MART 2018 GÜNLÜKLERİ


Bu da eski kullandığım resimlerden, büyük olasılık bir arkadaşındır, Mart ayına yakışır, Bahar canlanmak demek , tabi ki de ilk olanı, son olanı sonumuz gibi. Karşılaştırmalı Martlar bunlar, bir önce ve sonra aynı ay, aynı telaşlar, aynı ruh halleri mi acaba ???? değildir, her yılın bir önceki yılı kapatıcı özellikleri var, büyüyoruz, uslanıyoruz, olgun ve dolgun bir görüntü de cabası, saçlarda beyazlar, göbek çevresinde yağlanma … hayat her şeye rağmen yaşamaya değer! Tadını çıkaralım lütfen de kırktan önce bu duygu gelişmiyor.

01 MART

SERGİ, SİNEMA, TİYATRO, KİTAP
Gezdim, gördüm, izledim okudum, iyi de yaptım, şimdi tavsiye ediyorum;
Aksanat’da Garip Meyve diye bir sergi var, geri dönüşebilen her şey görsel olarak geri dönmüş, içinizdekileri dışa dökülünce nasıl değişir, dışımızdakileri içimize nasıl yansıtırız, ne gördük, ne düşündük, gerçek var da tanımı neye göre gerçek … bir anlamazlık, anlatamamaklık, anladım sanmalık halinde geziyor insan. “İnsan ve büyük bilinç dışı, insan ve ortak bilinç dışı, insan ve söylenleri, insan ve gerçeği: Garip Meyve!” Diye bir açıklama da var 😄
YKB de Sabahattin Ali sergisi var ve illa ki gidilmeli, çok güzel tasarlanmış, Sabahattin Ali’nin yaşadığı şehirler, şarkıları, şiirleri, resimleri, mektupları… hele tren kompartmanı gibi düzenlenmiş bölüm çok hoş, gidilesi, görülesi, şiddetle tavsiye edilir, ücretsiz sergiler 😊
Alyoşa oyununu izledim, Aliye Berger’in hayat hikayesi, Füreyya, Fahrinisa, Aliye, Cevat Şakir… yakın akraba olunca, hepsi de bildik, hem magazinsel, hem sanatsal aile, Devlet Tiyatrosu Tekel Sahne’de dekor için masraftan kaçınılmamış, güzel oyun tek perde, gidelim ki Yaşasın Tiyatro!
Beyaz da artı sahnede özel tiyatro, Deniz Çakır aynı Yaprak Dökümü’n deki gelin, hiiiiç gelişmemiş, hoş ve boş vakitlere göre
I, Tonya; gerçek bir buz patenci hikayesi, Amerikan tarzı gerçek, bayılmadım ama sıkılmadım da, başka sinemada
Hakaret; Bugün izledim, oscar adayı yabancı dildeki filmlerden, bir Orta Doğu Hikayesi, Filistinli, yahudi, Lübnanlı, iç savaş, adalet, insan olmak … güzeldi.
Resimdeki kitapları okudum, hepsi bir birinden güzel, alıp başını gidiyor, başka dünya geziyorsun da problemlerin insanı, toprağı değişik, konusu aynı.
Eeeeeeey sanat ve edebiyat; Besle bizi, doyur gözümüzü, incelt ruhumuzu, sevdir acılarımızı,paylaştır yüklerimizi … hatırlat insan olduğumuzu.

 

04 MART

Görmezden gelmek; Kaçış yollarının en kolayıdır, uygulama alanı geniştir, kendi içinde ikiye ayrılır, yok sayarak görmezden gelme, var sayarak görmeyi erteleme. Birincisi inkardan gelme de sayılır, muhasebenin temel ilkesi; para yoktan var olmaz, var ise kaybolmaz. Hayatta bir muhasebe olduğu için, sonuçlarını yaşadığımız bir şeyin aslını inkar etmek ne cemaatlere üye olmakla ne de günde 5 saat yoga ile … düzelmez, yani, iç huzuru sağlamak diyorum, bilmekten, kabul etmekten, çare aramaktan gelir. Var olana göz kapamak büyük vicdan savaşlarının sebebidir, vicdanın gözle görülmesi incelik işidir, göstere göstere vicdan olmaz, vicdanın resmi bulunmaz, kaç “like” aldığının sayısını eylem belirler, eyleme geçenlerin vicdanı red etmesi hakkı da vardır, buradaki vicdani red başka redler ile istenirse karıştırıla bilir, üstüne bir bardak limonlu ılık su içilirse,kara bulutların altında bir pencere önünde, pazar uykusu uyuyan, gündüz insan gece hırt gençlere tıkırtı yapmamaya özen gösteren annelere konu olur 🙂
Cümleten günaydın, dün gece Merkür ile Venüs kavuştu, Terazi Burcunda güzel şeyler olacakmış, gökten güzellik yağmasını bekliyorum, kötülük burnumuzun dibinde ilen iyiliği uzak yollardan beklemek de yaman çelişkiler arasında. Kış da bitti, kutuplara bile (-5) ile bahar geldi, Kuzey Avrupa cezalı, bizde de kısa süreli tuhaf sağanaklar var, tabi ki de dünkü tufanı kaçırmadım, arabada cama silecek yetişmedi, alt yapısız yollarda oluşan göller, buji ıslanmalarına yol açmış idi, sağa çekenleri hemen bildim 🙂)))))
Eski arkadaş grubunda yemekli bir toplantı vardı, mısır ekmekli, karalahana dipleli, hamsili pilavlı, kuru bamya çorbalı, profitrollü … eve tartılmadan girdik ama çıkarken bir fark hissettik, ev sahibi ev yapımı vişne likörünü unutmuş, ben de minik bir boşluk var diyordum, kendi kendime 🙂)) Eski arkadaşlıklar güzel, sohbet, anı, hatıra, güncel …derken güzel saatler geçirdik, her şeyin çok güzel olduğu nadir zamanlardan biri idi, hissettik de.
Hayatta yük olan şeyleri tespit edip hayatından çıkaracaksın, insan, eşya … hiç fark etmez, at gitsin.
Mızmızlanıp, şikayet etmek bir şeyi çözmüyor, baş ağrısı, karın ağrısı, can sıkıntısı yapıyor, ölümden gayri her şeyin çaresi var, neticede bir ömrümüz var, süresi belli değil, uzadıkca kalitesi düşme ihtimali yüksek, kısa ise de tadını çıkarmak gerek, “tad mı kaldı” diyenler de haklı, yine de kıyıda köşede bir lezzet buluna bilir, iyi bakmak gerek.
Gülmek, sevmek, iyi dileklerde bulunmak, hoş görü ekip biçmek bunları çoğaltmak gerek,amaaaaan, her işin başı sevmeyi bilmek, sevmek üstüne hesap kitap yapmamak, karşılıksız yaptık sanım, karşılığını beklemek de iç ağrısı.
Amaaaan işte her pazarın bir pazartesisi var, içinde ben varmıyım??? diye bilmeden, hayata yanlış yerden asılmalara boş verelim, elimizden gelenlerin güzel olması için çabalamak bile yeter.Bilmem anlata bildim mi, yanlış anlayanlar hiiiiiç anlamadım saysınlar, ben; “anlat, anlat heyecanlı oluyor!” diyenlerin peşinde miyim acaba ????? İnsanın canı arada mantarlı mantı pişirip bazı kişileri çağırıp yedirmek istiyor, suçumuz da iyi yemek yapmaktan öteye gitmez o zaman 🙂

05 MART

Her şey bir rüya olsa unutarak uyansak” ah olsa da diyemiyoruz, bir sabah unutarak uyanmak ihtimalimiz var ama iyi yönde değil, Unutmak beynin bir eylemi, keyfi gibi görünse de beyin çok seçici, bilinç altı ile iş birliği yaparak bizi kandırmaya devam ediyor, unuttum sandıkların hortlarken, unutmam dediklerin kayıplara karışıyor, bazı lüzumsuz görünen hatıralarım var, hatırlamak hiç bir işime yaramıyor ammaaaa ruhumun iç derinliklerinde bir yaraya tekabül ettiğinden hazar, her daim canlı.
Dün merkür ile venüs karşılaşmadı, bence çarpıştı, hatta merkür geri gitmeye başladı Aaaay berbat bir gün oldu, planlar ters bile gitmedi, alt üst oldu ki bu durumda bir hareketle eski haline gelmesi lazım ama planların hasarlı parçaları var, telafisi olmayanlardan desem de abartmış olurum ama olmadı, olanlar uymadı … bugünü istemiyorum, silelim, yeni baştan deneyelim! yapamıyoruz, yapılmış günleri yapılandırmak her yaşta zor, yaşlandıkça daha mı zor bilmem, yaşlanmak, kalabalıklaşmak ile beraber gelince, her kafadan çıkan seslere ancak Rap tarzı şarkı yazılıyor 🙂
Yani; kılıcını kuşanmışım da yel değirmenlerini kafaya takmışım da, yanıma bir de Panço uydurursam zafere doğru kaçar mıyım, yoksa zafer benden mi kaçar, bugünlerin yarınları da var mı, dünleri ne yapacağız … diye ipe sapa gelmeyen sorularıma un arıyorum, o iplere serip, göle de maya atmaya gideceğim, kürküm var, onu da yemeğe götürüp, bana damdan düşeni getirin, diye tutturacağım.
Bugünü güzel yapacak bir şeylere ihtiyacım var, proton bombası hapımı yuttum, midemi yola koyup, ardından evi yola koyup, kendimi de bir araya şıkıştıracağım hazar.
Günler gelip geçer, biter bir gün kabus geceler, bu daaaa geçeeeeer! Sen bana haberler ver, Neeee habeeeeer! daha daha ne habeeeeerli bir kahve içsek de kendimizi kendimize gelmiş saysak mı acep ??????
Yepyeni olduğunu iddia eden pazartesinin geçmiş pazartesiler artığıyım, başımın çaresine bakmak benim başımın işi,
Haydi o vakit, aşk ile günaydın diyelim, bi gayret olacak sanki, az yalan dolan, üç maymun, çok kırılsa da bir şey olmayan hayaller ile…

08 MART

Kadın olmak; çoook geniş kapsamlıdır, tarifi reçetesiz, çilesi düğüm düğüm, savunması aciz, sırtını yasladığı babası, kocası, abisi yok ise acayip yalnız, dul, müzmin bekar ise devamlı aranan, kanunlarda kurallarda toplu iğne başı kadar yer tutan, evde, işte her yerde her hizmeti veren, sana ne ile bana ne den sürekli nasipsiz, sırtında sopası, karnında sıpası olanı makbul, şişmanı alay konusu, yaşlısına ölse diye bakılan, yalnız yaşayanı itin kopuğun haklı gözetiminde, mirastan dine dayandırılarak mahrum, gözü yaşlı, hıncı içinde saklı, direneni cehenneme direk olandır!!!
Öyle, kızlarımıza öz güven neymiş öğretelim, hak arayışlarının önüne geçmeyelim, şiddet gördüğü zaman arkasında duralım, erkek nesline oğluna, kocasına, babasına, erkek kardeşine esir olmamasını öğretelim, okutalım, iş sahibi olsun, ekonomik özgürlük nedir bilsin ve onları gerçekten çok sevelim, kızlarımız hayatımıza renk olsunlar ve bu renklerin gökkuşağı gibi dünyayı sarmasında bir payımız olsun.
Günsüz kadınlardanım, her gün kutlama yapacak güzel şeyleri tüm kadınlar için isterim, eğitim şart! diyorum, bi de Günaydın, gün içine tam sayfa, çok renk olsun 💕💕💕💕💕

13 MART

Sabahlar da değişiyor, kalkış biçiminde fark var, “Ne giysemden, ne pişirsem” e oradan da “nerem daha çok ağrıyor” ağrıyor sabahlarına geliyorsun, kalkmadan kendimi etraflıca bir dinliyorum,sorular soruyorum, “kolum, bacağım iyi misin, gözüm kulağım iş başında mısın, elim ayağım hazır mısın, aklım başımda mısın…” Şimdilik cevaplar ikna ve tatmin edici 🙂 Sonra da radyonun kulağını bükerek güne başlıyorum, bazen en önce çamaşır makinesine el atmış da ola biliyorum, sıralama çok mühim değil, her şeyin ve herkesin sırası geliyor, sıra bekleyenler ile sırayı hayata geçirenler aynı özne değil, sıra bekleyenler her zaman canlı bile değil, sıra ile can verdiklerimiz var.
Amaaaan sabah sabah yine çarşafa dolandım, insan böyle işte, esas söyleyeceklerini söylememek için çevirmediği dolap kalmıyor, bunlar dilsel dolaplar, kalp ile çelişkili genelde.
Ne demiş Kenzaburo Oe; Kendini kandırma zehrini bir kez tadan insanlar, bir daha kendilerini asla kurtaramazlar …
Doğru demiş, kendine yalancı olmak ile başlıyor her şey, itiraf etmek ile af etmek arasında ne kadar fark var ????İkisi bir arada bir tek kendimize olur, kendine itiraf et, sonra da kendini af et, Zor ama zorunlu iş. Bunu yapmadan, yapamadan gidenler var. Küs ölmek ile pür barışık ölmek arasında ne fark ola bilir???? birinde ruh hafif, yağ reklamındaki gibi havalanıp bıraktığı dünyayı gezerken, diğeri ayağına taş bağlanmış gibi dip üstüne dip mi yapar ?????
Sabahın derin konuları bunlar, dünya derin olmaya değer mi, üstünden doğru yaşayıp gidenler ile hırs ile ihtiras ile gününe gün yüzü göstermeyenler arasında enerjiden öte farklar var, “ölümün tek gerçek olduğu bu dünyada:” deyip iki nokta üst üste koyup, çekilelim, devamı herkesin kendine özel olsun.
İnsan her gün kendine”bu günden itibaren hayatım için neler yapa bilirim” diye sormalı, hayat her güncellenmeli,ölüyoruz ve öldürülüyoruz, hem de isteğimiz dışında bi de öldürenler var ki onlar ayrı safta.Pet şişeler kadar uzun değil ömrümüz, aman olmasın da her şey yeteri kadar, bıkmayalım, bıktırmayalım.
Dün yerlere yapışarak temizlik günümdü, eşimde yıl başından beri evde, çoooook zor günler, dersem, zorluğu nerede diyenlere ne cevap verecem, isteyene uzuuuun uzuuuuuun özelden yazarım 😀
Yaşlandıkça annemin huyları canlanıyor üstümde, Rahmetli babam vakit namazlarına camiye giderdi, her geldiğinde rahmetli anam çoraplarını yıkar yenisini verirdi, eve gelinde ev üstü, doğru mu giydi, kontrol felan , uzun işer idi, öğleyi ikindiyi bir yapsın isterdi, “kendine arkadaş et, caminin bahçesinde otur, yürü …” diye adamı yönlerdirirdi, dün eşimi markete yollarken, biraz da yürüyüş yap! diye tembih edince kendi kendime çok güldüm.
“Hayat öyle ya da böyle, hatta şöyle bir şey” demekle şeyleri şey olmaktan kurtaramayız 🙂 “Şey” önemli, manası, işlevi kaçamaklardan kaçarken kazaya denk gelmek gibi bir şey 🙂))
Silah satışları son beş yılda yüzde 145 artmış,Ülkem pazar için bir fuara çıkarma yapmış, Satıyoruz yani, Sen insan haklarında Moritanya’nın bir altında, Bahreyn’in bir üstünde 130.cu sıra ol, ve silah üretmeye hız ver, Tuhaf diyemeyiz. Uyuşturucu günden güne artıyor, yaşamak için kafaların uyuşması gerek diye düşünenler ve bunu ticarete dönüştürenler her zaman var, 80 ülke de seri üretim varmış.
Kafaları uyuşturmadan kullanma yollarını bulmak gerek, illa hap atmak, cigara sarmak gerekmiyor, tv izlemek de bir uyuşturma tarzı, sinemaya gidelim, tiyatro seyir edelim, okuyalım, içlerinde en ucuzu okumak, kitap ucuz değil ama güzel kütüphaneler, ücretsiz etkinlikler var, kafayı dağıtalım ama kendimizi dağıtmadan, kafayı nerede nasıl, neyle dağıttığımı sonra toplu yazarım, geziyorum, okuyorum, seyir ediyorum yani 🙂
Darısı başınıza, Günaydın 

17 MART

 

Varlığı süreklilik arz etmeyen, yokluğu bunalıma düşürmeyen gelip geçici alışkanlıklarım var. Bir zaman alışıyorum, sonra bırakıyorum. Sıkılıyor muyum, modası mı geçiyor, güncellenince yenisi mi geliyor… bilmiyorum, istesem bilirim de gerek de duymuyorum, dünya üstüne felsefem; “ne esir düşeyim, ne de esir edeyim, öyleeee yumuşak yumuşak, en fazla tatlı sert, olmadı alıp başını kahretmeden git…”
İnsandan ilaç yapanlar hayatın içine tükürenlerin en önde gideni, onlarında önünde “baskın karakterler” var, gerisi sürü dersek kaç koyun çitten atlamıştır???? saya bilir miyiz 🙂))
Bir şeyi bir şeye bağlayıp, yokluğunda yok olacağını sanıp da yok olmadıklarını görünce kalmaya uyum sağlayamayanlar!!! Nedir sizden çektiğimiz, dünya oyun bahçeniz, insan oyuncağınız, fıtratınız; Kıskanç, karakterinin inkarcı baskın, huyunuz mantarlı, suyunuz aleni zehirli, havanız poyrazdan lodosa, gücünüz karanlık, desteğiniz sürünüz … aaaaay aaaaay say say bitmez, arada sözü geçen mantar bir filmden aklımda yer eden, aslında iki filmde geçen, geçtiği gibi de yol gösteren 🙂 Onu etkinliklerimi yazarken yazarım, Film hala sinemalarda, heves kırmayalım, ön yargı beslemeye sebep olmayalım yargı bağımsız olsun.
Her şey, herkes bağımsız olsun, bağımlılar ipi uzun tutsun, instagramda beni takip eden bir büyücü var, sosyal medyanın bu yanı menfaat üstüne, hiç tanımadığınız biri sizi takip ediyor, “aaay ne hoş, ne güzel havası!” ile nezaketen sen de takip ediyorsun, sonra o seni siliyor, ama sen takipçi kalıyorsun,bu da bir yöntem, artık tanımadıklarımı takip etmiyorum, onlar istedikleri kadar takipte kala bilir, “takibe takip” e sınır getirdim 🙂))) Aaaay çok da tın! Hayatta yaptıklarını sergiye koyanlar, çaktırmadan işlere müşteri arayanlar, egosunu basamak yapanlar, yalanarak yaşayanlar derken yalakaları besleyenleri kast ettim, siz var ya siiiiiiz, dünya batmadan batasınız!
Biraz da magazin; Trump’ın büyük oğlan boşanıyormuş, 2005 den beri beş çocuklu eş, medya baskısı ve seyahat fazlalığını sebep olarak sunmuş mahkemeye, şiddetli geçimsizlik bir yerde gizli 🙂 Doğan grubunu Demirören grubu alıyormuş, Hürriyet, Fanatik ve posta yayın hayatına başka mecralarda aynı şekilde daha da aşırı bağımlı olarak devam edecek hazar, “param olsa ben de gazete alırdım” demek için kaç şart gerek ???? Çin’de bir kadın 20 saat telefona bakmış, beyni bir şey olmuş, şimdi ona hastanede bakıyorlarmış.
Az da güncelle kararalım; ABD nin yeni dış işleri bakını, eski CIA başkanı, Ölüme en yakın işkence ağza buruna ıslak havlu koymada bir numara ama nasıl yaptığına dair belgeleri yok etmiş, İran’a düşman, genelde İslama düşman, En çok da iklime düşman, doğayı sallamıyor, Dünyanın eeeen zengin kardeşleri olan Koch ‘ların sözünden çıkmaz diyorlar. Ne diyelim bunun neresinde hayır var, görmeye ömrümüz yeter sanırım, bu arada en az kendi kadar kötü Bayaaaaan yardımcısı yerine başkan olmuş.
Artık ordan sallanan füzeler, buralara düşünce Yani İran’a mülteciye mülteci katarız, Karşımdaki lüks evler genelmiş, kapıda nikah, asansörden başlayan halvet, sabahlara kadar ışıl ışıl daireler, nur saçıyorlar caddeye, Buraları bekleyen ahlak bekçileri isterük! Metrobüsü, parkı bırakın badem gençler, günahın büyüğü buralarda, aaaah bi de gazetem olaydı, tanıdığım benden daha iyi olan biri ile, benden az daha geri başka biri ile neleeeeer yazardık, neleeeeer, aaaah aaaah elimize ne Seda’lar, Ne Serap’lar, ne Müge’ler su dökemez, aaaaay gizli potansiyel miyiz biz 🙂)))))
İçimize asılan kandilleri ılık limonlu su ve bahar güneşine emanet ettik, bir bir sönerler artık, gün ışığı ile aydınlanma ile yetinir miyiz kiiiii????

19 MART

Varlığı süreklilik arz etmeyen, yokluğu bunalıma düşürmeyen gelip geçici alışkanlıklarım var. Bir zaman alışıyorum, sonra bırakıyorum. Sıkılıyor muyum, modası mı geçiyor, güncellenince yenisi mi geliyor… bilmiyorum, istesem bilirim de gerek de duymuyorum, dünya üstüne felsefem; “ne esir düşeyim, ne de esir edeyim, öyleeee yumuşak yumuşak, en fazla tatlı sert, olmadı alıp başını kahretmeden git…”
İnsandan ilaç yapanlar hayatın içine tükürenlerin en önde gideni, onlarında önünde “baskın karakterler” var, gerisi sürü dersek kaç koyun çitten atlamıştır???? saya bilir miyiz 🙂))
Bir şeyi bir şeye bağlayıp, yokluğunda yok olacağını sanıp da yok olmadıklarını görünce kalmaya uyum sağlayamayanlar!!! Nedir sizden çektiğimiz, dünya oyun bahçeniz, insan oyuncağınız, fıtratınız; Kıskanç, karakterinin inkarcı baskın, huyunuz mantarlı, suyunuz aleni zehirli, havanız poyrazdan lodosa, gücünüz karanlık, desteğiniz sürünüz … aaaaay aaaaay say say bitmez, arada sözü geçen mantar bir filmden aklımda yer eden, aslında iki filmde geçen, geçtiği gibi de yol gösteren 🙂 Onu etkinliklerimi yazarken yazarım, Film hala sinemalarda, heves kırmayalım, ön yargı beslemeye sebep olmayalım yargı bağımsız olsun.
Her şey, herkes bağımsız olsun, bağımlılar ipi uzun tutsun, instagramda beni takip eden bir büyücü var, sosyal medyanın bu yanı menfaat üstüne, hiç tanımadığınız biri sizi takip ediyor, “aaay ne hoş, ne güzel havası!” ile nezaketen sen de takip ediyorsun, sonra o seni siliyor, ama sen takipçi kalıyorsun,bu da bir yöntem, artık tanımadıklarımı takip etmiyorum, onlar istedikleri kadar takipte kala bilir, “takibe takip” e sınır getirdim 🙂))) Aaaay çok da tın! Hayatta yaptıklarını sergiye koyanlar, çaktırmadan işlere müşteri arayanlar, egosunu basamak yapanlar, yalanarak yaşayanlar derken yalakaları besleyenleri kast ettim, siz var ya siiiiiiz, dünya batmadan batasınız!
Biraz da magazin; Trump’ın büyük oğlan boşanıyormuş, 2005 den beri beş çocuklu eş, medya baskısı ve seyahat fazlalığını sebep olarak sunmuş mahkemeye, şiddetli geçimsizlik bir yerde gizli 🙂 Doğan grubunu Demirören grubu alıyormuş, Hürriyet, Fanatik ve posta yayın hayatına başka mecralarda aynı şekilde daha da aşırı bağımlı olarak devam edecek hazar, “param olsa ben de gazete alırdım” demek için kaç şart gerek ???? Çin’de bir kadın 20 saat telefona bakmış, beyni bir şey olmuş, şimdi ona hastanede bakıyorlarmış.
Az da güncelle kararalım; ABD nin yeni dış işleri bakını, eski CIA başkanı, Ölüme en yakın işkence ağza buruna ıslak havlu koymada bir numara ama nasıl yaptığına dair belgeleri yok etmiş, İran’a düşman, genelde İslama düşman, En çok da iklime düşman, doğayı sallamıyor, Dünyanın eeeen zengin kardeşleri olan Koch ‘ların sözünden çıkmaz diyorlar. Ne diyelim bunun neresinde hayır var, görmeye ömrümüz yeter sanırım, bu arada en az kendi kadar kötü Bayaaaaan yardımcısı yerine başkan olmuş.
Artık ordan sallanan füzeler, buralara düşünce Yani İran’a mülteciye mülteci katarız, Karşımdaki lüks evler genelmiş, kapıda nikah, asansörden başlayan halvet, sabahlara kadar ışıl ışıl daireler, nur saçıyorlar caddeye, Buraları bekleyen ahlak bekçileri isterük! Metrobüsü, parkı bırakın badem gençler, günahın büyüğü buralarda, aaaah bi de gazetem olaydı, tanıdığım benden daha iyi olan biri ile, benden az daha geri başka biri ile neleeeeer yazardık, neleeeeer, aaaah aaaah elimize ne Seda’lar, Ne Serap’lar, ne Müge’ler su dökemez, aaaaay gizli potansiyel miyiz biz 🙂)))))
İçimize asılan kandilleri ılık limonlu su ve bahar güneşine emanet ettik, bir bir sönerler artık, gün ışığı ile aydınlanma ile yetinir miyiz kiiiii????

21 MART

Bugün günlerden İlkBahar Ekinoks’u, geceler kısalacak, günler uzayacak, Kuzey Yarım Kürede de Güney yarım Kürede de birbirinden farklı baharlar var, ekvatorda gölge sıfır,Kuzey kutbu 6 ay gündüz, Güney kutbu 6 gece, Güneş ışınları Ekvatora öğle vakti dik düşerken yakınlık derecesine nasiplenecek ülkeler, bu ekinoks’un benzeri hatta tersi Eylülde yine gelecek, Haziranda ise Gündönümü var,İşte böyle böyle dönen dünya içinde yaşaya bilenler harıl harıl mutluluk ararlar, sevdayı kuşun kanadına koyarlar, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” diye savaşlar çıkarırlar, “rabbena hep bana!” diye türkü tutturanlara el çırpanları bir çarpan olur, çarpılanlar çarpı haline gelirken, çarpan parayı bitirene kadar “out” olur, sonra gelir az kılık değiştirir, yine çarpar, Son günlerdeki çiftlik Bank aslında çooook tanıdık ve bildik, kısa yoldan, emeksiz zengin olucam hayali kuran salaklar sağ olsun, Yakındaki bir Bankadan maaşımı çekiyorum, teyzeler, amcalar habire defter işletmeye geliyor, hazar kefen parası, artık nasıl bir kefen ise, kimseye faydaları dokunmaz, ama parayı poşete koyup balkondan atarlar 🙂 Eğitim şart da neresinden başlanacak bilemiyorum.
Bahar geldi, takvimlere göre yeni, erken açan ağaçlara göre epey oldu, arada gider gibi olsa da artık, bahar, kalbimize, gönlümüze, ruhumuza bahaaaaar!!!! olsun diye diliyorum. Her yerimizde çiçek açsın, çiçek olalım, kadınlar zaten çiçektir, çiçekleri ezmeyelim, üstüne basmayalım, gübreyi dibine koyarken aklımızdan üstüne işemek geçmesin di mi.
Aaaaay bu dünya ıslah olmaz, bu dünyanın içindeki insanlar dan hiiiiiiç bi şi olmaz da diyesim gelmiyor, olan var, olmayan var, olsun diye çaba harcayan, olmadığı yerde küsüp kaçan, “olacak, inşallah” diye umutlanan, umuduna filit sıkılmasına katlananlar var,varlar her zaman ağır basmaz, var ile yoktan denge kurulmaz. Yaaaa işte bunlar heeeeep mutluluk ve mutsuzluk hesabı, Yaşamak zaten bir hesap kitap işi, “sağlamcılar diye bir grup var” durumu tam ifade etmez, herkesin sağlam bastığı yerler var.,
Dün Dünya Mutluluk Günü imiş, biz bi kaç arkadaş bilmeden mutlu olduk 🙂Yemek, sohbet, sinema ile üçledik. Kaybedenler Kulübü Yolda gitmeye değer, şahane değilse de çekimleri güzel, Nejat yaşlanmaktan öte çökmüş, Daha da filmine gitmem, benden on yaş küçük biri benden 20 yaş yaşlı sanki, yaşadığı hayat, felan fistan ama bir oyuncu neticede, bir sene daha geçse, gözlüklü, değnekli, beli bükük olur, demek ki bu arkadaş yaş aldıkça hoşlaşanlardan değil, bir de öylesi var, yıllar geçtikçe yıllardan pay alanlar. Yine de güzel olmuş, Hayata Sarıl Lokantası da iyilik merkezi, evsizlere çorba için, yiyin için, askıya da çorba koyun, hoş mekan, yemekler güzel, yeri küçük ama sevimli, hizmet ağır ama kimsenin umrunda değil, mekanda iyilik enerjisi var,
Mutluluğun da mutsuzluğun da mimari insan, hayatı “höt” demek hem kolay değil, hem de gereği yok, hayat sana “höt” diyor ise şavaşa hiiiç gerek yok, on şartı bir araya getirip on dakika mutlu olacağına, her şart için ayrı ayrı on defa mutlu ol!!!, Budur, Sabah aforizması 🙂 Çok da şeyedmemek lazım, daha önce demiştim, ısrarcıyım,
Baharınız bahar ötesi olsun, artık nasıl olacak ise salladım cümleyi ama elbet bir yolu vardır. Kahvaltı bile mutluluk sebebi değil mi?????

23 MART

Bazı sabahlar kızımın yatağının üstündeki yastıkları dizerken bile yoruluyorum, hemen pencere önüne çökesim, uzun uzun binanın önünü çimenlere süpüren apartman görevlisini seyredesim, süpürgesinden geriye dönesim geliyor. süpürge eski zamanlarda gelinlerin çeyizinde bile vardı,hatta Edirne’ninki meşhur diye bilirim, evlere sarısı, sokaklara çalısı.
Evlerden çıktı gitti, sokaklarda tek tük, artık sokaklarda elektrik süpürgesi gibi çok sesli bişi ile temizleniyor, hele İstiklal‘de on dakikada bir.Süpürge deyince Tatlı Cadı ile Mary Popkins ‘ i de hatırlarım, ikisi de cadı, biri ev hanımı, biri dadı, biri kitap, biri dizi.
İşte böyle yorgun sabahların verimliği değil de derinliği oluyor, hatıra atına binip, bir kara ormana dalıyorsun, karanlıklarda el yordamı ile bulduklarını ışığa taşıma çabası, bir çeşit yüzleşme. Çünküüüü hatıra dediklerimizin izi vardır ama çoğunun izini sürmeyi canımız çekmez, canımızın acıdığı bir yerleri vardır. Neden insan; Onca çaba ile mutlu olup da onları hatırlama listesinde başa tutturamıyor, tutturanlara da “görmemişin bir mutluluğu olmuş..” diye kınıyoruz o da ayrı. Aslında mutluluğa giden yollara taş döşeyenleri unutmuyoruz, Buna bir çeşit kinlenme de diyebilir hemen arkasından inkar ederiz. Dünya insanların çelişki ve ilişkisinden ibarettir. “Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa, sabah olup uyanınca, her şey yine aynı kalsa” diye şarkılar söyleyenler dünün içine tükürenler,ya da dünden tükrük yağmurunda kalanlar. Amaaaaan pişmanlıklar, özlemler, keşkeler,bitmeyen beklemeler … işte bunlar kafayı sıyırma elemanları, eleman yok aslında duyguların askerleri var.kur ordunu, tak kafana, çat çat söyle,sinseralla ol planlar eyle, sonra da öl.Budur!
Peki bu burada mıdır???? Bunun şu ile ilgisi, o ile çelişkisi bizle sizle birlikteliği, onlara etkisi … beni neyler, neylerse güzel eyler mi, eylemek ile eğlenmek arasında ne fark var, çoooook diyenler şu yana, yooook diyenler bu yana, ben ortada, birbirinizi yedirme moderatörüyüm! Nasıl bir yeme içme dünyası, tüm sofraların ana yemeği insan, insanları toprakları ile yeme modası hiiiiç geçmiyor, midelerin işi kalmadı, doğrudan bağırsak gayri, ne yesen sıçtığına bok deniyor. Ziyan olmasın diye onu yiyenlerin yüzünden dünyanın iki yakası bir araya gelmez, amaaaan zati yuvarlak, zateeeen dönüyor, zateeeeeen eskiyor, zateeeeeen ….
Tam da yatağa geri dönüp, kafayı yorgan altına gömüp, karanlık ama sıcak bir dünyada renkli hatıra filmi izletip, kafaya takılacaklardan toka yapma sabahı ama “yapmamayı tercih ederim” dedim ve net konuştum, net yazdım, Nerde kalmıştık? kaldığımız yere işaret koyduk mu? Yoksa hep aynı yerden mi başlıyoruz? Kuzum, bu leveli geçelim artık! Neeeee!!! yardım için indirimli satışlar mı var?, Oyunda bile kandırılmış olmak, anlatıla bilir ve açıklana bilir bir şey,kiiiii kandırılmış olanlar kanmaya meyli olanlardır, kabahati başkasında aramak onların fıtratında var.Neyse
BON JOUR!

24 MART

Mart ayı, hatırımızda kaldığı gibi, bahar umutları zorluyor, hatta mart ayı umutların elenme ayı, sabahları sisli, yağmurlu soğuk, öğlenleri adeta yaz, ki çoğu zaman, akşamları soğuk kış havasında. Mart ayı derd ayı, derd üstü murad üstü, Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, Mart insana papucunu ters giydirir… gibi çeşitleme yapmak mümkün deeee ne kadar çok okuduğunu anlamayan, anladığını yanlış anlayan, ters köşeden üstüne alınan, eziklik üstünden duygu sömürüsü yapan , bi tek kendini çok akıllı sanan, yete düşmüş çenelerini tanımayan … insan var.
Aaaaay kahrolsun WhatsApp grupları! Bildiğin yemekteyiz gibi olanları var. Bazı insanların kendinden akıllı telefonları olduğu da acı bir gerçek 😔
Aaaah aaaah atın beni denizlere!!!

26 MART

Eeeeeey Günlük!!!!
Ne haldeyim, biliyor musun ???? Ben anlatmazsam ne bileceksin, ancaaaak sana bilirsin, Karlar dünyaya yağmaz iken, dünyama yağmaya devam ediyor, Kira gelirlerinde Vergi indirimi %25 den %15 e bindirilmiş, vere vere kalmadı! Ne istediler de vermedik???? Verdiklerimiz yetmedi, daha çoğunu taahhüt edenlerin kıçına don olmaktan, bir tık daha fazla giyine miyoruz, Giydire giydire lokum dağıtacaklar ruhumuza, Yaaaa lokum da kötüye kullanıldı, yani şahsiyeti şahsi olarak zedelendi. Anadolu’da kutlama için lokum dağıtılır, iki püskevit arasında,” ağzımız tatlandı, sizin de tatlansın ” diye, en çok doğumlara yakıştırırım ben, Aaaah güzel olan her şey atına binip gidiyor mu, kovuluyor mu, kovalanıyor mu, Heeeer şeyi kattık tazzikli su ile gaz dumanına, arada kayboluyoruz, Bugün gökten toz bulutu yağmurla karışık yağacakmış, yağmasa da gaz olarak bronşlarımıza dolacakmış. Açık havayı az kullanın! diyor, çok bilenler.
Bugün pazartesi ama bana salı, sular 20 saat kesilecekmiş, tesadüf haberim oldu, dünden yere yapışıp temizleme işlemini, yaptım, Bugün temizim, Yani 🙂 Ama ama amaaaaa!!! ruhum ne olacak, ruhuma habire çamur atma eylemi var, “Şeker vatandır, vatan satılmaz!” iyi bir slogan ama şekerin eridiğine şahidiz hepimiz, Eylem eylem üstüne, en üstüne söylem, sonrasında gizli kapaklı işler, mesengere videolar, okunması gerekli aydınlamalar, zincir olacak selavatlar, çook gizli olan el altından yayılanacak bi şiler … Hiiiiiç açmıyorum, okumuyorum, gereksiz ve kifayetsiz buluyorum,
İnsan ne kendini ne de karşısındakini biliyor, daha doğrusu bilmek istiyor, Rahmetli anamın dediği gibi: Kör hafız ne bellerse onu söyler!
Göz açmak yetmiyor, gözü doğru baktırmak da gerek, Ayrıca 5 duyu bir bütün, tek tek kullanılınca bağımsız olmuyor, Ağzına atıığın lokmayı, görüyorsun, kokusunu alıyorsun, ağzına attığında çıkan sesleri duyuyorsun, emir geliyor, tadını alıyorsun.
Her şey hayatta zincir, hatta saadet zinciri 🙂)) İnternetten sağılan inekler telef olmuş, parasını içinde faiz geçmiyor diye kar payına yatıranların parası yattığı yerden kalkamamış, iyi niyetle “en az beş sene” diyor, yatakcı başı, o da yeni yatıranlar olursa, salak ağaçları bile varken, heeeer mevsim, zamansız güneşe kanarken, tekrar tekrar niye kanmasın insan.
Aaaaay çok okumak, araştırmak, sormak, bilgi … insanı yalnız bırakıyor, Kabuğunda kavruk kalmış fındık gibi oluyorsun, içini kabuğunu kıran görüyor, kabuk kırdırmak da zor iş, komple yem oluyoruz kurda kuşa, belki de ömrü bizden uzun kargaya.
genetiğimiz koyun keçi yemeğe uygunmuş, bulduk da yemedik mi? “Dana yemeyiniz!, bize de sıkıntı vermeyiniz!” Bugün ölmeme günüymüş, bence ölelim gayri !! Bunca saçmalığı kaç bünye kaldırır, Bizim genetiğimiz vermeye, kanmaya, çalıp çırpmaya müsait. Düşünün kiii fazlası olan bir bütçe, Aaaaay Ütopya gibi 🙂)
Bir sabah da şakıyamadım, kuşlar gibi, kendimden memnun değilim, An itibari ile Flaş Tv ye döncem, Sabah okuyacam,
Bu arada Twitter de takip ettiğim biri vardı, gayet akıllı uslu twitlerken, böyle düşünenler de var diye sevinirken, bir gün “Öğrendiğim her şeyi Adnan Hoca’dan öğrendim” diye yazdı.
Aaaaay atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın, ama olmaz hep beraber olsun, “batsın bu dünya!”
Siz bana bakmayın, ben baktığınız her yerde de olmam zaten, hafta için elimizden geleni yapalım,BON JOUR da olsun 🙂

28 MART

Bugünlerde ters giden her şeyin sebebi gökyüzündeki ters açılarmış, düzelene kadar sabırla beklemek gerekmiş, kendimize ve çevremize zararımız dokunmasın diye.
Mayıstan evvel düzelmezmiş, Nisan ortasından itibaren yavaşlarmış.
Havadan haberler su gibi akmıyor, “sıkıntı yok ise sıkıntı var” diyenler sıkıntı var ise ne derler??? Bir tek zamanın engeli yok, her şekilde geçiyor, akrep ile yelkovanın kollarındayız, taşınıp duruyoruz, ikide bir de aynı yere gelip, geçtiğimiz yerleri tanımıyoruz, dünyada çok da değişik şeyler olmuyor, olanlar ve bitenler… ikisi de geçmiş zaman ama kafada neden şimdiki zamanın şimdisi bilemedim, yalaaaan söylüyorum! Aslında biliyorum, aslında herkes her şeyi biliyor da çok da şeyetmiyor.
Çok da şeyetmemek lazım ama kira gelirim ikiye katlanmadan vergim nasıl ikiye katlanıyor orasını şeyedemedim 😄 Mecbur gülüyoruz, deliye her gün bayram kontenjanında yer yok, dediler, bi torpil şeyeden olur mu ????

