvaltı planları yapıyorum, “sofraya ne tasarlasam” diye. Sonra da diyorum ki, “malzeme olduktan sonra neler neler yapılmaz” iş bacası tüten bir ev ile mutfak dolaplarını şenlendiren erzaklarda. Gezerken gözüme o kadar çok şey takılıyor ki halime şükür ederken, kalbim üşüyor. Dünya; hırslara kurban ediimez ise, adalet sözde kalmaz ise, sevmek sınır tanımaz ise, insan hakları insan haltlarına dönmez ise güzel olacak da olamıyor işte, üçüne beşine birden takılıp takılıp düşüyor insanlık 😦
Tam pazar yazısı gibi olmuş, uzayıp gitmiş, Hadi bakalım, olduğu kadar “şaaaaaneeeee pazarlar”

8 ŞUBAT 2106

Böyle bir günde bizi geceden “hastanız ağırlaştı” diye çağırmışlardı. Aradan geçen 14-15 saat sonra yoğun bakımın kapıları açıldı, hemşire annemin ismini söyledi “hastaya müdahale ediliyor, yakınları yakına girebilir !” diye seslendi, ablamla kardeşim koşuştular, ben yerimden kalkamadım, beş on dakika sonrada öldü. Hayatımda ilk kez sesli ağladım, belki de son kezdir. Acıların sessiz ve dilsiz olduğuna inanırım. Çok derin acılar bana göre öyle, ifade bile edemiyorsun, ağzından çıkan cümleler hava kabarcıkları gibi oluyor, esası derinde çoook derinde kalıyor. Ölüm de paylaşılamayan acılardan, kimse kimsenin ne kadar üzgün olduğunu, en çok neye üzüldüğünü bilemez, neticede insanı ve özenle muhafaza ettiğim kapalı kutularımız var. Biz onlara kısaca “travma kaynakları” diyoruz ve ellemiyoruz.Ellemediğimiz için de yeterince bölüşemiyoruz.
Beş yıl olmuş annem gideli, bazen düşünüyorum “ne çok zaman geçmiş” bazen de “dün gibi” diyorum. Annemi rüyamda hep genç, güzel, neşeli görüyorum. Çok nadir konuşuyor. Dün akşam “iki günlük bir iznim varmış, onları görmeye gidiyorum, yüksekce yerlere tırmandım, sonra bol ışıklı bir oda da gördüm onları, annem kısa saçlı, kendi diktiği basma elbiselerden var üstünde, elinde bir iş var, sevindi beni görünce, babam odanın ayrı bir köşesinde, size bir şeyler getirdim, seversiniz, sürpriz yaptım” diyorum, Sonra uyandım, yatakta saatin zil sesini bekledim. Geçen gün annemin kabrine gitmiştim, hatimlerini de okudum, haftaya ikisine bir dua yapıcam, kısmet olursa.
Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun, başka ne diyebiliriz ki. Ölümün tek gerçek olduğu yalan dünyada aklımıza uygun cennet tariflerini hayata geçiriyoruz, çılgınca tüketiyoruz, her şeyi, en çok da zamanı, insan ilişkilerinin yüz yüze olanına uzak durarak, parmaklarımızla mesaj atarak, ruh haline uygun suratlar koyarak, yaşıyoruz, bir araya gelince de laf çakmalar, dedikodu, sitem … ile heba ediyoruz zamanı. Zamanlar zaman içindekileri paylaşmak içindir. Aynı gözle, aynı kalble, aynı güzelliği farklı hissedip, sonra da o hissedilenleri paylaşmaktır. Paylaşalım ki farkları görelim, farklara mesafe koymadan anlamaya çalışalım.
Hem pazartesi, hem annemin ölüm yıl dönümü, hem diyetin demeyelim de nefis terbiyesinin ilk günü, kızı kaldırmak gerek, sağlıklı kahvaltı edilecek, ev tatilden çıkıp hizaya girecek … daha bir sürü şey, ruh halimdeki kalabalığı ifade ediyor, sanırım.
Ruhumdan en iyi ben anlarım, yavaş yavaş içimdekilere söz hakkı vericem, değerlendiricem, plan program yapıcam, çoooook işim var benim, ama hepsine bi çeki düzen vericem, işallah 🙂
Diyet günlüğünü akşama yazmayı planlıyorum, bakalım neler yapmışım, nerelere takılmışım, yarına yoğun bir programım var, yazarım, yazamam bilemiyorum.
Durumlara göre ” hal ve gidiş” ayarı yapıcaz, Eskiden karnelerde “Hal ve Gidiş” notu vardı, bugünkü davranış notuna tekabül eder. Bi de filmi vardı kiiiii Şili Yapımı festival filmi, çok da güzeldir, bulursanız izleyin. Bu ay Yelkovan Kuşları’nın boğaza geldiği aymış, göç ederken uğrayacaklarmış, suya paralel uçarken avlanan, ayakları ile avını yakalayıp, yükseklerde manzaralı yiyen kuşlar. Raporlar kış ayında bahar gösteriyor, kendime bi vapur gezisi yapasım var, çantamda sağlıklı yemeklerim, kendimi rüzgara veresim, gördüklerimim görmediklerine bakasım var 🙂
Cümleten günaydın, Barış, sağlık, huzur temalı bi hafta olsun, hadi işallaaa !!!

10 ŞUBAT 2016

Aaaaay bu Murakami ruhuma huzur 🙂 Dün sıkıntılı bir gün geçirdim, hatta bir ara “yakamı paçamı ayıklayasım geldi” moduna bile girdim. Akşama doğru akşam yemeğimi paket ederek, trafiğin ters yönünde kendimi sokaklara saldım, bu arada bunalmaya devam ettim, neyse işlerimi hallettim, en son “Abdullah Efendi’nin rüyaları” konulu edebi şöyleşiden çıkıp, “Allahım ne olacak bu şehrin halleri, nedir bu akış yarabbim !!!” diye iç sesimle muhabbet ederek eve geldim. Ruhen ve bedenen yorgun olarak. Yeni bi kitaba başlayacaktım, yığından “Kadınsız Erkekler / Murakami” seçtim. İyi de yapmışım. Terkedilmiş, çok sevmiş, ihanete uğramış, yedi erkek öyküsü imiş konu. Birini okudum, bir de güzel akıyor. Okuduğum kitapları ayrı bir yere kaldırıyorum. Tanpınar’ın Huzur’unu kaldırmadım. Tanpınar dışımızı içimize çeviriyor, belli bir okuma yaşı ve zamanı var, tekrarları farklı anlamalar verecek. Murakami içimizi dışımıza çeviriyor, bir köşeden okurken kendimizi seyrediyoruz, yani ben öyle oluyorum.
Benim hayal gücüm çok geniş değil. Ben “neyse, o dur” cuyum 🙂 Misal ; Bizans’da vaktiyle bir saat varmış, 24 saat için 24 kapı açılırmış, her açılan kapıdan bir heykel çıkar, bir müzik yaparmış. Resim yok, zihnimde tasarlıyorum, önce kapıları yol boyu dizdim, hem de deniz kenarına, sonra toparladım, yuvarladım, anıt yaptım, kapıları küçülttüm, heykelleri benim evdeki yedi filin en büyük boyuna indirdim, daha küçük olursa görünmez dedim, sonra nerede görünüyor ki, hazar bi meydandadır … böyle benim hayal dünyam, fantastik boyutlara zor geçiyor, hatta metefor bile sorunlu 🙂))) Okumak ve yazmakla gelişiyorum, hayal gücü de ayrı bir zenginlik. Hayaller olabilecek ya da olabilemiyecek şekillerde olmalı, olmalı ki takip edelim, nerde yanlış yaptık bilelim, olmayacak şeyleri oldurmak için kıyıma gitmeyelim, aslında her şeyin bir olur yanı vardır, diye düşünüyorum, ayrıca olmazlara meylim var, belirtirim, dermişim 🙂)))
Gece bir mide bulantısı ile uyandım, sonra geçti, artık ilaçlardan mı, havadan mı , yediklerimden mi bilmem. Kıkırdak takviye edici ile kolesterol ilacı içiyorum, Ağrıya, sızıya, ufak tefek şeylere içmem ilaç. Ağrılarımı hisseder ve o bölgeye yoğunlaşıp, beyinsel tedavi ederim. Sonra geçiyor ama geçene kadar sıkıntı oluyor, bazen “Neden kendime işkence ediyorum ? iç gitsin” diyorum, sonrada şeker görünümlü o haplar bana “bir gün, bir gün bir çocuk, açmış bakmış dolabı, şeker de sanmış ilacı …” şarkısını hatırlatıyor, zararlı buluyorum. Bunun bi yerinde mantık olacak ama yerini bulamadım 🙂)))
Bazen iki nolu oğlanla okul şarkıları hatimi yaparız 🙂 Annem de bize eski okul şarkılarını söylerdi.Bu annelerin sesleri hep güzel olur di mi
Bu da böyle bir gün işte, siyahımsı mavi, önce kızıla boyandı, şimdi mavi mavi gökyüzünün altında toplandık. Farklı amaçlarımız, farklı heyecanlarımız, farklı beklentilerimiz, streslerimiz var. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altındayız,yaşamak, hür yaşamak, iyi yaşamak amacımız, yeryüzünü birbirimizi yemeden paylaşalım. olur mu ? Olacak inşallah. Cümleten günaydın

11 ŞUBAT 2016

Yağmur soğuğu kırar derler kırmış gibi, Kaç gündür Şubat güneşine aldanmakta idik. Kahvaltının mutlulukla, ruh sağlığının hava ile doğrudan ilgisi var. Güne yemekle başlamak vücut fonksiyonlarını harekete geçirirken gönlümüze göre havalar da ruhumuza enerji yüklüyor. Ben ılıman ilklimciyim, yağıp geçen yağmurları, denizin rüzgara takılıp kıyıda kırılan dalgalarını, gözümün içine girmeyen güneşi, yeşilin etrafa yayıla her tonunu,yeşil tonunun kızıla dönmesini, karları da dağların tepesinde severim. Aslında bu kadar değil daha tabiata dair bir sürü şey severim de artık pek çok şeyi resimlerden sever olduk. Doğa ya çok verip bunaltıyor ya da hiç vermeyip daraltıyor. Eeee suç bizde, dünyayı tükürük yağmurumuzda boğmak için çaba sarf ediyoruz. Zaten bazı yüzlerden düşen yağmur olan tükrükler yeter. Çoğunluğun oy verdiği bir yönetimimiz var, gönlümüzün değil ama gözümüzün başkanı da malum. Kimseye salak, aptal demeyeceğim, çünkü bu göreceli bir kavram. Herkesin salak tarifi kendinden gayrisini kapsar, yani kendi model, bazıları aykırı 🙂
Ama cehalet genel bir kavram. İnandıklarını güncelleyip, aklına takılanları sormazsan, zamana yayıp karşılaştırma yapmazsan, araştırıp okumazsan kiii bunu sadece kendine uygun olanları okumakla kısıtlı tutmuyorum. Yelpaze geniş olmalı, kendini kendince emin ellere teslim edersen, o ellere kan bulaştığını görmezsen … sen cahilsin derim. Geçmişe özlemin geleceğe bir faydası yok.
Çarşı pazar o kadar zamlandı kiii, faturaların yarısından çoğu tüketim bedeli değil, yoksullar iyice yoksul oldu, çöp karıştıranlar, marketlerden çıkma mal alanların profili değişti, sokaklar yabancı kaynıyor, etrafımızdaki on kişiden altısı farklı bir dil konuşuyor. Bunlar niye geliyor, nedir sebep ? Durmadan inşaat yapılıyor ve satılıyor, bunları kim alıyor, her gün insanlar ölüyor, cenazelerin show bölümleri ekrana geliyor, acılar tahminde, ağzı olan konuşuyor, menfaatler suskunluğu bozuyor, çelişkilerin kaç kişi farkında, düşmanlık ateşine durmadan odun atılıyor, tek tipe ne kadar da meraklıyız, yaşlanmak beyin hücrelerini öldürüyor ama bu siyasileri kapsamıyor, onlar akıllarından emin, tapınmak günah ama bazı şeylerin günahı yok, yüzümüze gülünsün, kulağımıza övgü dolu sözler gelsin, yalan da olsa fark etmez, bi lokma bi hırka bir tarafa, küpler başka tarafa … bu mudur ? Görünene göre budur 😦
Dün akşam biraz tv izledim. Esra’da bi hanım var. Eş için talepleri; Nişantaşı , Cihangir taraflarında otursun, dini bir görevi olsun, imam, din dersi hocası gibi, tipi de Tarkan’a benzesin. Festivale bilet aldım, bir iki filmimde Nişantaşı’nda var. Ya Ahmet Hakan’a uğruyacam, ya da Teşvikiye Camisinin imamına bakıcam belki bir yardımım dokunur. Hiç böyle taleplerim olmadı da, olursa olan nasıl seviniyor bi bakasım var 🙂
Valla işte dünya bu kadar, dedim ve ikna oldum, inandım. Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, mutlu olup, mutlu edicem inşallah “gerisi teferruat !” da diyebilirim belki …

12 ŞUBAT 2016

Her gün aynı şeyler, bazen insanın hiç uyanası gelmiyor, bir mecburiyet bizi ayağa diktiğinde yüzümüzü göge çevirmeliyiz. Gece görülebilir halde iken birden bir karanlık çöküyor, gün doğmak için güç topluyor, sonra yavaş yavaş bulutlar aralanıyor, renkler kızıla, sarıya çalarken aralarına mavi karışıyor, sonra bi yerlerden beyaz parlıyor, birden dünya aydınlanıyor. Doğmaktan batmaktan usanmayan bir güneş var iken, yen bir gün yeni umutlar taşırken, kendinden utanıyor insan, bıkkınlık duyduğu için. Ben öyleyim, pozitif enerji yüklenmek için güneş ben uyurken doğsun istemem. Aynı anda bakışırken aramızda bir alış veriş oluyor. Sonra ben camdan çekiliyorum, güneş de isterse bulutların arasına çekiliyor, isterse karşı binaların camlarında yangın çıkartıyor, isterse üstüne koruyucu çekilmiş gibi bi tabaka altından hissettiriyor kendini. Bunlar gökyüzünün işleri, vardır bi kuralı, bi kanunu. Biz sonuçlara bakanız 🙂
Göçmen kuşlar göç mü edemedi, yoksa bunlar sürgün kuşlar mı bilemedim, her sabah akşam sürüler görüyorum. Belki de bu kuşlar yersiz yurtsuz mülteci ruhlarıdır. Nereye göç edecekleri bir türlü belli olmayan, hiç bir yerde huzur bulamayan, bir bakarsan hüzün, bir bakarsan çaresizlik, bir bakarsan istenmeyen … yersiz yurtsuz edilenlerden. Bir filmde görmüştüm ama gerçek olabileceğini düşündüm. Sahil korumaya yakalanınca bot, hemen birisi yanındakini suya attı, sahil koruma onunla uğraşırken öbürleri kaçıp karaya çıktılar. Suya atılan oğlanın annesi “oğlum, oğlum” diye biraz dövündü ama hiç kimse oralı olmadı. Menfaatler insanı taş kalpli yapıyor. Şartlar mı bizi değiştiriyor, biz mi şartları olduğu gibi kabul edip direnmiyoruz çok açık ve net değil. Net olan nefis mücadelesini çooook çooooook zaman nefsin kazanması.Bir de kolayı seçiyor insan. Mücadele edilecek o kadar çok şey var kiii, birinden birine yeniliyorsun çaresiz. Aaaaaah aaaaah insan insanın kurdu. İçini kaynatıp, karıştırıyor ; iyilik yapıp unutturmayanlar, kendilerini her şeyin hakimi sananlar, bolca boş vakti olup da ayrıntıya saranlar, yüksek dağların tepesinde yuva kuranlar, kartalım sanıp da ruhunu yılana satanlar ,( bu arada yılana sabah sabah iğrenç demek istemedim, sonuçta o da Allah’ın yaratıklarından, sürüngenliğini mevzu bahis ettim ben ) örnekler çoğaltılabilir, malum çeşit çok, işte hep bunların yüzünden derken kendimizi temize havale edemeyiz. Sonuçta insanları insanlar bozuyor.
Neyse ki hayatımıza renk katacak şeyleri tüketim dünyası araya şıkıştırıp konuyu dağıtıyor. “14 Şubat’a hazııııırnıyııızzz !!!!” diye soruyor, tüm mağazalar, duvarlar, ağlatan reklamlar. Bi sevgilisi olan pişman, bi de olmayan. Bi yerde okudum, ertelenecekmiş, hatta şartlar günden güne ağırlaşıyor, 29 Şubat’a alınsın da dört yılda bir gelsin diyenler var. Ben “Deliye her gün bayram” takımındanım, Benim hiiiiiiç umurum olmaz 🙂Hediye güzeldir,severim, birini sevdiğini söylemek ve ifade etmek için bir yıl beklemeye ne gerek var. Sevdiğine tarih beklemeden hediye alan, içinden geldiği zaman “Seviyorum seni uleeeeeyn !!!!” diye haykıranlara helal olsun, 14 Şubat’lar, varsa zamanları, paraları, uysunlar kapitalizm dayatmasına, bi kere daha olur, olsun valla 🙂
Bizans Saatine göre 24 nolu kapı açılalı yedi buçuk saat oldu. Yeni günden yedik bile. O kapı açılınca günün son heykeli olarak ne çıkmıştır acep. Yorgun, bezgin bi şi dir, mutlaka, Eskiden eski yıl ihtiyar dede olurdu, yeni yılı da leylek getirmiş bir bebek olarak çizerdik, o zamanlar aklımız ermiyordu, ne idüğü belirsiz bir yıla neden sevinirdik ki, şimdi yıllar belli, savaş temalı, hır gür, dedikodu, devletler arası bile var, Aaaay Putin hiç sağ kolunu sallamazmış, yürüken, hızlı silah çekebilsin diye .Esra’ daki kızı takipteyim, gelen taliplerin hiç biri talebe uygun değil, ya da biri uyarsa üçü uygun değil, ama geliyorlar işte. Sörvaaayvora da Morgül nasıl yakışmış, hele kırmızı ile takvilenmesine ba yıl dıımmm !!!! Hayat baydı demeden, kendiliğinden bayılmak da bi marifet, Bayılıp ayılarak devam, valla, Cümleten Günaydın…

13 ŞUBAT 2016

Sanki nisan sabahına uyandım. Ilık ve yağmurlu bir hava. Dün de öyle idi, ağaçların rengi değişmeye başlamış, kandırılmaya müsait ağaçlar sanırım yine aldanmış. Önümüzdeki günlerde hava Marmara Bölgesinde 25 dereceyi zorlayacakmış, hatta Kocaeli, Bursa 30 dereceyi görebilirmiş. Cemreler bile düşmedi, anormal ötesi bir durum. Zaten ne normal ki, zaten normalin tam sınırı var mı ki, herkesin normali kendine, genel normal tanımı olsa, birlik beraberlik olurdu.
Dün çok yorulmuşum, erken yattım, kitabımı okurken uyumuşum, kitap yere düşünce anladım 🙂 Çok şükür iyice bi dinlenip kalktım, pencereyi açtım, yalancı bahar evin içine dolsun diye. Eeee seviyoruz, yalanın pembe beyazlarını, sonra onlar kara yalandan, kara yılana geçip bizi sokuyor, anladığımızda da vakit çooook geç oluyor. Şu ara bir facebook testleri var kiiii herkes yapıyor sanırım, ben de yapıyorum valla 🙂 Anacım her derde deva testler; nasıl annesin, yaşam çarkın nasıl görünüyor,gözlerin hangi sırrı saklıyor, sen gidince en çok kim üzülecek, kaç yaşında ölücen, yeterince cesur musun … daha aklınıza ne gelirse, basıyorsun düğmeye, yuvarlaklar dönüyor, veee mutlu sonuçlar, bir keresinde hangi yabancı artiste benziyorsunda test edenlerin hepsi aynı çıkmış idi 🙂))) En son yaptığım cennetlik misin, cehennemlik misin testinde cehennem çıktı, çok bozuldum, daha da yapmam dermişim 🙂)))
Nasıl bir toplum olduğumuzu çok iyi biliyorum, insandan da anlıyorum, ama “şıp” diye değil tabi ki de. Aslında iyi bakınca kendini belli ediyor da, yine de bi şans veriyorum. Araştırıp öğrenmekten çok, hissettiklerimizi duyduklarımızla karıştırıp konuşmaya meraklıyız. Geçen Twitterda “Şebnem Ferah özür dilesin” diye bi başlık açılmış, ne yapmış merak ettim, konuyu bulamadım, benim gibi çoğunluk bulamamış, ama tweet atmış, sürü psikolojisi, biri “koşun” dedimi, önce koşmaya başlıyoruz, niye koştuğumuzu da koşarken anlamaya çalışıyoruz, ya da çalışmıyoruz, içinde olmak yetiyor.
Bir şey okurken altındaki yorumlara da göz atıyorum, çoğu ya okuduğunu anlamamış, ya da iyi okumamış oluyor, ama bir fikri illa ki oluyor. Bu fikrinin de yalan yanlış olmasına aldırmadan paylaşıyor, elbette etkiledikleri de oluyor.
Bu dünya bir bilmece çöz çöz bitmiyor, yukardan aşağıya, soldan sağa soruluyor, bir yerde birleşmesi gerek, o yerde ortak menfaat oluyor, birleştiği yerlerde birlik olmuyor. Atalarımız Birinci Dünya Savaşını, anamız babamız İkinci Dünya Savaşını gördü. Bize kısmet Üçüncüsü gibi gözüküyor, çocuklara dördüncü demiyorum, onlar direkt Galaksi savaşlarına geçer. Geçen bir film fragmanı gördüm, Hi-Men, Batman, Süpermen, Örümcek Adam … bunların kadın versiyonları, adı aklıma gelmeyen robot kılıklı olan, beton dökülmüş gibi duran adam hepsini bir filme koymuşlar, hepsi bir yanda mı, karşı karşıya mı bilemedim. Ama durum o kadar kötü yani. Kahramanlarımızın bile birlik olması gerek de biz yine parça pincik yollarındayız, dün haberlerde bir bölüm gördüm, 12 Eylül tekrara geçti dedim, üstünden ancak çeyrek asır geçti 😦
Kızı kaldırayım, kursa gidecek, benim de etkinliklerim var, ev içi, ev dışı, dünya dönerken içinde dönelim bakalım, cümleten günaydın, yağmurlarda ıslanın, yarın 14 şubat, belki aşk yağmurudur bunlar

15 ŞUBAT 2106

Okuduğum kitaplardan notlar alıyorum, hatırladıklarım, yeni öğrendiklerim. Asansör Müziği diye bir şey var, bunu unutmuşum Kadınsız erkekleri okurken hatırladım, adı geçen parçaları bu sabah bir bir dinliyorum, A Summer Place/ Percy Faith Versiyonu 🙂 Belki bir faydası olur, başı da sonu da beni boğum boğum boğan bir hafta oldu, yenisinden sıkıntıyla karışık umutluyum. Hafta sonu Yarın Başka Koruda/ Melih Cevdet anday oyununa gittim. Dekor, ışık şahane, oyuncular mükemmel, roller cuk oturmuş ama konu var ya konu yedi bitirdi beni. Kim ölü kim sağ bilemedim, 2 saat 15 dakika, ikinci perde bitecek gibi değil, gidenler arada gitti, kalanlar uyukluyor, bana da kazak batıyor, ayakkabı sıkıyor, oram buram kaşıyor, yerimde tam merkezde, oyuncularla göz gözeyiz, sanata saygı, emeğe saygı sonunu bekledik. “Çok şükür bitti” diye alkışladım inan ki. Sanata her noktada ulaşılmıyor şekerim, Mikadonun Çöpleri’ de böyle idi. Oyunculardan biri arkadan koşarak sahneye girdi idi, tam yanından geçerken arkadaş korkup ayağa fırladı, o zaman gençlikte var, yerde arkalarda fıkır fıkır ederken bu kadar sıkılmamıştım 🙂 Aaaah aaah rahmetli AKM de izlediğim son oyunlardan biri idi. Ne güzel yerdi, yere doğru sarkan balon avizeleri vardı, Hafta sonu sabahları klasik müzik konserleri olurdu, bale, opera, sergi ki en son Bedri baykam’a gitti idim. filan da , içine tükürdüler, sefaları olacak mı bilmem, Taksim meydanı Mehteran çalacak şekilde düzenleniyor, çalsın bir şey demiyorum, o da güzel, onu da severim, olanı yok ederek, az olanı yaşatmayalım, hepsine yer bulalım.
Sabah mutlu haberi aldım, kilo vermişim, akşama ayrıntılı yazıcam, bugün temizlik, yarın hazırlık, öbür gün anneme babama dua okutucam evde inşallah. Sonrasına İF ‘e biletlerim var. Bir belgesel, yedi film. Gittikçe ne gördüysem yazarım. Pazar günü kendimi bırakarak kendime gelme çalışmaları yaptım, yeme içme (benimki kısıtlı), okuma, film bakma yaptım. aaaay dünkü filmlerde içimi baydı valla. Everest hepsinden hallice idi. Sevdiklerim sevdiğini bir kez daha beyan etti Kitap bitti. En çok,”Aşık Samsa” yı beğendim, Kafka’nın Dönüşümün tersi, böcek insan oluyor. Hepsi güzeldi aslında. Bizda Tanpınar neyse, dışarıda da Kafka o, Ben de epeydir “Milena’ya mektuplar” ile bakışıyorum, öyle derin bir aşkı yüreğim yaza mı kaldırır bilmem 🙂 Kızın elindeki kitabı okuyacağım. Olağanüstü Bir Gece/ Stefan Zweig, ince bir şey, sonrasına da malzemem var.
Yıllarla beraber huyum suyum değişiyor, önce arkadaşlarıma bakıyorum, sonra kendime dönüyorum, bakıyorum ki dönüşüm var. Misal ben eskisi gibi her şeyi didiklemiyorum, “niye olmuş, neden olmuş, doğrusu buymuş ..” hatta yakaladığım yalanları bile sonucu değiştirmeyecekse olduğu gibi bırakıyorum. Bu o kişi ile arama bir siyah nokta koyuyor, noktalar ilişkiyi perdeliyor, ne zaman ki görünmez olur, o zaman ben de görmüyorum, Tartışmaların, yüzleşmelerin ateşinden yoksunum artık. Yalanlar, ihanetler, kurgulanmış hesaplaşmalar gün geliyor sahibinin vicdanını delik deşik ediyor, “Eeeeey huzur nerdesin !!!!” oluyor. O sırada ben huzurumla huzurdan gitmiş oluyorum.
Asansör müziklerine devam, Mantovani /Full Album dinliyorum, beş saatten fazla imiş, Bitene kadar açtıkça dinlerim, Kızı yolcu edip, kahvaltımı yapıp, suya sabuna karışayım, ama önce ruhuma huzur için biraz oyun oynayım, hayvanları kurtarayım 🙂))
Memleket huzurunun mumla arandığı şu günlerde, iç huzur için ne lazımsa yapalım, içimiz dışımıza vurur belki Cümleten olabilecek en iyi haftalardan olsun …

16 ŞUBAT 2016

Çok yorulmuşum. Her kemiğim ayrı ayrı ağrıyor. Bu da iyi karmaşada öne çıkan yok hiç olmazsa. Pozitif olmak böyle bir şey. Polyanna ruhumuzun derinliklerine yuva yapmış, Alice ile harikalar diyarına ha geçtik ha geçicez, iki sene mektep tatiline denk gelemedik ama dünyanın merkezine seyahat ettik, mana anlamında içimize gittik geldik, Küçük Kadınlar ile Küçük Erkekleri tanıştıramadık … okumalık dünyalarda gezmeye teeee küçüklerden başladık da şu Kibritçi Kız olmayaydı iyi idi. İşte o nokta kırılma noktamız dermişim 🙂İçimizdeki sorular, isyanlar, yerleşik hüzünler, bir kibrit boyu hayaller ve hayatın tek gerçeği ölüm … hepsinin temelini attı, Kibritçi kız.
“Ağaç yaş iken eğilir ” diyen ataların haklı olduğunu var sayarsak bu benim kızın durumu ne olacak ? Bir yandan saate bakıyorum, kaldırmaya gidecem, günaydın deyip eline telefonu vericem, sonra kahvaltı, kahvaltıda başını bekleyip, lokmaları ağzına vericem, arkasından nimetlerin ağlamasına müsade etmicem, arkasından kapıyı kapattığımda, hangi saatte kalkarsa kalksın hep aynı saatte geç kalır, gerçeği ile bir kez daha yüzleşecem. Aaaay Allah iyi yönde ıslah etsin, dün odasını temizledim, tam zamane genç kız odası, bazı yönleri ile çok benzeşiyoruz ama bazı yönlerimizin iki yakası bir araya gelmeyecek gibi. Bir koşuşturma içinde geçiyor günler, dün temizliği bitirdim, bugün alış veriş, ve ikram hazırlığı var. Rahmetliler kadayıfı çok severlerdi, Babacığım alır gelirdi ;”Ayşe kızım, yap da yiyelim” diye. Sevdikleri şeylerden yapıcam inşallah. Havada bahar halleri devam ediyor, bakalım sonu nereye varacak. Geride kalan her şey bildiğimiz şeyler olunca, tadını bilince onları özlüyoruz, tekrar olmayacağını, olsa bile aynı tadı bulmayacağını bile bile özlüyoruz işte. Ölmüş anne babalar da öyle, gerçi ben çok rüya görüyorum, hatta aralarda film arası gibi uyanıp, biraz müdahale edip kaldığım yerden devam ediyorum 🙂))) İnsan yelpazem çok geniş, bazen aklıma gelmeyen rüyama geliyor.
Bugün de yazıya ayırdığım süre dolmuş, bir başka yazıda buluşana kadar kendinize iyi bakın, arkasından “Çare Yıldız Tilbe” klibi paylaşıcam, yayından kaldırılmış bir reklam, sabah sabah bana iyi geldi, bakın size de gelsin , Günaydın

18 ŞUBAT 2016

Günaydın !!!!
“yayın yasağı, pizzacı, ambulans” sıralaması şaka gibi ama şaka olmayan, iki sabah da bir yeni bir Diyanet Fetvası ile uyanan, şiirden şarkıdan, öz kız evladından, 500 metre öteden geçen mini etekli hatundan tahrik olan, asmalı kesmeli, masaya yumruk indirmeli açıklamalarla ikna olan, menfaatleri söz konusu olunca Termik santrallere, madenlere, yeşile düşman heeer şeye izin alınca, sebeplerinden tatmin olan, uyuşturucu tacirleri Hac ziyareti yapıp, “o iş başka bu iş başka” diye kendini anlatan, sigara içti ise, bi de kanser oldu ise 3 Marttan itibaren itibaren ilaç alamayacak olan, “Benzin indirim ve bindirimlerini takip edemiyoruz, tek günlerde insin çift günlerde çıksın” diye kendini espriye vuran, vergi şampiyonu, hizmet mağduru, sınırları sınır olmaktan çıkmak üzre olan, çok inançlı ama kendinden olmayana hoş görü duymayan, İnandığına teslim gibi görünüp yine de “şunun gözü çıksın, bunun işi batsın, onun evini ateş bassın” diye özel istek yapıp, “hani o kalabalıkta arada kaynamayayım, hatırtlattım” diye yakaran, adam kayırmaya kutsal kitaptan, hadislerden yol açan, tek kanal tv izleyip, okumayan yazmayan, ama ağzı oldukça konuşan, köle eğilimli olup da bir türlü farkına varmayan, araştırmayan, öğrenmeyen, inandığına soru sormayan, öyle bir inanıyor kiiiii bunun için de hiç soruya ihtiyaç duymayan, aksini yaptımı soluğu kodeste alan, düşünmeyi suç sayan, bir birine kin ve nefret duyan, halkı ile polisi karşı karşıya geldidiğinde taraf tutan, kimin ne istediğini bilmeden tutmadığı tarafa sallayan … Eeeeeey benim çoooooooooooooook sevdiğim vatanımın, ayırmadan çooooooooooooooook sevdiğim halkı !!!! yiyin birbirinizi demek çok isterdim ama diyemiyorum.
Sevin birbirinizi, anlayın dinleyin birbirinizi, bi barışın, bi sarılın, hoşgörü diye bir şey var, birbirinize bi kucak açın, bi iletişim kurun, merak edin, sorun, doğrusunu bulmak için araştırın, bi silkinin da. İçimiz kurudu, Kalbimiz bir acıyı hazım edemeden, yenisi geliyor, bi ölüm zamanı var biliyoruz, inanıyoruz da, insan insanın azraili olmasın, “Rabbim beni eceli gelmişlerin şerrinden koru” diye bir dua var, yani kimsenin ölümüne sebep olmayım demek istiyor, kimsenin ölümüne sebep olmayalım, insanlar hastalıktan, kalpten, yaşlılıktan ölsün, ölüm haberi bir normale dönsün.

19 ŞUBAT 2016

Kızımla beraber kahvaltı ettik, onu yolcu ettim, çayımı aldım, içine de bir limon dilimi attım, günlük yazmaya oturdum. “Ayılana gazoz, bayılana limon” Öyle, içimiz baygınlıktan öte. Bir ayraç olup, kitap sayfaları arasında kalasım, bir filmin sağ alt köşesine yapışıp içine akasım … başka dünyalarda yaşayasım var. Ne zor bir şey seksenlerde genç olup yaşlanamadan tekrarını misli ile yaşamak. Unutamadan üstüne yenisi geldi, Alzheimer yaşının erkene çekilmesi çalışmaları da pakete eklensin diyecem ama bu gidişle kendiliğinden erken bunayacağız, aklımızda tutacak şeyler benzerlikten bir birine karışıyor,”o mu, bu mu hangisi doğru ? ” diye karşılaştırırken kafayı yiyeceğiz, belki de ona bile zamanımız olmayacak, bir bombalık canımız var, kınanmış olayların ölüsü olacağız.
İF başladı, dün ilk filme gittim, yol boyunca baktım, insanlar ; yorgun, bitkin, endişeli, suskun.”Kalbi atanlar bir adım öne çıksın, nefes alanlar, rüya görenler, hata yapanlar, pişman olanlar, merak edenler, kafası karışanlar, yarası olanlar, yarasını saklayanlar, ölümden korkanlar, hayatta kalanlar … birleşin ” Bu İF’in reklam filminin sözleri, çıkınca hep bu sözleri düşündüm. “Hayatta kalanlar” Zincirlikuyu Metrobüs durağında buluştuk. üç dakikada bir dörder dörder kalkıyor, aynı anda bir de karşıdan geliyor, kabaca bir hesap yaptım, her birinde en az yüz kişi var, beş tanesi beşyüz, onun iki misli dışarıda bekliyor, metrodan oluk oluk insan akıyor, metro boşaldımı belli bir ritimde yürümen lazım, düşsen kalkamazsın, o derece. Yolun üstünden bakınca manzaraya hakimsin, biri insanların arasına atlasa, karışsa ölecek sayısını kestiremiyorum, hiç bir güvenlik önlemi yok, dün Beyoğlu’na gittim, en güvenli ter Fransız Kültür bi orası korumada, birde at kuyruklu simitçi ile güncel sakallı kestaneci sokağın başından sonuna doğru ara ara bakıyor, artık metrobüsde patlama olursa siz yabancı kaynaklara bakın,bakamadınız, olmazsa beşyüze elli derlerse ona kanın.Ankara’da ölü sayısı beş olarak geçerken üç otobüs olduğunu çoktan öğrenenler vardı da ben hiç bir resme bakamadım, içim kaldırmıyor ama kesinlikle tahmin ettiğim bir manzara.Kendini ifade edemeyen bir topluma dönüştüğümüzün kanıtı 8 feci sözün hepsini birden sıralayarak konuyu toplayalım; Aynen, hayırlısı, Sıkıntı yok, Tabii ki de, Yapacak bir şey yok, Valla bence de öyle, Kesinlikle, kısmet .Bunlar her derde deva, seçin alın. Misal bugüne ben seçip size de hediye edeyim. “Sıkıntı Yok !!!!”
Bu arada film fena değildi, böyle bir konuda ilk kez izlediğim bir film, hint işi, Hintliler bu arada bayağı yakışıklı, hoş adamlar olmuş dersem olur mu, hadi olsun 🙂 Film İngilizce idi ama alt yazısı da İngilizce idi, festival Türkçe’ye de çevirmişti. İlk gün, mesai saati, tenha idi, bakalım diğerleri nasıl, yolda iz de patlamazsak 28 Şubata kadar devam edicez inşallah.
Başka ne diyeyim, kalbimiz başka, dilimiz başka, insanlar bölünmüş, ölmüş parça parça . Mecburen, mecburiyetten Günaydın.

20 ŞUBAT 2016

İki dünyamız var, biri iç, biri dış. Bu yüzden ikiyüzlü olduğumuz doğrudur ama içi dışı bir demek doğru değildir. Çünkü tam olarak dışımız içimize dönmez, her konuda kendimiz ile yüzleşemeyiz, İçimizde tam olarak dışımıza dönmez, frene basan kanunlar, toplumsal kurallar, kalpten gelen hisler var ki bunlara “İncitme, küstürme …” gibi isimler vermişiz ipin ucu kaçarsa felaketimiz olur. İki dünya birbirine yakın dursa da bir birinden bir şeyler gizler. Dış dünya genele uyum sağlar, iç dünya kendi içinde parçalanır. Biri gülerken biri ağlar, biri yok derken biri var diye çığlıklar atar. Bunlar bir bedende birbirine uyum sağlamadan yaşar. Tamam, abartmayalım bir oldukları zamanlar da vardır, tek yürek gibi davranırlar ki bu da acayip huzur veren bir durumdur. Fakat dış dünya gören gözlere karşı sorumludur, iç dünya gözden ırak kalbe hesap verir, hatta vermez, kalbin görüşme teklifini red etmez ama sürekli erteler. “İki cihan bir araya gelse” dedikleri durum aynen de böyledir. İçimizi dışımızla bir edemediğimiz için ortaya yalanlar, abartmalar, teselliler çıkar ki bunlar hep karşı tarafın iyiliğine yöneliktir. Sonra yalanlar yeni yalanlara ihtiyaç duyar, hatta ilk yalan unutulur, nerden başladığı bilinmezken nereye gideceği de meçhul olur. Uzun ince bir yolda gideriz gündüz gece, desek durum istikrarlı gibi görünür. Ama yollara taş döşenmiş, mayınlı, çift yönlü trafik var,havada sis var, trafikte seyir eden yayalar, hayvanlı arabalar var, kuralsız yeni yetmeler, kurallıyım sanan trafiğe düzen vermeye niyetli ama niyetinin ne olduğunu kendi bile unutmuş yaşlılar ile bu karmaşaya “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye tepeden bakanlar var.Yeni araba almışlar, yenilerden konvoy yapmışlar, yolun köprülüsünü, dublellisini yaptırıp övünenler ile “Aferin, bu yeterli ” diye elini çırpınca aval aval kaçan balonuna bakanlar var. Var da var, saymakla bitmez, tek bir şey yok “Huzur” , bi de tahminim huzur kaçıranlarda uyku yok, o yüzden mi, binlerce soru var ne soran ne cevap veren var. Uyku hali mi sardı bizi ?
istikrar sadece artan ölü sayısında var, düzenli olarak öldürülüyor insanlar, “Kader, Kısmet, hayırlısı, Aynen, Tabii ki de, Sıkıntı yok, Yapacak bir şey yok …”
Annemgilin evindeki kütüphanede “Kabahat Kimde ? / Herzen” diye bir değerli kitap var,Ablam almış, ablamla rahmetli babam da çok okur idi. Geçmişin kalıbında donakalmış,baskıcı bir toplumun acı çeken, sorumsuz insanlarını anlatırmış, hep bakışırız da hiç okumadım, şimdi zamanı gelmiş demek, haaaa genele bi faydası olur mu, olmaz, çünkü herkes kendi doğru yolunda, iç dünyam ile dış dünyam arasında bi köprü olsun, diye şeyetcem ben de.
Kimin ne kadar üzüldüğüne, sevindiģine dair kanıt aramayalım, ne bilinir ne belli olur, en azından miktarı.
Gün aydı, içinize de aysın inşallah.

22 ŞUBAT 2016

Bir kaç gündür dünyaya haber niteliğinde bakmıyorum, kim ölmüş, kim savaşa girmiş, kim kazanmış, kim kaybetmiş, kim kime ne demiş bilmiyorum. Merak da etmiyorum, gelişen, değişen olumlu bir şey yoktur, çelişenler çelişmeye devam. Her tarafın ateşli taraftarları varken ben sade ve yansız olarak bakıyorum dünyaya. Hayatımın merkezinde bir lider, bir parti,bir takım, köklü bir alışkanlık, hatta onsuz yapamam dediğim bir insan yok. Biliyorum ki yokluk varlığın imtihanıdır. Biliyorum ki her doğrunun başkalarına yanlış geldiği yerler, her yanlışın da bir başkasının doğrusu olduğu bir yer vardır. Eleştiri, sorgulama, araştırıp öğrenme vb her yöne olmalı, bir tarafa bağlı kalma da bir çeşit körlüktür. Bu pazartesi sabahında, kısa Şubatın bir gün uzadığı bu yılda, cemre havaya düşmüşken, aslında kor ateşler tüm dünyayı yakarken, herkes her türlü ateşe hem yürüyüp, hem odun taşırken, akşam yattığım uykuya “Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam” diye niyet edip, bir çok şeyin rüya gibi olduğunu görüp, unutmadan uyanmış haldeyim.
Her şey umurunda iken, değilmiş gibi kendimi festivale vurdum. Başka dünyaların içine akmaya devam, bu arada dünyalar da bir birine benzer, aynı acının adı değişik, şekli farklı ama inanıyorum ki tadı aynı.
AKŞ , Yazım hatası yok, mesajı var. Hindistan yapımı, gey filmi, bu da hayatın bir gerçeği, tabu olmaktan çıktı, daha yaygın konuşuluyor, varlığı, insan tarihi ile bir bence, din, dil, ırk tanımıyor. Erkekler erkeklere aşık olduklarını haykırıyor artık, hatta ülkemizde de böyle haykırıp, tapınanlar var. Aşk her yerde her şekilde var, tanıyan tanıyor.
DİNLE BENİ MARLON ; Marlon Brandon yaşadığı sürecebinlerce saatlik ses kayıtlar yapmış, anlatmış, olanı biteni hayatını, gelmişini , geçmişini. Sesler görüntü ile montajlanmış, çok güzeldi, zaten sevdiğim, beğendiğim, takip ettiğim biri idi. “çocukken sevgi ile tanışmayan, ne olduğunu bilmeyen insanlar, sevmesini bilmiyorlar, ne kadar kızarsak kızalım, ne kadar küsersek küselim, sonunda herkes anne babasına benziyor, babam bana baba olamadı, ben de çocuklarıma baba olamadım !!!” belgeselden aklımda kalanlar.
ADINI MALALA KOYDU; Afganistan temalı, Malala 2014 ‘ün Nobel barış ödülünü alan kız, okulları bombalayan Taliban’a karşı geldiği için, okul servisinde arkadaşları ile birlikte kafasına silah sıkılıyor, ama ölmüyor, uzun bir süreçten sonra iyileşiyor, şu an İngiltere’de yaşıyor, Hala kızlar okula gitsin diye dünya çapında mücadele veriyor, Belgesel gibi, çizgi film gibi yerleri var, Malala bir kahraman kız adı. Film boyunca dinin iyilik ve güzellik aşılarken nasıl kafa kesmeye geldiğini , en iyi kadın eğitimsiz kadın slagonunun nasıl gerçek olduğunu görüyoruz. Hayalleri bir başkasının orasında burasında kıl olmaya, haremde hazır ve nazır olmaya yeten kadınların doğurduğu çocuklar dünyanın mahvına sebep oluyor, açık ve net.
SERÇELER ; Anne baba ayrı, büyümekte olan bir çocuk, güneşin batamadığı bir Kuzey ülkesi, bu ülkeden enfes manzaralara eşlik eden kafası karışık gençlik, Çok etkilendim, aklıma yer eden bir sahne yüzünden akşam uykuya zor daldım, Görüntüyü silemedim, gözümün önünden.
Her şey dönüp dolaşıp insana takılıyor, insan insanın aynasıdır, çevresel faktörler ve aile yaşantısı paralel mi gitmeli, birbirini keser ise ne olur, genler de önemli, çocuk doğurmak ile çocuğa sahip çıkmak, hayata hazırlamak aynı kolaylıkta değil, severken boğmamak, sevgiyi saklamak, hatta sevgiden kısıntı yapmamak gerek , işte bunlar hep insan işi, insanın bu işlerin hakkından gelebilmesi için de eğitim şart.
Şimdilik filmlere ara verdik, hafta ortasına kadar 🙂 Bu arada işlerimiz var, ev içi, dışı, diyete devam, okuma yazma … hepsine zaman bulacağız inşallah, yeter ki sağlık olsun, kafa sağlam olsun, gerisini bakıcaz bi şekilde, cümleten Günaydın

23 ŞUBAT 2016

“Gölge eder, çatılar
Dib dibe, nefes nefese
Dokunamazlar birbirlerine;
esefle …”
Bir yerde okuyup not almışım.Beğendiklerimi, sonra bakarım dediklerimi, merak ettiklerimi kayır ediyorum, arada dönüp bakıyorum. Çatılar da insanlar gibi, tek başlarına, eğilmez, bükülmez, anlatmaz konuşmaz, bir tek gölgeleri birbirine karışır.Dünya acı üstüne mi kuruldu acep ? Herkesin acıları var ama hem paylaşmıyor hem de empati yapmıyor, aksine kendine benzeyenleri seyretmekten haz alıyor da elini uzatmıyor, bir adım atmıyor. Çok duydum, gördüm; “Ben dayandım, sen de dayan, bir şey olmaz zamanla geçer” diyenleri. Tahminimce acı kadınlara mahsus, hatta onlara yakışıyor, diye ukalalık bile edilebilir. Eşiktekinden, beşiktekinden başlayarak ölümüne kadar acı var kadınlar için.her acının yerleşik bir travması var. Kadın ticaret amacı olmuş çok zaman, tarihte barış için evlilikler yapılmış, fikri alınmayan kadınlar üzerinden. Aaaay hele bir ellili yaşlardaki Sırp kralına gelin edilen beş (5) yaşındaki Simonis hikayesi var kiii okumaya bile dayanamıyor insan, Boleyn Kızlarını okurken de daraldı idim, yaşlar genelde dokuzdan başlıyor, 11 ile 13 arası ideal, 15 geç sayılıyor. Tüm tarihlerde var bunlar, sonra da bu kızlar en fazla otuzuna kadar yaşayıp ölüyorlar.
Valla ne desem bilemiyorum, o kadar çok şey için üzülüyorum ki. Eskisi gibi “suçlu o, bu” deyip de işin içinden çıkamıyorum, her açıdan bakmaktan konuyu unutuyorum bazen 🙂 Ama kesin bildiğim bir şey varsa o da; çocuk çok emek isteyen bir iş, doğurmuş olmak için doğurup ortalara salma ile olmuyor. Eğitim istiyor, takip istiyor, nerede kimle geziyor, nasıl büyüyor, nelere zaafı var, ne istiyor, ne verebiliriz, cinsel eğitim, sosyalleşmeye katkı … daha bir sürü şey. Bunların çoğunu yapmıyor aileler, nedensiz yasaklar, sebepsiz çok paralar, her istediğini illa ki yapmalar ya da imkanı olduğu halde yapmamalar … biz orta yolsuz bir toplumuz, hatta yolsuzuz, bir çok anlamda. O kadar çok bildiğim çocuk hikayesi var kiii. Anneler için çocuklar ölene kadar çocuk kaldığı için yaş sınırı koyamıyorum. Cumartesi metrobüsde kitap okuyorum, tepemde bir kız telefonla konuşuyor, mecbur duyuyorum, konu ilgimi çekince kitabı kapadım, ayıp ama inene kadar dinledim. Kız hamile kalmış, icabına bakmaya gidiyor, öyle acınacak haldeki, kafamı kaldırıp bakamadım yüzüne aklımda yer etmesin diye. Üstü kapalı konuşuyor, bir kaç kişi konu ile ilgili, yasal sınırda ise Çapa’ya gidecek, neyse epeyce bilgi sahibi oldum, bu arada baba kızın yanına gelmiyor, “sen git, ben seni almaya gelirim” dedi.
İşte bir sürü hikaye var, hepsi eğitimsizliğe, desteksizliğe bağlı, bizim çocuklar çok şeyi ya yaşayarak ya da arkadaşlarından öğreniyorlar, bir halt sandıkları işler halt olarak başlarına dolanıyor, sonrası gelsin travmalar, hayata küsmeler, aracılı intikamlar.
Hayatta en çok hayatın hırpaladığı kadınlardan korkarım, sağ gösterip, sol vururlar,bi de hiç bir konuda doymazlar, dünya onların olsun isterler, Ölene kadar da amaçları için çalışırlar, ahirete yorgun giderler kanımca.
Kızımı yolcu ettim, sabah yumurtasını çocukken yedirdiğim gibi yedirdim, uçak geliyor, haaaammmm yapalım, içine ekmek atalım felan, eğlendik, sonunda “sen kimin çocuğunu yedin, bakim” demesem iyi idi ama dedim işte 🙂))
Kulağım radyoda, eski bir şarkı “Hayat mı bu, yaşamak mı …” öyle, hayat bu yaşamak gerek, günaydın

24 ŞUBAT 2016

Geçmişe dair özlem değil de daha çok kıyaslama olarak düşünüyorum. Yirmili yaşlarda uyandığımda ne hissederdim, dünya ne kadar umurumda idi, annem gizli dünyamın ne kadarına vakıf idi, hayallerim günlük mü idi, dedikodunun sınırları nereye kadardı, küsmek ve barışmak ne kadar kolaydı, “kanka” nın karşılığında ne vardı, buluşmaya gelmeyenlere ulaşmak ne kadar zaman alırdı … daha bir sürü şey. Benle ilgili, çocuklarla ilgili, dünya ile ilgili, bugün yaptıklarımız o zaman nasıldı diye soruyorum kendime. Kiminin net cevabı var, kiminin yok. Mesela anne olarak, annem de aynı şeyleri hisseder mi idi, bilmiyorum. Bir takım tahminlerim var ama zaman yine de çok şeyi siliyor.
Dünya iletişim üstüne dönüyor, ama bu iletişim haber kaynaklı, içinde duygu alış verişi yok. Kim, kiminle, nerede, ne yapmış biliyoruz, ama neden yapmış bilmiyoruz. Bilmekte istemiyoruz, anlama bölümü kalktı, cümleten yargıda uzmanlaşıyoruz. Gerçi bu bildiklerimiz ev dışı bilgiler, evdeki koca, hanım, çoluk çocuk kapsama alanı dışında. Onlar medyatik değil, burnumuzun dibinde, sormuyoruz, anlatmıyorlar. Daha doğrusu bunların temelleri çok eskiye dayanıyor, aile ilişkileri ; ayıp, günah, elalem ne der, sevgisiz saygı üstüne kurulduğu için, eskiden erken yatılırdı, şimdi televizyona bakılıyor. Ailede anlama dinleme yok ise orada yetişen çocuk da öyle oluyor, iletişimsizliğini kurduğu yuvaya taşıyor, böylece çoğalıyoruz. Sonra da “tüh, tüh, vah vah”
Bizim evde tv akşam açılır, yani gündüz ben bakmam, evde isem radyo açarım. Saat beşten sonra başlıyoruz,Her ne kadar entellektüel bir görüntümüz var ise de evlenme programlarına, Acun’un kakaladıklarına, ilişki durumu; Kör düğüm dizilere de bakacak fırsatı buluyoruz. Belgesel de izliyoruz tabii ki de 🙂))) Çok şükür cümleten bizi saati saatine bağlayan bir program yok. Yüreğimizin dayandığı kadar ortaya karışık bizimki. Vakti ile altı yıl saati saatine, günü gününe Desperate Housewives seyretmiş biriyim, hemi de alt yazılı. Altı yılda gördüğüm entrikayı altı saate sığdırıyor bizim senaristler. Bu nasıl bir aile yapısıdır, iki kız kardeş, küçük olan sarışın ama kara melek, iki erkek kardeş biri babanın kölesi, öbürü özgür kuş ama ipi kadar uçuyor, babanın biri alkolik, öbürü kadın aldatan, fettan gelin, ölesiye aşık yanaşma, deli para, bu arada madenci bu zenginler, ortada iki küçük bebek birinin babası belli değil, anası ise o değil, birinin hepsi belli ama evi o ev değil … daha neler neler. Bakalım ne kadar uzayacak, daha neler dönecek, onüçüncü bölüme Mars’tan bi akraba gelecek diyorlar, hazar kızıl şeytandır.
Aaaaaaah işte tükeniyor hayatlar onun bunun yaptıklarına bakarken, bu arada kendimizi unutuyoruz, kopyala yapıştır duygular biriktiriyoruz, hepsi de üstümüzde eğreti duruken, neden neden diye sormuyoruz, şimdi duyguyu hissetmeden taşıma zamanı, varmış gibi görünen ama yok olduğu besbelli duygular, nereye gitti adalet, vicdan, merhamet. Bunlar ortak paydada birleşmez mi idi. Kimi askere üzülür, kimi polise, kimi Suriyeli’ye merhamet ister, kimi genç gittiler diye yanar …
Niye ölümlere ayrı ayrı üzülüyoruz, neden başında “ama”lar var, niye haksızlığa uğrayanın başımıza gelene kadar yanında değiliz, düşkünün şekil şartı mı var ? İşte tüm bunlara cevap verecek bir dizi yok, olmayacak da zaten.
Kaldığımız yerden hayata devam, “Nerde galmışdık? ”
Günaydın

25 ŞUBAT 2016

Aklımda binlerce dansöz var. Yani, oraya buraya koşuşan düşüncelerim var. Gün içine dağılmış, sıraya girmek için itişen kakışan, vır vır konuşan, beni karıştıran işe bağlı düşünceler. Hepsine bir sıra numarası verme gayretindetim. Bir de hava kapalı, yağmur sabaha biter demişti havayı bilenler. Uçak yolculuğunda en çok bulutların üstünde gitmeyi severim. Altında pamuk yığınları bir sonsuz mavide giderken göğün karanlık yüzü aşağıda kalmış olur. Hani “bu uçak düşer mi ?” diye aklımızın bir köşesinde soru olur ya (benim olur) O soruya aklımızdan dalga geçen bir cevap gelir ; “Heeee düşebilir, ama acıtmaz alt tarafı pamuk ! ” Ara sıra bazı bazı iç konuşmalar da bir Recep İvedik kıvamında oluyor. Aslında ruhumuzda herkesin bir yansıması var. Hangisini beslersek o ortaya çıkıyor. Ben Polyanna’cıyım mesela. Süperman’in kadın versiyonunu da taşırım. Yerden uçuşlarla yetişirim her yere. Drakula ile hiiiiiç işim olmaz, o ruhumda isim olarak var. Çok şükür hayatımda devamlı bir Recep İvedik yok ama arada görüşüyoruz, hatta ben bile Recep davranışları gösterip, bir yandan kendime “ayıp ettin !!” derken bir yandan da “hak etti !!!” ama diyorum.
Aaaah aaaah sesler, sesler kulağımızdan beynimize dolan sesler, biriktirdiğimiz görüntülere eşlik ederler. Bi de içimizden dışımıza çıkmayan gün görmemiş sesler var. İşte o sesler yaman sesler, dışarı çıkmak için yol yordam bekleyeni var, ansızın can bulup canımıza okuyanı var, günden güne cılızlaşıp çaresizlikten sesini keseni var.
Nereye bağlanacam diye merak edenlere ; Çoooook işim var. Yemek yapıp evi toplayıp, öğleden evvel vergi dairesine devletle hesap görmeye gitmem gerek, o hesaplaşma bana ne kadar zamana mal olur meraktayım, öğleden sonra festivalde film var, akşama küçük oğlan, yarın sabaha Ankara’dan büyük oğlan gelecek inşallah.Eşim de sürpriz sever büyük ihtimal araya kaynak yapar. Bu da yoğun bir mutfak çalışması demek, Bu arada büyük oğlanın dün akşam bana “hafta sonu programın nasıl” diye sormasına güldüm valla, birlikte evde oturma saati ayarladık, Eeee anne artık entelektüel olma yolunda, un ve elek bana döndü çok şükür. Aslında seviyor çocuklar,Oğlan “oğluuum benim annem torent indiriyor” diyeli çok sene oldu valla 🙂))
Bir şey bakmak için oturdum, destan yazma gayretindeyim, hemen kalkıyorum, turbo motorlarımı açıyorum, ancak olur.
Cümleten günaydın, hepimize kolaylıklar ve iyi haberler olsun

28 ŞUBAT 2016

Beden olarak yorgunum, ruhum daha iyi durumda 🙂 Günlerdir hangi günlerde olduğumu bilmeden, tahminen hafta sonlarındayım diye yaşıyorum, diye geçen üç günü bir abartayım, abartınca kabarık kabarık iyi oluyor, gerçi içine hava da kaçıyor o zaman ama olsun havalı oluyor.
Dünyada neler oluyor farkındayım ama ayrıntıya girmiyorum, tekbir seslerine Hepiii börtdeyyy !! karışan ile hafta sonunu B seçeneği ile geçirmek isteyen kadın videosunu izledim ama 🙂 Çok da geri de değilim yani. Festivale devam, filmlerimi yarın yazıcam inşallah. Dün Söğütlü çeşme metrobüs durağında indikten sonra CKM gitmek bir saat onbeş dakikamı aldı. Taksi yok, dolmuş yok, yol yok. Anadolu yakası Avrupa yakasına “Kuurrbaaaaan olsuuun !!! ” burada hiç olmazsa araçlı trafik var, bir şeye binip umutlanıyorsun, alternatif yol ise sayısız dermişim. Hem gelirken hem giderken bunaldım valla, henüz tövbe etmedim ama ramak kaldı, yolu bilsem yürüyeceğim inan ki o kadar fazla bir mesafe de değil, mesafeler.
Bu hafta bunalma haftası idi, vergi dairesi de iki yarım günümü aldı. Taşeron memur olunca bilgi seviyesi olmuyor, o masadan bu masaya devam ediyor, güya sistem var da her şey görünüyor da ,,, palavra gördüklerini anlamayan anlatamayan adamların elinden iş çıkana kadar sinir olmanın ötesine geçip katil olasın geliyor. Bu arada kafamda bir deli soru var “Yaww bu devletin en çok para kazandığı kalemlerden biri içki sigara vergisi, kendi eliyle kumarı destekliyor,Piyango, toto, loto felan, faiz desen hat seviyede,vergi faizi günlük işliyor,vergi dairesinde bi alacağın olsa sana faiz vermez ama bağırta bağırta alır. Bi bakınca devletin kazancına haram karışmış oluyor, bu haram paralarla sen kalk Diyanete bütçe yap, sonra da böyle çarpılıyoruz, sebep aklanmamış paralarda mı acep ?”
Bir araya toplanınca geceler sabaha doğru uzamaya başladı, sabah ev halkı ile geniş kahvaltı yapıp (Diyetteyim) ev toplama, yıkama, ütüleme,pişirme, sofra ayarlama … sonra da anne sinemaya, geç çay kahve faslına yetişiyorum ama.
Bugün dağılma günü, gelenler geri dönecekler inşallah, bana da bir pazartesi sendromu kalacak dermişim, Şu an eve bakıyorum, salıya bile pazartesi gibi davranmam gerekebilir. Neyse sağlık olsun, her şey geliyor ve geçiyor, mühim olan geride anılacak güzellikler kalabilmesi, cümleten günaydın, pazar kahvaltısı hazırlamaya gidiyorum, çay ve kızarmış ekmek kokusu üretmek istiyorum, uyuyanların burnuna ulaşan, “aaaannneeee kahvaltıya ne yaptın ? güzel koktu !!” diye onları masaya taşıyan kokular,

29 ŞUBAT 2016

Sis var, görüş mesafesi çok kısa, bu sis öğlene güneş var demek olabilir. Ev içinde de görüş kısıtlı, bir çok eşya insan atıklarının altında kaybolmuş durumda. Atık derken; yerinden alınıp da kullanılmış ama yerine konulmamış eşyalar, onları gizleyen kış aksesuarları, polar battaniyeler, yastıktan kuleler, okunmuş gazeteler, gidenlerin üstünden en son çıkanlar, su içilen, çay, kahve içilen bardaklar, fincanlar, kavanoz dibinde kalmış yiyecekler, defterler, kitaplar, kapı ağzında terlikler, banyoda ıslak havlular, “yıka beni !!” diye bağıran çamaşırlar, dağınık yataklar, mutfakta yerine kalkmayı bekleyen özel gün kap kaçakları, balkonda çöp yığını ve kuruması için asılmış ama bi arpa boyu yol almamış çamaşırlar, koridorda ütü masası, masa üstünde kalemler, kağıtlar,kitaplar,saatler, kulaklıklar arasında deodoran ve soda şisesi, çamaşır makinesinin çalışan sesi, henüz uyuyan kaldırılmayı ve beslenmeyi bekleyen kızım ve bu karışıklıkta son yolcudan da haber almış, yazıp çizen, diyetine devam eden, bir yandan Kazancı Bedih’den “Kınıfır bed reng olur ” dinleyen, daha sakin bir hafta temenni eden ben.
İtiraf etmeliyim kiiiii sene seneyi aratıyor, bu hafta çok yoruldum, hatta dün son filmde uyukladım, yani bunda filmin de suçu var ama o kadar yorgundum kii loş ortam, sessizlik, yanıp sönermiş gibi gözüme gelen film ışıkları, bende kuzey ışıkları etkisi yaptı, hep aynı noktaya bakar mışım gibi bir ara gittim, geldim, An itibari ile “süper kadın, anne ” gibi bir şeye benzeyip hem evi hem de kendimi kendime getirmem lazım.
Evcek toplanmışken, anneye yakışan çok güzel hareketleri yaparken, kültür ve sanat faaliyetlerine de devam ettim. İF bu sene sönük geçti, bir film hariç salonlar dolu bile değildi, ve her film geç başladı, filmler de “aman aman ” dedirten cinsten değildi, hepsini görmedim tabi ki de ama değişik görenlerle aynı muhabbeti yaptık.
KRİSHA ; İkinci partinin bana göre en iyi filmi idi. Aileden dışlanan, sonra kendisine bir hak daha verilen, aile yemeğine çağrılan ama yemeğin içine tüküren Krisha başarılı idi. Filmde yönetmen ailesini oynatmış, iyi de yapmış.
ORMANA DOĞRU ; Ülke Kanada, bir orman evi ama her şey son teknoloji, bir baba ve iki kızı, kızların biri deli gibi dans edip seçmelere hazırlanırken öbürü de üniversite sınavına çalışıyor, “Allahım bu ne teknik, bize ne zaman gelir ” derken film de elektrikler gitti, ve bir buçuk yıl kadar gelmedi, geldiğini de görmedik, bu arada kızlar her şeyi kayıp edip, yeni bir hayat kurdular, yıldız derecesi, yaniii !!!
SEN BENİMSİN ;Orijinal adı “A BİGGER SPLASH, Ralph Fiennes’i halktan biri olarak izledik. Malum genelde pek oturaklı roller oynar, sesini kayıp eden bir rock yıldızı, onun eski ve yeni sevgilisi, eski sevgilinin genç kızı, İtalya’da bir bağ evi, aşka sorgular sualler, sonunda bir cinayet ve şuç var ceza Allah katında, fena değil, izlediklerim içinde bir tek bu vizyona girecek.
YERYÜZÜNÜN KRALİÇESİ ; Bu da son film idi, kız arkadaşların yüzleşmesi, her şeyi elde eden ama elinde tutamayan bir kadın, başarının gölgesindeki kadınlar, depresyon, çare olamayan çareler. Uykumu getirecek kadar ağır bölümleri vardı, netekim uykum da geldi.
Bir festivalin daha sonuna geldik, sıradaki Kısa Film festivali’nı Youtube’den izleyip, araya Konser, sergi, gezi, okuma felan katıp, esas favorim İstanbul Film Festivali’ne güç toplayacağım inşallah.
Sis kalkmamış ama günün sis perdesini kaldırıp, mecbur hayata bir yön vereceğiz, su ve sabun ile sıkı ilişkiler kurup,bir müddet yemek yapmayacağım dermişim 🙂)))
“Kınıfır bed reng olur, aşka düşen deng olur,
isterem başıya gele, ah bile gele, vah bi gele,
göresen ne reng olur ” güzel türkü, halaya kalkmış gibi kalktım valla, mecbur halay başı, nereden başlasam diye sormadan, ayak basmadık, elimi sürmedik yer kalmayacak diye yemin içmiş gibi,
Cümleten günaydın, olabilecek en güzel haberlerle dolu bi hafta olsun işallah !!!

2016 MAYIS AYI GÜNLÜKLERİ


13151443_10208192366020614_4641884958400369299_n

Böyle bir yaz gününde Mayıs ayı günlükleri, yazın bizi yakıp kavuracağı, bir gece ansızın şaşırtacağı, yanılmalar, yansımalar, mağdurlarla dolu olacağı hiiiiiiç mayıs ayından belli değildi. Bir takım tespit ve izlenimlerimiz var idi ama bu yakın beklemiyorduk doğrusu, meğer atı alan Üsküdar’ı geçtiği gibi alıp başını gitmiş. Ben bile Mayıs ayını unuttum, bakalım neler olmuş. ihmal ettim buraları, telafi günlükleri bunlar 🙂

01 Mayıs

“Hayat sürprizlerle dolu” kestirmeden aniden olanın bitenin özeti. Bazı olmuş şeyler günü gelince bitiveriyor. İnsan hayatları gibi. “Her şeyin bir sonu var” en çok ömürlere yakışıyor. Dün sabaha iki
ölüm haberi ile başladım. Dünürümüz Süreyya Teyze öldü. Aaaah aaaah birlikte ne güzel günler geçirdik, yazları komşu olurduk, Havuzun yakınında bir evi vardı, bahçesine, balkonuna çoook konuk olduk, ne güzel yemekler yapardı. El çantasını koltuğunun altına sıkıştırır, kasaba, manava, markete, Selimpaşa’dan İstanbul’a giderdi. Hafta sonları çocuklar gelecek telaşına düşerdi, geleni gideni, arayanı soranı çok olurdu, ne güzel bir büyüktün sen Süreyya Teyze. Bir düştü, bir kalça ameliyatından sonra artık eskisi gibi olamadı, bir iki bakıcı macerasından sonra çocuklarında dolaştı, hep evini özleyerek, en sonunda açık kalp ameliyatında masada kaldı denebilir, yoğun bakımdan hayatın yoğunluğunu terk etti, gitti. Tıpkı Kubilay gibi. Kubilay ben Konya’da otururken apartmana evlenmişti.Bizim küçüğümüz, İzmir’li bir kız sevmiş. İki çocukları oldu, Kırmızı saçlısından bir oğlan bir kız, eşi öğretmen idi, çocuk bakımı, ev işi, yemek … gibi hanım işlerini çoğu zaman üstlenirdi Kubilay, sonra kavga gürültü, daha bir sürü şey aile dağıldı, çocuklar babada kaldı.Araya giren ölümler, büyüyen çocuklar, işler güçler, hızlı hayat …bayra derken Kubi dün kafasına sıktı gitti. Birlikte çok yedik, içtik, gezdik, bizim küçüğümüzdüler aileyi tümden severdim. İnsan bir şekilde intiharın eşiğine geliyor, ayrıntıları bilmiyorum ama ne önemi var, ölümü seçen bir insan, kolay mı karar vermek, o aşamaya gelmek.
Menzilleri mübarek, mekanları cennet, kabirleri pür nur olsun !
Şimdi oturduğum apartmanda da bir aile dağıldı, dün kadın çocuklarını aldı, taşındı, ne güzel bir çift idiler, iki kız burada doğdu, yaşlandıkça insan, “suçlu budur, sebep şudur” deyip işin içinden çıkamıyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, kimse de kimsenin içinin bilmiyor, önemli olan insanın kendi içini bilmesi, hayat dayatmalara, inatlara, küsmelere, sitemlere … yetecek kadar uzun değil, bir şeyi isteyip istemediğinden emin olmak gerek. Sonuçta isteklerle, imkanların çatışması hayat. Dün ölülerin yanında bir fasılda diri ayrılığa ağladım.
Cenazeden önce nikaha gittim, hayata umutla bakan, en mutlu günlerinin birinde olan gençler ruhuma iyi geldi, Nikah Beşiktaş’da idi, orası da bu tip törenler için kör nokta, gitmesi gelmesi sıkıntı, neyse bu sefer törenden 45 dakika önce orada oldum, damadın halası ile yan yana oturup muhabbet ettik 🙂 Çıkışta çarşıyı dolandım, akşama maç olunca formayı giyen çarşıya gelmiş, bağrış çağrış, kalabalık, sokağa taşmış lokantalar, yiyenler, içenler, bayraklar, duman yapan bi şiler, etrafı gezenler, cumartesi pazarı için gelenler … daha neler neler. Beşiktaş’ın ara sokaklarında hayat var !!! severim bu semtimizi 🙂 Karnımı fast food ile doyurdum, tuvalette makyaj yapan kızlar için üzüldüm, keşke evden yeterince izin alabilmiş olsa idiler, makyajlarını çıkmadan yapabilselerdi. Bu da ev içi eğitimin ayrı bir kolu, yasaklar ilgi doğuruyor ve yasaklar nereye kadar ?
Yediğim yemeği eve gelmeden hallettim sanırım. Ataköy 9.cu kısımdan beşdeki camiye kadar yürüdüm, internetin tarifi çıkmaz çıktı, program tel örgüyü göremiyor şekerim :)))
Eve akşama doğru ruhum ruh değil gibi geldim, biraz kıza uçurtma yaptık, biraz boş boş aptal kutusuna baktım, aklımda; “Şöyle küçük bir Tekel Bayisine kendimi kapatsam da dükkanı tümden içsem, unutur muyum acep, bir faydası olur mu ?” vardı, faydası olmayacağını bildiğim için meyveli bitki çayımı içip, yatmaya gittim. Bir sürü rüya gördüm, şimdi birazı aklımda bile. Unutmak istediğimiz şeyleri unutmak mümkün değil, sadece biraz saklaya biliriz, en iyisi güzeli güzel, çirkini çirkin kabul etmek, güzeli baş tacı ederken, çirkine kendimizden gayri bahaneler aramamak.
Bu hayatta çok tarif var da bize uyanı bulup seçmek zor, amaaaan en iyi tarifler kalbimizde var, kalp okumasını bilmek biraz zaman alıyor ama imkansız değil.
Hadi günaydın olsun bakalım, daha neler neler olacak bu hayatta, hazır mıyız, değiliiizzzz ama sürprizlere mecbur açığız

02 mayıs

“Gündüz insan gece hırt !” tam çıkaramadım ama bu Gırgır’dan bi şi idi, yazı mı , çizi mi bilemedim, ama içeriğini biliyorum, aynı ben. Gündüz ayılıp bayılıyorum, “şunu da yapayım, bunu da yapayım, akşam erken yatayım, yatsıyı müteakip yatmış olurum …” diye günü indiriyorum, sonra bi açılıyorum, yarın oluyor da mecbur yatmaya gidiyorum, sabah da yatakla bütünleşmek istiyorum, kalkmak istemiyorum, kalkarken yan yan bakıyorum da ne fayda, kalkıyorum işte, hatta çok şükür kalka biliyorum. Sonra da gerisi geliyor, yaşama sevincimi kuşanıp, hayatın dikenlerine karşı zırhıma bürünüp, “hazırım eeeeeey hayat, hadi Bismillah !!” diye başlıyorum. Dünya durup dinlenmiyor, dün gece Pelikan Dosyası açılmış. Uzun Adam ile Kısa Adam madde madde kapışmış. Bu durumda vezirin boynu gidici. Saray, sultan … felan fistan olunca herkes bir birinin altını gizliden oyuyor, sonra gelsin kelle avı. Hemen ağ haritası çıkmış, Cemil Barlas diyolar, Barlas’ların şaaaneee yavruları. Bekleyip, göremiyeceğiz, öğlene icabına bakılır, gerçi kusurlu taraf öte taraf, dosya kalır da vezir kesin gider. Ha bugün, ha yarın, muhtarlara havale etsinler işi, dermişim :)))))
Aaaaah aaaaaah yer çekimine bağlı füzelerin artarak düştüğü, ölümlerin bitmediği, polisin en başarılı olduğu zaman Taksim’e çıkanları dertop etmek olduğu, yalanların yılan olup sokamadığı, kötülerin, çalanın, çırpanın kazandığı, “kula kulluk etmek” şirk sayılırken kulun orasına burasına, yatağına, yorganına talip olanların alkışlandığı, oy verdiğine neler neler verdiğini çooook geç fark edenlerin, vermeyenlerle düşman olduğu, bu arada hiç bir şeyin farkında olmayanların olduğu, bunlara cahil demek bile yetersizken … Mayıs gelmiş, memleketimin dağına taşına, hoş gelmiş, bize neler getirmiş, çok umutlu değiliz ama yine de sakladığımız bir iki umut var.
Dünü bir emekçi gibi idrak ettik, bugün yoğun hafta gündemine yoğunlaşacağız inşallah. Bu son etkinlik ayı, Haziran kutsal ay Ramazan olunca, biraz ibadet yoğun olacak, uzun gün oruçlarıni evden çok uzaklaşmadan, tutacağız inşallah.
Bu ayda Tiyatro festivali var, bir yabanci, iki yerli üç biletim ile bir de okuma tiyatrosu rezervasyonum var, akraba pikniği var, bir şehir içi tura niyetim var; arkadaşın konseri var, Ada’ya gidelim dedik, Doğum günleri var, çarşı pazar işleri, yazlığa da gidip, bi bakıp gelmem lazım, bunlar planlı olanlar, bi de ne zaman olacağını bilmediğim beklediklerim ile aniden gelişenler var, 19 Mayıs da tatil var diyolar, bu gelen giden demek olur, kızın kursu başlayacak, okula gitmem de gerek, okunacak kitaplar dergiler var, indirilecek filmler de olabilir :))) Bizim niyetler bunlar, bakalım kaderde ne var, eskilerin dediği gibi “Allah ne diyecek”, yarın kandil var, daha neler neler var, günler gösterecek. Bir yerler de patlamadan, facia haberleri almadan, barışa hasretin biteceği bir ay olsun, hadi inşallah
Kızı gönderdim, bir pazartesi klasiği olarak ütünün başına gidiyorum, bugün yemek yapmıyacam, dışarıya çıkmayacağım,çünküüüüüüü Kargo bekliyorum 🙂 Kargocu benim paketi kesin ayrı yere koymuştur, “Aaaaay gene o bilmiş kadın !!!” demiş midir, bildiyse demiştir, hakkını aramak ukalalık ise, evet, öyleyim. İyi olduğum konularda mütevazi oluyorum genelde, aile terbiyesi gereği :))))
Hepimize kolay gelsin, Barış her yere gelsin ama bizim ülke acil, doğudan başlasın çabuk gelsin, olabilecek en iyi hafta olması dileğiyle, cümleten Günaydın

03 Mayıs

Kızımın bir şeye niyetlenip de onun peşinden azimle gitmesini seviyorum. Bir haftadır uçurtma ile uğraşıyor, pek bir yardımın olmadı, olan da ucundan tutma, eksik satın alma, şahsi fikirlerimi uzaktan sallama şeklinde idi. Bir yaptı idi, dün akşam yeniden yaptı, bence oldu, uçar ise not alacak. Uçmasa da çok emek verdi, emeğinin hakkını alması lazım, yine de “annem okula gelecek !!!” diye hocasına bi hatırlatma yollama gereği hissettim :)))) Aaaaay ne günlere kaldık, tehdit, şüphe, menfaate uygun beyan … huyumuz suyumuz oldu.
Uykumu aldım, dinlendim, bugün daha iyiyim, kalbimde şakıyan geveze bi kuş var. Değişen gelişen bir şey yok, memleketimde yani olumlu olarak, olmayanları neşemize meze yaptık, yalan dolan içiyoruz. Ankara’ya havuz, hayvan ve soyut heykel ihalesi açılacakmış, heykeller arasında Deniz Atı var da niye Kobra yok diye haykırıyor Ankara, Büyük Vazo da alınacakmış. İçine yağmur suyu toplanacak olabilir mi ?
Anneler günü bu hafta sonu, annemizi ne kadar sevdiğimizi anlatmanın yol tarifleri reklamlarda. Pırlantadan, el mikserine, çarşaftan, ayakkabıya kadar yolu var. Bu anneye hediye ilginç, çoğu hediye anneye “al bununla daha başarılı üretimler yaparsın” imajı veriyor, boynuna, eline, koluna hediye de pek bir maddi duruyor, “beni bu kadar seviyorlar” gibi. Aaaay bu annelere de yaranmak zor !!! :))) Aaaah anneler ne ister, anneler mutlu evlatlar ister, kendi kendine yeten başarılı evlatlar ister, evladının evladını ister, tüm bunları gözü ile görmek ister, hediye ile gün gelip gitmeyen evlatlara bahane. Maddiyatçı anneler de var illa ki ama çoğunluk bir sıkı sarılmaya, iki üç öpücüğe tav olur Ben de evlendiğimden beri anne olduğum için her çeşit hediyeyi tatmış bir kaç senedir, “Yeteeeer !!!!” demiş biriyim. Çocuklar sağ olsun, varsın eli boş ama gönülleri anne sevgisi dolu olsun, annenin de kendini sevdirmesi önemli, çoğu anne başarır bunu, satın alınan çocuklara satın alınan anneler olur, o da başka.
Hediye vermesini severim, almak da zaman zaman hoşuma gider ama beklenti içinde değilim, birine bir şey verip unutanlardanım, benimki snapchat gibi (her şeyi de bilirim, henüz hesabım yok, olsa mı bilmem :))) ) Zaten hediye işini çözeli yıllar oldu, gerekirse kendi kendime hediye yapıyorum, valla 🙂 Değiştirme kartına da gerek olmuyor, vereceği mutluluk kesin. Bu hafta sonuna da iki günlük planım var, bana her sene illa ki hediye alan ablama yıktım birinin maliyetini. Ben kitap, kitap ayracı, muhtelif bilet, değişik yemek, daha önce gidilmemiş yerler, kağıt, kalem … seviyorum. Kızım uzun yıllar resim yaptı mesela, bak onların bazılarını saklarım, çocukların yaptığı kartlar filan da var. Amaaaan geçelim bu suni mutluluk oyunlarını,
Bugün Kandil, tüm dünya için iyi dileklerimi tekrarlıyorum, zaten hep herkes için iyilik isterim, Barış ve Huzur’u illa ki istiyorum, haklının hakkını almasını, ölümlere “pardon” yapılmamasını, gençlerin ne istediğine iyice bi bakmasını, herkesin çok okuyup, çok merak edip, çok sormasını, altını deştiği şeylerin özel hayat değil genel yaşam koşulları olmasını, ön yargılı nefretin son bulmasını … istiyorum. Füzeler düşmesin, insanlar evinden yurdundan edilmesin, koltuk kimsenin kıçına yapışmasın, çocuklar gülsün, şeker de yiyebilsin istiyorum. Gerçi şeker işi Canan Hocamı üstümüze salar ama “Hocaaaaam , biraz yesinler, sonra bırakırlar, bak biz yedik, şimdi bıraktık, şeker sadece Candy oyununda dolanıyor, ama hocam çaya tereyağ önerisi hiç olmamış, Kandiliniz Mübarek olsun, son ikiliyi bi daha düşünün, en iyi tereyağ, en iyi çay ile en iyi ikili olmazzzz !!!!” diye bi mesajı da evrene saldık, Canan Hocam alır mı görecez, olmadı snapchate geçicez artık.
Aaaaay bu sabah da böyle, helva yapıcam inşallah, dualarım hepimiz için, tek tük insan iyi olmuş, olmuyor, hep beraber iyi olalım inşallah, Cümleten Günaydın

04 Mayıs

Ülke bir çay partisinde buluşanların konuşması gibi. Hani kadın kısmına çok yakıştırılır ya erkekler hiiiiç yapmazmış gibi. Dedikodulu toplantılarda süslü püslü, vitrini sağlam içi boş ama ilk bakışta anlaşılmayan, adam gibi adam olmayanlar kaynatıyor. ” o demiş, bu söylemiş, o yapmış, bu olmamış …” Kazan kaynatma ülkesi burası. Kulağımın biri radyoda, biri arka planda Medyaskop TV de gözüm oyundaki taşlarda, hepsi bir arada oluyor. Hatta oyunlar daha çok dikkat istiyor, gerisi teferruat gibi. Uzun adam, Kısa Adam’ı hedefe koydu. Emanet geldiğini biz biliyoduk zaten. Nedir bu “kol kırılır, yen içinde kalır” zihniyeti. Bu zihniyet komple hayatların içine tükürdü, yanına bi de “elalem ne der” desteği aldı mı, kararmış,zindan hayatlar, insan çilehanesi oluyor. Her parti kendi içinde kaynamaktan faydalı bir iş yapmaya fırsat kalmıyor, Kilis’e yeni füzeler düşmüş. Şimdi yeni haber geçtiler, nedir bu olanlar bitmeyenler, bitmeyecek gibi görünenler.
Bir de buradan sallayanlara şaşıyorum. Facebook orta yaşa hitap eden, arkadaş sınırı konulan, arkadaşını seçme hakkı bulunan bir sosyal kurum. Gençler buraları terk etti. Biz kendi halimizle hallenirken, tehdit dolu, nefret dolu bildirimler ne işe yarıyor acep ? Ya da onlardan ne umuluyor, Misal benim arkadaşlarımın çoğu benim gibi, onlara ulaşabiliyor muyum, hepsine değil. Ama resimler iyi oluyor, onlar çok yere ulaşıyor, hatta “bunlar belki yazılara da ulaşıyor diyebiliyoruz ” bi de gizli saklılar var, bi bakıp çıkanlar. Valla herkes nasıl kullanırsa kullansın da sövüp, saymadan kullansın. Eğiteceği insanlar varsa onlara grup açsın. Eğitim orta yaş için geç ama umut da kesmemek lazım. İkinci Baharda çiçek açan arkadaşlar var, biz onları kutluyoruuuuz :))))
Yani, söylecek çok şey var, hele benim gibi çeneli birisi için vakitler dar gelir. Fakaaaat gönlümüzde bir program var, elimizden gelenlere bakıcaz, yağmur da var diyorlar, yol üstü şemsiyeleri artık 10 lira olmuş, tek tasam yanıma şemsiye mi alsam, kolaya on lira mı koysam. He valla, bugün böyle, “Dertleri zevk edindim, ben de neş’e ne araaaar” diyenlere ithaf olunur :)))))
Günaydınlar olsun, Metrobüs duasına amin diyelim de sırt sırta olmayanlara denk gelelim, yoksa bu gezme işlerini bırakıcam dermişim. Bu arada vizesiz seyahat için ilk mani çıktı, ayrı bi pasaport ona da ayrı bi sayfa gerekmiş, onun ihalesi de yıl sonuna yapılacak mış, mış mış da muş muş. Dayan eşşeğim, dayan yaz gelecek yonca yiyecen, Nasa’yı takma kafana, yok kuraklık, olmazsa sana ithal yonca alıcam diyebilseydim ama maaşım arttıkça azalacak, malum gelir dilimi, Allaaahım , Allaaaahım ateşlerde yancaz mı ne, önce “bu ne yaman çelişki anneeee”
Tam gidiyordum aklıma geldi, Kısa Adam ne dokunaklı konuştu dün akşam, omzumuzdaki melekler felan karıştı, bu bir veda sinyali mi acep, amaaaaan bize her yer Trabzon :))))

05 Mayıs

Faideli Bilgilere ek ; Bizim ev yönüne doğru trafiğin az yoğun olduğu bir zaman yok. “Saat 16.00 ile 19.00 arası oyalanayım da biraz rahatlasın ortalık” diye bir düşünce saat 20.30 olduğunda bile doğrulanmamış oluyor, bizzat dün akşam test ettim. Değişen gelişen bir şey yok. Bu arada bir metrobüs cümleleri diye derleme yapma çalışmasına başlayacağım. Dün akşamdan elimde iki cümle var; “Teyze beni itti, 95 kiloyum ve teyze beni itti !!!” ki o teyze ben değilim, söyleyen pehlivan kıvamında, teyze ise illa ki oturmak isteyen bir Safinaz modeli, yürekten isteyince engel tanımaz arzulara örnek. “Tam olarak nereye ilerleyeyim, bir işaret etseniz de yönümü belirlesem !!!!” söyleyen telefon konuşması yarım kalan sinirli bir genç, söyleten iki kişilik yer kaplayan yorgunluktan ayakkabılarının arkasına basmak zorunda kalan bir hanım. Bunlar günün sonu idi, günün başları var bide :)))
Risk alarak evden çıktım, yani yanıma şemsiye almadım, nispeten rahat bir ulaşım ile Kapalı Çarşı Fes Cafe’ye ulaştım, sunumu pek afilli ki parası da ona göre bi sade kahve içip, hararetli konuşmalar yaptık, eeee epeydir görmedik bir birimizi, teeee liseden, mahalleden tanışıklık. Şef arkadaşın Tarihi mekanda konserine niyet, az da gezelim, öğrenelim yapıcaz, iyi bir yemek ki. Çarşı içinde Havuzlu Restoran’ı tek geçeriz. Öyle de yaptık.Beyazıt Külliyesinin hamamı müze oldu ya o tarafa kimle gitsem götürüyorum, bu sefer sergi salonu da açılmış, içinde eczacılık ile ilgili bir sergi var, ilk diplomalardan ilk haplara kadar, gidelim görelim 🙂 Bu arada güvenlik beni tanıdı, “daha önce de gelmiştiniz” dedi, yeni güvenlik gönüllü rehberlik yaptı. Bayan tuvaletine girmemizi önerdi ki, giderseniz siz de girin, orada orijinal tavan var. kendini eğiten güvenliklere sonsuz sevgi ve saygımız var. Ragıp Paşa Kütüphanesi hala açılmamış, hatta çalışma durmuş gibi, illa ki bi de Bodrum Camii yaptık, imamı göremedik ama ben bir çırpıda gerekli bilgileri verdim, Beyazıt meydanı benim üniversite öğrenciliğimin geçtiği yerler, çarşıda Şark Kahvesi, meydanda Çınaraltı, sahaflar favori mekanlarım idi. Çınaraltı artık yok, meydan da orta yerlere kondurulmuş, çadır kahvelerle dolu, çirkin bir kalabalık var, Beyazıt Camii restore edilmekte, Laleli çok renkli, her yer abiye mağazası, ayakkabıcı, derici, çok dil bilen çığırtkanlar yoldan adam çevirme derdinde, kızlara rusca bana arapça düştü :)))) Konser saatine kadar gezdik, vaktinden önce şef’e merhaba demek için salona geldik. Avrasya Enstitüsü külliye binalarından biri, küçük bir salon ama mükemmel bir akustik, hiç mikrofon yok idi. Koro üniversite öğrencilerinden kurulu ki çalanlar da dahil, bir klüp. Biz de protokolde yerimizi aldık, Şef benim büyüğüm ki yaşlandıkça bir yaş bile çok önemli oluyor, fakat onda at kuyruğu bende baş örtüsü olunca, ben kafadan Hacı Anne oluyorum, neyse ki resimler hakkı ile çıkmış :)))) Konser bina tarihine yakın şarkılar ile başladı ama sıkılmadık valla, o derin manalı sözleri gözleri ışıldayarak söyleyen gençler içimizi açtı zati Dede Efendi’nin Ey Büt-i nev eda olmuşum müptela’sını hem tanıdık, hem söyledik, valla. İkinci bölüm tamamı ile bildik olunca ben tümünü söyledim, Sanırım Bendir çalasım var 🙂 Konser sonrası, hemen yanında bir Gönül kahvesi var, akşam kahvesi içtik, bana ağır geldi ama sunum ve tad çok güzeldi, arkadaşın ikramı oldu, her buluşmada olduğu gibi mutluluktan yeni planlar yaptık, “Dünya fani, ölüm ani” dedik, sözleştik, aaaay hadi inşallah
Biz gezerken görüşmeler yapılmış, havada kongre kokusu var, saltanat damada geçecek diyorlar, bir gün adalet herkese lazım oluyor, vakti ile hak hukuk bilmeyenler demeyelim de görmezden gelenler gün geliyor, mağdur oluyor, iki yabancı dil bile kurtaramıyor adamı, melekler günah sevap yazıyor o başka. Bir zamanlar tarihler öne alınmıştı, birileri aday olamamıştı, kurucular sınır dışı edilmişti felan filan. Tabi tüm bunlar “zaten bir başkan var” dedirtiyor insana da kıvrak oyunları kıvırarak oynayanlar var. Denecek çok şey var da kim kime ne anlatacak ?????
Mühim meseleler var, Tarkan evlendi !!!!! , çoluğa çocuğa karışacak, ısrarcı hayranı kazandı, şöyle, böyle durumları yok imiş demek :)))) Bu arada The Danish Girl ‘i izledim. Çok beğendim. Oskar yanlış yere gitmiş, gerçi daha çıplak ayaklı erkeklere alışamışken, tümden çıplak halleri ara ara gözümü kapamama sebep oldu ama yine de güzel bir gerçek hikaye idi, Brooklyn’i daha izlemedim, hem başka sinemaya, hem festivale, hem de sinema salonlarına geldi ama ısrarla evdeki tv ye gelmesini bekliyorum, yeni kitaplarım geldi, Nusayri Alevilik okuyorum, ilginç bitince yazıcam, Hakan Günday’ın “Daha” sı da okuma isteğimi kamçılıyor, arka kapaktaki çarpıcı cümleler var, “Doğu ile batı arasındaki fark Türkiye’dir., Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim” diyor ki ben de eminim ki öyle.
İncecikten bir yağmur yağıyor, dünkü kahveler mideme dokandı, uyku ile küs düşmedim ama, kendimi bugün evde sanıyordum da değilmişim :)))) Civardayım ama. Okula gidicem, eğitim ile ilgili önerileri varmış, onun için sınıf öğretmeni çağırmış, artık kim kime ne önerir bilmiyorum :))))) Uçurtma hak ettiği notu aldı, o mevzuya girmeme gerek yok.Başka işlerim de var, enerjimi kuşanıcam, hatta başladım bile .Kulağım radyoda ama abartmaya gerek yok, kararlaştırılmış, görenlerin gördüğü her şey görmeyenlere şırınga edilecek, hazım eden edecek, etmeyen şikayet edecek, ama eylemsiz, gündem değişecek, kaos … felan fistan
Gönül gözü olup da bakmasını bilenlere günaydınlar olsun, sonra ne olursa olsun , “olduğu kadar olmadığı yerde kader” bu bir ihtiyaç cümlesidir, bir gün herkese lazım olur Hasbilik teeeee tepeden öneriliyor. Öneren de harbi hasbi dermişim :)))))

06 Mayıs

Sabah sabah bir okul tişörtü krizi yaşadık. Bir an panikledim ; “Acaba yedeklemedim mi ” diye. Sonra “olmaz, olamaz, bu işte bir iş var” diye dolabı döktüm ve buldum. Şu anda bir ufak dağ var odanın ortasında. Benim “Poker suratlı” kız, “noldu aşkım, niye büyütüyoruz olayı” diye içime su serpmekle meşgul. Ben de yelpazemi aldım, masaya geldim, bugün yazmayacaktım ama bi içimi dökeyim dedim. Aaaaah aaaaah başbakanın bile iş garantisi olmayan bir ülkeye evlat yetiştiriyoruz. ruhen bedenen olacakların en iyisi olsun diye de çevre faktörünü göz ardı ediyoruz. Dün malum okula gittim, bahçe parmaklıklarına pet şişelere çiçek ekip bağlamışlar, hoş olmuş, bahçede top oynayan gençler var idi, Koridorlar çok tip, çok renk, kim öööreeetmen kim talebe belli değil. Gözlerim bizim gözlüklü, diz altı koyu renk etekli, sabahın köründe kabartılmış saçlı gülmeyen hanım hocalar ile, aralara serpiştirilmiş, full aksesuar bey hocaları aradı, göremediğime sevindim, dermişim :))) Konu üniversiteye hazırlık imiş, biz hazırlanmaya başladık zaten, dün de koştur koştur geçti, çok şükür. Bugün Hıdırellez, Pagan Adeti diyenlere inat akşam yaptık çalışmaları, Hızır ile İlyas buluşunca illa ki bizden bahsetsin istiyoruz, konuyu ve katılımcıları geniş tuttuk. Rahmetli annem de yapardı ama Kayın annem bu işin piri, her sene balkona sergi açar, torun torba, evlat … kesin beni de isteklere katar :)))) Bu arada perşembe günü bir yaş daha aldı, kayın annem, facebook dan resmini beğendim de görümcem aracılığı ile görüşmeyi pazara sakladım. Zaman bir taş at çok kuş havalansın zamanı.Henüz facebook hesabı yok ama isterse açabilir meşaaaajlaşıyor zira 🙂 Kayınvalidem iyidir, sağlıkla, mutlu yaşasın, ben de iyi bir gelinim !!! noktaaaaaa!!!! :)))))
Eskiden minik çocukların eline mendile sarılmış para verip mahalle bakkalına yollarlardı, yol boyu o yavru, “Bir ekmek, bi gazte” türü ezber yapar, yolda düşer, şaşar görevi sonunda tamamlardı, Bende “Bugün Cuma, Bugün cuma” diye ezberdeyim, çünkü dünü cuma hissettim, benim küçük oğlan eve gelince otomatik olarak hangi gün olursa olsun,o güne cuma muamelesi yapıyorum, üst üste cumalar, olamayan pazarlar, sendromlu ertesiler … yoruyor beni ama “bi gayret bi cesaret !!!” genlerimde var,oğlan dayıya kız halaya derler ya he valla :)))
Güllük gülüstanlık olan ülkemde bir gül ağacına umut ekmiş biri olarak pozitif beklemelerdeyim, yemişim Merkür’ün geri hareketini, dilimi tutup, kulağımı tıkayıp, gözümü kapayıp hayata balıklama atlayacam dermişim, pazar günü için “Denizde kararti var, bu gelen kayık midur , ben özledim annemi ağlasam ayip mudur …” eşliğinde hazır olucaz , Yarın bugünün Bizanslısı halleri var, inşallah, program program üstüne, yapamayan, taş koyan utansın :)))
Cümleten Günaydın, Happyyyy Hıdırellez !!!!!