 

Reklamlar

2017 MART GÜNLÜKLERİ


Su hayatımızda önemli, hayat kaynağı, akıp gitmesi örnek , suda yaşayan canlılar, susuz kalan canlılar, suyun geçtiği yollar, suyu zehirleyen çevresel olaylar …uzun uzun mevzular sebebi. “Su akar deli bakar” atalar ile ilgisi olmayan bir özlü söz. Gerçi söyleyen de bugüne göre ata olmuştur. Neyse dosya yüklerken buldum, eskiden de kullanmış ola bilirim ama severim denizi, ördeği, martıyı, karabatağı, suyun sesini, uzaklara gidişini, dalga dalga gelişini.

Bir mart ayı daha geçti, hatta nisan da geçti de ben geç kaldım, yayınlamakta, bugün hepsini yola koyacağım, üstteki paragrafın neden kırmızı olduğunu anlamış değilim, bilerek yapmadım ve gideremedim de, Bu arada günlük ortalama 50 ziyaretçim var ve bunun 49 unun ABD ve Kanada olması ilginç ve benim için çok sevindirici, muhtemelen oradaki Türkler, kendimi memleket haberleri veren, gurbete gönderen radyo programları gibi hissettim, konuşarak yazdığımdan hazar, benim yazdıklarım dilimin ucuna gelip plansız programsız akanlar.

Buyurun Mart 2017 ye hemen arkasından 2018 de gelecek 🙂

01 MART

Görüş mesafesi bir pencereden karşıki okulun duvarına kadar, bir pencereden inşaatın çöplerine kadar. Yakın görüşlerin bile sorunlu olduğu bir sabah insanın aklına Atiila İlhan’ın Sisler Bulvarı şiirini, öldüren sis, sis, Livaneli’nin filmi sis’i getiriyor, bir de “kurt dumanlı hava sever” diye özlü sözümüz var. Şimdi bunların hepsini alıp bir kenara koyuyoruz, ama bir parça şiirden, bir parça da yerli Sis filminden alıp lise yıllarına gidiyoruz, günlerden ne hatırlamıyoruz ama böyle havalarda gelemeyen coğrafya hocası Yıldız Hanımı anıyoruz, boş geçen dersler ile dalıyoruz. Çooook önemli bir şey idi bir dersin boş geçmesi, aaah aaaah o başı boş saatler, ne çene ne çene yarabbim, uyarı gelene kadar, başımıza nöbetçi öğretmen konana kadar, müdür fırçasından nasip alana kadar …
Yaaa işte bizdeki gençlik sesli idi, şimdi göz süzmeli, gözler tabiki de telefon süzüyor, neyse ondan da faydalı şekilde yararlananlar var da sohbetin lezzeti yok.
Bir de sevdirilmemiş dersler var, coğrafya, tarih, edebiyat aslında güzel derslermiş de hocalarını neden hiç gülmeyenlerden yapmışlar bilemedim. Korku temalı, dayatmalı dersler idi bunlar, şimdi olmayan Sanat Tarihi, Mantık, Cebir … güzel dersler olarak kalmış aklımda.
Aklımızda kalanlar ve kalmayanlar hafızamızın sorunu, güçlü bellek de her zaman iyi değil, arada unutabilmeli insan, gerçi unutulanların bile unutulmamış yanları var. Bir insanın tümü ile eşilip deşileceğine inanmıyorum, buna ben de dahilim, dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimiz, sadece içimizden geçirdiklerimiz, söylerken değiştirdiklerimiz , bi de pat diye söyleyip tozu dumana kattıklarımız var.Orta yolu ayar edip söylemek, aklı başında konuşmak iyi bi şi ama muhatabın ruh hali de önemli. Bazen hiiiiiç ağzımı açasım gelmiyor, “ne anlatıyorum, kime anlatıyorum, yazık sinir sistemime, ömrümden yiyor bunlar” diye içimden söylenip geçiyorum, kendimi tutamayıp şamar dalgaları halinde indiğimde oluyor, Terazi burcu isek de her zaman dengede değiliz, arada dengeyi bozan ısrarcılar çıkıyor.
Hayat bu; çeşitten çeşit çıkıyor, insan çeşidinde sınır yok, evdeki gençler cinsiyet de yok diyor, iki tanesini sayınca “aaay çok sığsın” diyolar, belki de haklılar ben de ikiden beşe kadar çıktım dermişim.
Postacıyı bekliyorum, dün 11.00 ile 14.00 arası tekrar gelicem diye not bırakmış, kızın yeni kimliği sınava yetişecek, fişli yavrum, belki de soruları yine çalınmış bir sınava hazırlanıyor, okullar kapansın, silgi tozları ile vedalaşıp, lise ve dengi okullar ile bağlarımı temelli koparıp, okul tişörtü, pantolonu, poları gibi parçaları yok edip, odayı ders kitaplarından, her yerden yapışık yapışık bakan kağıtlardan arındırıcam inşallah.
Süre doldu, kızı kaldırmaya gidiyorum, yapılacak işler listesi beynimde dönüyor, onlara sıra yapıcam, sonra durumlara bakıcaz, “çok geziyorsun” diyen konu komşuyu evde oturarak sevindirmek isterdim ama maalesef dışarıda da yapılacak işlerim var. Bi de kahve sıraları, günler gezip, gidecek yeri olmadığında tv de evlenme programı ile kayıp arama programlarına bakıp, kafayı sıyırmadan dolduranlar var, onlara sinir olmuyorum, sadece üzülüyorum, dünyayı boşa geçiriyorlar, kendilerini ziyan ederken başkalarına haset etmeseler iyi olacak, ama olamıyor.
Cümleten günaydın, bu arada heeeer sabah , hatta heeeer akşam yazacam, sınava 10 gün kaldı.

02 MART

Yağmurlu bir sabah, nerede kaldı yağmurun romantikliği, sığındığımız AVM çatıları, dikey bahçeler, yürüme yolu bulamadığımız yerler, içinde nefes alamadığımız toplu taşımalar, yağmurlu havada daha bi beter kokan metrolar, hep acelesi olan, anlamaya dinlemeye müsait olmayan insanlar, fiyatı 5 liradan 10 liraya çıkan, yağmurda aniden ortaya çıkan naylon şemsiyeler … neresi romantik, nerede romantikler ??? Muhtemelen atlarına binip gittiler, son romantikler de bizim kuşak belki, bizde de malzeme yok. Romantik olmak özel ve bazı genel günlerin eline, promasyon tekeline kaldı, “aaah bayım aaaah” diyen Nazlı Eray bunlardan bahsetmiş ola bilir mi? Kitabı okudum ama unuttum, annemgilin kütüphanesinde var, hem de baskısı tükenmişler arasında, bir ara tekrar okuyacağım, aslında ilk sayfayı açsam hatırlarım, bazı şeyleri hatırımda iyi tuttuğum söylenir ve gerçektir, bu da mütevazi olamayacağım konulardan.
Bu sabah kendimi beğenmiş gillerdenim, desem ikna edici, inandırıcı olur muyum, olurum. Kendimi beğenmekten öte severim, sevmek kusurları hoş görmek, telafiye müsait, af etmeye açık, kızgınlığa yapıcı sebep bulmak, hatayı kabullenmek, özür dilemek, sevdiğini söylemek gibi şeyler içerir. Burada ki “şey” kelimesi beslenip büyütülebilir. Sevginin olduğu yerde barış olur, barışın olduğu yerde huzur, huzur olduğu yerde mutluluk, mutluluğun olduğu yerde de insan olur. Olay diğer canlılara da hastır. tüm canlıların tüm hücreleri seve bilir, bkz National Geografic Belgeselleri diye de kaynak göstermek mümkün, hatta oscar alan animasyon şiddetle tavsiye edilir, bu unsurların tümü orada var, jüri ödülü anladığı için mi verdi başka sebepler mi var onu bilemeyiz. tüm jüri ödüllerinden şüphe eder hale geldim de. Aslında şüphe insanın doğasında var, dediğimizde insanın doğasında korku, merak, kötülüğe meyil, iyilikten büyüklenme de var dene bilir mi, yoksa hepsine birden “sevgi kalbimizin hamurunda var” deyip geçip, alt alta çalışma mı yapılır, sevgi sözde kalan, yüreğe değmeyen, değdiğini bilmeyen yeteneksizlik mi dir ??? Biz de olan yetenekleri bi Acun mu görür ??? Acun dünya demek, dünya bu kadar küçüğe indirgendiğinde içine bakan “batsın bu dünya” der mi ??? bir kaç soru işareti yanyana gelinde kuvvetli soru sayılır mı, kuvvetli soruları kuvveti yere mi gömer, bunların cevapları o yüzden karanlıktan ışığa doğru uzun yol mu yapar …
Diye diye sabahın seçme saçmalarını uzata biliriz, ama kessek iyi olur.
Dün kimlik geldi, süresi on yıl, iki resimli, biri hologramlı, bilgisi az, ATM gibi makineler var, nüfus müdürlüklerinde orada aktive edilecek, dün kız hasta geldi, beti benzi atmış, çocuk hastalıkları beni çok sarsar, hemen hasta çorbası yaptım, yoğurtlu, pirinçli, naneli, poğaça yapmıştım, sıcak sıcak, yedirdim, biraz da öptüm sevdim, akşama doğru tekrar kursa gitti, bugün de bir ara devamsızlık muhabbeti için okula gideceğiz, 30 gün hakları var, ama yetmiyor, okul aile birliği ile birlik olursak, uzarmış, bakıcaz artık.
takvime göre bahar ayları, açtı açacak benim salak ağaçları, haberleri dinlesen, biraz fazla okusan, araştırıp sorsan, durum kötü, kalbimizin sesini dinleyeceğiz mecbur, orada susmak bilmeyen, umut, umut, illaki umut … diye şakıyan bir kuş var, umudumuzu kesmek, kuşu kesmek gibi olur, bunu yapamayız di mi ? “kuş kesmek ne ki, insan kesenler var” , diyenlere de “her örnek örnek değildir,” dedik, Günaydın diye de ekledik 

03 MART

“46 kromozom var, 45 i yangın yeri !” diyen sınav çocuğunun kalkmasına 27 dakika var, arayı sessiz kalarak değerlendirelim, bu arada küçük oğlan da geldi, sınav haftası başlıyormuş, o da uykuda iki kat sessiz olmam gerek. Kendi dilinde hayattan yakınan yavrularımıza ; “insanın rast giderse işi yar sarar yarasını, ters giderse felek hatır eder anasını” ya da ” ne zaman hayata tutunmaya kalksak hep mahrem yerleri elimize geldi” gibi tecrübeye dayanan cevaplar vermiyoruz, diyemeyiz, zaman zaman veriyoruz, yine de yıkıcı değil yapıcı olmak amacımız, gayret bizden, taktir kimden bebelerden. Dün okul belli oldu, hiç bilmediğimiz bir yerde, haritaları açıp, dolmuş şoförleri ve esnaftan yardım alıp bilinir hale getirecez inşallah.
Dün okula gittik, maşallah okullarımızda püfür püfür Amerikan havası esiyor, ama kılık kıyafet açısından, ortalık boş idi, meğer kitap fuarına gitmişler, 12 ler zaten yok, biz çıkarken servisler gelmeye başladı, büyük servisler okulun dışında boşalmaya başladı, çocuklarda kaçmaya, görevlinin “oğlum, oğluuuum” diye bağırarak peşlerine düşmesine güldüm, bizim servisimiz olmadığı için okul kapısına gelmeden kaçardık. benim ev okul ile Papağan Kafenin tam ortasında idi, kaçarken yukarı yürümek zorunda kalırdım, “aaaah aaaah ne günlerdi o günler ! okuldan kaçmayana ben öğrenci olmuş demem “, benim çocuklarda kaçıyor ama kaçtıkları yerden telefon ediyorlar, “okuldan kaçılır, istediğiniz zaman, siz de kaçın ama haber verin, başınıza bir iş gelir se benim çocuk okulda diye inanmam” türü bir konuşmayı liseye başlayınca hepsine yapmış idim.
Bu sabah ağrıyan yerlerime kalkmadan bi göz atayım dedim, ağrımayan yerim yok, tüm kemiklerim, yoklamaya “buradayım” dedi, aaaay yaşlılık !, diyecem ama dün komşular 85 lik Halime Hanıma çaya gidiyor idi, bu grubun yaş ortalaması 50 üstü, bi de her gün yürüyüşe gidiyorlar, torun bakanı da var, bu şartlar altında kendime yaşlanmış değilde eskimiş mi desem acep ????
Üç İstanbul / Mithat Cemal Kuntay okuyorum, güzel, beğendim, Adnan’ın elinden bi uçan, bi kaçan, bi düz duvara tırmanan kurtuluyor, onca baskı, onca tedbir arasında aşk engel tanımıyor, tene dokunanı kalbe dokunandan hızlı. TRT dizi de yapmış idi, izledim ama aklımda Burçin Oraloğlu nun gençliği kalmış.Dönem kitabı, Abdülhamit, meşrutiyet, istibdat, jurnalcilik, fukaralık, zenginlik, yabancı özentiliği … kalınca da 575 sayfa Oğlak yayınlarından.
süre dolmuş, sesime kuş cıvıltısı hissi verip, kuuzuuuuum !! diyerek içeriye doğru yol alayım, gerisi gelecektir, hayat ancak günlük planları kaldırıyor şu aralar, devirler değişiyor, değişmeyen yalan dolan, alevere dalavere, küpüm dolsun, hem karnım doysun, hem pastam dursun …
Kaldı 8 gün, her türlü strese karşı direnç kazanamıyor insan, bu stresin kaynağı aynı, kılığı farklı dermişim, günaydın 

06 MART

Pazartesileri yeni başlangıçlar kabul ediyorum. Her şeye yeni baştan başlamak, beyaz sayfalar açmak, maziyi unutmak … gibi bir imkan yok. Geride bıraktığımız hayatımız ileriye doğru bizim takipçimiz. Aaaah aaaah aslında hayat üç kelime; gelişenler, değişenler, çelişenler. Değişime kapalı olmak gelişenler ile çelişenler arasında bırakıyor bizi. “Amaaaan ammmaaaan herkesin hayatı kendine !!” manasız bir savunma, ortak hayatlar var bu dünyada, kimse ortaklık yapmak istemiyor, o başka. Herkes çok akıllı ve lider doğduğunu sanıyor. Sonra hayat eğitim verirken gerçekler anlaşılıyor, sanmayın, gerçeklerin kaderi anlaşılmaya geç kalmak. “Zor günlerden geçiyoruz ” kendimi bildim bileli tüm günler zor, tarih tekerrürden ibaret de tekrarları aklında tutan yok.
Üç İstanbul’u okudum bitirdim, Osmanlı devletinin hangi şartlar ve kişilikler altında çöktüğüne dair Adnan temalı belge, Fakir ve idealist, zengin ve önemli, hasta ve bedbaht Adnan’a verilecek çok örnek var. Şu aralar bi de örgü öresim var, akşamkarı yuuuutuuuubeeee den örnek videoları izliyorum, gönlüme göresini daha bulamadım, benimki; renkli, üretken, ilmek ilmek konuşan model olmalı, bu da kolay olmuyor, sayıları aklımda tutamıyorum, dermişim.
Çamaşır makinesi işe başladı, radyo çalıyor, evde bir tek kız kaldı, birazdan kalkıp, dersane yolunu tutacak inşallah. Ev hafta sonundan kalma, pazar günleri bana pazar olmadığı için sevmiyorum, bir elim evin üstünde oluyor ama o gün daha çok garson modelini kuşandığım için şirazesi kaymış odalarda ışıksız kalıyorum, desem olmaz. Öyle iç karartmaları, kötü dilekler ile başkalarına seslenmeyi, umutsuz kalmayı sevmiyorum. Her olmazın bir oluru, her olurun da bir olmaz yanı vardır. Mesele bakış açısında, bir tüm doğrular yanlış, tüm yanlışlar doğru oluyor, Bkz. Malum liderlerin meydan konuşmaları, aaay çok konuşmak da bir saçmalama sebebi, gerçi dayanaksız sebeplere dayanmış sürülere ne versen yiyor.
Bu hep böyle, her devrin adamı, bu adamların her devirde adamı olmaya yeminli adamlar var. Para her kapıyı açıyor, açılan kapıdan girenler sadece bekliyor, bize ne düşecek diye. eeee beklemeye de ne gelirse yetiyor mecbur. Abudik gubudik dünyanın organize işleri bunlar. Biz de ne organize ola biliyoruz ne de edebiliyoruz. Hak hukuk, adalet, merhamet, vicdan … bunları da biz bekliyoruz.
Başımıza gelenler hep bizden aslında da konu lafta kalıyor, eğitim, sorgu sual işleri bunlar.
Son cemre de düştü, önümüz bahar, arada Mart ayazı olur ama kış bitti diye biliriz. çok sıcak havaları, çok uzun günleri sevmem ama onlar da gelip geçiyor, Her şeyi planlamak gibi bir yükün altına girmek istemiyorum artık, planların sapmalarına tahammül azaldı, boşuna kendimi harcamamak için günlük gidiyorum, bu güne su sabun, silme süpürme işleri var. Niyet böyle, gelişmelere ayak uyduracağız. Sınava 5 gün kaldı, öğrencinin ruh haline gereken önemi veriyorum, hep destek, hep destek, bu anneliğin emeklisi yok, emekli olmak isteyen anne de yok. Çocuklar iyi günler görsün, iyi olsun, etrafa faydası dokunsun … bunları ister anneler.
Gözüm saatte süre dolmuş, günaaaaaaydın Millet !!! Gönlümüzce günler olsun 

07 MART

O kadar yorulmuşum kiii, dün akşam koltukta kanal değiştiremeyecek kadar isteksiz ve mecalsiz olarak bir müddet kaldım,Bu arada biraz uyuklayıp biraz da dizi seyir ettim. Yazmam lazım, sinir oldum.
Kırlangıç Fırtınası, ilk bölüm; Dağ başında doğum yapan bir kız, ona yasin okuyan, doğurtmaya çalışan bir takım yaşlı kadınlar, dışarıda soğukta bekleyen taze baba, Klube bağ evi aylarca orada saklanmışlar kimsenin aklına orada oldukları gelmemiş. Kızın ailesi zengin ama yine de kızı yaşlı bir adama vermişler. kız istememiş genç oğlanla kaçmış, sıkıntıdan bi de çocuk yapmışlar. Kızın abisi kızın peşinde veeee doğum oldu, abi kızı buldu, Tabii ki de oğlanı vurdu, kızı da yaşlıya armağan etti, kız bu arada ölen genci gömdü, başındaki yemeni ağacın dalına uçtu, abi bebeği aldı, tam da o gün doğum yapan karısının yanına koydu, böylece gelin ikiz oğlan doğurdum sandı. Gerçekler odanın içinde kaldı. Aradan 25 yıl geçti, kız zengin olarak memlekete döndü, oğlunu arayacak ve intikam alacak, evvela sevgilisini gömdüğü yere gitti, eliyle koyduğu için hemen buldu, zaten yemeni biraz parçalanmış ama bir kısmı hala ağaçta sallanıyor, zaaar ordan tanıdı. Abiye de ufak ufak görünmeye başladı, yaşlı kadınlardan birinin evine gitti, ona soru sorarken kadın kalpten gitti. Yenge bi de kız doğurmuş, kızın normalde 25 yaşından küçük olması lazım, seçim ananın anası gibi, onu da kasabanın iyi ailelerinden birine gelin ediyorlar, kına gecesi var, kınada oğlanı ortada sandalyede gördüm, gelinde omuzunda kına testisi ile geliyordu, herkes de bindallı, tatlı almayı unutmuşlar, anne evin oğlunu aradı, biriniz 3-5 kilo tatlı getirin eve dedi, elinde bi paketle eve gelen oğlan İstanbul’da asansörde ayı kıyafeti ile bayılan kızı görmesin mi, kız da damadın bacısı çıkmasın mı, tesadüfler sıraya girmiş, bu arada eve gelen tatlı paketi de hiiiiç ikna edici değil, marketlerde satılan kocaman kutulardaki sayılı bayram çikolataları gibi. Kınada oğlan anasını göremedim, kıza altını ve kınayı anası koydu, gerçi benim kına gecem olmadı, istemedim, bilemiyorum artık yaşamayınca, gördüklerimin yalancısıyım. Bunlar olurken sen ahırda yangın çık, hemen itfaiyeden önce koştu gençler, ahır da bir usturuplu yanıyor, kalemle çizilmiş gibi, atlar dışarda ama hala içerde arıyor oğlanlar, yanan atlar sessiz yanıyor demek, Bu arada bir kalas düştü, gökten bir oğlanın başına, diğeri de ona kapaklandı, dumandan bayıldı, kınadan koşarak gelen anne onlara sarıldı, uzun uzun ağlaşıyorlar, ama dumandan boğulan yok, ahır birer kalas atlayarak yanmaya devam ediyor, Abi ile kız kardeş de hesap için yemenisi uçan mezar başındalar, kız ölüyü mermer mezara taşıttı, oraya abisini attı, “söyle, oğlum, nerdeee !!!” edebiyatı yapıyor. Ben de de ne uyku ne yorgunluk kaldı, sinir her yanımı tuttu, eksi bilmem kaç derecede ince topuk, full aksesuar gezen analar, yaşlanınca başına kireç basılmış gibi duran büyük analar, insanın içini bayan ruhuna ağır gelen makyajlar, gençliği de yaşlılığı da beraber oynayan sanatçılar, sahici dekorların dekor olamaması, birden fazla mesaj kaygısı, ne şiş, ne kebap yansın çabası … daha ne diyim ben, öbür bölümlerde kötülük yola düşecek, aklımızı alacak hazar, veririsek tabi.
Hala anlatılanların gerçekle paralel bile gidemediği dizilerle, evlenmek için, ıssız adada yemek için kapışanlara, kayıplara, koca arayan, kendine kız bakan, program program gezenlere prim yaptıranların sayısı azalmayıp artıyor ise “8 mart Dünya Kadınlar Günü” olur, kadın kısmına çiçek, krem, pırlanta alınır, kalpli resmi sosyal medyaya konur.
Oysa ki 8 Mart dünya daha güzel dönsün diye emek veren kadınların günüdür. Öğrenen, öğreten, çocuk yetiştiren, direnen, bilime katkı veren, ilimle kanka olan, daima umut besleyen … bunları da her şey daha güzel olsun diye yalansız, dolansız yapan kadınlar var olduğu için bu dünya var, desek olur, dedim oldu 🙂
Günaydın da olsun 

08 MART

Sabah pencereyi açtım, dünya gürültü ile içeri doldu sanki. İstanbul gürültü sıralamasında dünyada üçüncü imiş. çok şeyin dünya sıralamasında ilk sıralarında yer almak bizi kötünün kötüsü yapıyor da kimin umurunda Türkiye İstatistik Kurumu durmadan mutluluğumuzun yıldan yıla arttığını söylüyor,kimler inanıyor ???
Radyo Türkiye’de kadın olmanın zorluğunu anlatıyor, öyle, kadın olmak zor, buralarda olmak ayrıca zor. Erkekleri de doğuranlar kadın, oğullarına tapınmayı bıraktıklarında dünya daha güzel olacak diye düşünüyorum, çaresizlik salgın hastalık bizde, beklemek, bildiğin birinden beklemek tek ilaç gibi, Bkz piyango kuyrukları, iddia kuponları …
Dün Esenyurt’a gittim, okulumuz oraya çıktı, sanki ayrı bir şehre gitmiş gibi oldum. Birileri buraya bir ev yapalım, bi tane de yanına yapalım ama bir birine benzemezin diye binaları sıralamış, hepsinin altına dükkan açılmış, oto aksesuarı ile uzun etek satan yan yana, bolca kebapçı, lahmacuncu, nalbur, telefoncu, hiç ağaç yok, her şey güneşte bırakılmış gibi solgun, kimsenin kimseye benzemediği kalabalık, ama yüzlerde aynı endişe, aynı hüzün ve tabi ki de caddelerinde trafik. Avcılar’dan o taraflara 10 çeşit minibüs kalkıyor.Yolda dolup boşalıyor, uzun mesafeler var. Okul sayısı da az bizim okul beş katlı, büyük ve ikili eğitim yapıyor. Kapısında iki yorgun tomanın beklediği emniyet ile aynı hizada, caddenin üstündeki büyük blokların arkasında, öğlen vakti okulun kapısında kıyafet satan bir minibüs, organik süt yumurta satan başka bir minibüs, katalog ile satılan kozmetik sergisi ile bir de tokacı var idi. Başları kalabalık idi, Ana okulu öğretmeni bahçede veliler ile konuşuyordu. Suç oranı yüksek, sokakları gezinen işsiz, okulsuz gençlerle dolu, şehirleşmenin en feci gözüktüğü, uyuşturucuya adı karışan, kamerasız güvenlikli siteleri olan bir yer Esenyurt. Bir adım ötesi hafta sonu bölgeye belediye otobüsü sokmayan Bahçeşehir, kendi AVM leri outlet, AkBatı yol kenarında girişi arabası olanlara. Memleketin neresinden tutsan elinde kalıyor, o yüzden de kimse kimsenin elini tutmuyor, sırtta taşıma var bizde.
Sınava 3 gün kaldı, öğrenciden daha fazla heyecanlı değilim, desem yalan olur. Gerçi öğrenci de sınav öncesine yoğun bir etkinlik koymuş idi, tecrübelerimden gelenler ile itiraz ettim. Üç kere üst üste “Hayır, hayııır, hayııııır !!!” dedim. Çok etkili oldu, “ne bağırıyorsun, sadece izin istedim, vermezsen kendimi öldürürüm, nefesimi tutarım, evden kaçarım !” diye azarlandım ama. aramızda 40 yaşa yakın fark olunca, dünya görüşümüz de ortak noktalar az oluyor ama çok gayretliyim, öğreniyorum, arayı kapatıyorum, kabul edelim ki kızlar çoook renkli, çoook sesli, seviyorum, kıyafetlerinden giymek hoşuma gidiyor, bugüne bir tişört kaptım, yemek zevkimiz yakın,aynı fotolara gülüyoruz … daha ne olsun.
Kadın olduğunun farkında olarak, kadın olacağının farkında bir genç yetiştirmeye çalışıyorum, vatana millete armağan olsun da vatan millet de kıymet bilsin istiyorum, onu bekleyen tehlikelerden çok güzel günlerini görmeyi beklemek istiyorum.
iyi şeyleri herkes için istiyorum, iyiliğin eli kolu uzasın, genel olsun, üstüne haset fesat gölgesi düşsün istemiyorum.
Aaaay saat gelmiş de geçmeye başlamış, Cümleten Günaydın, bir kutlama mesajı yazmayı düşünmedim, henüz kutlanacak bir durum yok bu ülkede kadın olanlar için :

09 MART

Neler hissettiğimi bi düşündüm, bir çok sebepten dolayı bir çok şeyi birden hissediyorum. Bu bir yetenek değil, hepimiz aynıyız, çeşitlerinden sıralama yapanlar kazanıyor, bir tekine takılanlar manyak, erteleyenler tembel, hepsini bir birine karıştıranlar sersem … kategorisinde.
“Aaaah ulan dünya, aaah yalan dünya bi kere bizi anla” “Gecenin bi köründe uyduk şeytana, yine yan yollardan dönücez gayri ” diye suçu dünyaya atarak başladık. Hava sisli ve soğuk, dünden kalmayım, eee yorgunum tabi, yol yorgunuyum.
Sabah evi yola koyup ardından kendimi yola koydum, benim yokluğumda meydana yine yöresel çadır kurmuşlar, sabah sabah dünya soğan kokuyor idi, herkesin okula ve işe gitmiş, trafiğin rahatlamış olması gereken saatte yine her yer tıkış tıkış idi, yayası, motorlusu, arabası, tırı, beton mikseri … aynı yolları paylaştık, bir ilke tesadüf ettim; iki araba yan yana durdu ve sigara yaktılar, arkası tren oldu. Cevizbağ’da indim dolmuş beklerken Şahinden sarkan şehir magandası yoldan geçen kızlara geniş kapsamlı bir laf attı, hatta diplerine kadar yanaşarak, ambulans içinde şoför doktor, hemşire artık içinde kim varsa onları da trafikte telefona bakarken gördüm,”ya sabır” eşliğinde Beyoğlu’na geldim. Tramvay yolu kaybolmuş, her yer polis, selfi çektireni, köşe başında kız ile yarenlik edeni, kaskına oturup sigara yakanı, silahını halka tutanı var. Önce bi yemek yedik, sonra İstanbul Kırmızısı’na girdik. Çok da bayılmadım ama beğendim, ünlüler geçidi olmuş, büyük hanım, Halit Ergenç iyi, başka iyiler de var ama Tuba sadece güzel, ne konuşmada tonlama, ne yüzde mimik, ne yürümede bir fark, tüm rollerde aynı kız oynuyor. Film İstanbul’un 30 ayrı yerinde çekilmiş, özel bestelenmiş bir şarkısı var, ” Aşk hiç bir şeyden daha önemli değildir, vedalar gözleri ile sevenler içindir, gönülden sevenler veda etmez, geçmişte yaşayanlar bugünü ıskalar …” aklımda kalan replikler, gece manzaraları hoş idi, Ferzan’ın evi de set olmuş, Galata Kulesi manzaralı yer, bi de vakitli vakitsiz bolca ezan sesi var idi onu anlamadım ama Galata Port’dan gelen inşaat seslerini anladım, dermişim. Neyse İstanbul’un rengi Erguvan bilirdik, Kırmızı da yakışmış, Nejat İşler kötü olmuş bu arada, kötü diye bakmamazlık etmedim ama kendine baksa biz de daha iyi bakardık.
Çıkışta Mepisto’nun bahçesinde Limonlu Cheese kek, Tiramisu, çay yaptık, yeni gelen arkadaşlar ile sanatın dedikodu kısmını, yeni etkinlikleri, konuştuk, yazarken ağır durdu ama çok hoş, bol kahkahalı bir sohbet oldu. Oradan Pera’ya Mersad Berber /Bir Bosna Alegorisi sergisini gezdik, Ardından kadın yönetmenlerin kısa animasyon gösterileri vardı, 7-8 tane film, çoğunu izledik, en sonunda “Üç Güneş” de iç içe halkalar halinde devinip duran turuncu turuncu halkalardan daral geldi. Kendimizi dışarı attık, o sırada yürüyüş başlamış idi, Taksim’den Özel Harekat eşliğinde geldiler, Galatasaray son idi, bariyerleri diziyordu polis, tam orta yerde karşılaştık, renkli ve umut verici bir topluluk, bir müddet yolumuz ters ama hislerimiz aynı yürüdük, Pankartlar çok hoş idi, hiç resim çekesim gelmedi, bu anlatamayacağım değil ama yazarken tam ifade edemeyeceğim bir duygu. Yazı belge niteliğinde ve sert olduğu gibi, her okunduğunda anlamı da değişe biliyor, okuyanın ruh hali de önemli, zaten bir yazıdan bir de hem cinsim kadından korkarım dermişim. Eeee kadının dantel örmüşlüğü var, o dantele can veren zekadan aklı olan korkar, tam ifade olmadı ama anlayan anlamıştır, kendimi ekstra anlatmaları bırakalı çooook oldu.
Sonra eve geldim, ayağım ağrıyor, kızın okuluna gideceğim, ütü ve yemek yapmak lazım, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü Ve Feminizm (1908-1935) /Zafer Toprak okuyorum, Kız üstünde “Ben feministim” yazan bir tişört istiyor, giyerse başına bir iş gelir mi diye korkuyorum, Fiili Boya reklamı gibi değil ki ortalık, o reklam çok umut verici ama o umudu verenler bir elin parmaklarından az fazla, halbuki saldırgan eller var.
Çok yazmışım yine, kız da yatakta oyalanıyor, sınava son iki gün, Hayırlı diyoruz, Her şeyde bir hayır var, Birhan Keskin’den de yazmadan gidemem ;

Bir sebebi vardır, mutlaka vardır.
Hayyııır diyr uyanmanın bir rüyadan
Bu ne ki, elin olsun ıslanmıyor senin, bunca zaman
Neyi bekliyor, sudaki o büyük beyaz hayvan.
kolaymış, çok kolaymış dedin.

Günaydın dedim 

10 MART

Ömrümün sayılı Mart aylarında sayısız kere hakkında konuşmuşumdur. Baharın ilk ayı olup içinde kıştan izler taşıyan bu aylar heyecana kapılma aylarıdır. Güneşi görünce ısınan havalanan ruhlar şiddetli soğuklarla terbiye edilir. Depresyonun anası Mart ayıdır, diye bir özlü sözümüz yoksa da , ben söyledim artık var. kandırılmış ağaçlar, kıştan usanmış insanlar, hasret çeken kuşlar … hepsinin bu ayla bir derdi vardır. İnsanınki her zaman olduğu gibi birden fazladır.
İlk okulda duvar panosunda durur idi mevsimler. iki bahar, bir kış geçer idi okulda, yaza ısınırken veda ederdik. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” hayat bilgisi konusu idi. Evlerdeki annelerimiz hayat Bilgisi kitabını yazmış gibiydi. Her mevsim nasıl gelir geçer, ne yeriz, ne giyeriz, nerelere gideriz, evde ne hazırlık yapılır, içinden ne bayramı, niye geçer … kitaplarımızdaki boyaları dışına taşmış, Cin Ali’den hallice tüm resimlerin geniş tafsilatı annelerde var idi. Sonra büyüyünce ben de hayat ile bilgili ve ilgili bir anne oldum, aradaki fark çocukların beni geçtiği konular var, bizim annelerimizi geçmemiz zaman aldı. Geçtik de ne oldu, annemiz de bu dünyadan gelip geçti, ağız tadıyla bir fikir münakaşası yapamadık, neleri ondan daha iyi bildiğimizi, bunu da ondan öğrendiklerimizin ışığı altında yaptığımızı, aslında onun çok zaman haklı olduğunu, biraz daha bilgili ve ilgili olsa daha da iyi olacağımızı … anlatamadık. Gerçi benim kısa bir süre karşılıklı kahve içip kocalarımızı ve çocuklarımızı çekiştirip sonunu, baba, kardeş, torun, damat işte ye bağlamışlığım var.
Bu Mart böyledir işte, durduğu yerde durmaz, standartta uymaz, kandırır, güldürür, ağlatır, insanı Nisan’ın içine atar kaçar, bir sene kadar da geri gelmez. Ben Nisan cıyım, Baharın adı da Nisan dır bence. Erol Büyükburç’un Nisan yağmurları şarkısını aynı adlı filmde bir yazlık sinemada dinlemiştim. Birbirine arkadan uzun tahta ile çivilenmiş, tahta sandalyelerde uykum gelmiş, babama yaslanmış, annemin sırtından çıkardığı hırkaya sarınmış, gazozum yarım kalmış, eve kucakta taşınmış, ola bilirim.
Yine soğuk ve sisli bir gün, bugün daha da erken kalktım, son düzlüğe geldik, öğrenci bugün evde birtakım videolara bakacak, kendine bir sınav yapacakmış. Sonra annesi onu alacak, yakındaki bir AVM ye taşıyacak, bedenini giydirirken, karnını ve ruhunu doyuracak, yarın serbest gün, illa ki bir miktar arkadaş ile buluşulacak, dedikodu yapılacak, sınav dedikodu kapsamına alınmayacak,
Bir bakıcağız bir günlerde gelmiş geçmiş olacak, ne baki kalacak, hoş bir seda, ince sızılı bir anı, kalpte yer bulan, aklın çekmecelerinde saklanan bir fotoğraf dır hayatın özetleri. Poz vermeye fırsat bulamadığımız zamanları albüm yapar hayat.
Böylesi güzel, hep hazır ve nazır, germeden, gerilmeden, hesap kitap şaştığında şaşırmadan,kabullenici, kabulden önce çaba gösterip direnişçi, bir fiske kader kısmetçi,iyilik dolu, sevgi dolu …
Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz, hangi uslanır aaaah sevenle oyun olmaz, kaç kere yemin ettim, kaç gönüle de girdim …
Usanmadan, uslanmadan Günaydın 

12 MART

Bahçedeki kayısı çiçek açmış, yağmura, rüzgara, soğuğa
direniyor, Güzel olan ger şeyin işi zor, güzel olmuş olmak mı, güzelliği aramak mı daha zor ??? Güzelin sahibi tarifinden çok. Güzellik içten dışa mı dalgalanır, dıştan içe mi dolar ??? “Güzel güzel şeydir, ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca !” Diyenler sağ gösterip, sol vurup, güzelliğin içine tükürenler midir ???
Sabah sabah tutarsız davranışlar sergilemiyorum ama kafanın içi tur atanlarla dolu. Uykuyu aldık çok şükür, eeeerkenden de kalktım, şimdi ev halkını sıraya koyacağım, eşin uyandı, öğrenciye seslenmeme 19 dakika var, oğlan varsın uyusun. Kim kaçta yattı bilmiyorum, ben erken yattım, sınava giren bir bakıma ben sayılırım, Hahhh haaaa !! “anneler çocuklarının her hissine kadirdir ” dermişim.Ama bir empati olduğu da kesin. Çocuklar söz konusu olunca hissediyor insan. Biz de liseyi bitiren kanat taktığı için.çocuk sayısı da üç olduğu için, çok şükür hayatımın merkezine oturtmak için bir seçim yapma imkanım yok, hepsinin yeri ayrı, her birini ayrı ayrı sevmem için nedenlerim var, Her birini de başının çaresine bakacak şekilde yetiştirmeye gayret ediyorum, sıkı sıkı eline yapışma, terli atlet değiştirme, ayakkabı bağlama, ağzına yemek katma yaşına göre geldi geçti, aaay sevmem bağımlı insan, ne bana bağlı, ne ben bağımlı. Kimse kimsenin bekçisi değil, olmasında. Gurbetteki oğlanla bile her gün konuşmam, yani durmadan merak etmem, yani hayat kafayı çok doldurmaz isen dolu dolu geçer, kafayı ihtimaller ile doldurmak, planları en az 5 yıl vadeli yapmak,kafayı başka kafalara,” elalem ne der” lere takmak, dünya üzerinde yaşayanların dünyasının hakimi olmaya çalışmak zararlı faaliyetler. Bünyeye çooook zarar.
Çay koydum, iyi bir kahvaltı yapan öğrenciyi, iyi de giydirip, iki koldan evrakını kontrol edip, Hayırlı dualar ile kapıdan salacağız inşallah.
Emek veren, niyet eden tüm öğrencilere kolaylıklar diliyorum. Saatler sular seller gibi doğru şıkları bularak aksın. Etrafta gürültü yapan olmasın, oğlan Sefaköy de girdi idi, her iki dakikada bir tepesinden uçak geçen bir okulda, Esenyurt da pek tekin bir yer değil, kader kısmet, olacaksa oluyor, oğlan uçların tepesinde tur attığı sınavdan dereceli olarak çıkmış idi. Odaklanan, olayı ciddiye alan, anasının babasının eğitimine yatırım yaptığı çocuk kazanıyor. Aaaah aaaah organize işler bunlar, gidip sarı tişörtü çıkarayım, ilk çocukta bir psikolog söylemiş idi, sarı renk zihin açarmış, yeğenlerim dahil hepsine aldım valla, sınavın dini vecibelerini de yerine getirdim, türbe ziyareti yapıp pirinç okumadım ama tüm öğrencilere sınav duaları ettim, emek veren emeğinin karşılığını alsın, çalınmış, çırpılmış sorular ile kazanan olmasın, umurunda olmayanlar ile imkansızı başaranlar da bir tutulmasın.
Süre doldu, zilin sesini kızıma duyurmaya gidiyorum.
Heeeeer şeyin Hayırlısı inşallah !!! 