08 Mayıs

“Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı, düşün altında yatan tarih yazanları” çerçevesinde Bizans tarihini dolanmış yorgun anne olarak yattım, mutlu, neşeli anne olarak kalktım, çok şükür. Evi çilek, çay, krep kokusu ile doldurdum. Kızı yollayıp, kalana geniş kahvaltı,çamaşır , bulaşık gibi … mini dokunuşlar ile devam edip günü tiyatro ile sonlandırmayı düşünüyorum, hadi inşallah
Önce dünden bahsetmem gerek, neler neler öğrendim. Dünkü gezi Mozaik sanatı, Kiliselerde mimari yapı, din ve siyaset kapsamlı ona göre seçilmiş mekanlı eğitici öğretici, güzel katılımcıların olduğu güzel bir gezi oldu, Okuma yazmanın olmadığı zamanlarda İncil hikayelerini resim ederek anlatan dine davet, Meryem’in annesinden başlayarak, İsa’nın doğumuna, onun mucizelerine, etrafındaki meleklere, ruhunun yükselişine kadar … pek çok şey.Ayakta resim edilmiş iki İsa’dan biri Kariye Müzesinde görünmeyen salonda imiş. çocuk isa ama yetişkin suratlı, Monalisa’dan önce de var sizi izleyen gözler, akan su, ağaçları sallayan rüzgar, kolları sıvanmış köleler, hem çatısı hem içi görünen evler, (Biri tanrısal bakış), dört İncil yazarı var, ortak nokta bir yere kadar, ilk yedi adım, meleklerin su ve ekmek ile besledikleri Meryem, 12 asalı eş seçimi, yeşeren asanın sahibi Marangoz Yusuf, İsa’nın abisi, kırmızı acıların rengi, Mavi mutluluk, yeşil umut, genç, orta yaşlı, yaşlı Müneccim Krallar, Katolik Kilisesindeki gözü bantlı resimler, para olunca mozaik, yoksa fresko, mermer şart yoksa onu da damarlı çizmeler, en iyi mozaikler Ayasofya’da hem de dünya çapında zira imparator işi. Bazilika planlar, şapel aileye özel, kiliseden cami dönmeler, Çan kulesi Emevilerin cami minarelerinden esintili, yuvarlak minare Türklerde köşeli Araplarda, haç kullanılmaz iken kuzu ya da balık var idi, bir ara haçlı kuzu, çift başlı kartal, Hititlerde, Rusyada, Bizansda, Patrikhanede kapalı kapı asılan din adamının anısına, Haçlı seferlerinde gidenler yavaş yavaş özür manasında geliyor, en son gelen Aziz kemikleri, Doğu ile Batı ortaklık etme niyetinde, Eflak Boğdan Beyi Dimitri, aslında oğlu kendi olamamış, Ruslarla anlaşınca kayıp edilen tarafta olmuş, oralarda vals yazmış diyolar 🙂 Buralara da pek çok eser bırakmış, hem tarihçi hem müzisyen, şimdi bize kalan çay bahçesi 🙂 Gezinin üstüne sohbet ederken Hayri Bey Müzik yayını da yaptı, Rehber çok bilgili, esprili, sorulara cevap vermeye istekli, katılımcıların da mekanlara bilmem kaçıncı gelişi olunca iyi oldu. Şiddetle tavsiye edilir Gidilince daha bi bilgli, daha bi büyümüş dönülür, misal ben :))))
Evet, gelelim günün anlam ve önemine, Anne olduğum için mutluyum, kendimi tüm çocukların annesi gibi hissediyorum, acı çeken, istismar edilen, imkansızlıklarla mücadele eden, yüzümüzü güldüren, gidişleri ciğerimizi dağlayan tüm çocuklara anne hisleri duyarım, söz konusu çocuk olunca.elimden geleni ardıma koymamaya gayret ederim. Dün sabah Metrobüs durağında resim boyayan mendilci çocuklar gördüm. Onları akşam toplamaya gelen kadına da bi tesadüf etmişliğim var, onları doğurup sokaklara salan da ana, biyolojik olarak çocuk doğurmamış, başkalarının ziyan ettiği çocuklara sahip çıkan da ana. Kutlanacak bir şey var ise cümleten kutlu, mutlu olsun. Annelik geniş kapsamlı olduğu için sınırları çizilemez, terli terli su içen, terliksiz gezinen … hayırsız evlatlara bugün bir fırsat olabilir :))))) Varsa anne her zaman aranmalı sorulmalı, yoksa anne yapacak bir şeyler bulunabilir. Benim gibi annesi olmayıp da kendi anne olanlar da var. Amaaan çeşit çok, olan var olmayan var, önemli olan şefkat mermahet hisleri taşıyan herkes herkesin annesi … dedik ve kestik. Olsa da olmasa da Günaydın olsun

09 Mayıs

Hepimize güzel bir hafta olsun, güzel haftanın başlangıçı güzel bir “Güünaaaydıııın !” olsun. Her şeye rağmen gönlümüzden bahar geçerken, umutlarımız yeşersin, umutlar için hep bi umut olsun. Nasıl yapıcaz bilmiyorum, içimiz düzelir gibi olurken dışımız doğal afetten çıkmış gibi olmaya devam ediyor. Dün akşam sokaklarda bir birlik ve beraberlik ruhu var idi. Tüm İstanbul trafikte buluştuk, hem de sabahtan gece yarılarına kadar, annesi olan, anne olan, havayı güzel bulan, etkinliğe bileti bulunan … sayısız sebep bizi metrobüsde metro da buluşturdu, hatta samimi etti. Sarmaş dolaş, kokularımızı içimize çeke çeke gittik geldik. Ben UNIQ HALL’e gittim 🙂 Belçika Hollanda yapımı aslı Flemenkçe, Türkçe alt yazılı , Tiyatro Festivalinin yıldızlılarından, “Merhametliler” i izledim. 180 dakika ki ara hariç, II.Dünya Savaşına bir SS subayı gözü ile bakış eyledik. Oyunda sıkılmadım, beğendim, sonuna doğru dizlerim kilitlenmeye başladı, fakaaat arada dolaşmış idim, yine de rahat izledim sayılır. “Sıradan insanlar toplum için en sakıncalılar, çünkü günün birinde ansızın sıra dışı olmaya kalkıyorlar, alt yapı olmadığından üst yapıyı etraf ile şekillendirince, ortaya manyaklar çıkıyor, tabii içine bastırılmış duygular da katılıyor, karanlıktan aydınlığa çıkış, kimse için kolay olmuyor” diye benim ana fikrim 🙂 Çıkışta maçın dağılımına denk geldik, hem renkli, hem sesli, hem daha da preslenmiş halde yarın olmadan eve geldim. Oturunca bile üstüne en az beş sarkıyor, bu toplu taşımayı bana versinler adam edicem, hatta hanfendi yapıcam da vermezler, Ben de düşük profil ne gezer 😦 Kesin bunun başında hiç toplu taşınmayan biri vardır. Günahını almayalım ama, dermişim :)))
Günlerden pazartesi ve ben çarşamba ruhu taşıyorum, kendimi teselli için sırayı by pass ettim, ben yaptım oldu :)))
Hafta etkinlik dolu, hatta bi de çılgın proje var, gönlümüzden geçenler ile elimizden gelenler arasında bir uyum sağlayacağız, inşallah. Allah kimseyi plansız programsız, eşsiz, dostsuz, zorunlu yalnız bırakmasın. Dün çokça aranıp, soruldum, hasılat da iyi :))) Kızı gönderip hızlıca haftaya evden giriş yapma niyetim, bu hafta ev girip çıkma ile çok alakalı olunca detay yapamayacağım, bastığım yerler, gördüğüm yerler, amaaaan o da yeter. Çok temiz olanı ayrı bir yere koymuyorlar, hepimizin sonu kara toprak, o bile herkese nasip değil.
Amaaaaan asıl kalbimiz temiz olsun ki benim kalbim temiz demeyle olmuyor, başka diyenler bulunmalı.
Önüm arkam, sağım solum, saklanmayan soooobeeeee !!!! Haydin, kuşlar da konsun haftanın yollarına …

10 Mayıs

Bu sabah erkenden kalktım ve geri yatmadım, kendimi zinde hissediyorum. Açık pencereden iğde kokusu geliyor, havanın ne olacağı belli değil gibi, sonra birden netleşecek. Her yer birden yeşillendi, dün sabah bi bakan haber etti, şehrimizin barajları %85 dolu imiş, “suyu istediğiniz gibi dökünün” dedi. Demek ki yaz boyu güneş suya sabuna ilişmeyecek, buharlaşma yok, yağmur da yağacak, dünya nemli ve ıslak bi dünya olacak, olmazsa tez bi sebep bulunacak. Dün buzullarla ilgili bir yazı okudum, buz katmanları da tek tek okunuyormuş, ölçülen şeylerin sınırı yok, Mesela buzdaki kurşun oranı normalde sıfır iken teee 2000 yıl öncesinden başlayarak aralıklarla artmış. Benzin ile kurşun birlikte kullanılmaya başlanınca ciddi bir düşüş görülmeye başlamış kiii bu ölçümlerin yapıldığı yerin en yakın trafik sıkışıklığına uzaklığı bir kaç bin kilometre. Medeniyet iklimleri bozuyor, İstanbul’un Kuzey Ormanları tarafına büyümesini çok sakıncalı gören raporlara rağmen İstanbul Kuzeye doğru gidiyor, yeni köprü, havaalanı yeni yerleşim yerleri ve yeni yollar demek, bana kalsa bu kalabalığı bu toprak kaldırmayacak, şehir içine doğru göçecek gibime geliyor. Durmadan yapılan evleri kim alıyor, yoksa alamıyor mu bilmem, bahçesi Sincaplı ev reklamı bile var. Azcık deniz görüyorsa onun bahçesine de Palmiye dikiyorlar, yakında bench (Bu da sööörvayyyordan yarışmacılar oturdukları banka ingilizce sesleniyorlar, gerçi bank da türkçe değil sanırım” de oturup dalından hurma yenecek rezidanslar da inşaa edilir artık,
Sonuçta iklimler bozuluyor da demeyelim de değişiyor, Buzullar eriyor, okyanuslara tatlı su karışıyor, tatlı su tuzlu su yoğunluk meselesinden yer değiştiriyor, bu durumda Ekvator aşırı ısınırken, Kuzey yarım küre anormal kışlar dönemine giriyor, imiş ki öyle de görünüyor.
Dünya elimizden kayıp giderken, elinden geleni yapanlar yüzünden, bir çok şey resimlerde kalacak, belki de yüzyıllar sonra eski dünya resimleri müzesi olacak. Bunlar kafa karıştıran, kafanın ayarını bozan düşünceler gibi görünse de kafanın takıldığı lüzumsuz yerler var. Takıntıları ev içi, ev dışı diye ayırırsak başlık az olur. Esas ruhun takıldıkları var kiii çoğu açıkça ifade edilmez. Mesela kuşlara takanlar var; pencere önlerini pisletiyor diye, çocuklarına takanlar var; alim olamıyorlar diye, dünya malına takanlar var; eskimesin, daima en güzeli olsun diye, insana takanlar var ; devamlı takip altında tutup, kendine malzeme olsun diye … Bir de kafaya bir şey takmayanlar var kiiii mümkün değil, onlarınki belki de bariz değil :))))
Aaaay bi yerde konuyu toplamak lazım, kızı kaldırma saati geliyor, kahvaltı hazırlayıp, sabah şakımaları yapcaz biz Bu arada uçurtma uçtu, hatta çekmece sahilinde uçarken videosu bile var ama paylaşmıyoruz. Şimdi güneş sistemi yapıyoruz, ben malzemeciyim, kız akşamları, kesip, biçip, boyuyor, onun resmini izin alıp paylaşasım var. Bunlar kızımın not yükseltmek için yaptığı performans ödevleri, daha iyi bi karne hedeflemiş, Aaaaay hadi, inşallah, diyoruuuuum veeee telefonu şarjdan çekip odaya doğru, “kuuuuzzzzuuuuuum !!!” diye seslenerek gidiyorum. Size de günaydın, dün geceyi Merkür güneşin kucağında geçirdi, bir yüzyılda onüç kez olurmuş, evrenin kapıları iyilik ve güzellik saçmak için açıldı diyolar, bugün için beklentimiz yüksek, biraz da gayret edicez elbet

11 Mayıs

Bütün sıkıntı inandığımız şeyler uğruna. İnanmak önemli, inandıklarımıza sil baştan yapmak zor, hatta imkansıza yakın. İnandıklarımızı olumlu bakış açıları ile besliyoruz, destekliyoruz, savunuyoruz. Karşı görüşlere savaş açıyoruz veeeee bu açtığımız savaşta aldığımız tüm yaralara, kayıp ettiğimiz tüm saflara rağmen ölene kadar inandığımız oluyor. Tüm bunlar inançlarımızı sorgulamadığımız için, nasıl biliyorsak öyle kalsın istiyoruz. Bu nu her çeşit insanda görüyorum, savunma sistemi diye bir şey var kiiii karşı taraf sözünü bitirmeden harekete geçiyor, lafı daha önce kim diğerinin ağzına tıkarsa, o kazanıyor ya da kazandığını sanıyor, kazanan zaferinden emin olamıyor ama bir düşman kazandığı kesin oluyor, kaybeden bir bakış açısına göre ezik, hatta mağdur, kaybeden daha da bi bileniyor ya da sonsuza kadar susuyor.her şeye inanmak kadar, her şeyden şüphe etmek de zararlı, bunun bir ayarı olmalı da tutturan var mı acep ? İnandıklarımız hep bize daha önceden tanıtımı yapılmış fragmanları seyredilmiş, beynimize yer etmiş şeyler. İnanmak mutluluk sebebi. Bu sabah uyandığımda göğsümü gere gere kötü giden her şeyin, ölenin, biçare kalanın sebebi içeriden paralel yapı, dışarıdan İsrail diyebilseydim, mutlu olmam kaçınılmazdı. Gel gelelim diyemiyorum. Suçlu bulmak insanı rahatlatıyor. Vicdan yükünü azaltıyor. Suçlunun suçlu olduğundan emin olmak zor ama.
Yıllar yılların üstüne eklendikçe tartışma harareti düşüyor, çok dinleyip, az söyleyesi geliyor insanın, bazı insanlarda tersi de olabiyor. Sabah sabah bi sıkıntı var üstümde, “havadandır”, diyesim, Alçak Merkür’e yüklenesim var 🙂
Sabah kahvaltısına patates mi kızartsam, yoksa onu kızın öğle yemeğine sandviç mi yapsam, çay mı demlesem, sabah kahvesi mi içsem, gün daha yeni başlıyor, ikisi de olur, bugün yemek yapmak gerek, çarşı işleri de var, en iyisi başlangıç için kahve çikolata, birinin tadı, birinin kokusu , ooooh miiissss !!! Radyonun kulağını bükelim, kahve kokusu yayılsın eve, kızı kaldırayım sonra da başlarım. Bu gençler insana enerji veriyor, dün akşam kızın arkadaşı bana bi caps yapmış, gül gül bayıldık, kopyala yapıştır, ortaya tablo çıkart şaaaneee olmuş, ne de güzel bir gelin olmuşum anlatamam, caps’i de paylaşamam dermişim. Güneş sistemi de bitti, ellerine sağlık çok güzel oldu, Bugün döküp saçmadan götürürse 100 numarayı kapacak inşallah. Hayatın güzel yanlarından biri kız çocukları, rahmetli dedem “göğe 9 sancak çekilirmiş, kız doğduğunda” derdi
Hayatın pek çok yanı var, birine bakarken diğerini kaçırmamak dileğiyle, Güüüünaaaaaydııııın !!!! Kendimize bir dünya kurmakla olmuyor, kurulmuş dünyanın içinde olmak gerek.

12 Mayıs

Yakın gözlüğü ile yiyecekler canavar gibi gözüküyor, yani o kadar büyük dokular değil ama insan yine de ürperiyor, ekmekteki gözenek az önce bi şey yutmuş gibi, Ben onu yemeden o başka bir şey yemiş sanki. Yakın bakış dedikleri bu işte. Hatta derinlemesine bakış bu da, aaaah aaaah vakitlerde sınır var. Takılıp kalamıyoruz, kalanlara da sapık muamelesi yapıyoruz :))) Hayat çelişkililerle dolu hem ince detay isteriz hem de didiklemekten kaçınalım diye tavsiye veririz. İşte her şeyin bir orta yolu var, hatta ortalık uzmanları var, var da aradığımız içselliğe ulaşamıyoruz, hattlar dolu, kapalı, “amaaan işte yaşayıp gidiyoruz !” bazen çok yerini bulmuş kestirme cevap oluyor. Hele bi de içinde huzur kırıntıları var ise, o zaman “Oleeey!!!” Mutluluk da yumurta tavuk gibi, mutlu edilince mi mutlu olunur, mutluluk verince mi ?
Sabah sabah kafayı dinç tutmak lazım, benim radyocu yine bi yere gitmiş, program şarkı türkü. Şimdilerde yüksek sesle müzik dinleyen yok, herkes kendi kulağına çalıyor. Devamlı radyocu olduğumdan yeni şarkılardan haberim oluyor. Ortalık yine aşk şarkılarından geçilmiyor 🙂 Bizim kuşak şarkı sözlerini hislerine tercüman yapan bir kuşak idi. Şimdi hisleri anlatan emojiler var. “Alem yansa da, dünya dursa da aşıklar ölmez” Bu her konunun aşığına uyar mesela, bi de soru cevaplı olanlar var. Ben dünyanın en büyük aşığı olabilemem, kimsenin koynunda yüz sene bin sene duramam, amaaaa Bağdat’a gitmek şart ise illa ki giderim, gerekirse iki gözüm kapalı 🙂 “Yine seni sevmekten başka hiç bir şey yapmadım bugün ” diyen Ayla Çelik’e cevabım :)))) Güzel şarkı yumuşak yumuşak söylüyor, bir zaman aralıksız dinlene bilir, tabi ki de ruh haline bağlı olarak.
Bugün kahvaltıyı önden hazırladım, kızı bekliyorum, “Pıtırcığım, pirensesim” diye çağrılan ev kölesiyim ben :)))) Hatta gönüllü mutfak hizmetlisi, seviyorum, yemekler yapmayı, sevdiklerimle yemeği, bu arada diyetten çıkmadım, az gevşettim, o da Ramazana hazırlık, bu sene günler uzun ve orucu yatıp yuvarlanıp tutmuyoruz, hayat devam ederken arasına koyuyoruz. Metabolizma savaşlarını biraz yazıcam inşallah :)))
Müzik eşliğinde mutfağa gidiyorum, çağrıldım, aaaaa sakladığım çorapları bulmuş alçak kız :)))) Ana kız olmak biraz ortaklık gerektiriyor, biz de çantada, çorapta, bir takım üst baş da buluşuyoruz, genelde ben kandırılmış oluyorum, olsun bakalım, kızlarına kanar anneler zati, onlar geride kalan yılların çıkıp çıkıp renkli olarak gelmesi gibi
İçimden geldi, cümleten öptüm sevdim, günaydın dedim

14 Mayıs

Bahar aylarının sonuncusunun da sonu gelmek üzere. ne çabuk geçti. Hatta baharı görmeden yaz geldi. O da acele ile geçer mi bilmem. Sıcakla aram yok, nemli havayı, halsiz bırakan sıcağı sevmem. Dün sabah çantamı hazırlarken, yaşlandığımı hissettim. Ruhen değil ama 🙂 Evden çıkıp gittiğim her yer “çılgın proje” sayılır. Hele Adalara günü birlik gidip gelmek. Çılgın ötesi. O yüzden özenle çantamı hazırladım, dermişim :)))) Bir adet yelpaze, sıcak basar diye, Bir adet şal, yel vururunca tutulmasın boynum boğazım diye, okumalık bi dergi, yol uzun, yazmalık bi mini defter, aklıma gelen bir şey olursa, gerçi telefona da not alıyorum ama kağıt kalem başka. Naneli sakız, ferahlık versin diye, ıslak ve kuru mendiller, olmazsa olmaz, bir iki mini şeker, çikolata filan, gördüğüm ağlayan çoluk çocuğa, yakın gözlük, güneş gözlüğü, bir adet katlanmış bez çanta, naylon poşet almamaya gayret ediyorum, çok amaçlı büyük cüzdan, emekli kimliğim, anahtarlarım … doldu çanta. Sonuçta kola asmalık, bir kapasitemiz var. İçinde kadın olduğumu belirten hiç bir şey, tarak, ruj, kalem, parfüm … felan. Eskiden olurdu ama şimdi yer kalmıyor. Hatta bir ara lodos olur ise adada kalma ihtimaline karşı” bir kat da çamaşır ile bir mini havlu da atsam ” diye düşünmedim değil. Sonradan kırk yılda bir Ada da mahsur kalma ihtimalim olsa çabucak “B” planı yaparım dedim, kesin yapardım, evden çıkarken evin yemeğini, ekmeğini , iki günlük temiz kıyafet stokunu yapmış, çıkmadan yatakları toplamış, kahvaltı edip, ettirmiş bi anne olarak huzurlu idim. Güzel bir gün oldu, daha çok muhabbet ve yeme içme içerikli. Pek çok bilgi paylaştık. Kitaplar, filmler,festivaller,otlar, çöpler, seyahatler, geriye dönük sorgulama, ileriye dönük planlar, tavsiyeler, öneriler … vakit nasıl geçti bilemedim. Fakat trafik ömür tüketiyor, havada, karada, suda her yerde trafik var. Yer gök Arap Turist. Vapurdakiler insanı zorla ırkçı yapıyor, yediler içtiler, çöplerini yerlere serptiler, bi de rahatlar, el kol, hareketleri ile sohbet, şapur şupur sesli öpmeler, içimi daralttı, neyse ki deniz havası vardı. Burgaz Ada nispeten daha sakin. İlk önce İngiliz Kahve, sonra Sait Faik Müze, Limon’da yemek, Sinem’de dondurma tavsiye edilir. Bizde tavsiye üstüne gittik zaten. Tuvalet ihtiyacınız olursa Müzeye güvenmeyin, tuvaleti saygısız bir güvenlik tarafından kapalı tutuluyor, Bahçeler müsait ama biz medeniyet gördüğümüz için tuttuk, En acil olanı girdi, öbürü paralı bir yer buldu, küçük 2 lira. Bu aslında hiç komik değil, bazı ilaçları içen insanlar var ki onlar için tuvalet çok acil ihtiyaç oluyor.
Bugün nikah bölgemizde olduğu için, evdeyiz, yolları 6.000 davetli ve korumalar tutmuş olacak, dün de 8 kişi şehit olmuş, Bir de patlama varmış, 20 kişi kayıpmış … felan ama yas tutmayı gerektiren bir durum yok. Düğün dernek hayırlı iş ertelemeye gelmez. Kep giyen akademik muhtarları şahit yazarlar mı acep, bu arada 5 İşidli hapisten kaçtı, kimler duydu bu haberi, neyse Kilis’ten doğru sınıra giderken vururuz onları artık. Kendimi mutfağa kapatmaya gidiyorum, aklımda denenecek tarifler var, şekil verdiğim ürünler “elimden bi güzellik çıktı” diye beni mutlu edecek, ama ruhumun iç derinlikleri çok bilinçli ve çok farkında,bir şekilde yaşamak gerek, Gayret bizden, ilahi adalet beklemede, umutlar ekildi, yeşercek inşallah … Mümkün olan en iyi hafta sonlarından biri olsun dileğiyle, Günaydın

16 Mayıs

Çekirdek ailenin beşte üçü BJK lı beşte ikisi GS lı. Ben; “Tencerem var, tavam var, UEFA dan kupam var, CİM BOM luyum havam var” olan taraftayım 🙂 Futbol ile ilgim mecburiyetten, eş, çoluk, çocuk, baba, kardeş bağlantıları. Fakat sol açığın 10 numaralı formayı giydiğini (acaba sağ mı, numarayı da 1 den 11 e kadar düşünelim), ofsaydın rakip ceza sahasında toptan önce mevzilenen futbolcu olduğunu bilirim, arada Derin Futbol Programına magazin niyetli bakarım 🙂 Pencereye bir bayrak asacağım ama, azzzz sonra. beşte üçe ceessttt !! olsun.
Kutluyorum BJK yı ve çileli taraftarını, özellikle de eşimi, çocuklarımdan bir kısmını, formayı kapan yola düştü dün akşam. Gerçi gündüzden başlamışlardı. Dün bir sıcak hava, bir yoğun trafik vardı kiiii, tahminim bundan sonra böyle olacak. bu İnsan ve araba yoğunluğu içinde biz de geleneksel akraba kahvaltısını yaptık. Bir kaç yıldır yapıyoruz. Henüz yolu bilen taksiye rastlamadım, CPS de bir yere kadar. Dün de geleneksel buluşmaya geçmişe göre daha aza indirgenmiş olarak, geleneği bozmadan kaybolarak gittik :))) Özlem ve hasretle beklediğimiz buluşmaya el emeklerimle katıldım.. İlk deneme olarak ; Burmalı, Oklavadan çekme, Yaşlı gerdanı … da denen tatlı yaptım. Beze sayısı çok olunca yarısını tuzlu yaptım. Rahmetli annem ; “Baklava yufkası yaşmak gibi olacak, bir yanından bakınca öte taraf görünecek” derdi, açıp açıp yufkayı gözüme tutup karşılara baktım, inceliğinden değil ama deliklerinden görüntü almaya başlayınca bıraktım. işin ustası halam “ilk deneme için fevkalade, denemeye devam ” dedi. Tuzlu daha başarılı olmuş, bol derin de kızartma yaptım. Ne kadar yedi isem, hala acıkmadım, ipin ucunu kaçırmamış, fezaya salmış gibiyim. Neyse telafi edeceğiz, akşamki yağmur camları “Allahaşkına beni sil !!!” haline getirmiş, malum pazartesi, evin içi evin dışına benzer durumda, an itibari ile boş bir pet şişe, çubuğu ve kağıdı ile takım dondurma çöpü, geniş bir alana yayılmış kuru yemiş tabağı ile bakışmaktayım. (tabak dışına taşmış da denebilir) Her yer her yere karışmış, ev sporu zamanı yani, gerçi uzmanlar ev işini hareketten saymıyor ama bizim ev konu dışı bence. Uzmanların uzman oldukları konuları genelleştirmemek lazım. Arada özel durumlar çıkıyor. Ama halkımızın genel özellikleri çok var. Dün az bir yeşillik bulan üstünde mangalı tüttürür vaziyette idi. “Aklına geldikçe mangal yap (zaman, mekan önemli değil, tamamen arzu meselesi), ev aldığında mutfak balkonunu kapat !!! ” işte biz buyuz :)))) Aaaay aklıma geldi ; New York ‘da ikene, bir kurban bayramında Türklerden biri küvette kurban kesmiş, kan aşağı daireye sızıntı yapmış, (orada evler kağıttan az hallice olunca, ben hamile iken gece kalktığımda evde bir tur atınca büfedeki tabak çanak zangır zangır titrer idi, benim heybetimden değil, malzeme ince :)))) ) Komşu da Türk karısını kesti diye polis çağırmış. Konu hem komik, hem trajik, saat ilerledi, derin derin irdeleme zamanı yok.
Bu arada Hakan GÜnday’ın Daha’sını okuyorum. Yine güzel, yine akıcı, yine çarpıcı, İsa ile on iki havari, kutsal kase, Afganistan’daki Buda heykelleri insan ruhu ile bi güzel birleşmiş kiiii sonra anlatacam. Arada ağır sahneler var, insan kaçakçılığı üstüne ödüllü bir kitap, ödülü hak etmiş. Bazı zamanlarda gözümüzü kapayınca korkumuz kaybolacak sanıyoruz da o öyle değil, Devekuşu misali oluyoruz, korku yüreğimizde bekliyor, unutmak isteğe bağlı değil beyin işi, unutmak, unutmayı istemekle ters orantılı, unutmaya çalışmak aslında olayı iyice beyine kazımak, napcaz peki ?????
Yeni bir çay karışımı içiyorum, otçu çöpcü arkadaş getirdi. Bir uyuyorum, bir uyanıyorum resetlenmiş gibi oluyorum :)))) Gerçi uyku ile çok şükür problemim yok ama kalitesi arttı sanki, az ve öz oldu :))))
Vakit gelmiş, kızı kaldırma ve güne başlama zamanı, aslında ben başlayalı çok oldu da daha aktif olma zamanı, hafta ortasından itibaren yoğun bir hafta, yapılmış planlar var kısmet faktörü ile değerlendireceğiz inşallah. Cümleten iyi ötesi bir hafta olsun, Cümleten kalbimize genişlik ferahlık dolsun, tabi ki de yollarımıza müjdeci kuşlar konsun, Cümleten günaydın
Önemli not ; Adaya gittiğimde leyleği değil, leylekleri havada gördüm. Sonuçlarını bekliyorum inşallah :))))

17 Mayıs

Sabahları hava kış havası gibi oluyor, güneş nazlanmaya başladı. Öğlene ısıtıyor, hatta yakıyor, sabahlar kandırıkçı, sabaha göre giyinip, öğlene pişman olanlar var ama geneli öğlene göre giyinmiş oluyor, eni konu yaz geldi sayılır. Şortlar, sandaletler çıkmış, ben henüz kısa mesafede parmak arasındayım, ama çorapla vedalaştım, ayakkabımı çıkarmayacaksam giymiyorum, dermişim :)))) Dün Azeri Tv sinden bir hava durumu paylaşmışlar ;”Verdiğim melubetlere de ö gader inanmayın.Burnunuz girmeyen yere de başınızı sokmayın,Yer onun, gok onun özü biler ” Aynen, şu aralar tahminler dalga geçer gibi, ansızın yağmur çıkıyor, lodos çıkmıyor :)))) Zaten bu ülkede tahminlerde isabet yok, bakınız metrobüs 🙂 Kulağım radyoda Bireysel emeklilik hazır imiş, maaşlardan 600 tl kaynak olacak ama bakalım nerelere, bakınız, ÖTV, işsizlik kesintisi. Ülkenin bir yanı kırılmaya devam ederken, bireysel silahlarda can alıyor, çoğu havaya açılan sevinç ve uyarı atışlarından. Helalleşme de aldı başını gidiyor, iki dudağın arasında mı zulümleri bağışlama. Ben özür dileme ile aynı tutuyorum. Yap yap helallik iste, özür dile, neymiş fıtratımda fevrilik var. Benim de var ama Allahtan korkup, kuldan utanıyorum. Bi de tersine döndü, mağdur özür diliyor, bakınız Bakan dayağı yiyen güvenlik, bu arada bakanın eskisi olmuyor, demek, devamlı bakıyor bakan olan.Ankara Belediyesinde kayıp para varmış, Genelkurmay şahitliğini merkeze bildirmemiş, bildirse ne olacak ki, bugün bıyıklı birine şans gülecek, hatta kahkaha attıracak,
Dün işimi bitirip soluğu çarşıda aldım, kızım bana bi hırka al dedi, yani ince bir üst, favori mağazalarımız var, tek tek dolaştım, birinde bulup aldım ammaaaa zorla beğendi, kızı alış veriş listesinden sildim :))) İki de bir gelip gelip öpüyor, “alma ama beni yine seviyorsun di mi ” soruyor, “sevgiyi bi barem düşürdüm” diyorum ben de , Aaaaaah çoluk çocuk işleri yaman, tabi ki de ortak zevklerimiz var, ayrı düşenler daha çok. Sevgi azalmaz bence, sevgi insanın özünde var. Yani bazılarının, benim var misal sevmek on yüz milyon bin baloncuğu evrene salmak gibi, ışıl ışıl ömürleri kadar,sevginin ömrü var, azalmaz ama ölür, ama çoğaldığı doğrudur Amaaaan neyse hiç inandırıcı değil ama ben alış veriş sevmem, sadece ihtiyacımı alır gelirim, Gelin alış verişini tepeden tırnağa öğlene bitirmişliğim var kiiii tarih yazdı beni dermişim. Bu arada her şeyin fiyatı daha bi artmış, taksit yapma miktarı bile mecburen değişmiş, değişik diyaloglara şahit oldum.
Esas size bi şi dicem ; Yarın 18 Mayıs çarşamba Avrupa Müzeler Gecesi , etkinlik boyunca saat 19.00 dan 23.00 e kadar müzeler hem açık hem bedava,Yurt çapında 30, il içinde üç adet açık yer var. Ayasofya, Arkeoloji ve İslam eserleri açık. Bilginize, geceler yaz gecesi gibi oldu 🙂 Benim bütün biletlerim bu haftaya yarından gayri “şşşşıııııııııııışşşşşşşştttt !!!! Annenin ŞŞŞanaaaat Etkinlikler var ” moduna geçicem inşallah.
Hayat Kayseri pazarlığına benzemiyor, kazananı yok, zaten o pazarlik yanlış yerlere de gidiyor, birikmiş mültecilere Pakistan örneği var, 79 da gelen Afkanlılar’ın sosyal hayatı zedelediğini görmek 30 yıl sürmüş, şimdi de geri gitsin istiyorlar.
Amaaaan “dünya dönüyor, sen ne dersen de yıllar geçiyor, fark etmesen de”, “sen ne dersen de değmez bu dünya, yıllar geçermiş geçsin sonunda ölüm var ya” Kesin bilgi, ruhu genç tutalım, ha di bi gayret , günaydın

18 Mayıs

“Delilik” güzel mazeret, kendine yakıştırmak mı etiketlenmek mi daha etkili bilmiyorum. Yakıştırmak bilinçli olmak özelliği, kendini tanımak, etiketlenmek işine gelmemek. Sonuçta bir sığınarak sıyrılma yolu. “Hangimiz deli değiliz kiiiii !!!” Kesinlikle delirten şartlar var, insan insanın delirmesine sebep, emeği geçenlere teşekkür edip, ruh hali ile kanka olanlar var. Ben bu deliliğin neresindeyim, ne içinde ne dışındayım, konuya yabancı değilim, var ben de de bi şiler. Emeği geçenler sağ olsun, hatta hakkını helal etsin, dermişim :))))
“Tecavüze uğrayan tecavüzcüsü ile evlensin, beş yıl her şey yolunda giderse, suçu af edilsin !” Bu bir akıllı deli cümlesi, gerçek ve doğru, demişler hakkaten. Bu ifade eş cinsel evliliklerin önünü açmış olabilir mi ? Yoksa mağdur kız ise evlensin, erkek ise cezaevinde halledilsin diye alt başlık var mı ? Kanunların, kuralların başka bakış açılarından gözetlenmesini seviyorum, aslında bu ülkede yaşamayı seviyorum, “vatandaşı olmasan çok eğlenceli, valla !!” Gırgır şamata, neremizle güleceğimizi bilemiyoruz çoğu zaman. Bkz, dün geceye dair Bahçeli, T.türkeş görseli Davutoğlu hareketi.
Dün öğleden sonrayı yarı baygın geçirdim, arada oluyorum, düşük tansiyon eşliğinde toplu yorgunluk atmak benimki. Yatıp yuvarlanma süresi uzayınca bunalıyor insan, Allah kimseyi yatırmasın. Birazdan hayata dahil olmaya başlayacam, inşallah. Dahilim zaten de sınırlarımı genişleticem :))) Hazar gençlik bayramı arefesi, ruhu genç olanları temsil ediyorum :)))
“Heeeey gidi gidikoca dünya gam yükü müsün, söyle fani fani dünya dert küpü müsün, dünya handır, han içinde yaşar o ruh can içinde, rüya gibi gelir geçer insan gam içinde, dertli ağlar, dertsiz ağlar dünya içinde”, “Bugün gelen yarın gider dolup boşalan handır” Heee öyle, bazı şarkılar türküler aç aç bitmiyor, o da bir yere kadar, ne demişler ; Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” , üflemeliler sözün neresinde diyenlerin kulağına üfledim, “Günaydın ”

20 Mayıs

Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmediğim bir sabah. şaşkınlığım kişisel felaket değil. Şaşkın da değilim aslında, sadece hızla akan hayat nehrinde dolanan yaprak gibiyim. Bazı yerleri çok hızlı geçiyorum, bazı yerlerde lüzumsuz oyalanıyorum, ama akışa kapılmışım, dümen elimde değil. Bazı sabahlar böyle, hayatın dümeninde kimin olduğunu, dümeni bilerek, isteyerek mi yoksa cebren ve hile ile mi kaptırdın bilmiyorsun. aslında gayret etsen, dürüst olsan bileceksin de, insanlar ; anlayanlar, anlamayanlar, işine gelmeyenler diye üçe ayrıldığından ilk üçte misin yoksa değil misin bilmiyorsun, amaaaan bilmek istemiyorsun. Budur ; bilmek istemediklerimiz, bilmeye dayanamayacaklarımız yüzünden yaprak gibiyiz. Her şeyin illa ki bir sebebi olmalı,en basit kalp hareketi sevmek bile bir sebebe dayanırsa ömürlü oluyor. Bu sebepler canımıza okuyor, bir cümle kurup altında eziliyoruz, Bir dakikalık cümleyi yanlış anlaşıldı sanıp saatlerce açıklama yapıp, sonra da üstünde “acaba, eğer, belki” ler eşliğinde üç gün de düşünüyoruz, sonra küçük pembe ilaçların eline kalıyoruz. Ruh bilimciler, kişisel gelişimciler, muhtelif koçlar hayatımızı parmaklıyor, bizim yapamadıklarımızı onlar yaptırsın da mesulü olsunlar diye, para döküyoruz, “günah bizden gitsin !!” misali.
Bildiğim bir şey var, bugün evdeyim, inşallah. Burnumu bile çıkarmıcam dermişim :))) Ev içi etkin olmak niyetim, önümüzdeki üç gün, günlerim trafikte ve tiyatrolarda geçeceği için. Ev içi zorunlu hareketleri tamamlamalıyım. Yakama yapışan kişi ve kişiler yok ama sorumluluk duygum var, bir anne olarak yapmam gerek, yemek, çamaşır, ütü, temizlik, yavrulara terapi … angarya değil ama seviyorum, evimi, ailemi, onlar bana layık mı, ben onlara layık mıyım, gerektiği kadar taktir ve teşekkür alıyor muyum, ürünlerimin piyasa hali nasıl … hiiiiiiç umrumda değil, karşılıksız seviyorum, yapıp olmadı denize atıcam dermişim :))))
Dün kardeşlerimle buluştum, daha önceki gün, Taksim, Beyoğlu yaptım kiiii o taraflara mecburiyet dışında artık gitmem, iğrenç ötesi, bütün hatıralarıma filit sıkılmış, zehirlenmiş, ruhunu kayıp etmiş gibi, bi tek Hazzapulo Pasajı içine girince eski halde gibi kalıyorsun, gerisi fakir ve pis turistler, (Allahım beni ırkçı yapma, sadece dilimde kalsın, amin!!!), ranta dayalı mimariler, ve vee estetik olmayan bir sürü şey. Pera’daki sergiye yetişemedim ama akşam Akbank Sanattaki “Kahramanlar Hep erkek” Can Bonomo’lu, Duygu Asena anmalı ücretsiz gösteriye bilet buldum, Kısa ama güzel idi, okuma tiyatrosu deniyor bu gösterilere, D.Asena bildiğimiz ilk ve en kısa ömürlü feministlerden, “Kadının adı yok” demişti, valla, doğru, kadının konmuş bi adı var ama toplumda yeri hala aşağıdan yukarıya çıkmaya çalışıyor. Gençlerin katılımı yoğun idi, Can Bonomo severim, şiir de yazar, diğer çocuklar daha iyi idi ama o da fena değildi, sevdiğim için, işini de sevdim dermişim.
Bi de günaydın deyip kaçayım bari, mutfak sabahları serin iken oradan başlamak niyetim, sonra, sonrası bir birinden bağımsız, keyfi, Kuğu Gölü Balesi’n de gibi kalktığım yataktan, ev içinde favori halayım “Antep’in hamamları, sallanır külhanları …” ile devam edeceğim, “Yine seni sevmekten başka hiç bi şey yapmadım bugün” özlemi içindeyim ama olmaz,” hem sevip hem de hayatın içinde olmalıyım diyenlerdenim,” bir çok şeyi bir arada yapmak gerek, bi duygu bi faaliyet en iyi karışım mı acaba?

21 Mayıs

Yoğun bir gün, helvayı kavurması benden, dağıtım evin genç kızından , evin kızı var, bilin diye değil valla, eli alışsın, dini duyguların din tüccarları tarafından şakır şakır istismar edildiği bu günlerde, inanan, inançlarını sorgulayan, Kamil İnsan olmaya gayret eden biri olarak bazı gelenek ve göreneklerin çoluk çocuk tarafımdan taşınmasını istiyorum. Ömürlerin hesap günü diye bildiğimiz bu gecede zulüm eden zalimlerin günü de gelmiştir diye ümit ediyorum. Cümleten hayırlı kandiller olsun, gelecek senenin daha güzel olduğunu görmek dileğiyle …

 22 Mayıs
Rivayete göre ; Kadın ruhunu şeytana satmak istemiş de şeytanın parası çıkışmamış :))) Şeytanı geride bırakan çoğunluğun kadın olduğuna inanırım, sırf kadınlar diyemem ama. Var, duruşu içini yansıtmayan ama çok ikna edici işi bir yere kadar rast gidenler. Yalnız o yer gelene kadar yerle yeksan ettikleri adam sayısı oldukça yüksek oluyor. Her tür adalet kör ve topaldır, sonra birden açılır dermişim. Eski Türk filmleri gibi, körler görür, kütürümler yürür, fakir kız zengin oğlanı kapar, kül kedisi saraya gelin olur.
Dün kitabımı bitirdim. Çok beğendim, sevdim, hala düşünüyorum içinden geçenleri. Misal Irak’da gayri resmi bir esir borsası olabilir mi ? Kaçırılan bireyler, satılıp, ülkeler arası sessiz sedasız pazarlık konusu olur mu ? Hooop ordan geliyorum, İşidliler hapisten kaçtı, Kilis’e düşen bombalar durdu. Daha bir sürü deli sorum var, Sorup sorup duruyorum gayri 🙂 Kitap dört bölüm. Rönesans resminin dört temel tekniği başlık olmuş ve insan ruhuna uyarlanmış. Hayatta bi söylediklerimiz, bi söyleyemediklerimiz var. ikisi arasındaki uyumsuzluk ruh dünyamızda dalga yapıyor, Dalga boyu boyumuzu aşınca boğulup gidiyoruz. Morfin Sülfat da bulursan bir yere kadar, bulamazsan seni uyuşturacak Linç Yasası var ki Tarih Charles Lynch ‘i bu yasanın babası olarak yazar, ülke ABD, linç edilenler İngilizler, Sene 1850 den evveli, tarih resmi olarak sözlüğe geçtiği tarih, Yasa tarihte kalması gerekirken günlük hayatta yer buluyor olması korkutucu ama gerçek. Halkın suçluya ceza verirken suçlu duruma düşmesi, destekçisi çok.
Mozambik bayrağı ilginç, Kitap, çapa, ve AK -47 ( kalaşnikov) sanki işe silah tüccarları karışmış gibi. Afganistan ile ilgili kitaplarda geçer Bamyan vadisinde kayalara oyulmuş biri 53 diğeri 36 metrelik Buda heykelleri, tapılacak putların canlı olması gerektiği için Taliban 2001 de havaya uçurdu onları, Altıncı yüzyıldan ömürleri o güne kadarmış. Veeee Afyon tarlaları, Afganistan halkını esir alan, başta Taliban’a ve diğer tacirlere sınırsız para kazandıran uyuşturucu ticareti. Anlamadığım şeylerden biridir, kara paranın aydınlık müminlere gelir kaynağı olması, hatta o paranın fakir fukaraya bir miktar yardım ile aklanmış sayılması.Bir yerden düşünmeye başlıyorsun, dönüp dolaşıp kendini buluyorsun da bulamayanların işi bunlar.
Neyse, Hakan Günday’ın Daha’sından geriye kalanlar bunlar ve yazılmamış bir çok şey, okuyun anacım :))
Yazıya geç kaldım ama ev çalışması yaptım, çamaşır, kahvaltı, yemek için ön çalışma … Bugün de tiyatro var, sonra onları toptan yazıcam inşallah.
Hava parlayacak gibi, pazar günü parlak hava iyi olur, olsun işalla, cümleten günaydın, şaaaaneeee pazarlar dilerim …
23 Mayıs
“Biz ne günler gördük, hem güldük, hem öldük, yandık yandık söndük, heyy maşallahhh !!!” Heee valla, aynen öyleyiz. Hayatın şifrelerini çözdük bizzzz !!!! Tüm kuşak başarılı değil, kayıplarımız da var elbet, kimini tümden kimini aklen kayıp ettik, kalan sağlar ansiklopedi gibi, sayfa sayfa engin tecrübe dolu, kahin olduk şekerim, gerçi “Tarih tekerrürden ibarettir” derler de biz bunun farkında olanlardanız. Haberler, gelişmeler, yazılanlar, çizilenler, dedikodular … “Biz bu filmi daha önce gördük !!” dedirtiyor, kimini yabancı sinemada, kimi yerli yapım.
Kahvaltıyı yaptık, sabah haberleri teeee yıllar önceki sabah haberleri gibi, reklamlar değişik ama :))) Bi de tuhaf haber sayısı arttı, ama normal haber gibi sayıyoruz, ne çay toplayan yasama, yargı, yürütme ne de iki ucu bitişmeyen üst geçit bizi şaşırtıyor. Biri ar, namus duygularını çalarken yanında şaşırma duygusunu promosyon olarak götürmüş hazar. “Vakit yok gemi kalkıyor …” Çalarken kızı uğurladım, son eksikleri ayağı asansör kapısında tamamladık, Aaaaay Allah iyi yönde ıslah etsin bu gençleri, dicem de kıyamıyorum, hayat çok zor olacak onlar için. Aklı başında olanları kast ettim, aileden trol olarak yetiştirilenler için dışardan kolay olacak ama onların da iç dünyalarını tahayyül bile etmek istemiyorum, kendi denizlerinde kendileri kazaya kurban giderler inşallah desem, beddua gibi olur mu ? Olur belki, kimsenin direkt olarak kötülüğünü dileyemem, hiç bir suç cezasız kalmaz, bakınız ; Suç ve Ceza kitabı :)))
Yorgunum diyemediğim için, sırtım ağrıyor diyorum, hatta onu da dememiş sayın, neden sonuç ilişkilerine vakıfım. Bu sabah nedense ana oğul ilişkilerine takık olarak uyandım. Beklediği kocayı bulamayınca, bulduğu erkek çocuğunu kocasına yakın duygularla taparak, tapınarak yetiştiren anneler, bunun farkında olamayan oğullar, kaç kişinin başını yakıyorsunuz, saydınız mı ? Kayınvalde ayak oyunları yüzünden ruh sağlığı hasar alan arkadaşımı düşünüyorum günlerdir. Koca aydınlanana kadar koca koca yıllar geçti gitti, giderken götürdükleri de var maalesef. Antidepresanların son dokuz yılda kullanım oranının yüzde 160 artmış olmasının hükumet politikaları ile bir ilgisi var mı diye merhum kısa adama sormuşlardı da cevaba ömrü yetmedi.Bir de farkındalık tedavisi diye bir şey var, depresyona girmeden çıkmaya çalışmak için. Gelmeyin oyunlara demek isterim de iyi insanlar, kötü insanların niyetini çözene kadar atı alan uçağa binmiş oluyor. O kadar hızlı yani demek için özlü sözü şeyettim :))))
“Kolla kendini sıra bana geldi, gezeceğim, seveceğim, görürsün sana edeceğim, bir yeminle, bir ceza ile hakkından geleceğim senin” diye Ajdaaaa dan destek alınabilir, şarkı bizi push etsin yeter :))) Dedim, Araya İngilizce Türkçe salak karışımlı cümle de koyup kaçtım, Hayatı ittirmeye gidiyorum, Mecbuuuuur !!!! Günaydın
24 Mayıs
Bir festivalin daha sonuna geldik 🙂 Geçen yıl leyleği nasıl gördüğümü hatırlamıyorum ama kesin görmüş idim, Bu seneki daha net, yani yeni sezonda beklentim daha yüksek. Elini sallasan festivale denk gelen şu günlerde beni sinema, tiyatro ilgilendiriyor, Caz’ da gönlümden geçiyor ama tarihleri zor, du bakalım, Allahtan umut kesilmez 🙂 Bu hafta sonu da bir şeyler var. Sonra sezon kapanıyor. Tiyatro festivalinde 3 oyun bir de okuma tiyatrosu izledim, daha çok izlemek isterdim, yabancı oyunların fiyatı yüksek,
Bi de yer sorunu var, verdiğin paraya değer yer alamıyorsun, yani bazen, Merhametliler’i daha önce yazmış idim. Sonrakileri döküyorum ;
Kardeşlerimi Arıyorum; On üç karakter canlandıran dört oyuncu, Okuyanlar arasında Rıza Kocaoğlu ki Kuzey ve Güney’den, adını unuttum, Güllerin Savaşı’ndan Cihan vardı. Oyuncuları daha çok tv den tanıdığımız için, rolünü yazmak, adını yazmaktan kolay. Radyo Tiyatrosu tadında güzel bir sunum idi. Ben okuma tiyatrosu ile bu sene tanıştım.
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike ; Amerikan edebiyatından çeviri, Çehov göndermeli, bir aile içi sorun halletme oyunu, kız kardeşler, abi, sevgili, hizmetçi , evlatlık, yaşlı ana baba, yan komşunun genç kızı … süresine göre hiç sıkmayan, çok severek izlediğim bir oyun oldu. Sonunda oyuncularla söyleşiye de kaldım. Tilbe Saran, Nesrin kazankaya, Şefik Erol çok bildik isimler, sezonda oynayacak tavsiye ederim.
Baba ve Piç ; Oyun sayesinde ilk defa Zorlu Center’a da gitmiş oldum. Neyse ben gidene kadar saksı bitkileri büyümüş, her kesime hizmet veren bir AVM olmuş, halk tabakası alt katlarda vakit geçirebilir :))) Salonları güzel ama, Drama salonunda Hande Ataizi’li, Serra Yılmaz’lı, Nihal Koldaş’lı çok iyi bir kadro,sahnede mini bir orkestra, adını yazmadıklarım bile dizilerden bildik, dekor göze hoş geliyor, okuyanlar kitaba sadık kalınmış dedi, Elif Şafak edebi değil de ticari bir yazar olduğu için, konu prim yapacak şekilde, Ermeni Diasporası, ensest, Milan Kundera, Arizona çölleri, erkek evlat meselesi, asi genç kız (ki tabii ki de bu rol Hande’nin idi, bir miktar vücut sergileme fırsatı buldu,şaaaneee değil, dermişim ), Simge olarak Nar, Aşure tarifi, yiyeceklere katılan kalp krizi ile sonuç veren anlaşılmaz zehirler, iki satır da ezan okudular, her yere suya sabuna dokunmadan üstten üstten çakmalar, tam da yazarın en iyi yaptığı şekilde. 90 dakika idi sonradan uzatmışlar, ara ile 45 dakika fark edince eve geldiğimde yarın olmuştu. Gereksiz uzamıştı diye düşünüyorum. Edebiyatta çok laf sevmiyorum, bir okuyup üç hayal etmeli, en az iki de düşünmeliyim 🙂Neyse sezonda da oynayacak, en azından kadroya gidilecektir diyorum. Bu arada Hande’nin film oyuncusu ve ödüllü olduğunu biliyordum, ama devlet tiyatrosundan geldiğini yeni öğrendim. Daha önce de Cihan Ünal ile Özel Hayatlar oyununda izlemiştim, hatta kızımız tüm oyunu şort gecelikle oynamış, tacize uğradım diye de bırakmıştı. bu oyunu da bırakır diyorlar, gişede kayıp olur ama sanatta hayır !!!
Arkadaşım ile önden biraz kahve içip kaynattık, kendisi reklamcı olduğu için kulağı pek deliktir, bana yine okuyacak şeyler getirmiş, hatta bir kutu da çikolatalı pişmaniye :))))
Bize yakın bir AVm de Bülent Ersoy ile Nur Yerlitaş’ın imza günü varmış, ne imzalayacaklar pek merak ediyorum 🙂, belediyenin korulukta üç gün süreli açık hava klasik konserleri varmış, piyanoyu korunun neresine koyacaklar merak ediyorum,metrobüs üst geçitlerinden birinin bacaklarına saksıda kökü olan sarmaşıklar sardırmışlar, bu E-5’e yapılan düzenlemelerini, otoban pejzajını kimler doğa sanıyor ? meraktan çatlıyorum :)))
Merak kediye zarardı di mi ? Cümleten meraklı günaydınlar olsun, o vakit 🙂
25 Mayıs
Umut Kaya’dan Mor Yazma, Barlas’dan Küt Küt, Athena’dan Çilek Bunlar aile şarkılarımız 🙂 Çocuklarla bir ağızdan hoplaya zıplaya söylediğimiz şarkılar. Bu sabah kahvaltı masasına taşıdık, elimiz, kolumuz, dudaklarımız kıpır kıpır, ben araya “Peynir de al, ekmekten de kopar” diye replikler kattım. Güne bi hoş başladık inşallah, çünkü bugünlerde sadece hoş başlanıyor, günün gerisi nahoş hadiselerle dolu oluyor. Tek derdimiz aslında en son derdimiz ama bizde sıralama sorunu var, sıraya bi koyan var, bi de sırayının başını sonuna çeviren, ortayı kaosa döndüren var.
Yaaaa bizim kuşak iyi bilir, sıralamanın Üniversite için önemini, puanın gelir, gönlünden geçenleri açıkta kalmayacak şekilde dizersin, hatta araya gönlünden geçmeyeni ısrar üstüne sıkıştırırsın, sonraaaa sürpriizzzz !!! gönlünün tahtına tanış olmayan kurulmuş.
“Şu beyaz sayfa işi mümkün olsa, ne güzel olurdu” demek bile mümkün değil benim için. Hem olmayacağını biliyorum, hem de olabilseydi çığırından çıkacağını. İnsanın fıtratında eline yüzüne bulaştırmak, bunu da başarı saymak var. Bakanlar açıklanmış, bir insanın bu kadar çok işten anlaması ne güzel :)))) hadi bakalım eğitim şaha kalktı, sıra turizme geldi. Şehit haberleri durmak bilmiyor, her güne bi avanta lavanta hikayesi var, market alış verişi “hiç bir şey yok 20 liradan, 100 liraya dayandı” , aba altından sopalar gözümüze görünmekten öteye geçti gayri. Daha bir sürü şey varken insan ancak güne hoş başlayabiliyor, sonrası meçhul ama illa ki sürprizler oluyor. şaşırtmayan acıtan, anlayanı az anlamayanı çok olanından.
Dünden bir düzeltme var; Hande Ataizi devlet tiyatrosu sanatçısı değilmiş, ama İstanbul Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümü mezunu, Kenterler’de başlamış işe. Bir mimar baba ile prof annenin kızı, Magazin dünyası sayesinde onu Sevda Demirel’den yediği tokat ve tuvalet camına sıkışması, Cihan Ünal ile mobing hikayesi ve eşleri, sevgilileri ile hatırlıyoruz 🙂
İsabel Allende ile tanıştım, kendisi Salvador allende’nin kızı değil ama yeğeni, Latin Amerika ilgi alanım içinde dün Eva Luna Anlatıyor’dan bir öykü okudum, tamamına heves ettim. Ruhlar Evi filminin kitabını o yazmış. Notlarımı aldım, bi de Virginia Wolf’un Orlano’su okunacak sonra da filmleri izlenecek. Filmden sonra kitabını okuyamıyorum. Önce aslını bilmek, sonra neye dönüştüğünü görmek isterim.
Elimde okunacak epey kitap var, yazı okuyarak geçirmeyi hayal edebilirim de pek olmuyor, yazın daha yoğun oluyorum, malum yazlar annelere tatil yapmak için değil, tatil yaptırmak için var. Bu sene oğlan yaz okulundan ders almış, kız sınava hazırlanacak … hayata dair planlar, niyetler var, sonuçlara dair umutlar var, bi geleceği uzun zamana yaymıyoruz, onu eni konu öğrendik de ” Kul hakkı” kapsamı hala sıkıntılı benim için bildiğim her doğru yalan oluyor bu konuda dermişim. Yine de yakama yapışmış olması muhtemel eller için kaygı duyuyorum, bence ben doğruya daha yakınım diyebilir miyim ? Bilmem artık, geldi fetva ayları, bakalım neler öğreneceğiz, bi de sakız ile deniz, bi de diş fırçalamayı geçebilseydik :)))
Aaaay sıkıntı ile günaydın demiyorum, bi gayret bi cesaret ile günaydın …
26 Mayıs
Kendini eğitiyorsun ama bir yere kadar, her beklentiyi silip yeni halini koyamıyorsun yerine. Misal; Nisan Mayıs ayları, Nisan Mayıs gibi Mayıs Nisan gibi geçiyor, sebebi malum, çölleşen dünya ve onu hoyrat kullanan insanlar. Bazı şeyler ileriye doğru uçarken, geride hızından hasar almış, hatta hasar raporu anlaşılmamış, ya da çok sonra anlaşılmış şeyler bırakıyor. Sonuç da Mars’dan ev alsak ilklimi yadırgamıyacak hale gelicez. Neyse karışık gibi görünen ama gayet net olan konular bunlar da “Halkın gözüne gözlük” takanlar, üç boyutlu dermişim, olanı olmayan gibi gösteriyor.
Dün akşam piyanoyu koruluğun neresine koymuşlar, kız ile gidip baktık. Ağaçların seyrek olduğu yere platform yapıp, etrafına sandalyeler dizmişler, hatta ışıklandırılmış ağaçlar, yıldızları yere indirmiş gibi idi 🙂 başkan gönlümüzün başkanı zati, bi de hemşerim, kafadan bir numara :))) Güzel bir konser dinledik, bilgilendik. Geveze Piyanist Emir Gamsızoğlu, hem çaldı , hem anlattı, hatta o çalarken notalarda yazmayanlar bir ekrana yazıldı. İstanbul, Paris , New York ve final bölümleri vardı, Kontrpuan’ı öğrendik, müzikte olanı hayat için diledik. Konsere geldik, yağmur da peşimizden geldi, hiç aklıma gelmedi oysa, Mayıs ayında yağan Nisan yağmuru altında izledik valla. Bu arada görevliler yağmurluk dağıttı, bir ara “tepemize yıldırım düşer mi ” dedim, sonra konuyu var olan yıldırıma çevirdim, biraz üşüdük ama ana kız ruhumuza iyi geldi.
Yeni kitabım ; Tarçın Dükkanları / Bruno Schulz. Polonyalı, yazar, mimar, ressam. Geç keşfedilmiş, Kafka’nın unutulmuş rakibi, Dava’yı lehçeye çevirmiş. Ekmek almaya giderken Yahudi Yıldızı takmadığı için bir Nazi subayı tarafından öldürülmüş. Yazdıklarını okumak, anlattığı incelikler arasında eriyip gitmek gibi, kitap sakin kafa, sakin ortam ve ruha huzur. Bu arada o kadar az bilgi var ki internette, arayınca karşınıza aynı isimde bi de hakem çıkıyor.
Bu arada Prag’da Tarçınlı Çikolata Dükkanı varmış, tarçın önemli 🙂
“Ne yapsam ” diye düşünmeyeceğim bir güne niyet ettim, yani plansız demek istedim, tüm B Planlarına gün yüzüne çıkma imkanı vericem inşallah, Zihnimde yer tuttuklarına göre hayata geçmek onların da hakkı, B şıkkından Günaydın 🙂 
27 mayıs
Bir çırpıda Cuma gelmiş. Bugünlerde hayatımızda ortak olan nadir şeylerden biri günler. İsim olarak hepimiz aynı günü yaşıyoruz. Günün yaşattıkları, dayattıkları farklı farklı. Bu sabah yağmur varmış İstanbul’da, bazı semtleri su görürmüş diyorlar, buralarda koşuşan bulutlar var. çay kokusu ile kendime gelmeye çalışıyorum. bakalım yağmur kendimi geçebilecek mi yoksa ben yağmuru geçer miyim ? Yeniçeriler Tahta surlara saldıracakmış !!! Şehrin kurtuluşu muazzam kutlanacak diyorlar, bir milyon kişi taşınacakmış miting alanına. O gün kaç kişi ölürse ölsün, program programlanmış, Gövde gösterileri, tüm memleket temsil edilmiş olacak, ya da sanılacak. Aaaaay sabah haberleri içimi daraltıyor, yayında zırt pırt gidiyor. Amerika’dan savcı Bharara dudak uçuklatan rakamlar haberi veriyor, yiyen tıka basa yemiş. Dünya böyle işte, paranın adı var, kendi de yatırılmış olarak var 🙂 Kendimi bildim bileli sokaklarda yaşayanlar var. Hatta yatıp kalkanlar var. Koltuğu kapan dünyalık yapmaktan başka işe bakamıyor. O kadar çok işten çıkarılan var ki, firmalar bi kişiye az zam yapıp üstüne iki kişilik iş yıkıyor. Sınavlar şaibeli, elimizdeki paranın satın alma gücü düşüyor. Yollarda günlük olarak kiraya verilen ev afişleri görüyorum, ufak ufak yerlere yapışıyor, derken saatlik olanını da gördüm. Bu evler cami olmayan yerlerde namaz vakti geçmesin hizmeti olabilir mi ? Bu evleri kiraya verenler, bu evleri fuhuş amaçlı tutanlar, kimler acaba ? Ekonomiye kayıt kuyut var mı ? Muta nikahı ücrete dahil mi ? Aziz Yıldırım’ın şekeri çıkmış diyolar, Kupayı Cim Bom kucaklamış da, bir yılda suya 11 kere zam gelmiş, Can güvenliği yok, kalabalıklardan korkuyoruz, seslere duyarlıyız …
Aaaaay” bi tek ikimiz, bi de kedimiz, kıyıda köşede duran biraz birikimimiz, hazırız, gidebiliriz, nereye dersen amenna !”, ihtiyaç anında kırılan kalplerimizi de alıp gitsek, diye düşünebiliriz de gitmekle gidilmiyor, kalıp direnmek gerek, kaçışlar sonunda çıkmaz bir sokağa, aşılamayacak bir duvara rast geliyor, yüzleşip, kabul edip, kurtulma planları yapıcaz 🙂Sorumluluklarımız var, en başta kendimize, canımız bize emanet ise emanete ihanet olmazzz !!!
Bu sabah bana da şiddetli bir terapi lazım, elimden geleni yapıcam da program da yoğun çok şükür. Bakalım gönlümüzden geçenlerle, elimizden gelenler nereye kadar ? Önce mutfak ama “Bu sevdalar boşuna, bu sevdalar boşuna …tey tey tey !!!” Ayak oyunları ile Günaydın :))) Benimki halay için
28 Mayıs
Aaaay dün çok yorulmuşum ama gönlümden geçenleri hayata geçirdim çok şükür. Yağmura doğru öğle vakti yola çıktım, sanırdım ki idari profiline bakınca herkes Cuma’da, değilmiş valla. Tıklım tıkış yollar, araç içleri derken yol ortasında yağmur başladı. Bu arada araç içindeki çocuklar yer yüzünden kavga ettiler, bu bacak kadar veledler, büyükleri dururken, analarını babalarını ayağa dikip koltuk sahibi oldular, bu koltuk sevdası el kadarken başlıyor, mesulü ana ve babalar mı acep ? Neyse ben, yağmur damlalarını ve reklam panolarını seyir ettim, “Lii liii liii limona reklamında Kibariye onaltısında,!” plajdan bakıyor bize, yaşlandıkca geriye dönüş isteği ve dursun zaman, geçmesin yıllar, estetik cerrahi var diyen kadın ve erkekler, olamıyor valla, direnmeyin zamana, bir yeri yaparken, bir başka yer, “yalaaaaannn !!! ahanda şuralarda yılların izleri var!!!” diye bağırmakta. Kadınlardan yüz bulan devlet, hükümet beşyüz küsur sene geriden işlem yapmaya gayret ediyor. Bkz; yarınki fetih kutlamaları.
Boğaziçi’ne geldim, yağmur arttı, sinirli sinirli yağarken, güvenlik “servis geliyor, bekleyin” dedi, bindim, gittim ama, 50 metre bile olmayan yolda 50 litre ıslandım, şemsiyeye rağmen, Şeyh Bedrettin Konulu bir programa gittim, önce 52 dakikalık bir belgesel seyir ettik, sonra üstüne konuşma. Konu derin, üstünden 600 sene geçmiş ama izleri ve müridleri var. Şeyh Bedrettin hem dini hem de siyasi, asılma sebebi ikisinden de kaynaklanıyor olabilir, üstünde çalışılıyormuş. Cemal Kafadar Ortadoğu tarihi uzmanı, Harward’dan. Şeyh Bedrettin’in Fıkıh yönü, hukuk yönü var, kitapları medreselerde ders olarak okutulmuş, komünist, isyancı, alevi yakıştırmaları var, Kerametleri olan bir veli, tam olarak hangisi, Varidat’ın çeviri sayısı sayısız. Esas yerleşim yeri Balkanlar, ülkemizde de yaşayan, gelenek taşıyan müridleri varmış,ama onlarda yaşlı olanlar, gençler pek ilgilenmiyorlarmış, bi de kendilerini Bektaşi’lerden ayrı tutuyorlar, hem de gizli. Güzel bir bilgilendirme oldu, durmuş yağmurun biraktığı kokulu izleri yanıma yoldaş olan bir it ile kapıya kadar yürüyerek takip ettim. Yani servise binmedim. Bitti mi, bitmedi, bacımla buluşup yemek yedim, arkadaşımla da buluşup Eski Şafak sineması yeni Mekan Artı tiyatrosuna gittik, oyunun adı “Burada Bugün” iki kişilik, intihar temalı, bunalımla bunaltan, genç işi konulu bir oyun, konunun ağırlığı bir ara uyuklamama sebep oldu, dermişim :))) Güllerin Savaşı’n daki Cihan buradada vardı, güzel oyuncu, mimikleri hakiki, gerçi kız da iyi idi. Sonuç ; iyi oyunculuk ama konu beni sarmadı, bi sonuca varmadı. Sonra da aynı kalabalıkla eve döndüm, Yine Akbil’ini kayıp etmiş olan kızı yolcu ettim, hatta dilimi de tuttum sayılır, odasını adam etmeye niyet ettim, ben temizleyim de o da yerleştirsin, daraldım artık, bu gençlerin dağınıklık tutkuları da bir yere kadar … Dağınık ama umut verici ve günaydın olsun, umut önemli
29 Mayıs
Gelip geçti sandığımız bazı şeyler hayatımızda sonradan derinleşiyor. Üstüne düşününce mi, yokluğu hissedilince mi, hasar tespiti sonraya kalınca mı bilmem. Bildiğim zamanın geçmiş zaman izlerini özenle sakladığı, gün geliyor şak diye önüne sürülüyor. tabi her şey uzunca bir zaman beklemiyor, sıcağı sıcağına anlaşılmayan yorgunluklar en geç ertesi güne, ölüm acıları üç beş seneye, yokluklar ihtiyaç duyulunca tazelenip canlanıyor. Yalnız acılar değil sevinçlerde sonradan ne kadar değerli imiş anlaşılıyor. Aslında gördüğümüz acılar, yaşarken o kadar acı değil. Ben ölüm korkusunun ölmekten daha zor olduğuna inanıyorum. Bir kaç kez yanına yaklaşmışlığım var ki insana acı sıcaklık gibi yayılıyor. Kurşun yarası alanlar ilk anda hep bi sıcaklık duyduklarını anlatırlar ya o anda insan öldüğünü bilemez gibime geliyor. Gidip gelen pek olmadığı için (olduğunu sanan hikayeler okumuşluğum var, yine de bir ip ucu gözü ile bakıyorum ) konuyu bilemiyoruz, hissettiklerimizi de kelime karşılığı zor, anlayıp da anlatılamayanlar kategorisinde durum 🙂
Buraya nerden geldik ; Dünden geldik, kızı yolladım, kayıp Akbilin peşine düştüm, netekim buldum da 🙂 Ammaaaa odayı yeniden oda yaptım, eşyaların yerlerini bile değiştirdim, üst üste konmuş kitaplarla ağırlık çalışması yaptım, yerleştirmenin bir bölümünü beraber yaptık, ne de olsa özel alan, izinsiz bir şey atmadım ama farkında olamadığım bazı şeyler olabilir :))) neticede ben de bir anneyim, annemden taşıdığım izler var :))) Akşama mutlu ve enerjik yattım ama sabah öyle kalkamadım, an itibari ile üç aşamada eğilip, üç aşamada kalkıyorum, kolumdaki bacağımdaki morları ve kırmızı çizgileri saymıyorum, boynumu elimle çevirsem olacak sanki, ama en kötüsü omuzlarım olabilir, oralarda unutulmuş yükler var … Yaaa işte yorgunluk bugüne kalmış, her şeye biraz biraz sonraya kalıyor hayatta, bu sonraya kalanlar içsel mevzularımız olunca içten içe bizi oyum oyum oyuyor. İnsanda algı geriliği var dermişim, ruhsal bunalımın sebebi sonradan algıladıklarımızı masaya yatırma üstünde halamın bıyığı olsa idi amcam olabilirdi tarzında çalışma, diye de bilimsel olarak salladım, tamamen şahsi bilimimdir :))) Hayatın en büyük özelliği her şekilde sürdürülebilir olması, kas ağrılarım sabah çayı koyup, kahvaltı hazırlamama engel olamadı, çok şükür kızı yolladıktan sonra, verdiğimi hatırlamadığım bir söz üstüne algımı masaya yatırıcam :)))) Eve uzak, hiç gitmediğim, bir lunapark Avm ye gidiş izni vermişim güya, hatta daha çok olur gibi bakmışım, iddia budur, akşam kaçak güreştim, bugün konuyu bağlayacam, konunun kız gelene kadar masadan kalkması dileğiyle cümleten günaydın
Bu arada memleketi komple kurtaranları yok sayarken 500 sene evvel güç kayıp etmiş Bizans’ın elinden kurtulan şehrimizin kurtuluşunu şölene çevirenlere o paralarla neler neler yapılırdı diyorum, kasabın yağı çok olunca paylaşsın taraftarıyım, konu ile ilgili paneller, sempozyumlar düzenlense kaç kişi gidecek, bilecek o da var, şimdi bir piknik havasında yenip içilecek, gaza gelinecek,
yarın kaldığımız yerden devam, sonra tvlere “geçinemiyok, devlet bize baksın demeçleri” Devlet de hangi birine yetişsin, artandan ancak bu kadar oluyor, Bizim buradan gemiler kalkacakmış, namazı müteakip cami önüne bekleniyor halkımız, gemilere minübüslerle taşınacaklar,gün içinde her şey dahil, beni de ısrarla çağırıyorlar :))))) Allahın işi mesaj kumarhane mesajının üstüne gelmiş, aklım karıştı, dermişim. Telefon numaram hala satışta, ne isterseniz o hizmet ile ilgili numara bulurum, bugün olmazsa yarına,
Şaaaneeeee pazar bi olsun, hadi işallah
30 mayıs

Facebook her sabah dayatıyor, anıların var, paylaş diye. bu sabah , bir yıl önce yazdığım yazıyı kırmayavacam paylaşcam, ben okurken yine sevdim 🙂 Günlerden pazartesiye denk gelmemiştir muhtemelen ama, ne önemi var gün isimlerinin, içini nasıl doldurduğun önemli, bugün bir yıl önceki benim, yarın kendim olarak gelirim, hadi işallah 🙂

“Yattık, kalktık, hayata önce evdeki pencereden, sonra da telefon ekranından baktık 🙂 Sonra gözleri içimize çevirdik, “sorun alçak Merkür de imiş ” dedik, yine geri geri gitmiş 😦 bi uzaya çıktığımızda ye feth edelim ya da yok edelim diye ruhumlan kavilleştik :))))
Eeeeeeee “Bebeğim mutlu değilse, uyanır gecenin dördünde, sorun aklıma gelip de gitmeyenlerde …” diye bi ninni söylecek, dizinin üstüne yatırıp de “Nen var kuzum ? ” diyecek, teselli edip, akıl verecek bi annemiz yok 😦Haaaa olsaydı da ne kadarını yapardı o da ayrı bir soru daaaaa, varlığı yeterdi, bacıııım !!!
Mecbur kendimizi, kendimiz teselli edip, mutlu edeceğiz, zati doğrusu da bu, tırnağın varsa ki var çok şükür, başını kaşı modeli.
Çocuklar yatarkene ,sessizcene yapılacakları yapıp, mevsim kızartması yapmaya gidicem, işalla :))) Bol soslu, sarımsaklı, patlıcanlı, biberli, kabaklı, bi de çikolatalı, üzümlü kek, bi de yeni öğrendiğim kremşantili şaaaaaneeee poğaça … ooooooooh miissss alıcam bi dal :)))))
Diyetin içine tükürmiyecem tabii ki de başkaları yesin diye yapıyorum :))) “Sizin mutluluğunuz, benim mutluluğumdur !!!” formatı :)))
Valla attık formatı hayatın tümüne :))) Yeniden, yeni baştan olmasa da bir tazelenme olacak işallah :)))) Umutlarımız bayrağımızdır, dalgalandıkca evrende varlığımızı hatırlatır bize, sahip çıkalım umutlarımıza, oy verelim Merkür’e gitsin :)))))
Cümleten Bonjuuuuuuuuuuuuuur milleeet !!!!! Bi müddet hayata Fransız kalalım, biraz da böyle 🙂
Cümleten günaydın, gönlümüzü hoş tutacak bir hafta olsun, zira sinir stres de kas ağrısı yapıyor.

31 Mayıs

Kitabımı bitirdim, camların büyük bir bölümünü sildim, ütü yaptım … verimli bir gün geçirdim yani 🙂 Verimli gün aklımdan geçenlerin hayata geçmesi demek benim için. Dün akşam Barış Bıçakcı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi’ ne başladım. Bir öncekine göre çerez sayılır. Bruno Schulz okumak ; Bulutların üstüne yüz üstü yatmak, ayaklarını dizden büküp, ters yönde havada sallamak, parmağınla açtığın bir delikten arada sırada dünyaya kuş bakışı bakmak gibi 🙂 Bu arada kendini kuş gibi hissetmek de var. Tabii ki ben yeryüzünde ve bir çok yol ayrımında, kafası dolu, bedeni ağrılı olunca zor oldu, metaforlar başımı döndürdü, tüm öykülerin bir arada olması, kitap bitirmek prensibim olunca zor oldu belki de. Fakat öyküler arasında kuyruklu yıldız, böcek, ayarlanmış saatlere rastlamak hoş oldu. Muhtemel birbirinden haberi olmayan yazarların aynı konuyu farklı incelemesi ilginç. Yalnız Kafka Bruno’yu etkilemiş diyolar, o doğru gibime geldi.
Ben gerekli izini vermeyince kızla ilişkimiz hasar gördü.Normal olarak bir takım triplere maruz kaldım. Kin ve nefret kankalığını taşımak istemediğim için, biraz sessiz kalacağım, hizmette kusur etmiyorum ama, sessiz kalmak, etki altında kalmadan düşünmeyi de tetikliyor, arada iyi oluyor. Anneye bir soruluyorsa, o cevap olumsuz ise elbette annenin bir hatta bir çok bildiği vardır. Hem kız hem erkek çocuklar büyüttüm amma kız biraz daha zor. Fakat çok renkli ve çok da eğlenceli olunca dayanma gücü buluyoruz, dermişim. Allah acılarını göstermesin.
Ben bazı konularda rahmetli annem gibi olmak istemiyorum, Rahmetli kızdığı zaman bir söylenmeye başlardı, konu konuluktan çıkar, gelmiş, geçmiş bir birine karışırdı. Ana tarafımın genetik özelliği, bir konu hakkında günlerce söylene bilirler ve asla unutmazlar, çakacak lafları varsa yerini bulana kadar içlerinde tutarlar, yaptıkları iyiliklerin asla unutulmasına müsade etmezler … felan fistan. Haklarını da helal etmezler, rahmetli annem de bazı kimselere hakkım helal demeden gitti, konu üstüne çok çalıştık ama olmadı 😦 Ahirette bir itiş kakış, kalabalık varsa anamgiller hesap görmek, helalleşmek için oradadır dermişim :))))
Hem inanıp, hem varlığını tekliğini kabul edip, hem kulların iyiliği için en iyisini yaptığına iman edip, sonrada beddua ile reçete göndermeyi anlayamıyorum, o yüzden bende sıfır beddua, tamamı helal haklar mevcut. Allaha havale ederim ve beklerim, canımı yakanın canı yanar, bilirim.
🙂 🙂 🙂 sarılıp, öpüştük kızı yolcu ettim, bizimki bu kadar, mendil en fazla kurur gibi olur Salonun camı kaldı, onu da sileyim, yemek işi var, küçük oğlan bugün eve dönecek inşallah 🙂 Yazlığa bi gidip gelmem lazım, hafta sonu etkinlik, Ramazan için tedarik ve stok gerek, havalar da 32-33 derece gidecekmiş, yazı sevmem, nem beni halsiz bırakıyor, ağız tadıyla gelip geçmesi dileğiyle Günaydın.
Aaaaaah yalan dünya, Polis gücünü her zaman devletten alır, gülme komşuna gelir başına, Eeeeey Fransaaaaa !!!! orantısız güç kullanma ! da kendini görmeyenlerin başkalarını görmesi ilginç ötesi entresan :)))) (Dilimi zenginleştiriyorum, dermişim :)))) ) Bunlarda radyodan kapanış için.

MART AYI GÜNLÜKLERİ


13055596_10154236735158159_4348748974473439901_n

Günlükleri yazıyorum da yayınlamam zaman alıyor, bugünü yaşarken, yazarken blog Şubat ayında kalmış. Hemen başına Erdal Kocaman’dan iç açıcı bir resim kondurdum, Mart ayında neler olmuş ben de unuttum valla 🙂 Hep beraber hatırlayalım bakalım, “benzemiyor gelen günler geçen günlere ” diyenler haklı mı, yoksa gelişen değişen bir şey yok mu ?

01 Mart 2016

Günler, aylar, seneler düzenini bozmuyor, sıra sıra gelip geçiyorlar. İçi boş günleri doldurup, ay ay, sene sene istifliyoruz. Sonra onları kırpıp göğe yıldız yapabilseydik iyi idi ama. Maalesef pek çoğundan karanlık üretiyoruz. Renksiz, kokusuz, sesimizi kesen günlerden parlak yıldız yapabilmek marifeti de var.Halkla ilişkiler departmanları, piarcılar, ( Bu halkla ilişkiler ile aynı anlamda ama yazasım geldi, beni sabah sabah bilgin gösterebilir) imaje makercılar (yazım hatası var ama olsun) bu allayıp boyama işini yapıyorlar. Halkın zayıf noktalı hislerine ateş açıp, onları mermi manyağı yaptıktan sonra “ver gazı, ver gazı” (Gaz pek çok anlama gelecek şekilde yazılmıştır, hatta yazdığım şu anda en az üç anlama geldi, anlamlarını anlamayı herkesin kendine bıraktım herkes işine geleni anlasın ) diye ilerleyerek lideri besletiyorlar. “Halk da salak ama !!” desek olur da bu da süzme salaklara hakaret olur, çünkü bi gerçek salak var bi de salağa yatan var. İkinciler birincilere kanka olunca el ele veriliyor ve dünyanın içine tükürülüyor, hatta başka şeyler de yapılıyor da onları yazmaya aldığım aile terbiyesi müsaade etmiyor.
Dün “evi bal dök yala ” haline getirdikten sonra ağrıyan yerlerime ağıt yakmaktansa az okuyup, seyir edeyim dedim. O hırsla sızmışım. “16 Ton, Vicdan ve serbest piyasa” diye bir film seyrettim, hatta paylaştım bile tahminim gören olmamıştır ama bi görseniz siz de sevebilirsiniz. Vicdan ile serbest ekonomi arasındaki ters orantı anlatılıyor, şarkıyı söyleyenler de araya serpilmiş, madencilerden yola çıkmış, yarısından fazlasını izledim, bugün bitireceğim inşallah. Bizans’ın soylu kadınları’nı okuyorum, toplantıya gidemeyecek olunca bitiremiştim, bugün onu da bitiririm diye aklıma koydum.
Aslında aklıma bahar ile ilgili şeyler koymak istiyorum, Bugün takvime göre ilk baharın ilk günü, hava tahminleri yaz tadında diyor.Dün facebook “Ayşen 29 şubat dört yılda bir geliyor, tadını çıkar !!” diye mesaj atmıştı, ben de “anayasa” larıma bağlı kalarak evi ellerimle sildim, yere yapışarak, Anayasa önemli, anaların hep bir bildiği oluyor, milletin de anası olduğunu düşüyorum, Bu hem görüşleri demokratik olma adı altında değiştirilebilen bir ana hem de cinsel bir bakış açısı olarak hedef olan bir ana, her iki halde de ağlıyor ama,
Kendimi biraz karamsar görüyorum, kahvaltıdan sonra iyi olma ihtimalim var, bu açlığı doyurma meselesi değil, o zamana kadar umutlarım toparlanır diye umut ediyorum. Aslında umut herkesin ekmeği de onu bile paylaşamaz olduk. Umutlar ve hayaller, kısa yollardan by-pas’a meyilli olarak, “en büyük benim” olmaya çıkıyor, bu bile bi itiraf edenler , bi de edemeyenler var.
Oscar sonunda Leonardo’ya gitti, sonuça ben “yanii” diyorum bi de “bahtsız adam, onu bile dört yılda bir kutlayacak ” diyenlerle “Başroldeki ayı da çok iyi idi, hem ona ödül verilmedi, hatta teşekkür bile edilmedi” diyenler var. Ben sadece günaydın diyorum.

02 Mart

Aslında mutluluk farkına varırsan o kadar çok şeyde var kiii ! Misal gecenin bir vakti uyanıp saate baktığımda çalması için daha zaman olduğunu görünce kendime bir “oleeey !!!” çekip seviniyorum. Şu sıralar sabah yatağı terk etmek bayağı zor oluyor. Gözlerimi sıkı sıkı kapayıp, yastık yorgan arasında kaybolursam dünyanın sıkıntısı ile arama mesafe koymuş gibi hissedebilir miyim diye kendimi bi yokluyorum. Tabi ki de hissedemem. Bunun bir Devekuşu örneği olduğunu biliyorum. Böylece bilincim açık bir şekilde, zil sesini duyup, adeta bir tokat misali zilin sesini kesip kalkıyorum. Aslında saat çalmasa da kalkarım da okul zamanı ne olur, ne olmaz diye tedbir amaçlı.
Sisli puslu bir havaya kalktık, kişisel görüşlerimiz ile dünyaya baktık. Dün gece yine dönmüş, gece de güne dönmüş, servis araçları ve metrobüse gidenler yola düşmüş, her türlü trafik başlamış, bu arada kim bilir kaç kişi doğmuş, kaç kişi ölmüş, kimler delice sevinmiş, kimler keder denizinde boğulmuş … bilmiyoruz, sayı veremesek de varlıklarından eminiz.
Çeşitli insan tipleri dünyayı şenlendiriyor, tehlikeli olanlar, yarası olanlar ve yarasını saklayanlar. Bunlar yaralarına insan basıyorlar. Aşk ile, tutku ile, nefret ile, kin ile beslenip,güçlenip gözlerine kestirip, gönüllerine koydukları biri ya da birilerinin canına okuyorlar.
Valla her şeyin fazlası zarar, kontrolsüz sevgi de sevgi değildir. Her şeyin bir kararı var da kararın ölçüsü ne ? Bizi boğanları biliyoruz da bizim boğduklarımız kimler ? Aynaya bakınca ne görüyoruz ? Gördüklerimizi anlıyor muyuz ? anladığımızı kendimize anlatıyor muyuz ? Başkalarının eksikleri konusunda prof olurken kendi eksiklerimizin neyi oluyoruz ? “Bazen sebep bir aşksa, çoğu zamanda para, değiştirir insanları bir anda” diye söylendiğimizde bizi değiştirenin ne olduğunu biliyor muyuz? bunlardan biri değilse o zaman yaşlanıyor muyuz ? yaşlanıyorsak kabul ediyor muyuz ? etmesek ne olur ?
Bir sürü ipe sapa gelmez deli soru ile kafayı karıştırıp, o karışıklığın yarattığı gerginlikten faydalanıp, açıldım valla, Ütü, yemek yapılacak, eve kapanıp kargo beklenecek, yeni kitaba başlandı okunacak, belki bir film bakılacak, kargocu öğle tatili yaparken sokağa çıkılıp yürünecek, elbette markete de gidilecek,bir iki mesaj yazılacak, yazılmışlar cevaplanacak … öyle işte, kendimizce yaptığımız bir sıra var, sürprizlere açığız, “Allahım aklıma mukayyet ol !!!” derecesinde olmasın yeter. İnsan her şeyle baş etmeyi öğreniyor, öğretenler sağ olsun.
İçimize dışımıza bahar gelsin, kuşlar konsun yollarımıza … memleketimin heeeeer yerine günaydın, biliyorum bazı yerler için hayat çok zor, belki de zor ötesi, onun sıkıntısı yüreğimizde yerleşik oldu da, hayat arsızı olduk işte. Günaydın.

03 Mart

Bazı sabahlar, hele ki karanlık sabahlar da, bi de yer yüzü ve gök yüzü de çoooook karışıksa etkilenip kendimden ve tüm dünyadan ümidi keser gibi oluyorum. Hemen aklıma evlenme programlarındaki amcaları teyzeleri getiriyorum, benim de yaşım orta yaşı devirmek üzere iken ( belki de geçti de yazmaya elim varmadı :))) ) amca ve teyze dediklerimin yaşını bir hayal edin, benimkinin üstüne en az bi 15 koyun yani. Yaşamak da bir sanat, onu güzelleştirip, kendimize, sevdiklerimize sunmaya çalışıyoruz. Hatta bunun adına sosyalleşme diyoruz. Çarşı da, pazar da, AVM ler de , konu komşu gezmelerinde, festivallerde, ilgi alanı ile ilgili toplantılar da … felan fistan işte bir sosyalleşme çabası içindeyiz. Herkesin bir faaliyet alanı var. İlginin içine sevgi katıyoruz.
Dünden beri daralıp sıkılmaktayım, ama kendimi zorlayarak, ite kaka devam ediyorum. Bu arada alçak kargocu benim beklemekten usanıp kendimi sokağa attığım anda gelmiş. Bu sefer kağıt bırakmış, hazar mimli, düzenli müşteri oldum. Ayda bir kitap alıyoruz, hepimizin okudukları farklı olunca kargo toptan beni evde bulursa bırakıyor, bir saat genellemesi yapamadım, bir iki tutturdum ama yine de rotaları kafaya göre sanırsam, “kafa nereye biz oraya” şekilleri yüzünden tüm bir gün evde usta, kargo, mobilya … beklemek sevimsiz bi şi. Neden saat veremez bu insanlar, bilemem demem, bilirim, plansız programsız, kalitesi işin kalitesi ile tutmayan insanların elinde de ondan.
Metrolarda tepelerde tvler var, telefona bakmayanlar oraya bakıyor, üstünde deneme yayını yazıyor, hayvanlar aleminden çeşit çeşit davranışlar gösteriyor, geçen bir ebeveyn fil yavru fili önüne katmış, hortumu ile dürtüyor, yavru hızla biraz gidiyor, duruyor, tekrar hortumlanıp tekrar yürüyor. Bunlar bana öncelikle kızımla beni sonra devlet dairesinde çalışanları hatırlattı, sonra da genelleme yaparak “aaaaay insanların geneli böyle, dürte dürte” dedirtti. Heee valla, insanlar mı hayvanlara benzer, hayvanlar mı insanı örnek alır bilemedim ama kesin ortak yanları var.
Bu arada 9 Martta tam güneş tutulması, 23 martta ay tutulması var. Mart zor bir ay. Bu tutulmalar zaten var olan birikmiş enerjileri ortaya çıkaracak, tetikleyecek, doğa olayları,zaten gergin olan siyasal ilişkiler, kimi zaman kimine göre var olan adalet sistemi, öğrenci olayları … daha bir çok şey nasiplenecek, bahtımızın bizzat karardığına şahit olacak gibiyiz. Valla bulun okuyun, yazının içine link koymayı tam öğrenmemişim, yapıştırınca komple geliyor. Meraklısına yazının ardından paylaşırım, ben de paylaşan ilgili arkadaştan gördüm zati,
İşte böyle, güne başlama isteğimizdeki hasarı da gökyüzüne yıktık, suçluyu bulunca rahatladık mı ? Henüz değil, cezasını kendi ellerimizle vermeden olmaz di mi ? Suç ve ceza yan yana, doğrusu bu, en iyisini suça maruz kalanın içindeki hisler bilir, “as de asalım, kes de keselim” yandaş cezacılardır. Bir de hislere tercüman olamayan adalet sistemi var, ama “var. mı var” dan öteye geçemeyince ağzı olan konuşuyor.
“Geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları !” moduna geçebilmek dileğiyle cümleten günaydın.

04 Mart

Yatamayınca kalkamıyorum değil ama zor kalkıyorum. Eve geldiğimde gece yarısı başlamak üzere idi, baktım herkes faal durumda, hatta kız performans ödevi yapıyor. Sabah bi daha baktım da çok güzel olmuş, fikri de çok güzel. Bitmişini paylaşırım dermişim smile ifade simgesi Eli yatkın, görüşü de açık, sabırla yapıyor. Ben performans ödevi yapmam. Ben yaparken çocuk tv izleyip telefonuna bakacaksa hiiiiç yapmam, son dakika söylenmelerine de kulak asmam, bugün verilip, yarın istenmiyor bu ödevler, zamanını kullanmayı öğrensinler. Malzeme temin ederim, “şurasını şöyle yapar mısın ” derse onu da yaparım, ödevi asla sahiplenmem, çocukla oturup ders çalışmam. “Nokta”
“Aaay kendimi çok gaddar hissettim, yazarken kötü oldum” da demem, herkes görevini bilmeli, başkasının angaryalarını sevmem, kendim de kimseye bir şey yüklemem, “tırnağın varsa başını kaşı” Allah Allah sabah sabah niye böyle oldum acep ?
Halbuki dün akşam pek bi mesut idi. “Çağan Irmak filmlerinden, dizilerinden şarkılar” konserine gittim kiiii Çağan Irmak bir çok yapımda bize hayatımızı seyir ettirmiştir. Sesi de güzel, iki üç tane seslendirdi. Katılımcılar çok güzel ; Gökçe Bahadır ki tam sahne kadını, sesi de gümbür gümbür, Meltem Cumbul, Cemal Hünal,Halil Sezai,Goncagül Sunar kiii Çemberimde Gül oya’da şarkıcı Canan olarak zihnimiz de yer etmiştir, Işıl Yücesoy, müthiş bir ses ve oyuncu, yetmiş yaşında imiş, akşam ablama yatmaya gidecektim, anahtarımı da almıştım, ama kadını sahnede görünce kiii ortalığı gazino sahnesine çevirdi, müthiş bir enerji, inletti salonu, utandım eve geldim,Tuğrul Tülek çok iyi bir oyuncu onun yanı sıra çok iyi bir ses, dans ederken hareketleri tüy gibi, Yetkin Dikiciler de keza. Oyunculuk, sohbet, karizma, şiir okuma, üstüne bi de şarkı söyleme on numara, valla, Profesyonel diye bir oyunu var, üç yıldır bilet alamadım, kapalı gişe oynuyor.
Biz eski insanlarız, dansa kaktığımız da partnerimiz, değil ceket çıkarmak, düğmesi ni de ilikler, sandalyeden kalkmamıza yardım ederdi, rica eder, teşekkür ederdi. Uzun bir aradan sonra, ceket düğmesi ilikli, seyirci ile enseye tokat muhabbetine girmeyen insanların konserini izlemek ruhuma iyi geldi. İstanbul kültür ve sanat bakımından eşsiz bir şehir, yurt içinde demek istedim,Farklı konularla ilgili arkadaşlar sayesinde, bir çok şeyden haberimiz oluyor, el ele tutuşup da gidiyoruz valla ,Şimdi Mayıs ayındaki Tiyatro Festivali için çalışmaktayım, biletler halka ayın onikisinde çıkıyor, Lale Kart’lı arkadaş pazara yetişirsen ben indirimli alırım dedi, bu arkadaş sanat dünyasında elimiz kulağımız zati, 37 senedir beraberiz, gelişimime pek katkısı olmuştur, kendisine müteşekkirim, kendi reklamcı ama reklamı sevmez, o yüzden adını yazmıyorum :)))))
Geldik bir hafta sonuna daha, bizimle kanlı günler de gelmeye devam ediyor, program neyse onu yaşamaya gayret ediyoruz ama gönlümüz, kalbimiz yara bere içinde, geç vakit gelirken, sokakta yatanlardan bazılarını gördüm yine, kendimi bildim bileli görüyorum, bu durum onun bunun kabahati değil, herkesin ihmali, koltuğu gören, mevkiye ve paraya tapıyor, zenginlere para, fakirlere Allah Korkusu. fakir de ne olup bittiğini bilmiyor, inandığının neye iman ettiğini bilmeden, tahminen, kulaktan doldurma, sorgusuz sualsiz takipte.
Bu sabah agresif bir halim var, içimdeki canavar sanki bana ağzından ateş çıkararak “günaydın bacım” demiş gibi, du bakalım, gün nelere gebe, cümleten günaydın

05 Mart

“Hava raporları da zıvanadan çıktı.” diye yazdım, sonra da “zıvanadan çıkmak” deyimine baktım. Bir sürü tarif ve tanım var. Genel olarak zıvana bağlantı anlamında kullanılmış. Bir şeyi bir şeyle tam olarak birleştirmek, o şeylerden biri yıkılırsa ötekini de arkasından sürüklemek, böylece darmadağın olmak, hatta bir daha eskisi gibi olmamak.
Anadolu’da ev yaparken dizilen taşlar üstüne yerleştirilen ve devamını çatıya bağlarken o taşlarla kütükleri bağlamakmış zıvana.Ahşap gemilerde ahşabı birbirine geçirme, gemideki topu sabitleme imiş zıvana, zıvanadan çıkan top fırtınada gemiyi batmaktan beter edebilirmiş. Camilerin hazire kısımlarında dikey ve yatay demir süslemeler varmış, iki demiri birleştiren kopçaya zıvana demirmiş,Dikey olan Kuranı kerimi, yatay olan sünneti temsil edermiş, Allah dostları birbirine “Allah seni zıvanadan çıkarmasın” dermiş. Sarma sigarada en son eklenen filtre görevi gören parçanın adı da zıvana. Esrar jargonunda da yeri var. Yunan-Roma mimarisinde taşıyıcı sütun parçalarını üst üste dize ortalarından delik açar, o delikten erimiş maden akıtırlarmış, o deliklerin adı zıvana deliği imiş, maden soğuyunca sağlam bir koruyucu olurmuş, Gel zaman git zaman “taş olsa çatlar” misali çatlayan taşlar zıvanadan çıkar, bir bir yıkılırmış.Bir de şehir adı varmış derler, Zıvana’dan çıktınız yazarmış, işi Zigana geçidine bile bağlayanlar var ama esas anlamı dağılmak, dağılma ile dağıtmak,
Demek ki “hava raporları da zıvanadan çıktı” derken zıvanayı doğru kullanmamışım. Onun yerine “hava raporları da şaşırdı” demek daha doğru olur. Evet, şaşırdı, valla güneşler yağmur demek ister gibi, geceleri şakır şakır yağıyor, Neyse çok soğuk değil, bu sene belki erken çiçek açan ağaçları kurtarır havalar.
Çocukları kaldırma saatlerini bekliyorum, herkesin programı var, benim herkesten neyim eksik benim de var,
Haftanın Kitabı ; Hayvan Çiftliği / George Orwell yeni gelenler arasından seçtim, su gibi okunuyor, üstelik bütün hayvanlar tanıdık. Bu arada Yurt İçi Kargo’da gönüllü çalışmak istiyorum. Hepsi birbirinden kötü diyorlar da en kötüsü burası mı bilmem.Sistemi kuramama şampiyonu bu şirketler, yönetim ve denetim diye bir bilgi yok burada. Kargonun ikinci kısmı için mesaj çekmişler geldik evde yoktunuz diye ki var sayılırdık üstelik geldiklerine dair bir belge yok, bunlar bir keresinde yine mesaj çektiler “kargonuz şu gün şu saatte gelecek” diye sevindim valla, zamanında hazır oldum, bi mesaj daha “geldik, evde yoktunuz” diye meğer bir gün önce gelip gitmiş. Şubede adımın yanında kesin yıldız vardır “Teyzeye dikkat !!” diye ama çabalrım nafile. Dün tam kargo almak için çıkmaya hazırlanırken, geldiiiii !!! Çocuk asansörün kapısından uzatıp gitti, hazar mesaj kargodan önce geldi. Aaaaay işte böyle, kurumların %98 i böyle, %2 ye de nefes aldırmazlar.
Dün biraz haberlere baktım, önden biraz da Esra baktığım için daralmış ruhum iyicene şıkıştı, gelişen, değişen bir şey yok, çelişenler ise çoğalarak artıyor, kim farkında, kimin umurunda, tek başına iktidar yetmedi, Başkanlık sistemi kurtaracak bizi, Eeeeeeey siz gözü kapalı inananlar, kabre indiğinizde size bizden de sorgu sual var
Cümleten günaydın, bahar gelsin yurdumun dört bir yanına, kuşlar konsun yollarımıza, barışı temsil edenlerden, hadi işallaaa !