13 MART

Hayatımızından bir yaprak daha çevrildi, sınav arka sayfaya düştü. Nasıl uyumuşsam, sabah olduğunu bilemedim.Neyse kalktım, öğrenci uyuyor. Yetiştirememiş ama yaptıkları doğru, bir yere doğru sıralanacak inşallah.Berbat bir gün idi. Hava soğuk, ıslak, kalabalık. Erkenden içeri girdi, bu seneki uygulama ile 15 dakika geç gelenleri almadılar, hangisine yanayım, geç gelene mi ki bu kadar önemli bir günde, mevzuatı yanlış anlayana mı, sosyal bilinci olmayan belde halkına mı, YÖK e atanan Niyat Hoca’ya mı, Avrupa üstünde gelen, elimize doğan nur topu gibi mağduriyetimize mi, önden iki abisi bir iki yanlış ile sınav geçerken 40.000 lerin hesabını yapan kıza mı, 1923 de darbe oldu diyen belediyede geçen saatlerimde gördüğüm manzaralara mı, gözlerimin önünde çiçek açan her türlü cehalete mi … bunlar iyi günlerimiz hazar, her gelen gün geçeni aratıyor.
Neyse bugün pazartesi,yeni başlangıçlar yapmak için uygun, her pazartesi yaptığımız gibi yapıcaz artık, kızım biraz daha uyusun diye sessiz olan işlerden başlayıp, evi dünden arıtıp, gelecek günlere giriş yapcez gayri.
Hayat devam ediyor, arsızlığın son aşaması, zaten dünya arsız ile yüzsüze kalmış derdi büyükler, yaşama arsızı olduk, her türlü şartlara uyum sağlamak zorundayız, kabullenerek değil, tavrımızı koyarak ama, terbiye sınırları içinde kalarak. Cahile laf anlatma diyoruz ama kitle çok büyük, anlatmazsan daha da katlanıyor ammaaa cahilin de cahil olduğunu bilmesi gerek. “Bilmiyorum, anlayamadım, özür dilerim, izin verirseniz,” bunları söylemek o kadar zor mu ????
Facebook paylaşımları için izin isteyenler acaba diğer izinlerde ne yapar ??? Paylaşılan bir şey görülsün, okunsun, yayılsın diyedir, kaynağını kapatmadan paylaşılması insanı mutlu bile eder ama öyle olamıyor, aaaay buraların çok yerlerini görüyorum, okuyorum ben, aaaah bazı satırlara, yorumlara hasta oluyorum ben, bazı sayfalardan, bazı satırlardan akan riya, yalan üstüme üstüme geliyor çok zaman, instagram, tweeter kullanıları ile facebook kullanıları farklı insanlar değil ama arada farklar var. Aynı fotolar çoğunlukla ayrı yerlerde var.
Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp derdi atalarımız, şimdilerde bilmeyenler yanlış bildikleri ile yeniden tarih yazıyor, Bkz TRT Payitaht dizisi, bir göz attım yetti, bilmeyenler için bu tarihin yaptığı bir yanlış yok, kahrolsun dış mihraklar, bizi kandırmalara doyamamış, burada salak, aptal kim, çakal kim ????
Bugün süresizim ama kendime koyduğum sürem var dermişim, kulağım radyoda, gözüm burada, aklım yapılacakları sıralıyor, sağlığımız yerinde sayılır, seviyoruz, seviliyoruz, soru soruyoruz, cevap için kaynakları geniş tutuyoruz, yetiştirdiğimiz çocuklara iyilik, aşılıyoruz, yasak koymak gibi kolaya kaçmaktansa anlatıyoruz, dilimizi her yöne döndürerek. İnanıyorum ki bildiğimiz adalet, olmadı ilahi adalet yerini bulacak, heeeer şeyin hayırlısı diye beklemedeyiz, tabi ki de sadece beklemede değil, cümleten günaydın, bahar bu hafta geri gitti, yerine kıştan günler bıraktı, geri gelirmiş ama 

15 MART

Yaz gelince bu yağmurları çok aramışız. Ömrümüz aramakla, bulduğumuzu geçmiş ile muhasebe etmekle geçiyor,Eski tatlar tekrara düşmüyor, maalesef. Aramak ile beklemek ile beyhude zaman harcamamak gerek.
Geride kalanlar bir çeşit iç ağrısı, hem de acısıyla, tatlısıyla,Sevmiyorum, mazinin illa ki tekrarını istemeyi. Yaşanmış ve bitmiş, ileriye bakmak gerek. İnsanı en çok yoran da kafasındaki resimi eline alabilmek. Değişen şartlarda tıpa tıp aynı haz ??? saçma, anlamsız, gereksiz …
Her sabah kayısı ağacını kontrol ediyorum, Diren Kayısı !
Tahminlerde bir sapma var ise, niyetten sapmadan gayret etmekte yarar var. En azından ruhumuza yarar. “Yola çıktıklarını yolda buldukları ile değiştirenler” sizi suçlamıyorum, bazen gereklidir bu, hele ki yola yanlış malzeme ile çıkmış isen, bunun bir özrü olmalı ama mağduriyet sebebi olmamalı, tecrübe hanesine “+” yazılmalı. Tekrarlanan yanlışlar ile bunları tekrarlayanlara iyi gözle bakmamak lazım, ben bakmam da bakan var ama.
Radyoda haber özetleri geçiyor, iç bulandırıcı, “halkım için üzgünüm” demek film repliği gibi. Halkım da seviyor ama teslimiyeti, cümlesine özür ile başlayan öz güven yoksunları, kendini cahil bulup da bunu gidermek için hiiiiiiç bir şey yapmayanlar, başkasının en iyisini bildiğine inananlar, hele ki mağdur edebiyatına tapınanlar, kendini anlatmak telaşında olanlar kiii bunlar kendilerini de ikna etme çabasındalar … ne kadar çoksunuz. İnsan kendini bile tanıyamadan ölüyor bence, bir insanın bir insana gözü kapalı kefil olması da, teslim olması da aynı kapıya çıkıyor.
Aaaay sabah sabah içim karardı, zaten kaç sabahtır karanlık, umutsuz olup da sinip de düşman mı sevindireyim. Düşman yerine başka bir kelime de olur idi ama aramaya zamanım yok, kızı yolcu edip, dahili işlerime bakacağım. Osmanlı tarihine tutkun değilim ama öğrenmek isterim. Üç Abdül zamanı ile ilgili kitaplar okumaya karar verdim. Abdülmecit’den başladım, içinden tazminat ile karıştırılan Tanzimat geçiyor, bunlar önemli devirler, imparatorluğun nasıl harcandığını anlatıyor, toprak derdim değil, derdim, yanlış üstüne yanlışların ve yandaşların tarihler boyunca malzeme olması.Bunlar ara kitaplarım, bu hafta Tomris Uyar ile M.Duras haftası. Yapılacak işler ve benim onları yapmaya niyetim, hadi bakalım, bi gayret, bi cesaret olacak inşallah 

16 MART

Kadın hareketleri Cumhuriyet ile başladı zanneder çok kimse, aslında Meşrutiyet ile başlar. Liman şehirleri Selanik, İzmir ve İstanbul bu hareketlere destek verir. Savaşın tükettiği erkekler, yoksullaşan, yalnızlaşan aileler … Kadını sokağa çıkmaya nafaka aramaya sevk eder. İlk kadın derneklerini erkekler kursada kadın geri kalan her şeyi üstlenir, cephe gerisinde hemşire, fabrikada bez dokuma, silah fabrikalarında, sanayide … erkeğin olması gereken her yere kadın girer. Daha az ücretle ve terfisiz tabiki, önce sokağa çıkma iznini alan kadınlar, geri kalan her şey için ayrı ayrı mücadele vermişler ve devam da ediyorlar.
Kadın dışarı açıldıkça, dünya hem renklenmiş, hem de başka felaketler yüklenmiş. Kadın dergileri çöp çatmaya başlamış, sonra seçilmiş erkeğe kız, seçilmiş kıza halk oyu ile eş aranmış, görücülük mü görüşcülük mü oylama açılmış. Her daim referandum bizde. Adalet hastasıyız milletçe. (Buraya ağzımızdan başka bir yer ile güle biliriz)
İşgal yıllarında İstanbul bir batakhane olmuş, yabancı askerlere fuhuş, uyuşturucu hizmetleri araya kaynak yapan Osmanlı, vur patlasın çal oynasın, toprakları parsel edelim, tahtımız dursun günleri. Rus ‘lar modaları ile gelmiş, saçlar kısalmış, saçın yarısı açılmış, etekler kısalmış, çarşafın adı kalmış, kendisi renkli ve şık olmuş. Avam edebiyatı türemiş, bir taraf açıldıkca açılırken bir tarafda sefalet, fahişe yaşı 13-25 arası. İlk feminist Sabiha Sertel, bir dönem intiharlar artmış, Gazi Afet Hanım ‘ı örnek olarak sunmuş, kadınların partisi erkeklere takılmış, 1935 de İstanbul Uluslarası Feminizm Kongresi yapılmış, 1936 da da kadınlara verilecek bir hak kalmadı diye Kadınlar Birliği kapatılmış. Kadın hakları yorgunluktan uykuya yatmış, hala uyku sersemi, “Ben bilmem eşim bilir” aslında espri değil.
TÜRKİYE’DE KADIN ÖZHÜRLÜĞÜ VE FEMİNİZ /Zafer Toprak şiddetle tavsiye edilir, daha fazlası var içinde, Ece Ataer okuma atölyesine seçim için teşekkür ederim.

17 MART

Gök gürültüsü ile karanlıktan korkmayan, korkup da anasına sığınmayan çocuk var mıdır ? Bence temel korkularımız bunlar, karanlıktan gelenler, saklananlar, hayatımızı karartanlar, gök gürültüsü gibi tepeden inenler, ışık yağmuru ile gürültüyü birbirine katıp bizi sindirenler … Besle korkuyu büyüsün. Üstüne gidersen, analiz edersen korkunun korkusu olursun. Korku insan hayatını yarı yarıya kısaltıyor, korktuklarımız başımıza geliyor, çünkü kötü enerji işle çağırıyoruz, korkunun ecele faydası yok, “korktuklarımızdan emin eyle” diye dua ederiz, korkunun krallığı vardır, kölesi sen olma, korkma sıra sana gelecek !! … daha neler neler, kimi söylenmiş, kimini ben söyledim, korku insanın kendi ürünüdür, ya besler, ya salar gider. Korkularım elbette var ama beslemiyorum, korkuttukları zaman korkmaya hazırım, korkuyu beklemeye “Hayır”
Yağmurlu bir Mart sabahında güneşi bekliyoruz, geçen haftadan yükselmiş şekerim , düşsün diye çabalarım var, akşama kendimi arkadaş ile İş Sanat’da hibe yolu ile elde ettiğimiz bilet ile konsere gitmeye, çıkışta annemgilin evine misafir olmaya, ertesi gün Arnavutköy’e kitap okuma etkinliğine, daha ertesi gün de hısım akraba günü için hazırlanıp, gelenler ile hasret gideresim var.Niyetler bunlar, gayret bizden, kader kısmet için ne gelir elden diye de serinim. Evi bir miktar ayarlayıp, akşama yemek yapıp, ertesi gün içinde dolapta bir şeyler bulundurup, daha ertesi gün için ev halkını sürprizlere açık bırakasım var, “beni üzmeyin, şekerim asabi” diye de mutfağa, banyo ya kağıt assam olur.
Aaaah aaaah nereye kadar bu düzen kurmalar, düzene taraftar bulmalar, sık sık kendini nereye kadar, dünya bildiğini okur iken bazı zamanlar nafile bu çabalar, çabanın kalıcı olanını görmezden gelip, nafile olanı ile oyalananlar , “ömrümüz bir su, içiyor yıllar”
Zaman zaman sulu kar yağacak diye hava raporu sunanlar, “Baharı bekleyen kumrular gibi” miyiz, değil miyiz, ne idik ne olduk, ne umduk, ne bulduk … bunlar kullanışlı, her yere uyan kelimeler, köşeli olanlar ile zorumuz var. Zor günler bir gün hey gidi heeeey günleer ! olur mu olur, La la Land dijitürke düştü, arkadaş “temizlik yaparken, örgü örereken, bulaşık yıkarken izle ” diyor, her söz kulağımıza asılı kalınca, küpe mi olur,kulak arkası edilenler gözlük sapına yuva, kulaktan kaçanlar göze, gözden kaçanlar neye kaçar …
Hadi kestim, cümleten Günaydın olsun, tüm iyi dilekler hepimize, bahçedeki kayısı ağacı yine bir cahillik etti, çiçekle donandı, Mart mağduru dualarınız bekler 

20 MART

Kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ama önceden gökyüzünün iç açması gerek. Hep karanlık, hep karanlık iştah kesmiyor, iştah açıyor, elinin altında ne var ise götürüyor insan.Benim böyle krizlerim oluyor ama mazeret değil, krizin sebebi ve giderme şekli şekerimi sıçratıyor, şeker beni sıçratıyor, bir çeşit kıyak bir kafa durumu, hiç bir şeye kafa yoramıyorsun, uyudukca uyuyasın geliyor, bir el seni ritmik olarak sallıyor, denge problem, ağzının içi, içinin içi gibi acımtrak , tatsız tıuzsuz bir ruh hali hem de endişe verici bunlar öldürmeyen süründüren hastalıklar, elden ayaktan düşüren cinsinden. Aaaay dün ben yetişip gidemedim ama İşletme Fakültesi bir vakıf kuracak, o vakfın kendini yalnızlara vakfetme, yaşlanmayı yıllanmış olarak hayata geçirme projesi var, şiddetle destekliyorum, Yaşdaşlar hayırlı işlerde yandaş olacak inşallah. Sosyal hayata sosyal olarak kesintisiz katılma projesi.
Hafta sonu şekerli ve yoğun geçti, cuma akşam hibe konsere gittik, kültür ve sanatın kaymak tabakası ile huşu içinde dünyanın sayılı caz piyanistlerinden birini dinledik., çıkışta baktık caddede gürül gürül kuran okunuyor, bir an katliam oldu, bi tek konsere gidenler sağ kaldı sandım, meğer bir grup çok duyarlı vatandaş Hollanda bayrakları ile İsrail’i protesto ediyormuş, şeker halim durumu çok kavrayamadı, derken bi baktık ayaklarımızın dibinde biri yatıyor, darp edilmemiş, uyuşturucu krizi imiş, ambulansa gerek yok hazar, kendiliğinden açılacak.
Cumartesi iki arkadaş, bir mederatör, bi de cins kedimiz, Arnavutköy sırtlarında okuma yaptık, Tomris Uyar ile M.Duras’ı analiz ettik, savunduk, karşı durduk, iyi geçti, fakat katılım sayısını bir türlü arttıramadık,beş çayı var desek daha çok gelen olur.
Pazar akraba günü, annem gilin evinde, hasret giderdik, yedik, yemeyenlerin yanına verdik, özleşmişiz iyi oldu, akşam gelinimiz beni eve bıraktı, annemin bir kabanını, iki eteğini, bir kazağını veee bir sürü yiyecekle geldim. Annemin dolabını bitirdik, son verilecekleri de ayırdık, üstünde anı taşıyan eşyalar ile vedalaşmak zor ama imkansız değil. Kıymet bilenlerin mallları kıymet bilenlerin olsun istiyoruz da kıymetin kıymetini bilenleri tüketti sayılır bu dünya.
Evin hali malum, biraz dikkat etmişler ama boşları toplamak bile başlı başına bir iş, bir yerinden usul usul başlayacağız. Bu hafta yapılacak şeyler çok ama ne kadarını yaparım bilmem, önce şekeri hizaya çekmem gerek. Abdülmecit’i bitirdim. Hıfzı Topuz yazmış, Osmanlının ilk borç ile tanışma günleri, gerilemenin aşikar olduğu yıllar. Sultan son derece iyi niyetli ama alkol bağımlısı, çık çık Osmanlı’da olmaz demeyin, Osmanlıda daha neler neler var, kırkı küsur hanım ile kırk kusür evlat sahibi olmuş, boş vakitlerinde aşık oluyor sultan, hele bi hanımı var kiiiii sultanı paçavraya çevirip üstüne güller koklamış, öldüğünde Abdülhamit, çok şükür kurtulduk demiş. Tarih topraklara toprak katma değil ki o da zaten “biz sizin topraklara talibiz, aldık gitti” değil.
Öğrenecek çooook şey var, öğrendiği ile kalanlara, bilgi dağarcığını genişletmektense bir kula kul olup, kulaktan bilgilenenlere yazıklar olsun !, yaşamamış sayalım diyeceğim ama yaşadıkca zararları dokunduğundan çoook farkındayız onların. iyi bir gözlemci olarak gördüklerim karşısında üzüntü duyuyorum, 45.000 araç geçecek Çanakkale köprüsünden, hem de günlük, geçmez ise bizim vergiler geçecek, yapacaklar, işletecekler, kısmet ise devrettiklerinde o çooook şaaaneee bildiğimiz Osmanlı Hazinesi gibi olacak hazine, “aaah aaaah oldu bile,” diyenler külli kafir, diyenleri gördüm bile.
Neyse, kayısı ağacı direniyor, ben de yaşama pazartesi girişi yaptım, gelecek, geçecek, bitecek … umut kalbimizde susmak bilmeyen geveze bir kuş idi değil mi ???
Günaydın 

22 MART

Flimler hayata bakamadığımız taraflardan bakmayı ve bilmediklerimizi öğretir.Bize dünyalar arası Seyehat sağlar. Dün iki film seyir ettim. ABD malzemeli. Birinde yeşil kart için orduya yazılıp, savaşan sonra da sınır dışı edilen askerler, Ben Nero, diğeri de Tom Hanks’in oynadığı komedimsi Krallı, hologramlı bir şeydi. İkinci filmde gördüm ki Suudi Arabistan’ın imajı çoooook değişmiş. Amerikalı hastaya bakan kadın doktor, aralarında gelişen duygusal ve cinsel ilişki, gayet Avrupai bir hava var idi. Bir tek kadın araba sürmedi, bizi işleseler, erkeklere fes, kadınlara çarşaf giydirirler, illaki, halbuki çarşaf teeeee Aldülhamid zamanında yasaklanmış, Fes kalkalı yıllar olmuş, imajımız aynı kalmış. Gerçi bakınca bizde de ilerleme yok denecek kadar az, hatta artık yok, açılan fabrika, keşif, icad haberi almayalı çooook zamanlar oldu. iyinin önünü kesmek gibi bir marifetimiz var. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” iki cümle bizdeki hayat felsefesi.
Dün bir sürü gün kutlandı, dünya şiir günü, Dünya Bilgisayar Mühendisleri günü, uyku günü … aklımda kalanlar. Ama esasında dün bahar başladı, ağaçlara su yürüdü, cemreler bitti, gün daha erken doğup, geç bitiyor, “yine yeşillenecek fındık dalları, acep ne olacak bu memleket halları …” diye düşünmeden edemediğimiz için baharın farkına varamıyacağız muhtemelen.
Pencereyi açtım, içeri kuş sesleri ile motor gürültüleri dolduruyorum, dün marketten kırmızı açan bir çiçek aldım, sabah çiçeğe dönecek hallerini sevdim,kafamı kaldırınca binaların üstünde binaların gölgesini görüyorum, görevli şimşirleri budadı, Bahçe bodur çitli gibi ama kayısı bu sene kazanacak sanki, göremediğim erik ağacına da bakayım, o da beyaz çiçekler ile donanmış ola bilir mi, mimozalar açtı, erguvanların sırası gelecek, kalın giysiler rafa kalkacak, öğrencilere bezginlik hali gelecek,
Bahar İsyancıdır / Onat Kutlar

Üstümden küçük kuşku tohumları karışmış altın renkli polenler uçuşuyor. Bir türlü bastıramıyorum yüreğimdeki ozanın sesini: “Bahar isyancıdır…”

Yaşadığımız şu karabasan, bir gerçeğin yansımasından başka bir şey değilse, ölümsüz gençlik ve bahar düşlerimiz nedir? Gerçek değil mi onlar? İstersen şimdi yalnız bunu düşünelim ve bekleyelim yarını. Yarın her zaman güzeldir.

Hislerime tercüman olan satırlara eklenecek bir şey yok, Bi günaydın diyelim, Bahar İsyancıdır, tecrübe ile sabit 🙂

23 MART

Hep acelem var, hep çabuk olmalıyım, hep bir yerlere yetişmem gerek, hep bir beklenildiğim yer var, beklediğim var … ne olacak benim bu halim ???
Geldim gidiyorum, 24 saati ucu ucuna yetiştirdim. Çok uyumam, saatlerce yemek yemem, uzun uzun kahve içmem, bir yere gidince amacı ne ise o kadar durum, misal güne gittim, ikramı yer, parayı verir gelirim, buluşmalarda buluşur, konuşur dönerim. Dünyayı ben mi kurtaracam acep, zamanı mı gelmedi, bunlar antremanlar mı ??? diye de kendimi önemli hissetmeye meylim var, dermişim. Aslında önemliyim, kendimi küçük göremem, öz güvenime güvenirim, beslerim ama megalaman değilim, son kararım eminim. Bunu niye megolaman okuruz, onu da bilmiyorum, çok bildiklerimden emin değilim, kestirip atanlara heves ederim, bi de bir insanına teslim olup peşinden gidenlere, tutkuyu zararlı bulurum, ihtirası tehlikeli, kaplumbağa olsam kabuğumdan sıkılırdım, Çabuk ikna olurum,süresi kısa olur, aklıma gelen sorulara cevap alamazsam niyeti bozarım. Bozulmuş niyetler her yana döner, varsın dönsün, dünya dönüyor çok mu ???
Bunlar hep ortanca çocuk sendromu, dermişim, bu ortancaların önünde bir büyük, ardında bir küçük olur, ilk ve sonlar himaye edilir, ortanca orta malı gibi ortaya konur diyemeyiz ammaaaa, ne büyük ne küçük olduklarından, bunu da yerine göre kullandıklarından ekstra dişleri olur bunların, Hayata asılı kalanlar, hayata çeki düzen verenler, kararlı, adil olanlar bunlardır, hele bi de burçları terazi, yükseleni başak ise oooo !!! der kalırız 🙂
Kendimi iyice bi yağladım, sabah sabah kızın dolabını düzelttim, gardıroba niyet ettim. Eeee ihtiyacım var, ne var ise insanın kendinde var, kendini geliştiren insanın gelişmiş modellerinden güzel örnekler var, alalım, derim.
Aaaaay cümleten günaydın olsun, hava 17 dereceye kadar ısınacakmış, metrobüsde klima altına denk gelmeyin, omuzları tutturuyor, dün denedim oldu. Aaaaay ben dün liyseli arkadaşlarım ile buluştum, okuldan, mahalleden tanıdık, anaları babaları, kardeşleri bildik, yaşlanmaya başlamış ama fark edilmeyen, (hepimizde gözler zayıf, şeker, tansiyon, gırla, kanseri yenenler var) bunu fark etmeyen gençler ile hoş saatler geçirdik, Yalnız kulaklar hepimizde iyi, bi kişi herkesi dinleye biliyor, kelimelerde seçici olunca istediğin yerden konuya bodoslama atlıyorsun, “sürat felakettir” buraya da uyuyor ama, yanlış anlamalar ile yanlışı düzeltmeler vakit alıyor, valla 🙂

26 MART

“Beni kimseler anlamıyor, anlayanlar da yanlış anlıyor, anlatamıyorum ama anlıyorum, anladıklarımı doğru mu anlıyorum ???? Sanıyorum, sandıklarımdan sorumlu muyum, yoksa onlar bir senaryo mu, öyle ise baş aktör benmişim gibi de gönlümü karıştıran aslan kaplan, kedi, köpek … artık neyse o hayvan başımın gizli tacı mı, başımda taç var ise kraliçe olmam gerek, Külkedisi de neyin nesi,aslında en zor olan insan ilişkisi, insanın kedi köpek ile ilişkisi düzenli, insan soru soran, yargılayan, esir alan, yanlışları bulan … insan istemiyor, insanın niyeti kuzu kuzu gelmek gitmek, çobana direnen kuzular anarşi sebebi, kuzunun aklı kurt ile kuş arasında hafızası da balık kadar mı, çobanaldatan kuşunu bilenler çobanın aklı için ne derler …”
Sabah sabah kursa gidecek olan kıza GDO lu undan krep, hormonlu çilekten bir sos, sütçünün sütünden de sütlü kahve yaptım. Odaya doğru yol alan kokular eşliğinde kuzuuuuum !!! haydi 17, 17 17 … diye seslendim. “Kahvaltı hazır, giyinirken havaya güvenme dün 17 derece de kıkırdadın ” demek istedim. O da beni yarı yarıya yanlış anlamış, uyku sersemi hazar empati felan yapamamış, bir baktım yeni alınan, yüksek belli, kısa paçalı Mom kotunu giyiyor, “o nee !!” deyince konuşup anlaştık, Yeni kot bugün de olmadı, kısmet artık, referandum sonrasına dermişim.
İnsülün direnci beni tatlı sert ötesi, direkt “dan, dan” a dönüştürdü, ben masumum şeker göründüğü kadar şeker değil, geçen market dönüşü çamlıktan geçerken, bankta oturan bir teyzecik el etti, iki çift laf edesi geldi, hazar, Neyse yanına bitiştim, Malum muhabbetten konu açtı. Son söz “ama yol yaptı !” diyen teyzeme, “o yollar ne sana ne bana yarar, ben belki, sen zor geçersin, ayrıca hibe değil, geçmeyen arabaların parası bile cebimizden” noktayı koydum, eve gelince ayrıntıları anlattığım kızım “teyzenin tüm yaşam enerjisini sıfırlamışsın,bi de dövseydin bari, aaay inanamıyorum sana, arkadaşların bu yanlarını biliyor mu” diye kıkırdamalı bi yorum yaptı.
Bundan gayri böyle, naz ve niyaz devrini torunlara kadar kapadım, gerçekleri Meksika Biberi kıvamında, kırmızı (ki bunu kan basıncı sağlayacak) ve acı olarak güneşe serecem,
Yine de çayın içine kabuk tarçın kattım, hani hızımı biraz kessin diye, çağırılı olduğum tüm toplantı ve buluşmalardaki arkadaşlara hal-i pür melalim budur, diye duyurulur, dost acı söyler, gerekirse ikna eder kıvamında arkadaşınız.
Dün festival biletlerimi aldım, akşamları, hafta sonu bacımlan, hafta arası yalnız, toplamda 17 film sayısı, bu 17 de bi iş mi var ??? kızın yaşı da 17, belki benim de gökyüzünde yıldız açım 17 bu aralar, dar alanda kısa paslar, uzun yol alması niyetiyle … Venüs atağa kalkmış diyolar, cümleten şaaaaneeee pazarlar 

28 MART

Hava bahardan yaza değil de, bahardan kışa geçecek gibi. Sanki kar yağmış damlar, buz tutmuş da, yağış devam ediyormuş da, onların soğuğuymuş bunlar.
Dün eve kapandım, sildim, süpürdüm, yıkadım, ütüledim … Külkedisi faaliyetlerimi bu haftalık bitirdim, kalan günler balo günleri gayri dermişim.
Heyecanlıyım, bugün sınav sonuçları açıklanacak, biz kendimizi bir yere koyamadık, bakalım sistem nereye koymuş. “Emeğiniz emanetimizdir” yazılı kalemler ile sınava tabi tutulan gençler, geleceklerinin çalındığını öğrendiklerinde hırsıza ne diyorlar ??? Hırsız soru çalmakla kalmıyor, yalancılar, hırsızlar, sahtekarlar geleceğin yıldızları.
Dün öğleden sonra bölgemiz gümbür gümbür idi, kapı pencere kapamak, kulak tıkamak yetmedi, bir ara “ay konu bulucam diye iyice şaşırdın, gel bir kahve yapayım, aklın başına gelsin” diyesim geldi. Otobüslerle taşındılar, en az iki saat beklediler, bir sürü konuşan oldu, aynı konuları, aynı cümleler ile söylediler.
Akbank bu sene festivale sponsor olmadı, çünkü grev yapmak istiyor çalışanlar, ohal’e takılıyorlar, dün post makineleri çalışmadı, işi yavaşlatıyorlar, “siz benim donumu indiremezsiniz” pankartı taşıyan çocuğu kimler duydu, O kadar çok şey oluyor kiii, dünya karışık, her tarafta seçimler var, Bulgaristan’da Türkler iki parti kurunca kaybetti. Irkçılık, milliyetçilik, faşizm ,,, pek çok liderin fıtratında var. Bir de bunu “yok” diye inkar edenler var. Kadıköy tarafında ne çok tenis oynama meraklısı var … aaah yaz yaz bitmez, gözü kör olanların değneği yanlış olunca, yanlış da kime göre yanlış, kalpler mühürlü, çıkarlar ön planda, adalet, vicdan. merhamet , kime ne anlatıyorum kiii ??? bilenler biliyor, bilmeyenlere başlarına bir mağduriyet gelmeden anlatacak bir şey yok.
Hafta sonu iki film gördüm, Pastoral Amerika belediyenin yetişkin sinemasında, bilet, mısır, gazoz bedava, daha önce gidememişim, çok bir şey de kayıp etmemişim ama psikologun kız ile ilgili teşhisi çok doğru ve ilginç idi.
Müttefik de dijitürke geldi, Brad Pitt 17-25 arası bir genç olmuş. Nasıl bir operasyona tabi tutuldu ise, pırıl pırıl, yeniden doğmuş sanki, filmin kıyafetler ile ilgli bir oscar adaylığı vardı, onaylıyorum, aday ola bilirmiş. Film fena değil, tansiyonu devamlı oynar tutuyor ama benim tahminim doğru çıktı. Bu sene festivale iyi filmler gelmiş, bir sürü yorumlar okuyorum, birazını görücem inşallah.
Yeni bir gün, güneş tepeden sırıtmaya başladı, az da ısıtsa iyi olacak, kıyıya köşeye saklanmış umutları, ertelenmiş, gözden kaçmış … tüm umutların hayat bulması, yaşaması ve yaşatması dileğiyle … Güzel günleri beklemeye devam, illaki gelecek, günaydııııııın 

29 MART

Bazı sabahlar içim çok geveze iken dışına hiç ses veresi gelmiyor. Hiiiiiç konuşmak için ağzımı açasım yok. Bu da bir çeşit depresip durum. Artık yukarıda dizilen gezegenlerden mi, Merkür geri mi gitti, geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları ondan mı ???? bilemeyiz, dersek yalan söyleriz, suçu başkalarında aramak en kolay kaçıştır, hele bi de tasdik eden bulunursa, “ooooh missss” ikna oldum gitti de ben de öyle değil, çar çar konuşarak kapamaya kalkmam ama doğrunun doğru yerini bilirim çok şükür.
Rahmetli babam köy enstitüsünde soğuk demir ustası idi,65 den sonra bıraktı, ya da bıraktırıldı. Malatya doğumluyum, Kırklareli’nde bir köy evi hatırlarım, tuvaleti dışarıda, dıştan merdivenli, tek göz oda, girişte bir büyük sofa, mutfak, kiler gibi, hep birlikte derede yün yıkamaya gittiğimizi, o yünlerden kadınların toplaşıp bir yorgan diktiğini, yüzünün bordo olduğunu, 1.5 yaş küçüğüm oğlanın o yorganı benim üstüme örttürmediğini, sofa gibi yerde bir çukur olduğunu, oynarken oraya düştüğümü ki şimdi görsem bi oyuntu derim, aklımda derin kalmış, bi de akşamları bir tepenin ardında batan kocaman güneşi hatırlarım. O kızıllığa koşmak isterdim, sonrada içinde kaybolmak, zaman zaman denemelerim olmuştur, evin az ilerisindeki ağaca kadar koşar, koştukça da mesafenin kapanmadığını görürdüm. O zaman mı öğrendim her şeye ulaşılamayacağını acep ???
Bazen koşasım, her şeyi ardımda bırakasım,ama tozu dumana katmadan koşasım geliyor, kaçış gibi, terk etme gibi, ardında bırakıp kurtulma gibi … kurtuluş yok, bedeni taşıyoruz ama kafa aynı yerlerde kalıyor, Kafayı çok dolu tutmamak lazım, boş kafa da çok zararlı, bir ortası var, umudumuz baki.
Dün üniversite sınav sonuçları geldi, %10 nun içine girdik, bana göre kötü bir sınav idi ama geride kalan % 90 ı düşününce iyiymiş diyorum. Türkçe ortalaması %17, Fen matematik %5, bunlar genel doğru cevap ortalaması, matematikde 60 soru var. Yetkili; “arada böyle sonuçlar çıkıyor, geçici bir durum, bir kısım öğrenci seneye çalışıp girerim diye düşünüyor” dedi. Valla dedi, Ben artık ne diyim, zaten cahil insan makbul, okumak etiket işi, o yüzden bir sürü apartman üniversitesi var, okumuş iş bulamıyor, en iyisi mektupla okumak, daha iyisi medrese eğitimi almak mı diyim.
Geçen gün kadınların neden başı ağrır, diye fetva veren bir şebek videosu izledim, arkadaş yollamış, başım ağrıyor dediklerinde gerçekten ağrımadığından, şehveti şaha kalkmış, bu yüzden zina , ya da başka bir şey yapmış, erkek bedduası aldıklarından ağrırmış.
Kızları iyi yetiştirmek şart, bir kız çok sayıda hayata tekabül ediyor, kötü erkeklerin, kötü anası var. Çocukları satın almayalım, sevelim, anlayalım. Enselerinde boza pişirmeden, karar almasını, katılımcı olmasını, yaptıklarının sonuçlarına katlanmasını … sağlayarak, büyütelim, hepsini önce çiğerden sevelim ama tutuklu kalmayalım, geline damada ortak girmeyelim.
Günün hoş haberi de var, İ.Melih Gökçek kitap yazmış, büyük harfle mi merak konusu, bi de “kalk artık sabah olduuuu, her taraf sesle doldu, sütçü köşeyi döndü, bütün ışıklar södüüüüü !!” çocukluğumun şarkısını hatırladım, kıza söyleyerek kaldırmaya gidiyorum, her şeye rağmen çok şeyi “seviyoruuuuuum üleeeeeeeynn!!!”
Cümleten yasaksız günaydınlar olsun … 

31 MART

Mart ayının da son gününe geldik, “sevinsek mi, üzülsek mi bilemedim” yaşlarındayız, zaman hızla akıp gidiyor, farkındayız, zerresini ziyan etmemek kıvamındayız daaaa aaaah yakamızı bırakmayan kronik hastalıklar, kemiklerde zayıflıklar, bizi öğütmeye çalışan değirmen taşı gibi kalabalıklar, tarife uymayan, rakamlarla uyuşmayan havalar, ruhunun iç derinlikleri kararmış insanlar, bizi terk etmeye yeminli tabiat … ektiklerini biçiyor insan. Hor kullandığın her şey “intikam, intikaaaam !!! ” diye üstüne geliyor. Vücudu hor kullanmak da bunlardan biri, zamanında bakımını yapmazsan, iyi beslemezsen, kapasitesinin üstünde yük yüklersen, başkalarının ellerine terk edersen ( burası sabah sabah çok manidar oldu ama neyi kast ettiğimi anlayan anladı, tutsak ruhların bedenleri çabuk aşınır diye şeyettim) beden de seni yolda bırakıyor, yarısı, yarısının fazlası orası belli değil.
Dün yoruldum tabiki. Eve gelince ayağıma buz, yatmadan ağrı kesici, kızın şifalı ellerinden krem uygulamalarını yaptım, daha iyiyim, bugün de dinlenmek niyetindeyim, önümüzdeki günlerde gönlümden geçen yoğun bir programlar var, artık vize alan hayata geçecek kısmet.
Dün fakülteliler ile Sultanahmet’ten Süleymaniye’ye oradan da Laleli’ye etkinliği vardı. Beyazıt’a kadar etkin oldum. Çoook da güzel bir gezi oldu, Sağ olsun, Hakkı Taşdemir bildiklerime bilmediğim bir sürü şey ekledi, Onları ayrıca yazacağım.
En hoş yanı eski okulumuza gittik, hatta içeri girip, kantinde çay içtik, “Burası ayniyat, burası teksir odası, şura da yıllık odası, bu büyüğün küçüğü sınıfımız, notlar asılan panomuz, koridorun sonu ayak yolu, asansör hep vardı ama öğrenciye yasaktı, sigara dumanı olmayınca kantin aydınlık olmuş, duvarda tv si tepede bulut resimleri, yan duvarda Türk sinemasından esintiler, gazetelere bakınca emanete sahiplik edememişler, dışarı tahta masalar konmuş, ağaç yine yok, üstüne bir kat çıkılmış, pembe gri boyası eskiden mi vardı ??? öğrenci sayısı daha mı az ki, bunun kahvesi nerede, nerede okeye dördüncü aranır, kütüphanenin yeri, daktilo dersleri, Mediko faaliyetleri, kaloriferden ıslak manto kokusu yine yayılır mı, ana binaya çoğu zaman dersimiz yok ise, yemek zamanı değil ise, sınava girmeyecek isek dışardan baktık, bu çimenler bize baharda minder olmadı, 70 li 80 li yıllar ne okuduk ama !! bugüne göre ne farklı, senaryo aynı, oyuncular farklı, mekanın da hakkını yemeyelim orası da elden geçmiş … ” bunları bir çırpıda konuştuk, Eczacılık Fakültesi’nin önünde 16 ve 30 Mart için 1 dakika saygı ile durduk, yaşımız yol aldı, gönlümüz gidip geliyor, hatta genç olduğu yıllar kadar genç de oluyor bazı aralar.
Okul şimdi Avcılar Kampüsünde, bıraktığımız yer İletişim Fakültesi oldu, Biz tamamen eskiyi gördük, öyle hissettik, öyle gezdik. Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil, Bedenimiz bir kafes, ruhumuz da bir kuş, ruhunu gezdirmesini bilenlere her şey bir kanat çırpma mesafesinde.