07 Mart

Eveeeet ! sayın seyirciler : güneşli ve ılık olması muhtemel bir bahar sabahına daha uyandık, “kalbimizde kuşlar pır pır etsin” diye temenni ederek, hayatı kaldığımız yerden seyre devam ederek, Mart ayında yol alacağız, inşalla. Sonra bu aylar bir tren misali geçecek, bahar bitecek, yaz gelecek, ömürler tükenecek, ömür törpüleri başka ömürleri törpülemeye devam edecek. Eskiler yenilere “eskiden beri bir şey değişmedi ” diye anlatmaya çalışacak, yeniler anlamaya çalışmayacak, tazelik baş kaldırmaya müsait olunca başlar dik olana kadar kalkacak, sonra bakılacak değişen bir şey yok, o başlar da eğilecek, bu arada onlar da eskiyecek, kim kazanacak ; aslında kazanmayacak, kazandırılacak, tutkular, ihtiraslar doymak bilmeyen kan emici ruhlar, unutkanlık hasarı olan beyinlere karşı kazanacak. Ölen ölecek, kalan sağlar itaat edecek, dünya zaten dönüyordu, dönmeye devam edecek.
Karamsar gibi görünsem de değilim valla, üstümde bir “kabul etme” hali var. Hafta sonunda ruhumu beslemeye devam ettim, dinlendim, bir kez daha kanıtlara bakarak, inandım ki ; “Demokrasinin adı var, kendi de bir an için görünüp kayboluyor, geriye demokratik olduğunu savunan, asla diktatör olmadığını bağıra bağıra deklare ederken, parmağını hedeflere sallayan liderler ve onların koyun yandaşları kalıyor !!!” Şarkı hep aynı şarkı, verilmiş haklar güncellenirken, kelime oyunları ile değişiyor, horoz gürültü yaparken, at gibi çalışanlar, yolu kasaba düşene, tutkal olana kadar çalışıyor, öldükten sonra kahraman oluyor, eşek inatçı ama içe kapanık, inek kapasitesi hesaplı, tavuk, kazın dünyası kümes kadar,köpekler saldırgan eğitimli, kuşlar uçar, darı karşılığı haberleri duymak istediğin gibi taşır, Manzarayı kendi lehine çeviren domuzlar da kalabalıktan sıyrılıp şartlarını kendi lehine iyileştirip, refah içinde yaşarken, yüksek sesli nutuklarla, tehdit ile, bir parmak bal ile … dünyasını cennete çevirir, inançlarımıza göre aldıkları ahlar ile öte dünyada yanar yırtılır diye umuyoruz. Hepsi o kadar.
Yaw arkadaş ! 40 sene evvel yazılmış kitap aynı bugünden bahsediyor, Hayvan çiftliği ; Bendeki 45.ci baskı, değişen gelişen bir şey yok dünyada. Herkes özgürlük ve hürriyet peşinde ama sadece kendine istiyor, ya da uzaklardakiler için istiyor, yanındakini tek tipe mahkum ediyor. Arkadaşlarım arasında bile var, hem de demokratik ve özgürlükçü olanlar arasında, onlar bile “ben yaptım, oldu” fırsatını bulunca kaçırmıyorlar.
Stefan Zweıg okuyorum, ince ince kitaplar ama muhteşem anlatımlar, literatür de modern klasikler diye geçiyor. Son okuduklarım çocuklardan tavsiye,
Kendime dizi başladım “Downton Abbey” Aşağıdakiler yukardakiler gibi,bir sezon izledim, severim bu tarzı, 1912 den başladı, zamanın nereye kadar gelecek bilmiyorum, 6 sezondur oynuyormuş. Tabi bu diziler 40-50 dakika ve bir sezon için en fazla on tane felan çevriliyor. Böylece konu bulucaz diye insanın içini tüketmiyorlar, daha tutarlı ve daha faydalı.
Tahminen çok işim var, olsun benim de yapacak kudretim ve yapma isteğim var, bir tek az insan, seçme insan istiyorum, bi de yerli yerinde konuşma, bi de zamanı bir tek şeye harcamadan ruhuma iyi gelecek şekilde bölme. Aslında sonuncuyu iyi yapar isek, hepsine bedel olur.
Günaydınlar olsun, günü yaşamaya niyeti olanlara, kendini bilmek için çaba harcayanlara Bu arada “cehalet mutluluk verir” kesin bilgi, yaymaya gerek yok, çünkü kendini cahil kabul eden yok

08 Mart

Kendimi ite kaka hayata dahil ediyorum. Bazen tansiyonun çok düşük oluyor, bu da ben de yorgunluk ve uyku hali yapıyor, yatsam kalkamayacakmışım gibi hissediyorum. Bu yüzden kendimi mümkün mertebe aktif tutmaya gayret ediyorum, çabalarımın sonunda biraz açılıyorum. Bugün daha iyiyim. “Havalardan, havalarda şekerim !” de geçerli tesellim.
Bugün haklarını aradılar diye ateşe atılan kadınları anma, kadın olduğunu hatırlama günü. Bizim memleket, onların memleket ayırmayacağım. Zalim ve zulüm dünyanın her yerinde var. Her yerinde de en çok nasiplenen kadınlar, ticari mal gibi alınıp satılan kadınlar, evlilikte genelde erkek çocuk da doğurması şart olan kadınlar, para kazansa bile üstüne yapışmış ev işlerini de eksiksiz yerine getirmesi beklenen, aynı işte erkeklerden daha ucuza çalıştırılan kadınlar, haykırmak için meydanlara çıksa çocuğu yaşındaki erkekler tarafından “alın bunu, alın bunu !!!” diye yerlerde sürüklenen de kadınlar … yani dünya kadınlar gününde dünya kadar dert çeken, hatta dünyanın derdini çeken kadınlar. kendi doğurdukları erkekler tarafından harcanan kadınlar.
Böyle gelmiş, biraz farklılık kazansa da çoğu zaman “eski tas, eski hamam” halinde ilerliyoruz. Aklı başında kadınların eğittiği erkeklerden umutluyum. Arada kadir kıymet bilen çıkıyor ama hiç savaşsız kendini köle ilan eden kadınlara da karşıyım, hele “kıl, tüy, cariye” olmaya pek meraklı olanlara kıl oluyorum. Kadın ve erkek fiziksel olarak birbirlerinden farklıdır ama aynı şartlarda aynı şeyleri eşit şekilde yapıyorlarsa eşit olarak faydalanmalıdır.
Bu bitmez, tükenmez, çarpıtılmaya müsait, fikir ayrılıkları taşıyan bir mesele. Dünya döndükçe bu geyik döner, Dikkat Kadın Var !!! diye de bazı şeyleri pembeye boyamak hiiiiiç çözüm değil, ayrılmak değil, birlikte yaşamaya katlanmak önemli olan.
Dün tam da tarif edilen şekilde kadınca yaşadım, Evi sildim süpürdüm, elde yıkanacak kazakları şampuan şişesinin dibini çalkalayarak yıkadım, makinede sıktım, ip izi olmadan yayarak kuruttum. Yemek yaptım, diyet yaptım, çarşı pazar işine baktım, çamaşır yıkadım, makineye atmadan gömlek yakalarına, tişörtlerin koltuk altlarına beyaz sabun sürdüm, sokak hayvanlarını besledim, açınca üstüme yıkılan bir iki dolabı düzelttim, çekmeceleri düzenledim, bozulan kumandanın yerine yenisini aldım, ütü yaptım … bir kadından ne beklenirse yıldızlı olacak şekilde yaptım,Bu arada yıldızı kendi kendime taktım, başardıklarım için kendi iç huzurum tarafından ödüllendiriliyorum, sonra kendime dizimi açtım, iki bölüm seyir ettim, sosyal medyada arkadaşların mutluluk fotolarına baktım, kutlanacak doğum günü varsa kutladım, acil mail varsa cevapladım, sonra da ilaçlarımı içtim, yattım. Daha ne yapayım kii !!! diye de kendi kendime yatmadan tipik kadın tribi attım.
Her kılığa girebilen, her boyaya boyanan, hatta fıstık yeşilini bile deneme fırsatı olan, her soruya cevap bulan, her işin illa ki bir ucundan , kendini yeniliklere açık tutan, kalbinde sevgi dolu odacıklar bulunan, neticede kadın olan, bundan da gurur duyan, “Dünya benim parmak uçlarımda döner” diye de haklı bir savunması olan , hep verilmeyen hakları almaya uğraşan, sonunda yara bere içinde olsa da kazanan, kazandıran … kadınlardan biriyim, benim gibilere Günaydın dedim

09 Mart

İstatistiklere göre evlilerin yüzde yetmiş kusuru, bekarların yüzde altmış kusuru mutsuzmuş. Her istatistiğe inanmam ama bu kesin bilgi gibi, Geri kalanlarda muhtemelen kendi aralarında, mutsuzlar, kendini mutlu sananlar diye en az ikiye ayrılırlar. İnsanın mutlu olabilmesi için ya çocuk olması ya da kırk yaşını geçmesi gerek diyorum, bu kişisel görüşüm, çocuklukla kırk yaş arasındaki zamanlardaki mutluluklar inşa edilmiş mutluluklar. Şartların olgunlaşmasına bağlı, öyle her şeye sevinemiyor insan. İstatistiklerdeki insanlar da sanırım bu gruptalar. Bu sabah kendimi hem enerjik hem de bilge hissediyorum, yapıştırmaya devam ediyorum :))))
Çocuk olmak dünyadan kendi dünyan kadar haberin olmak demek, bir çikolata, bir oyuncak, bir sıkı kucaklanmak ömre ömür katar.Bu yüzden çocuklar anneleri öpünce yaralarının iyileştiğine inanırlar. Kırk yaştan sonra da insan bir tepeye gelmiş oluyor ve dönüp arkasına bi bakıyor geri kalan ömür kadar ileride olması muhtemel bir ömür yok, oldu var sayalım, son yılların sana faydası yok, ya akıl gidiyor, ya kollar, bacaklar hasarlı oluyor. O yüzden bir telaş insan kendini yaşamaya başlıyor, aklı başında olanlar, hırslarından, tutkularından arınıp,neyse zevkleri onları yaşamak istiyor. Arada kalan grup hem tüm dünyayı, hem kendi dünyalarını hem de kendilerine karışan kaynaşan dünyaları bir düzene koymak, gelecekten emin olmak,sidik yarışını kazanmak için çabalamaktan mutluluk çizgisini habire daha uzağa taşımaktan bitap düşüyor, mutlu olamıyor, olamaz da zaten.
Mutluluğun tarifi herkese göre değişir ama yüzlere yansıyan ışıltısı aynıdır, bu ışıltının biraz da inançla ilgisi vardır diyorum, insan çaba gösterdikten sonra bir yerden itibaren tefekkür ve tevekkül etmeli. İmkanlar bir yere kadar, olmazlara meylimiz vardır, bazı olmazlara benim de var, ama benimki ekte takıntı, “maz” ile “malı” eki beni geriyor, “mu” eki tercihim. Bu soru eki ; teşvik edici, yani bence, ortama bi bakıp, bi fizibilite çalışması yapıp, bi yol haritası çizip mutluluğa doğru yola çıkılmalı, bu yolda sağa sola iyi bakmalı, büyük mutluluğa giden yoldaki küçükleri de toplamalı, aynı efsane Maryo gibi, toplaya toplaya gidicen, yanmazsan ne ala, yanarsan ya başa dönecen, ya da oyundan çıkıcan, ya da güçlendirici alıcan :)))
Bu gece güneş tutulması var, görmeyecez ama hissedeceğiz, bana sanki iyi gelecek gibi, dizide iki sezon bitirdim, sene 1920 oldu, kendi ülkem güllük gülüstanlıkmış gibi ellerin savaş hallerine bi güzel ağladım, ama ağlarken bir nedenin içine bir çok neden kattım, bir damla gözyaşı dökülürken gözümden binlerce şey geçti gözümün önünden, bu da nasıl organizma bilmem, bir şeyi unuturken, binlercesi iki üç karede sıkıştırılmış hala net halde geçiyor valla.
Bu sabah için yeterince yapıştırma yaptım sanırım, Cümleten günaydın, Allahım ne olur içimize, dışımıza toptan bahar gelsin, ayrıntıları sen biliyorsun yarabbim !! Amin

10 Mart

Çoğumuzun dilinde aynı soru var : “Ne ara bu hale geldik ! ” daha çok duyarsızlıklar karşısında kullanıyoruz. Dibine ışık vermeyen sevgi saygı için saydırıyoruz. Bence hep böyle idik de bu kadar aleni değildik. Şimdi haberleşme çok hızlı, yalan yanlış, doğru eğri her tür haber var ortalıkta, seçme şansına sahibiz çok şükür. Herkes beğendiğine inanıyor. Haber kaynağına bakan, araştıran, soran yok. Araştırma yapacağımız zamana vakit ayırmaktansa kulaktan dolmalara hayaller işleyip, idealler katıp, laf üretiyoruz. Artık köprü trafiğini kapayan intihar eden adama sövmeden tutun da, çalıyor ama çalışıyor savunmasına kadar … menfaatimize ters düşen her şeyin laf söz ile savunmasını yapıyoruz. Ölmüş, gitmiş, sefil olmuş kimsenin umuru değil. Genele sevgiyi saygıyı geçtim, insanlar kendilerini sevmiyorlar, kendilerine saygıları yok. Bir iki doğru düzgün insan ve onların yetiştirdikleri yüzü gözü suyu hürmetine dönüyor dünya.
Bahçelere bakım zamanı, dün bi bağrış, çağrış baktım ki, karşı bloktan çam ağcı kesiyorlar, biri yetişti çok şükür, kesen görevli; “manzarayı kapatıyor” diye bi savunma yaptı, kesin biri şikayet etmiştir, daha doğrusu adamını bulmuştur, aynı ilçede hem büyük şehir hem de ilçe belediyesi etkili olunca işini uyduran iş başarıyor. Manzara da deniz görüyor sanırsın, ağaçlar arasından yoldan geçen yayalara, arabalara,balkonlara, camlara bakıyoruz. Bir çok yerden daha şanslıyız, dip dibe değil evlerimiz, belki de çam karşı blokdaki röntgene engeldir :))) “Ayol, dürbün alsın !” Neyse şimdilik kurtulmuş ağaç, ama yine de belli olmaz.
Aaaaah aaaah sabah haberlerinde duydum, “haremler eğitim ve öğretim yerleri imiş !” doğru haremlerde müzik, dans eğitimi verildiğini biliyoruz, tahminime göre Geyşa’lık tarzı bir eğitimde var idi, Bunların hepsi bir adama faydalı olmak, ona hoş vakit geçirtmek için, sıralamada öne geçersen, cariyelikten, odalığa, hasekiliğe, valide sultana kadar gidip, adamın aklını başından alıp, devletin içine dışına maydanoz olabiliyormuşsun ki olmuşları biliyoruz. Kafes arkasında her gün entrika, plan program, bugün kimi boğdursak, kimi zehirlesek, hamama gitsek … çok eğitici ve öğretici.
Aaaaaah bazen insan kendine bi kayyum atansın istiyor da kayyuma verecek param yok,gerçi kayyumlar devletten maaş alıyor, aaaah o zaman bi kayyum olsam, emekli maaşına son yapılan zamları hissedemedik, rakamlar büyüdükçe isteklerimizi karşılama oranı düşüyor, hay Allah neden acaba ?
Ne ara böyle olduk, biliyorum da anlatamıyorum, yani anlamayanlara, anlayana sözüm yok.
Tarkan’nın yeni albümünden bi şarkı dinleyecem şimdi, aaaah bu şarkıların gözü kör olsun, peşine düşüp gidiyoruz valla, cümleten yolumuz doğru yol olsun, doğru herkesin doğrusu olsun, amiiin !!! Günaydın

12 Mart

Kesinlikle eminim ki hatta yüzde de verebilirim ki, anlamıyoruz ve anlatamıyoruz. Hatta devamlı yanlış anlaşılma korkusu yaşıyoruz. Hatta %90 nımız böyle, rakam yüksek ise %87.3 e kadar düşebilirim ki bu son rakamdır, daha aşağısı aaaaslaaaaa olmaz. Küsurat da buçuklu insanlar yüzünden. Bir de anlamış gibi görünen, anlamadığını anlatarak kapatmaya çalışanlar var. İşte onlar da ömür törpüsü dediklerimizden. “vıy vıy da vıy vıy ömrümüzü yiyenler var, valla.
Bu durum bir dinlerken bi de okurken var. Son satırdan yukarıya doğru analiz yapanlara ne demeli bilmem demiyorum, biliyorum ve diyorum. Ön yargılardan kurtulmak imkansız, elalem ne der Anayasa Mahkemesi kararından ilerde, aslında bu örnek olmadı ya neyse olurmuş gibi yazdım, anlayan %10 anladı.
Yabancı dizilere bakıyorum, bir sezondan bir sezona bir sürü şey olmuş ama tek tek anlatılmıyor, izlerken anlıyorsun, hayal edebiliyorsun, düşünüyorsun, muhakeme ediyorsun … felan fistan. Biz de oyuncu elini kapı tokmağına atıp, sırtını dönmüş olsa , yeni bölüm aynen ordan başlıyor. 3.5 saat yılda 30-40 bölüm başka türlü açıklanamaz, seyirci ya anlamazsa korkusu var, haklılar da seyircinin anladığı gişe yapan filmlere bakıyorsun, adam haklı.
Valla okumuş üflemişler de dahil kafa ( Kafa ayrıntı derdinde, hesap kitap peşinde ) dolu olduğu için herkes her şeyi kendine yontuyor, “empati” sözlük sayfalarında yaşıyor, haksızlık etmeyim yok mu, var, ama sonunda bir “ama” var.
Sitemler olmasa nasıl yaşardık, kendi kendimizi övmesek değerimiz anlaşılmaz mı, iyilik yapıp denize atanlar gerçekten yaşamışlar mı, kendimizi parlatıp gruplara sununca aldığımız övgüler, hayati değerler mi, Konudan konuya atlamak çok bilmenin mi hiç bir şey bilmemenin mi işareti, unutmak mı unutulmamak mı derdimiz, lider olmak insana kendini çoban gibi mi hissettiriyor, seçmek istiyoruz da seçilmeyince neden bozuluyoruz, herkes herkesi salak yerine koyduğu için mi çok konuşup çok anlatıyoruz, “herkes bildiğini okur” diyen atalar gerçekten yaşamış da bu analiz de okumanın yazmanın olmadığı zamanlardan beri beri mi gelmiş… daha bir sürü deli soru, ruh halim akşamdan kalma, uykumu da alamadım, hatta tekrar gidip yatıcam, şuradan alınamayacak bir mesaj yaptım, hiç üstüne vazife olmayanlar alsın, lüüütfeeeeen !!!! kiii kalkınca yeni polemiklere hazır olayım, anlatamadım di mi ?
Hadi günaydın, gerisini boş verin, boş şeyler zaten …

13 Mart

Akşamdan post gibi serilince sabah içini doldurup kalktım. Çok şükür ki uyku ile henüz bir problemim yok. Arada bozulsa da toptan düzelme imkanı var ,Yurtta dünya da yine aynı şeyler oluyor diye düşünüyorum, bizzat bilgili değilim, hafta sonu haber almıyorum, hatta telefona sınırlı bakıp, burayı da yazıp kalkıyorum. Arada tabletten bir iki el oyun atıyorum, gerisi fani dünya işleri. Çoluk çocuk, yeme içme, gitme gelme, başka dünyaları okuma, seyretme … böyle böyle yaşayıp gidiyoruz. Araya giren germe ve gerilmeler ise zihin tazelemesi :))) Malum haksızlığa uğrama, intikam planları yapma, kendini ispat edecek senaryolar hazırlama zihinsel faaliyetleri canlı tutuyor.Çok şükür bir Kara Melek değilim ama sözümü de esirgemem. Aslında yaşlandım, insan ilişkileri beni bunaltıyor, sözümü esirgediğim zamanlar da oluyor, valla. Her şeyi herkese söylemiyorum. Anlattığında yanlış anlaşılan, hatta hiç anlaşılmayan durumlar düşman sahibi olmaya sebep oluyor.Yüzleşmelere gerek duymuyorum,kendimle yüzleşip, içsel cinayetler işleyip, ölüyü kalbimin haricinde bir yere gömüyorum. Canlı halini hayalet sayıyorum, saygıda kusur etmeden, korkudan titremeden idare ediyorum.
Soğuk bir sabah, bi şi soğukları gelmiş. Bugün sınav günü, yeğenim, arkadaşım ve arkadaşların çocukları sınav heyecanı çekiyor, cümlesine başarılar diliyorum, gerekli okuma ve üflemeleri yaptım :)))
Kahvaltıya vişneli krep yapma planım var. Bu tatlı bölümüne, tuzlu içinde bi değişik omlet yapasım var, bunun için buzdolabının ve erzak dolabının kapağını biraz uzunca açık tutmam gerek. Ev halkının bir kısmının dışarı da palanları var, benim planlarım ev içi en fazla saç boyası almak için çıkabiliriim,  Onun haricinde dizi, film, sınırlı yeme içme, Geyikli battaniye ile bütünleşme, hane halkı ile muhabbet … sıradan ama sırası olmayan, ruha sınırsız mutluluk katan işler ve güçler yapasım var, yaparım hazar,
Cümleten günaydın, iyi bi pazar günü olsun ki pazartesi kazansın, nasıl olacaksa, bazen bazı sözler ve cümleler hiç bir anlama gelmezmiş gibi durur da az ucunu bil kaldırırsanız içinden çıkanlara şaşar kalırsınız,

14 Mart

“aşkım” diye başlayan ortalığa düşmüş hitapları sevmiyorum, çünkü herkesin başına yapışan aşkım sahte geliyor bana, aşkın özelliği genelliğe dönmüş oluyor felan, zaman bazı şeylerde tahribat yapıyor, o zaman da eski zamanlar yenilenemiyor, uyum sağlayamıyor da denebilir. Kızım baş ucuma not yazmış “Minik ipek böceğim !” diye başlıyor. Baş ucu lambama yapıştırmış, insan gözünü açar açmaz, böyle bi hitap karşısında gerisi teferruat hissine kapılıyor. Kim bilir kaç kişi dün eve dönebilseydi “Ben geldim, aşkım !” diyecekti.
İkinci Kat Perşembe pazarının derinliklerinde bir tiyatro mekanı, bir avuç seyirciye şahane oyuncular, şahane oyunlar oynuyor. Hafta sonunda “Kabileler” oyununu izledim.Nevi şahsına münhasır bir aile kesiti. Kalabalık bir grup idik. İçlerinde “sağlam genç” diye tabir ettiğimiz biri var idi, Diyarbakır -Sur’lu, biraz sohbet ettik, öyle hüzünlü konuşuyordu ki, 2004 de Antakya’dan başlayıp Mardin’e kadar uzanan bir GAP turu yapmış idim. Çok da bilgili bir rehberimiz vardı. Her şehirde bir gece yattık. Diyarbakır’da da Sur’da bir otelde kaldık. Ne kötü insanın bir kez gördüğü yerleri, hatta doğduğu yerleri tekrar görememesi, gördüğünde tanıyabilememesi.
Çok sevmek için tam bir tarif veremem, sonsuz güven duygusuna inanmam. “Beşer şaşar !” doğru bir tanımlamadır. Şaşdığını kabul edenlerden, şaşanı görenlerdenim. Bazen taparcasına sevenlere, sevdiklerine sonsuz güvenenlere, onlara kul köle olup da bunu dille inkar edenlere, tapındıklarını kabul etmeden, onu yüceltenlere, kusur aramayıp, zaten bulmamaya yeminli olanlara … imreniyorum. Ne güzeldir şeydir kim bilir, her şeyi doğru bilen biri olduğuna inanmak, yaptığı her şeyi kendi lehine sanmak, öleni yiteni bir sözle anmak, sürüden ayrılmadan yola devam edebilmek. Şuçlunun da suçsuzun da hep aynı kişi olduğuna inanmak, analizden kaçınmak, anlamadan anlatmaya kalkmak … ne diyim, “bize de nasip olur inşallah” demem ama.
İnsan yaralarına insan basılacağı, yağmurlu, karanlık, kasvetli, ağzı olanın konuşacağı, bir kaç hafta sonra unutulacak, yasaklara,yavaşlatılmalara müsait bir gün. Tapınanlar tapınmayanları suçlayacak, aramıza biraz daha kin nefret sokulacak, parça pincik olmamıza bir adım daha yaklaşılacak, umurunda olanların içi dışı bir olacak, olmayanlar maske takacak “gibi” yapacak, dünya zaten dönmekte, devam edecek, ölen ölecek, ateş düştüğü yeri yakacak, yananlarla yanmayanlar birbirini anlayacak ama yanlış bakış açılarından, olan “Barış ” a olacak, herkes çok isteyecek ama “Barış” çok zor olacak, çünkü çalışmaların içindeki sevgiyi saygıyı kaybettik, hırslarımıza yenik düştük, cennetlik ve cehennemlik olanlar bu dünya da belli olduğu sürece, onlar birbirlerini etiketledikleri sürece,herkes kendince haklı iken, ara bulanlar, ara bozanlar iken, koltuk, mevki, para önde giderken, bu dünya böyle gelir ve gider, biz de nasıl gideriz bilmem artık.

15 Mart

“Bu yazıyı dün ölmediğiniz için okuyorsunuz !” Bir arkadaşın paylaşımında gördüm, duvar yazısı. Dün ölmediğimiz için yazıyoruz, okuyoruz, yeni bir sabaha da uyandık. Ölmemiş olmayı nasıl değerlendireceğimiz, nelere bağlayacağımız tamamen kişişel görüşlerimiz mi acaba ? Değil, hepimizin bağlı olduğu değerler, hissettiğimiz baskılar ile bilerek bilmeyerek işleme koyduğumuz dayatmalarımız var. Bunların ışıklarına ışık katacak kadar zengin ruh hallerine sahip olmayanlar ile sahip olup da bunu kötüye kullananlar arasında iyi insan olmaya çalışanlar var. Biz hangi yerdeyiz, biliyor muyuz ? tahmin ediyoruz ama, “kendimizce iyi yerde, kendimize göre iyi olan şeyler üretiyoruz.” diyorsak ve başarılı hissediyorsak, hatta emin isek, dünyayı iki üç kişilik sanıyoruz demektir. Dünya çoooook kalabalık, hatta öl, öl bitmeyecek kadar kalabalık. İyinin en genel tanımı, herkese faydalı olmak ki bu da mümkün olmuyor, birazına faydalı olmak mümkün ama, bu da geniş bir bakış açısı gerektiriyor, açıdan bahsetmek için de bakmayı bilmek gerek, bir başkası bizim kafamızı sağa sola çevirip, hedef belirlerse olmuyor.
Aklımda “otobüse bindim, geliyorum” mesajı var. Anlatamayacak kadar sarsıldım. Aşağı yukarı bir suçlu bulundu, zaten tahminler vardı, zaten öldü, konu kapan dı mı ? Bir insan neden suçlu olur, ne onu topluca ölüme gidecek kadar ne delirtebilir, nasıl bu hale gelmiştir, güvenlik zafiyeti ve ihmaller nelerdir, herkes üstüne düşeni yapmış mıdır, pazar pazar evde oturmak varken sokağa çıkan gençlerin suç payı nedir, kader mi böyle istemiştir, kader yazılmıştır ama kaderde ufak tefek oynamalar yapma hakkı kula verilmiş mi dir, misal kula kulluk etme ile kulun kul elinde can vermesi önlenebilir mi, ömür bitmiştir ama ömrü bitirmek kulun elinde midir, öyleyse intihar edenler neden cehennemliktir … daha bir sürü deli soru var, sorun ise insanın hislerinde, tutkularında, ihtiraslarında var, yanlış yerlere tutunanlar, ezip geçerken, yandaşlar sevinirken,sevinemeyenlerin kendi suçu mu ? İnsan bir yokluğu bir varlıkla kapatıyor, gücü neye yeterse ordan vuruyor, satın alınan sevgiler, doymak bilmeyen arzular, istekler, kalabalıklarda yıldız olup parlama çalışmaları, liderlik hevesini heves olmaktan çıkarmalar, tüm insanlar için tek tip istemeler, kainat karşımda el pençe dursun dilemeler, kendi gemisine kaptan iken filoda diretmeler … bunlar heeeeep eksiklere yama, yama insan canı ise, “amaca giden her yol mubahtır” fetvası ile aklanıyor parola.
Böyle bir sabah işte, bir minik ipek böceği olduğuma inanasım var, bu havalı ismin aslında bildiğimiz tırtıl anlamında, üç-dört günlük bir ömrü olduğunu bilerek ama. Koza ören tırtılların sonunda koza içinde minicik kaldığını, kurtçuk haline geldiğini,böyle kalsa 2-3 hafta içinde kozayı delerek çıkıp kelebek olacağını ama üreticinin buna izin vermediğini, kozaları sıcak sulara batırarak, buhara tutarak kurtçuğu öldürdüğünü biliyor musunuz, niye insanlar ipeklilerle gezinsin diye, aman aman sakın bana “zaten müslümana ipek ile altın haram !” demeyin, şimdilerde her dinden kan içiyor insanlar …

16 Mart

Soğuk, kasvetli bir gün. Güneş doğalı bir saati geçti, insanlar yollarda ; ama yorgun, ama endişeli, eve döneceklerinden şüpheli. Tüm ülkeye kasvet çökmüş gibi, mutlu yanları kaldı mı şehirlerin, ya şehit cenazesi var, ya katliam noktaları, ya da kimin kime neden karşı olduğunu tam bilemediği savaşı var. Olan biteni ne kadar görüp, ne kadar anlıyoruz, kim haklı biliyor muyuz ? Teröristlere kızgın, ölenlere üzgün, kalanlara da sabır diliyoruz. “Gerçi tüm dünyada oluyor böyle şeyler, terörle yaşamaya alışmak lazım !” dedi bir bilen, bu çok bilen neden Başkanlık için kısmet, Anayasa için hayırlısı demiyor o zaman. Ahmet Altan açık seçik ve net yazmış, hem de herkesin anlayacağı şekilde, kaç kişi okur ya da okumuştur, kaç küfür yemiştir, kutsal adama dokundurduğu için. Tamamen gözü kapalı insanlar var kiiii işte onlar için ne desem tam bilemiyorum, demedim ama içimden geçti,Allah biliyor. Çok şükür inancım tam, eminim, ama inananlardan şüpheliyim.
Bir günlük film gününden sonra kanallar normale döndü, zaten anormal bir durum da yok diye düşünenler halkı oyalamaya devam ediyorlar. Nevruz Kızımıza bilmem kaçıncı talibi geldi ve eli boş döndü. Kızımız iki kez evlenmiş ama cinsel açıdan evlenmemiş gibi, standartları yüksek, çok inançlı talipleri ile tokalaşmıyor, kul hakkı olmasın diye hediye kabul etmiyor, kendini prenses kategorisinde değerlendiyor, ama bir türlü prens gelmiyor, Taliplerini bir görseniz kiiii , o da görmüyor zaten, çoğunu sesinden analiz ediyor, paravanı açtırmadan kavga dövüş gönderiyor. Yanıma yakışan diye ısrarcı, yanına yakıştığını sananlar ise standarttın eksisinin eksisi.
Buradan toplumu analiz eder isek ; Birbirimizi anlamıyoruz, dinlemiyoruz, ilk bakış önemli, para çok önemli, bi fakir bi zengin masalları gerçek sanılmaya devam ediyor, herkes bi macera yaşamak istiyor, ama maceranın şartları var, öz güven de bir yere kadar, yapımcılar istedikleri gibi yapıp, halkın coşmasını sağlıyor, kızın karşına dikiyorlar ters yöne giden treni, salıyorlar locayı üstüne, evde ekran başında Esra Erol saati yapan amcalar, teyzeler, konu komşu basıyor kalayı, birbirlerine düşüyorlar elin oğlu kızı için, ne için “laf olsun, torba dolsun !” diye, torba dolunca taşıyor, esas torbaya girmesi gerekenlere yer kalmıyor, böylece günler dizi dizi geçiyor, biz de kendimizden geçiyoruz, nelerden geçtiğimizi bilmiyoruz.
“Ne oluruz, nasıl oluruz, valla bilmem ” diyemem, tahminlerim var, çok şükür, soru sorup cevap alamadığımın farkındayım, muhakeme ediyorum, Allahtan başkasına kulluk etmiyorum, vicdan ve merhamet duygularım yaşar halde, “hak değirmende olur !” demiyoruz, haklıyı haksızı da ayırmaya gayret ediyorum.Mükemmel miyim, değilim elbet ama “Kamil İnsan” olmaya niyetim var, olursam olurum, olmadı yolunda ölürüm. Toplu kıyımda mı giderim, ecelim eve mi gelir onu da bilmiyorum.
Yazıyı bir yere bağlamadan bitiriyorum, sona bir “Altın vuruş” cümlesi yazaydım, iyi idi, şöyle masaya yumruk indirmiş gibi, beyinlere insek olur du ama olmadı, Zaten beyinlerde yer kalmadı, yas nedeni ile kapalı, gidenler gitti ama, yaktı, yıktı gitti, “olur böyle şeyler” diyenlerle “Gezici bunlar” diyenler hariç, onlar hala aynı yerde, gözleri ceplerinde,yüzlerinin derisine bir kat daha astar çekiyorlar.

17 Mart

Trenleri, tren yollarını, istasyon binalarını, gar lokantalarını içime dokuna dokuna severim. Bunların hep bir hikayesi vardır, ben de kıyısından köşesinden o hikayede bir yer bulmuşum gibi severim. Yalnızlığın gelmişi geçmişini anlatır sarı binalar, mezarlıktan geçerken şarkı söyler gibi ıssızlardan hızla, sesli geçen trenler. İçime hüzün taşır tren yolcusu, onda hep bi yokluk, hep bi eziklik, hep bi söylenmemişlik hissederim. Epey bir tren yolcuğu yapmışlığım var, çok okurum, çok film seyrederim, ondan böyleyim, dersem savunma yapmış olur muyum, olurum.
Dün akşam artık treni ve istasyonu olmayan bir Gar Lokantasında “Ey cemaaat Kudüs’ü nasıl bilirsiniz !” konulu Bizans Okumaları katıldım. iyi de yaptım. Cümleten Kudüs’ü kutsal biliriz. Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar ayrı ayrı önem taşır, bu önemler savaş sebebidir. Kral Davut ya da Davut Peygamber’e yer tespiti, ilk muhteşem tapınağı yapmak da Oğlu Süleyman Peygamber’e nasip olmuş, Musa’nın sandıktaki On Emir’i ni burada muhafaza etmişler, tapınak sedir ağacından, hiç maden kullanılmadan yapılmış, mücevher süslü. İlk ihtişamlı tapınağı Babil’liler yıkmış, Yahudiler Babil’e sürgüne yollanmış. Persler Babillileri yenmiş, Yahıdiler eve gelmiş,Tapınak bi daha yapılmış, Bunu da Roma İmparator’u Titus yok etmiş.Yahudiler bunun yasını tutmuşlar. Sonra Yahudi Kral Herod tekrar inşaa etmiş, ilkinden daha güzelini hatta. Konu böylece uzar giderken, tarihde dinler savaşı başlamış, kutsallar birbirine karışmış, Hz.Muhammet Miraç yaşatılmış, Hz.İsa Çarmıha gerilmiş, Halife Ömer Mescidi Aksa İle Kubbetüs Sahra’yı yaptırmış. O altın kubbe cami değil, Mirac’a yükselirken ayağın son olarak değdiği yer. Sonra haçlı seferleri, Tapınak Şövalyeleri, Gelsin Selahattin Eyubi, biraz daha savaş, Tekrar Müslümanlara geçen tapınak tepesi, İsrail hamlesi, Üçüncü tapınak Herod’un ki mi, yoksa yapılmadı mı, Bu konu bir inanca göre Mehdi ile bağlantılı, Ağlama Duvarı, Mason rüyası, Matrix filminden konuya göndermeler, misal geminin adı, tapınağın bankaya dönmesi, “tuzu kuru ile senin paran burda geçmez” e sallayarak tarihsel bir bakış, aynı ata iki kişi binen fakir şövalyeler, Mirac’a çooook farklı bir bakış, günah keçisi, süt mü şarap mı, Ölü Deniz Parşömenleri, 600.000 çift böbrek iddiası, pagan adetleri, Kralın atadığı dine yön veren, “toplanalım ” diye israr eden din görevlileri, “tapınak bizim ruhumuzdur” diyen Hristiyan görüşü, yedi kollu şamdan, Hamam ve Sinagog olgusu, muhtelif bayramlar, güneş ve ay takvimleri, tarihte ilk çek senet cirosu, doların üstündeki işaretler ne der, İsa’nın tapınak hakkındaki görüşleri … aklımda kalanlar bunlar ki daha fazlası masaya yattı kalktı, katılımcılara da maşallah bilmedikleri yok, konuya Verdi’s Nabucco’su bile sesli dahil oldu. Daldan dala küsmeden, birbirinin gırtlağına sarılmadan tartışabilmek , geçeni anı ile harmanlayıp bilgi hazinesine katmak, gelecek olanı merakla beklemek güzel valla, Bizans Okumaları okuyup, okumayıp Katılanlarına veeeeeeeee Ahmet Faik Ozbilge‘ye teşekkürler, bilgi dağarcığımıza katkılarından dolayı.
Ben de terör şehrin içine tükürdüğü için, bomboş yollarda, bomboş metrobüslerle tıngır, mıngır evime geldim, kapıdan içeri girerken “çok şükür, yolda izde ölmedim !” dedim, dedim valla.

18 Mart

İki akşamdır etkinlik için dışarıdayım, önceden planlanmış olduğu için, arkadaşlar prensip sahibi olduğu için, korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimiz için, istediğimiz için, gidesimiz geldiği için, etkinlikler “has etkinlikler” olduğu için”, söz verdiğimiz için … tüm içinleri topladık, dün akşam beş kişiden bir fire ile toplanıp, tiyatro yaptık, “dünyanın kendisi tiyatro, baş rolü oynayanlar hep aynı tipler” dedirten bir oyuna, “Ceza Külliyesi” oyununa.
Dün korku dolu bir gün idi, bir okul ve konsolosluk tatil ilan etti, telefonlarda mesajlar cirit atıyor, insanlar bir yerden bir yere koşa koşa gidiyor, akşamları evde sayım yapılmadan yatılmıyor, paranoya ileri safhada, şehri terk etme imkanı olanlar gittiler bile.
Tam iş ve okul çıkışı dışarı çıkıyorum, iki saat kadar bi yoğunluk var, dönüşler in ve cin eşliğinde top oynanarak oluyor. Şehir hem karanlık, hem ıssız, insanlar insanlara telefonla haber veriyor, “şuradayım, şu kadar yolum kaldı, bir yerde patlamazsam gelicem” aynen böyle, duyuyorum hissediyorum.
Dün yolda “Botabüs” gördüm. Tepesinde botanik bahçesi olan otobüs demekmiş, bildiğimiz hatlı, tek katlı, tavanı dıştan çalı çırpı ekilmiş gibi duran, sözüm ona yeşili savunan bir otobüs. “Kasabın yağı çok olunca …” diye bi özlü söz var ya bu belediyeler de öyle, ipe sapa gelmeyen şeylere para harcıyorlar. Bayrampaşa durağından sonra bir duvar var, aylardır oraya desen çalışıyorlar, bir kuru ağaç gövdesi yapıştırdılar, taş dizmeli İstanbul silueti, dikey bahçe, bir gün önce havuz büyüklüğünde gelincikler de yapıştırmışlardı, insan yutacak kadar büyük, onları dün kaldırmışlar, Bi de yol kenarlarına turuncu, akbilli tuvaletler yapıyorlar, hatta Sefaköy’de olanında “Yüz numara konfor” yazıyor ama ben iki gündür sırtını E-5 e dönüp işeyen adamlar görüyorum, artık protesto mu, ayaklarını mı üşüttüler, yoksa kafayı mı bilmiyorum. İki akşamdır yol kenarında hizmet veren “Hanımbeyler” bile yok,
Oyunun kendisi de güzeldi ama dekor şahane, Barış Dinçel yapmış, iki kişi sahnede ama tek kişi ağırlıklı, her hangi bir isim ve devir belirtilmemiş ama her cümlenin gideceği bir yer var, oturma düzeni sıra şeklinde, girişte minderini alıyorsun, numarana koyup oturuyorsun, bir saati biraz geçiyor, Tansel Öngel şahane bir oyuncu, Yaz’ın öyküsü’n de Yaz’ın babasını oynamıştı, Gözünden yaş geliyor, hatta sümükleri bile akıyor kii akmasa iyi idi, içim kalktı. Seyirci de katılımcı, insanların gözlerine bakarak oynuyor, ikinci sıra olunca öyle yani.
Bu güne dair söylenecek ne var ? havada güneş var, umutlar var, 45 çocukla ilgili yayın yasağı var, Bursa’da iki yemek fabrikasına kayyum atanmış onun haberi ile “Kuzey Suriye” hayırlı olsun haberi var. Geçen akşam bir kanalda öyle bilinmeyen filan da değil, bir prof “hiç komşularla bu kadar iyi ilişkilerimiz olmamıştı” dedi, hem de bir kaç kez, ben de kendime bir kaç kez çimdik attım, Bu dünyada yalan dolan var, yalanları hem söyleyenler, hem de onlara inanlar var, o insanların boynunda öbür insanların vebali var, “Aaaaaah atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın …” diye bi şarkı var, varlar yoklara karşı, iyi olan, hak olan, barışı savunan kazanacak, hadi inşallah !!!!
Haftanın kitabı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı ”

20 Mart

Bugün baharın ilk günü, Facebook bi hoşluk yapmış, hem haber etmiş, hem de resimlemiş. “Biz zaten biliyoduk ki !” diye kutlamanın içine edenler olmuştur, hayatta tüm güzel şeylerin bi içine eden olur zaten, kıskançlık, haset, fesat için bir kez kalbinde yer açanlar, o yerden onları atamazlar, töbe tutamaz bunlar.
Zihnimin bi yarısından kapan kapana bildiğin kadar, karart içini dışını, zaten hava da karanlık, içine öfke doldur, sonra onu sağa sola sıçratarak kus, insanlara küs, nefret et, onları sorumlu tut, “halamın bıyığı olsa amcam olurdu !” mantığına sıkı sıkı sarıl, sakız gibi uzat konuyu, ellerin boş kalsın, ama dolu san … sonra bunlardan yorgun düş, bir şey yaptım zannet. Yine de inanma, daldaki üzümden pekmez yapmaya gayret et !
Bir yarım da ; Bugün baharın ilk günü, önümüz yeşile açık, kuşlar gelecek, güneş sahanda yumurta gibi tepede, ısınacağız, içimiz dışımız renkli ve sıcak, umutlarımızın üstünde bahar etkisi olacak, kuru ağaçlardan ders alacağız, “Bugün gündüz ve gece eşit uzunlukta ” diye bilgi verirken eklesem ; 12 hayvanlı Türk Takvimi, ve Celali takvimine göre yılbaşı, güneş kuzu burcuna girdi. genelde bu günü Bahar bayramı diye biliriz ama biz Bahar Katliamı beklentisi içindeyiz. Azerbaycan’da paskalya gibi kutlanırmış bu bayram, boyalı yumurta, tavşan felan.
Valla isteyen ideolojik amaçlı halay çeksin, isteyen halay çekenleri dövsün, bana göre bahar bahardır, bahar bayram gerektirir, yeni bir gün, tabiatta yeniden başlamalar, ölmüşlerden dirilmeler, iyi bi şidir bahar, iyi anlaşılsın isterim. Memleketin batı yanlarında insanlar evden çıkamazken, doğu yanlarında da evlerine giremezken, nasıl bayram olur, bilemiyorum, “içimizde hissedelim !” de geyiğin alası, içimiz dışımıza döndü, kan, göz yaşı, bağırıp çağırmalı demeçler, paranoyak bir toplum temeli atmaya çalışanlar sağ oluyorlar ki.
Bu pazar gününde avucunda sıkı sıkı tuttuğu bozuk paralar ile ekmek ve gazete için bakkala koşarak giden çocuk olsam, yolda düşsem, dizlerim soyulsa, paranın birazı kaybolsa, Bakkal ile komşu amca ya da teyze halime gülse, para için tamam deseler, ekmeği, gazeteyi verseler, başımı okşasalar, sevseler, eve gelsem, hazır sofrada çay kokusu, tereyağlı yumurta kokusu, kızarmış patates,hatta hava ılık bir bahar havası, masa da asmanın altında olsa, taşlar yeni yıkanmış, çukurlarında minik su birikintileri, kapı ağzında topuktan erimeye başlamış, altından renkler çıkan tokyolar, masanın bir yanı sedir, bir yanı tahta iskemleler, bir de bitkiler kokuyor olsa, çiçek kokusu gelse sofraya,anam babam, kardeşlerim, melamin tabakları dizmiş annem, “elinizi yüzünüzü yıkadınız mı?” sorusu elzem. Bir keyif çayı arasında gözü çarpar ise dizimdeki “uflar”, beklerim ki öper de geçer annem.
Geldi geçti böyle günler ömrümüzün kitabındaki sayfalardan, geçmiş sayfalara göz attık ama yenileri yazılıyor artık. Masa salonda tv karşısında,asma ağaçlarının resimleri kaldı, şehir bodur bitkilere mahkum, ekmek buz dolabında, gazete internette, parmak arası Ceyolar var şimdi, Kızartma ve tereyağ zararlı, çay poşette, annem babam yok, kardeşlerim ayrı evlerde, hatta çocuklarım, eşim bile tüm aile ayrı yerlerde bu sabah. “Herkes yerinde sağ olsun, yerinde mutlu olsun !” Kalplerdeki yerleri gösteren 4.5 G li telefonlar sağ olsun, Bu gidişle daha neler olur, bi tahminim var ama haksız çıkmayı dilerim, bahar gerçekten bahar olsun, inşallah, Yine de bi çay koyayım, dökme olanından, diyet kahvaltıda az esneyebilir, yarın telafi ederim, bu da tereyağlı yumurta demek olabilir, aaay hadi inşallah,Kız bi kalksın da bakalım.

21 Mart

Kendimi “bir ilkbahar sabahı güneşle uyanmışım ” sayıyorum, takviyenlenmiş, tazelenmiş umutlarımla el ele bu dünyanın daha iyi bir dünya olma şansı nedir, bakıcaz.
Tansiyon düşüklüğü genetik, doktorlar hastalık olarak kabul etmiyorlar, düştüğü zaman biz de düşüyoruz. Dün gözümü ara ara açarak, ucundan azcık gördüğüm, bir türlü tamamına ermeyen rüyalar eşliğinde uzun uzuuuuun yattım. Gözümü açtıkça yeme içme, ufak tefek işlere baktım, kitap okudum, dizi baktım. Bu arada Downton Abbey bitti. 6 sezon seyrettim, yenisi var mı bilmiyorum, varsa da eylüle. “Tut” seyrediyorum, biyografi türünde Firavun Tutankamon, şimdilik üç bölüm gözüküyor, ikisini izledim. Bu arada Youtube’da çok güzel belgesel videolar var. Hatta her konuda var. Ara ara da oralara bakıyorum. Barış Bıçakçı bitti. Kitap bardağa dolan su gibi yazılmış, nefes alır gibi okunuyor. Derin dostluklar dile gelmiş, bu derece değil ama ona yakın derecelerde dostlarım var, aslında “lar” eki ikiden fazla, beşten az anlamında. O dereceleri herkesle yakalamak mümkün değil, gerekli de değil. Uzun yıllar istiyor, 35 yılın üstünde arkadaşlarım var, çoğu dostluk derecesine çok yakın, kırılıp küsemiyorsun, varsa bir yamuk durum, “yapabilseydi yapardı, yada elinde olmayan şartlar var ortada …” diye bir içten savunma ortaya konuyor. Bazen öyle şartlara yenik düşüyoruz ama yalama olacak kadar her şarta değil.
Akşama doğru kendimi sokağa attım, bi market yapayım, temiz hava alayım, ayaklarım açılsın diye, akşam inerken çamlıktan geçerken bir kızın karşısında diz çökmüş özür dileyen genç adamı gördüm. Kız işi bitirmiş gibi idi, öbürü “aşkım, aşkım” diye savunmada. İlişkiler bu dereceye gelmemeli, özür dilemek yerine göre iyi bir şey,özellikle de başkaları menfaatine ortak bir çalışma var ise hatalı olan kesin hatasını kabul ve telafi etmeli, ama iki kişilik ilişkilerde salya sümük durumlarını onaylamıyorum. Varsa bir hata vardır, Yalvarmak derecesini düşürmez, peşine bir af gelse bile, tekrarı olasıdır, unutulması zordur. İnsanlar birbirini tanımaya çalışmalı, kendilerini olduğu gibi kabul ettirmeye çalışanları da kabul için kendinden geçenleri de onaylamıyorum. Bir orta yol vardır, aranır ise bulunur, şiddete meyil etme, masaya yumruk indirme, iyi niyeti devamlı suistimal etme, yapıp yapıp özür dileme, “af” için kendini şanslı hissetme çözüm değil. Gerçek sevginin ve dostluğun olduğu yerlere yalan girmez, her şey söze dökülmez, yüzleşme için zaman kollanmaz, kin ve nefret içeride yuvalanmaz. Bu bir elektrik alma işidir, bu elektrik de arada voltaj düşer ama ışık hiç kesilmez.
İnsan ilişkileri yorucu, ben çoğu zaman alıp başını gidenlerdenim, halden anlarım, iyi hale geçemeyecek ilişkileri rafa dizer, uzaktan bakarım, hatta rafta unuttuğum bile olur. Herkesle her şeyi paylaşmak mümkün değil, gerek de yok, bizim yaşlar az insan, kaliteli insan yaşları, Allah gençlere kolaylık versin, hatta akıllı telefon aklı versin.
Memleket gündemi belli, demeçler çadırdan öteye gidemedi, ölen ölüyor, kalanlar da korkunun esiri, insanları korumak yerine onları eve tıkmak daha kolay. Allahım bana da “memleket çok iyi durumda, bizi kıskananlar komplo kuruyor” kafasından ver ! demek istesem de diyemem ama “kafam yerinde alaturka oldum, oynamadan duramammm !!!!” desem, Fatih Erkoç söylese de oynasam iyi olur, kafayı oynatmadan, bedenen ama.
Haftanın kitabı ; Hakan Günday / Piç, ilk defa okuyorum, elimdeki kitap 31.baskı, son kitabı “Daha” Fransa’dan ödüllü, Güzel.
Haftanın etkinlikleri ilçe sınırları içinde, kıza Etüt Merkezi bakıyorum. Seneye ÖSS sınavımız var. Dershanelerin içine tükürdüler, gerçi diğer iki çocukta da ben iyi hazırlıyor diye cemaat dershanelerine meyil etmemiş idim, çalışan çocuk çalıştırılma istemez, yönlendirme yeter, derken ; ne çözsün, ne okusun demek istedim, şimdilerde eğitim seviyesi yerlerde iken az ışık gören öğrenci ipi göğüsleyecek, hedefimiz Devlet Üniversiteleri, hatta İzmir, kazansın, gitsin. Sonunda her şey “kısmet ile hayırlısına” dayanıyor ama tüm çabalar hayata geçtikten sonra.
Cümleten günaydın, İçimiz dışımız bahar olsun, kuşlar konsun yollarımıza, leyleği havada görenlerden, eli ayağı tutanlardan olalım, inşallah.

22 Mart

Kalkınca hava nasıl anlayamıyorum artık. Öğlene doğru değişiyor, Belediyenin termometresi 18 derece gösterirken, kışlık giysilerle dolaşıyoruz, elindeki telefondan havayı koklayanlar, müthiş yanılıyorlar, en azından sabah saatleri için. Bence güneş eskisi kadar ısıtmıyor, onun da enerjisi azalıyor. Her şey tükeniyor, kaynaklar bitiyor, her şey değişiyor, ama gelişemeden, her şey bizi şaşırtıyor ya da bazılarımız “gibi” yapıyor, bir bakarsın her şey çok hızlı, bir bakarsın her şey tekrarda.
Bu “şey” de önemli kelime, tek başına hiç bir anlama gelmeyen cümle içinde çooook mühim manalar taşıyan “şey” her zaman hayatımızın cümleler içinde en açıklayıcı kelimesi olmuştur, seviyoruz, “şey” i ona anlamlar yüklemekten bıkmadık, usanmadık. “şey” den anlayan insanlar “şey”i her zaman doğru anlamasalar bile, varlıkları yeter !
Varlığı yeten şeylere tutunarak, her sabah sırandan hissi veren ama içinde her türlü duyguyu barındıran hayata “günaydın !!!” dedik, tepemde dolaşan helikopter beni biraz korkutsa da baktım sosyal medyada bi şi yok görünüyor, bazı şeyler olsa da görünmüyor, bilmemek mutluluğun en kolay tarifi, çünkü bildiğine inanıyorsun, bildiğin bildiğin gibi kaldıkça, ruhunda fırtına esmesine gerek yok. Olsam ki ; Bir ağaç altında, gölge ile güneş oyunları arasında, onlara ıslık çalan rüzgar ile, solo yapan kuşlar, az da su sesi, eeee bu manzaraya kitap da gerekli, aslında yakışanı akıllı telefon, tek tuşla dünya dönüyor, bir minik ekrana sığıyor “heeeer şeeeeey !!!” Güzel ama, di mi ? gelişen dünyanın, bitmeyen çelişkileri, hayatımızı “şey” ederken, biz hangi “şey” lerin peşindeyiz acep, “şey” lerin “şey” olacağı bir gün olsun, cümleten kolay gelsin, ben biraz şeker çiğneyip, hayvan kurtarıcam, sonra ev “şey”leri, sonra da etüt merkezi görüşmeleri, beni bekleyen “şey”lere hazırım, olmasam ne olacak, cümleten sürprizlere açık olduk, bizi bekleyenler iyi “şey”ler olsun, Aminn !!!