Ten fanidir can ölmez
Çün gitti geri gelmez
Ölürse tenler ölür
Canlar ölesi değil. /YUNUS EMRE
Çalar saatime beni yedide kaldır diye kağıt yapıştıran kızın peşindeyim, sadece gözünü açabildim, gidip gelip de yazdım, artık ne yazdı isem, bilmem, ama “kalbim temiz, niyetim halis” diye not koyuyorum, ayrıca niyet halis olabilir ama kalbinin temizliğinden emin olanlar niye evliya değil, hem kindar hem dindar olmak nasıl bir temizlik o da ayrı.
Ben niye yazdım, laf olsun diye, bazen öyle olur ya, içimiz dışımıza tam dillenerek dönmez, işte öyle, Sabah sabah yazısı bunlar, düzeltmeler kitap yazdığımda inşallah.
Cümleten günaydın 

EVİN ANNESİNİN ŞUBAT 2106 GÜNLÜKLERİ


Epeydir yazdıklarımı toparlamamışım, daha kendim de okumadım ama gözüme çarptığı kadarı ile bazı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz,tekrar ettiğimizi fark etmeden. Belki de yaşadığımız günleri bir birine benzer kılan, süreklilik sağlayan farkında olmadan farksız yaşadıklarımızdır. Okuyalım bakalım, sırada 16 ay daha var 🙂

4 ŞUBAT 2016

Sabah erkenden kalkıp, ortalığı şöyle bir düzenleyip, boşları toparlayıp, uyuyan prens ve prenseslere kahvaltı masası bırakıp kendimi sokağa attım. Kalabalığa karışıp ulaşım problemlerinin yer altından yer üstünden toplu taşıma ile çözüldüğü iddia edilen şehrin sabah telaşına dahil oldum. Tam vaktinde Taksim Meydanı’nda idim. Görünüş itibari ile “iyi kadın, telefonu çarpmaz” izlemini verdiğimden 🙂 beklerken muhtelif sabah gezginlerin fotoğraflarını çektim. Sonra; biri anlatan, ikisi gezen üç rehber, bir anne kız, bir ahçı, bir de benden oluşan mini grup Simit Saray’ında oturup, meydana baka baka, el kol işaretlerine göre gözlerimizi evirip çevirerek ilk bilgileri aldık, bir saat süren brifingi takiben arka sokakları gezmeye başladık. İstanbul öyle bir şehir kiiii hiç bir köşesinden emin olamıyorsunuz, tarih katman katman. Fakat bi de tuhaf bir büyüsü var, tüm olumsuzluklarına rağmen “seviyoruz işte, elimizde değil” 🙂 Kitap gibi, sayfa sayfa oku, bitmiyor, durmadan yeni şeyler öğreniyoruz ya bi de onu çok seviyorum. En sevdiklerimden Beyoğlu Bölgesinden yeni neler neler öğrendim ;

Galata Galaktosdan geliyormuş, Gala Rumcada süt demekmiş, civarda mandıralar varmış.Galata Kulesi demeden önce İsa Kulesi demişler.31 mart diye bildiğimiz 13 Nisanmış. Fark miladi hicri takvim ayarından. Talimhane topçu kışlasının talim yeri, Şehit Muhtar Galatasaray Enderunundan, isyan bastırırken şehit düşmüş. Taksim büyük mezarlık bi de bunun küçüğü var, o da Tepebaşı. Su Bentler’den yola çıkıp Maslak üzeri geliyor. Maslak; açık hava su regülatörü demek. Ena gibi yer olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz, bildiğimizin bilmediğimiz hali. Ena Bağdat civarında bi uçurum, uçurumun tehlikesi ile Bagdat’ın güzelliği eş koşulmuş. Lütfi Kırdar zamanın hem valisi hem belediye başkanı, ıslah hareketleri pek meşhur, İstiklal caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Halaskargazi Caddesi , birbirini takip eden manidar caddeler, neden meydan Cumhuriyet Meydanı değil ? İlk heykel Sarayburnunda ikincisi Taksimde, heykelin iki yanında çeşme yalakları var, ama su ile musluk yok. Zapyon ile Eseyan karşılıklı iki hayırsever kız lisesi, Zapyondaki eğitim şükür ağırlıklı, az ezikliğe meyilli. Aya Triada Tanzimat sonrasının abartılı kilisesi, 12 Meryem figürü var, en çok kullanılan ikisi ; kraliçe edalı olan ile anne şefkati sunan. Atrium ışık alan avlu demek, kiliselerde Despot tahtı var ama Despot bildiğimiz anlamda değil. İncil okuma kürsüsünün etrafı İncil’i yazanların resmi ile çevrili. Giovanni Scognamillo yaşayan ayaklı tarih bir Levanten. Levantenler Avrupa kökenli şahsına münhasır, tatlı su diye anılanı da var. Fransiskenler fakir müminler, bir incilin bile sahibi değiller. Meryem’e adanmış Panayia kilisesinde teee o zamanlarda nufüs sayımını gösteren pano var. Kreş havyan yemliği anlamında, kumru kutsal ruhu temsil eder. Eskinin Sponeck Birahanesi, şimdini Hard rock Cafe’si vizyona giren ilk filmin gösterim yeri, film de “Gara Giren Tren ” tren geliyor ve gara giriyor, inanmayan youtube baksın. Dudu Kadınlar sokağı Çiçek pasajının arkası, Nevizade kilise sokağı, bir kapının üstünde Alaattinin Sihirli Lambası, önünde de bizim resmimiz var. Emek sineması önceden Melek sineması, perdenin iki yanında iki melek var. Sinemaların kalitesi gösterdikleri haber filmlerine bağlı, birinci kalitede en taze haberler. hacı Abdullah’ın en az onun kadar iyi ikamesi “Şimşek Lokantası” Asmalı Mescitte, Galatasaray Lisesinin hiç açılmayan kapısının üstünde sembolik tarih var, Fransız sarayı, Venedik sarayı birbirine yakın komşu, hem de okullarına, onlara yokuş aşağı inen sokakta Haçlıların konaklama yeri var. Yeşilçam kahveleri, eski artistlerin raconları, İpek ailesinin sinemaları, 600 küsur senaryo yazan Bülent Oran nerde oturmuş baktık, Hayalet Oğuz’u da andık. Art Nouveau stil binalar ; sarmaşıklar, yapraklar, heykeller sütunlar, yuvarlağa niyet pencereler … Sultanın pilavcı başısı mesleğe kuşaklardır devam ediyor, biz de yedik, bir sultan olarak geçer not verdik. İlk eczaneler, sarayın eczabaşı, Sarıcalı Ragıp Paşanın hanları, Mısırlının apartmanı … her devir emlakçılar için yatırım merkesi, gez gez bitmeyen BEYOĞLU ARKA SOKAKLAR turundan aklımda kalanlar dersem yalan olur, daha var, yaz yaz bitmez 🙂Yaramazof Kardesler’den Burhan Dursun’a çooook teşekkürler, altı saatte bizi baymadan gözümüzü gönlümüzü doyurdu. İçimizde yeni meraklar uyandırdı, takipteyiz 🙂 Zaten bu Yaramazof Kardesler kardeşler bi ekip, her telden çalıp oynuyorlar, bölge bölge İstanbul’da ne yiyelim, ne içelim, nerede gezelim, bastığımız yerler toprak ama tarihi tanıtma onlardan, valla ne okuyalıma kadar gidiyor tavsiye ve bilgileri,, tahminimce Mars’a da ilk geziyi bunlar yapacaklar 🙂)))))

Hayat işte, içine çok şey katmak gerek. Hepsine de zaman var aslında da maharet zamanı iyi kullanmakta. Öğreniyoruz da biraz geç oluyor. Belki de böyle geç olunca keyfi daha çok oluyordur. 🙂 Bildiklerimizin öğretmeni, bilmediklerimizin öğrencisiyiz. Unutmadan dünkü geziyi yazdım, geçen günlerin özeti de var ama onlar yarına kalsın artık, cümleten günaydın 🙂Üç gün yazamadım özlemişim inanın ki, daha da yazardım da kendimi tuttum 🙂

5 ŞUBAT 2016

Üçgen çatılı, iki katlı, bacası dumanlı, penceresi panjurlu, bahçesi ağaçlı, tahta çitli … evler çizerdik. Kırmızı yeşil ağırlıklı, sade huzurlu evler. Sonra gelen çocuklar kat sayısını yükseltti, çatıya anten kondurdu, ağaçlar kesildi yerine yüzme havuzu yapıldı, açık garaj eklendi, kapıya güvenlik, dairelere dıştan süs balkonları, içten gömük tavan ışıkları, gömme dolaplar, makineler eklendi. Bizim hayaller beton yığınına döndü, sırt sırta vermiş dairelerde sırtını kime dayadığını bilmeyen komşularla yaşar olduk. Çatılara dubleks daire kondurduk, antenler baz istasyonu oldu, garajlar içeri yerin dibine geçti, halı çim, saksıda ağaç , açık, kapalı havuz, bariyerler, güvenlikler, yeme içme, spor salonları, marketler de derkeeeeen kale gibi bloklarda kalabalıklarda yalnız yaşamaya mahkum olduk, esaretimizi teknoloji ile yalnızlığımızı sosyal medya ile telafi ediyoruz.
Sabah camdan bakınca karanlıklarda karşıdaki devasa sitenin yerden çıkan dumanlarını gördümde de şöyle bir zihin turu attım. Doğal gaz bacasını yerden yapmışlar, dumanın bile gücü tepelere tırmanmaya yetmiyor, çatıdan kiremit kalktı, açık çatı feng shui ye ters ama yerine yoga yapıyor farkına varanlar 🙂)))
Israrla cumartesi olduğunu düşünüp, kendimi bugün “cuma” diye düzeltiyorum. Yoğun bir hafta idi ama bitmedi 🙂 Pazartesi, arkadaşın oğluna çaya gittim, annesi ile oturup hasret gideririken oğlanın yaptığı çeşitlerle beslendik ki ; kısır, mercimekli, kıymalı, patlıcanlı, galeta unlu börek, tam buğdaydan zeytinli poğaça, iki renkli, yoğurtlu patates salatası, mevsim salata, pancar salatası, zeytinyağlı biber dolma kiiiii portakal halkalarının üstünde pişmiş, ve sütlü, soslu tatlı. istanbul’da okuyan bekar bir oğlan için şaaaneee ötesi idi, karnımı doyurup, sohbete doymadan Yiğit Bener’e geldim,Sergi eşliğinde sürgün konulu, Fransızca Türkçe simültane çevirili. Erhan Bener’i bilirim Yiğit de oğlu imiş. Kitap okumasını bi dizi oyuncusu yaptı, adını bilmiyorum ama gençlerin “hoş çocuk” dediklerinden, Fransızcası Türkçesinden iyi olanlardan 🙂 Fotoğraf sergisindeki resimlerin her birinin önünde insanın yığılıp kalası geliyor, o kadar gerçek, o kadar acı. Suriye, Türkiye arasında üç şehirde yola dökülmek zorunda kalmış insanlar. Gidin bakın diyemiyorum, Fransız Kültür’e girmek artık daha da zor, zaten etkinlikler rezervasyonlu.
Salı doktora gittim, sonuçlar malum. Herkes “kilo ver” diyor sanki sadece kilosu olanlar ölüyor gibi. Neyse ilaçlarımı alıp, duruma bakıcam artık. Önden yeni ayakkabı aldım, mor renkli ve akıllı taban 🙂 Ayaklarıma hizmet ediyorum, dünden beri de evdeki tüm zararlı yiyecekleri tüketmeye başladım. Pazartesine hazırlık, Mecbur pazartesi çünkü önden yapılmış programlar var, çoşmadan idare edip, hafta başı kurallanacam işallaaa !!!
Salı günü kızım da geldi Hava alanından alıp, yol üstündeki AVM ye bıraktım, eve gelmeden gezmeye devam etti, artık kime benzediyse, tatil boyunca okulla tüm bağlarını kopardı, hatta dün “ödevlerin varsa ben yapim, bugün evdeyim” diye bir anne esprisi yaptım, “yok, aşkım” cevabını aldım, olsa yaptıracak sanki 🙂))) Çarşamba Beyoğlu turu yaptım, yoruldum ama güzeldi,
Dün de eve çeki düzen verdim, evin annesi modeli olarak. Bugün herkesin ayrı programı var, kimsenin saati kimseye uymuyor, Friiiiy takılcaz yani. Ben akşama annemgile misafirim, annem artık yok ama evin adı ablamın evi olamadı. Hala annemin evi. Var, hafta sonu için biletli, rezervasyonlu etkinlikler, onları da gidip gelip yazarım, inşallah.
Kendime sağlıklı kahvaltı mı hazırlasam, yoksa dışarı çıkıp simit mi alsam, çocukları bekleyip, brunch mı yapsam, bilemedim,az daha düşünecem. Hiç olmazsa geceleri uyuyabiliyorum, bi de gece yemek yapıp yiyenler var, şükür kiiii oralarda değilim 🙂))
Aaaaah aaaaah şekerim konu duygusal açlık, bir şey bir şeyle telafi ediliyor ama telafi yanlış şeye tekabül ediyor, Telafinin tedavisi var elbette de hasta psikolojisi önemli, bakalım hasta, hasta mı, hasta ise farkında mı ? Bu sorulara samimi cevaplar vermek, konuyu içimize açıp, değerlendirmek gerek, yapar mıyız, yaparız elbet 🙂
Cümleten günaydın, şu an bile hava karanlık, mecbur iç güneşe kaldık, şükür, tefekkür … umut etmeye devam. İlla ki olacak …

7 ŞUBAT 2016

Erken yattım, erken kalktım, kendime kahve yaptım, yarıyıl tatilinden bi şi anlamadım 🙂))) çocuklara rapor mu alsak ? Bir araya gelip pek görüşemedik. Herkesin ayrı bir dünyası, ayrı ayrı programları var. Elbet buluştuğumuz ortak bir dünya da var ama yıllar, yıllar geçtikçe ortak dünyaya daha az uğruyoruz. Bu bir sitem değil, biliyorum ki inanıyorum ki sevgi kalp işidir, mesafelere bakmaz, sınır, koşul aramaz, “beni aramadın, sormadın” diye laf çakmaz, Hele kiiii “unuttun muu beni ?” diye hiç sormaz. “Sevenler bir gün gider mi ? gider. Gitmekle sevgi biter mi ? bitmez” Budur
Yoğun bir haftadan daha az yoğun gibi gözüken bir haftaya geçmek üzereyiz. Geçen haftadan yorgun ama mutluyuz, umutlu olmaya da devam ediyoruz. Çünkü ufkumuzu az daha öteye taşıdık, git git bitmeyen çizgiye bizim yolculuğumuz.
Cuma akşam poyraza, yağmura, sulu kara rağmen, yer altından, yer üstünden raylı sistem ile az da yürüyerek Cevahir’e ulaştım, yer altından geliş var gidiş yok, parayı çok veren iki yönlü bağlanıyormuş. Misal Trump. Ters dönen şemsiyemi kısacık yolda sonuna kadar kullanıp, girişte çöpe attım. o derece yani. Bizim sanat ve kültür kelebekleri ile buluşup, biraz yeme içme, biraz sohbet edip, “Sessizliğin İçinden” oyununa girdik. Sağır ve dilsizlerin dünyasından güzel bir oyun, çok da emekli, bir çok da sağır ve dilsiz seyircisi vardı. Oyuncuların bir kısmı da sağır ve dilsiz olabilir diye düşündüm, değilse de çok iyi idiler. Akış bana göre biraz ağır idi ama çok beğenen arkadaşlar var. Gidilmesi, görülmesi önerilir, finali beklenen gibi değil mesela 🙂
Ordan annemgile geldik, ben yine annemin odasında yuva gibi yatakta yattım, mışıl mışıl uyudum, sabah kalkıp, ablamla bana kahvaltı hazırladım, her zamanki gibi dolapta duran kullanılmayan parçalardan sofrayı kurudum, eski huyumdur. Annem ; “eşyalarımızı unutuyoruz, sen bulup çıkarıyorsun ” derdi.
Kahveye Pera’ya geldik, ordan kendimizi bugün son günü olan “Üryan, çıplak, nü” sergisine attık. Üst katta “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” isimli 1960 lardan günümüze video ve pop müzik ilişkili sergi vardı, müzikte direniş ve isyan, orayı şöyle bir gezdim, müzik ile derinden ilgili değilim. Daha doğrusu bilgili değilim.
Aşağıdaki çıplak bedenlerle resimde arayış sergisini uzun uzun gezdim, hatta konuşa konuşa gezdik, hatta “Resim Sanatını okuma ” kurslarına denk gelip de gitsek dedik. Mimar Sinan’da oluyor arada. İbrahim Çallı benim favorim, onun kadınlarını, hafif göbekli, etli butlu kadınları resmedişini çok beğenir ve severim 🙂 Bu sergide zamanla çizgisinin nasıl kübikleştiği gayet net anlaşılıyor idi. Oradan kendimizi yokuşlardan bırakarak Galata Salt’a geldik. “Yerel Sohbetler” diye bir platform var, onun etkinliği idi. “Gurbet Pastası” diye bir belgesel izledik, üstüne de sohbet vardı. Teee çar zamanında Hemşinliler ekmek parası için Rusya’ya gurbete gitmişler, orada ekmek ve pasta pasta yapmayı öğrenmişler, hem de çok iyi öğrenmişler, Rusya’da Polonya’da İran’da pastaneler açmışlar, fırıncılığı ve pastacılığı Türkiye’ye taşımışlar. İçine devrim karışmış, yollar Nazi kampına çıkmış, ev çooook uzaklarda kalmış, babasız büyüyen çocuklar, baba amca peşinde daha onikisinde gurbete giden minikler, gurbette kurulan evler, kuma gelen gelinler, bulaşıkçılıktan patronluğa, Napalyon pastası,biskot, galeta … ile çeşitlenen hayatlar. Güzel idi. İki de sergi vardı içinde, biri ilginç “Şam’da Kayısı” isimli yine “sürgün” konulu.
Sokaklarda pek tuvalete gitmem, çok şükür henüz o aşamada değilim 🙂))) Fakat Galata Salt’ın tasarım tuvaletine bi gidin derim 🙂)) Sonra da eve geldim, şimdi bunları yazarken aklımdan kahvaltı planları yapıyorum, “sofraya ne tasarlasam” diye. Sonra da diyorum ki, “malzeme olduktan sonra neler neler yapılmaz” iş bacası tüten bir ev ile mutfak dolaplarını şenlendiren erzaklarda. Gezerken gözüme o kadar çok şey takılıyor ki halime şükür ederken, kalbim üşüyor. Dünya; hırslara kurban ediimez ise, adalet sözde kalmaz ise, sevmek sınır tanımaz ise, insan hakları insan haltlarına dönmez ise güzel olacak da olamıyor işte, üçüne beşine birden takılıp takılıp düşüyor insanlık 😦
Tam pazar yazısı gibi olmuş, uzayıp gitmiş, Hadi bakalım, olduğu kadar “şaaaaaneeeee pazarlar”

8 ŞUBAT 2106

Böyle bir günde bizi geceden “hastanız ağırlaştı” diye çağırmışlardı. Aradan geçen 14-15 saat sonra yoğun bakımın kapıları açıldı, hemşire annemin ismini söyledi “hastaya müdahale ediliyor, yakınları yakına girebilir !” diye seslendi, ablamla kardeşim koşuştular, ben yerimden kalkamadım, beş on dakika sonrada öldü. Hayatımda ilk kez sesli ağladım, belki de son kezdir. Acıların sessiz ve dilsiz olduğuna inanırım. Çok derin acılar bana göre öyle, ifade bile edemiyorsun, ağzından çıkan cümleler hava kabarcıkları gibi oluyor, esası derinde çoook derinde kalıyor. Ölüm de paylaşılamayan acılardan, kimse kimsenin ne kadar üzgün olduğunu, en çok neye üzüldüğünü bilemez, neticede insanı ve özenle muhafaza ettiğim kapalı kutularımız var. Biz onlara kısaca “travma kaynakları” diyoruz ve ellemiyoruz.Ellemediğimiz için de yeterince bölüşemiyoruz.
Beş yıl olmuş annem gideli, bazen düşünüyorum “ne çok zaman geçmiş” bazen de “dün gibi” diyorum. Annemi rüyamda hep genç, güzel, neşeli görüyorum. Çok nadir konuşuyor. Dün akşam “iki günlük bir iznim varmış, onları görmeye gidiyorum, yüksekce yerlere tırmandım, sonra bol ışıklı bir oda da gördüm onları, annem kısa saçlı, kendi diktiği basma elbiselerden var üstünde, elinde bir iş var, sevindi beni görünce, babam odanın ayrı bir köşesinde, size bir şeyler getirdim, seversiniz, sürpriz yaptım” diyorum, Sonra uyandım, yatakta saatin zil sesini bekledim. Geçen gün annemin kabrine gitmiştim, hatimlerini de okudum, haftaya ikisine bir dua yapıcam, kısmet olursa.
Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun, başka ne diyebiliriz ki. Ölümün tek gerçek olduğu yalan dünyada aklımıza uygun cennet tariflerini hayata geçiriyoruz, çılgınca tüketiyoruz, her şeyi, en çok da zamanı, insan ilişkilerinin yüz yüze olanına uzak durarak, parmaklarımızla mesaj atarak, ruh haline uygun suratlar koyarak, yaşıyoruz, bir araya gelince de laf çakmalar, dedikodu, sitem … ile heba ediyoruz zamanı. Zamanlar zaman içindekileri paylaşmak içindir. Aynı gözle, aynı kalble, aynı güzelliği farklı hissedip, sonra da o hissedilenleri paylaşmaktır. Paylaşalım ki farkları görelim, farklara mesafe koymadan anlamaya çalışalım.
Hem pazartesi, hem annemin ölüm yıl dönümü, hem diyetin demeyelim de nefis terbiyesinin ilk günü, kızı kaldırmak gerek, sağlıklı kahvaltı edilecek, ev tatilden çıkıp hizaya girecek … daha bir sürü şey, ruh halimdeki kalabalığı ifade ediyor, sanırım.
Ruhumdan en iyi ben anlarım, yavaş yavaş içimdekilere söz hakkı vericem, değerlendiricem, plan program yapıcam, çoooook işim var benim, ama hepsine bi çeki düzen vericem, işallah 🙂
Diyet günlüğünü akşama yazmayı planlıyorum, bakalım neler yapmışım, nerelere takılmışım, yarına yoğun bir programım var, yazarım, yazamam bilemiyorum.
Durumlara göre ” hal ve gidiş” ayarı yapıcaz, Eskiden karnelerde “Hal ve Gidiş” notu vardı, bugünkü davranış notuna tekabül eder. Bi de filmi vardı kiiiii Şili Yapımı festival filmi, çok da güzeldir, bulursanız izleyin. Bu ay Yelkovan Kuşları’nın boğaza geldiği aymış, göç ederken uğrayacaklarmış, suya paralel uçarken avlanan, ayakları ile avını yakalayıp, yükseklerde manzaralı yiyen kuşlar. Raporlar kış ayında bahar gösteriyor, kendime bi vapur gezisi yapasım var, çantamda sağlıklı yemeklerim, kendimi rüzgara veresim, gördüklerimim görmediklerine bakasım var 🙂
Cümleten günaydın, Barış, sağlık, huzur temalı bi hafta olsun, hadi işallaaa !!!

10 ŞUBAT 2016

Aaaaay bu Murakami ruhuma huzur 🙂 Dün sıkıntılı bir gün geçirdim, hatta bir ara “yakamı paçamı ayıklayasım geldi” moduna bile girdim. Akşama doğru akşam yemeğimi paket ederek, trafiğin ters yönünde kendimi sokaklara saldım, bu arada bunalmaya devam ettim, neyse işlerimi hallettim, en son “Abdullah Efendi’nin rüyaları” konulu edebi şöyleşiden çıkıp, “Allahım ne olacak bu şehrin halleri, nedir bu akış yarabbim !!!” diye iç sesimle muhabbet ederek eve geldim. Ruhen ve bedenen yorgun olarak. Yeni bi kitaba başlayacaktım, yığından “Kadınsız Erkekler / Murakami” seçtim. İyi de yapmışım. Terkedilmiş, çok sevmiş, ihanete uğramış, yedi erkek öyküsü imiş konu. Birini okudum, bir de güzel akıyor. Okuduğum kitapları ayrı bir yere kaldırıyorum. Tanpınar’ın Huzur’unu kaldırmadım. Tanpınar dışımızı içimize çeviriyor, belli bir okuma yaşı ve zamanı var, tekrarları farklı anlamalar verecek. Murakami içimizi dışımıza çeviriyor, bir köşeden okurken kendimizi seyrediyoruz, yani ben öyle oluyorum.
Benim hayal gücüm çok geniş değil. Ben “neyse, o dur” cuyum 🙂 Misal ; Bizans’da vaktiyle bir saat varmış, 24 saat için 24 kapı açılırmış, her açılan kapıdan bir heykel çıkar, bir müzik yaparmış. Resim yok, zihnimde tasarlıyorum, önce kapıları yol boyu dizdim, hem de deniz kenarına, sonra toparladım, yuvarladım, anıt yaptım, kapıları küçülttüm, heykelleri benim evdeki yedi filin en büyük boyuna indirdim, daha küçük olursa görünmez dedim, sonra nerede görünüyor ki, hazar bi meydandadır … böyle benim hayal dünyam, fantastik boyutlara zor geçiyor, hatta metefor bile sorunlu 🙂))) Okumak ve yazmakla gelişiyorum, hayal gücü de ayrı bir zenginlik. Hayaller olabilecek ya da olabilemiyecek şekillerde olmalı, olmalı ki takip edelim, nerde yanlış yaptık bilelim, olmayacak şeyleri oldurmak için kıyıma gitmeyelim, aslında her şeyin bir olur yanı vardır, diye düşünüyorum, ayrıca olmazlara meylim var, belirtirim, dermişim 🙂)))
Gece bir mide bulantısı ile uyandım, sonra geçti, artık ilaçlardan mı, havadan mı , yediklerimden mi bilmem. Kıkırdak takviye edici ile kolesterol ilacı içiyorum, Ağrıya, sızıya, ufak tefek şeylere içmem ilaç. Ağrılarımı hisseder ve o bölgeye yoğunlaşıp, beyinsel tedavi ederim. Sonra geçiyor ama geçene kadar sıkıntı oluyor, bazen “Neden kendime işkence ediyorum ? iç gitsin” diyorum, sonrada şeker görünümlü o haplar bana “bir gün, bir gün bir çocuk, açmış bakmış dolabı, şeker de sanmış ilacı …” şarkısını hatırlatıyor, zararlı buluyorum. Bunun bi yerinde mantık olacak ama yerini bulamadım 🙂)))
Bazen iki nolu oğlanla okul şarkıları hatimi yaparız 🙂 Annem de bize eski okul şarkılarını söylerdi.Bu annelerin sesleri hep güzel olur di mi
Bu da böyle bir gün işte, siyahımsı mavi, önce kızıla boyandı, şimdi mavi mavi gökyüzünün altında toplandık. Farklı amaçlarımız, farklı heyecanlarımız, farklı beklentilerimiz, streslerimiz var. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altındayız,yaşamak, hür yaşamak, iyi yaşamak amacımız, yeryüzünü birbirimizi yemeden paylaşalım. olur mu ? Olacak inşallah. Cümleten günaydın

11 ŞUBAT 2016

Yağmur soğuğu kırar derler kırmış gibi, Kaç gündür Şubat güneşine aldanmakta idik. Kahvaltının mutlulukla, ruh sağlığının hava ile doğrudan ilgisi var. Güne yemekle başlamak vücut fonksiyonlarını harekete geçirirken gönlümüze göre havalar da ruhumuza enerji yüklüyor. Ben ılıman ilklimciyim, yağıp geçen yağmurları, denizin rüzgara takılıp kıyıda kırılan dalgalarını, gözümün içine girmeyen güneşi, yeşilin etrafa yayıla her tonunu,yeşil tonunun kızıla dönmesini, karları da dağların tepesinde severim. Aslında bu kadar değil daha tabiata dair bir sürü şey severim de artık pek çok şeyi resimlerden sever olduk. Doğa ya çok verip bunaltıyor ya da hiç vermeyip daraltıyor. Eeee suç bizde, dünyayı tükürük yağmurumuzda boğmak için çaba sarf ediyoruz. Zaten bazı yüzlerden düşen yağmur olan tükrükler yeter. Çoğunluğun oy verdiği bir yönetimimiz var, gönlümüzün değil ama gözümüzün başkanı da malum. Kimseye salak, aptal demeyeceğim, çünkü bu göreceli bir kavram. Herkesin salak tarifi kendinden gayrisini kapsar, yani kendi model, bazıları aykırı 🙂
Ama cehalet genel bir kavram. İnandıklarını güncelleyip, aklına takılanları sormazsan, zamana yayıp karşılaştırma yapmazsan, araştırıp okumazsan kiii bunu sadece kendine uygun olanları okumakla kısıtlı tutmuyorum. Yelpaze geniş olmalı, kendini kendince emin ellere teslim edersen, o ellere kan bulaştığını görmezsen … sen cahilsin derim. Geçmişe özlemin geleceğe bir faydası yok.
Çarşı pazar o kadar zamlandı kiii, faturaların yarısından çoğu tüketim bedeli değil, yoksullar iyice yoksul oldu, çöp karıştıranlar, marketlerden çıkma mal alanların profili değişti, sokaklar yabancı kaynıyor, etrafımızdaki on kişiden altısı farklı bir dil konuşuyor. Bunlar niye geliyor, nedir sebep ? Durmadan inşaat yapılıyor ve satılıyor, bunları kim alıyor, her gün insanlar ölüyor, cenazelerin show bölümleri ekrana geliyor, acılar tahminde, ağzı olan konuşuyor, menfaatler suskunluğu bozuyor, çelişkilerin kaç kişi farkında, düşmanlık ateşine durmadan odun atılıyor, tek tipe ne kadar da meraklıyız, yaşlanmak beyin hücrelerini öldürüyor ama bu siyasileri kapsamıyor, onlar akıllarından emin, tapınmak günah ama bazı şeylerin günahı yok, yüzümüze gülünsün, kulağımıza övgü dolu sözler gelsin, yalan da olsa fark etmez, bi lokma bi hırka bir tarafa, küpler başka tarafa … bu mudur ? Görünene göre budur 😦
Dün akşam biraz tv izledim. Esra’da bi hanım var. Eş için talepleri; Nişantaşı , Cihangir taraflarında otursun, dini bir görevi olsun, imam, din dersi hocası gibi, tipi de Tarkan’a benzesin. Festivale bilet aldım, bir iki filmimde Nişantaşı’nda var. Ya Ahmet Hakan’a uğruyacam, ya da Teşvikiye Camisinin imamına bakıcam belki bir yardımım dokunur. Hiç böyle taleplerim olmadı da, olursa olan nasıl seviniyor bi bakasım var 🙂
Valla işte dünya bu kadar, dedim ve ikna oldum, inandım. Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, mutlu olup, mutlu edicem inşallah “gerisi teferruat !” da diyebilirim belki …

12 ŞUBAT 2016

Her gün aynı şeyler, bazen insanın hiç uyanası gelmiyor, bir mecburiyet bizi ayağa diktiğinde yüzümüzü göge çevirmeliyiz. Gece görülebilir halde iken birden bir karanlık çöküyor, gün doğmak için güç topluyor, sonra yavaş yavaş bulutlar aralanıyor, renkler kızıla, sarıya çalarken aralarına mavi karışıyor, sonra bi yerlerden beyaz parlıyor, birden dünya aydınlanıyor. Doğmaktan batmaktan usanmayan bir güneş var iken, yen bir gün yeni umutlar taşırken, kendinden utanıyor insan, bıkkınlık duyduğu için. Ben öyleyim, pozitif enerji yüklenmek için güneş ben uyurken doğsun istemem. Aynı anda bakışırken aramızda bir alış veriş oluyor. Sonra ben camdan çekiliyorum, güneş de isterse bulutların arasına çekiliyor, isterse karşı binaların camlarında yangın çıkartıyor, isterse üstüne koruyucu çekilmiş gibi bi tabaka altından hissettiriyor kendini. Bunlar gökyüzünün işleri, vardır bi kuralı, bi kanunu. Biz sonuçlara bakanız 🙂
Göçmen kuşlar göç mü edemedi, yoksa bunlar sürgün kuşlar mı bilemedim, her sabah akşam sürüler görüyorum. Belki de bu kuşlar yersiz yurtsuz mülteci ruhlarıdır. Nereye göç edecekleri bir türlü belli olmayan, hiç bir yerde huzur bulamayan, bir bakarsan hüzün, bir bakarsan çaresizlik, bir bakarsan istenmeyen … yersiz yurtsuz edilenlerden. Bir filmde görmüştüm ama gerçek olabileceğini düşündüm. Sahil korumaya yakalanınca bot, hemen birisi yanındakini suya attı, sahil koruma onunla uğraşırken öbürleri kaçıp karaya çıktılar. Suya atılan oğlanın annesi “oğlum, oğlum” diye biraz dövündü ama hiç kimse oralı olmadı. Menfaatler insanı taş kalpli yapıyor. Şartlar mı bizi değiştiriyor, biz mi şartları olduğu gibi kabul edip direnmiyoruz çok açık ve net değil. Net olan nefis mücadelesini çooook çooooook zaman nefsin kazanması.Bir de kolayı seçiyor insan. Mücadele edilecek o kadar çok şey var kiii, birinden birine yeniliyorsun çaresiz. Aaaaaah aaaaah insan insanın kurdu. İçini kaynatıp, karıştırıyor ; iyilik yapıp unutturmayanlar, kendilerini her şeyin hakimi sananlar, bolca boş vakti olup da ayrıntıya saranlar, yüksek dağların tepesinde yuva kuranlar, kartalım sanıp da ruhunu yılana satanlar ,( bu arada yılana sabah sabah iğrenç demek istemedim, sonuçta o da Allah’ın yaratıklarından, sürüngenliğini mevzu bahis ettim ben ) örnekler çoğaltılabilir, malum çeşit çok, işte hep bunların yüzünden derken kendimizi temize havale edemeyiz. Sonuçta insanları insanlar bozuyor.
Neyse ki hayatımıza renk katacak şeyleri tüketim dünyası araya şıkıştırıp konuyu dağıtıyor. “14 Şubat’a hazııııırnıyııızzz !!!!” diye soruyor, tüm mağazalar, duvarlar, ağlatan reklamlar. Bi sevgilisi olan pişman, bi de olmayan. Bi yerde okudum, ertelenecekmiş, hatta şartlar günden güne ağırlaşıyor, 29 Şubat’a alınsın da dört yılda bir gelsin diyenler var. Ben “Deliye her gün bayram” takımındanım, Benim hiiiiiiç umurum olmaz 🙂Hediye güzeldir,severim, birini sevdiğini söylemek ve ifade etmek için bir yıl beklemeye ne gerek var. Sevdiğine tarih beklemeden hediye alan, içinden geldiği zaman “Seviyorum seni uleeeeeyn !!!!” diye haykıranlara helal olsun, 14 Şubat’lar, varsa zamanları, paraları, uysunlar kapitalizm dayatmasına, bi kere daha olur, olsun valla 🙂
Bizans Saatine göre 24 nolu kapı açılalı yedi buçuk saat oldu. Yeni günden yedik bile. O kapı açılınca günün son heykeli olarak ne çıkmıştır acep. Yorgun, bezgin bi şi dir, mutlaka, Eskiden eski yıl ihtiyar dede olurdu, yeni yılı da leylek getirmiş bir bebek olarak çizerdik, o zamanlar aklımız ermiyordu, ne idüğü belirsiz bir yıla neden sevinirdik ki, şimdi yıllar belli, savaş temalı, hır gür, dedikodu, devletler arası bile var, Aaaay Putin hiç sağ kolunu sallamazmış, yürüken, hızlı silah çekebilsin diye .Esra’ daki kızı takipteyim, gelen taliplerin hiç biri talebe uygun değil, ya da biri uyarsa üçü uygun değil, ama geliyorlar işte. Sörvaaayvora da Morgül nasıl yakışmış, hele kırmızı ile takvilenmesine ba yıl dıımmm !!!! Hayat baydı demeden, kendiliğinden bayılmak da bi marifet, Bayılıp ayılarak devam, valla, Cümleten Günaydın…

13 ŞUBAT 2016

Sanki nisan sabahına uyandım. Ilık ve yağmurlu bir hava. Dün de öyle idi, ağaçların rengi değişmeye başlamış, kandırılmaya müsait ağaçlar sanırım yine aldanmış. Önümüzdeki günlerde hava Marmara Bölgesinde 25 dereceyi zorlayacakmış, hatta Kocaeli, Bursa 30 dereceyi görebilirmiş. Cemreler bile düşmedi, anormal ötesi bir durum. Zaten ne normal ki, zaten normalin tam sınırı var mı ki, herkesin normali kendine, genel normal tanımı olsa, birlik beraberlik olurdu.
Dün çok yorulmuşum, erken yattım, kitabımı okurken uyumuşum, kitap yere düşünce anladım 🙂 Çok şükür iyice bi dinlenip kalktım, pencereyi açtım, yalancı bahar evin içine dolsun diye. Eeee seviyoruz, yalanın pembe beyazlarını, sonra onlar kara yalandan, kara yılana geçip bizi sokuyor, anladığımızda da vakit çooook geç oluyor. Şu ara bir facebook testleri var kiiii herkes yapıyor sanırım, ben de yapıyorum valla 🙂 Anacım her derde deva testler; nasıl annesin, yaşam çarkın nasıl görünüyor,gözlerin hangi sırrı saklıyor, sen gidince en çok kim üzülecek, kaç yaşında ölücen, yeterince cesur musun … daha aklınıza ne gelirse, basıyorsun düğmeye, yuvarlaklar dönüyor, veee mutlu sonuçlar, bir keresinde hangi yabancı artiste benziyorsunda test edenlerin hepsi aynı çıkmış idi 🙂))) En son yaptığım cennetlik misin, cehennemlik misin testinde cehennem çıktı, çok bozuldum, daha da yapmam dermişim 🙂)))
Nasıl bir toplum olduğumuzu çok iyi biliyorum, insandan da anlıyorum, ama “şıp” diye değil tabi ki de. Aslında iyi bakınca kendini belli ediyor da, yine de bi şans veriyorum. Araştırıp öğrenmekten çok, hissettiklerimizi duyduklarımızla karıştırıp konuşmaya meraklıyız. Geçen Twitterda “Şebnem Ferah özür dilesin” diye bi başlık açılmış, ne yapmış merak ettim, konuyu bulamadım, benim gibi çoğunluk bulamamış, ama tweet atmış, sürü psikolojisi, biri “koşun” dedimi, önce koşmaya başlıyoruz, niye koştuğumuzu da koşarken anlamaya çalışıyoruz, ya da çalışmıyoruz, içinde olmak yetiyor.
Bir şey okurken altındaki yorumlara da göz atıyorum, çoğu ya okuduğunu anlamamış, ya da iyi okumamış oluyor, ama bir fikri illa ki oluyor. Bu fikrinin de yalan yanlış olmasına aldırmadan paylaşıyor, elbette etkiledikleri de oluyor.
Bu dünya bir bilmece çöz çöz bitmiyor, yukardan aşağıya, soldan sağa soruluyor, bir yerde birleşmesi gerek, o yerde ortak menfaat oluyor, birleştiği yerlerde birlik olmuyor. Atalarımız Birinci Dünya Savaşını, anamız babamız İkinci Dünya Savaşını gördü. Bize kısmet Üçüncüsü gibi gözüküyor, çocuklara dördüncü demiyorum, onlar direkt Galaksi savaşlarına geçer. Geçen bir film fragmanı gördüm, Hi-Men, Batman, Süpermen, Örümcek Adam … bunların kadın versiyonları, adı aklıma gelmeyen robot kılıklı olan, beton dökülmüş gibi duran adam hepsini bir filme koymuşlar, hepsi bir yanda mı, karşı karşıya mı bilemedim. Ama durum o kadar kötü yani. Kahramanlarımızın bile birlik olması gerek de biz yine parça pincik yollarındayız, dün haberlerde bir bölüm gördüm, 12 Eylül tekrara geçti dedim, üstünden ancak çeyrek asır geçti 😦
Kızı kaldırayım, kursa gidecek, benim de etkinliklerim var, ev içi, ev dışı, dünya dönerken içinde dönelim bakalım, cümleten günaydın, yağmurlarda ıslanın, yarın 14 şubat, belki aşk yağmurudur bunlar