23 Mart

Yataktan kalkarken aklımdan “Bugün annemi arayım” diye geçirdim, Gerçekle yüzleşmem saniye içinde oldu Yıllarca her sabah telefon konuşması yaptık, saate bakarak uyanmasını beklerdim. Eğer bugün telefon edebilseydim bana ilk açınca “Allah sesini şen etsin” derdi arkasından da “ortalık elden gidiyor, ha bu ne kepazelik !” diye haber bülteni olarak devam ederdi. Bazı şeyler için çok geç, bazı şeyler için ise yapacak bir şey yok. Gençlik yaşayarak, yaşlılık da anlayarak geçiyor. Yaşlılık derken orta yaşları şeyeddim.
Kitabımı bitirdim. Hakan Günday çooook şaaaneee bi yazar, okuduğum ortalarda bir eseri ki yıllara göre sık yazmış, son yazdığını da okumak istiyorum. Okur iken ; İlk Nobel Barış Ödülü’nün 1901 de Kızılhaç kurucusu Henry Dunant’a verildiğini, onun sefil bir şekilde öldüğünü, hem iyi, hem kötü, hem güzel, hem çirkin olduğunu, hayatını anlatan bir film bulunduğunu öğrendim. Sonra “Echelon” nedir onu öğrendim, Türkçesi tele kulak olabilir. ABD ile İngiltere Sovyetleri dinlemek için soğuk savaş zamanında bir iletişim ağı kurmuş. Anahtar kelimeler var, bunların geçtiği konuşma ve yazışmalar, koordinat belirlenerek rapor haline geliyor. Sonradan aralarına Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da katılmış, hatta yakın tarihte Avustralya itirafcı olmuş, soğuk savaş bitince ilgi alanı askeriden özel konular ile ekonomik gelişmelere dönmüş. Hala uydular çalışmaya devam ediyormuş, Kıbrıs en faal üslerden biri imiş.
Efsane “Cici Can” gerçekten varmış. Annesi uyuşturucu bağımlısı, kendisi hiper aktif, babası yazar çizermiş, baba izlemiş, çizmiş, anne aşırı dozdan gitmiş, Dennis ise her girdiği okuldan atılmış, Vietnam’da savaşmış, sefalet içinde ölmüş, baba da milyon dolarları götürmüş, oğlu ile hiç iletişim kurmadan.
Dejenerasyonu bozulma, özünü yitirme diye biliriz de aslı “Nesilsizlik”. ” Pain” İngilizcede ağrı, Fransızcada ekmek demek, Yaratık Allen sürrealist ressam ve heykel Henri Gigger’in eseri, hatta Akademi ödülü de var.
Son okuduğum iki kitap, erkek sesinden erkekleri anlatıyor, “Piç” öyle bildiğimiz anlamda değil anası babası belli kahramanların da hayatlarının anası babası yok, tutanacak dal mı desek, tutunmak da istemiyorlar ama. Neyse güzel kitap, tavsiye ederim.
Okurken not alıyorum, ilgimi çeken isim ve olaylara bakıyorum.
“Boş vakitlerinizde ne yaparsınız, ıssız adaya düşşeniz yanınıza alacacağınız üç şey nedir ?” sorularına kitap cevabı verenlere kızıyorum. Bi kere kitap boş vakit işi değildir, zaman ayırmak ister, ortam ister, dikkat ister. Issız adaya düşünce karnın aç, üstün çıplak, karşına ne çıkacak belli değilken yanında kitap olsa ne olacak. Aslında ıssız ada boş vakit cenneti, bir kütüphane ile düşülebilir de temel ihtiyaçlar ne olacak ? Vakti ile bu sorulara ; Boş vakitlerimde kitap okur, müzik dinlerim demişimdir illa ki. Issız adaya da ne demişimdir hatırlamıyorum ama kibrit, çakmak dememişimdir. İşte bunlar yaşamaktan anlamaya gelişme.
Bakalım bugün neler olacak, planlı oldurmaların plansız sonuçları kimlere sürpriz olacak.
Bugün terazi burcunda halkalı ay tutulması var imiş. Bu tutulmalar enerji patlaması anlamına geliyor, her şeylerin patlama hevesinde olduğu şu günlerde çatlak olarak kalacak şeylere razı gelebilirim. Ama yine de emin değilim, fitratımda kesip atmak var da her şeye olmuyor, Aaaay dertlenir gibi oldum, amaaaaan dertlenecek ne var alt tarafı hem yeryüzü hem gökyüzü karışık, onca karışıklıkta içimiz karışmış ne olacak, hem de yalan dünya azimle gerçekten dönerken,
Gündemle ilgili bir şey yazmadım, ilgiliyim, konuyu konunun uzmanı olanlarla, sananlara bıraktım, cümleten günaydın …

25 Mart

Nar taneleri gibiyiz. Bir kabuk içinde saymayı düşünmediğimiz kadar çok tane, görünüşte aynı gibi duran, aslında biçimsel farklar taşıyan, etrafa renk ve koku saçan, çürüyen, bozulan, cap canlı duran nar taneleri. Bir dünyanın içinde bir çok dünya gibiyiz. Biliyoruz ama hissetmeyi erteliyoruz. Bildiklerimizin esareti altında mıyız ? Şahsi fikrimi söylüyorum ; benim için her zaman değil, ben bilinmeyenlere, bilmediklerime, bildiklerimin güncellenmiş haline de ilgiliyim, bilgili olmak istiyorum.
Koleksiyoncu / John Fowles kitabı kızımın elinde gördüm, hemen kaptım, “ben hemen okurum” diye söz verdim ve okudum. Çok beğendim. Daha önce Büyücü’yü okumuştum, dört parmak kadar kalınlığı vardı kiii Fowles “Her insan kendisi için bir giz olmalıdır” diyenlere yazıyor, okumayanlar belki “Fransız Teğmenin Karısı” filmini bilirler, o da onun. Psikolojik bir gerilim, değişik bir konu, ilk kitabı imiş, “bunu yazan ileri de kim bilir neler yazar ” diyenler haklı. Bizim kuşak Pul ya da kelebek koleksiyonu görmeye gidip de colasına hap atılan kızların korkusu ile büyüdü. Yakın çevremde ne avlanma için koleksiyon yapan ne de colasına hap atılan biri olmadı çok şükür, işte bu kitapta bunların hepsi var. Hatta kızın okuması da iyi olmuş, dermişim de manyak ve sapık olanı bir bakışta tanımak mümkün olmuyor, onların binlerce maskesi var. Hatta onlara sahip çıkıp koruyanlar var. Çünkü öğrendik ki bir şeyin suç olabilmesi için 3,5,7 … şeklinde tek rakamlar halinde tekrarlanması gerek, Kurban miktarı artık Allah ne verdi ise.
Bu ay okumak için verimli bir ay oldu, denk gelen kitaplar da adeta “oku beni, çabuk oku” der gibi olunca sayı yükseliyor. Arada Stefan Zweig okuyorum, ince 80-90 sayfalık ruh hali tasvirleri ki aynen içimizi okuyor,Barış Bıçakcı’nın son kitabı Seyrek Yağmur’a başladım. o da ince ama satırları çok dolu bir kitap. Beğendiğim cümlelerin altını çizmiyorum, tekrar okumak istesem, elimle çizmiş gibi bulurum, çizmiyorum çünkü ezber etmek istemem, çünkü yazarın yazdıkları beni sadece tetiklesin aynı şeyi başka şekilde düşündürsün isterim. Okumak satırlar arasında kendinle bağlantı kurmak, yazılmamış olanların da olduğunu anlamaktır, bilmem anlatabildim mi, ben de pek anlamış gibi değilim,
“Çok bilinmeyenli denklemleri bilinir hale getiren insanlar top halinde duran ıslak bir duş havlusunun kurumayacağını neden bilmezler ” derken evdeki çocuklardan bahsediyorum ki en büyük çocuk eşim de konuya dahil, işte burada sihirli anne iş başına geliyor , o topu açıp kurutan, katlayıp, yerine koyan, kirlisini temizi ile değiştirenlere evin annesi diyoruz kiii bunlar ağzı ile kuş tutsalar bile evdeki yemeğin tuzu fazla kaçsa heme eleştiri oklarına tutulur, hatası yüze vurulur. ( dün yaptığım köfteye iki kere tuz atmış olabilirim, sadece keskin bir tad idi, yoğurtla fark edilmiyordu bile, aslında abartan olmadı ama hiiiç bahsedilmeyebilirdi de, kırılmış anne notu) anne sihirli derken; hayat akışını sağlayan farkına varılmamış işleri yapan demek istedim, yoksa sihirli değneğimiz yok ama sihirli dokunuşlarımız illa ki var.
Aile içinde af etmek annelere mahsustur, hatta unutmak da ama vazifelerini değil.
Gözüme çarpan akşamdan kalan havlulara, sağa sola dağılmış olan bardaklara, kıyafetlere gereken ilgi ve alakayı gösterip, yemek ayarlayıp, üstüne bi de Elmalı pay ile bir çeşit börek yapıp (beş çayına yetişir) kalan zamanımı okumaya ayırmak istiyorum, artık ne kalacaksa :))))) Bir hafta sonu daha geldi, maalesef genel olarak sevinecek gelişme ve değişmeler yok, kendi iç dünyamız için elimizden geleni yaparken gözümüz herkesin dünyasında,
İyi haberler olması umuduyla, kötülerin hak ettikleri cezayı bulması umuduyla, körlerin gözlerinin açılması umuduyla, vicdanın menfaatin önüne geçmesi umuduyla, herkes için barış umuduyla, sevgiyle saygıyla … Günaydın

28 Mart

Eski saat, yeni saat, şimdiki zaman derkeeen sabah ettik. Yeni bir güne, yeni bir haftaya eski umutlarımızı cilalayarak başladık, yeni bir şey değil ; Herkes için barış, aramıza sevgi, saygı, çocuklarımıza iyi bir gelecek istiyoruz, kısaca cümleten iyilik, sağlık istiyoruz.
Biraz aksilik var üstümde, geceyi, saate bakmakla ses dinlemekle, yeni uyuduğumda patlayan havai fişeklere sövüp saymakla geçirdim. Benim sövmeler cinsel içerikli değil, kimsenin organlarını, anasını konuya dahil etmiyorum. Sadece görgüsüzler diyorum. Mutlu olduğunu bile dünyaya , dünyaya zarar vererek ilan eden, bunun için para döken, mutluluğun ruhunu göğe yükselttik sanan ahmaklara kızıyorum, sinirleniyorum, “İlan etmek yerine, paylaşmayı deneseniz !!” diyorum. Mutluluk illa ki gözler önüne serilip, tasdik bekleyecek, tutanaklara geçecek, resimle belgelenecek, lafa söze malzeme edilecek … bunun karşılığında da unutulmayacak. Hadi canım !!!, mutluluk unutulursa da unutulmazsa da travma. Yaşayıp, geçmeyi deneyin, öylesi daha güzel valla. Her şeyin biriktirilmesine karşıyım, kitaplar hariç, hele duygu biriktirmek, özen ve itina ile anı saklamak, onlara bağlı kalmak, külliyen ruha zarar, bekleme yapmayalım, yaşayalım, geçelim, yenilere yer açalım,zira hayat geçiyor, zaman ilerliyor, ister içinde kalalım, ister dışında.
Hafta sonu çoooook yoğun geçti, koştur, koştur halleri, kalabalık, gitmeler, gelmeler, pişen yemekler, kurulan sofralar, azcıııık ucundan bozulan diyetler, ama halis kalan niyetler … derken mutlu olduk, her hangi bir belgemiz yok, içimize yazdık, gerekirse konu açar, anarız, aklımızda kalması gerekirse, kalmıştır hazar.
Dün bir ara aynaya baktığımda kiii evde en çok ayna ve saat bulunur, gözlerimin önüne dökülen, parlayan bir perçem ve çizgi haline gelmiş göz kapaklarım ile kendim Hitler’e benzettim,Ruhumu aslaaaa !!! Tam da bu anda kızım bana “pıtırcığım” diye seslenmesin mi, benim gibi her daim iri kıyım bir anne, minik ipek böceği, pıtırcık … gibi hoş kelimelerle anılsın kiii bu kız işi, çok şükür ki bir kızım olmuş, neşe kaynağı, bilgi yumağı valla smile ifade simgesiAaaay artık ders de çalışıyor, “ojemi de sürerim, makyajımı da yaparım, telefona da bakarım, seneye sınavlara da hazırlanırım ben” modeli.
Aaaaah aaaah bakarsan mutluluk her yerde, uçan kuşun kanadına bakmaya gerek yok, anlaması, anlatması emek istiyor, gidip kızı kaldırayım, kahvaltıdan önce tartılayım, evi normale çevirip, anormallik için savaş veren dünyaya ruhen bedenen dahil olayım , hazar ihtiyaç duyulduğum yerler var, kendimi önemli hissederek başlayım bari, cümleten günaydın

29 Mart

Kış ortasında yaz havası yaşadık diye “kazanılmış haklar geri verilmez” diye ısrarla kışın bittiğini var sayıyoruz ama çoook soğuk, insanı sabah akşam tir tir titreten bir hava var. Güneş öğlenleri parlıyor ama soğumuş dünyayı ısıtamıyor, gerçi mart da bitiyor, fakat aldığım duyumlara göre mart ayı da nisan gibi geçecekmiş. Güneşli ama soğuk, bu durumda “güneş dekor oluyor, gücünü temmuz, ağustosa saklıyor” diyebilir miyiz, deriz tabi, kim tutar bizi. Zaten tutamadıklarımızın söyledikleri, anlattıkları yüzünden ne hallere geldik.
İnsanın en büyük isteklerinden biri inanmaktır. İnanmak bir boşluğu doldurur, bir eksiği kapatır, yükü hafifletir, huzur verir. Hatta sorumluluk devir eder ; “Biz ona inanmıştık !” der suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırız. Aslında “yok öyle bi dünya” dense de “var öyle bi dünya” Bu işin kolay yanı, gözü kapalı inanmak, çok güvenmek, her şeyi ondan beklemek, gelenleri olduğu gibi sorgusuz sualsiz kabul etmek, güzel bi şi. Hatta “oooooh miiiis !!!” ama bir kısım insanlar alamıyor bir dal, tadına bakamıyor. Çok mu şüpheciler, çok mu akıllılar, “aklı başında olanlar merak edip, şüphe duyarlar” mı desek, diyelim, diyelim.
Neye, neden inandığımızı bilmek lazım, biz buna iç dünya ile yüzleşme diyoruz da bu pek olamıyor, huzur azıcık yalan ister, yalanın da ikna kabiliyeti çoktur, yılandan korkmaz yalandan koktuğu gibi insanlar ama azıcık renk açarlar, pembe olanı, beyaz olanı var, “mutlu etmek için söyledim” diye savunması var. Dünya üzerinde yalan zinciri var, Devletlerin bile yalancısı var, zaten dünya “Yalan Dünya” bugün var yarın yok. Yok derken, dünya hep var da bizim yok olacağımız bir zaman var, yokluğumuz biraz üzüntü yaratabilir ama dünyanın umuru olmaz, o yalandan ekvator kuşakları sarınıyor, belki de bu kuşaklar arttıkça güneş bizden uzaklaşıyor, mevsimler yolu ile intikam alıyor, doğa olayları ile perişan ediyor.Baktı ki güneş dünyanın yüzü kızarmıyor, o da umudu kesmiş olabilir.
Yazdıklarımın bilimsel bi yanı yok, tamamen hissi, oturduğum yerden yazarken güneşi görüyorum ama açık camdan içeri kutup havası doluyor, üşüyorum, içim, dışım üşüyor, yaz belki dışımızı ısıtacak ama içimizde bir rutubet kalacak, ağladıklarımız içimize aktığından mı bilmem zira üzülmek için o kadar çok sebep var ki, hiç tanımadığımız insanların ölüsüne ağlar olduk, bilmediğimiz insanlar var, evsiz barksız, bomba sesleri altında büyümeye çalışan çocuklar, kayıp edilme noktasında umutlar var, bu durumda içimiz dışımız bir olamıyor, dışımız kaldığı yerden devam, içimizde yağmurlar, rüzgarlar yalanları temizlemeye gayret ediyor. “Bir bitse de unutsak” hepimizin dileği de ateşe odun atanlar, o ateşle ısınanlar var, onların içi dışı bir, nasırlı yürekleri,
Geceden sabaha geldik kuzu kuzu, yeşillere allara, çiçek açmış dallara nice nice baharlara … kuş sütü ile kahvaltı edip, hayata hoooop diye akacağız, “yalandan kim ölmüş” diye sora sora , ölüm sebebine bu yazılmıyor ama yalanın öldürdükleri var, valla.
Cümleten günaydın, notlar arasında; kıza karnıyarık pişir, yürüyüşe git, akşama diyaloglara git, festival biletlerini al, kitabını bitir, çamaşırı bitir var, “Sen tükenme beni bitir” yok ama.

30 Mart

Homo Faber / Max Frisch 1957 yılında yazılmış,Mühendis olan Faber bilime, teknolojiye inanıyor, red ettiği kader olgusunun onu tesadüfler aracılığı ile adım adım nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Yılına göre çooook iyi bir eser ve bugün de değişen bir şey yok. Tam da okuduğum kitapda Tanrı var mı yok mu diye bir bölüm geçmiş idim ki son cümle “Bilimin ulaştığı sonuçlara tanrının gölgesinin düşmesine engel olamıyoruz” her şeyin özeti. Teknoloji bir yabancılaşma getiriyor, makineler, neden sonuç ilişkileri, kendine yetme, ilim, bilim … derken duygular ölüyor, kendimiz ölmeden önce bir boşluğa düşüyoruz, sonunda açıklanamaz bir noktaya geliniyor, bu noktadan çıkış da her zaman mümkün olmuyor. Faber mühendis, önce uçağı çöle düşüyor, 83 saat orada mahsur kalıyor, bir adamla tanışıyor, bu adamın intihar ederek ölen kardeşi hamile iken ayrıldığı sevgilisinin eşi, bu arada yanında manken bir sevgilisi var, sonra eski sevgili ile ilgili iz sürmeler, kızı olduğunu tahmin etmesi, gemide yirmi yaşında bir kız ki gerçek kızı, bilmeden aralarında bir aşk, bu arada Faber 50 yaşında, kızın yılan soktu da öldü derken beyin kanamasından gitmesi, gerçekleri öğrenme, kızın annesi ile sorgu, sual ve kanserle gelen kendi ölümü. Bir Türk filmi gibi dursa da edebi açıdan değil, çok zengin bir dil.mükemmel kişilik analizleri, ama ağır eser, Dün akşam Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy’un edebi diyaloglarında masaya yattı ve aklımızda yenilenmiş soru işaretleri ile kalktı, Her şeyin bir açıklaması var diye sanılıyor ama ille de açıklanamayan yerler kalıyor. İnançlı olmak durumu bir yerde kurtarıyor ama hiç inanmamak kadar, körü körüne inanmakta zarar. Bir orta yol var, o da herkesin kendine özel, kalbin gerçekten huzur bulduğu noktalar, işte oraları doğru noktalar bence. Duygu taşımak önemli, duygusal olmak zaman zaman bir handikap ama gerekli, neyse bu konular benim sevdiğim konular ama yazmakla bitmez, yazmak da çözüm değil değil. Anlatmak için yüz ifadeleri de gerekli, emoji ile olmuyor. Arzu edenlerle çaya çıkabilirim, dermişim.
Bugün okuma günü, saat 12.30 ile 13.00 arası 81 ilde okuyoruz, inşallah. Okumak başka dünyalara açılan kapılar, o kapılar ruhumuzun derinliklerine de açılıyor, bilmek öğrenmek güzel de kaynaklar da güzel olmalı. Dün paylaştığım kitap zinciri ile bugün ilgilenicem.
Akşam yine yollar boş idi, “olasılıkları hesap edenler kaderden kaçıp evlerinde güvende olduklarını sanırken, boş vermişler ile kaderciler yollara dökülmüş idi” dersem kitabın etkisinde kaldığımı açık ederim. Bu arada Bayrampaşa’daki duvar kaderine terk edilmiş gibi, yeni düzenlemeler yapılacak hissini veriyor, karanlıkta öyle sandım, dikey bahçelerin çimleri uzamış, henüz lale görmedim, hatta yol laleleri bile görmedim,
Son olarak Max Frisch İsviçre’li, mimar, Almanca yazıyor, iki dünya savaşı görmüş, 91 de ölmüş, kitapta yazdığı gibi.
“Olduğu kadar, olmadı kader !” , Duyguları yok sayarak, teknik adam sözde olunuyormuş demek, ben biliyordum zaten,
Cümleten günaydın, Kütüphanecilik haftasının ortası, okuyalım, okutalım, ha gayret …

31 Mart

Her sabah bir umut benim için. Her yeni günün “Bugün daha iyi olmak için bir şans ” olduğuna inanıyorum. Dünü bugüne taşımadan, bugünden yarın için tasalanmadan, sadece bugünü, an’ı yaşamak, tadını çıkarmak, tadımı bozanlardan uzak kalmak istiyorum. İstemekle olmuyor ama, çevre faktörü, yalan dolan ağırlıklı, anlamayan, anlatamayan, anlaşılamayan insanlar maalesef mantar gibi. Pıtır pıtır çoğalıyorlar, tabiatın içinde harika dururmuş gibi iken zehir saçıyorlar. Eeee zehirleniyoruz, tabii ki de. Yıllar yıllar üstüne eklendi, dünyayı kurtaramayacağımızı çok iyi anladık, dünya da halinden memnun zaten. Kötüye nasıl kucak açacağını bilmiyor, kötülük altın tepside. İyilik de kıyı köşe direnmekte, “kötüler kazanır, iyiler ölür !!” iç karartıcı bir teşhis ama genelde öyle.
Bazı sabahlar taze ve yeni umutlarım hasar görmesin diye canlı insan göresim gelmiyor. Gerçi cansız olanına da bakmıyorum. Hayaletlerle de ara sıra kabuslarda rastlaşıyoruz desem ; Hayalet öyle çarşaf altında uçan bi şi değil. Hayalet bir türlü barışamadığımız, helalleşemediğimiz, af edemediğimiz, yüzleşemediğimiz insan gölgeleri. Görünmez ama varlığı bilinir, görüşme için fırsat ya artık yoktur, ya da zamanı gelmemiştir, kanımızla canımızla beslenir, ruhumuza ekstra yüktür. Herkesin bir iki hayaleti vardır, bunlarla dost olunur mu kesin bir açıklama yoktur. Sorumluluk duygusunun derecesi de hayalet sayısı ile ilgilidir, yarım bırakılan, ertelenen, ötelenen,görmezden gelinen … heeeeeeer şeyin bir hayaleti vardır. Bunlar ordu haline gelince doktora gidilir, artık duruma göre ilaç mı olur, seans mı olur, bilemem. Doktorun iyi geldiğine inanılır, ilaçların verdiği huzur ile bağımlı, bağımlı yaşanırken bağımsızlık nutukları atılır. Eskiler “kelin merhemi olsa başına sürer” demişler, boşanmış evlilik terapistleri, psikologa giden psikologlar bunlara örnek verilebilir. Bu arada örnekler verilmek içindir, genelde alınmaz, genelde ders de alınmaz. Beynimizdeki süzgeç işine geldiği gibi süzer, birinin işine gelen de özele dönüktür, genele atıf eder makyajı ile boyanır ama etmez.
“Hayırdır ???” diyen olursa cevap veriyorum ; “Yok bi şi, aaay ben iyiyim !!!” Bu çok inandırıcı bir cevaptır, %99.7 inanılır, geri kalan mini yüzde de inanmaz ama, eşelemez erteler, bir zaman sonra hatırlatma yapar, o zaman da geç olur. “Yok bi şi”, çoğu zaman “beni anlamanı çok isterim ama sende o kapasiteyi göremiyorum, boşuna birbirimizi meşgul etmeyelim” anlamında kullanılır, bazen de zaman kazanmaya yarar, kişiye yararlı bi şi değildir ama şartlar öyle gerektirir.
Ömür dediğin de gerekenleri gerektiği yere yapıştırmakla geçer, “hayat parçaları kutuda duran, şekilleri ve renkleri arasında çok az farklar bulunan, binlerce ufak parçalı puzzle dır. Çoğu insan resmi göremez, gören de tamamlayamaz.” Nokta !!!
Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, radyomu açıcam, kendime filitre kahve yapıcam, kızı kaldıracam, yürüyüşe gitmek bana iyi gelecek, terleme yolu ile gözeneklerim açılır, kan beynime doğru gider, sonra da iyi olurum, ” zaten yok bi şi !”
Cümleten günaydın, Yarın “şakka len, şakkaaa !!!” günü.

EKİM SONU GÜNLÜKLERİ


12187740_10153798951218159_5719518275402829569_n

Ekim’i de yolcu ettik, sonbaharı yarıladık, hatta son parçasına geldik, yarısı kış yarısı yaz kasım’ın. Sonbahar renkleri denizde, karada boyanmaya başladı. Arada balkonuma kuru yapraklar uçuyor, ama sonbahar aklımızı uçurmuyor, hatta aklımızı iyicene yerine getiriyor, bir hüzün var bu mevsimde,sanki ölenlerin sayısı artıyor, bi ölüm ürpertisi dolaşıyor yanımızda yöremizde, içler bi buruluyor  ,” kışa hazırlık zaar ” diye avunuyoruz, her sonbahar geliyor ve izi kalıyor, içimize yer ediyor sonbahar. Aaaaah hayatımızda artık daha çok kabullenmek var, yeldeğirmenlerine karşı yaptığımız savaşlardan yorgun düştük. Yine de öyle her şeyleri kabullenmiyoruz ama 🙂

Fotoğraf, gün batımı, Erdal Kocaman’dan. Bir karede bulunabilecekden çok fazlası var. renkler hisler, dans ediyor, mevsim sonbahar …

21 Ekim 2015

“kızı yolcu edicem, pencereden bakıyorum, kafamı bir kaldırdım, deniz manzarası ; Uzaklarda yağmur var, lacivertler koyu griler çırpınıyor, yakınlar ressam elinden çıkmış gibi renkler çoğalmış, fırça darbelerinde kırmızılar, sarılar, yeşiller,ton ton sıcak renkler var, üstünde gemiler, kağıttanmış gibi sallanıp, ama sahici dedirten, sonra gözümü en kıyıya,koy gibi bir yere soluma çeviriyorum, orada durgun dupduru bir deniz, pırıl pırıl, üstünde bembeyaz kuğular, kıyıya doğru yüzüyorlar, yiyecek bulacaklar, yerin i bilip de gelir gibiler, sonra gözlerimi tüm manzarada dolaştırdım, “hiç fark etmemiştim, deniz görüyormuş evim” dedim” ve saatin zili çaldı, önce nerde olduğumu bilemedim, sonra “Rüyasına inanmayan külli kafir, yedi sene süren rüyalar var !!!” diyen büyüklerimi andım, kısa bi yorum yaptım, huzur veren tüm rüyalar içim “Bir dua aldım herhal” derim, kötü rüyalarda da günahta kaldığıma inanırım, Fazla düşünmem üstlerinde, çok düşünmek insanı yoruyor, analiz sentez sonucu çok iyi insan çıkma ihtimalin var, devamlı haksızlığa uğramış gibi hissedebilirsin kendini, neticede iç sesinle konuşuyorsun, olmadı anlatıp tastik istiyorsun, tastik edilene kadar da kendini anlatıp savunuyorsun, sonra, sonra beklentiler yeryüzüne yükselirken, gerçekler yer altında kalıyor.Kin ve nefret derecesi yükseliyor, yalnızlaşıyor insan, bu durumda bedduaya sarılanlar var. Bu benim inançlarıma ters, çok düşünmekte, ah dilemek de. İnanıyorsak, tevekkül edip, elden gelen gayret gösterip beklemek gerek, diğer türde kötülük için Allah’a yol göstermek oluyor, “Beni yakanları yak Tanrıııııım !!!!, onlar yanarken beni de ateşe odun atanlardan eyleeee !!!” Kamil insan için uygun bir yakarış değil, hesap günü, zamanı illa ki var, illa ki hak yerini bulacak ama kötülük için yakarmak, yapılan tüm ibadetleri ateşe atar, derim, hatta ısrarcıyım. hakkım herkese helal, kalp kırıklıklarını ahirete bırakanlardanım.
Panik atak çok yaygın, arada beni de yokluyor, geçen sinemada boğulacak gibi oldum, sonra “dedim ki çıksam gitsem, her seferinde aynı şey olacak, her olduğunda olduğum yere sığamayacağım, bir sürü insan var etrafımda, elim ayağım oynuyor, iyi kötü de nefes alıyorum, hemen kısa surelerden bir hatim yaptım :)))) sonra da feraha çıktım, telkin ile.
Kafayı dağıtmak, hatta zaman zaman tamamen boşaltmak lazım, bir ara puzzle yapardım, zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım, küçük parçaları ararken sonra da “aaa ne güzel hiç bir şey geçmemiş aklımdan, uygun parçalar aranırken. Şimdi de oyun oynuyorum, hayvanları kurtarıyorum, aaaay kutulunca bi seviniyorlar :))) Bu oyunda kimseye ihtiyacım yok, oyun istekleri benden gelmiyor yani, arada bir mola anında, telefonun ekranında, parmak uçlarımda, mutluluk dağıtıyorum, renkli kutular arasına sıkışmış hayvanlara :))))
Bu da benim ferahlama yöntemlerimden biri, gün 24 saat, her şeye zaman var, hayat benim rüya gibi, tüm bölümleri aynı anda izleme imkanı veriyor bazen, yani iyi düşünelim, iyi bulalım, iyiliklerimizi sorgulamayalım, olmadı yaptık bi güzellik, denize atmış sayalım, Balık bilmezse, Halik bilir,
Uzatmışız, cümleten günaydın

22 Ekim 2015

“İstisnasız mevsimsizim, nereye istersen gelirim …” en son dinlediğim şarkı sözlerinden, sabah haberlerini şarkı türkü eşliğinde radyodan alıyorum, akşam uzuuun uzuuuun elektriksiz kalınca haber alamadık, tarafsız kaldık, Gerçi Kanada Başbakanı ile Hırvatistan Cumhurbaşkanı’nı görüp bilince insanın haber malzemelerine küsesi geliyor, hatta görmek, duymak istemiyor, hasetleniyoruz kadın erkek, “neyimiz eksikkk !!!” diye aslında biliyoruz nelerimiz nelerimiz eksik de hep görmezden geldiğimizden bunlar.
Sonbahar eni konu geldi, yağmur, bulutlu hava, yerde kurumuş sararmış, ıslanmış sarı yapraklar, çöpçünün süpürge sesi, göç eden kuşların veda çığlıkları veeee mevsime göre giyenemeyen, evin içi ile dışını bir sanan evlatlar, gerçi çorapsız, kolsuz fistanlı anneler de var ama onlar hiç olmazsa üstlerine bir ayar çekiyor, ayaklar henüz serbest :)))) Bu kişiler kızla ben tabiki .
Günlerden misafir günü, ikinci parti aşure, gezinen “Altın kızlar” azzzz sonra yollara dökülecek, yeme içme, bölge tarihi, tanıdık bildik hakkında gelişmeler, gelişmelerle ilgili tahminler … “çok laf var burda!!” misali. Ev sahibi yüzde üzerinden %50 hazır, yazıp çizip, devam edecek inşallah. seviyoruz misafirlerimizi, aldığımız talim terbiyeye sadığız, “misafir dokuz rızıkla gelir, birini yer sekizini eve bırakır, oruçlu olsan bile bozacan misafir geldiğinde, misafire hizmet ve hürmet kat kat sevap demektir, herkesin evinde yiyecek bir parça ekmeği var, gelenler tatlı dil güler yüze gelir, yemicen yedircen, hatır sayacan, hatır bulacan …” bunlar büyüklerden kulakta kalan misafir özlü sözleri, aklımızda, kulağımızda. Yüzümüze gülümsemeyi kalkar kalmaz koyduk zaten, sevgi ile muftakda çalışmaya gitmeden bi günaydın dedim, bi de misafir candır, buyrun gelin dedim. Yatılı gelenler, hiç uyumadıkları uykuları uyurmuş bizim evde,yol uzak diyenler, aklınızda olsun ❤

23 Ekim 2015

Hayat bizi evirip çevirip yola koyuyor. Koyulduğumuz bu yola “Hayat Yolu” derken, yola koyulmuş halimize de “Kendimle Barışma” diyoruz. Gün geliyor, iç ve dış savaşlardan yorgun düşen ruhumuz pek çok konuda teslim bayrağı çekiyor, kapasiteyi kabulleniyor, faydasız uğraşlara ayrılan zamanları faydalı işlere yönlendiriyoruz, bunun da adına “Hobi” diyoruz, hobilerle üretken olurken, fobilerden uzaklaşıp, “KOBİ” masallarına malzeme olmayı ümit ediyoruz, bi gayret ve bir cesaretle de ümidin ötesine geçiyoruz, yani çoğu zaman kadınlar geçiyor. Bu konuda ısrarcıyım, dünya kadınların parmak uçlarında döner, eğer kadınlar niyetlerine almış iseler hedef dünyaları cennete çevirdikleri gibi uzayın derinlikleri bile diyemeyeceğimiz yerlere de gömer, tarih boyunca hikayesi dolanır izi bulunmaz.
Dünümü üretken bir çok kadınla geçirince, sabaha böyle oldum. Üretmeyen, kendine sahip çıkmayan, kendine sahip arayan, problem çözmeyen, problem üreten, kendini çoooook beğenen, yeterli gören … bildikleriniz varsa da ki arada çıkar, onlardan da uzak durun, derim. Sabah sabah yine üstümde bir çok bilmişlik hali var, “KADIN !!!” diye bir başlık açıp sayfa sayfa hoplaya zıplaya suya sabuna dokunarak gidesim var, malzemeyi oldukça iyi tanıyorum, “Malzemenin iyisine hastayım” , malzemenin adını kötüye çıkaranları da Allaha havale ettim :))) de bugün mübarek bir gün, iyilikler için dua edip, kabul olacağına inandığımız bir gün, tıpkı AŞURE gibi, evde olan tüm malzemeden bir ağız tadı yaratmak, o tadı kılıcı kılmak, örnek olarak kullanma günü, evlere bereket yağacak, dertliler deva, hastalar şifa bulacak, dünya daha iyi bir dünya olacak diye inandığımız bir gün.
Bana mutlu saatler armağan eden, sürpriz partiler düzenleyen, pastayı kilometrelerce öteden taşırken, altının tabağını bile ihmal etmeyen, hediyelerle yüzüme gülümsemeler yerleştiren, ince ince düşünen, beni onbeşimdeymiş gibi hissettiren tüüüüüüm kadınlar, arkadaşlarım, akrabalarım, eşim, dostum, evlatlarım, komşularım, yüzünü görmediğim, hissederek sevdiğim face daşlarım … iyiki varsınız, bu yıl kutlama tavan yaptı, bu yıl hep aklımda kalsın diye doğum tarihimi M.Ö. 540 olarak değiştiriyorum :)))))) Tarihe gömdüm yani,
Cümleten günaydın, sağlıklı, mutlu, huzurlu, hayır dualı, gönlümüze göre bir gün olsun, keyfimizi kaçıracak hiç bir şey bulunmasın inşallah …

24 Ekim 2015

Bizim nesil kitaplarla haberleşti, okumayı sevenler, sevmeyenlere uzattığı kitaplarla sevdirdi, doğum günlerinde içi dilek yazılı, tarih atılı kitaplar en değerli hediyeler arasındaydı, kitapların içinde okuduğumuz kitaplar, elden ele dolaşan mühim kitaplar, ekonomi olsun diye değişilen kitaplar, yakılan, toplanan, saklanan kitaplar…
Bizim nesil teksir kağıtlarını da iyi bilir, mürekkep kokulu, arada silik yazılı, kalemle geçerdik üstünden, arada mürekkep bulaşmış, mürekkep uzantısına bulanmış cümlelerle dolu, onların da arka sayfaya okunmayan yerleri düzeltip yazardık, arada kayıp satırlar da olurdu. Teksirler ; sınav soru kağıdı, kitaplaşmış ders notları, sağın solun eylem haber veren, bilgilendirme olan, dağıtılan, toplanan, elden ele dolanan… saman kağıtlar. Bunun makinesi ve bir daktilo bi de basılmış teksirler Bieanel kapsamında, İtalyan lisesinde var, ilgilenenlere. Bunları yazınca aklıma sarı matematik defterleri geldi, neden öyle seçilirdi bilemedim, bildiğim ilk isyanlarımdan biridir, sayfaya yazdığım, çatısını üstüne kapatmayıp, yana açtığım “4” ler, ilk öğretmenim, baba tarafından dedem, “Bu benim hem torunum, hem öğrencim, şimdi buna sinirlendim ben !!!” deyip, kolalı kurdelalı kuyruklarımdan birini yakalayıp, 360 derece bir döndürmüştü kiiiii karşılığında üç sayfa çatısı çatılmış “4” yazmışlığım vardır :))) Nur içinde yatsın.
Buralara nasıl geldim bilmem, esas Çetin Altan diyecektim ben. Lise, üniversite bende 75 – 83 arasında, yani karışık gençlik yılları, taraflar kitap dağıtıyor, ortada kalanlara, bir sağdan bir soldan okudum ilk siyasi kitaplarımı, sağdan yabancı bir yazar, konu aklımda kalmış, devrime karşı yazılmış, soldan Sosyalistlerin El Kitabı, yazarı çetin Altan, sonra başka yazılarını, hayatını TİP yıllarını, yediği dayakları, sonra da Büyük Gözaltı romanını, bir zaman da köşe yazılarını okudum, sonra bir zaman oğlu Ahmet’i, bir zaman oğlu Mehmet’i, spor yazarı gelinini … yani aile boyu okudum Altan’ları, epeydir de okumadım, okuyasım da gelmedi. Köprünün altından sular akıp geçerken, köprüde durur iken, hep suya baksak bile, aynı su değil geçen, İşteeee ben bu bilinçteyim, ne illa ki eski suları isterim, ne de illa ki geçmişi sillip de temiz sayfalar açalım derdim. Geçmiş de iz var, gelecekte umut, ikisini de bir arada tutmak gerek ama saplantı haline getirmeden, saplantı şirket CEO olsan bile, savunmasız çocuklara plan yapıp kezzap atmayı engellemiyor, Allah cümlemizi tanıyamadığımız manyaklardan korusun.
Hava tam sonbahardan az öte ama pastırma yazı kasım başında, hani aklımızda olsun, cümleten günaydın, ev içi aktivitelerin çok olduğu, evin odalarında çay kahve kokusu dolandığı, koltuk üstü, battaniye altı, kitap gazete aksesuarlı, film katkılı, illa ki telefona da bakmalı, hayvan kurtarmalı kiiii 1035 inci leveldeyim, yatma yuvarlanmalı bir hafta sonu olsun, önümüz uzuuuun tatil, hani hazırlanmak babında dedim 🙂

25 Ekim 2015

İki ismi taşıyamayan, saatlerine ileri geri ayar yapamayan insanların sayısı çok olan, her daim tepesinde, en açık rengi gri ton olan bulutlar dolanan, her şeye rağmen sevgi, merhamet, vicdan, saygı,,, hislerini taşıyanlar bulunan, hakkıyla bir sonbahar yaşayan hala güzel kalabilen ülkemin güzel kategorisindeki tüüüüümmmm insanlarına günaydın, Fikir ayrılıklarına, etnik köken ayrılıklarına, din, dil ayrılıklarına bulaşmadan seviyorum sizi,
pazarı hoş tutacağız kiiiiii, pazartesiyi hort zort etmeden yaşayalım. Benim program her zamanki gibi Kasımın ikinci haftasına kadar dolu ,Valla yapcak bi şi yok, Cumhuriyet tarihinin en uzun tatilinde bir aileye bir Cumhuriyet yemeği yapcaz inşallah, babaevinde, oy vermeye gelip kalacaklar, gelip oy vermeye gidecekler var, inşallah, sonra az kendime gelir gibi olunca, kısmet olursa bir İzmir’e gidiş geliş var, sonrasın da Altın Günü’m vaaar !!! Bak onu unutmuştum, gitti kasımın ikinci haftası da,
Hayatta her şeye zaman var, bazı şeylerin zamanda önceliği var, zamanda sıra var ama sırada esneme var, gelsin diye beklediğimiz, geçsin diye dua ettiğimiz zamanlar var, zamanın bize sevdirdikleri, unutturdukları, el sürdürmedikleri, dile getirtmedikleri var, zamanın sihirli değneği var kiiii bazı insanlara hiiiiiç dokunmuyor, canlı cansız zamana yenik düşenler var, kalbimiz var ya kalbimiz, hah işte orda zaman odalarının kapısını açan anahtar var, geçmiş zaman, gelecek zaman, şimdiki zaman.
Şimdiki zaman pazar günü için kahvaltı, çamaşır, arkadaş mevliti,
ütü, “akşam ne yicez !!!!” sorusuna cevap ama var. Geçmiş zaman cumartesi idi, geçti, iyi geçti çok şükür. Gelecek zaman pazartesi, onu da geldiğinde konuşalım.
Olabilecek en güzel pazarlardan birine başlamış, ya da başlayacak olmanız dileğiyle efendim ❤

26 Ekim 2015

Güneş var bu sabah, kuşlar ötüyor, veda edenler mi, burada kalıp kahır çekenler mi bilemedim ama “Bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsaaaaaa !!!” diye çığrışanlar geldi aklıma, inandırıcı olduklarına inanıyorlar mı acaba ? dedim, kendi kendime. Metrobüsle üç dört durak gittin mi, panaroma önüne açılıyor. Memleket manzaralarının tümüne hakim, Beylikdüzü, Söğütlüçeşme hattı ; Her yaştan gezgin ya da vazifeliler, uzun bir aradan sonra topuklu ayakkabı giyen, kokoş, inci kolyeli, kırmızı yılan derili çantalı, şık hanım efendi, ana baba eline yapışan, burnu sümüklü çocuklar, terlik içine kat kat çorap giymiş, boş yere oturma hakkını bile kendinde görmeyen ezikler, uçağa, otobüse gidenler, durakta buluşup birlikte binenler, tüm kışlıklarını giyenler, hala yaz havası estirenler, arabayı park edip bir kaç durak için binmiş elitler, öğrenciler, her şartta kitap okuyanlar, her şartta telefona bakanlar, yayıla yayıla oturan gençler, onların başında mahzun bekleyen yaşlılar, oturduğundan biraz utanan başını öte yana çevirenler, kızgınlar, hemen sinirlenenler, o kalabalıkta bile samimi olamayan birbirine dik dik bakan, kılıktan kıyafetten yorum yapan, kin kusan, kendi ile bile barışmayan insanlar … yolda çalışmalar, mitinge gidenler, maça gidenler, kalabalık merdivenler, tenha iç yollar, kalabalıklar ve o kalabalıkta yalnızlar. Gittiğim yerde arkadaşın kızı doktor oldu, tayini Van’a çıktı, babası ile gitti, İsyan etmiş ; keşke gelmeseydim, keşke gerçekleri görmeseydim, bende duyup da “Hadi canım olmaz o kadar!!” diyenlerden olsaydım, kadının adı yok, sokakta kadın yok, bir tek çocuk hasta geliyor, onu da 15 kadın bir arada getiriyor, bu arada sosyalleşmiş oluyorlar ” diye Metropol İstanbul’a haber yollamış,Dönüş yolunda duraklarda tvlerden miting canlı yayını vardı, geldim meydanda üç parti bir arada çadır kurmuş, bi de katliamı kınama toplantısı vardı, ortalık sakin derken baktım ki, çadırların arkasında toplanmış işaret bekleyenler, daha ötede de belediye bahçesinde çevik kuvvet, çevik olmak için bekliyor. Sonra dedim kiiiii, kılık kıyafetle uğraşan, fikir beyan edeni panzer önüne katan, birbirine tahammülsüz, sevgisiz, saygısız, vurup kırıp kendini rahatlatan, tutukları takımla bile birbirinden ayrılan … insanların çokca yaşadığı bir dünya nasıl bayram vapar ki, bizde hep muhabbetler geçmişe sorgu sual, geleceği konuşmaya zaman kalmadan süre doluyor.
Biraz karışık haller var ama pazartesi sendromu yok, çok şükür, 48 saat sonra tatil başlıyor, yine yeniden. Cumhuriyet bayramı, bayram oldu olalı bu kadar bayram edecek zaman bulamamıştır, ben de bugün dinlenip, yani hafif ev işleri yapıp, ailenin Cumhuriyet Yemeği’ ne odaklanıcam, inşallah smile ifade simgesi
Hayat tümden bayram olmaz ama olduğu gibi zamanları kaçırmamak lazım, cümleten öptüm sevdim, bayram yapalım, tatil yapalım, oy verelim, sonra boy verirken yanlış suçlamalar yapmayalım , cümleten hoşgelen, hoş bulduran bi hafta olsun.

27 Ekim 2015

Akşamdan yattığı gibi kalkamıyor insan, yatışta sorun varsa, kalkıştan da hayır olmuyor, insan kendine sorduğu soruları kendi cevapladığı için ne kadar yeterli daha sonra belli oluyor, bir de bizi bizden alan ihtimaller var kiiiiii, üredikçe ürüyor, bu üremeden de pek hayır çıkmıyor, Yani kafa yordukça ruh yoruluyor, ruh bedeni yoruyor, beden yayılıp kalmak, gözünü kapamak istiyor, bedene istediğini versen, dünya saatin geri kalıyor, saat geri kalınca sinirler öne geçiyor, öne geçen sinirler içe dışa hasar veriyor, hasar raporu bazen özürler gerektiriyor, pişmanlık, “tüh tüh” ler , “vah vah” lar deeeeerkeeeen geçiyor zaman.
“Salı sallanır !!!” diyenler bugün salı mı sallanır, ben mi salıyı sallarım görcez, bakalım, tatil kapıya dayandı, hizmet sektörünün yegane çalışanı olarak hazırlanıyorum, az da gerginim, Banka da işim var onun için daha gerginim, tüketici haklarından anladığımız gerçek, “ne kadar şirret olursan o kadar haklısın” mantığına dayandığı için, kapıdan içeri şubeyi bir birine katacak gibi girmem gerek kiii %100 haklıyım, dün araştırmasını yaptım, bugün hırlamaya gidicem işallah :))) Düşündükçe kendimi gözümde canlandıramıyorum, kendimi yeterli bulmuyorum, en iyisi bildiğim duaları okuyim :)))
Aaaah işte bir gün daha, oturduğun yerden bakınca bahar, cama yaklaştığında aşağısı sonbahar, gönüllerden geçen ılık bir yaz günü, ılık yaz gününden kasıt güneşin yakmadan uzuuuun uzuuuuun kalabilmesi.Her şeyin hayırlısı, biraz hayvanları kurtarayım bari, ruhuma iyi gelir, sonrasına da bakıcaz artık, niyetimiz iyi, amelimiz de iyi olsun işallaaah !!!