15 ŞUBAT 2106

Okuduğum kitaplardan notlar alıyorum, hatırladıklarım, yeni öğrendiklerim. Asansör Müziği diye bir şey var, bunu unutmuşum Kadınsız erkekleri okurken hatırladım, adı geçen parçaları bu sabah bir bir dinliyorum, A Summer Place/ Percy Faith Versiyonu 🙂 Belki bir faydası olur, başı da sonu da beni boğum boğum boğan bir hafta oldu, yenisinden sıkıntıyla karışık umutluyum. Hafta sonu Yarın Başka Koruda/ Melih Cevdet anday oyununa gittim. Dekor, ışık şahane, oyuncular mükemmel, roller cuk oturmuş ama konu var ya konu yedi bitirdi beni. Kim ölü kim sağ bilemedim, 2 saat 15 dakika, ikinci perde bitecek gibi değil, gidenler arada gitti, kalanlar uyukluyor, bana da kazak batıyor, ayakkabı sıkıyor, oram buram kaşıyor, yerimde tam merkezde, oyuncularla göz gözeyiz, sanata saygı, emeğe saygı sonunu bekledik. “Çok şükür bitti” diye alkışladım inan ki. Sanata her noktada ulaşılmıyor şekerim, Mikadonun Çöpleri’ de böyle idi. Oyunculardan biri arkadan koşarak sahneye girdi idi, tam yanından geçerken arkadaş korkup ayağa fırladı, o zaman gençlikte var, yerde arkalarda fıkır fıkır ederken bu kadar sıkılmamıştım 🙂 Aaaah aaah rahmetli AKM de izlediğim son oyunlardan biri idi. Ne güzel yerdi, yere doğru sarkan balon avizeleri vardı, Hafta sonu sabahları klasik müzik konserleri olurdu, bale, opera, sergi ki en son Bedri baykam’a gitti idim. filan da , içine tükürdüler, sefaları olacak mı bilmem, Taksim meydanı Mehteran çalacak şekilde düzenleniyor, çalsın bir şey demiyorum, o da güzel, onu da severim, olanı yok ederek, az olanı yaşatmayalım, hepsine yer bulalım.
Sabah mutlu haberi aldım, kilo vermişim, akşama ayrıntılı yazıcam, bugün temizlik, yarın hazırlık, öbür gün anneme babama dua okutucam evde inşallah. Sonrasına İF ‘e biletlerim var. Bir belgesel, yedi film. Gittikçe ne gördüysem yazarım. Pazar günü kendimi bırakarak kendime gelme çalışmaları yaptım, yeme içme (benimki kısıtlı), okuma, film bakma yaptım. aaaay dünkü filmlerde içimi baydı valla. Everest hepsinden hallice idi. Sevdiklerim sevdiğini bir kez daha beyan etti Kitap bitti. En çok,”Aşık Samsa” yı beğendim, Kafka’nın Dönüşümün tersi, böcek insan oluyor. Hepsi güzeldi aslında. Bizda Tanpınar neyse, dışarıda da Kafka o, Ben de epeydir “Milena’ya mektuplar” ile bakışıyorum, öyle derin bir aşkı yüreğim yaza mı kaldırır bilmem 🙂 Kızın elindeki kitabı okuyacağım. Olağanüstü Bir Gece/ Stefan Zweig, ince bir şey, sonrasına da malzemem var.
Yıllarla beraber huyum suyum değişiyor, önce arkadaşlarıma bakıyorum, sonra kendime dönüyorum, bakıyorum ki dönüşüm var. Misal ben eskisi gibi her şeyi didiklemiyorum, “niye olmuş, neden olmuş, doğrusu buymuş ..” hatta yakaladığım yalanları bile sonucu değiştirmeyecekse olduğu gibi bırakıyorum. Bu o kişi ile arama bir siyah nokta koyuyor, noktalar ilişkiyi perdeliyor, ne zaman ki görünmez olur, o zaman ben de görmüyorum, Tartışmaların, yüzleşmelerin ateşinden yoksunum artık. Yalanlar, ihanetler, kurgulanmış hesaplaşmalar gün geliyor sahibinin vicdanını delik deşik ediyor, “Eeeeey huzur nerdesin !!!!” oluyor. O sırada ben huzurumla huzurdan gitmiş oluyorum.
Asansör müziklerine devam, Mantovani /Full Album dinliyorum, beş saatten fazla imiş, Bitene kadar açtıkça dinlerim, Kızı yolcu edip, kahvaltımı yapıp, suya sabuna karışayım, ama önce ruhuma huzur için biraz oyun oynayım, hayvanları kurtarayım 🙂))
Memleket huzurunun mumla arandığı şu günlerde, iç huzur için ne lazımsa yapalım, içimiz dışımıza vurur belki Cümleten olabilecek en iyi haftalardan olsun …

16 ŞUBAT 2016

Çok yorulmuşum. Her kemiğim ayrı ayrı ağrıyor. Bu da iyi karmaşada öne çıkan yok hiç olmazsa. Pozitif olmak böyle bir şey. Polyanna ruhumuzun derinliklerine yuva yapmış, Alice ile harikalar diyarına ha geçtik ha geçicez, iki sene mektep tatiline denk gelemedik ama dünyanın merkezine seyahat ettik, mana anlamında içimize gittik geldik, Küçük Kadınlar ile Küçük Erkekleri tanıştıramadık … okumalık dünyalarda gezmeye teeee küçüklerden başladık da şu Kibritçi Kız olmayaydı iyi idi. İşte o nokta kırılma noktamız dermişim 🙂İçimizdeki sorular, isyanlar, yerleşik hüzünler, bir kibrit boyu hayaller ve hayatın tek gerçeği ölüm … hepsinin temelini attı, Kibritçi kız.
“Ağaç yaş iken eğilir ” diyen ataların haklı olduğunu var sayarsak bu benim kızın durumu ne olacak ? Bir yandan saate bakıyorum, kaldırmaya gidecem, günaydın deyip eline telefonu vericem, sonra kahvaltı, kahvaltıda başını bekleyip, lokmaları ağzına vericem, arkasından nimetlerin ağlamasına müsade etmicem, arkasından kapıyı kapattığımda, hangi saatte kalkarsa kalksın hep aynı saatte geç kalır, gerçeği ile bir kez daha yüzleşecem. Aaaay Allah iyi yönde ıslah etsin, dün odasını temizledim, tam zamane genç kız odası, bazı yönleri ile çok benzeşiyoruz ama bazı yönlerimizin iki yakası bir araya gelmeyecek gibi. Bir koşuşturma içinde geçiyor günler, dün temizliği bitirdim, bugün alış veriş, ve ikram hazırlığı var. Rahmetliler kadayıfı çok severlerdi, Babacığım alır gelirdi ;”Ayşe kızım, yap da yiyelim” diye. Sevdikleri şeylerden yapıcam inşallah. Havada bahar halleri devam ediyor, bakalım sonu nereye varacak. Geride kalan her şey bildiğimiz şeyler olunca, tadını bilince onları özlüyoruz, tekrar olmayacağını, olsa bile aynı tadı bulmayacağını bile bile özlüyoruz işte. Ölmüş anne babalar da öyle, gerçi ben çok rüya görüyorum, hatta aralarda film arası gibi uyanıp, biraz müdahale edip kaldığım yerden devam ediyorum 🙂))) İnsan yelpazem çok geniş, bazen aklıma gelmeyen rüyama geliyor.
Bugün de yazıya ayırdığım süre dolmuş, bir başka yazıda buluşana kadar kendinize iyi bakın, arkasından “Çare Yıldız Tilbe” klibi paylaşıcam, yayından kaldırılmış bir reklam, sabah sabah bana iyi geldi, bakın size de gelsin , Günaydın

18 ŞUBAT 2016

Günaydın !!!!
“yayın yasağı, pizzacı, ambulans” sıralaması şaka gibi ama şaka olmayan, iki sabah da bir yeni bir Diyanet Fetvası ile uyanan, şiirden şarkıdan, öz kız evladından, 500 metre öteden geçen mini etekli hatundan tahrik olan, asmalı kesmeli, masaya yumruk indirmeli açıklamalarla ikna olan, menfaatleri söz konusu olunca Termik santrallere, madenlere, yeşile düşman heeer şeye izin alınca, sebeplerinden tatmin olan, uyuşturucu tacirleri Hac ziyareti yapıp, “o iş başka bu iş başka” diye kendini anlatan, sigara içti ise, bi de kanser oldu ise 3 Marttan itibaren itibaren ilaç alamayacak olan, “Benzin indirim ve bindirimlerini takip edemiyoruz, tek günlerde insin çift günlerde çıksın” diye kendini espriye vuran, vergi şampiyonu, hizmet mağduru, sınırları sınır olmaktan çıkmak üzre olan, çok inançlı ama kendinden olmayana hoş görü duymayan, İnandığına teslim gibi görünüp yine de “şunun gözü çıksın, bunun işi batsın, onun evini ateş bassın” diye özel istek yapıp, “hani o kalabalıkta arada kaynamayayım, hatırtlattım” diye yakaran, adam kayırmaya kutsal kitaptan, hadislerden yol açan, tek kanal tv izleyip, okumayan yazmayan, ama ağzı oldukça konuşan, köle eğilimli olup da bir türlü farkına varmayan, araştırmayan, öğrenmeyen, inandığına soru sormayan, öyle bir inanıyor kiiiii bunun için de hiç soruya ihtiyaç duymayan, aksini yaptımı soluğu kodeste alan, düşünmeyi suç sayan, bir birine kin ve nefret duyan, halkı ile polisi karşı karşıya geldidiğinde taraf tutan, kimin ne istediğini bilmeden tutmadığı tarafa sallayan … Eeeeeey benim çoooooooooooooook sevdiğim vatanımın, ayırmadan çooooooooooooooook sevdiğim halkı !!!! yiyin birbirinizi demek çok isterdim ama diyemiyorum.
Sevin birbirinizi, anlayın dinleyin birbirinizi, bi barışın, bi sarılın, hoşgörü diye bir şey var, birbirinize bi kucak açın, bi iletişim kurun, merak edin, sorun, doğrusunu bulmak için araştırın, bi silkinin da. İçimiz kurudu, Kalbimiz bir acıyı hazım edemeden, yenisi geliyor, bi ölüm zamanı var biliyoruz, inanıyoruz da, insan insanın azraili olmasın, “Rabbim beni eceli gelmişlerin şerrinden koru” diye bir dua var, yani kimsenin ölümüne sebep olmayım demek istiyor, kimsenin ölümüne sebep olmayalım, insanlar hastalıktan, kalpten, yaşlılıktan ölsün, ölüm haberi bir normale dönsün.

19 ŞUBAT 2016

Kızımla beraber kahvaltı ettik, onu yolcu ettim, çayımı aldım, içine de bir limon dilimi attım, günlük yazmaya oturdum. “Ayılana gazoz, bayılana limon” Öyle, içimiz baygınlıktan öte. Bir ayraç olup, kitap sayfaları arasında kalasım, bir filmin sağ alt köşesine yapışıp içine akasım … başka dünyalarda yaşayasım var. Ne zor bir şey seksenlerde genç olup yaşlanamadan tekrarını misli ile yaşamak. Unutamadan üstüne yenisi geldi, Alzheimer yaşının erkene çekilmesi çalışmaları da pakete eklensin diyecem ama bu gidişle kendiliğinden erken bunayacağız, aklımızda tutacak şeyler benzerlikten bir birine karışıyor,”o mu, bu mu hangisi doğru ? ” diye karşılaştırırken kafayı yiyeceğiz, belki de ona bile zamanımız olmayacak, bir bombalık canımız var, kınanmış olayların ölüsü olacağız.
İF başladı, dün ilk filme gittim, yol boyunca baktım, insanlar ; yorgun, bitkin, endişeli, suskun.”Kalbi atanlar bir adım öne çıksın, nefes alanlar, rüya görenler, hata yapanlar, pişman olanlar, merak edenler, kafası karışanlar, yarası olanlar, yarasını saklayanlar, ölümden korkanlar, hayatta kalanlar … birleşin ” Bu İF’in reklam filminin sözleri, çıkınca hep bu sözleri düşündüm. “Hayatta kalanlar” Zincirlikuyu Metrobüs durağında buluştuk. üç dakikada bir dörder dörder kalkıyor, aynı anda bir de karşıdan geliyor, kabaca bir hesap yaptım, her birinde en az yüz kişi var, beş tanesi beşyüz, onun iki misli dışarıda bekliyor, metrodan oluk oluk insan akıyor, metro boşaldımı belli bir ritimde yürümen lazım, düşsen kalkamazsın, o derece. Yolun üstünden bakınca manzaraya hakimsin, biri insanların arasına atlasa, karışsa ölecek sayısını kestiremiyorum, hiç bir güvenlik önlemi yok, dün Beyoğlu’na gittim, en güvenli ter Fransız Kültür bi orası korumada, birde at kuyruklu simitçi ile güncel sakallı kestaneci sokağın başından sonuna doğru ara ara bakıyor, artık metrobüsde patlama olursa siz yabancı kaynaklara bakın,bakamadınız, olmazsa beşyüze elli derlerse ona kanın.Ankara’da ölü sayısı beş olarak geçerken üç otobüs olduğunu çoktan öğrenenler vardı da ben hiç bir resme bakamadım, içim kaldırmıyor ama kesinlikle tahmin ettiğim bir manzara.Kendini ifade edemeyen bir topluma dönüştüğümüzün kanıtı 8 feci sözün hepsini birden sıralayarak konuyu toplayalım; Aynen, hayırlısı, Sıkıntı yok, Tabii ki de, Yapacak bir şey yok, Valla bence de öyle, Kesinlikle, kısmet .Bunlar her derde deva, seçin alın. Misal bugüne ben seçip size de hediye edeyim. “Sıkıntı Yok !!!!”
Bu arada film fena değildi, böyle bir konuda ilk kez izlediğim bir film, hint işi, Hintliler bu arada bayağı yakışıklı, hoş adamlar olmuş dersem olur mu, hadi olsun 🙂 Film İngilizce idi ama alt yazısı da İngilizce idi, festival Türkçe’ye de çevirmişti. İlk gün, mesai saati, tenha idi, bakalım diğerleri nasıl, yolda iz de patlamazsak 28 Şubata kadar devam edicez inşallah.
Başka ne diyeyim, kalbimiz başka, dilimiz başka, insanlar bölünmüş, ölmüş parça parça . Mecburen, mecburiyetten Günaydın.

20 ŞUBAT 2016

İki dünyamız var, biri iç, biri dış. Bu yüzden ikiyüzlü olduğumuz doğrudur ama içi dışı bir demek doğru değildir. Çünkü tam olarak dışımız içimize dönmez, her konuda kendimiz ile yüzleşemeyiz, İçimizde tam olarak dışımıza dönmez, frene basan kanunlar, toplumsal kurallar, kalpten gelen hisler var ki bunlara “İncitme, küstürme …” gibi isimler vermişiz ipin ucu kaçarsa felaketimiz olur. İki dünya birbirine yakın dursa da bir birinden bir şeyler gizler. Dış dünya genele uyum sağlar, iç dünya kendi içinde parçalanır. Biri gülerken biri ağlar, biri yok derken biri var diye çığlıklar atar. Bunlar bir bedende birbirine uyum sağlamadan yaşar. Tamam, abartmayalım bir oldukları zamanlar da vardır, tek yürek gibi davranırlar ki bu da acayip huzur veren bir durumdur. Fakat dış dünya gören gözlere karşı sorumludur, iç dünya gözden ırak kalbe hesap verir, hatta vermez, kalbin görüşme teklifini red etmez ama sürekli erteler. “İki cihan bir araya gelse” dedikleri durum aynen de böyledir. İçimizi dışımızla bir edemediğimiz için ortaya yalanlar, abartmalar, teselliler çıkar ki bunlar hep karşı tarafın iyiliğine yöneliktir. Sonra yalanlar yeni yalanlara ihtiyaç duyar, hatta ilk yalan unutulur, nerden başladığı bilinmezken nereye gideceği de meçhul olur. Uzun ince bir yolda gideriz gündüz gece, desek durum istikrarlı gibi görünür. Ama yollara taş döşenmiş, mayınlı, çift yönlü trafik var,havada sis var, trafikte seyir eden yayalar, hayvanlı arabalar var, kuralsız yeni yetmeler, kurallıyım sanan trafiğe düzen vermeye niyetli ama niyetinin ne olduğunu kendi bile unutmuş yaşlılar ile bu karmaşaya “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye tepeden bakanlar var.Yeni araba almışlar, yenilerden konvoy yapmışlar, yolun köprülüsünü, dublellisini yaptırıp övünenler ile “Aferin, bu yeterli ” diye elini çırpınca aval aval kaçan balonuna bakanlar var. Var da var, saymakla bitmez, tek bir şey yok “Huzur” , bi de tahminim huzur kaçıranlarda uyku yok, o yüzden mi, binlerce soru var ne soran ne cevap veren var. Uyku hali mi sardı bizi ?
istikrar sadece artan ölü sayısında var, düzenli olarak öldürülüyor insanlar, “Kader, Kısmet, hayırlısı, Aynen, Tabii ki de, Sıkıntı yok, Yapacak bir şey yok …”
Annemgilin evindeki kütüphanede “Kabahat Kimde ? / Herzen” diye bir değerli kitap var,Ablam almış, ablamla rahmetli babam da çok okur idi. Geçmişin kalıbında donakalmış,baskıcı bir toplumun acı çeken, sorumsuz insanlarını anlatırmış, hep bakışırız da hiç okumadım, şimdi zamanı gelmiş demek, haaaa genele bi faydası olur mu, olmaz, çünkü herkes kendi doğru yolunda, iç dünyam ile dış dünyam arasında bi köprü olsun, diye şeyetcem ben de.
Kimin ne kadar üzüldüğüne, sevindiģine dair kanıt aramayalım, ne bilinir ne belli olur, en azından miktarı.
Gün aydı, içinize de aysın inşallah.

22 ŞUBAT 2016

Bir kaç gündür dünyaya haber niteliğinde bakmıyorum, kim ölmüş, kim savaşa girmiş, kim kazanmış, kim kaybetmiş, kim kime ne demiş bilmiyorum. Merak da etmiyorum, gelişen, değişen olumlu bir şey yoktur, çelişenler çelişmeye devam. Her tarafın ateşli taraftarları varken ben sade ve yansız olarak bakıyorum dünyaya. Hayatımın merkezinde bir lider, bir parti,bir takım, köklü bir alışkanlık, hatta onsuz yapamam dediğim bir insan yok. Biliyorum ki yokluk varlığın imtihanıdır. Biliyorum ki her doğrunun başkalarına yanlış geldiği yerler, her yanlışın da bir başkasının doğrusu olduğu bir yer vardır. Eleştiri, sorgulama, araştırıp öğrenme vb her yöne olmalı, bir tarafa bağlı kalma da bir çeşit körlüktür. Bu pazartesi sabahında, kısa Şubatın bir gün uzadığı bu yılda, cemre havaya düşmüşken, aslında kor ateşler tüm dünyayı yakarken, herkes her türlü ateşe hem yürüyüp, hem odun taşırken, akşam yattığım uykuya “Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam” diye niyet edip, bir çok şeyin rüya gibi olduğunu görüp, unutmadan uyanmış haldeyim.
Her şey umurunda iken, değilmiş gibi kendimi festivale vurdum. Başka dünyaların içine akmaya devam, bu arada dünyalar da bir birine benzer, aynı acının adı değişik, şekli farklı ama inanıyorum ki tadı aynı.
AKŞ , Yazım hatası yok, mesajı var. Hindistan yapımı, gey filmi, bu da hayatın bir gerçeği, tabu olmaktan çıktı, daha yaygın konuşuluyor, varlığı, insan tarihi ile bir bence, din, dil, ırk tanımıyor. Erkekler erkeklere aşık olduklarını haykırıyor artık, hatta ülkemizde de böyle haykırıp, tapınanlar var. Aşk her yerde her şekilde var, tanıyan tanıyor.
DİNLE BENİ MARLON ; Marlon Brandon yaşadığı sürecebinlerce saatlik ses kayıtlar yapmış, anlatmış, olanı biteni hayatını, gelmişini , geçmişini. Sesler görüntü ile montajlanmış, çok güzeldi, zaten sevdiğim, beğendiğim, takip ettiğim biri idi. “çocukken sevgi ile tanışmayan, ne olduğunu bilmeyen insanlar, sevmesini bilmiyorlar, ne kadar kızarsak kızalım, ne kadar küsersek küselim, sonunda herkes anne babasına benziyor, babam bana baba olamadı, ben de çocuklarıma baba olamadım !!!” belgeselden aklımda kalanlar.
ADINI MALALA KOYDU; Afganistan temalı, Malala 2014 ‘ün Nobel barış ödülünü alan kız, okulları bombalayan Taliban’a karşı geldiği için, okul servisinde arkadaşları ile birlikte kafasına silah sıkılıyor, ama ölmüyor, uzun bir süreçten sonra iyileşiyor, şu an İngiltere’de yaşıyor, Hala kızlar okula gitsin diye dünya çapında mücadele veriyor, Belgesel gibi, çizgi film gibi yerleri var, Malala bir kahraman kız adı. Film boyunca dinin iyilik ve güzellik aşılarken nasıl kafa kesmeye geldiğini , en iyi kadın eğitimsiz kadın slagonunun nasıl gerçek olduğunu görüyoruz. Hayalleri bir başkasının orasında burasında kıl olmaya, haremde hazır ve nazır olmaya yeten kadınların doğurduğu çocuklar dünyanın mahvına sebep oluyor, açık ve net.
SERÇELER ; Anne baba ayrı, büyümekte olan bir çocuk, güneşin batamadığı bir Kuzey ülkesi, bu ülkeden enfes manzaralara eşlik eden kafası karışık gençlik, Çok etkilendim, aklıma yer eden bir sahne yüzünden akşam uykuya zor daldım, Görüntüyü silemedim, gözümün önünden.
Her şey dönüp dolaşıp insana takılıyor, insan insanın aynasıdır, çevresel faktörler ve aile yaşantısı paralel mi gitmeli, birbirini keser ise ne olur, genler de önemli, çocuk doğurmak ile çocuğa sahip çıkmak, hayata hazırlamak aynı kolaylıkta değil, severken boğmamak, sevgiyi saklamak, hatta sevgiden kısıntı yapmamak gerek , işte bunlar hep insan işi, insanın bu işlerin hakkından gelebilmesi için de eğitim şart.
Şimdilik filmlere ara verdik, hafta ortasına kadar 🙂 Bu arada işlerimiz var, ev içi, dışı, diyete devam, okuma yazma … hepsine zaman bulacağız inşallah, yeter ki sağlık olsun, kafa sağlam olsun, gerisini bakıcaz bi şekilde, cümleten Günaydın

23 ŞUBAT 2016

“Gölge eder, çatılar
Dib dibe, nefes nefese
Dokunamazlar birbirlerine;
esefle …”
Bir yerde okuyup not almışım.Beğendiklerimi, sonra bakarım dediklerimi, merak ettiklerimi kayır ediyorum, arada dönüp bakıyorum. Çatılar da insanlar gibi, tek başlarına, eğilmez, bükülmez, anlatmaz konuşmaz, bir tek gölgeleri birbirine karışır.Dünya acı üstüne mi kuruldu acep ? Herkesin acıları var ama hem paylaşmıyor hem de empati yapmıyor, aksine kendine benzeyenleri seyretmekten haz alıyor da elini uzatmıyor, bir adım atmıyor. Çok duydum, gördüm; “Ben dayandım, sen de dayan, bir şey olmaz zamanla geçer” diyenleri. Tahminimce acı kadınlara mahsus, hatta onlara yakışıyor, diye ukalalık bile edilebilir. Eşiktekinden, beşiktekinden başlayarak ölümüne kadar acı var kadınlar için.her acının yerleşik bir travması var. Kadın ticaret amacı olmuş çok zaman, tarihte barış için evlilikler yapılmış, fikri alınmayan kadınlar üzerinden. Aaaay hele bir ellili yaşlardaki Sırp kralına gelin edilen beş (5) yaşındaki Simonis hikayesi var kiii okumaya bile dayanamıyor insan, Boleyn Kızlarını okurken de daraldı idim, yaşlar genelde dokuzdan başlıyor, 11 ile 13 arası ideal, 15 geç sayılıyor. Tüm tarihlerde var bunlar, sonra da bu kızlar en fazla otuzuna kadar yaşayıp ölüyorlar.
Valla ne desem bilemiyorum, o kadar çok şey için üzülüyorum ki. Eskisi gibi “suçlu o, bu” deyip de işin içinden çıkamıyorum, her açıdan bakmaktan konuyu unutuyorum bazen 🙂 Ama kesin bildiğim bir şey varsa o da; çocuk çok emek isteyen bir iş, doğurmuş olmak için doğurup ortalara salma ile olmuyor. Eğitim istiyor, takip istiyor, nerede kimle geziyor, nasıl büyüyor, nelere zaafı var, ne istiyor, ne verebiliriz, cinsel eğitim, sosyalleşmeye katkı … daha bir sürü şey. Bunların çoğunu yapmıyor aileler, nedensiz yasaklar, sebepsiz çok paralar, her istediğini illa ki yapmalar ya da imkanı olduğu halde yapmamalar … biz orta yolsuz bir toplumuz, hatta yolsuzuz, bir çok anlamda. O kadar çok bildiğim çocuk hikayesi var kiii. Anneler için çocuklar ölene kadar çocuk kaldığı için yaş sınırı koyamıyorum. Cumartesi metrobüsde kitap okuyorum, tepemde bir kız telefonla konuşuyor, mecbur duyuyorum, konu ilgimi çekince kitabı kapadım, ayıp ama inene kadar dinledim. Kız hamile kalmış, icabına bakmaya gidiyor, öyle acınacak haldeki, kafamı kaldırıp bakamadım yüzüne aklımda yer etmesin diye. Üstü kapalı konuşuyor, bir kaç kişi konu ile ilgili, yasal sınırda ise Çapa’ya gidecek, neyse epeyce bilgi sahibi oldum, bu arada baba kızın yanına gelmiyor, “sen git, ben seni almaya gelirim” dedi.
İşte bir sürü hikaye var, hepsi eğitimsizliğe, desteksizliğe bağlı, bizim çocuklar çok şeyi ya yaşayarak ya da arkadaşlarından öğreniyorlar, bir halt sandıkları işler halt olarak başlarına dolanıyor, sonrası gelsin travmalar, hayata küsmeler, aracılı intikamlar.
Hayatta en çok hayatın hırpaladığı kadınlardan korkarım, sağ gösterip, sol vururlar,bi de hiç bir konuda doymazlar, dünya onların olsun isterler, Ölene kadar da amaçları için çalışırlar, ahirete yorgun giderler kanımca.
Kızımı yolcu ettim, sabah yumurtasını çocukken yedirdiğim gibi yedirdim, uçak geliyor, haaaammmm yapalım, içine ekmek atalım felan, eğlendik, sonunda “sen kimin çocuğunu yedin, bakim” demesem iyi idi ama dedim işte 🙂))
Kulağım radyoda, eski bir şarkı “Hayat mı bu, yaşamak mı …” öyle, hayat bu yaşamak gerek, günaydın

24 ŞUBAT 2016

Geçmişe dair özlem değil de daha çok kıyaslama olarak düşünüyorum. Yirmili yaşlarda uyandığımda ne hissederdim, dünya ne kadar umurumda idi, annem gizli dünyamın ne kadarına vakıf idi, hayallerim günlük mü idi, dedikodunun sınırları nereye kadardı, küsmek ve barışmak ne kadar kolaydı, “kanka” nın karşılığında ne vardı, buluşmaya gelmeyenlere ulaşmak ne kadar zaman alırdı … daha bir sürü şey. Benle ilgili, çocuklarla ilgili, dünya ile ilgili, bugün yaptıklarımız o zaman nasıldı diye soruyorum kendime. Kiminin net cevabı var, kiminin yok. Mesela anne olarak, annem de aynı şeyleri hisseder mi idi, bilmiyorum. Bir takım tahminlerim var ama zaman yine de çok şeyi siliyor.
Dünya iletişim üstüne dönüyor, ama bu iletişim haber kaynaklı, içinde duygu alış verişi yok. Kim, kiminle, nerede, ne yapmış biliyoruz, ama neden yapmış bilmiyoruz. Bilmekte istemiyoruz, anlama bölümü kalktı, cümleten yargıda uzmanlaşıyoruz. Gerçi bu bildiklerimiz ev dışı bilgiler, evdeki koca, hanım, çoluk çocuk kapsama alanı dışında. Onlar medyatik değil, burnumuzun dibinde, sormuyoruz, anlatmıyorlar. Daha doğrusu bunların temelleri çok eskiye dayanıyor, aile ilişkileri ; ayıp, günah, elalem ne der, sevgisiz saygı üstüne kurulduğu için, eskiden erken yatılırdı, şimdi televizyona bakılıyor. Ailede anlama dinleme yok ise orada yetişen çocuk da öyle oluyor, iletişimsizliğini kurduğu yuvaya taşıyor, böylece çoğalıyoruz. Sonra da “tüh, tüh, vah vah”
Bizim evde tv akşam açılır, yani gündüz ben bakmam, evde isem radyo açarım. Saat beşten sonra başlıyoruz,Her ne kadar entellektüel bir görüntümüz var ise de evlenme programlarına, Acun’un kakaladıklarına, ilişki durumu; Kör düğüm dizilere de bakacak fırsatı buluyoruz. Belgesel de izliyoruz tabii ki de 🙂))) Çok şükür cümleten bizi saati saatine bağlayan bir program yok. Yüreğimizin dayandığı kadar ortaya karışık bizimki. Vakti ile altı yıl saati saatine, günü gününe Desperate Housewives seyretmiş biriyim, hemi de alt yazılı. Altı yılda gördüğüm entrikayı altı saate sığdırıyor bizim senaristler. Bu nasıl bir aile yapısıdır, iki kız kardeş, küçük olan sarışın ama kara melek, iki erkek kardeş biri babanın kölesi, öbürü özgür kuş ama ipi kadar uçuyor, babanın biri alkolik, öbürü kadın aldatan, fettan gelin, ölesiye aşık yanaşma, deli para, bu arada madenci bu zenginler, ortada iki küçük bebek birinin babası belli değil, anası ise o değil, birinin hepsi belli ama evi o ev değil … daha neler neler. Bakalım ne kadar uzayacak, daha neler dönecek, onüçüncü bölüme Mars’tan bi akraba gelecek diyorlar, hazar kızıl şeytandır.
Aaaaaaah işte tükeniyor hayatlar onun bunun yaptıklarına bakarken, bu arada kendimizi unutuyoruz, kopyala yapıştır duygular biriktiriyoruz, hepsi de üstümüzde eğreti duruken, neden neden diye sormuyoruz, şimdi duyguyu hissetmeden taşıma zamanı, varmış gibi görünen ama yok olduğu besbelli duygular, nereye gitti adalet, vicdan, merhamet. Bunlar ortak paydada birleşmez mi idi. Kimi askere üzülür, kimi polise, kimi Suriyeli’ye merhamet ister, kimi genç gittiler diye yanar …
Niye ölümlere ayrı ayrı üzülüyoruz, neden başında “ama”lar var, niye haksızlığa uğrayanın başımıza gelene kadar yanında değiliz, düşkünün şekil şartı mı var ? İşte tüm bunlara cevap verecek bir dizi yok, olmayacak da zaten.
Kaldığımız yerden hayata devam, “Nerde galmışdık? ”
Günaydın

25 ŞUBAT 2016

Aklımda binlerce dansöz var. Yani, oraya buraya koşuşan düşüncelerim var. Gün içine dağılmış, sıraya girmek için itişen kakışan, vır vır konuşan, beni karıştıran işe bağlı düşünceler. Hepsine bir sıra numarası verme gayretindetim. Bir de hava kapalı, yağmur sabaha biter demişti havayı bilenler. Uçak yolculuğunda en çok bulutların üstünde gitmeyi severim. Altında pamuk yığınları bir sonsuz mavide giderken göğün karanlık yüzü aşağıda kalmış olur. Hani “bu uçak düşer mi ?” diye aklımızın bir köşesinde soru olur ya (benim olur) O soruya aklımızdan dalga geçen bir cevap gelir ; “Heeee düşebilir, ama acıtmaz alt tarafı pamuk ! ” Ara sıra bazı bazı iç konuşmalar da bir Recep İvedik kıvamında oluyor. Aslında ruhumuzda herkesin bir yansıması var. Hangisini beslersek o ortaya çıkıyor. Ben Polyanna’cıyım mesela. Süperman’in kadın versiyonunu da taşırım. Yerden uçuşlarla yetişirim her yere. Drakula ile hiiiiiç işim olmaz, o ruhumda isim olarak var. Çok şükür hayatımda devamlı bir Recep İvedik yok ama arada görüşüyoruz, hatta ben bile Recep davranışları gösterip, bir yandan kendime “ayıp ettin !!” derken bir yandan da “hak etti !!!” ama diyorum.
Aaaah aaaah sesler, sesler kulağımızdan beynimize dolan sesler, biriktirdiğimiz görüntülere eşlik ederler. Bi de içimizden dışımıza çıkmayan gün görmemiş sesler var. İşte o sesler yaman sesler, dışarı çıkmak için yol yordam bekleyeni var, ansızın can bulup canımıza okuyanı var, günden güne cılızlaşıp çaresizlikten sesini keseni var.
Nereye bağlanacam diye merak edenlere ; Çoooook işim var. Yemek yapıp evi toplayıp, öğleden evvel vergi dairesine devletle hesap görmeye gitmem gerek, o hesaplaşma bana ne kadar zamana mal olur meraktayım, öğleden sonra festivalde film var, akşama küçük oğlan, yarın sabaha Ankara’dan büyük oğlan gelecek inşallah.Eşim de sürpriz sever büyük ihtimal araya kaynak yapar. Bu da yoğun bir mutfak çalışması demek, Bu arada büyük oğlanın dün akşam bana “hafta sonu programın nasıl” diye sormasına güldüm valla, birlikte evde oturma saati ayarladık, Eeee anne artık entelektüel olma yolunda, un ve elek bana döndü çok şükür. Aslında seviyor çocuklar,Oğlan “oğluuum benim annem torent indiriyor” diyeli çok sene oldu valla 🙂))
Bir şey bakmak için oturdum, destan yazma gayretindeyim, hemen kalkıyorum, turbo motorlarımı açıyorum, ancak olur.
Cümleten günaydın, hepimize kolaylıklar ve iyi haberler olsun

28 ŞUBAT 2016

Beden olarak yorgunum, ruhum daha iyi durumda 🙂 Günlerdir hangi günlerde olduğumu bilmeden, tahminen hafta sonlarındayım diye yaşıyorum, diye geçen üç günü bir abartayım, abartınca kabarık kabarık iyi oluyor, gerçi içine hava da kaçıyor o zaman ama olsun havalı oluyor.
Dünyada neler oluyor farkındayım ama ayrıntıya girmiyorum, tekbir seslerine Hepiii börtdeyyy !! karışan ile hafta sonunu B seçeneği ile geçirmek isteyen kadın videosunu izledim ama 🙂 Çok da geri de değilim yani. Festivale devam, filmlerimi yarın yazıcam inşallah. Dün Söğütlü çeşme metrobüs durağında indikten sonra CKM gitmek bir saat onbeş dakikamı aldı. Taksi yok, dolmuş yok, yol yok. Anadolu yakası Avrupa yakasına “Kuurrbaaaaan olsuuun !!! ” burada hiç olmazsa araçlı trafik var, bir şeye binip umutlanıyorsun, alternatif yol ise sayısız dermişim. Hem gelirken hem giderken bunaldım valla, henüz tövbe etmedim ama ramak kaldı, yolu bilsem yürüyeceğim inan ki o kadar fazla bir mesafe de değil, mesafeler.
Bu hafta bunalma haftası idi, vergi dairesi de iki yarım günümü aldı. Taşeron memur olunca bilgi seviyesi olmuyor, o masadan bu masaya devam ediyor, güya sistem var da her şey görünüyor da ,,, palavra gördüklerini anlamayan anlatamayan adamların elinden iş çıkana kadar sinir olmanın ötesine geçip katil olasın geliyor. Bu arada kafamda bir deli soru var “Yaww bu devletin en çok para kazandığı kalemlerden biri içki sigara vergisi, kendi eliyle kumarı destekliyor,Piyango, toto, loto felan, faiz desen hat seviyede,vergi faizi günlük işliyor,vergi dairesinde bi alacağın olsa sana faiz vermez ama bağırta bağırta alır. Bi bakınca devletin kazancına haram karışmış oluyor, bu haram paralarla sen kalk Diyanete bütçe yap, sonra da böyle çarpılıyoruz, sebep aklanmamış paralarda mı acep ?”
Bir araya toplanınca geceler sabaha doğru uzamaya başladı, sabah ev halkı ile geniş kahvaltı yapıp (Diyetteyim) ev toplama, yıkama, ütüleme,pişirme, sofra ayarlama … sonra da anne sinemaya, geç çay kahve faslına yetişiyorum ama.
Bugün dağılma günü, gelenler geri dönecekler inşallah, bana da bir pazartesi sendromu kalacak dermişim, Şu an eve bakıyorum, salıya bile pazartesi gibi davranmam gerekebilir. Neyse sağlık olsun, her şey geliyor ve geçiyor, mühim olan geride anılacak güzellikler kalabilmesi, cümleten günaydın, pazar kahvaltısı hazırlamaya gidiyorum, çay ve kızarmış ekmek kokusu üretmek istiyorum, uyuyanların burnuna ulaşan, “aaaannneeee kahvaltıya ne yaptın ? güzel koktu !!” diye onları masaya taşıyan kokular,

29 ŞUBAT 2016

Sis var, görüş mesafesi çok kısa, bu sis öğlene güneş var demek olabilir. Ev içinde de görüş kısıtlı, bir çok eşya insan atıklarının altında kaybolmuş durumda. Atık derken; yerinden alınıp da kullanılmış ama yerine konulmamış eşyalar, onları gizleyen kış aksesuarları, polar battaniyeler, yastıktan kuleler, okunmuş gazeteler, gidenlerin üstünden en son çıkanlar, su içilen, çay, kahve içilen bardaklar, fincanlar, kavanoz dibinde kalmış yiyecekler, defterler, kitaplar, kapı ağzında terlikler, banyoda ıslak havlular, “yıka beni !!” diye bağıran çamaşırlar, dağınık yataklar, mutfakta yerine kalkmayı bekleyen özel gün kap kaçakları, balkonda çöp yığını ve kuruması için asılmış ama bi arpa boyu yol almamış çamaşırlar, koridorda ütü masası, masa üstünde kalemler, kağıtlar,kitaplar,saatler, kulaklıklar arasında deodoran ve soda şisesi, çamaşır makinesinin çalışan sesi, henüz uyuyan kaldırılmayı ve beslenmeyi bekleyen kızım ve bu karışıklıkta son yolcudan da haber almış, yazıp çizen, diyetine devam eden, bir yandan Kazancı Bedih’den “Kınıfır bed reng olur ” dinleyen, daha sakin bir hafta temenni eden ben.
İtiraf etmeliyim kiiiii sene seneyi aratıyor, bu hafta çok yoruldum, hatta dün son filmde uyukladım, yani bunda filmin de suçu var ama o kadar yorgundum kii loş ortam, sessizlik, yanıp sönermiş gibi gözüme gelen film ışıkları, bende kuzey ışıkları etkisi yaptı, hep aynı noktaya bakar mışım gibi bir ara gittim, geldim, An itibari ile “süper kadın, anne ” gibi bir şeye benzeyip hem evi hem de kendimi kendime getirmem lazım.
Evcek toplanmışken, anneye yakışan çok güzel hareketleri yaparken, kültür ve sanat faaliyetlerine de devam ettim. İF bu sene sönük geçti, bir film hariç salonlar dolu bile değildi, ve her film geç başladı, filmler de “aman aman ” dedirten cinsten değildi, hepsini görmedim tabi ki de ama değişik görenlerle aynı muhabbeti yaptık.
KRİSHA ; İkinci partinin bana göre en iyi filmi idi. Aileden dışlanan, sonra kendisine bir hak daha verilen, aile yemeğine çağrılan ama yemeğin içine tüküren Krisha başarılı idi. Filmde yönetmen ailesini oynatmış, iyi de yapmış.
ORMANA DOĞRU ; Ülke Kanada, bir orman evi ama her şey son teknoloji, bir baba ve iki kızı, kızların biri deli gibi dans edip seçmelere hazırlanırken öbürü de üniversite sınavına çalışıyor, “Allahım bu ne teknik, bize ne zaman gelir ” derken film de elektrikler gitti, ve bir buçuk yıl kadar gelmedi, geldiğini de görmedik, bu arada kızlar her şeyi kayıp edip, yeni bir hayat kurdular, yıldız derecesi, yaniii !!!
SEN BENİMSİN ;Orijinal adı “A BİGGER SPLASH, Ralph Fiennes’i halktan biri olarak izledik. Malum genelde pek oturaklı roller oynar, sesini kayıp eden bir rock yıldızı, onun eski ve yeni sevgilisi, eski sevgilinin genç kızı, İtalya’da bir bağ evi, aşka sorgular sualler, sonunda bir cinayet ve şuç var ceza Allah katında, fena değil, izlediklerim içinde bir tek bu vizyona girecek.
YERYÜZÜNÜN KRALİÇESİ ; Bu da son film idi, kız arkadaşların yüzleşmesi, her şeyi elde eden ama elinde tutamayan bir kadın, başarının gölgesindeki kadınlar, depresyon, çare olamayan çareler. Uykumu getirecek kadar ağır bölümleri vardı, netekim uykum da geldi.
Bir festivalin daha sonuna geldik, sıradaki Kısa Film festivali’nı Youtube’den izleyip, araya Konser, sergi, gezi, okuma felan katıp, esas favorim İstanbul Film Festivali’ne güç toplayacağım inşallah.
Sis kalkmamış ama günün sis perdesini kaldırıp, mecbur hayata bir yön vereceğiz, su ve sabun ile sıkı ilişkiler kurup,bir müddet yemek yapmayacağım dermişim 🙂)))
“Kınıfır bed reng olur, aşka düşen deng olur,
isterem başıya gele, ah bile gele, vah bi gele,
göresen ne reng olur ” güzel türkü, halaya kalkmış gibi kalktım valla, mecbur halay başı, nereden başlasam diye sormadan, ayak basmadık, elimi sürmedik yer kalmayacak diye yemin içmiş gibi,
Cümleten günaydın, olabilecek en güzel haberlerle dolu bi hafta olsun işallah !!!

2016 MAYIS AYI GÜNLÜKLERİ


13151443_10208192366020614_4641884958400369299_n

Böyle bir yaz gününde Mayıs ayı günlükleri, yazın bizi yakıp kavuracağı, bir gece ansızın şaşırtacağı, yanılmalar, yansımalar, mağdurlarla dolu olacağı hiiiiiiç mayıs ayından belli değildi. Bir takım tespit ve izlenimlerimiz var idi ama bu yakın beklemiyorduk doğrusu, meğer atı alan Üsküdar’ı geçtiği gibi alıp başını gitmiş. Ben bile Mayıs ayını unuttum, bakalım neler olmuş. ihmal ettim buraları, telafi günlükleri bunlar 🙂

01 Mayıs

“Hayat sürprizlerle dolu” kestirmeden aniden olanın bitenin özeti. Bazı olmuş şeyler günü gelince bitiveriyor. İnsan hayatları gibi. “Her şeyin bir sonu var” en çok ömürlere yakışıyor. Dün sabaha iki
ölüm haberi ile başladım. Dünürümüz Süreyya Teyze öldü. Aaaah aaaah birlikte ne güzel günler geçirdik, yazları komşu olurduk, Havuzun yakınında bir evi vardı, bahçesine, balkonuna çoook konuk olduk, ne güzel yemekler yapardı. El çantasını koltuğunun altına sıkıştırır, kasaba, manava, markete, Selimpaşa’dan İstanbul’a giderdi. Hafta sonları çocuklar gelecek telaşına düşerdi, geleni gideni, arayanı soranı çok olurdu, ne güzel bir büyüktün sen Süreyya Teyze. Bir düştü, bir kalça ameliyatından sonra artık eskisi gibi olamadı, bir iki bakıcı macerasından sonra çocuklarında dolaştı, hep evini özleyerek, en sonunda açık kalp ameliyatında masada kaldı denebilir, yoğun bakımdan hayatın yoğunluğunu terk etti, gitti. Tıpkı Kubilay gibi. Kubilay ben Konya’da otururken apartmana evlenmişti.Bizim küçüğümüz, İzmir’li bir kız sevmiş. İki çocukları oldu, Kırmızı saçlısından bir oğlan bir kız, eşi öğretmen idi, çocuk bakımı, ev işi, yemek … gibi hanım işlerini çoğu zaman üstlenirdi Kubilay, sonra kavga gürültü, daha bir sürü şey aile dağıldı, çocuklar babada kaldı.Araya giren ölümler, büyüyen çocuklar, işler güçler, hızlı hayat …bayra derken Kubi dün kafasına sıktı gitti. Birlikte çok yedik, içtik, gezdik, bizim küçüğümüzdüler aileyi tümden severdim. İnsan bir şekilde intiharın eşiğine geliyor, ayrıntıları bilmiyorum ama ne önemi var, ölümü seçen bir insan, kolay mı karar vermek, o aşamaya gelmek.
Menzilleri mübarek, mekanları cennet, kabirleri pür nur olsun !
Şimdi oturduğum apartmanda da bir aile dağıldı, dün kadın çocuklarını aldı, taşındı, ne güzel bir çift idiler, iki kız burada doğdu, yaşlandıkça insan, “suçlu budur, sebep şudur” deyip işin içinden çıkamıyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, kimse de kimsenin içinin bilmiyor, önemli olan insanın kendi içini bilmesi, hayat dayatmalara, inatlara, küsmelere, sitemlere … yetecek kadar uzun değil, bir şeyi isteyip istemediğinden emin olmak gerek. Sonuçta isteklerle, imkanların çatışması hayat. Dün ölülerin yanında bir fasılda diri ayrılığa ağladım.
Cenazeden önce nikaha gittim, hayata umutla bakan, en mutlu günlerinin birinde olan gençler ruhuma iyi geldi, Nikah Beşiktaş’da idi, orası da bu tip törenler için kör nokta, gitmesi gelmesi sıkıntı, neyse bu sefer törenden 45 dakika önce orada oldum, damadın halası ile yan yana oturup muhabbet ettik 🙂 Çıkışta çarşıyı dolandım, akşama maç olunca formayı giyen çarşıya gelmiş, bağrış çağrış, kalabalık, sokağa taşmış lokantalar, yiyenler, içenler, bayraklar, duman yapan bi şiler, etrafı gezenler, cumartesi pazarı için gelenler … daha neler neler. Beşiktaş’ın ara sokaklarında hayat var !!! severim bu semtimizi 🙂 Karnımı fast food ile doyurdum, tuvalette makyaj yapan kızlar için üzüldüm, keşke evden yeterince izin alabilmiş olsa idiler, makyajlarını çıkmadan yapabilselerdi. Bu da ev içi eğitimin ayrı bir kolu, yasaklar ilgi doğuruyor ve yasaklar nereye kadar ?
Yediğim yemeği eve gelmeden hallettim sanırım. Ataköy 9.cu kısımdan beşdeki camiye kadar yürüdüm, internetin tarifi çıkmaz çıktı, program tel örgüyü göremiyor şekerim :)))
Eve akşama doğru ruhum ruh değil gibi geldim, biraz kıza uçurtma yaptık, biraz boş boş aptal kutusuna baktım, aklımda; “Şöyle küçük bir Tekel Bayisine kendimi kapatsam da dükkanı tümden içsem, unutur muyum acep, bir faydası olur mu ?” vardı, faydası olmayacağını bildiğim için meyveli bitki çayımı içip, yatmaya gittim. Bir sürü rüya gördüm, şimdi birazı aklımda bile. Unutmak istediğimiz şeyleri unutmak mümkün değil, sadece biraz saklaya biliriz, en iyisi güzeli güzel, çirkini çirkin kabul etmek, güzeli baş tacı ederken, çirkine kendimizden gayri bahaneler aramamak.
Bu hayatta çok tarif var da bize uyanı bulup seçmek zor, amaaaan en iyi tarifler kalbimizde var, kalp okumasını bilmek biraz zaman alıyor ama imkansız değil.
Hadi günaydın olsun bakalım, daha neler neler olacak bu hayatta, hazır mıyız, değiliiizzzz ama sürprizlere mecbur açığız

02 mayıs

“Gündüz insan gece hırt !” tam çıkaramadım ama bu Gırgır’dan bi şi idi, yazı mı , çizi mi bilemedim, ama içeriğini biliyorum, aynı ben. Gündüz ayılıp bayılıyorum, “şunu da yapayım, bunu da yapayım, akşam erken yatayım, yatsıyı müteakip yatmış olurum …” diye günü indiriyorum, sonra bi açılıyorum, yarın oluyor da mecbur yatmaya gidiyorum, sabah da yatakla bütünleşmek istiyorum, kalkmak istemiyorum, kalkarken yan yan bakıyorum da ne fayda, kalkıyorum işte, hatta çok şükür kalka biliyorum. Sonra da gerisi geliyor, yaşama sevincimi kuşanıp, hayatın dikenlerine karşı zırhıma bürünüp, “hazırım eeeeeey hayat, hadi Bismillah !!” diye başlıyorum. Dünya durup dinlenmiyor, dün gece Pelikan Dosyası açılmış. Uzun Adam ile Kısa Adam madde madde kapışmış. Bu durumda vezirin boynu gidici. Saray, sultan … felan fistan olunca herkes bir birinin altını gizliden oyuyor, sonra gelsin kelle avı. Hemen ağ haritası çıkmış, Cemil Barlas diyolar, Barlas’ların şaaaneee yavruları. Bekleyip, göremiyeceğiz, öğlene icabına bakılır, gerçi kusurlu taraf öte taraf, dosya kalır da vezir kesin gider. Ha bugün, ha yarın, muhtarlara havale etsinler işi, dermişim :)))))
Aaaaah aaaaaah yer çekimine bağlı füzelerin artarak düştüğü, ölümlerin bitmediği, polisin en başarılı olduğu zaman Taksim’e çıkanları dertop etmek olduğu, yalanların yılan olup sokamadığı, kötülerin, çalanın, çırpanın kazandığı, “kula kulluk etmek” şirk sayılırken kulun orasına burasına, yatağına, yorganına talip olanların alkışlandığı, oy verdiğine neler neler verdiğini çooook geç fark edenlerin, vermeyenlerle düşman olduğu, bu arada hiç bir şeyin farkında olmayanların olduğu, bunlara cahil demek bile yetersizken … Mayıs gelmiş, memleketimin dağına taşına, hoş gelmiş, bize neler getirmiş, çok umutlu değiliz ama yine de sakladığımız bir iki umut var.
Dünü bir emekçi gibi idrak ettik, bugün yoğun hafta gündemine yoğunlaşacağız inşallah. Bu son etkinlik ayı, Haziran kutsal ay Ramazan olunca, biraz ibadet yoğun olacak, uzun gün oruçlarıni evden çok uzaklaşmadan, tutacağız inşallah.
Bu ayda Tiyatro festivali var, bir yabanci, iki yerli üç biletim ile bir de okuma tiyatrosu rezervasyonum var, akraba pikniği var, bir şehir içi tura niyetim var; arkadaşın konseri var, Ada’ya gidelim dedik, Doğum günleri var, çarşı pazar işleri, yazlığa da gidip, bi bakıp gelmem lazım, bunlar planlı olanlar, bi de ne zaman olacağını bilmediğim beklediklerim ile aniden gelişenler var, 19 Mayıs da tatil var diyolar, bu gelen giden demek olur, kızın kursu başlayacak, okula gitmem de gerek, okunacak kitaplar dergiler var, indirilecek filmler de olabilir :))) Bizim niyetler bunlar, bakalım kaderde ne var, eskilerin dediği gibi “Allah ne diyecek”, yarın kandil var, daha neler neler var, günler gösterecek. Bir yerler de patlamadan, facia haberleri almadan, barışa hasretin biteceği bir ay olsun, hadi inşallah
Kızı gönderdim, bir pazartesi klasiği olarak ütünün başına gidiyorum, bugün yemek yapmıyacam, dışarıya çıkmayacağım,çünküüüüüüü Kargo bekliyorum 🙂 Kargocu benim paketi kesin ayrı yere koymuştur, “Aaaaay gene o bilmiş kadın !!!” demiş midir, bildiyse demiştir, hakkını aramak ukalalık ise, evet, öyleyim. İyi olduğum konularda mütevazi oluyorum genelde, aile terbiyesi gereği :))))
Hepimize kolay gelsin, Barış her yere gelsin ama bizim ülke acil, doğudan başlasın çabuk gelsin, olabilecek en iyi hafta olması dileğiyle, cümleten Günaydın

03 Mayıs

Kızımın bir şeye niyetlenip de onun peşinden azimle gitmesini seviyorum. Bir haftadır uçurtma ile uğraşıyor, pek bir yardımın olmadı, olan da ucundan tutma, eksik satın alma, şahsi fikirlerimi uzaktan sallama şeklinde idi. Bir yaptı idi, dün akşam yeniden yaptı, bence oldu, uçar ise not alacak. Uçmasa da çok emek verdi, emeğinin hakkını alması lazım, yine de “annem okula gelecek !!!” diye hocasına bi hatırlatma yollama gereği hissettim :)))) Aaaaay ne günlere kaldık, tehdit, şüphe, menfaate uygun beyan … huyumuz suyumuz oldu.
Uykumu aldım, dinlendim, bugün daha iyiyim, kalbimde şakıyan geveze bi kuş var. Değişen gelişen bir şey yok, memleketimde yani olumlu olarak, olmayanları neşemize meze yaptık, yalan dolan içiyoruz. Ankara’ya havuz, hayvan ve soyut heykel ihalesi açılacakmış, heykeller arasında Deniz Atı var da niye Kobra yok diye haykırıyor Ankara, Büyük Vazo da alınacakmış. İçine yağmur suyu toplanacak olabilir mi ?
Anneler günü bu hafta sonu, annemizi ne kadar sevdiğimizi anlatmanın yol tarifleri reklamlarda. Pırlantadan, el mikserine, çarşaftan, ayakkabıya kadar yolu var. Bu anneye hediye ilginç, çoğu hediye anneye “al bununla daha başarılı üretimler yaparsın” imajı veriyor, boynuna, eline, koluna hediye de pek bir maddi duruyor, “beni bu kadar seviyorlar” gibi. Aaaay bu annelere de yaranmak zor !!! :))) Aaaah anneler ne ister, anneler mutlu evlatlar ister, kendi kendine yeten başarılı evlatlar ister, evladının evladını ister, tüm bunları gözü ile görmek ister, hediye ile gün gelip gitmeyen evlatlara bahane. Maddiyatçı anneler de var illa ki ama çoğunluk bir sıkı sarılmaya, iki üç öpücüğe tav olur Ben de evlendiğimden beri anne olduğum için her çeşit hediyeyi tatmış bir kaç senedir, “Yeteeeer !!!!” demiş biriyim. Çocuklar sağ olsun, varsın eli boş ama gönülleri anne sevgisi dolu olsun, annenin de kendini sevdirmesi önemli, çoğu anne başarır bunu, satın alınan çocuklara satın alınan anneler olur, o da başka.
Hediye vermesini severim, almak da zaman zaman hoşuma gider ama beklenti içinde değilim, birine bir şey verip unutanlardanım, benimki snapchat gibi (her şeyi de bilirim, henüz hesabım yok, olsa mı bilmem :))) ) Zaten hediye işini çözeli yıllar oldu, gerekirse kendi kendime hediye yapıyorum, valla 🙂 Değiştirme kartına da gerek olmuyor, vereceği mutluluk kesin. Bu hafta sonuna da iki günlük planım var, bana her sene illa ki hediye alan ablama yıktım birinin maliyetini. Ben kitap, kitap ayracı, muhtelif bilet, değişik yemek, daha önce gidilmemiş yerler, kağıt, kalem … seviyorum. Kızım uzun yıllar resim yaptı mesela, bak onların bazılarını saklarım, çocukların yaptığı kartlar filan da var. Amaaaan geçelim bu suni mutluluk oyunlarını,
Bugün Kandil, tüm dünya için iyi dileklerimi tekrarlıyorum, zaten hep herkes için iyilik isterim, Barış ve Huzur’u illa ki istiyorum, haklının hakkını almasını, ölümlere “pardon” yapılmamasını, gençlerin ne istediğine iyice bi bakmasını, herkesin çok okuyup, çok merak edip, çok sormasını, altını deştiği şeylerin özel hayat değil genel yaşam koşulları olmasını, ön yargılı nefretin son bulmasını … istiyorum. Füzeler düşmesin, insanlar evinden yurdundan edilmesin, koltuk kimsenin kıçına yapışmasın, çocuklar gülsün, şeker de yiyebilsin istiyorum. Gerçi şeker işi Canan Hocamı üstümüze salar ama “Hocaaaaam , biraz yesinler, sonra bırakırlar, bak biz yedik, şimdi bıraktık, şeker sadece Candy oyununda dolanıyor, ama hocam çaya tereyağ önerisi hiç olmamış, Kandiliniz Mübarek olsun, son ikiliyi bi daha düşünün, en iyi tereyağ, en iyi çay ile en iyi ikili olmazzzz !!!!” diye bi mesajı da evrene saldık, Canan Hocam alır mı görecez, olmadı snapchate geçicez artık.
Aaaaay bu sabah da böyle, helva yapıcam inşallah, dualarım hepimiz için, tek tük insan iyi olmuş, olmuyor, hep beraber iyi olalım inşallah, Cümleten Günaydın

04 Mayıs

Ülke bir çay partisinde buluşanların konuşması gibi. Hani kadın kısmına çok yakıştırılır ya erkekler hiiiiç yapmazmış gibi. Dedikodulu toplantılarda süslü püslü, vitrini sağlam içi boş ama ilk bakışta anlaşılmayan, adam gibi adam olmayanlar kaynatıyor. ” o demiş, bu söylemiş, o yapmış, bu olmamış …” Kazan kaynatma ülkesi burası. Kulağımın biri radyoda, biri arka planda Medyaskop TV de gözüm oyundaki taşlarda, hepsi bir arada oluyor. Hatta oyunlar daha çok dikkat istiyor, gerisi teferruat gibi. Uzun adam, Kısa Adam’ı hedefe koydu. Emanet geldiğini biz biliyoduk zaten. Nedir bu “kol kırılır, yen içinde kalır” zihniyeti. Bu zihniyet komple hayatların içine tükürdü, yanına bi de “elalem ne der” desteği aldı mı, kararmış,zindan hayatlar, insan çilehanesi oluyor. Her parti kendi içinde kaynamaktan faydalı bir iş yapmaya fırsat kalmıyor, Kilis’e yeni füzeler düşmüş. Şimdi yeni haber geçtiler, nedir bu olanlar bitmeyenler, bitmeyecek gibi görünenler.
Bir de buradan sallayanlara şaşıyorum. Facebook orta yaşa hitap eden, arkadaş sınırı konulan, arkadaşını seçme hakkı bulunan bir sosyal kurum. Gençler buraları terk etti. Biz kendi halimizle hallenirken, tehdit dolu, nefret dolu bildirimler ne işe yarıyor acep ? Ya da onlardan ne umuluyor, Misal benim arkadaşlarımın çoğu benim gibi, onlara ulaşabiliyor muyum, hepsine değil. Ama resimler iyi oluyor, onlar çok yere ulaşıyor, hatta “bunlar belki yazılara da ulaşıyor diyebiliyoruz ” bi de gizli saklılar var, bi bakıp çıkanlar. Valla herkes nasıl kullanırsa kullansın da sövüp, saymadan kullansın. Eğiteceği insanlar varsa onlara grup açsın. Eğitim orta yaş için geç ama umut da kesmemek lazım. İkinci Baharda çiçek açan arkadaşlar var, biz onları kutluyoruuuuz :))))
Yani, söylecek çok şey var, hele benim gibi çeneli birisi için vakitler dar gelir. Fakaaaat gönlümüzde bir program var, elimizden gelenlere bakıcaz, yağmur da var diyorlar, yol üstü şemsiyeleri artık 10 lira olmuş, tek tasam yanıma şemsiye mi alsam, kolaya on lira mı koysam. He valla, bugün böyle, “Dertleri zevk edindim, ben de neş’e ne araaaar” diyenlere ithaf olunur :)))))
Günaydınlar olsun, Metrobüs duasına amin diyelim de sırt sırta olmayanlara denk gelelim, yoksa bu gezme işlerini bırakıcam dermişim. Bu arada vizesiz seyahat için ilk mani çıktı, ayrı bi pasaport ona da ayrı bi sayfa gerekmiş, onun ihalesi de yıl sonuna yapılacak mış, mış mış da muş muş. Dayan eşşeğim, dayan yaz gelecek yonca yiyecen, Nasa’yı takma kafana, yok kuraklık, olmazsa sana ithal yonca alıcam diyebilseydim ama maaşım arttıkça azalacak, malum gelir dilimi, Allaaahım , Allaaaahım ateşlerde yancaz mı ne, önce “bu ne yaman çelişki anneeee”
Tam gidiyordum aklıma geldi, Kısa Adam ne dokunaklı konuştu dün akşam, omzumuzdaki melekler felan karıştı, bu bir veda sinyali mi acep, amaaaaan bize her yer Trabzon :))))

05 Mayıs

Faideli Bilgilere ek ; Bizim ev yönüne doğru trafiğin az yoğun olduğu bir zaman yok. “Saat 16.00 ile 19.00 arası oyalanayım da biraz rahatlasın ortalık” diye bir düşünce saat 20.30 olduğunda bile doğrulanmamış oluyor, bizzat dün akşam test ettim. Değişen gelişen bir şey yok. Bu arada bir metrobüs cümleleri diye derleme yapma çalışmasına başlayacağım. Dün akşamdan elimde iki cümle var; “Teyze beni itti, 95 kiloyum ve teyze beni itti !!!” ki o teyze ben değilim, söyleyen pehlivan kıvamında, teyze ise illa ki oturmak isteyen bir Safinaz modeli, yürekten isteyince engel tanımaz arzulara örnek. “Tam olarak nereye ilerleyeyim, bir işaret etseniz de yönümü belirlesem !!!!” söyleyen telefon konuşması yarım kalan sinirli bir genç, söyleten iki kişilik yer kaplayan yorgunluktan ayakkabılarının arkasına basmak zorunda kalan bir hanım. Bunlar günün sonu idi, günün başları var bide :)))
Risk alarak evden çıktım, yani yanıma şemsiye almadım, nispeten rahat bir ulaşım ile Kapalı Çarşı Fes Cafe’ye ulaştım, sunumu pek afilli ki parası da ona göre bi sade kahve içip, hararetli konuşmalar yaptık, eeee epeydir görmedik bir birimizi, teeee liseden, mahalleden tanışıklık. Şef arkadaşın Tarihi mekanda konserine niyet, az da gezelim, öğrenelim yapıcaz, iyi bir yemek ki. Çarşı içinde Havuzlu Restoran’ı tek geçeriz. Öyle de yaptık.Beyazıt Külliyesinin hamamı müze oldu ya o tarafa kimle gitsem götürüyorum, bu sefer sergi salonu da açılmış, içinde eczacılık ile ilgili bir sergi var, ilk diplomalardan ilk haplara kadar, gidelim görelim 🙂 Bu arada güvenlik beni tanıdı, “daha önce de gelmiştiniz” dedi, yeni güvenlik gönüllü rehberlik yaptı. Bayan tuvaletine girmemizi önerdi ki, giderseniz siz de girin, orada orijinal tavan var. kendini eğiten güvenliklere sonsuz sevgi ve saygımız var. Ragıp Paşa Kütüphanesi hala açılmamış, hatta çalışma durmuş gibi, illa ki bi de Bodrum Camii yaptık, imamı göremedik ama ben bir çırpıda gerekli bilgileri verdim, Beyazıt meydanı benim üniversite öğrenciliğimin geçtiği yerler, çarşıda Şark Kahvesi, meydanda Çınaraltı, sahaflar favori mekanlarım idi. Çınaraltı artık yok, meydan da orta yerlere kondurulmuş, çadır kahvelerle dolu, çirkin bir kalabalık var, Beyazıt Camii restore edilmekte, Laleli çok renkli, her yer abiye mağazası, ayakkabıcı, derici, çok dil bilen çığırtkanlar yoldan adam çevirme derdinde, kızlara rusca bana arapça düştü :)))) Konser saatine kadar gezdik, vaktinden önce şef’e merhaba demek için salona geldik. Avrasya Enstitüsü külliye binalarından biri, küçük bir salon ama mükemmel bir akustik, hiç mikrofon yok idi. Koro üniversite öğrencilerinden kurulu ki çalanlar da dahil, bir klüp. Biz de protokolde yerimizi aldık, Şef benim büyüğüm ki yaşlandıkça bir yaş bile çok önemli oluyor, fakat onda at kuyruğu bende baş örtüsü olunca, ben kafadan Hacı Anne oluyorum, neyse ki resimler hakkı ile çıkmış :)))) Konser bina tarihine yakın şarkılar ile başladı ama sıkılmadık valla, o derin manalı sözleri gözleri ışıldayarak söyleyen gençler içimizi açtı zati Dede Efendi’nin Ey Büt-i nev eda olmuşum müptela’sını hem tanıdık, hem söyledik, valla. İkinci bölüm tamamı ile bildik olunca ben tümünü söyledim, Sanırım Bendir çalasım var 🙂 Konser sonrası, hemen yanında bir Gönül kahvesi var, akşam kahvesi içtik, bana ağır geldi ama sunum ve tad çok güzeldi, arkadaşın ikramı oldu, her buluşmada olduğu gibi mutluluktan yeni planlar yaptık, “Dünya fani, ölüm ani” dedik, sözleştik, aaaay hadi inşallah
Biz gezerken görüşmeler yapılmış, havada kongre kokusu var, saltanat damada geçecek diyorlar, bir gün adalet herkese lazım oluyor, vakti ile hak hukuk bilmeyenler demeyelim de görmezden gelenler gün geliyor, mağdur oluyor, iki yabancı dil bile kurtaramıyor adamı, melekler günah sevap yazıyor o başka. Bir zamanlar tarihler öne alınmıştı, birileri aday olamamıştı, kurucular sınır dışı edilmişti felan filan. Tabi tüm bunlar “zaten bir başkan var” dedirtiyor insana da kıvrak oyunları kıvırarak oynayanlar var. Denecek çok şey var da kim kime ne anlatacak ?????
Mühim meseleler var, Tarkan evlendi !!!!! , çoluğa çocuğa karışacak, ısrarcı hayranı kazandı, şöyle, böyle durumları yok imiş demek :)))) Bu arada The Danish Girl ‘i izledim. Çok beğendim. Oskar yanlış yere gitmiş, gerçi daha çıplak ayaklı erkeklere alışamışken, tümden çıplak halleri ara ara gözümü kapamama sebep oldu ama yine de güzel bir gerçek hikaye idi, Brooklyn’i daha izlemedim, hem başka sinemaya, hem festivale, hem de sinema salonlarına geldi ama ısrarla evdeki tv ye gelmesini bekliyorum, yeni kitaplarım geldi, Nusayri Alevilik okuyorum, ilginç bitince yazıcam, Hakan Günday’ın “Daha” sı da okuma isteğimi kamçılıyor, arka kapaktaki çarpıcı cümleler var, “Doğu ile batı arasındaki fark Türkiye’dir., Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim” diyor ki ben de eminim ki öyle.
İncecikten bir yağmur yağıyor, dünkü kahveler mideme dokandı, uyku ile küs düşmedim ama, kendimi bugün evde sanıyordum da değilmişim :)))) Civardayım ama. Okula gidicem, eğitim ile ilgili önerileri varmış, onun için sınıf öğretmeni çağırmış, artık kim kime ne önerir bilmiyorum :))))) Uçurtma hak ettiği notu aldı, o mevzuya girmeme gerek yok.Başka işlerim de var, enerjimi kuşanıcam, hatta başladım bile .Kulağım radyoda ama abartmaya gerek yok, kararlaştırılmış, görenlerin gördüğü her şey görmeyenlere şırınga edilecek, hazım eden edecek, etmeyen şikayet edecek, ama eylemsiz, gündem değişecek, kaos … felan fistan
Gönül gözü olup da bakmasını bilenlere günaydınlar olsun, sonra ne olursa olsun , “olduğu kadar olmadığı yerde kader” bu bir ihtiyaç cümlesidir, bir gün herkese lazım olur Hasbilik teeeee tepeden öneriliyor. Öneren de harbi hasbi dermişim :)))))

06 Mayıs

Sabah sabah bir okul tişörtü krizi yaşadık. Bir an panikledim ; “Acaba yedeklemedim mi ” diye. Sonra “olmaz, olamaz, bu işte bir iş var” diye dolabı döktüm ve buldum. Şu anda bir ufak dağ var odanın ortasında. Benim “Poker suratlı” kız, “noldu aşkım, niye büyütüyoruz olayı” diye içime su serpmekle meşgul. Ben de yelpazemi aldım, masaya geldim, bugün yazmayacaktım ama bi içimi dökeyim dedim. Aaaaah aaaaah başbakanın bile iş garantisi olmayan bir ülkeye evlat yetiştiriyoruz. ruhen bedenen olacakların en iyisi olsun diye de çevre faktörünü göz ardı ediyoruz. Dün malum okula gittim, bahçe parmaklıklarına pet şişelere çiçek ekip bağlamışlar, hoş olmuş, bahçede top oynayan gençler var idi, Koridorlar çok tip, çok renk, kim öööreeetmen kim talebe belli değil. Gözlerim bizim gözlüklü, diz altı koyu renk etekli, sabahın köründe kabartılmış saçlı gülmeyen hanım hocalar ile, aralara serpiştirilmiş, full aksesuar bey hocaları aradı, göremediğime sevindim, dermişim :))) Konu üniversiteye hazırlık imiş, biz hazırlanmaya başladık zaten, dün de koştur koştur geçti, çok şükür. Bugün Hıdırellez, Pagan Adeti diyenlere inat akşam yaptık çalışmaları, Hızır ile İlyas buluşunca illa ki bizden bahsetsin istiyoruz, konuyu ve katılımcıları geniş tuttuk. Rahmetli annem de yapardı ama Kayın annem bu işin piri, her sene balkona sergi açar, torun torba, evlat … kesin beni de isteklere katar :)))) Bu arada perşembe günü bir yaş daha aldı, kayın annem, facebook dan resmini beğendim de görümcem aracılığı ile görüşmeyi pazara sakladım. Zaman bir taş at çok kuş havalansın zamanı.Henüz facebook hesabı yok ama isterse açabilir meşaaaajlaşıyor zira 🙂 Kayınvalidem iyidir, sağlıkla, mutlu yaşasın, ben de iyi bir gelinim !!! noktaaaaaa!!!! :)))))
Eskiden minik çocukların eline mendile sarılmış para verip mahalle bakkalına yollarlardı, yol boyu o yavru, “Bir ekmek, bi gazte” türü ezber yapar, yolda düşer, şaşar görevi sonunda tamamlardı, Bende “Bugün Cuma, Bugün cuma” diye ezberdeyim, çünkü dünü cuma hissettim, benim küçük oğlan eve gelince otomatik olarak hangi gün olursa olsun,o güne cuma muamelesi yapıyorum, üst üste cumalar, olamayan pazarlar, sendromlu ertesiler … yoruyor beni ama “bi gayret bi cesaret !!!” genlerimde var,oğlan dayıya kız halaya derler ya he valla :)))
Güllük gülüstanlık olan ülkemde bir gül ağacına umut ekmiş biri olarak pozitif beklemelerdeyim, yemişim Merkür’ün geri hareketini, dilimi tutup, kulağımı tıkayıp, gözümü kapayıp hayata balıklama atlayacam dermişim, pazar günü için “Denizde kararti var, bu gelen kayık midur , ben özledim annemi ağlasam ayip mudur …” eşliğinde hazır olucaz , Yarın bugünün Bizanslısı halleri var, inşallah, program program üstüne, yapamayan, taş koyan utansın :)))
Cümleten Günaydın, Happyyyy Hıdırellez !!!!!

08 Mayıs

“Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı, düşün altında yatan tarih yazanları” çerçevesinde Bizans tarihini dolanmış yorgun anne olarak yattım, mutlu, neşeli anne olarak kalktım, çok şükür. Evi çilek, çay, krep kokusu ile doldurdum. Kızı yollayıp, kalana geniş kahvaltı,çamaşır , bulaşık gibi … mini dokunuşlar ile devam edip günü tiyatro ile sonlandırmayı düşünüyorum, hadi inşallah
Önce dünden bahsetmem gerek, neler neler öğrendim. Dünkü gezi Mozaik sanatı, Kiliselerde mimari yapı, din ve siyaset kapsamlı ona göre seçilmiş mekanlı eğitici öğretici, güzel katılımcıların olduğu güzel bir gezi oldu, Okuma yazmanın olmadığı zamanlarda İncil hikayelerini resim ederek anlatan dine davet, Meryem’in annesinden başlayarak, İsa’nın doğumuna, onun mucizelerine, etrafındaki meleklere, ruhunun yükselişine kadar … pek çok şey.Ayakta resim edilmiş iki İsa’dan biri Kariye Müzesinde görünmeyen salonda imiş. çocuk isa ama yetişkin suratlı, Monalisa’dan önce de var sizi izleyen gözler, akan su, ağaçları sallayan rüzgar, kolları sıvanmış köleler, hem çatısı hem içi görünen evler, (Biri tanrısal bakış), dört İncil yazarı var, ortak nokta bir yere kadar, ilk yedi adım, meleklerin su ve ekmek ile besledikleri Meryem, 12 asalı eş seçimi, yeşeren asanın sahibi Marangoz Yusuf, İsa’nın abisi, kırmızı acıların rengi, Mavi mutluluk, yeşil umut, genç, orta yaşlı, yaşlı Müneccim Krallar, Katolik Kilisesindeki gözü bantlı resimler, para olunca mozaik, yoksa fresko, mermer şart yoksa onu da damarlı çizmeler, en iyi mozaikler Ayasofya’da hem de dünya çapında zira imparator işi. Bazilika planlar, şapel aileye özel, kiliseden cami dönmeler, Çan kulesi Emevilerin cami minarelerinden esintili, yuvarlak minare Türklerde köşeli Araplarda, haç kullanılmaz iken kuzu ya da balık var idi, bir ara haçlı kuzu, çift başlı kartal, Hititlerde, Rusyada, Bizansda, Patrikhanede kapalı kapı asılan din adamının anısına, Haçlı seferlerinde gidenler yavaş yavaş özür manasında geliyor, en son gelen Aziz kemikleri, Doğu ile Batı ortaklık etme niyetinde, Eflak Boğdan Beyi Dimitri, aslında oğlu kendi olamamış, Ruslarla anlaşınca kayıp edilen tarafta olmuş, oralarda vals yazmış diyolar 🙂 Buralara da pek çok eser bırakmış, hem tarihçi hem müzisyen, şimdi bize kalan çay bahçesi 🙂 Gezinin üstüne sohbet ederken Hayri Bey Müzik yayını da yaptı, Rehber çok bilgili, esprili, sorulara cevap vermeye istekli, katılımcıların da mekanlara bilmem kaçıncı gelişi olunca iyi oldu. Şiddetle tavsiye edilir Gidilince daha bi bilgli, daha bi büyümüş dönülür, misal ben :))))
Evet, gelelim günün anlam ve önemine, Anne olduğum için mutluyum, kendimi tüm çocukların annesi gibi hissediyorum, acı çeken, istismar edilen, imkansızlıklarla mücadele eden, yüzümüzü güldüren, gidişleri ciğerimizi dağlayan tüm çocuklara anne hisleri duyarım, söz konusu çocuk olunca.elimden geleni ardıma koymamaya gayret ederim. Dün sabah Metrobüs durağında resim boyayan mendilci çocuklar gördüm. Onları akşam toplamaya gelen kadına da bi tesadüf etmişliğim var, onları doğurup sokaklara salan da ana, biyolojik olarak çocuk doğurmamış, başkalarının ziyan ettiği çocuklara sahip çıkan da ana. Kutlanacak bir şey var ise cümleten kutlu, mutlu olsun. Annelik geniş kapsamlı olduğu için sınırları çizilemez, terli terli su içen, terliksiz gezinen … hayırsız evlatlara bugün bir fırsat olabilir :))))) Varsa anne her zaman aranmalı sorulmalı, yoksa anne yapacak bir şeyler bulunabilir. Benim gibi annesi olmayıp da kendi anne olanlar da var. Amaaan çeşit çok, olan var olmayan var, önemli olan şefkat mermahet hisleri taşıyan herkes herkesin annesi … dedik ve kestik. Olsa da olmasa da Günaydın olsun

09 Mayıs

Hepimize güzel bir hafta olsun, güzel haftanın başlangıçı güzel bir “Güünaaaydıııın !” olsun. Her şeye rağmen gönlümüzden bahar geçerken, umutlarımız yeşersin, umutlar için hep bi umut olsun. Nasıl yapıcaz bilmiyorum, içimiz düzelir gibi olurken dışımız doğal afetten çıkmış gibi olmaya devam ediyor. Dün akşam sokaklarda bir birlik ve beraberlik ruhu var idi. Tüm İstanbul trafikte buluştuk, hem de sabahtan gece yarılarına kadar, annesi olan, anne olan, havayı güzel bulan, etkinliğe bileti bulunan … sayısız sebep bizi metrobüsde metro da buluşturdu, hatta samimi etti. Sarmaş dolaş, kokularımızı içimize çeke çeke gittik geldik. Ben UNIQ HALL’e gittim 🙂 Belçika Hollanda yapımı aslı Flemenkçe, Türkçe alt yazılı , Tiyatro Festivalinin yıldızlılarından, “Merhametliler” i izledim. 180 dakika ki ara hariç, II.Dünya Savaşına bir SS subayı gözü ile bakış eyledik. Oyunda sıkılmadım, beğendim, sonuna doğru dizlerim kilitlenmeye başladı, fakaaat arada dolaşmış idim, yine de rahat izledim sayılır. “Sıradan insanlar toplum için en sakıncalılar, çünkü günün birinde ansızın sıra dışı olmaya kalkıyorlar, alt yapı olmadığından üst yapıyı etraf ile şekillendirince, ortaya manyaklar çıkıyor, tabii içine bastırılmış duygular da katılıyor, karanlıktan aydınlığa çıkış, kimse için kolay olmuyor” diye benim ana fikrim 🙂 Çıkışta maçın dağılımına denk geldik, hem renkli, hem sesli, hem daha da preslenmiş halde yarın olmadan eve geldim. Oturunca bile üstüne en az beş sarkıyor, bu toplu taşımayı bana versinler adam edicem, hatta hanfendi yapıcam da vermezler, Ben de düşük profil ne gezer 😦 Kesin bunun başında hiç toplu taşınmayan biri vardır. Günahını almayalım ama, dermişim :)))
Günlerden pazartesi ve ben çarşamba ruhu taşıyorum, kendimi teselli için sırayı by pass ettim, ben yaptım oldu :)))
Hafta etkinlik dolu, hatta bi de çılgın proje var, gönlümüzden geçenler ile elimizden gelenler arasında bir uyum sağlayacağız, inşallah. Allah kimseyi plansız programsız, eşsiz, dostsuz, zorunlu yalnız bırakmasın. Dün çokça aranıp, soruldum, hasılat da iyi :))) Kızı gönderip hızlıca haftaya evden giriş yapma niyetim, bu hafta ev girip çıkma ile çok alakalı olunca detay yapamayacağım, bastığım yerler, gördüğüm yerler, amaaaan o da yeter. Çok temiz olanı ayrı bir yere koymuyorlar, hepimizin sonu kara toprak, o bile herkese nasip değil.
Amaaaaan asıl kalbimiz temiz olsun ki benim kalbim temiz demeyle olmuyor, başka diyenler bulunmalı.
Önüm arkam, sağım solum, saklanmayan soooobeeeee !!!! Haydin, kuşlar da konsun haftanın yollarına …