28 Ekim 2015

“Ankara’dan oğlum geldiii !!!!” derken, ağzım kulaklarıma doğru yayılır, gözlerim nemlenir, kalbim pır pır eder, sayısız kuş havalanır içimden, kanatlarını çırptıkça yeryüzüne renk renk hisler dökülür, aydınlatan, ferahlatan, ısıtan, huzur … veren hisler.
Bu sabah aynen öyle, hatta gece yarısından kalmayım, Saatleri saya saya kuzumu bekledim, şimdi Bolu’da, İzmit’i geçmiştir, Köprüye gelmiştir … aynı anam kılıklıyım :)Zil çalınca koşa koşa kapıyı açtım, öptüm, sevdim, kokladım, “açlığın var mı ?” diye sordum, sevdiği yemeklerle karnını doyurdum, sonra ayak ucuna oturdum, gözleri kapanana kadar sorgu sual ettim, ama bunaltmadan, yavaş yavaş, tatlı, tatlı,
Sekiz yıl oldu büyük oğlan evden gideli, uzun bir zaman uçakla, trenle, otobüsle yolcu ettim, el salladım, arkasından ağladım, sonra sonra gelmesine gitmesine alıştım demeyelim de kabullendim. Artık kendi evi, geliri, arabası var. Ayrı evler olduk biz, Doğrusu da bu çocuklar uygun şartları bulunca evden gitmeli, “kendi ayakları üstünde durma !!!” fırsatı geyik olmaktan çıkıp, fırsat olarak çocuklara verilmeli, hatta yardımcı bile olmalı. Yoksa nereye kadar, ana baba evinde yayılma, Herkes evini barkını bilecek yaşa geldimi, bilmeli, hayata karşı savaşlara bireysel katılmalı, safını kendi seçmeli, sebepleri sonuçları değerlendirmeli, biz Atalar olarak takıldığı yerler için buradayız inşallah,
Eşim henüz gelmedi, kız da yarım gün okula gidecek, diğer yarısında gezecek, programın ana hatlarını biliyorum, ayrıntılar SMS olarak cebime gelecek, yarın Cumhuriyet Yemeği var, ona çalışıcam, evin şirazesi akşamdan kaymaya başladı, derin derin nefesler alıp, gözümü aralık tutup, “amaaaan ne olacak sayılı günler !!!” diye gizli gizli gün sayıp, hizmette kusur etmemek için gayret edeceğim, inşallah.
Mühim olan aklımızın şirazesi kaymasın, Allah dermansız dertler vermesin, zamansız acılar yaşatmasın, ruh yorgunluğu vermesin, bedenin tedavisi kolay, bi kas gevşetici ile gevşer, elini ayağını uzatırsın geçer. Şekerim tatil yaptırma moduna geçtim ben, Ama Aşk ile, ama Sevgi ile, ama “Dem bu demdir, dem bu dem ” diye diye, ama “Helal olsun emeklerim, aileme” düşüncesi ile …
Cümleten Günaydın, Huzurlu, mutlu, sağlıklı …bir tatil olsun, tüm dileklerimin başına “Çoook” yazabilmeyi çoook isterdim, ama olduğu kadar güzel olacağız, mecburen 🙂

31 Ekim 2015

Ev mi çok küçük, biz mi çok yetenekliyiz, bilemedim. Bildiğim ev halkının evin tüm gizli saklı, aşikar bölümlerine nüfuz edip iz bıraktığı, Biraz edebi ifade etmeye çalıştım, halk dilinde “her yer, her yerde !!!” denir, Valla, eskisi kadar tahammüllü değil miyim, yoksa az insan, derli toplu ev modeline mi alıştım, kendimi sorgulamıyorum, çıkacak sonuç ruhuma hasar verebilir kiiiiii depresyondan yola çıkıp, panik atak da takılı kalabilirim, “elleşmiyorum”, idare edicez artık, dün hızlı bir temizlik ve derleme toplama yaptım,arkasından eşim sen kalk yemek yap, hemde balık, fırında olsa bile yeterince dağıtıp, karıştırmaya muvaffak oldu, ikimiz aynı anda mutfak çalışması yapmıyoruz, yok öyle “ben salata yapayım, sen de ana yemek ” halleri, müdahale kaldırmıyor bünyeler, herkes kendi eserini sergiliyor, herkesin notu kendine, çocuklar, misafir jürimiz :))) neyse ara ara çaktırmadan yıkadığı bulaşıkları tekrar yıkadım, yerleri viledaladım, eşimde tertip düzen, hijyen biraz zayıf, bana göre yani, hani ben de çok ileri değilim ama bir arada çok durursak master derecesinde gelişmeme yardımcı olabilir :))) tam mutfak işi tamam oldu, çayı elime aldım, adam kayboldu 🙂Sen kalk, narlı dondurma yap, artık bir müddet, mutfakta ışık yakmadım, girer çıkarken görmeyim diye, oğlanla maç seyretmeye gidince ben de ruhen hazır olunca girip nar ve türevleri temizliği yaptım, bu arada koltukta uyumuşum, sonra onu uykudan saydım,yatmaya gitmek için çocuklardan bile arkaya kaldım, şimdilik iyi gibiyim, du bakalım :)) Pastırma Yazı her sene olmazmış, başka ülkelerde başka adları varmış, biz de pastırma kurutma havaları olduğundan bu adı almış, bu sene sanki var gibi, ben henüz kalorifer yakmadım ama etraftan çıkan dumanları görüyorum, yanıyor, bazı yerler, 29 Ekim’ den sonra zamanı sayılır, yaz bitti, sonbahar sayılı günlerde, kış kapıda, seçim yarın, düğüne bir hafta kaldı, kanımca kilolar da üstümde kaldı, hafta içi korse almaya mı gitsem, aaaaay yazarken bile daraldım, zannımca alamam :))) Oğlan akşama yolcu, oy verecek inşallah, eşim yarın akşama, öğrenciler pazartesine, gelenler gidiyorlar, veda zamanları gelecek, evinannesi kendini, “evim evim temiz evim, tertipli evim !!!” diye teselli edecek,aslında biliyor ki evi ev yapan içinde yaşayanlar, eve gelip gidenler, mutfakta pişenler,bir araya gelişlerde akılda kalanlar … yoksa her gün parlayan bir ev sadece gözümüze hoş gelir, ruhu besleyen ; sesler, kokular, duygular, hisler, tadı damağımızda kalan anılar,
Haydin tatile devam, anı biriktirmeye devam, “Akşama ne yiceeez !!!” sorularına cevap bulmaya, cevapları sergilemeye, bi taraftan yıkamaya, ütüye devam, ayın elemanı bulaşık makinesi zati :)))) Elektrikli süpürge ile çamaşır makinesi başa baş gidiyor :)))
Evin halleri bunlar, hal sayılır bu haller, halemizle hallenmeye devam inşallah, Ağız tadıylan günaydıııın milleeet …

EKİM BAŞI GÜNLÜKLERİ


12088300_10153763074573159_254711315359368950_n

Akşamı ettik, Ekimin yarısını geçtik. Fotograf Erdal Kocaman’dan, tema Saros’da akşam. Ömrümüzün geçen zamanlarına benzer akşamlar, olmuş bitmiş, olurun üstüne karanlık inmiş, bir durgunluk, bir sakinlik, belki geçici … akşam bir ara verme vakti, durup, dinlenip, soluklanıp düşünme molası, kötüler bunu plan ve programla geçirir, uyuyamazlar, iyiler ve tevekkül edenler, Konya’lıların deyimi ile “Akıttığı ile yata giderler” 🙂 diye salladık ama kafayı çok yormayanlar, ince hesap peşinde olmayanlar uyurlar, bir hastalıkları yoksa. Şimdi dizilerde filmlerde geçen zamanı anlatmak için hızlı çekim denizde gemiler gidiyor, ışıklar yanıp sönüyor, olayların üstünden zaman geçti mesajı veriliyor, ben de bir akşam mesajı yaptım, inceden, tükenen ömürlere gönderme cinsinden 🙂 Bakalım evin annesi Ekim başlarında neler yapmış …

01 Ekim 2015

Bir masal vardı ; fakir ayakkabıcı ve karısı ve de iyilik perileri, bu periler cüce idi, yada peri cücelerdi, akşamdan kalan her şeyi tamamlar, sabaha satılacak ayakkabılar raflarda olurdu, gerisini pek çıkaramadım, Kral müşteri mi oldu, prensese hediye mi yaptılar, bu ilişki sonsuza kadar sürdü mü, yoksa kibir ve şımarıklık yüklenip ceza olarak kayıp ettiler mi … oralar sis altında, ama sonunda illaki bir mesaj almışızdır, tabii kiii de mesajda değilim, “Ben mesaj almam, bizzat mesajı yaşarım !!!!” diye de bi sabah geyiği ekledim, hadi, devam :))) bunlar gece “tık tık” diye sesler duyardı, atölyede çalışma var diye heyecan yaparlardı, ben de bu gece bi “tıp tıp ” sesi duydum, bir an heyecan yaptım dermişim, sonra baktım, musluk imiş,Sabah yine de bi ihtimal, ütü selesine baktım ama, yok bir hareket, haraket önümüzdeki saatlerde olcak inşallah. Karatay Hoca’m dan izler taşıyan kahvaltımı ettim, aaaay ekmekle yine ayrı düşemedim, kızı da yedirdim, son lokmayı bekledim, biraz da sabah muhabbeti ettik, sınıf çok sessizmiş, “Allah Allah !!!” dedim, “Annecim, Matematikçi, disiplin kurulu başkanı, İnkilapçı müdür yardımcısı, daha ne olsun, çoşturmuşlar listeyi !!!” deyince “Allah razı olsun o makamlardan” diye bıyık altı tebessüm ettim. Mevki sahipleri manyak olmazsa faydalı olur da bilmem, psikoloji bilimi, ilimi bizim memlekete görünmeden ilerliyor, hatta hastalar burada birikiyor ”
Allaha emanet ol, Allah zihin açıklığı versin” diye yolcu ettim, İşte geldim, burdayım.Radyo kanalımı değiştirdim, ben öyle “yıllaaaardıııır hep aynı kaldııııı !!!” hallerini sevmem, renkler soluyor, bacım, renk değişikliği ruha iyi gelir, bağlılık, bağımlılık haline geldimi, duruma göre psikopat üretir, Aaaaay aman Allah korusun. İnsanların insanlara verdiği zararlar konusunda ısrarcıyım, en tehlikeli canlı insan, bu tehlikeyi yaratanlar var yaaaa, çocukluk, gençlik travması yüklü, en kötüsü de ne biliyor musunuz, kendilerinin ne olduğunun farkında değiller, eşip deşmeye gelmiyorlar, kendileri eşip deşip etrafa zehir saçıyorlar. Yılların birikmesi bu bakımdan iyi oluyor, adına tecrübe dediklerimizle, gelişen öz güveni çarpıp onlara çarpmadan geçebiliyoruz, onlar kendi kuyularında nefessiz, kendi dehlizlerinde yol kaybetmiş, onlar yalnız, onlar kuşkularının kuşu olamamış, uçamamış, konamamış … daha bir çok haller de olarak, varsa esir aldıkları eziyete devam ediyor, korunmayı bilenler ufak tefek sıyrıklarla durumu kurtarıyor.
Allah cümlemizi kurtulanlardan eylesin, oyun kurup da kendi oyunlarının tek oyuncusu olanlardan muhafaza etsin.
Aaaay hava karanlık, satırların bazısı karanlık, içimizi karartmayalım,akü reklamının göbek attırdığı bir ülkede yaşamak sanat işi. haydin “Mutlu aküü bir numara, bir numara mutlu akü …” yandan yandan çeviriken, ortaladık ve günaydın ❤

02  Ekim 2015

“kabahat samur kürk olmuş da, kimse üstüne almamış” derdi annem, annem daha bir çok şey derdi de, o anlatamadığı için, ben de dinlemediğim için bir birlik beraberlik ruhu olmadı aramızda, yani çoğu zaman, o vakitler, ergenlik, depresyon … gibi mazeretler yok idi, bir “Deli zamanlar ” biliriz, o da çok kullanışlı bir şeydi, yetersiz kalınan her yere monte edilirdi, Biz de baskı, biz de izin sorunu, biz de abi abla sendromu, biz de elalem ne der mevzu, biz de … aklıma gelmeyen daha neler neler vardı, taş devrinin soğukluğunu ezile ezile yaşadık da şimdi iyiyiz çok şükür :))) Kendimize doktor olduk, şifacıyız çoğumuz.Aaaaah hayattan bıkanlar tentürdiyot içip intihar ederdi. Mirat Abla içti idi, sonra evlendi ama boşanıp geri geldi, “annelerin bir bildiği varmış demek” dedik ama anlatamıyorlar diyemedik. Sonra biz rahmetli annemle kanka olduk, kahvemizi içerken çocukları, kocamızı çekiştirir hale geldik ama, o bunların tadını çıkaramadan öldü, şimdi rüya ile idare ediyoruz, ama annem gözleri ile konuşuyor, aaaaah aaaaah rahmet olsun tüm giden sevdiklerimize.
Buralara da nerden geldik, demek istediklerim, diyeceklerim, aklımdan geçenler krışmış yine. Aaaaah bu dönen dünya da fırıldak olmuş insanlar var. Adamı trafikte 20 km takip edip, ağzını burnunu kırıp, “trafikte yanlış yaptı !!!” diyen ler var, izah edilemeyen ihmal kokan kazalar var, durağa dalan otobüs mü arızalı, şöför mü arızalı diye aklımızda sorular var, bizim esas sorunumuz sorulmayan ya da sorulup da cevap bulmayan sorular, takipçi farklı, sürüde olmak farklı, farkındalık çok gerekli de “Biz bir ceviz ağacıyız, Gülhane Parkında, ne biz bunun farkındayız, ne de polis farkında !!!”
Bir hafta sonu daha, ağaçlar soyunmaya başladı, ben hala yazlık moddayım, giyinemedim, ama arada bir üşür gibi oluyorum, bana da gelecek kışlar, gününü bekliyorum, Haftaya kültür haftası, yarın başlıyor, “Film Ekimi” , hafta içi sabah biletlerim var, malum ev her yere uzak, gidip gelmek, arkadaşla takılmak derken akşam olur, yazarım, yazamam, geç yazarım, az yazarım bilemem, Ama izlediğim filmlerden bahsederim bir şekilde, iç sıkıntısının, dünya ağrısı olduğu bir hayatta, başka ülkelerin, başka hayatlarına bakıp, ya şükür edeceğiz, ya da cennetin kıyılarında gezeceğiz. Hadi inşallah, kimsenin kaderini başkalarının yazdığı ölümlerden ölmemesi dileğiyle, vicdanları kuş olup uçuralım, bi farkındalıkla vicdan temizliği yapalım bakalım, sonrası kolay da öncesi zor.

05 Ekim 2015

İnsanın çok işi olması güzel bir şey, çok iş, çok plan gerektirir, çok plan zihin açar, açılmış zihinler etrafa ışık saçar, bu ışıklar ruhumuza aydınlık yapar, kendimizle uğraşırken, zamana karşı yarışırken, etrafı unuturuz mu acaba ? Görüldüğü gibi pazartesiye yıkama yağlama yapıyorum :)))) Parlatıp, pırıldatıp sunucam kendime, Sanat etkin bir hafta fakaaaat sorumluluklar da peşimizde, öyle kapıyı çekip çıkamıyoruz, gelince de “Aaaaay çok yoruldum !!!” diye üçlü kanepeye çökemiyoruz, Ev her yere uzak ama bir yere gidilmediği zamanlarda huzur beldesi,filmler ağır, anlamak gayret istiyor ama güzel, ama gönül telimizi saz edip eline alıyor, başka memleketlere gidip kendimizden görüntüler görüyoruz, hislerimizi tekrar ediyoruz, sonuç ; İnsan insana benzer özellikler taşıyor ama taşıma şekli farklı, çocukluk, anne baba, aile, eğitim, çevre koşulları önemli, takmak takılmak ömür törpüsü, her şeyin mutlu sonu yok, ölümü hazım etmek çoook zor, para her kapıyı açar, kaynak önemli değil, sevmek ince sızı gibi, ince akan sular gibi, birikmesine izin vermek, biriktirmeye de gönül vermek gerekli … daha bir sürü ders var, Film Ekim’i filmlerinde, fakat en önemli sonuç ; insan insanın açtığı yaralara insan basmayacak, insanla pansuman yapmayacak, iyi gelmiyor her iki tarafa da
İşte böyle, “dersini almış da ediyor ezber”, pozunda, elimizden ayağımızdan gelenleri buluşturup, içine akıl da katıcaz inşallah 🙂
Sonra filmleri yazıcam, şimdi çıkana kadar evin annesi olmam gerek kiiiii Beyoğlu girişinde bir sanat severe iç huzuru ile dönüşebileyim, haaaa arkama düşen yok şükür, yapmasam “nedeeen !!!, Nedeeeeennn!!!” diye çığıran olmaz da annelik çooook derinden geliyor bende, yapmasam olmaz, ben mutlu isem onlarda olsun di mi, uykudan kestim şekerim, bugün itibari ile boğazı da kestim, bir ay sonra düğün varmış, akşam haber ettiler, “eeeee ne giyceeeeeez !!!” tasası beni aldı :))) Romalılar gibi, taşlı tuşlu bir çarşaf da işimi görür ama du bakalım, bi gayret edelim, dolapda olanlarla bir kaç kombin yapılıyor da el de taşımalık, giyilecek olana kadar çalışcaz inşallah :))))
Cümleten günaydın, Sonbahar gözümüzde, ilkbahar içimizde olsun, haftanın konsepti bu uyalım arkadaşlar

06 Ekim 2015

Kahvaltı hazırlarken sabah radyomu da açtım. Pek düzgün bir ifade olmadı, tam diyemedim ama siz anladınız onu 🙂
“Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur …” Bizi izleyin reklamları, kamu spotları, hava durumu, yol durumu, ruh durumu … eveeet bir kişisel gelişim uzmanı da mutluluk için ruhunuzu eğitmelisiniz tüyoları veriyor. Bugün sınır dedi, sınırları çizmek, sınırı geçmek, sınırları kaldırmak, yeni sınırlar koymak … bunlar ruhumuzun fıtratında var, sınır elbet gerekir de doğru yere, doğru kurallarla çizilmesi mühim.
Kızı yolcu ettim, Nazan Öncel söylüyor, “yanalım, yanalım , beraber yanalım, aşkısııııı” eşliğinde yazıyorum 🙂 Dün ki filmden gerginim, Kore malı, bol ödüllü, dehşet, şiddet, aşk, acı, organ mafyası, mafyanın ta kendisi, hayatın çapraza bağladığı yollar … bu şarkı bana “bu bir mafya şarkısı mıdır ?” dedirtti, kendimi kendime tebessümden az öte güldürdü.
aşk mühim mesele ammaaaa bunun tensel bölümünü geçmek gerek, aşk sahipliğe giden yol değil, uzaktan bakarak, elinden geleni yaparak, paylaşarak, her şeye yakınlaşmak, aşk hapis etmek, elinden gitmesin diye korku ile beklemek değil, aşk coşarak sevmek, günden güne de azalmadan gitmek demek.Sevdiğimiz şeyleri daha sevimli hale getirmek de aşk ile mümkün, sevmediğimiz şeylerin de illa ki bir sevilecek yanı vardır. Hayatımızın kahramanı Pollyanna, der ki “Ben misyonumu tamamladım, küçük Prens’i okuyun, “Gerçeğin mayası gözle görülmez !!!” ” Yani o bile kendini güncelledi :)))))
Bu durumda yerimizde sayarak, sınırlarımıza sınır katarak, başkalarının sınırlarını hiçe sayarak, bir yere varamayız, ben de buraya nerden vardım, bilemedim, bildiğim, önce anne, sonra sinema sever olmam, arkadaşlarla bir kahve molasında buluşmam, uzuuuuuun yolculuk için durakta yerimi almam için sayılı saatlerim var, Ayooolll !!! tutmayın beni, yarın boş günüm, uzuuuun uzuuuuun görüşelim :)))
mutlu muyum ?, eveeeeet !!! neden mutluyum, sevdiğim, zevk aldığım şeyler için zaman ayırdım, ama yorgun olduğum doğrudur, ama ama her şeyin bir bedeli var, bedelini kendimiz tayin ediyorsak, güzeldir, Haydin, hayatımız kendi filmimiz, sansürsüz bize, birazı da açık sizlere, iyi seyirler …

07 Ekim 2015

Sanchez’in çocukları diye Anthony Quinn ‘in bir filmi vardı, Meksika’da bir dul kadın, dört çocuk ve sefalet, çok da sosyal mesajı vardı, Hiç unutmam bir repliğini “O kadar fakirler kiii, ekmek arası patates yiyorlar !!!” , Ekmek zaten patates unundan. Her ekmek arası patates kızartması yaptığımda hatırlarım, Şükür ki bizim ekmek, genetiği bozulmuş buğday unundan, çavdar, kepek gibi alternatifi de var.
Sabah sabah öğlen yemeği için, kızıma ve kankasına patatesli sandviç yaptım, “Patates kızarması; candır !!!” dediğimizde söylenecek sayfalar dolusu söze giriş yaparız, herkes sever, kızartmasına bayılır, zamanla yaşlandıkça, kronik hastalıklar arttıkça, kızartma bizi bayıltır, Canan Hocam çoooook kızar, kızarmış her şey de bir lezzet var, kızaran insan yüzünde umut var, “Amaaaan yesinler, zamanı geliyor, yiyemiyor insan !!!” diye konuya anne savunması var, okul yemeğini yemiyorlar, kantine kin tutuyorlar, evden de olduğu kadar, ammmaaaa kahvaltı ve akşam yemeğine özen gösteriyorum, her sabah bol süt, az kahve, no şeker bi içecek ile bir dilim tereyağlı kızarmış ekmek, haftada iki gün yumurta, bir top, bir omlet, bir dilim erimiş kaşerli ekmek … “yemeden olmaz, valla zihnin açılmaz, metrobüse binemezsin, dersde uykun gelir uyanamazsın …” gibi anne replikleri ile de harman, yapıyoruz kahvaltıyı, kahvaltısız kapıdan salmam, anam da beni salmazdı ki.
Bugün ev günü, ertelenmiş, sevilmeyen işler yapılacak, eksik tamamlanacak, üstümüzdeki yükler kalkacak inşallah. Önümüzdeki iki gün filmler sabah, hafta sonu da yoğun, arada bir iki kez yazışmaya gayret edicez, seviyorum sizi, beklemelerinizi, desteklerinizi, okuyan gözlere, like eden parmaklara aplanız kurbaaaan oluuuurr !!! Bülent Hanımbeyi ‘de andık, kulaklarııın çınlasın kıssss !!!
Ben yazıyorum, siz de bana yazıyorsunuz, bu güzel bir şey, içimi çoşturuyor  valla, ” Kitap, Kitaaaap !!! sesleri geliyor, niyetimde var inşallah, burası benim antrenman saham, bu yazdıklarımla kitap olur da benim gönlüm olmaz, ben büyüyünce öykücü olucam inşallah, Malzeme için çok okuyasım, çok gezesim, çok da bakınasım var, Yapıyorum da, hayatım boyunca bir çok şeyin azına razı oldum ammaaa bu konuda olmaz, bir kitapla ortadan kaybolamam, arkasını getirmem, kendimi tekrar etmemem gerek, bu sene daha bi niyetliyim, anneliğin bir kısmını kolayladım, çocuklar bir bir kuş olup uçmaya başladılar, yuva bana kalınca, kafayı yememek için, kafayı kullanıcam, yazdıkça yazacam, aaaay hadi işalllaaaah !!!
Hepimiz kendimize iyi bakmak lüksüne sahibiz, erteme, öteleme, kaçmak, kovalanmak … çözüm değil, çözüm kalbimizin yalanın her renginden uzak esas sesi, haydin kendimize iyi bakalım, kalbimizin sesini dinleyelim ❤ eeee hadiiii !!!!

10 Ekim 2015

Teşekkürle, tefekkürle hoş bir günü geride bırakıp yeni güne, yeni yaşın ilk gününe başladım 🙂
Gökyüzünün bir köşesinde güneş kızıllar arasından dans ederek yükselmeye çalışırken, ay ince haliyle kalın gölgesiyle tepede ışıldarken, parlak bir yıldız tüm bunlara şahitlik ederken, kuşlar uçarken, hayatın sesleri kulaklara gelmeye başlamışken ne kadar kötü olabilir ki insan, nefes alınan bir gün daha var önümüzde, tabii kiii de engelleri, zorlukları, güzel yanları ile, eee hadi o zaman başlayalım, anlaşıldığı gibi ben başlayalı çok oldu bile, Bugün güneşli günlerin sonu imiş, yarın yağmurlar başlayacakmış, kış çetin olabilirmiş, Rusya doğal gazı keserse cümleten duman olurmuşuz, yolda satılan şemsiyeler 5 tl den 10 tl ye çıkmış, sınırlarda durum karışık, doğumuz, hatta güney doğumuz daha karışık, seçim kapıda, ölüm haberlerinin sonu gelmedi, hayat eni konu pahalı, borçlu sayısı, hasta sayısı, doğan çocuk sayısı artmakta, sarayın altında çift şerit hava alanına yol varmış, eğitim sistemi sistem olmaktan çıkmış, gençler Allaha emanet … neyse önümüzde daha yaz var, pastırma yazı gelecek.
Böyle karman çorman, çivili dünyada kendime bir gün ayırdım, dünden, özeti budur ;
Sabah kalabalığına karışıp, kendimi 11.00 seasına sinemaya attım, film güzeldi, “dünyanın her yerinde kadın yazgısı aynı” dedirtti. Çıkınca SALT Beyoğlu’nda bir sergi gezdim, bugüne nasıl geldik, resimler, haberler, kitaplar, videolar … tam da benim kuşağın geride bıraktım sandıkları, resimlerim karşısında değildim, içinden bana baktım, çıkışta bir tehlike atlattım, Erkek tuvaletine girmişim, ikisi yan yana iyicene de baktım ama uzun çeketi, etek sandım hazar, elimi doğru yerde yıkadım, bir manyağın hediyesi olmaktan beni Allah korudu :))))))) diye de bir zaman gülümsemeli olasılık ürettim. Öğlen adam gibi, tabakta porsiyonlu ana yemek, üstüne sufle, üstüne kahve, yanında soda … “Ooooh missss !!!” orta halli bir lokantada konakladım, saat 14.00 de ARTER, Pera Müzesi, Adahan Otel,SALT Galata, Vault Hotel, Kasa Galeri içeren Bienal turu yaptım. Üç saate yakın sürdü, Sanat anlatamamakla anlamamak arasında bir yerde, rehberli tur iyi oluyor, ip uçları ile düşüncemize yön verdik, Aklımda sarnıçdaki video, piyanolu otelde kukla gösterisi, İznik çinilerine senaryo ile incirli oda kaldı en çok, oda da cennetten kovulan Adem ile Hava resmi vardı, Bir melek önüne katmış kovalıyor, Hava edep yerlerini kapamış, Adem ise gözünü. Yoruma açık, “Kapanmak kadının fıtratında var” mı dersiniz, “bu Adem Tayfası, zora geldimi gözünü kapar, Haava’yı bekler” mi dersiniz, “Aaaay hani incirle örtünmüşlerdi, bu yorum yanlış” mı dersiniz bilemem, ben biraz Adem’e yüklendim :)))) Sonra cuma trafiğini kıl payı ıskalayıp, “çok şükür bir evim var, ben de evime geldim” ruh haliyle yunanıp yıkanıp, kendimi üçlü kanepeye attım, ağrıyan ayaklarıma buz yaptım, sonra komşular geldi, “iyiiii kiii doğdun, iyiiii kiiii varsın !!!!” halleri hislerime yoğunlaştırıp tuzlu su haline getirdi. Sonra da gün bitti, işte yenisi.
Bu arada yolda şarjım bitti, gençleri anladım :)))
Arayanlar, soranlar, yazanlar … bir şekilde iletişim kuranlar, sağ olun var olun, sağlıkla mutlulukla, huzurla geçecek yıllarımız olsun, hep beraber olsun inşallah, Cümleten sevgi ile öptüm, kucakladım, Şaaaneeeee bi hafta sonu olsun hepimize

EYLÜL ORTASI VE SONU GÜNLÜKLERİ


11031938_10153120131313159_723335362757154798_n

Eylülün başı yaz sonu sonbahar, o da geldi geçti, tahminimce yaz bir ara verdi, havacılar dönecek diyorlar, gelişler, gidişler, geri dönüşler … hayat trafiği, gelen gideni aratıyor, gidenler, gittiği gibi gelmiyor, işte bizde bu trafikte hayat yolcusuyuz, eylüle de el ettik, Ekim heyecanı var içimizde desek ne yalan ne de doğru olur, ama olsun diye gayret edicez artık 🙂

11 Eylül 2015

Yağmur gelecek gibi ama gelir mi bilmem. Uzun zamandır beklediklerimiz ya hiç gelmiyor, ya da beklediğimiz gibi gelmiyor. Bekleyen de, bekleten de sorunlu, durumdan kim sorumlu ? diye oturumu açtık bakalım. E-5 de bir şey var, sabah sabah korna seslerinden yıkılıyor ortalık. “Hayatımız da trafik ağlarından örülü !!!” , diye evin filozofu olarak bi sallayalım bakalım,her yöne akan akmayan, kelimenin tam anlamını veren, kelimeye kinaye yaptıran, espri katan … Bir trafiktir gidiyor, daha doğrusu her şeyin trafiği var. Bazı trafiklerde tıkanma sürpriz değil.
Birini sevmek, ona saygı duymak, yaptıklarını onaylamak, taktir etmek, arka çıkmak, destek vermek … güzel bi şi. Karşılıklı mutluluk verir. Fakaaat bu ilgi ve alaka alan tarafı uçuruyor çok zaman, öyle bi havalanıyor kiiii, yere düşme hızı çok şiddetli oluyor. İşte bu hep böyle de bundan ders alan, “Bundan böyle düşünerek atalım adımlarımızı, elbet her gün mutluluktan yana alırız payımızı” diyen yok, ya da sayısı az, insan her şeyi birden kucaklamak istiyor, koşmak istiyor, ardına bakmadan koşmak istiyor, “sahibi benim, benimdir, beniiiiim !!!!” derken elde var sıfır. işte bunlarda dünyanın renkleri besbelli, türlü çeşitli, hazım zorluğu çeken, karnı ağrıyan, gözü kararan, kabahati ruh haline bulan insanlar.
Bir hafta sonunun daha başına geldik, kendimize gelemedik ama, kendimize gelir gibi olurken, tekrar tekrar kendimizden geçmekten bir hal oluyoruz da takvim ilerliyor, o notunu alıp yola devam ediyor, Aaaaah ” ne içindeyim zamanın, ne büsbütün dışında, yekpare, geniş bi anın, parçalanmaz akışında …” demiş ya A.H.Tanpınar ne güzel demiş, hepimiz köklü sarmaşıklarız, dünyaya sarıldıkça sarılan, kökü kendimizde ama biz farkında değil …

12 Eylül 2015

Ömrümüz olur da yaşlanırsak kiii yaşlanmak da sınırları tam olarak çizilmemiş bir durumdur, Muhtelif ağrılar sızılar, torunlar torbalar, ölenler kalanlar, memleketin durumları, hayat pahalılığı derkeeeeen (bu kadar çok şeyi dermiyiz acaba, kimse kimseyi dinlemezse, kulaklar seçici olursa deriz kanımca ) sıra 2015 yazına gelir mi ? eğer grupta ben varsam gelir. “Aaaay ne uzun bir yaz idi, kendi aylarına sığmadı, eylüllere taştı, geç geldi, gitmek bilmedi, güneş, kan, gözyaşı, seçim, genç ölümleri, tarlada zayi olan ekinler, uzayıp giden tatiller …” artık aklımızın yettiği kadar deriz.tabi sonradan gelmesi muhtemel yazlar bu yazı bile aratmazsa kiii aratmaz inşallah diyelim.Heyecanlarımız zayıflıyor, umutlarımız destekle ayakta, beden ağırlaşıyor, huzurumuz kaçan balonlar gibi havalarda asılı, hayallerimiz varla yok arası … böyle hissederek, şükürlük manzaralar karşısında, “çok şükür, içinde değiliz, içinde olanları da Allah kurtarsın” diye kendi kendi kendimize yeterek, kendi kendilerini yok etmeye ant içenleri izliyoruz.
Af ederim, küskünlük tutmam ammaaaa bana yanlış yapan içinde illa ki “özür dilesin, özürü cümle alem bilsin, bi de üstüne geri gelsin” demem.Vicdan varsa eğer insanda ağırlık yapar, hatta ezer, vicdan kötülüklerin önüne geçer, vicdanı olmayan insanların dilleri istediği kadar söylesin, gözleri yaşarsın, omuzları düşsün … ne fayda, gitsin rolünden dolayı Oscar alsın, egosuna yara bandı olur. işte bugünler vicdan savaşları, var mı ? yok mu ? diye akıl oyunları oynuyoruz. Nereye inanılacak, kime güvenilecek, hangisinin peşinden gidilecek bilemiyoruz. Sorular soruyoruz, kendimize, onlara aldığımız cevaplara göre de elimiz vicdanımızda.
İşte böyle bir gün, dişimin ağrısı ekstradan, nem oranı yine orantısız, “yaşamak, bir ağaç gibi özgür ve hür !!!” olabilecek miyiz bakmaya devam, oluruz inşallah, hatta olduğumuzda durum olsun maşallah,bi umut işte, cümleten günaydın

13 Eylül 2015

Sonra, bi bakıyoruz kiii, kendi kendimize soru sorar olmuşuz. İçten içe sorular, gerçek sorular mı acaba ? yoksa cevabına uygun sorular mı ? Fark ediyoruz, aksayan yanları, sonu yanlışa varacakları,az çok olacakları da şu kendi kendimize yalanlar bölümü var ya oyunun o bölümünü geçmek çok zor. Biz diye başlayan içinden ben çıkan cümleler var ya en çok da oraları karışık, biz’den ben’e geçerken, ne çok kendini ifade etme isteği, ne çok kendini anlatma, ne çok bildirge yayınlama var, aaaah aaaah !!! baksak göreceğiz, hem söyleyenler, hem bakanlar kör, aaahh aaaah !!! “ille de benim pencerem” yakıyor bizi.
pazar sabahları hep aklımda “lay lay lom !!!” olarak kalmıştır, böyle olsun diye de insanlık yoğun bir çaba içinde. Ama öyle değil ki, pazarlar en tedirgin günler ki, gerisinde biten bi hafta, önünde gelecek günler var, muhasebe günüdür pazarlar. Evin annesi, evin hanımı, evin tek sahibi … işte bunlar pazarların müteahhidi, çoğul ve pembe pazarlar inşa ederler. pazar diğer günlerin intikamı gibidir, yemeğe, uykuya, tembelliğe yüklenir
veee sonra her şey gibi haftanın pazar günü de biter, gelir ve geeçer, izi kalması muhtemeldir, sevilir pazarlar, sevindirme günüdür ki pazarlar. Yani diyorum ki ; mutluluk yolunun adresi çok, herkesin yolu illa ki mutluluk beldesine düşer, nasıl gidildiğini, kimle gidildiğini, ne kadar kalınacağını herkes kendi bilip ayar edecek, Haydin !!! üç yanlıştan üç mutluluk yapalım, misal sabah kahvaltısına hamur işi, yanlış ama mutluluk verir, bizim eve ve bana veriyor. Gerisini de siz bulun, ben kahvaltı da üç yanlıştan çooook doğru yapmaya gidiyorum, pazartesi töbe etcez işallah :)))

14 Eylül 2015

Üst üste sıralanan plaklar, tek tek pikaba düşerdi, iğne turunu küçülterek dolanır, plaklar dalgaya rast gelmiş yüklü gemiler gibi inişli çıkışlı dönerdi, sevdiğimiz şarkılar çok sevdiysek az cızırtılı odalara dağılırdı, biz de söylerdik, bu sabah da üst üste konmuş plaklar gibi aklımdan şarkılar geçiyor ama bozulmuş kısımları var, tamam edemiyorum şarkılarımı 🙂
“Gürgen, meşe, palamut, yerde yaprak, gökte bulut, gel sen burda derdi unut, orman ne güzel, ne güzel ” çocuklardan kalma bi çocuk şarkısı, devamı var mı? söylediklerim doğru mu ? bilmem, aslında favorim ; “Bir gün, bir gün bir çocuk, şekerde sanmış ilacı …” bak onunda sonunu getiremedim, kendi zamanımdan kalma “Zeyneeeeep harman yerindeee, düvenin üzerindeeee …” o da yarım kaldı, bak.
Çocuklar okuldan dönünce, neler oldu bir biıııır anlatırlardı, sıra ile dinlerdim onları veeeee veli toplantısında en çok şeyi ben bilirdim de “amaaa aramızda kalcak anne !!!” , “tamam, tamam aramızda” dediğim için kıs kıs gülerdim içimden, çocuk savunan ana babalara, ne çok kitap okudum, arada resimlere yeni hikayeler uydururdum, hayattan alıntılı, Boyama kalemleri, kitapları, rakamlardan birleştirerek resimler çıkarma, sebzenin faydaları, tuhaf sorular, onlara bulunan akla yatkın cevaplar …bunlar hayat , sonra büyükler küçüklere okumaya başladı, derslerde öyle idi bizim evde, bir büyük bir küçükten sorumlu, bir zaman da kız duvarlara resim çizdi, siliyordum, temiz yerlere tekrar çizdi, ben de bıraktım, yer kalmayınca o da bıraktı, hevesi geçtiğinden emin olunca da boyattık. Bu yaz duvara Dart asmıştık, hedefi tutturamayanlar duvarı delik deşik etmiş, bu sabah gözlükle daha net gördüm, Üstünde düşünücem , daha sonra.
Şimdilerde ne boyama yapan çocuk ne de kitap okuyan anne kaldı, okul şarkıları da var mı bilmem. Bilgisayar, her şeyi sayıp önümüze döküyor, hafızamız da kalmayacak bu gidişle, her şeyi bilgisayar hafızasına yükleyeceğiz, sonra da, mavi ışıkla yorulmuş gözlerimizle, her bilgiye ulaşmış parmaklarımızla, kim nerede, kiminle ne yapmış bilgileri ile aşırı doymuş, hayattan hazımsız oluyoruz. “Kim kiminle, nerede, ne yapıyor ” bi oyun adı idi, bi de yağmur sonrası toprağa saplanan çivi oyunları vardı, yol yol çizerdik izleri, geçen küçük çocuk tezgahı gördüm, elindeki ufak tefekleri satan 🙂
Bir şarkıdan nerelere geldik, eski zamanları eskitmişiz, hatta yok etmişiz, bizim yaşadıklarımız, “komik ve saçma” oldu bile. Şimdi bol çene ve muhalefet revaçta. Çok laf az iş. Hava durumu izlediğim bir site var, geçenlerde yorumlarda iki kişi; “Yaz bitmesin, eee hadi sonbahar gelsin” meselesi yüzünden kapışmıştı. ben ce esas komik ve saçma olanlar bunlar, birbirini tanımayan insanların sanal alemde, gerçek gibi kavgaları.
Bitmez bu satırlar, yazdıkça yazarım ben, deeee gün başladı, bi de pazartesi, arkası bayram haftası, yapılacak hazırlıklar var, daha Kaburga Dolması çalışıcam ben, Haydin günaydın …

15 Eylül 2015

Bazı kitapların okuma anlama zamanları ve yaşları var. Aslında hayatta her şeyin bir yeri ve zamanı var da bizim de acelemiz var, artık nereye yetişeceksek, son durak kişiye göre değişir, diye zannediyoruz da , bilmem, aslında bilirim,hayatta arzular, ihtiraslar, gizli plan programlar var, kimse bana yok demesin, diyenin cümlelerinde yalan var. Sabahları zihin dinlenmiş olmuyor, geceden yorgun geliyor, rüyalar, kabuslar, doluya koyup, olmadı boşa koyup dolmadı diye hayat düzenlemeler … felan fistan , bunlar hep gece işi. Yorgun zihinler, yorgun bedenlere delallet eder, iyi bir kahvaltı, bunların hakkından gelir, üstüne iyi bi haber, dışarıda bi de güzel hava … “oooo missss, alırım bi dal !!!” olur mu ? oluuuuur !!!! Valla olsun çok isteriz, birlik berarberlik ruhu üstümüzde dolansın, hatta bizi içine alsın, yağmur olup, diyardan diyara yağsın, hayat bayram olsun, bütün dünya da buna inansın isteriz, isteriz de isteme şekillerimiz farklı, amaça giden araçlar farklı, kullanım şekli bambaşka, herkes güzellik vaat ediyor da güzel kime göre güzel, herkesin güzeli başka başka bacım !!!
Aaaaah dünya hep aynı dünya, yalnız modayı takip ediyor, makyaj yapıyor, aynı sonuçlara farklı yollardan adres veriyor, sonuçlar aynı ama, teeee yıllar yıllar önce de yaprakla giyinirken de durum aynı idi; şimdi marka giyip aynı sonucu alanlar var.
İçimizdeki Şeytan /Sebahattin Ali dün bitirdim, ruh hallerini çok güzel yazıyormuş, keşke daha çok yazabilseymiş, tüm kitaplarını okudum sanırım, şiirler, şarkılar, romanlar … ne güzel şeyler bırakmış ardı sıra. İşte ondan kahırlandım, uzak uzak zamanlardan yaşanmışlar, güne cuuuuk diye oturuyor, bu dünya dönüp dönüp aynı yere geliyor.
“Taşa çaldım ayvam ile narımı, hep harcadım elde olan malımı, eğer yarim ben giderde gelmezsem, kırmızı güllerde ara rengimi, amaaaan yar, hele hele yandım yar, bu sene de gurbet elde kaldım yar, bir kötüye nasıl meyil verdim yar ? amaaaan yaaar …”
Sabah türküsü, hem sitemli, hem oynak, pişmanlık da içeriyor, hem söyler, hem oynar, hem de güne başlarız, haydiiin …

16 Eylül 2015

Bazı sabahlar geveze olur, konuşur da konuşur iç ses, hatta iç sesler muhabbet eder, muhabbet de denemez ya biri bildirir, biri savunur, biri içininde içinden konuşur. Topluca bakınca “ipe, sapa gelmez” sayılır, “ipe un sermiş, göle maya çalmış hocamız var ” der başka bi ses, sonunda hiç bir yere bağlanmaz bu konuşmalar, zaten bağlıdırlar ki, sıkı sıkı bağlanmaya karşı olduklarından, sorumluluk almaktan kaçtıklarından, mesul olmak korkusundan … uzar da uzar. Bunların seslisi de var ki, konuş konuş, havan da su döversin, kim suçlu bilemezsin, acaba ? İnsanlık mühim mesele, henüz tam olarak çözülemedi, bence çeşit çok, kategorize etmek zor, alt başlığın da altı, hatta çok çok altları var, “insanlık ölmüş, azizim !!!” diyenler hem doğru hem yanlış, bu denge yüzünden hala varlığından bahsediyoruz.
Dün şehre indim, artık böyle diyeceği, Bir kasaba ile merkez arası kadar sürüyor şehir merkezine doğru gittiğim yerler. yolda ilan tabelasının üstünde, “Edirne seferleri başladı, kalkış metrobüs durağından ” diye bir şey gördüm, hem de iki tabaka, bi anlam veremedim. Taaa kiii akşam haberlerinde gördüm, Suriyeli’ler Edirne’ye gidiyorlarmış, sınırı geçip, Almanya’ya gideceklermiş, ama polis onları otogar’da tutmuş, bir kısmı yürümeye başlamış. İçimizden çok şey geçiren bir haberdi. hatta çorapları ile yürüyen, pembe elbiseli, 3-4 yaşlarında bi kız görüntüsü içimi dağladı. Bu insanları bu yollara dökenlerin hesabı nasıl olacak, bu insanlar maceracı mı ? diye soranlar” çaresizlik tüm yolları tutmuştu” , tek seçenek, son seçenek cevabından tatmin olacak mı ? “Mülteciler, sürgünler dünya tarihinden az yenidir, sebep de biriksinler diye beklenmiştir ” diye bi yuvarlak savunma var mıdır ? bunları yaşayanlar, yaşatanlar, uzaktan bakanlar, içlerine atanlar … ne olacak bu travmalar ?
Özetin özeti ; “Bu alçak dünya para üstüne döner !!!” , “para ile saadet olmaz” zengin yalanıdır, zenginin hem dünyası hem de ahireti güzel olurun açılımı ; sen harcarken, üç beş de sağa sola koklatırsan, hayır dualar da peşin sıra gelir, hatta duacıların müritin olur, askerin olur, “Öl de ölelim !!!” diye tempo tutar.
Böyle işte, “Batsıııın bu dünyaaaa !!!” kahır dolu bi şarkıdır, ama kurtuluş değildir, “Bu dünya batmasın, herkese güzel olsun, yaşanır olsun, herkesin evi olsun, topraklar savaş nedeni olmasın, onlar ekilip biçilsin, üstünde yaşayanlar olsun, dünya çöl olmasın … sabah dilekleri bunlar, hadi, işalllah

17 Eylül 2015

Kafam yapılacak işlerden yapılmayacak olanları ayıklamakla meşgul, iç sesim dalga geçiyor, “ne uğraşıyon, çiz üstünü gitsin” .Kırmızı büyük çarpılar okul hayatımızın kabusudur. “Bu olmamış, hem de hiç olmamış, yok sayıyorum, otur, sıfır …” Emeğe saygı yok, sınıfta rezil olduk, hatta mahçup olduk, eve ne diyecez, karneye ne gelecek …” çok şükür bunlardan okul bazında kurtulduk ammaaaa hayatta kırmızı çarpılar devam ediyor, hatta yaş aldıkça elinden kırmızı kalem düşmüyor, “çiz gitsin, at gitsin, sat anasını, sat gitsin …” gazları havada uçuyor da kalem elmizde kaldığı ile kalıyor, eeeee bizim ayaklar yerde kardeşiiiiim !!! Nerdeeee biz de o yürek, arada yürek yeriz onu da hazım edemeyiz, SO RUM LU LUK duygusu çoğumuza çip halinde takılmış, bip, bip rahat vermiyor,yani bizim kuşak, şimdilerde eser miktarda uçucu, esans gibi, geliyor bi ümit veriyor, sonra gidiyor, bizim gözler hep yolda, hep yolda,
“Eli sıcağa dayanmayan kahır çekemez” derler. Yani ya kahrından ölürsün, ya da “bu daaaa geçeeeeer, bu da geçeeeeer ” diye türkü eşliğinde birini bitirir, “sıradaki gelsin” dersin. Ellerim sızlıyor, sıradaki gelebilir. Bu uzayan tatiller, gündüz insan gece hırt olan gençler yüzünden, evde hayat sessiz bölümlerden başlıyor, dün kahvaltılık sos yaptım, malum benim büyük oğlan çok sever, bayrama da gelecek inşallah,Közlenmiş patlıcan, biber, domates, rende havuç, sarımsak, hakiki zeytinyağ, bolca emek, ortaya çıkan bi elmek (Yöresel ölçü ifademizdir, bir avuçtan az fazlaya tekabül eder ) Bugün de yine istikamet mutfak, tangırdamadan, tungurdamadan, kokuyu arka odalara çok salmadan kış için çalışmaya devam, bugün turşu kurcaz işallaaah.
Hayatla aramızda olan problemlere rağmen, kanka sayılırız ,Zaten dünya yüzsüz ile arsıza kalmış, derler ya ben de hayata karşı arsız ve yüzsüzüm, geneline tabii ki de, ayrıntılarda çok şükür, yüzümün derisi kalın değil. Hadi toplayalım, bugün kuzumun doğum günü , Yirmibeşi bitirmiş olabilir :)))) Bu da anne matematiği, çocuklar genel olarak, “aaay o kadar oldun mu ?” kategorisinde değerlendirilir, parmak hesabı yanıltır, yavrular en doğrusunu bilir. anne de bilir de inanası gelmez,
Kendime verdiğim süreyi aşmışım, haydin, günaydın …

18 Eylül 2015

Hayat güneş doğmadan başlıyor.Mahallenin kedisi, köpeği, kuşu, uzaklara işe gideni, arka caddenin araba sesleri, ön tarafta çocuk toplayan servisler, araya karışan sirenler, varsa rüzgar, yağmur, bir tur çöp arabası … görüntüden önce ses olarak geliyorlar, sonraaaa, sonrası malum, adına trafik diyoruz, hatta yoğun trafik diyoruz, böylece hayat kasap havası oynar gibi akmaya başlıyor. İstikamet belli, halay başı değişken, katılımcılar daha da değişken, kollar, bacaklar, omuzlar … bi gayret kapıya doğru, oyun kurucu hayat. Kasap havası bizim zamanımızda düğünlerin son parçası olurdu, masalar arasından, geçebileceği her yeri yol yapar, önce bi uzar, gittikçe kısalırdı :)))
Yer gök inşaat, yerin üç beş kat altına da iniliyor da yukarıda sınır yok, bulut arası kuleler, şimdi fıçı gibi olanını da yapmışlar, tıkıştırılmış, aileler, aynı yerde spor yapıyor, yüzüyor, markete, çarşıya gidiyor, çayını kahvesini içiyor, hatta yer altından “M” lere bağlanıyor. reklamın üstüne bi “M” harfi yapıştıran satışta rekor yapıyor mu acaba ? Evler bankaların eline düşüyormuş birer birer, hiç şaşırmadım, yorgan ve ayak ilişkisini bilen yok, ATM lerde sıra gelmiyor, bi yerden alıp bir yere yatırmalar, esnek hesapta ne kalmış bakmalar, eee bi yerden patlıyor sonunda. Kendimi bildim bileli, çiş yarışı var, bundan kazançlı çıkan yok, olacaklar ile olabilecekler arasında hesap kitap yapmak gerek. Birden büyümeler hayra alamet değildir. Bir de “M” lerin son durumu var, ne binilecek gibi, ne inilecek gibi, yollar eskimiş, araçlar daha çok eskimiş, taşıma ile bitmiyor insanlar, bu yaz yolcu kapasitesinde hiç bir azalma olmamış, bakalım bayram sonu açılan okullarla durum ne olacak.
Ben de şehre inicem birazdan inşallah, eee Bienal zamanı, tuzlu su temalı, istikamet Karaköy tarafları. Açıklamalı turla gezicez inşallah. Sanat hep bi açıklama ister, Kitaplar bile, önce arka kapağını okurum, sonra yazarın hayatını, varsa önsözünü, basım tarihine, baskı sayısına da bakarım. Son Yeniçeri / Reha Çamuroğlu yeni bitirdim, Hem yeniçeri, Hem Bektaşi ocağı, bir sürü şey öğrendim. Araya dergilerimi koydum, yeni kitap da sırada, bazı şeylerin sonu yok, öğrenmek gibi, olmasında, hatta öğrendiklerimizi hayata geçirmek, başkalarına da öğretmek nasip olsun.
Hem işim var, hem yazasım var, Bi de ilerleyen zaman var, bir orta bulucaz, yazmayı kestim bile, Cümleten günaydın

19 Eylül 2015

“Hayat kısa, tatlıyı önden yemek gerek” demişler, doğru da demişler. Baş öğretmenimiz olan hayat, bize sırayla öğretmiyor, bi acı bi tatlı diye denge de yok. Hayat tatlı sert bir öğretmen. Bağlı olduğu bir bakanlık olmadığı için gerçi bakanlığı olup da bağlı olanlar da ortada, hayatın nereye baktığı nasıl baktığı belli değil, hayat bakıyor, baktığı yerlere baktırıyor, “yorum size kalmış !!!” diye de atar yapıyor. Aaaaaah atara atar, gidere gider yapmasını da öğrendik de yerleştiremedik, eski terbiye yakamızdan düşmüyor,”Aaaaah hayat bizi ezikleyip durma, hakkımız hukukumuz aklımızda kalmasın, biz de tuttuğunu koparanlardan olalım, “ama ama yazık, ne desem, nasıl söylesem” triplerinden kurtar biziiiii !!!!, amiiiin !!!” diye bi sabah duası ettik var sayalım, bu dua kabul olduğunda yüzümüze gözümüze bulaştırmayalım, “Ne nasıl, yapılır, yapıldığında nasıl yağ gibi su üstünde kalınır ?” diye de bi hayat dersi var da bizimki hep kırık not, hep bütünleme, sınıftan atılana kadar sanırım bu böyle
Yurdum uzun tatillerden birine daha girdi, para yok, tatil var, yatın yuvarlanın, evde didişin, gündemi unutun tatili. Benim ekip salı akşama tamamlanacak inşallah, malum özel sektör bizimkiler. Ben de ancak yetişirim, bir tatil yaptırma, evde tatil huzuru sağlama, yeme içme, hediye, ibadet, ziyaret … hepsi benden geçiyor, Allah bugünlerimizi aratmasın, yapılacak olanları yapıcaz inşallaaah, evinannesi olmak kolay değil.
Dün İstanbul Modern’i dolaştık, sanat, kültür karışımında gözlerimizi dört açıp anlamaya çalıştık,ehh biraz da anladık,Tuzlu su, hayatın sıfır noktası, çünkü göz yaşı tuzlu, doğar doğmaz ağlıyoruz, daha sonra da hayat sağ olsun, neşeden, kederden, sebepsizken ( Bu bir ikna yalanıdır, sebepsiz olmaz, sebebini açıklamak zordur ) de ağlatıyor. İşte bu tulu su her şeye karışmış, daha üç tur daha var, araya bayram, Film Ekimi girecek, sonra devam. Kasıma kadar zamanı var.
Benim zaman buralarda harcanırken, çamaşır makinede, çay ocakta, bugün yapılacaklar listesi aklımda, haydin hayat bilgisi dersinde yerimizi alalım, bakalım bugün neler öğrenip, neler öğreteceğiz, habersiz sınav var mı göreceğiz, hayatın huyudur ansızın ” çıkarın kağıtları sınav yapıcam, kapatın kitapları sözlüye başlıyacam !!!” der, Tüm sorular bildiğimiz yerlerden gelsin, inşallah, Cümleten günaydın

20 Eylül 2015

Eeeeeh artık “Bayram gelecek evimizeeeee !!!” türküsünü çağırma zamanı. Tartışmalı, travmalı ,Kanlı, kasaplı, hayır hasenetli bi bayram. Ben o tartışmaların içinde değilim. Et severiz ve yeriz,Kendimi bildim bileli evde bir kurban telaşı olmuştur. Hiç de kötü bir anım yok. Kurbanı babam keserdi, hayvanı önden alırdık, bağ bahçe de vardı, önce bir çukur kazar, hayvanı keseceği zaman başını çukurun kenarına yatırırdı, gözüne ütülü mendil bağlardık, boynunu dualarla okşaya seve, hayvanı üzmeden, işi vahşete dönüştürmeden, gözünde iki damla yaşla keserdi babam, yaş şükürden mi, yaptığı işten artık orasını bilemem ama hepsinden olabilir, sonra ağaca asar derisini zedelemeden yumrukla sıyırır, tuzlar, katlar, vermeye hazır tutar, hayvanı parçalar, tepsilere sıralar, işi bitince gömülecek olanları gömer, çukurunu kapatır, etrafı da yıkardı. Üçe bölünürdü et, eve, fakire fukaraya, hısım akraba ile yemeye ya da onlara vermeye, en az yedi yere verilmesi gerek derlerdi. İşkembe, kelle, paça da babamın elinden annemin talimatları ile çıkardı. Eti dinlendirirdik ama ilk yemek ciğer, yürek, böbrek kavurma olurdu, işkembe de ertesi güne en geç yetişirdi. Öyle kesilen hayvana zorla baktırma, ayağını tutturma, hayvanı elinden kaçırma, hayvanı kesmeden yaralama … gibi hallere hiiiiç tanık olmadım. Babam bu işin ustası idi, hatta küçük halam da kasap olarak çok iyidir ama babamın yanında mı yetişti kendi kabiliyeti mi bilmem, görünce sorarım artık, Biraz kokulu, biraz telaşlı, mana ve önemini anlaması zor bi bayram bu bayram. İlk gün hiç ziyaret yapılmazdı, herkes kendi eti ile ilgilenir, kesmeyenler de evinde hissesini gençlerin elinden beklerdi,teşekkür ve bayramlaşma sonraki günlere kalırdı, son gün de illa ki yağmur yağardı, “kan kokusu gitsin diye yağar” derdi babannem.Tabii ki de evlerde hassas insanlar olurdu, onlara da eziyet edilmezdi, misal bizim evde ablam,Mutfaktan uzak tutulur, önüne başka yemek konurdu. Şimdi durumlar değişti, etin de derinin de peşinde hayır kurumları var, bağ bahçe kalmadı, hijyen sınıfta kaldı, Marmara denizine lağımla birlikte kan akıyor, kesimhaneler nispeten daha iyi, bu da çevreye rahatsızlık veriyor, rahatsızlık konusunda hem fikirim, bağış iyi fikir de bi tane ben yaşadığım sürece eve olacak inşallah, benden sonrası tufan, ben karışmam, bir kaç yıldır, bir markette kestiriyorum, parasına faiz karıştırmadan ödüyorum,hatta işlem yaptırıp alıyorum, verdiğim yerlere kıyma, kuşbaşı veriyorum, o da alanları memnun ediyor, çok şükür dolabı dolduranlardan değiliz. Tüm sorulara vevap verecek evrakları var, içimde rahat.” Din ile çok detay akla zarar” diyenlerdenim. Bayramları birleşme, buluşma,barışma,yardımlaşma olarak algılıyorum, bayramı tatil olarak algılayanlar, bayramı yaşayamazlar, zaten bayramlar da bayram olmaktan uzaklaşıyor. Eeeee artık nerdeeeee o eski bayramlar deme zamanım geldi :)))
Aydogan abim cümlelerim sana ; Kapı çaldığında bir kalabalık, hatta küçük bir ordu olurdu arkasında, “Cüceler” geldi, derdi kapıyı açan, kardeşler, gelinler, çocuklar, yeğenler … nasıl bir hava dolardı eve, en çok sizin ekibi hatırlarım, gezdikçe birleşip, çoğalıp gelirdiniz. Kocaman İskender Abi, En çok korktuğum Muzaffer Abi ( Bıyıkları ile Ustra Kemal gibi dururdu), Güzeller güzeli Sevgi abla, Delikanlı Erdoğan Abi, Çakır gözlü Emriye Teyze, Geçim ehli olmayan Mashar Enişte, Altın küpeli, Münire Teyze, Oyuncakcı İhsan (hikayeyi biliyorum, anmasam olmaz :)))) ) Teyzeler, Dayılar illa ki sizi beklerdi, şimdi ne gezecek adamlar ne de gidilecek evler kaldı, toprak ziyaretlerimiz var şimdi. İnsan yazarken okurken bi gidip geliyor, geçmiş zaman sesleri kokuları getiriyor,uzun uzun yazmışım, ne yazdım bakmadım, hazar günlük bu içimden geldiği gibi, adı geçen, içimden geçen tüm ölmüşlerimize rahmet olsun, nur içinde yatsınlar, kalan sağlar bizimdir,Artık onlarla, aramıza yeni katılanlarla, bizim kattıklarımızla bayram edicez inşallah, Evin annesinin kafasında bayram yemekleri var kiii, hele bi kahvaltı edelim de öncesinde.