10 Mayıs

Bu sabah erkenden kalktım ve geri yatmadım, kendimi zinde hissediyorum. Açık pencereden iğde kokusu geliyor, havanın ne olacağı belli değil gibi, sonra birden netleşecek. Her yer birden yeşillendi, dün sabah bi bakan haber etti, şehrimizin barajları %85 dolu imiş, “suyu istediğiniz gibi dökünün” dedi. Demek ki yaz boyu güneş suya sabuna ilişmeyecek, buharlaşma yok, yağmur da yağacak, dünya nemli ve ıslak bi dünya olacak, olmazsa tez bi sebep bulunacak. Dün buzullarla ilgili bir yazı okudum, buz katmanları da tek tek okunuyormuş, ölçülen şeylerin sınırı yok, Mesela buzdaki kurşun oranı normalde sıfır iken teee 2000 yıl öncesinden başlayarak aralıklarla artmış. Benzin ile kurşun birlikte kullanılmaya başlanınca ciddi bir düşüş görülmeye başlamış kiii bu ölçümlerin yapıldığı yerin en yakın trafik sıkışıklığına uzaklığı bir kaç bin kilometre. Medeniyet iklimleri bozuyor, İstanbul’un Kuzey Ormanları tarafına büyümesini çok sakıncalı gören raporlara rağmen İstanbul Kuzeye doğru gidiyor, yeni köprü, havaalanı yeni yerleşim yerleri ve yeni yollar demek, bana kalsa bu kalabalığı bu toprak kaldırmayacak, şehir içine doğru göçecek gibime geliyor. Durmadan yapılan evleri kim alıyor, yoksa alamıyor mu bilmem, bahçesi Sincaplı ev reklamı bile var. Azcık deniz görüyorsa onun bahçesine de Palmiye dikiyorlar, yakında bench (Bu da sööörvayyyordan yarışmacılar oturdukları banka ingilizce sesleniyorlar, gerçi bank da türkçe değil sanırım” de oturup dalından hurma yenecek rezidanslar da inşaa edilir artık,
Sonuçta iklimler bozuluyor da demeyelim de değişiyor, Buzullar eriyor, okyanuslara tatlı su karışıyor, tatlı su tuzlu su yoğunluk meselesinden yer değiştiriyor, bu durumda Ekvator aşırı ısınırken, Kuzey yarım küre anormal kışlar dönemine giriyor, imiş ki öyle de görünüyor.
Dünya elimizden kayıp giderken, elinden geleni yapanlar yüzünden, bir çok şey resimlerde kalacak, belki de yüzyıllar sonra eski dünya resimleri müzesi olacak. Bunlar kafa karıştıran, kafanın ayarını bozan düşünceler gibi görünse de kafanın takıldığı lüzumsuz yerler var. Takıntıları ev içi, ev dışı diye ayırırsak başlık az olur. Esas ruhun takıldıkları var kiii çoğu açıkça ifade edilmez. Mesela kuşlara takanlar var; pencere önlerini pisletiyor diye, çocuklarına takanlar var; alim olamıyorlar diye, dünya malına takanlar var; eskimesin, daima en güzeli olsun diye, insana takanlar var ; devamlı takip altında tutup, kendine malzeme olsun diye … Bir de kafaya bir şey takmayanlar var kiiii mümkün değil, onlarınki belki de bariz değil :))))
Aaaay bi yerde konuyu toplamak lazım, kızı kaldırma saati geliyor, kahvaltı hazırlayıp, sabah şakımaları yapcaz biz Bu arada uçurtma uçtu, hatta çekmece sahilinde uçarken videosu bile var ama paylaşmıyoruz. Şimdi güneş sistemi yapıyoruz, ben malzemeciyim, kız akşamları, kesip, biçip, boyuyor, onun resmini izin alıp paylaşasım var. Bunlar kızımın not yükseltmek için yaptığı performans ödevleri, daha iyi bi karne hedeflemiş, Aaaaay hadi, inşallah, diyoruuuuum veeee telefonu şarjdan çekip odaya doğru, “kuuuuzzzzuuuuuum !!!” diye seslenerek gidiyorum. Size de günaydın, dün geceyi Merkür güneşin kucağında geçirdi, bir yüzyılda onüç kez olurmuş, evrenin kapıları iyilik ve güzellik saçmak için açıldı diyolar, bugün için beklentimiz yüksek, biraz da gayret edicez elbet

11 Mayıs

Bütün sıkıntı inandığımız şeyler uğruna. İnanmak önemli, inandıklarımıza sil baştan yapmak zor, hatta imkansıza yakın. İnandıklarımızı olumlu bakış açıları ile besliyoruz, destekliyoruz, savunuyoruz. Karşı görüşlere savaş açıyoruz veeeee bu açtığımız savaşta aldığımız tüm yaralara, kayıp ettiğimiz tüm saflara rağmen ölene kadar inandığımız oluyor. Tüm bunlar inançlarımızı sorgulamadığımız için, nasıl biliyorsak öyle kalsın istiyoruz. Bu nu her çeşit insanda görüyorum, savunma sistemi diye bir şey var kiiii karşı taraf sözünü bitirmeden harekete geçiyor, lafı daha önce kim diğerinin ağzına tıkarsa, o kazanıyor ya da kazandığını sanıyor, kazanan zaferinden emin olamıyor ama bir düşman kazandığı kesin oluyor, kaybeden bir bakış açısına göre ezik, hatta mağdur, kaybeden daha da bi bileniyor ya da sonsuza kadar susuyor.her şeye inanmak kadar, her şeyden şüphe etmek de zararlı, bunun bir ayarı olmalı da tutturan var mı acep ? İnandıklarımız hep bize daha önceden tanıtımı yapılmış fragmanları seyredilmiş, beynimize yer etmiş şeyler. İnanmak mutluluk sebebi. Bu sabah uyandığımda göğsümü gere gere kötü giden her şeyin, ölenin, biçare kalanın sebebi içeriden paralel yapı, dışarıdan İsrail diyebilseydim, mutlu olmam kaçınılmazdı. Gel gelelim diyemiyorum. Suçlu bulmak insanı rahatlatıyor. Vicdan yükünü azaltıyor. Suçlunun suçlu olduğundan emin olmak zor ama.
Yıllar yılların üstüne eklendikçe tartışma harareti düşüyor, çok dinleyip, az söyleyesi geliyor insanın, bazı insanlarda tersi de olabiyor. Sabah sabah bi sıkıntı var üstümde, “havadandır”, diyesim, Alçak Merkür’e yüklenesim var 🙂
Sabah kahvaltısına patates mi kızartsam, yoksa onu kızın öğle yemeğine sandviç mi yapsam, çay mı demlesem, sabah kahvesi mi içsem, gün daha yeni başlıyor, ikisi de olur, bugün yemek yapmak gerek, çarşı işleri de var, en iyisi başlangıç için kahve çikolata, birinin tadı, birinin kokusu , ooooh miiissss !!! Radyonun kulağını bükelim, kahve kokusu yayılsın eve, kızı kaldırayım sonra da başlarım. Bu gençler insana enerji veriyor, dün akşam kızın arkadaşı bana bi caps yapmış, gül gül bayıldık, kopyala yapıştır, ortaya tablo çıkart şaaaneee olmuş, ne de güzel bir gelin olmuşum anlatamam, caps’i de paylaşamam dermişim. Güneş sistemi de bitti, ellerine sağlık çok güzel oldu, Bugün döküp saçmadan götürürse 100 numarayı kapacak inşallah. Hayatın güzel yanlarından biri kız çocukları, rahmetli dedem “göğe 9 sancak çekilirmiş, kız doğduğunda” derdi
Hayatın pek çok yanı var, birine bakarken diğerini kaçırmamak dileğiyle, Güüüünaaaaaydııııın !!!! Kendimize bir dünya kurmakla olmuyor, kurulmuş dünyanın içinde olmak gerek.

12 Mayıs

Yakın gözlüğü ile yiyecekler canavar gibi gözüküyor, yani o kadar büyük dokular değil ama insan yine de ürperiyor, ekmekteki gözenek az önce bi şey yutmuş gibi, Ben onu yemeden o başka bir şey yemiş sanki. Yakın bakış dedikleri bu işte. Hatta derinlemesine bakış bu da, aaaah aaaah vakitlerde sınır var. Takılıp kalamıyoruz, kalanlara da sapık muamelesi yapıyoruz :))) Hayat çelişkililerle dolu hem ince detay isteriz hem de didiklemekten kaçınalım diye tavsiye veririz. İşte her şeyin bir orta yolu var, hatta ortalık uzmanları var, var da aradığımız içselliğe ulaşamıyoruz, hattlar dolu, kapalı, “amaaan işte yaşayıp gidiyoruz !” bazen çok yerini bulmuş kestirme cevap oluyor. Hele bi de içinde huzur kırıntıları var ise, o zaman “Oleeey!!!” Mutluluk da yumurta tavuk gibi, mutlu edilince mi mutlu olunur, mutluluk verince mi ?
Sabah sabah kafayı dinç tutmak lazım, benim radyocu yine bi yere gitmiş, program şarkı türkü. Şimdilerde yüksek sesle müzik dinleyen yok, herkes kendi kulağına çalıyor. Devamlı radyocu olduğumdan yeni şarkılardan haberim oluyor. Ortalık yine aşk şarkılarından geçilmiyor 🙂 Bizim kuşak şarkı sözlerini hislerine tercüman yapan bir kuşak idi. Şimdi hisleri anlatan emojiler var. “Alem yansa da, dünya dursa da aşıklar ölmez” Bu her konunun aşığına uyar mesela, bi de soru cevaplı olanlar var. Ben dünyanın en büyük aşığı olabilemem, kimsenin koynunda yüz sene bin sene duramam, amaaaa Bağdat’a gitmek şart ise illa ki giderim, gerekirse iki gözüm kapalı 🙂 “Yine seni sevmekten başka hiç bir şey yapmadım bugün ” diyen Ayla Çelik’e cevabım :)))) Güzel şarkı yumuşak yumuşak söylüyor, bir zaman aralıksız dinlene bilir, tabi ki de ruh haline bağlı olarak.
Bugün kahvaltıyı önden hazırladım, kızı bekliyorum, “Pıtırcığım, pirensesim” diye çağrılan ev kölesiyim ben :)))) Hatta gönüllü mutfak hizmetlisi, seviyorum, yemekler yapmayı, sevdiklerimle yemeği, bu arada diyetten çıkmadım, az gevşettim, o da Ramazana hazırlık, bu sene günler uzun ve orucu yatıp yuvarlanıp tutmuyoruz, hayat devam ederken arasına koyuyoruz. Metabolizma savaşlarını biraz yazıcam inşallah :)))
Müzik eşliğinde mutfağa gidiyorum, çağrıldım, aaaaa sakladığım çorapları bulmuş alçak kız :)))) Ana kız olmak biraz ortaklık gerektiriyor, biz de çantada, çorapta, bir takım üst baş da buluşuyoruz, genelde ben kandırılmış oluyorum, olsun bakalım, kızlarına kanar anneler zati, onlar geride kalan yılların çıkıp çıkıp renkli olarak gelmesi gibi
İçimden geldi, cümleten öptüm sevdim, günaydın dedim

14 Mayıs

Bahar aylarının sonuncusunun da sonu gelmek üzere. ne çabuk geçti. Hatta baharı görmeden yaz geldi. O da acele ile geçer mi bilmem. Sıcakla aram yok, nemli havayı, halsiz bırakan sıcağı sevmem. Dün sabah çantamı hazırlarken, yaşlandığımı hissettim. Ruhen değil ama 🙂 Evden çıkıp gittiğim her yer “çılgın proje” sayılır. Hele Adalara günü birlik gidip gelmek. Çılgın ötesi. O yüzden özenle çantamı hazırladım, dermişim :)))) Bir adet yelpaze, sıcak basar diye, Bir adet şal, yel vururunca tutulmasın boynum boğazım diye, okumalık bi dergi, yol uzun, yazmalık bi mini defter, aklıma gelen bir şey olursa, gerçi telefona da not alıyorum ama kağıt kalem başka. Naneli sakız, ferahlık versin diye, ıslak ve kuru mendiller, olmazsa olmaz, bir iki mini şeker, çikolata filan, gördüğüm ağlayan çoluk çocuğa, yakın gözlük, güneş gözlüğü, bir adet katlanmış bez çanta, naylon poşet almamaya gayret ediyorum, çok amaçlı büyük cüzdan, emekli kimliğim, anahtarlarım … doldu çanta. Sonuçta kola asmalık, bir kapasitemiz var. İçinde kadın olduğumu belirten hiç bir şey, tarak, ruj, kalem, parfüm … felan. Eskiden olurdu ama şimdi yer kalmıyor. Hatta bir ara lodos olur ise adada kalma ihtimaline karşı” bir kat da çamaşır ile bir mini havlu da atsam ” diye düşünmedim değil. Sonradan kırk yılda bir Ada da mahsur kalma ihtimalim olsa çabucak “B” planı yaparım dedim, kesin yapardım, evden çıkarken evin yemeğini, ekmeğini , iki günlük temiz kıyafet stokunu yapmış, çıkmadan yatakları toplamış, kahvaltı edip, ettirmiş bi anne olarak huzurlu idim. Güzel bir gün oldu, daha çok muhabbet ve yeme içme içerikli. Pek çok bilgi paylaştık. Kitaplar, filmler,festivaller,otlar, çöpler, seyahatler, geriye dönük sorgulama, ileriye dönük planlar, tavsiyeler, öneriler … vakit nasıl geçti bilemedim. Fakat trafik ömür tüketiyor, havada, karada, suda her yerde trafik var. Yer gök Arap Turist. Vapurdakiler insanı zorla ırkçı yapıyor, yediler içtiler, çöplerini yerlere serptiler, bi de rahatlar, el kol, hareketleri ile sohbet, şapur şupur sesli öpmeler, içimi daralttı, neyse ki deniz havası vardı. Burgaz Ada nispeten daha sakin. İlk önce İngiliz Kahve, sonra Sait Faik Müze, Limon’da yemek, Sinem’de dondurma tavsiye edilir. Bizde tavsiye üstüne gittik zaten. Tuvalet ihtiyacınız olursa Müzeye güvenmeyin, tuvaleti saygısız bir güvenlik tarafından kapalı tutuluyor, Bahçeler müsait ama biz medeniyet gördüğümüz için tuttuk, En acil olanı girdi, öbürü paralı bir yer buldu, küçük 2 lira. Bu aslında hiç komik değil, bazı ilaçları içen insanlar var ki onlar için tuvalet çok acil ihtiyaç oluyor.
Bugün nikah bölgemizde olduğu için, evdeyiz, yolları 6.000 davetli ve korumalar tutmuş olacak, dün de 8 kişi şehit olmuş, Bir de patlama varmış, 20 kişi kayıpmış … felan ama yas tutmayı gerektiren bir durum yok. Düğün dernek hayırlı iş ertelemeye gelmez. Kep giyen akademik muhtarları şahit yazarlar mı acep, bu arada 5 İşidli hapisten kaçtı, kimler duydu bu haberi, neyse Kilis’ten doğru sınıra giderken vururuz onları artık. Kendimi mutfağa kapatmaya gidiyorum, aklımda denenecek tarifler var, şekil verdiğim ürünler “elimden bi güzellik çıktı” diye beni mutlu edecek, ama ruhumun iç derinlikleri çok bilinçli ve çok farkında,bir şekilde yaşamak gerek, Gayret bizden, ilahi adalet beklemede, umutlar ekildi, yeşercek inşallah … Mümkün olan en iyi hafta sonlarından biri olsun dileğiyle, Günaydın

16 Mayıs

Çekirdek ailenin beşte üçü BJK lı beşte ikisi GS lı. Ben; “Tencerem var, tavam var, UEFA dan kupam var, CİM BOM luyum havam var” olan taraftayım 🙂 Futbol ile ilgim mecburiyetten, eş, çoluk, çocuk, baba, kardeş bağlantıları. Fakat sol açığın 10 numaralı formayı giydiğini (acaba sağ mı, numarayı da 1 den 11 e kadar düşünelim), ofsaydın rakip ceza sahasında toptan önce mevzilenen futbolcu olduğunu bilirim, arada Derin Futbol Programına magazin niyetli bakarım 🙂 Pencereye bir bayrak asacağım ama, azzzz sonra. beşte üçe ceessttt !! olsun.
Kutluyorum BJK yı ve çileli taraftarını, özellikle de eşimi, çocuklarımdan bir kısmını, formayı kapan yola düştü dün akşam. Gerçi gündüzden başlamışlardı. Dün bir sıcak hava, bir yoğun trafik vardı kiiii, tahminim bundan sonra böyle olacak. bu İnsan ve araba yoğunluğu içinde biz de geleneksel akraba kahvaltısını yaptık. Bir kaç yıldır yapıyoruz. Henüz yolu bilen taksiye rastlamadım, CPS de bir yere kadar. Dün de geleneksel buluşmaya geçmişe göre daha aza indirgenmiş olarak, geleneği bozmadan kaybolarak gittik :))) Özlem ve hasretle beklediğimiz buluşmaya el emeklerimle katıldım.. İlk deneme olarak ; Burmalı, Oklavadan çekme, Yaşlı gerdanı … da denen tatlı yaptım. Beze sayısı çok olunca yarısını tuzlu yaptım. Rahmetli annem ; “Baklava yufkası yaşmak gibi olacak, bir yanından bakınca öte taraf görünecek” derdi, açıp açıp yufkayı gözüme tutup karşılara baktım, inceliğinden değil ama deliklerinden görüntü almaya başlayınca bıraktım. işin ustası halam “ilk deneme için fevkalade, denemeye devam ” dedi. Tuzlu daha başarılı olmuş, bol derin de kızartma yaptım. Ne kadar yedi isem, hala acıkmadım, ipin ucunu kaçırmamış, fezaya salmış gibiyim. Neyse telafi edeceğiz, akşamki yağmur camları “Allahaşkına beni sil !!!” haline getirmiş, malum pazartesi, evin içi evin dışına benzer durumda, an itibari ile boş bir pet şişe, çubuğu ve kağıdı ile takım dondurma çöpü, geniş bir alana yayılmış kuru yemiş tabağı ile bakışmaktayım. (tabak dışına taşmış da denebilir) Her yer her yere karışmış, ev sporu zamanı yani, gerçi uzmanlar ev işini hareketten saymıyor ama bizim ev konu dışı bence. Uzmanların uzman oldukları konuları genelleştirmemek lazım. Arada özel durumlar çıkıyor. Ama halkımızın genel özellikleri çok var. Dün az bir yeşillik bulan üstünde mangalı tüttürür vaziyette idi. “Aklına geldikçe mangal yap (zaman, mekan önemli değil, tamamen arzu meselesi), ev aldığında mutfak balkonunu kapat !!! ” işte biz buyuz :)))) Aaaay aklıma geldi ; New York ‘da ikene, bir kurban bayramında Türklerden biri küvette kurban kesmiş, kan aşağı daireye sızıntı yapmış, (orada evler kağıttan az hallice olunca, ben hamile iken gece kalktığımda evde bir tur atınca büfedeki tabak çanak zangır zangır titrer idi, benim heybetimden değil, malzeme ince :)))) ) Komşu da Türk karısını kesti diye polis çağırmış. Konu hem komik, hem trajik, saat ilerledi, derin derin irdeleme zamanı yok.
Bu arada Hakan GÜnday’ın Daha’sını okuyorum. Yine güzel, yine akıcı, yine çarpıcı, İsa ile on iki havari, kutsal kase, Afganistan’daki Buda heykelleri insan ruhu ile bi güzel birleşmiş kiiii sonra anlatacam. Arada ağır sahneler var, insan kaçakçılığı üstüne ödüllü bir kitap, ödülü hak etmiş. Bazı zamanlarda gözümüzü kapayınca korkumuz kaybolacak sanıyoruz da o öyle değil, Devekuşu misali oluyoruz, korku yüreğimizde bekliyor, unutmak isteğe bağlı değil beyin işi, unutmak, unutmayı istemekle ters orantılı, unutmaya çalışmak aslında olayı iyice beyine kazımak, napcaz peki ?????
Yeni bir çay karışımı içiyorum, otçu çöpcü arkadaş getirdi. Bir uyuyorum, bir uyanıyorum resetlenmiş gibi oluyorum :)))) Gerçi uyku ile çok şükür problemim yok ama kalitesi arttı sanki, az ve öz oldu :))))
Vakit gelmiş, kızı kaldırma ve güne başlama zamanı, aslında ben başlayalı çok oldu da daha aktif olma zamanı, hafta ortasından itibaren yoğun bir hafta, yapılmış planlar var kısmet faktörü ile değerlendireceğiz inşallah. Cümleten iyi ötesi bir hafta olsun, Cümleten kalbimize genişlik ferahlık dolsun, tabi ki de yollarımıza müjdeci kuşlar konsun, Cümleten günaydın
Önemli not ; Adaya gittiğimde leyleği değil, leylekleri havada gördüm. Sonuçlarını bekliyorum inşallah :))))

17 Mayıs

Sabahları hava kış havası gibi oluyor, güneş nazlanmaya başladı. Öğlene ısıtıyor, hatta yakıyor, sabahlar kandırıkçı, sabaha göre giyinip, öğlene pişman olanlar var ama geneli öğlene göre giyinmiş oluyor, eni konu yaz geldi sayılır. Şortlar, sandaletler çıkmış, ben henüz kısa mesafede parmak arasındayım, ama çorapla vedalaştım, ayakkabımı çıkarmayacaksam giymiyorum, dermişim :)))) Dün Azeri Tv sinden bir hava durumu paylaşmışlar ;”Verdiğim melubetlere de ö gader inanmayın.Burnunuz girmeyen yere de başınızı sokmayın,Yer onun, gok onun özü biler ” Aynen, şu aralar tahminler dalga geçer gibi, ansızın yağmur çıkıyor, lodos çıkmıyor :)))) Zaten bu ülkede tahminlerde isabet yok, bakınız metrobüs 🙂 Kulağım radyoda Bireysel emeklilik hazır imiş, maaşlardan 600 tl kaynak olacak ama bakalım nerelere, bakınız, ÖTV, işsizlik kesintisi. Ülkenin bir yanı kırılmaya devam ederken, bireysel silahlarda can alıyor, çoğu havaya açılan sevinç ve uyarı atışlarından. Helalleşme de aldı başını gidiyor, iki dudağın arasında mı zulümleri bağışlama. Ben özür dileme ile aynı tutuyorum. Yap yap helallik iste, özür dile, neymiş fıtratımda fevrilik var. Benim de var ama Allahtan korkup, kuldan utanıyorum. Bi de tersine döndü, mağdur özür diliyor, bakınız Bakan dayağı yiyen güvenlik, bu arada bakanın eskisi olmuyor, demek, devamlı bakıyor bakan olan.Ankara Belediyesinde kayıp para varmış, Genelkurmay şahitliğini merkeze bildirmemiş, bildirse ne olacak ki, bugün bıyıklı birine şans gülecek, hatta kahkaha attıracak,
Dün işimi bitirip soluğu çarşıda aldım, kızım bana bi hırka al dedi, yani ince bir üst, favori mağazalarımız var, tek tek dolaştım, birinde bulup aldım ammaaaa zorla beğendi, kızı alış veriş listesinden sildim :))) İki de bir gelip gelip öpüyor, “alma ama beni yine seviyorsun di mi ” soruyor, “sevgiyi bi barem düşürdüm” diyorum ben de , Aaaaaah çoluk çocuk işleri yaman, tabi ki de ortak zevklerimiz var, ayrı düşenler daha çok. Sevgi azalmaz bence, sevgi insanın özünde var. Yani bazılarının, benim var misal sevmek on yüz milyon bin baloncuğu evrene salmak gibi, ışıl ışıl ömürleri kadar,sevginin ömrü var, azalmaz ama ölür, ama çoğaldığı doğrudur Amaaaan neyse hiç inandırıcı değil ama ben alış veriş sevmem, sadece ihtiyacımı alır gelirim, Gelin alış verişini tepeden tırnağa öğlene bitirmişliğim var kiiii tarih yazdı beni dermişim. Bu arada her şeyin fiyatı daha bi artmış, taksit yapma miktarı bile mecburen değişmiş, değişik diyaloglara şahit oldum.
Esas size bi şi dicem ; Yarın 18 Mayıs çarşamba Avrupa Müzeler Gecesi , etkinlik boyunca saat 19.00 dan 23.00 e kadar müzeler hem açık hem bedava,Yurt çapında 30, il içinde üç adet açık yer var. Ayasofya, Arkeoloji ve İslam eserleri açık. Bilginize, geceler yaz gecesi gibi oldu 🙂 Benim bütün biletlerim bu haftaya yarından gayri “şşşşıııııııııııışşşşşşşştttt !!!! Annenin ŞŞŞanaaaat Etkinlikler var ” moduna geçicem inşallah.
Hayat Kayseri pazarlığına benzemiyor, kazananı yok, zaten o pazarlik yanlış yerlere de gidiyor, birikmiş mültecilere Pakistan örneği var, 79 da gelen Afkanlılar’ın sosyal hayatı zedelediğini görmek 30 yıl sürmüş, şimdi de geri gitsin istiyorlar.
Amaaaan “dünya dönüyor, sen ne dersen de yıllar geçiyor, fark etmesen de”, “sen ne dersen de değmez bu dünya, yıllar geçermiş geçsin sonunda ölüm var ya” Kesin bilgi, ruhu genç tutalım, ha di bi gayret , günaydın

18 Mayıs

“Delilik” güzel mazeret, kendine yakıştırmak mı etiketlenmek mi daha etkili bilmiyorum. Yakıştırmak bilinçli olmak özelliği, kendini tanımak, etiketlenmek işine gelmemek. Sonuçta bir sığınarak sıyrılma yolu. “Hangimiz deli değiliz kiiiii !!!” Kesinlikle delirten şartlar var, insan insanın delirmesine sebep, emeği geçenlere teşekkür edip, ruh hali ile kanka olanlar var. Ben bu deliliğin neresindeyim, ne içinde ne dışındayım, konuya yabancı değilim, var ben de de bi şiler. Emeği geçenler sağ olsun, hatta hakkını helal etsin, dermişim :))))
“Tecavüze uğrayan tecavüzcüsü ile evlensin, beş yıl her şey yolunda giderse, suçu af edilsin !” Bu bir akıllı deli cümlesi, gerçek ve doğru, demişler hakkaten. Bu ifade eş cinsel evliliklerin önünü açmış olabilir mi ? Yoksa mağdur kız ise evlensin, erkek ise cezaevinde halledilsin diye alt başlık var mı ? Kanunların, kuralların başka bakış açılarından gözetlenmesini seviyorum, aslında bu ülkede yaşamayı seviyorum, “vatandaşı olmasan çok eğlenceli, valla !!” Gırgır şamata, neremizle güleceğimizi bilemiyoruz çoğu zaman. Bkz, dün geceye dair Bahçeli, T.türkeş görseli Davutoğlu hareketi.
Dün öğleden sonrayı yarı baygın geçirdim, arada oluyorum, düşük tansiyon eşliğinde toplu yorgunluk atmak benimki. Yatıp yuvarlanma süresi uzayınca bunalıyor insan, Allah kimseyi yatırmasın. Birazdan hayata dahil olmaya başlayacam, inşallah. Dahilim zaten de sınırlarımı genişleticem :))) Hazar gençlik bayramı arefesi, ruhu genç olanları temsil ediyorum :)))
“Heeeey gidi gidikoca dünya gam yükü müsün, söyle fani fani dünya dert küpü müsün, dünya handır, han içinde yaşar o ruh can içinde, rüya gibi gelir geçer insan gam içinde, dertli ağlar, dertsiz ağlar dünya içinde”, “Bugün gelen yarın gider dolup boşalan handır” Heee öyle, bazı şarkılar türküler aç aç bitmiyor, o da bir yere kadar, ne demişler ; Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” , üflemeliler sözün neresinde diyenlerin kulağına üfledim, “Günaydın ”

20 Mayıs

Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmediğim bir sabah. şaşkınlığım kişisel felaket değil. Şaşkın da değilim aslında, sadece hızla akan hayat nehrinde dolanan yaprak gibiyim. Bazı yerleri çok hızlı geçiyorum, bazı yerlerde lüzumsuz oyalanıyorum, ama akışa kapılmışım, dümen elimde değil. Bazı sabahlar böyle, hayatın dümeninde kimin olduğunu, dümeni bilerek, isteyerek mi yoksa cebren ve hile ile mi kaptırdın bilmiyorsun. aslında gayret etsen, dürüst olsan bileceksin de, insanlar ; anlayanlar, anlamayanlar, işine gelmeyenler diye üçe ayrıldığından ilk üçte misin yoksa değil misin bilmiyorsun, amaaaan bilmek istemiyorsun. Budur ; bilmek istemediklerimiz, bilmeye dayanamayacaklarımız yüzünden yaprak gibiyiz. Her şeyin illa ki bir sebebi olmalı,en basit kalp hareketi sevmek bile bir sebebe dayanırsa ömürlü oluyor. Bu sebepler canımıza okuyor, bir cümle kurup altında eziliyoruz, Bir dakikalık cümleyi yanlış anlaşıldı sanıp saatlerce açıklama yapıp, sonra da üstünde “acaba, eğer, belki” ler eşliğinde üç gün de düşünüyoruz, sonra küçük pembe ilaçların eline kalıyoruz. Ruh bilimciler, kişisel gelişimciler, muhtelif koçlar hayatımızı parmaklıyor, bizim yapamadıklarımızı onlar yaptırsın da mesulü olsunlar diye, para döküyoruz, “günah bizden gitsin !!” misali.
Bildiğim bir şey var, bugün evdeyim, inşallah. Burnumu bile çıkarmıcam dermişim :))) Ev içi etkin olmak niyetim, önümüzdeki üç gün, günlerim trafikte ve tiyatrolarda geçeceği için. Ev içi zorunlu hareketleri tamamlamalıyım. Yakama yapışan kişi ve kişiler yok ama sorumluluk duygum var, bir anne olarak yapmam gerek, yemek, çamaşır, ütü, temizlik, yavrulara terapi … angarya değil ama seviyorum, evimi, ailemi, onlar bana layık mı, ben onlara layık mıyım, gerektiği kadar taktir ve teşekkür alıyor muyum, ürünlerimin piyasa hali nasıl … hiiiiiiç umrumda değil, karşılıksız seviyorum, yapıp olmadı denize atıcam dermişim :))))
Dün kardeşlerimle buluştum, daha önceki gün, Taksim, Beyoğlu yaptım kiiii o taraflara mecburiyet dışında artık gitmem, iğrenç ötesi, bütün hatıralarıma filit sıkılmış, zehirlenmiş, ruhunu kayıp etmiş gibi, bi tek Hazzapulo Pasajı içine girince eski halde gibi kalıyorsun, gerisi fakir ve pis turistler, (Allahım beni ırkçı yapma, sadece dilimde kalsın, amin!!!), ranta dayalı mimariler, ve vee estetik olmayan bir sürü şey. Pera’daki sergiye yetişemedim ama akşam Akbank Sanattaki “Kahramanlar Hep erkek” Can Bonomo’lu, Duygu Asena anmalı ücretsiz gösteriye bilet buldum, Kısa ama güzel idi, okuma tiyatrosu deniyor bu gösterilere, D.Asena bildiğimiz ilk ve en kısa ömürlü feministlerden, “Kadının adı yok” demişti, valla, doğru, kadının konmuş bi adı var ama toplumda yeri hala aşağıdan yukarıya çıkmaya çalışıyor. Gençlerin katılımı yoğun idi, Can Bonomo severim, şiir de yazar, diğer çocuklar daha iyi idi ama o da fena değildi, sevdiğim için, işini de sevdim dermişim.
Bi de günaydın deyip kaçayım bari, mutfak sabahları serin iken oradan başlamak niyetim, sonra, sonrası bir birinden bağımsız, keyfi, Kuğu Gölü Balesi’n de gibi kalktığım yataktan, ev içinde favori halayım “Antep’in hamamları, sallanır külhanları …” ile devam edeceğim, “Yine seni sevmekten başka hiç bi şey yapmadım bugün” özlemi içindeyim ama olmaz,” hem sevip hem de hayatın içinde olmalıyım diyenlerdenim,” bir çok şeyi bir arada yapmak gerek, bi duygu bi faaliyet en iyi karışım mı acaba?

21 Mayıs

Yoğun bir gün, helvayı kavurması benden, dağıtım evin genç kızından , evin kızı var, bilin diye değil valla, eli alışsın, dini duyguların din tüccarları tarafından şakır şakır istismar edildiği bu günlerde, inanan, inançlarını sorgulayan, Kamil İnsan olmaya gayret eden biri olarak bazı gelenek ve göreneklerin çoluk çocuk tarafımdan taşınmasını istiyorum. Ömürlerin hesap günü diye bildiğimiz bu gecede zulüm eden zalimlerin günü de gelmiştir diye ümit ediyorum. Cümleten hayırlı kandiller olsun, gelecek senenin daha güzel olduğunu görmek dileğiyle …