21 Eylül 2015

Sessiz, sakin, aydınlık bir sabah, Fırtına öncesi sakinlik diye içimizden şüphelenmiyoruz, kötü şeyler düşünmüyoruz. “Çok gülen, çok ” sendromundan kurtulduk, aklımız başımıza gelince (olgunlaşma da diyebiliriz) ne çok gülebiliyoruz, ne de çok ağlıyoruz. Çünküüüü gülünecek şeylerin sayısı git gide azalmakta, (Gülme komşuna gelir başına, geçerliliğini koruyor, insan neyi kınarsa yaşamadan ölmez, derler ya o doğru) çok ağlamak da çözüm değil, ne kadar yırtınırsan yırtın, bazı şeylerin önüne geçilemiyor, bazı olmuşlarla, tüm ölmüşlere çare yok, “yazık inci tanelerimize ” diyoruz ki.
Ammmaaa bazı zamanlar var kiii “ağlamak ayıp değil, saklama gözyaşını !!!” işte bu kurala da yaşlandıkça uyuyoruz, yani bizler, benim nesil, şimdiki nesil tüm duyguları anında yaşamaktan yana, amaaan iyi de yapıyorlar, biz biriktire biriktire ne hale geldik,
Toplu ağlamalarda insanlar neye, niçin ağlarlar diye merak ederim. Misal bir cenazede herkes ölüye mi ağlar ? Yoksa kendi ölülerine mi ağlar ? yoksa içinde öldürdüklerine mi ağlar ? Ben baba cenazelerinde az kendi babama, anne cenazelerinde az kendi anama, çokça da geçen yıllara, onların anılarına, gelecek yılların da meçhul yanlarına ağlarım. Ben her şeye gülmem ama gönül telimi titreten her şeye ağlarım, gelene gidene, okuduğum kitaba, seyrettiğim filme, mutlu olduğumda, hüzün dolduğumda … yani çok ağlarım ben. Ama gülmeyi de severim, en çok kendime, çoçuklarıma, bir iki şahşına özel insan var onlara, kara mizaha da bilgiç bilgiç tebessüm ederim.
Dün sokaklara çıktık, iki bacı bi de benim kız, hem köfte yemeye, hem de mobilya bakmaya, kalabalıktan başım döndü, herkes İstanbul’da, kimse bi yere gitmemiş, ya da gidenlerin yerine iki misli gelmiş !!! kesin bilgi yayalım :))))
Sonra dönerken metrobüse, mendilci küçük kızlar bindi, birisi yanıma geldi, diz kapağımdan az yukarıda bir boyu var, mendili uzattı, bir şey demeden yüzüme baktı, elimi bozuk para cüzdanıma attım, parmak uçlarım ne tuttu ise avucuna saydım, kaşımla “Mendil kalsın ” dedim, o sırada durağa geldik, bu hemen indi, kendinden az büyükle buluştu, heyecanla parayı gösterdi, beni gösterdi, canımın önüne geldi, bana kocaman bir öpücük gönderdi, verdiğim para ne beni fakir eder, ne de onu zengin, ama avuç içi kadar bir mutluluğu paylaştık, küçük kızla, sonra ben yolun kalanında ağladım, ” niye bu yavrucak yollarda, akşam gidecek bir evi var mı ?, kaç yıl yaşar, kurtulur mu ?, Kurtulsa travmalarından kurtulur mu ?, annesi var mı ? …” daha bir sürü soru ile kendime soru sorup kendimi imtahan ettim, sonuç insanlık sınıfta kaldı, ben de geçemedim ama,
İşte böyle bu sabah, evinannesi bayram sonuna kadar sayfasından izinli, hayattan sayfalarla malzeme yapıcak, sonra onları yazacak, ammaaaa önce baklava börek açıp resimlerini instagrama koyacak :))))))) Ara ara da evhallerini haber yapacak tabiiii kiii de, “anne beni yazma !!!” diyenlerin gözünün yaşına bakmayacak
Gönlümüze göre bir hafta ve bayram olsun, akan tek kan kurban kanı olsun, o da doğru yerde yerini bulsun, Hısım akrabayı arayalım, dargınlarla barışalım, çocukları sevindirelim, yolu Edirne taraflarına düşenleri beklerim. Bayram yemeği, Bayram tatlısı, mendil, harçlık … tarafımdan temin edilir. Ama esas sermayemiz, güler yüz, tatlı dil, Cümleten öptüm, sevdim, şaaaaneeee bi hafta olsun cümleten .

23 Eylül 2015

İnsan uzun yıllar evli kalınca birbirinin aynası oluyor, kapıdan girerken eşimin bir sıkıntısı olduğunu, yemek yerken de dişinin ağrıdığını bildim. Böylece yazlık dişe takıldı, Allahdan nöbetçi dişcimiz var, o da akşama yola çıkacak ama gitmeden eniştenin dişlerini onarmış olacak, inşallah. Böylece arife gününde bir savaş meydanını andıran evimizde biraz daha kalacağız, odaların önünden gözlerimi kapatarak geçiyorum, salonda sadece tv ye ve bilgisayara bakıyorum, arada bi hışımla kalkıp, bir iki şeyi yerine koyuyorum, ammaaa what fayda, hane halkı böyle mutlu, şarj aletleri kördüğüm olmuş vaziyette, muhtaelif sehpalardan sarkıyor, boş bardaklar iteleme usulü ile çoğalıyor, sabahlayan kız uyuyor, kalkan gençlerin eline kahvaltı öncesi çayı uzattım, gözler meşgul :)))) Dışarıda yağmurumsu bir şeyler var, sessizliğin sesi bile susmuş, yazarken ayağımla bir şeylere dokunuyorum, aaaazzz sonra eğilip bakıcam,
Hayat karışık, karmaşık, meraklı, heyecanlı, endişeli, kalabalık olarak akıyor. Uzayda bir kum tanesi olan bu dünyayı gözümüzde büyütüp de sahiplenmeye kalkmak, kendimize krallıklar kurmak, oralarda baskı ile düzen sağlamaya çalışmak … beyhude işler. Varsa sağlığın, cebimde yeteri kadar paran, eşin dostun el altında, çoluk çocuk etrafında, aaaah biraz da umut olmalı, biraz da renkli gözlüklerle hayata bakabilme … gerisi geliyor, valla :)))
Ankara’dan oğlum geldi, oleeeeey !!!, Eşim de geldi, aaay hadi ona da oleeeeeey !!!!, planlarım ve programlarım var aklımda, ama sırası, zamanı değişebilir, esneyebilir şekilde, eeeee hadi o zaman, deliye her gün bayram :))) hepimiz biraz deliyiz, deli olmak, delirtmekten daha güzel kiiii, “Deli deli, tepeli, kulakları küpeli ” , ayol kim bu deli, Haydin huniler bu sene hem çok moda, hem de sebil, hunisini sevdiklerim, cümleten günaydın dedim

27 Eylül 2015

Etrafta bayram olduğuna dair söylentiler var, arada hşsseder gibi oluyorum ama tam olarak idrak edemiyorum :)))) Orta hizmetçisinden az halliceyim, fıtratımda hizmet var, çırpınıyorum ve tam isabet çarpıyorum, bu bayram mutlu ettiğim insan sayısı geçen bayramı geçti mi bilmiyorum, aklım başıma geldiğinde bi parmak hesabı yapıcam. Aklım suda sabunda, dolap içlerinde, bastığımız halıda, banyodaki çamaşırda, hala beni yapış yapış yapan havada, trafiğe saldığım Ankara Yolcu’larında, ütü masasında, yarın okula gidecek olan liyseli kızda, yarın okulu açılacak olan, hafta içi teyzesine taşınan oğlanın toplanacak eşyalarında … aklım benden başka yerlerde, arada başıma geliyor canım,
Sabahın köründe kavurma yapmış, yufka ekmekle Anadolu usülü kahvaltı yaptırmış, etin bu yakada dağıtımını tamamlamış, ablamın dağıtacaklarını dolabına yollamış,yoldan gelen gömlekleri yıkamış, ütülemiş, yola hazır etmiş,şehir dışı yolcularını uğurlamış, oğlanın “Anne sen de buyur gel !!!” daveti ile bi hoş olmuş, biraz ortalık toplamış, bi süpürge takmış, terlemiş ama kurumamış, şuraya bi göz atıp soluklanmış olmak istemişim, Son durum budur, yani. Hiç haberlere bakmamıştım, biraz kulak verdim kiiiii yurdum top yekun bayram edememiş, Bayramın bitmesine on saat kadar daha var, fıtratındakilere benzediğim küçük halamın elini öpmeye gidecem inşallah , Metrobüs yarı fiyata düşmüş, umarım yer bulurum, iyi hizmet gördüğüm bir evdir, sağ olsun kuzenler, yerimden kaldırmazlar, gak deyince çay, guk deyince kahve, bir şey demeden ev usulü sofra önüme kurulur,
Aaaaaah aaaaaah Allah gönülllere bayram huzuru versin, günü gelen geçip gidiyor, aaaaaah aaaaaah ömrümüzden gidiyor, yarın daha detaylı gelicem canlarım, dermişim :)))) Bi kısa kendimi hatırlatma notu şeyettim kiii

28 Eylül 2015

Veeeee bir pazartesi daha, yeni başlangıçların günü, rejime başlama, temizlik yapma, geçen haftanın yarım kalanlarını tamamlama, sorularına cevap bulma, sonbaharı hissetme, okula başlama, anne tatillerine giriş … felan filan
Kalkalı epey oldu, namaz niyaz, kahve veeee kızı kaldırma, şu an kızı geçen zamanla baş başa bıraktım, neler yapacak, geçen yıldan aklında kalanlar ne, eylem ile kalan zaman uyumu var mı ? Kahvaltı şart da yatak da topalana bilecek mi ?, anahtar aklına gelecek mi ? harçlığa zam yapmadım, yetecek mi ? derslere uyum ne olacak, kanka farklı bölüm seçti, muhabbet ne olacak, dakikalar, internet paketi bu ayrılığa dayanabilecek mi ? … aklımızdaki tüm bu deli sorular, bugün yarın cevap bulacak, sınırlar çizilecek, faydalı kurallar konulacak, gidişata bakılacak.
Ben de kendime bakıcam inşallah, gün içinde kendimle kalabileceğim, oleeeeeeeeeeeeeeey !!!! bazı işlerin teferruatı azalacak, ev sadece hafta sonları yoldan çıkacak, anne okuyup yazacak, az da faydalı geziler yapacak, filmlere, sergilere bakacak … aaaay hadi işallah
Dünya dönerken, başımızı döndürmeden, hayat yolunda yolcuyuz hepimiz, “herkesten bir anı saklar bu yollar, herkesin acısı sevgisi kadar, güzelmiş çirkinmiş ne fark eder ki, deli gibi sevmek ruhumuzda var ” demiş idi Müslüm Baba* eveeeeet, her işin başı sevgi valla, pazartesiyi sevmek gerek, sendrom filan yakışmıyor, yeni başlangıçlara, hem zaten mutluluk bir anahtar ise kilit biziz ki, hangimizin iç dünyasında karışıklık yok ki , oraları da karıştıran biziz kiii, vefasızlar kıymet bilmez, görmediğimiz yanlışlar bir gün doğru olur, ah lar, vah lar bir yere kadar,haydin toparlanalım, önümüzde yeni bir gün var, ömrümüzün eksi hanesine yazılacak, ne kurtarırsak kardır, benim için haftanın başı temizlik, ortası sakinlik, sonu “Film Ekimi”, dokuz adet biletim var :))) haftanın kitabı,BİTİRGEN/ Figen Şakacı, bayram da da PUSLU KITALAR ATLASI / İhsan Oktay Anar’ı okudum, gençler arsında bu kitap pek tutuluyormuş, bir önceki okuduğum kitapla da birbirini tamamladı. Aaaaay hadi gün 24 saat her şeye zaman bulacağız, “vakit yetmiyooooo !!!” diyenler, harcanan zaman çizelgesi yapsınlar :))))) Cümleten günaydın, şaaaaneeee bi hafta olsun inşallah .

 

yeni eğitim öğretim yılı yağmurla başladı. Rahmet yağacak eğitime diyebilir miyiz ? İstersek deriz, kim tutar bizi
Kızım yağmura kalmadan geldi, daha ilk günden yorulmuş, “kitaplar çok ağırmış, zaten onları kullanmayacaklarmış, akıllı tahta varmış …” Bi dizi söylendi, El cevap ;” Direkt tema kutusuna atsaydın o zaman !!!” :))))
Aaaaaah aaaah sabah kahvaltı yalan oldu, arkadaş zeytinli poğaça almış, bekliyormuş, yatak toplanamadı, anahtar kapıda hatırlatıldı, harçlık zamlancak sanırım, kantine çoooook zam gelmiş :))) Saçlarını savurara savura, kolunda okul ile ilgisi olmayan bir çanta, ayakta pantolonla uyumlu, yağmurla uyumsuz bir, ne ne desem, marka verim bari, lacost, :))) Eller temiz, tırnaklar bakımlı, ayak tırnakları görünmez ama oceli :))) okul tişörtü çok şükür okul armalı, yolladık öğrenciyi, şimdi de odasına yolladık, sezona hazırlancak, yarın biraz daha öğrenci olacak, işallah :))))
Yapcek bi şi yok denemez, katsayıya takılırsa ABD ye yollucaz :)))) Daha önümüzde bununla beraber iki sene daha var, aslında oğlanlar gibi değil kız, varsın uzun uzun okusun, Bana “aşkım !!!” diyo, yalayıp yutup, konuyu bağlıyor, Yalnız arada bazı konuları bana Bilal’e anlatır gibi anlatıyor, o zaman bozuluyorum, hemen konuyu derslere bağlıyorum :))) Taze haberler bunlar, yağmur suyu ile yıkandı, bereketli, dahaaaa çoooook malzeme çıkar, çok da yazarım, hani bi giriş yapim dedim :)))

29 Eylül 2015

Bugün daha organizeyiz,Kahvaltı yaptık, yatak toplandı. Örtünün bi dudağı yerde, bi dudağı gökte ama olsun, birden yüklenmiyorum. Zira dün akşam dolap düzelttik, bir kayıp ararken, gördüklerim karşısında “Buuuuu neeeee kepazeliiiiiiik !!!!” diye klasik anne atarı yaptım, gidere fırsat vermeden, ayıkladık, düzenledik, biraz idare eder artık. Öğlen yemeği için tost yaptım, bu nesil de yemekhaneye karşı, okulda yemiyorlar, bir gün kantin, dört gün de ev diye kısıtlı bir liste yaptık, kısıtlı, her şeyi yemiyor, her şey öğlene kadar ilk hali gibi durmuyor, kokanı var, imrenme durumu yaratanı var, heeeeer şeyiiii düşünen bi anne var, çok şükür :))))) kendimi de yağlamasam olmaz ama di mi, daha yapılacak çooook iş var. neyse saat belli oldu, bundan gayri, bu saatlerde yazıp çizecez inşallah. Kızı yolcu edip, el salladıktan sonraaaaaaa bana kalan nedir bu hayatta ? sorusuna boş gözlerle eve bakıp, kalanlar ayrıntılarda gizli ki, diye bi teselli durumunu da geçip, özete gelelim.
Bugün dünden daha çok yapılacak işler var, bu sıralama kafamda ama, bakıcaz artık. Temizlik devam ediyor. Ben yorgun, bıkkın, asabi bir anne olarak kimseye kapı açmak istemiyorum, belli bir yerde kesiyorum iş yapmayı, kapı açıldığında sabun kokusuna yemek kokusu karışsın istiyorum, eve geleni hoş beş edip, gün hakkında bilgilenmek, onlarla ilgilenmek istiyorum. o yüzden benim temizlik uzun sürer, amaaaaan temiz olanları ayrı bir yere koymuyorlar kiii, herkese aynı kara toprak.
Bitirgen ; küçük şeker gibi kayısı demekmiş, kitabı bitirdim, zaten yüz küsur sayfa, bi de sonunda ağladım, heee gözyaşım yağmura bile karıştı,Sevmeyi bilmiyoruz, sevgiyi gösteremiyoruz, karşılıksız sevgiden bi haberiz, sevgi konusunda insanlık onda dokuz kusurlu, o derece yani. Ben bile günden güne kendimde ilerleme kayıt ediyorum, sevgi üstüne ihtisas yapar gibiyim, tabudur biz de sevgi konusu, özür dilemek kadar zordur “seni seviyorum ” demek, aman şımarmasın, aman elalem ne der, aman önce ben demeyim, belli etmeyim, derken toprakla kucaklaşıyor insan, sağ kalana travmalar kalıyor, ya da çift tarfalı travma hesabı başka insanlarla görüyorlar.
Aaaaah sevgi insanın hamurunda var da mayalandırmıyoruz kiii, Çoktan unuturdum, her şeyi çoktan. bu kitapların, filmlerin, şarkıların, şiirlerin gözü kör olsuun …
Aaaaay kimse kör olmasın, açık gözle, açık açık sevelim, hatta dokunalım, öpelim, taş gibi sarılalım, dilimizle olmazsa bile bedenimizle izah edelim, Ben seviyorum valla, saymakla bitmez sevdiklerim, ama ağırlık yapmıyor üstümde, eksik olan varsa gayret edin derim, cümleten günaydııın millet

30 Eylül 2015

Okuldan, işten çıkışlarda koşa koşa eve gelinen yıllar vardı. Limonata tadında yıllar, içe serinlik veren, ateşleri söndüren, nanesi olmayan, içine buz kütleleri katılmayan yıllar, bastırılmış, içten içe hizaya sokulmuş, tek tipe yakın yıllar, aykırılar gizli kalırdı. Elinde filesi ile evin babası kapıyı çalar, çocuklar açar, terlikleri uzatılır, eller yıkanır hazır sofraya buyurulur, masa en büyük kız tarafından söylenerek toplanır, okul zamanı ders yapılır, değilse “evdeyseniz ” diye komşuya haber salınır, varsa tv bakılır … öyle yıllardı onlar, bir oda içinde tüm aile, salonun kapısı kapalı bu arada :)))) Genelde böyle idi, çok zenginleri bilmiyoruz, o zaman onlar kendilerini afişe etmezlerdi. Amma yıllardır, tüm filmler, diziler aynı ; Eve gelen ayakkabıları ile içeri dalıyor, kendine bi içki alıyor, bi de eskiden viski limonata bardaklarında olurdu, Yani filmlerde belki pavyonlarda, kendimi bildim bileli içmem ama bilirim, viski bardağını, bunlar “ne koysak gider kafası ” İncelemeden, araştırmadan, kime hitap ettiğini bilmeden, ticari kafalar. Gerçi şimdi bardaklar düzeldi :)))
Annem titiz kadındı, babam kapıdan üç basamak aşağıda soyunmaya başlardı, banyoda da bir fasıl arınır, ancak sofraya gelirdi, değil ayakkabı ile eve girmek, sokak çorabı ile bile basmadık biz. Abdestli namazlı adam, kendine en fazla bir çay doldururdu kiiii o da yemekten sonra. Fakaaaaat salondaki duvar boyu vitrinin içinde her tür içki bardağı, sürahisi ile süs olarak bulunurdu, şampanya, martini, şarap, likör, viski … ne ararsan, rakı bardağını saymadım, onlara hep limonata muamelesi yaptık biz :)))) Hatta bir punch kasemiz bile var :)))) Annem de babam gibi o zaman “Bu ne yaman çelişkiiii anneeee !!!” Aaaay işte nur içinde yatsınlar, paşabahçe ne yaptı ise alırlardı, severlerdi, parlak şeylere bakmayı, yattıkları yerden yıldızlar görünür mü acep ?
Buraya nerden geldik, dünden geldik. Kıza okul açılmadan “ayağına hafif bi ayakkabı alalım, sonbaharlık olsun, ayağındaki yeni ama ince, botlarında kürklü çok kalın ” dedim. Sakalımız yok ki sözümüz dinlensin, aaaay yoksa biraz var mı :))))))) hava bozunca ayaktan titremeye başladı, okul çıkışı AVM ye gittik, Tabii ki de kandırıldım, bütçem yalan oldu. Mağaza belli, fiyatlar belli, tıpış tıpış girdik, beğendiğini de aldık, çok şükür :))) Kıza geniş duruyorum, yarın öbür gün be olacağı belli olmaz, karnı gözü baba evinde doysun, bizden gidene kadar mutlu edelim istiyoruz. Eşimde aynı kafada, yalnız o istekleri tam tutturamıyor,
Neyse, işten çıkan okuldan çıkan, işi olmayan gelmiş, her yer tıklım tıklım, yürünmüyor, ruhum daraldı ama ritüele uyup yemek de yedik, bir bir çırpıda yedim, 27 dakika kızı bekledim. Bir ara yan masada mıy mıy eden iki çocuklu ailenin anası ile göz göze geldim, “Yemezseniz teyze sizinkileri de yiyecek, diyim mi çocuklara ? ” diye bi baktı, ben de bakışlarımla “heee” dedim ama bi netice alamadım :))))
haydin temizliğe devam, bugün ekstra ütü var, şükür, ütü için uygun havalar, bi de kurusa yıkadığım çamaşırlar, piyasada “BAVUL” diye yeni bir dergi var, Edebiyat ve sokak temalı,dün karıştırdım, bugün kaldığımız yerden her şeye devam inşallah, cümleten günaydın

EYLÜL BAŞI GÜNLÜKLERİ


11225384_10153668049133159_8157420888352335294_n

Eylül de geldi, yazdan esintiler taşıyarak demeyecem, bildiğin yaz bu eylül. Sonbahar güzel mevsimdir, canlı renklerin insana nasıl hüzün verebileceğini anlatır, yaprak dökümü ana temalı olup, bu dökülmeler hayatın heeeer bölümüne uyarlanır. Resim Karadeniz yaylalarından, Erdal Kocaman çekmiş, daha bir sürü çekmiş, malzeme yapıcaz inşallah, iki yanı kuru dünyadan, yeşile akan, çağıl çağıl akan sular. Aynı insan gibi, “tüm çabamız, yeşertmek, yaşamak için ” diyenlerdenim, hepimiz bir fidanın güller açan dalı olmak isteriz ama, ama, ama … aması var hayatın. Bakalım bu eylül beziyor mu geçmiş eylüllere,

01 eylül 2015

Hayat mı bizi yola koyuyor, biz mi hayatın yoluna çıkıyoruz tam belli değil, yumurta tavuk bilmecesi gibi, Fazla kurcalamadan başlıyacaz,” Bak Eylül de geldi !!!” diyen iç sesimize eşlik etcez, ben Eylülün gelişini hep sevmişimdir, yaz enerji düşüren bi mevsim, tabi ki de bana göre.
Evdeki tüm saatler farklı zamanları gösteriyor, kimi az ileri, kimi çok geri, hemen onları hizaya soktum. Az yorgun, az uyumuş ama mutlu ve huzurluyum, dün sildim süpürdüm, ütü bekliyor, çamaşır devam ediyor, Ben temizlik yaparken illa ki yere yapışanlardanım. Muhtelif sopalar var ama bezi elime alıp, kenarları köşeleri kazımasam olmaz, şimdilik yapıyorum, ona da şükür.
Üç gecedir oğlanı bekliyorum, ağır metal konserlerine gidiyor, ağırlaşmış olarak gece yarısından sonra geliyor, klasik anne rolünde dün akşam onca yorgunlukla bekledim, temiz çarşaflara yıkanmadan yatmasın, yerlere oturdu, steril evim batmasın diye :)))))) Bu arada kız dönmedi daha, tatil dönüşü halasında misafir, muhabbetleri iyi maşallah,Huyları suyları da pek benzer.
Bugün mutfak ağırlıklı çalışmayı planlıyorum, kışa hazırlık, yaz sebzelerini kış için dondurcam işallah, sokakta da işim var, akşama Fatih Erkoç konserine gidesim var. Belediye Sevgi ve Barış Günleri düzenlemiş, bir sürü etkinlik var, bir meydan düzenlemişler, bana yakın hemen şuracıkta, dün akşam market dönüşü bi dolandım. Hoş olmuş, çok renkli, misal Çiğer Dürüm yapan arkadaşların yerinde ” Fly me to the moon ” çalıyordu 🙂
Neyse kısa keselim de Aydın havası olsun değilmiş, bunu da dün öğrendim, yanlış bildiğimiz deyim ve atasözlerinden biri , doğrusu “Kısa keselim de Aydın abası olsun” imiş. Teşekkürler Selma 🙂
Ne yaparsak yapalım , ama aşk ile yapalım, O zaman önse günaydın, sonra; haydiiii aşk ile …

03 Eylül 2015

Bir çok şeyin peşinden koşuyoruz da en çok mutluluk ile ilgili takıntımız var. Her yaptığımızdan sonra iç ses bizi sorguluyor, “Mutlu musun !!!!” cevap evet ise “Ne kadar mutlusun ?” sorusu geliyor, “çooook !!!” cevabı hemen hepsine yakışır da içimiz de yine de bir küçük boşluk kalır. Tarif edemediğimiz değil ama kişiye göre farklılıklar taşıyan bir kavram, Genel ölçüleri var tabii, biten okullar, atılan imzalar, doğan çocuklar, hayırlı evlatlar, çok para ( mı acaba :))) ) ... başkasında görüp de “bizim de olsa” dediğimiz şeyler olunca mutlu olacakmışız gibi gelir, gerçekte “dışı seni yakar, içi beni yakar !!!” durumu olasıdır. İnsanlar iç dünyalarının çok azını dışa açarlar, en dışa dönükler bile böyledir, gizli tutmak fıtratımızda var. Hatta kendimizle yüzleşemediklerimiz yüzünden ruhumuzda biriktirdiğimiz yaralar var .Bi de mutluluğun onay konusu var,Mutlu isek herkes haberdar olmalı, “bakın da görün, siz de yok, ben de var” şeklinde değil ama :))))) paylaşalım da çoğalsın açısından, hanı ” ben mutluyum, sen de mutlu ol, benim mutluluğumla mutlu ol ” gibi ama bununda peşini haset bırakmaz, içine riya karışır.
Bu konu uzadıkça uzar, Küçük mutluluklar, büyük mutluluklara kapı açar, “avuç içi kadar mutluluk yeter bana” diyen şarkılar var 🙂

Mutlu olmak bakış açısından geçer, deliksiz uyku, merdiven inip çıkma, yıllar sonra birine rastlama, evdeki kayıp bir eşyayı bulma, br eş dost arayıp sorma …
Burnuma çilek ve kahve kokusu geliyor, Kahve kupada, çilek ocakta, reçel olacak, İki gündür, sebzecilerle haşır neşirim, bu arada saçımın boyası da gelince, teyzelikten anneliğe terfi etmişim :))))) Domates, biber ve türevleri üstüne çalıştım, bir müddet ne göresim ne yiyesim var. Boncuk Ayşe de maşallah almış başını gidiyor, hatta dört nala gidiyor.
Kahvenin içine kek batırma, kekin üstüne reçel koyma … gibi basit ve zararlı sayılabilen mutluluklarım var benim, ara sıra bazı bazı kuralsız takılmayı seviyorum ki , Sonbahar ayında şiddetli yaz yaşarken, hala ıslak ıslak dolanırken, yakın gözlüksüz bir hiçken, yakın gözlük bile arada büyüteç isterken, reçelin başında an itibari ile bulunmam gerekirken, daha da yazdıkça yazabilecekken, bu benim sabah mutluluğum diye kestirip attım, cümleten günaydın, elimiz ayağımız tutuyor, nefes de alıyoruz çok şükür, arkası gelecek, hayatı öne doğru iteklemeye başlayalım, haydiii…

04 Eylül 2015

Pazartesinin sıkıntısını aşarak cumanın rehavetine hoooooş geldik. Hoş da buluruz inşallah. Memleket manzaraları yine kanlı, hüzünlü, dramatik, kin ve nefret cirit atıyor, yalan riya onların kah önünde kah arkasında, bölündükçe bölünelim, insanlık suretinden iyice bi sıyrılalım çabaları had safhada.
Yetmişlerde seksenlerde genç kız, lise ve fakülte öğrencisi idim. Muhtıralar, darbelerle geçti hayatımdan. Kimini gördük bildik, kiminden haber aldık, kimini yıllar sonra okuduk anladık ölümlerin, işkencelerin. Konu aynı konu nemalananlar farklı değişen bir şey yok yıllar sonra da. Bu böyle gider mi ? gitmez inşallah. Toplum kulaktan dolma beslendikçe, kin ve nefretle “öteki, ötekiler, beriki, berikiler ” diye etiketlemeye devam ettikçe, yol açanların yolunu kestikçe hem zor, hem zaman alır.
Dün bi akvaryumlu AVM ye gittim. Konya’dan gezmeye gelen komşumla buluştum, onlar karşıda olunca bi orta yol yaptık, İlk defa gittim, ev mağazasına daha önce gitmiştim ama ancak işim kadar gezerim ben, Neyse yol boyu iki vasıta , fazla gitmişim, bi de tornistan yaptım :))) Bolca etrafa baktım, insan manzaralarına içimden senaryo yazdım Acaip kalabalık, yaz, tatil durumları yok, milletin elinde haritalar, arabalarda navigasyon, işaretledikleri yerlere doğru akıyorlar. İki akvaryum var, birinden çıkan öbürüne yol alıyor, orta halli gezginler, Suriyeli, dilenci, mülteci, Orta Doğu turisti, yerlisi, yaz okulunda öğrencisi … ne ararsan var. Ortak nokta ; telefona bakma, “Beni şöyle bi çek kanka !!!” İnsanları 4.5 G birleştiriyor :)))))
Yani hayat acılı, endişeli devam ediyor. yapacak bir şey yok demiyecem var, bakış açımıza geniş açı uygulayalım, muhalif fikirleri çöpe atmayalım, dinleyelim, anlatalım. Silmek, yok saymak asla ve asla çözüm değil. Her doğrunun yanlış geldiği bir insan, yanlış sayıldığı bir yer vardır. Doğru zamanla eğrilmiş ve eksik olabilir :))) yani bi gayret etmeli insan, kestirip atma ile olmuyor. Fakaaat evlilikleri börek açmanın kurtardığına inanılan, “120bin tl aylık gelirim var, aradığım eş para yemeyi bilsin !!!” diyen adamları tvlere çıkaran, sormayan sorgulamayan, işine geldiğine inanan toplumların işi zor.
Bu arada börek açmayı sonradan öğrendim,”azzz daha yuvam dağılyordu, sağ olsun kıymalı patatesli börek !!! ” demicem, “120bin tl aylık geliri olan adam istese her gece evlenir, niye durumu sabitliyor kiii !!!” dicem :)))))
Bi de günaydın dedim, haydi içimiz, dışımız serin olsun, inşallah.

05 Eylül 2015

Bir yandan kahvaltı hazırlıyorum, bir yandan yazıyorum,Kademeli olarak kalkacak olan ev halkı kademeli olarak sokağa dağılacak inşallah. Kızım geldi , güzel vakit geçirmiş,halası hediyeler almış, yıkayıp ütülemiş, valiz siir gibi idi,ellerine sağlık, eeee hala candır, Biz de Öpüşüp koklaştık, hatta beraber bile yattık kiiiii benim için büyük fedakarlık :))))
Yazarken arada çaya, gözlemeye bakıyorum, yiyeceklere yakın gözlükle bakınca, yiyesi gelmiyor insanın :))))
Yarın ayrıntı yapıcam inşallah , baba kız yazıcam :)))))
Şimdi kahvaltıya alaka göstermek gerek, sonra kendimi Bizans’ın dehlizlerine, Sarnıçlarına, muhtelif cami kilese bahcelerine atıcam inşallah ,’ hazar serin olacaktır ” diye gezicem dermişim :))))
Eeeeey Ahmet Faik Ozbilge bekle bizi, yola düşeceğiz aaaaz sonra , kalanlara Günaydın olsun, bugün yarın “istanbul hamam bile değil sauna !!!” Diyorlar bilenler, son sıcaklarmış ,”hayrını görelim !!!” mi diyelim acep :))))

06 Eylül 2015

İstanbul’u seviyorum ❤ Çünkü bu şehrin her zaman bilmediğim yanları kalacak, çünkü bu şehirde her zaman karşıma yeni bi güzellik çıkacak, çünkü şehrin her yanında tarih var, tarihte efsaneler, örnekler,aşk, hırs, kan, gözyaşı ve şiddet, az da mutlu son var Yani bu şehir; sayfaları bitmeyen bir kitap, sonu gelmeyen bir film,Dünde Sultanahmet’in altına bi bakış eyledik, alttan alttan kalanları gezdik, dükkanların altında şehrin kalıntıları var, döşemeyi cam yapmışlar, Dün ile bugün arasında kalıyorsun. Yorgun ve memnun döndüm, Yorgunluğum geçici, memnuniyetim kalıcı, sağ olasınAhmet Faik Ozbilge ,Önerdiğin kitaplar da en kısa zamanda sanal sepette işallah :))))
Sabah sabah kuş sesleri kiiii sanırsam erkenden göç edenler var, susmak bilmeyen bir alarm, kim bilir sahibi kaç blok ötede. Bunlar da şehrin hüzün veren, sinir eden sesleri, amaaaa “coooolll ” yani “seeeeriiiin” durumu muhafaza edicez inşallah,
kahvaltı sonrası, baba kız arasındaki sorunu çözeceğiiiiim. Aslında sorun tek taraflı, baba sorunu yeni bilecek :)))) Kızımız büyüdü, hayatında gelişen, değişen şeyler var, çelişen şeyler ise babanın hediyeleri ile kızın zevki :))) Çok şükür Barbie, Wings, Hanna Montana … gibi bir çok karakterli eşyayı geride bıraktık, allı pullu da da gözümüz yok, siyah ağırlıklı, gümüş madeni içerikli, marjinal, cool ve daha adını diyemediğim şekil takılıyoruz. İşte bugün babayı günümüze uyarlayacağız inşallah, tampon bölgede “Bak hayatım …” lı konuşmalara hazırım, zati bu başlangıçlara da idmanlı adamcağız :)))) Şu anda elimizde bir pembe, bir turuncu okul çantası, iki ilk okul işi kalem kutusu ve muhtelif simli kalemler var :))) iade ve ya da yenisi hakkında görüşmeler yapıp baba incinmesin, kız doğru hediyeler sevinsin diye ara bulucam inşallah :))) Bu arada babamız kırtasiye ile ilgili çalışıyor, her geldiğinde en doğru şeyleri bana getirir, misal bu sefer yeni bilgisayarıma uyumlu parlak bi kablosuz mouse yollamış :))))
Gamze’nin geldiği belli oluyor, sabah bulaşıkları artmış, eee bi çay koyalım, bi kafamızı toplayalım da bakıcaz artık heeeeeer şeyeee, bugünün yarın pazartesi olarak devamı var, Sendroma fırsat vermemek lazım, biz elimizden geleni yapalım, gelmeyenlere de bi formül bulucaz,
Haydin, A planı elimizde, B planı aklımızda, C sürpriz … alfabe Z ye kadar, Günaydın millet, hadi, haaadiii, haaaaaaaadiiiiiii ….

07 Eylül 2015

Ne içimizdeki ne de dışımızdaki dünya tek kişilik değil. Sebepler ve sonuçlar insanın insana ettiklerine, edebilecek oldukları ihtimallere bağlı.” Şu olmasaydı, bu da böyle olurdu”, diye yapılan savunmalar, sızlanmalar yüzeysel kaçış planlarıdır, en kolay savunmalardır, üstelik savunanı da aciz kılar. Topluluklar ihtiyaçtan doğar, genelde de bir mağduriyet toplanmayı gerektirir, mutluluk da toplanma sebebi olsa bile süresi kısadır, ama acılar, eziyetler, yenilmiş haklar … daha can yakan bir sürü şey insanları bir araya toplar. Bu topluluklara ; “Aaaay o evini açmasaydı, çaya bilmem kimi çağırmasaydı, o da onun peşine takılmasaydı …” gibi ev usulü çemkirmelerle bahane bulamayız, Varsa bir parti, var olması gerektiği içindir, kimi örtülerin, kimi etnik kökenin, kimi asil soyun, kimi kötü koşullarda çalışanın … temsilcisi ise, demek ki bunların toplanması için bir sebep var, demek ki karşılanmayan ihtiyaçlar, huzursuz olunan durumlar var, haber akışı olsun diye bir araya geliniyor. Şuna buna oy verenleri lanetleyen, şu olmasaydı bu da olmazdı diye üstten üstten bakan arkadaşlar, lütfen konunun iç derinliklerine inin, yıllardır yüzeysel huzurlarla yaşadık, onüç sene, onüç günde nasıl kötüledi acep ?
Bir aile kurduğumuzda bile etrafımız genişliyor, yarı bizden çocuklarımız oluyor, onların çoluğu çocuğu derkeeeeen genişliyoruz. Yok mu fikir ayrılığı ? Yok mu farklı milliyetler ? Yok mu aile içinde aykırı gidenler ? Vaaaar , eeeee memlekette bunun büyük büğyük çok büyük olanı. İçimizdeki küslükler, kırgınlıklar sürerse, bakış açımız yerinde sayarsa hatta geriye kayarsa, demek bi de kendimize bakmak gerek.
Baba kız arasını uydurdum, Çantanın yenisi gelecek, az da kızın zevklerinden babayı haberdar ettim, araya küçük küçük pembe beyaz yalanlar da kattım. Allah af etsin, zaten Allah af etmezse bu annegillerin yatacak yeri yok,Baba kız arası gene daha iyi, esas baba oğul arasında kutsal ruh oluyor anne kiiiiii, başında ışıklı hale ile dolaşan çok anne bilirim. Bu arada evde kalan çantaya da ablam talip oldu, ona da “emekli ol, belediye kurslarına başlayınca, istediğin pembeyi alcam sana, bunu şimdilik geri verelim ” dedim. Aklım başımda duman benim de rüzgarın yönüne göre mukayyet oluyorum çok şükür.
Hafta hava bakımından serin olacakmış, bu iyi haber. Terörün her türlüsüne karşıyım, destekçilerine, menfaat sağlayanlarına lanet olsun. Kimse silahla, başkalarının yerine ölsün istemiyorum.Ölenlerin ailelerine ne desek kifayetsiz, onları öldürmemenin formüllerini bulacak bu millet, illa ki

08 Eylül 2015

Güne nasıl bir ad koysam bilmiyorum, hüzünlü, öfkeli, acılı, serin, karışık, endişeli … aslında hepsini içeriyor gün.
Bir sürü şey okudum, hala da okuyorum, makaleler, yorumlar, kısa kısa lanetler, beddualar, dualar, parmak sallamalı tehditler … herkes bi şekilde içini döküyor, acıdan coşmuş insanlar kimi açıldıkça açılıyor kimi kapandıkça kapanıyor. (içine demek istedim. Dün bir yerde sıra beklerken kadının biri, uzaktan geçen çarşaflı kadına bi saydırdı, ağzım açık kaldı, bu hakkı nerden buluyor, hani demokratik bi ülkeyiz, armağan cumhuriyetimiz, gerçi şortlu kıza saydıranı da gördüm ya, iki ucu keser bıçak bizim toplum, herkes kendine haklı, kılık kıyafetten öteye geçemediğimiz için, geriye sayıp duruyoruz. )
Acılar bitmiyor,”hah tamam bunu unutmayacağız !!” derken üstüne katmerlisi geliyor. Bahçeli evler katliamı, fakülte yolunda patlayan 16 Mart bombası, çöken maden, düşen asansör, yanan çadırlarda ölen işçiler,Suruç’daki bomba, sınır şehitleri, servis aracında şehrin ortasında sele kapılanlar … daha neler neler ölümün bin bir şekli var bu ülkede. acınız acımızdır diye bi çoşup sonra da unutuyoruz, unutturuyorlar, işimize gelmiyor …
Hitler’in hayatına çok meraklıyım, Kavgam’ı okumadım ama kavgayı nasıl çıkartmış, kimler kavgada saf tutmuş, kavga nasıl büyümüş, nasıl küçülmüş, okuyorum, dinliyorum, seyrediyorum, sonra da diyorum kiiii ; Bir şeye bel bağlamak zorunda olan, o bel bağladığıyla adam sırasına katılan, arkam kuvvetli diye kendini aslan sayan, psikopat olma eğilimleri taşıyan, kavgayı çıkaranı baş tacı yapmağa yemin eden, kısır döngülerde dönenen herkes, ateşe odun atandır. Ateşe tapanlar paçayı kurtarır, tapmayanlar da sürüm sürüm sürünür.
Çocuk yetiştirmek ; terini kurulamak, saklama kabından parkta yemek yedirmek, isim yapmış iyi okul ile öğretmeni seçmek, düşmesin diye yere bırakmamak, arkadaşları ile arasını bizzat bulmak, maddiyata yüklenmek değil. Çocuğa değer vermek, sevgi saygı göstermek, haklarını bildirmek, kendi haklarımızdan bahsetmek, çevrenin bir parçası haline getirmek, okuma yazmaya heves ettirmek, sosyalleştirmek gerek (sadece annenin arkadaş çocukları ile değil tabii :))) ) , ağaç yaşken eğilir, eğilmeyen ağaçlarda kütük olur, başımıza başımıza vurur. Yani eğitim şart, yoksa paralel paralel gidersin. Dünyan renklensin diye gezi ruhunu üç beş ağaçla özetler, haşasilere söversin. Öyle …

10 Eylül 2015

İç seslerimiz bile karşı karşıya ; Bir tanesi “çok şükür bugün ölüm haberi yok ” derken öteki; “var da haberimiz mi yok ?” diyor, beriki beni saf buluyor, bir başkası umursamazlıkla suçluyor, en derindeki “geçecek ” diye fısıldıyor … her yerde bi kaos var yani. Ruhumuza en çok hizmet edene inanacağız artık. Dikenle bakışıyoruz milletçe, henüz üstüne oturmadık ama, an meselesi gibi tedirginiz. Sinemalara daha önce siyah beyazını bildiğimiz, kitabını okuduğumuz, bi seyredenden dinlediğimiz, uzak diyarlarda, geçmiş zamanlarda oynamış bir film gelmiş gibi, seyircinin biletlisi var, loca tutanı var, duvar üstünden bakanı var, bir fırsatını bulup da gidememişi, sinemadan hiç haz etmeyeni var. Dün buralara bi haber düştü ; Kendi Fransız, milliyeti vergileri protesto için Rus olmuş bi oyuncu “Bu ülkeden gideceğim !!!” demiş, resmin üstünde bu yazı var, hemen döşenmiş halkım, küfür kafir git diye, kim bu adam, nereye gidiyor ? diye merak eden yok, “ülke ve gitmek ” üzerine çalışmışlar. Ne diyeyim ? Cahilliğe mi yanayım, okumadan anlamadan yoruma mı yanayım, konuşma dilinin lağım çukuru olduğuna mı yanayım, “Vur de vuralım, öl de ölelim !!!” sloganının kuşattığı salaklara mı yanayım bilemedim. Zati aklı başında olanlar her gün için için yanıyor, sönmez artık onlar.
Hayatı çekiştirerek devam ediyoruz, dişim ağrıyor, sıkıntıdan, iltihap topluyor, ateşim de var, antibiyotik başladım, bitince hekime gidicem, o kadarını biliyoruz artık, hasta dişlere iyi olmadan bakılmıyor, hastalık iz bırakıyor ya izlerinden tedavi. her şey iz bırakıyor, çocukluk ondan önemli, yokluğunu çektiğimiz, varlığından rahatsız olduğumuz her şey gelecek yıllara damga vuruyor, hem soğuk hem sıcak damga, bi de üstüne ıslak imza.
Dün kendimi mutfağa attım, iki numaranın kız arkadaşını, olası gelin adayını eve çağırdım. Börekler açtım, sarmalar sardım, seviyor diye en zor tatlılardan yaptım. Rahmetli babannem, Kurban bayramı için” illa ki bi yeniniz olsun,Hiç bir şey olmazsa bi yeni kilitli iğne takın içinize” derdi. Bayramlık yapmıyoruz artık ama Kurban Bayramı için çocuklarıma, yeğenlerime illa ki bir şey alırım, zaten ikisinin doğum günü de yakın, bu sene araya kızımızı da kattım. Sevindi, o da bana hediye getirmiş ben de sevindim, güzelce yedik içtik, sohbet ettik. Oğlumun sevdiği, oğlumu seven benim de sevdiğimdir. Ölümlü dünya, hoş tuttuklarımızla anılacağız, Yattığımız yerden dua isteriz, beddua değil, işte öyle, yaşamak sorumluluk işi, sevgi gerektiriyor, saygı gerektiriyor, yaaa işte uzayıp gidiyor tren yolları, bizim işimiz el sallamak şimdilik, bi de yolcu olup, son durakta inmek var.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