 22 Mayıs
Rivayete göre ; Kadın ruhunu şeytana satmak istemiş de şeytanın parası çıkışmamış :))) Şeytanı geride bırakan çoğunluğun kadın olduğuna inanırım, sırf kadınlar diyemem ama. Var, duruşu içini yansıtmayan ama çok ikna edici işi bir yere kadar rast gidenler. Yalnız o yer gelene kadar yerle yeksan ettikleri adam sayısı oldukça yüksek oluyor. Her tür adalet kör ve topaldır, sonra birden açılır dermişim. Eski Türk filmleri gibi, körler görür, kütürümler yürür, fakir kız zengin oğlanı kapar, kül kedisi saraya gelin olur.
Dün kitabımı bitirdim. Çok beğendim, sevdim, hala düşünüyorum içinden geçenleri. Misal Irak’da gayri resmi bir esir borsası olabilir mi ? Kaçırılan bireyler, satılıp, ülkeler arası sessiz sedasız pazarlık konusu olur mu ? Hooop ordan geliyorum, İşidliler hapisten kaçtı, Kilis’e düşen bombalar durdu. Daha bir sürü deli sorum var, Sorup sorup duruyorum gayri 🙂 Kitap dört bölüm. Rönesans resminin dört temel tekniği başlık olmuş ve insan ruhuna uyarlanmış. Hayatta bi söylediklerimiz, bi söyleyemediklerimiz var. ikisi arasındaki uyumsuzluk ruh dünyamızda dalga yapıyor, Dalga boyu boyumuzu aşınca boğulup gidiyoruz. Morfin Sülfat da bulursan bir yere kadar, bulamazsan seni uyuşturacak Linç Yasası var ki Tarih Charles Lynch ‘i bu yasanın babası olarak yazar, ülke ABD, linç edilenler İngilizler, Sene 1850 den evveli, tarih resmi olarak sözlüğe geçtiği tarih, Yasa tarihte kalması gerekirken günlük hayatta yer buluyor olması korkutucu ama gerçek. Halkın suçluya ceza verirken suçlu duruma düşmesi, destekçisi çok.
Mozambik bayrağı ilginç, Kitap, çapa, ve AK -47 ( kalaşnikov) sanki işe silah tüccarları karışmış gibi. Afganistan ile ilgili kitaplarda geçer Bamyan vadisinde kayalara oyulmuş biri 53 diğeri 36 metrelik Buda heykelleri, tapılacak putların canlı olması gerektiği için Taliban 2001 de havaya uçurdu onları, Altıncı yüzyıldan ömürleri o güne kadarmış. Veeee Afyon tarlaları, Afganistan halkını esir alan, başta Taliban’a ve diğer tacirlere sınırsız para kazandıran uyuşturucu ticareti. Anlamadığım şeylerden biridir, kara paranın aydınlık müminlere gelir kaynağı olması, hatta o paranın fakir fukaraya bir miktar yardım ile aklanmış sayılması.Bir yerden düşünmeye başlıyorsun, dönüp dolaşıp kendini buluyorsun da bulamayanların işi bunlar.
Neyse, Hakan Günday’ın Daha’sından geriye kalanlar bunlar ve yazılmamış bir çok şey, okuyun anacım :))
Yazıya geç kaldım ama ev çalışması yaptım, çamaşır, kahvaltı, yemek için ön çalışma … Bugün de tiyatro var, sonra onları toptan yazıcam inşallah.
Hava parlayacak gibi, pazar günü parlak hava iyi olur, olsun işalla, cümleten günaydın, şaaaaneeee pazarlar dilerim …
23 Mayıs
“Biz ne günler gördük, hem güldük, hem öldük, yandık yandık söndük, heyy maşallahhh !!!” Heee valla, aynen öyleyiz. Hayatın şifrelerini çözdük bizzzz !!!! Tüm kuşak başarılı değil, kayıplarımız da var elbet, kimini tümden kimini aklen kayıp ettik, kalan sağlar ansiklopedi gibi, sayfa sayfa engin tecrübe dolu, kahin olduk şekerim, gerçi “Tarih tekerrürden ibarettir” derler de biz bunun farkında olanlardanız. Haberler, gelişmeler, yazılanlar, çizilenler, dedikodular … “Biz bu filmi daha önce gördük !!” dedirtiyor, kimini yabancı sinemada, kimi yerli yapım.
Kahvaltıyı yaptık, sabah haberleri teeee yıllar önceki sabah haberleri gibi, reklamlar değişik ama :))) Bi de tuhaf haber sayısı arttı, ama normal haber gibi sayıyoruz, ne çay toplayan yasama, yargı, yürütme ne de iki ucu bitişmeyen üst geçit bizi şaşırtıyor. Biri ar, namus duygularını çalarken yanında şaşırma duygusunu promosyon olarak götürmüş hazar. “Vakit yok gemi kalkıyor …” Çalarken kızı uğurladım, son eksikleri ayağı asansör kapısında tamamladık, Aaaaay Allah iyi yönde ıslah etsin bu gençleri, dicem de kıyamıyorum, hayat çok zor olacak onlar için. Aklı başında olanları kast ettim, aileden trol olarak yetiştirilenler için dışardan kolay olacak ama onların da iç dünyalarını tahayyül bile etmek istemiyorum, kendi denizlerinde kendileri kazaya kurban giderler inşallah desem, beddua gibi olur mu ? Olur belki, kimsenin direkt olarak kötülüğünü dileyemem, hiç bir suç cezasız kalmaz, bakınız ; Suç ve Ceza kitabı :)))
Yorgunum diyemediğim için, sırtım ağrıyor diyorum, hatta onu da dememiş sayın, neden sonuç ilişkilerine vakıfım. Bu sabah nedense ana oğul ilişkilerine takık olarak uyandım. Beklediği kocayı bulamayınca, bulduğu erkek çocuğunu kocasına yakın duygularla taparak, tapınarak yetiştiren anneler, bunun farkında olamayan oğullar, kaç kişinin başını yakıyorsunuz, saydınız mı ? Kayınvalde ayak oyunları yüzünden ruh sağlığı hasar alan arkadaşımı düşünüyorum günlerdir. Koca aydınlanana kadar koca koca yıllar geçti gitti, giderken götürdükleri de var maalesef. Antidepresanların son dokuz yılda kullanım oranının yüzde 160 artmış olmasının hükumet politikaları ile bir ilgisi var mı diye merhum kısa adama sormuşlardı da cevaba ömrü yetmedi.Bir de farkındalık tedavisi diye bir şey var, depresyona girmeden çıkmaya çalışmak için. Gelmeyin oyunlara demek isterim de iyi insanlar, kötü insanların niyetini çözene kadar atı alan uçağa binmiş oluyor. O kadar hızlı yani demek için özlü sözü şeyettim :))))
“Kolla kendini sıra bana geldi, gezeceğim, seveceğim, görürsün sana edeceğim, bir yeminle, bir ceza ile hakkından geleceğim senin” diye Ajdaaaa dan destek alınabilir, şarkı bizi push etsin yeter :))) Dedim, Araya İngilizce Türkçe salak karışımlı cümle de koyup kaçtım, Hayatı ittirmeye gidiyorum, Mecbuuuuur !!!! Günaydın
24 Mayıs
Bir festivalin daha sonuna geldik 🙂 Geçen yıl leyleği nasıl gördüğümü hatırlamıyorum ama kesin görmüş idim, Bu seneki daha net, yani yeni sezonda beklentim daha yüksek. Elini sallasan festivale denk gelen şu günlerde beni sinema, tiyatro ilgilendiriyor, Caz’ da gönlümden geçiyor ama tarihleri zor, du bakalım, Allahtan umut kesilmez 🙂 Bu hafta sonu da bir şeyler var. Sonra sezon kapanıyor. Tiyatro festivalinde 3 oyun bir de okuma tiyatrosu izledim, daha çok izlemek isterdim, yabancı oyunların fiyatı yüksek,
Bi de yer sorunu var, verdiğin paraya değer yer alamıyorsun, yani bazen, Merhametliler’i daha önce yazmış idim. Sonrakileri döküyorum ;
Kardeşlerimi Arıyorum; On üç karakter canlandıran dört oyuncu, Okuyanlar arasında Rıza Kocaoğlu ki Kuzey ve Güney’den, adını unuttum, Güllerin Savaşı’ndan Cihan vardı. Oyuncuları daha çok tv den tanıdığımız için, rolünü yazmak, adını yazmaktan kolay. Radyo Tiyatrosu tadında güzel bir sunum idi. Ben okuma tiyatrosu ile bu sene tanıştım.
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike ; Amerikan edebiyatından çeviri, Çehov göndermeli, bir aile içi sorun halletme oyunu, kız kardeşler, abi, sevgili, hizmetçi , evlatlık, yaşlı ana baba, yan komşunun genç kızı … süresine göre hiç sıkmayan, çok severek izlediğim bir oyun oldu. Sonunda oyuncularla söyleşiye de kaldım. Tilbe Saran, Nesrin kazankaya, Şefik Erol çok bildik isimler, sezonda oynayacak tavsiye ederim.
Baba ve Piç ; Oyun sayesinde ilk defa Zorlu Center’a da gitmiş oldum. Neyse ben gidene kadar saksı bitkileri büyümüş, her kesime hizmet veren bir AVM olmuş, halk tabakası alt katlarda vakit geçirebilir :))) Salonları güzel ama, Drama salonunda Hande Ataizi’li, Serra Yılmaz’lı, Nihal Koldaş’lı çok iyi bir kadro,sahnede mini bir orkestra, adını yazmadıklarım bile dizilerden bildik, dekor göze hoş geliyor, okuyanlar kitaba sadık kalınmış dedi, Elif Şafak edebi değil de ticari bir yazar olduğu için, konu prim yapacak şekilde, Ermeni Diasporası, ensest, Milan Kundera, Arizona çölleri, erkek evlat meselesi, asi genç kız (ki tabii ki de bu rol Hande’nin idi, bir miktar vücut sergileme fırsatı buldu,şaaaneee değil, dermişim ), Simge olarak Nar, Aşure tarifi, yiyeceklere katılan kalp krizi ile sonuç veren anlaşılmaz zehirler, iki satır da ezan okudular, her yere suya sabuna dokunmadan üstten üstten çakmalar, tam da yazarın en iyi yaptığı şekilde. 90 dakika idi sonradan uzatmışlar, ara ile 45 dakika fark edince eve geldiğimde yarın olmuştu. Gereksiz uzamıştı diye düşünüyorum. Edebiyatta çok laf sevmiyorum, bir okuyup üç hayal etmeli, en az iki de düşünmeliyim 🙂Neyse sezonda da oynayacak, en azından kadroya gidilecektir diyorum. Bu arada Hande’nin film oyuncusu ve ödüllü olduğunu biliyordum, ama devlet tiyatrosundan geldiğini yeni öğrendim. Daha önce de Cihan Ünal ile Özel Hayatlar oyununda izlemiştim, hatta kızımız tüm oyunu şort gecelikle oynamış, tacize uğradım diye de bırakmıştı. bu oyunu da bırakır diyorlar, gişede kayıp olur ama sanatta hayır !!!
Arkadaşım ile önden biraz kahve içip kaynattık, kendisi reklamcı olduğu için kulağı pek deliktir, bana yine okuyacak şeyler getirmiş, hatta bir kutu da çikolatalı pişmaniye :))))
Bize yakın bir AVm de Bülent Ersoy ile Nur Yerlitaş’ın imza günü varmış, ne imzalayacaklar pek merak ediyorum 🙂, belediyenin korulukta üç gün süreli açık hava klasik konserleri varmış, piyanoyu korunun neresine koyacaklar merak ediyorum,metrobüs üst geçitlerinden birinin bacaklarına saksıda kökü olan sarmaşıklar sardırmışlar, bu E-5’e yapılan düzenlemelerini, otoban pejzajını kimler doğa sanıyor ? meraktan çatlıyorum :)))
Merak kediye zarardı di mi ? Cümleten meraklı günaydınlar olsun, o vakit 🙂
25 Mayıs
Umut Kaya’dan Mor Yazma, Barlas’dan Küt Küt, Athena’dan Çilek Bunlar aile şarkılarımız 🙂 Çocuklarla bir ağızdan hoplaya zıplaya söylediğimiz şarkılar. Bu sabah kahvaltı masasına taşıdık, elimiz, kolumuz, dudaklarımız kıpır kıpır, ben araya “Peynir de al, ekmekten de kopar” diye replikler kattım. Güne bi hoş başladık inşallah, çünkü bugünlerde sadece hoş başlanıyor, günün gerisi nahoş hadiselerle dolu oluyor. Tek derdimiz aslında en son derdimiz ama bizde sıralama sorunu var, sıraya bi koyan var, bi de sırayının başını sonuna çeviren, ortayı kaosa döndüren var.
Yaaaa bizim kuşak iyi bilir, sıralamanın Üniversite için önemini, puanın gelir, gönlünden geçenleri açıkta kalmayacak şekilde dizersin, hatta araya gönlünden geçmeyeni ısrar üstüne sıkıştırırsın, sonraaaa sürpriizzzz !!! gönlünün tahtına tanış olmayan kurulmuş.
“Şu beyaz sayfa işi mümkün olsa, ne güzel olurdu” demek bile mümkün değil benim için. Hem olmayacağını biliyorum, hem de olabilseydi çığırından çıkacağını. İnsanın fıtratında eline yüzüne bulaştırmak, bunu da başarı saymak var. Bakanlar açıklanmış, bir insanın bu kadar çok işten anlaması ne güzel :)))) hadi bakalım eğitim şaha kalktı, sıra turizme geldi. Şehit haberleri durmak bilmiyor, her güne bi avanta lavanta hikayesi var, market alış verişi “hiç bir şey yok 20 liradan, 100 liraya dayandı” , aba altından sopalar gözümüze görünmekten öteye geçti gayri. Daha bir sürü şey varken insan ancak güne hoş başlayabiliyor, sonrası meçhul ama illa ki sürprizler oluyor. şaşırtmayan acıtan, anlayanı az anlamayanı çok olanından.
Dünden bir düzeltme var; Hande Ataizi devlet tiyatrosu sanatçısı değilmiş, ama İstanbul Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümü mezunu, Kenterler’de başlamış işe. Bir mimar baba ile prof annenin kızı, Magazin dünyası sayesinde onu Sevda Demirel’den yediği tokat ve tuvalet camına sıkışması, Cihan Ünal ile mobing hikayesi ve eşleri, sevgilileri ile hatırlıyoruz 🙂
İsabel Allende ile tanıştım, kendisi Salvador allende’nin kızı değil ama yeğeni, Latin Amerika ilgi alanım içinde dün Eva Luna Anlatıyor’dan bir öykü okudum, tamamına heves ettim. Ruhlar Evi filminin kitabını o yazmış. Notlarımı aldım, bi de Virginia Wolf’un Orlano’su okunacak sonra da filmleri izlenecek. Filmden sonra kitabını okuyamıyorum. Önce aslını bilmek, sonra neye dönüştüğünü görmek isterim.
Elimde okunacak epey kitap var, yazı okuyarak geçirmeyi hayal edebilirim de pek olmuyor, yazın daha yoğun oluyorum, malum yazlar annelere tatil yapmak için değil, tatil yaptırmak için var. Bu sene oğlan yaz okulundan ders almış, kız sınava hazırlanacak … hayata dair planlar, niyetler var, sonuçlara dair umutlar var, bi geleceği uzun zamana yaymıyoruz, onu eni konu öğrendik de ” Kul hakkı” kapsamı hala sıkıntılı benim için bildiğim her doğru yalan oluyor bu konuda dermişim. Yine de yakama yapışmış olması muhtemel eller için kaygı duyuyorum, bence ben doğruya daha yakınım diyebilir miyim ? Bilmem artık, geldi fetva ayları, bakalım neler öğreneceğiz, bi de sakız ile deniz, bi de diş fırçalamayı geçebilseydik :)))
Aaaay sıkıntı ile günaydın demiyorum, bi gayret bi cesaret ile günaydın …
26 Mayıs
Kendini eğitiyorsun ama bir yere kadar, her beklentiyi silip yeni halini koyamıyorsun yerine. Misal; Nisan Mayıs ayları, Nisan Mayıs gibi Mayıs Nisan gibi geçiyor, sebebi malum, çölleşen dünya ve onu hoyrat kullanan insanlar. Bazı şeyler ileriye doğru uçarken, geride hızından hasar almış, hatta hasar raporu anlaşılmamış, ya da çok sonra anlaşılmış şeyler bırakıyor. Sonuç da Mars’dan ev alsak ilklimi yadırgamıyacak hale gelicez. Neyse karışık gibi görünen ama gayet net olan konular bunlar da “Halkın gözüne gözlük” takanlar, üç boyutlu dermişim, olanı olmayan gibi gösteriyor.
Dün akşam piyanoyu koruluğun neresine koymuşlar, kız ile gidip baktık. Ağaçların seyrek olduğu yere platform yapıp, etrafına sandalyeler dizmişler, hatta ışıklandırılmış ağaçlar, yıldızları yere indirmiş gibi idi 🙂 başkan gönlümüzün başkanı zati, bi de hemşerim, kafadan bir numara :))) Güzel bir konser dinledik, bilgilendik. Geveze Piyanist Emir Gamsızoğlu, hem çaldı , hem anlattı, hatta o çalarken notalarda yazmayanlar bir ekrana yazıldı. İstanbul, Paris , New York ve final bölümleri vardı, Kontrpuan’ı öğrendik, müzikte olanı hayat için diledik. Konsere geldik, yağmur da peşimizden geldi, hiç aklıma gelmedi oysa, Mayıs ayında yağan Nisan yağmuru altında izledik valla. Bu arada görevliler yağmurluk dağıttı, bir ara “tepemize yıldırım düşer mi ” dedim, sonra konuyu var olan yıldırıma çevirdim, biraz üşüdük ama ana kız ruhumuza iyi geldi.
Yeni kitabım ; Tarçın Dükkanları / Bruno Schulz. Polonyalı, yazar, mimar, ressam. Geç keşfedilmiş, Kafka’nın unutulmuş rakibi, Dava’yı lehçeye çevirmiş. Ekmek almaya giderken Yahudi Yıldızı takmadığı için bir Nazi subayı tarafından öldürülmüş. Yazdıklarını okumak, anlattığı incelikler arasında eriyip gitmek gibi, kitap sakin kafa, sakin ortam ve ruha huzur. Bu arada o kadar az bilgi var ki internette, arayınca karşınıza aynı isimde bi de hakem çıkıyor.
Bu arada Prag’da Tarçınlı Çikolata Dükkanı varmış, tarçın önemli 🙂
“Ne yapsam ” diye düşünmeyeceğim bir güne niyet ettim, yani plansız demek istedim, tüm B Planlarına gün yüzüne çıkma imkanı vericem inşallah, Zihnimde yer tuttuklarına göre hayata geçmek onların da hakkı, B şıkkından Günaydın 🙂 
27 mayıs
Bir çırpıda Cuma gelmiş. Bugünlerde hayatımızda ortak olan nadir şeylerden biri günler. İsim olarak hepimiz aynı günü yaşıyoruz. Günün yaşattıkları, dayattıkları farklı farklı. Bu sabah yağmur varmış İstanbul’da, bazı semtleri su görürmüş diyorlar, buralarda koşuşan bulutlar var. çay kokusu ile kendime gelmeye çalışıyorum. bakalım yağmur kendimi geçebilecek mi yoksa ben yağmuru geçer miyim ? Yeniçeriler Tahta surlara saldıracakmış !!! Şehrin kurtuluşu muazzam kutlanacak diyorlar, bir milyon kişi taşınacakmış miting alanına. O gün kaç kişi ölürse ölsün, program programlanmış, Gövde gösterileri, tüm memleket temsil edilmiş olacak, ya da sanılacak. Aaaaay sabah haberleri içimi daraltıyor, yayında zırt pırt gidiyor. Amerika’dan savcı Bharara dudak uçuklatan rakamlar haberi veriyor, yiyen tıka basa yemiş. Dünya böyle işte, paranın adı var, kendi de yatırılmış olarak var 🙂 Kendimi bildim bileli sokaklarda yaşayanlar var. Hatta yatıp kalkanlar var. Koltuğu kapan dünyalık yapmaktan başka işe bakamıyor. O kadar çok işten çıkarılan var ki, firmalar bi kişiye az zam yapıp üstüne iki kişilik iş yıkıyor. Sınavlar şaibeli, elimizdeki paranın satın alma gücü düşüyor. Yollarda günlük olarak kiraya verilen ev afişleri görüyorum, ufak ufak yerlere yapışıyor, derken saatlik olanını da gördüm. Bu evler cami olmayan yerlerde namaz vakti geçmesin hizmeti olabilir mi ? Bu evleri kiraya verenler, bu evleri fuhuş amaçlı tutanlar, kimler acaba ? Ekonomiye kayıt kuyut var mı ? Muta nikahı ücrete dahil mi ? Aziz Yıldırım’ın şekeri çıkmış diyolar, Kupayı Cim Bom kucaklamış da, bir yılda suya 11 kere zam gelmiş, Can güvenliği yok, kalabalıklardan korkuyoruz, seslere duyarlıyız …
Aaaaay” bi tek ikimiz, bi de kedimiz, kıyıda köşede duran biraz birikimimiz, hazırız, gidebiliriz, nereye dersen amenna !”, ihtiyaç anında kırılan kalplerimizi de alıp gitsek, diye düşünebiliriz de gitmekle gidilmiyor, kalıp direnmek gerek, kaçışlar sonunda çıkmaz bir sokağa, aşılamayacak bir duvara rast geliyor, yüzleşip, kabul edip, kurtulma planları yapıcaz 🙂Sorumluluklarımız var, en başta kendimize, canımız bize emanet ise emanete ihanet olmazzz !!!
Bu sabah bana da şiddetli bir terapi lazım, elimden geleni yapıcam da program da yoğun çok şükür. Bakalım gönlümüzden geçenlerle, elimizden gelenler nereye kadar ? Önce mutfak ama “Bu sevdalar boşuna, bu sevdalar boşuna …tey tey tey !!!” Ayak oyunları ile Günaydın :))) Benimki halay için
28 Mayıs
Aaaay dün çok yorulmuşum ama gönlümden geçenleri hayata geçirdim çok şükür. Yağmura doğru öğle vakti yola çıktım, sanırdım ki idari profiline bakınca herkes Cuma’da, değilmiş valla. Tıklım tıkış yollar, araç içleri derken yol ortasında yağmur başladı. Bu arada araç içindeki çocuklar yer yüzünden kavga ettiler, bu bacak kadar veledler, büyükleri dururken, analarını babalarını ayağa dikip koltuk sahibi oldular, bu koltuk sevdası el kadarken başlıyor, mesulü ana ve babalar mı acep ? Neyse ben, yağmur damlalarını ve reklam panolarını seyir ettim, “Lii liii liii limona reklamında Kibariye onaltısında,!” plajdan bakıyor bize, yaşlandıkca geriye dönüş isteği ve dursun zaman, geçmesin yıllar, estetik cerrahi var diyen kadın ve erkekler, olamıyor valla, direnmeyin zamana, bir yeri yaparken, bir başka yer, “yalaaaaannn !!! ahanda şuralarda yılların izleri var!!!” diye bağırmakta. Kadınlardan yüz bulan devlet, hükümet beşyüz küsur sene geriden işlem yapmaya gayret ediyor. Bkz; yarınki fetih kutlamaları.
Boğaziçi’ne geldim, yağmur arttı, sinirli sinirli yağarken, güvenlik “servis geliyor, bekleyin” dedi, bindim, gittim ama, 50 metre bile olmayan yolda 50 litre ıslandım, şemsiyeye rağmen, Şeyh Bedrettin Konulu bir programa gittim, önce 52 dakikalık bir belgesel seyir ettik, sonra üstüne konuşma. Konu derin, üstünden 600 sene geçmiş ama izleri ve müridleri var. Şeyh Bedrettin hem dini hem de siyasi, asılma sebebi ikisinden de kaynaklanıyor olabilir, üstünde çalışılıyormuş. Cemal Kafadar Ortadoğu tarihi uzmanı, Harward’dan. Şeyh Bedrettin’in Fıkıh yönü, hukuk yönü var, kitapları medreselerde ders olarak okutulmuş, komünist, isyancı, alevi yakıştırmaları var, Kerametleri olan bir veli, tam olarak hangisi, Varidat’ın çeviri sayısı sayısız. Esas yerleşim yeri Balkanlar, ülkemizde de yaşayan, gelenek taşıyan müridleri varmış,ama onlarda yaşlı olanlar, gençler pek ilgilenmiyorlarmış, bi de kendilerini Bektaşi’lerden ayrı tutuyorlar, hem de gizli. Güzel bir bilgilendirme oldu, durmuş yağmurun biraktığı kokulu izleri yanıma yoldaş olan bir it ile kapıya kadar yürüyerek takip ettim. Yani servise binmedim. Bitti mi, bitmedi, bacımla buluşup yemek yedim, arkadaşımla da buluşup Eski Şafak sineması yeni Mekan Artı tiyatrosuna gittik, oyunun adı “Burada Bugün” iki kişilik, intihar temalı, bunalımla bunaltan, genç işi konulu bir oyun, konunun ağırlığı bir ara uyuklamama sebep oldu, dermişim :))) Güllerin Savaşı’n daki Cihan buradada vardı, güzel oyuncu, mimikleri hakiki, gerçi kız da iyi idi. Sonuç ; iyi oyunculuk ama konu beni sarmadı, bi sonuca varmadı. Sonra da aynı kalabalıkla eve döndüm, Yine Akbil’ini kayıp etmiş olan kızı yolcu ettim, hatta dilimi de tuttum sayılır, odasını adam etmeye niyet ettim, ben temizleyim de o da yerleştirsin, daraldım artık, bu gençlerin dağınıklık tutkuları da bir yere kadar … Dağınık ama umut verici ve günaydın olsun, umut önemli
29 Mayıs
Gelip geçti sandığımız bazı şeyler hayatımızda sonradan derinleşiyor. Üstüne düşününce mi, yokluğu hissedilince mi, hasar tespiti sonraya kalınca mı bilmem. Bildiğim zamanın geçmiş zaman izlerini özenle sakladığı, gün geliyor şak diye önüne sürülüyor. tabi her şey uzunca bir zaman beklemiyor, sıcağı sıcağına anlaşılmayan yorgunluklar en geç ertesi güne, ölüm acıları üç beş seneye, yokluklar ihtiyaç duyulunca tazelenip canlanıyor. Yalnız acılar değil sevinçlerde sonradan ne kadar değerli imiş anlaşılıyor. Aslında gördüğümüz acılar, yaşarken o kadar acı değil. Ben ölüm korkusunun ölmekten daha zor olduğuna inanıyorum. Bir kaç kez yanına yaklaşmışlığım var ki insana acı sıcaklık gibi yayılıyor. Kurşun yarası alanlar ilk anda hep bi sıcaklık duyduklarını anlatırlar ya o anda insan öldüğünü bilemez gibime geliyor. Gidip gelen pek olmadığı için (olduğunu sanan hikayeler okumuşluğum var, yine de bir ip ucu gözü ile bakıyorum ) konuyu bilemiyoruz, hissettiklerimizi de kelime karşılığı zor, anlayıp da anlatılamayanlar kategorisinde durum 🙂
Buraya nerden geldik ; Dünden geldik, kızı yolladım, kayıp Akbilin peşine düştüm, netekim buldum da 🙂 Ammaaaa odayı yeniden oda yaptım, eşyaların yerlerini bile değiştirdim, üst üste konmuş kitaplarla ağırlık çalışması yaptım, yerleştirmenin bir bölümünü beraber yaptık, ne de olsa özel alan, izinsiz bir şey atmadım ama farkında olamadığım bazı şeyler olabilir :))) neticede ben de bir anneyim, annemden taşıdığım izler var :))) Akşama mutlu ve enerjik yattım ama sabah öyle kalkamadım, an itibari ile üç aşamada eğilip, üç aşamada kalkıyorum, kolumdaki bacağımdaki morları ve kırmızı çizgileri saymıyorum, boynumu elimle çevirsem olacak sanki, ama en kötüsü omuzlarım olabilir, oralarda unutulmuş yükler var … Yaaa işte yorgunluk bugüne kalmış, her şeye biraz biraz sonraya kalıyor hayatta, bu sonraya kalanlar içsel mevzularımız olunca içten içe bizi oyum oyum oyuyor. İnsanda algı geriliği var dermişim, ruhsal bunalımın sebebi sonradan algıladıklarımızı masaya yatırma üstünde halamın bıyığı olsa idi amcam olabilirdi tarzında çalışma, diye de bilimsel olarak salladım, tamamen şahsi bilimimdir :))) Hayatın en büyük özelliği her şekilde sürdürülebilir olması, kas ağrılarım sabah çayı koyup, kahvaltı hazırlamama engel olamadı, çok şükür kızı yolladıktan sonra, verdiğimi hatırlamadığım bir söz üstüne algımı masaya yatırıcam :)))) Eve uzak, hiç gitmediğim, bir lunapark Avm ye gidiş izni vermişim güya, hatta daha çok olur gibi bakmışım, iddia budur, akşam kaçak güreştim, bugün konuyu bağlayacam, konunun kız gelene kadar masadan kalkması dileğiyle cümleten günaydın
Bu arada memleketi komple kurtaranları yok sayarken 500 sene evvel güç kayıp etmiş Bizans’ın elinden kurtulan şehrimizin kurtuluşunu şölene çevirenlere o paralarla neler neler yapılırdı diyorum, kasabın yağı çok olunca paylaşsın taraftarıyım, konu ile ilgili paneller, sempozyumlar düzenlense kaç kişi gidecek, bilecek o da var, şimdi bir piknik havasında yenip içilecek, gaza gelinecek,
yarın kaldığımız yerden devam, sonra tvlere “geçinemiyok, devlet bize baksın demeçleri” Devlet de hangi birine yetişsin, artandan ancak bu kadar oluyor, Bizim buradan gemiler kalkacakmış, namazı müteakip cami önüne bekleniyor halkımız, gemilere minübüslerle taşınacaklar,gün içinde her şey dahil, beni de ısrarla çağırıyorlar :))))) Allahın işi mesaj kumarhane mesajının üstüne gelmiş, aklım karıştı, dermişim. Telefon numaram hala satışta, ne isterseniz o hizmet ile ilgili numara bulurum, bugün olmazsa yarına,
Şaaaneeeee pazar bi olsun, hadi işallah
30 mayıs

Facebook her sabah dayatıyor, anıların var, paylaş diye. bu sabah , bir yıl önce yazdığım yazıyı kırmayavacam paylaşcam, ben okurken yine sevdim 🙂 Günlerden pazartesiye denk gelmemiştir muhtemelen ama, ne önemi var gün isimlerinin, içini nasıl doldurduğun önemli, bugün bir yıl önceki benim, yarın kendim olarak gelirim, hadi işallah 🙂

“Yattık, kalktık, hayata önce evdeki pencereden, sonra da telefon ekranından baktık 🙂 Sonra gözleri içimize çevirdik, “sorun alçak Merkür de imiş ” dedik, yine geri geri gitmiş 😦 bi uzaya çıktığımızda ye feth edelim ya da yok edelim diye ruhumlan kavilleştik :))))
Eeeeeeee “Bebeğim mutlu değilse, uyanır gecenin dördünde, sorun aklıma gelip de gitmeyenlerde …” diye bi ninni söylecek, dizinin üstüne yatırıp de “Nen var kuzum ? ” diyecek, teselli edip, akıl verecek bi annemiz yok 😦Haaaa olsaydı da ne kadarını yapardı o da ayrı bir soru daaaaa, varlığı yeterdi, bacıııım !!!
Mecbur kendimizi, kendimiz teselli edip, mutlu edeceğiz, zati doğrusu da bu, tırnağın varsa ki var çok şükür, başını kaşı modeli.
Çocuklar yatarkene ,sessizcene yapılacakları yapıp, mevsim kızartması yapmaya gidicem, işalla :))) Bol soslu, sarımsaklı, patlıcanlı, biberli, kabaklı, bi de çikolatalı, üzümlü kek, bi de yeni öğrendiğim kremşantili şaaaaaneeee poğaça … ooooooooh miissss alıcam bi dal :)))))
Diyetin içine tükürmiyecem tabii ki de başkaları yesin diye yapıyorum :))) “Sizin mutluluğunuz, benim mutluluğumdur !!!” formatı :)))
Valla attık formatı hayatın tümüne :))) Yeniden, yeni baştan olmasa da bir tazelenme olacak işallah :)))) Umutlarımız bayrağımızdır, dalgalandıkca evrende varlığımızı hatırlatır bize, sahip çıkalım umutlarımıza, oy verelim Merkür’e gitsin :)))))
Cümleten Bonjuuuuuuuuuuuuuur milleeet !!!!! Bi müddet hayata Fransız kalalım, biraz da böyle 🙂
Cümleten günaydın, gönlümüzü hoş tutacak bir hafta olsun, zira sinir stres de kas ağrısı yapıyor.

31 Mayıs

Kitabımı bitirdim, camların büyük bir bölümünü sildim, ütü yaptım … verimli bir gün geçirdim yani 🙂 Verimli gün aklımdan geçenlerin hayata geçmesi demek benim için. Dün akşam Barış Bıçakcı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi’ ne başladım. Bir öncekine göre çerez sayılır. Bruno Schulz okumak ; Bulutların üstüne yüz üstü yatmak, ayaklarını dizden büküp, ters yönde havada sallamak, parmağınla açtığın bir delikten arada sırada dünyaya kuş bakışı bakmak gibi 🙂 Bu arada kendini kuş gibi hissetmek de var. Tabii ki ben yeryüzünde ve bir çok yol ayrımında, kafası dolu, bedeni ağrılı olunca zor oldu, metaforlar başımı döndürdü, tüm öykülerin bir arada olması, kitap bitirmek prensibim olunca zor oldu belki de. Fakat öyküler arasında kuyruklu yıldız, böcek, ayarlanmış saatlere rastlamak hoş oldu. Muhtemel birbirinden haberi olmayan yazarların aynı konuyu farklı incelemesi ilginç. Yalnız Kafka Bruno’yu etkilemiş diyolar, o doğru gibime geldi.
Ben gerekli izini vermeyince kızla ilişkimiz hasar gördü.Normal olarak bir takım triplere maruz kaldım. Kin ve nefret kankalığını taşımak istemediğim için, biraz sessiz kalacağım, hizmette kusur etmiyorum ama, sessiz kalmak, etki altında kalmadan düşünmeyi de tetikliyor, arada iyi oluyor. Anneye bir soruluyorsa, o cevap olumsuz ise elbette annenin bir hatta bir çok bildiği vardır. Hem kız hem erkek çocuklar büyüttüm amma kız biraz daha zor. Fakat çok renkli ve çok da eğlenceli olunca dayanma gücü buluyoruz, dermişim. Allah acılarını göstermesin.
Ben bazı konularda rahmetli annem gibi olmak istemiyorum, Rahmetli kızdığı zaman bir söylenmeye başlardı, konu konuluktan çıkar, gelmiş, geçmiş bir birine karışırdı. Ana tarafımın genetik özelliği, bir konu hakkında günlerce söylene bilirler ve asla unutmazlar, çakacak lafları varsa yerini bulana kadar içlerinde tutarlar, yaptıkları iyiliklerin asla unutulmasına müsade etmezler … felan fistan. Haklarını da helal etmezler, rahmetli annem de bazı kimselere hakkım helal demeden gitti, konu üstüne çok çalıştık ama olmadı 😦 Ahirette bir itiş kakış, kalabalık varsa anamgiller hesap görmek, helalleşmek için oradadır dermişim :))))
Hem inanıp, hem varlığını tekliğini kabul edip, hem kulların iyiliği için en iyisini yaptığına iman edip, sonrada beddua ile reçete göndermeyi anlayamıyorum, o yüzden bende sıfır beddua, tamamı helal haklar mevcut. Allaha havale ederim ve beklerim, canımı yakanın canı yanar, bilirim.
🙂 🙂 🙂 sarılıp, öpüştük kızı yolcu ettim, bizimki bu kadar, mendil en fazla kurur gibi olur Salonun camı kaldı, onu da sileyim, yemek işi var, küçük oğlan bugün eve dönecek inşallah 🙂 Yazlığa bi gidip gelmem lazım, hafta sonu etkinlik, Ramazan için tedarik ve stok gerek, havalar da 32-33 derece gidecekmiş, yazı sevmem, nem beni halsiz bırakıyor, ağız tadıyla gelip geçmesi dileğiyle Günaydın.
Aaaaaah yalan dünya, Polis gücünü her zaman devletten alır, gülme komşuna gelir başına, Eeeeey Fransaaaaa !!!! orantısız güç kullanma ! da kendini görmeyenlerin başkalarını görmesi ilginç ötesi entresan :)))) (Dilimi zenginleştiriyorum, dermişim :)))) ) Bunlarda radyodan kapanış için.

RAMAZAN GÜNLÜKLERİ


PhotoGrid_1465473291130

Ramazan bir zayıflama fırsatı değil, vücudu zayıf düşürmeden beslenerek, ibadet etme şekli. Bu sene iftar ile sahur arası çok kısa, aç kalınan zaman çok fazla olunca bir takım sorunlara maruz kalıyoruz. Bir kere gerekli her şeyi yiyemiyoruz, canımız istese midemiz istemiyor, uyku bir yandan çekiştiriyor. Üç gündür bi kahve içme fırsatı bulamadım, yemekten sonra çay içiyorum, üstüne kahve içecek zamanım olmuyor, olduğunda uykum oluyor, felan fistan :))) Zoru başarma çalışmalarına devam.

Oruçlu iken değil de yemekten sonraları daha çok sorun oluyor. Tansiyonda oynama, bir uyku hali, bir yorgunluk “ba yıl dım, ba yıl cam !” halleri, neyse ki kendimi sokağa atıyorum, teravi kılınca spor da yapmış sayıyorum kendimi :))) elde olanlarla, ancak bu kadar, bazı şeyleri de birleştirip pişiriyorum, resimde görünen kabaklı havuç, bir diş sarımsakla sotelendi, soğuyunca yoğurt ile karıştırıldı. Hem sebze, hem yoğurt bir kaşıkta 🙂 Diğeri krep içi mantarlı kaşar peyniri. Krepin ortasına bir dilim peynir, üstüne soğan ile sotelenmiş mantar, katla, diz tepsiye, fırına sok çıkar. hem börek, hem protein, hem de lezzet bir arada. Tek tek yemeye zaman yok 🙂

PhotoGrid_1465473454531

Köfteli tabak bir iftar, önden çorbası var, yanındaki tabak da başka bir iftar, fırın poşetinde ızgaralık tavuk, knorun mangal sosunu kullandım, yanına bezelye, havuç, patates pişirdim, yanında bir yemek kaşığı kadar da erişte var, bir küçük tava erişteyi üç kişi üç günde yedik. Ben sadece bir kez yedim. İftarda pide, sahurda ekmek tercihim, sıvı tüketirken limonu aralara sıkıştırıyorum, peyniri sahurda, yoğurdu teraviden sonra ara öğün olarak tüketiyorum, yanında kuru kayısı ile. Daha öğünlük meyve ve tatlı yemedim. Fırsatım olmadı dermişim. Yarın güllaç yapmayı planlıyorum, Üstüne meyve koyunca ikisi bir arada olur. Sahur iftar arası altı saat civarı, bu arada biraz uyku, cami faslı, yediklerini hazım etme, iki ana öğün, bi de ara öğün gerekli, daha tam bir düzene giremedik, habire deneyip yanılmıyoruz ama, “budur !!!” da diyemedik. Ammaaaa !!!! çalışmalar, “naneli, tarçınlı, limonlu su ve hurma ile açılış, ardına illa ki çorba, proteinli, yeşil sebzeli bi tabak, illa ki salata, bir parça pide, üstüne çay, ara öğün yoğurt, meyve, tatlı, bitki çayından ikisi, kapanış için yumurta, peynir, duruma göre ekmek ya da zaman zaman bir adet veya dilim börek, iftardan kalan salata :))) çay, su …”  üstüne. çalışmalara devam, değişik şeyler pişirmek haftaya, önce mide ayarları 🙂 ❤

RAMAZAN ve SAĞLIKLI BESLENME GAYRETLERİ …


PhotoGrid_1465280523059

Ramazan ayı ve oruç dün başladı, bu ikinci uzun günleri tutuşum, daha öncekinde genç idim, sağlık sorunlarım yoktu, kilo problemim hiiiiiiç yoktu. Sadece sınavlarım vardı, bu da orucuma engel olmadı, tuttuk geçti. Bugün yaşın üstüne otuz küsur sene daha koyduk, hem kilo hem de sağlık sorunlarım var, hava sıcak, nemli, günler uzun … ama niyet ettik, elimizden geleni yapıcaz, oruç sağlıklı insana farz, oruç aç kalmak değil, ayın rahmeti, mağfireti … var, hepsinin ışığında aydınlanıcaz, inşallah 🙂

İftar sofrasında ; hurma, yeşil salata, kahvaltılık, zeytin illa ki bulundururum.Şarküteri tipi besinleri çocuklar tüketiyor, ona da bi ölçü yapmaya gayret ediyorum. Bu sene tam buğday ekmeğimi de yapıyorum, suyum da oda sıcaklığında, nane yapraklı, çubuk tarçınlı ve limonlu, sahurdan iftara içtim. çayı da çorba ile beraber hazır ederim. Henüz çorba içip, ara verip, namaza gidebilmiş değilim, yağlı kızarmış yemekler, şerbetli tatlılar yapmıyorum, yiyemiyoruz zaten, çok çeşit yapmıyorum, miktarları günlük ayarlamaya çalışıyorum, orucu su ve hurma ile açarım 🙂

PhotoGrid_1465280597088

Çorbam mercimek, üstünde  bayat ekmek, pul biber ve limon var. arkasına yeşil fasulye ve resimdeki pideyi yedim ve doydum, yine de biraz salatadan aldım, bir iki zeytin tükettim, çocuklara ana yemek et ve patates yapmıştım, kibrit kutusu kadar bir parçayı da ağzıma attım, üstüne bir kupa çay içtim. Sonra teraviye gittim, yolla beraber bir saatten fazla sürüyor, geldiğimde üç kayısı, bir küçük kase yoğurt yedim bi de bitki çayı içtim. iki saat kadar uyudum.

PhotoGrid_1465280665425

Sahurda patatesli omlet ki patatesi etin yanına yapmıştım. Küp küp doğrayıp, az yağda teflonda tuz ilavesi ile kavuruyorum, sonra pul biber ve kekik ekliyorum. kalanı gece omlet yaptım, sonra biraz daha salata ile bir dilim börek yedim. Börek el açması, mayalı hamurdan, peynirli, kocamanlığı kabarıklığından ileri geliyor :))) Yanında çay içtim, su tükettim, yemekten en az iki saat sonra yatıyorum. İki öğünde de “tatlı bir şey yemedim, canımda istemedi” derken aklıma geldi, Elmalı pay’dan gerçekten ama gerçekten dilim olamayacak bir porsiyon yedim, porsiyon bile denemez, elimizle yapılacak küçük bir parça işareti kadar 🙂 hangi ara derseniz, sahur da yemekten sonra son çayın yanında, sahuru on onbeş dakika içinde yapmıyorum, bir saatlik bir süreye yayılıyor yediklerim.

Henüz  çok başlardayım, gücümü, midemi test ediyorum, daha fazlasını zaten yiyemem de faydayı arttırmak çabam, bu arada bağırsak hareketlerine de dikkat ediyorum, yediklerimi bi şekilde faydalı, faydasız ayıran posayı atan sistemi faal tutmak gerek, Cümleten hayırlı Ramazanlar olsun da bu sabah İstanbul’a hem yağmur hem de kötü haber yağıyor 😦

DİYETTEN HABER VAR !!!


PhotoGrid_1459781734630

Epey bi görüşmedik ama ben bildiğiniz gibi değilim, mum gibi hızla değilse de günden güne eriyorum 🙂 Diyet arada hasar alıyor , yılmadan, ısrarla devam ediyorum. Çünkü bu bir düğünlük elbise meselesi, bir iddia hadisesi değil. Bu bir yaşam biçimi.  Kalan ömrümüz de bu böyle olması gerekiyor. Ayrıca aynalarla da aramız iyi 🙂 Bir hafiflik  olsa da uçma durumuna gelmedik henüz, zati olamaz da , yerden az havalanmak yetecek bana. En önemli nokta;  insanın kendine hizmet etmesi, diyette olduğunu bilmesi, yemek için zaman ayırması, gün içinde “ben ne yiyeceğim” ayarlaması yapabilmesi, yıllarca binlerce adet yediği poğaçanın, böreğin aynı lezzette olduğunu idrak edebilmesi, tekrara hiç olmazsa devamlı düşmekten kendini men edebilmesi, hareket etmeyi sevmesi. Yukarıdaki resimlerden birinde sandviçler var. Küçük şişman olanı benimki, ince uzun olan ablamın. Bunları dışarı giderken, yemek yeme zamanı kısıtlı olduğunda yapıyorum. İçlerinde ya haşlanmış tavuk, ya füme hindi, hardal, turşu, marul, domates gibi malzemeler var, yanında çay kahve ile iyi gidiyor ve bir öğün yerine geçiyor.  Çok aç olmamaya özen gösteriyorum. kuru meyveler, bir iki ceviz, badem de destek oluyor. Bunları da çantama atıyorum. Su içmeyi de unutmuyorum. Yürüyüşlerim hızlandı, aynı zamanda daha uzun yürüyorum, parkurun yarısını da iki tur koşuyorum. Hedefim bir tam tur koşabilmek. 🙂 Bugün yediklerim ;

Sabah , Klasik kahvaltı, peynir, zeytin, yeşillik, meyveli yeşil çay, ekmek, ara öğün kahve.

Öğlen kendime iskender tabağı yaptım. Bir yanı salata, ekmek hakkımı ufak ufak doğradım, üstüne yoğurt, üstüne sote tavuk, körili, baharatlı, sağına soluna da biber turşusu koydum.  Ara öğün soda ve bir iki badem, ceviz.

Akşam bakla, üstüne yoğurt, yanına çorba. Baklaların resmini çektim, yemeği saat yedi, yedi buçuk arası yiyeceğim.

Bu arada çok istediğim bir şey olursa kahvaltı da tüketiyorum, canım da her şeyi isteme lüksüne sahip değil , pazarları iki öğün yapıyorum, sabah simiti menüye alıyorum valla, akşama ızgara balık ama 🙂

Bir şekilde olacak oluyor da kayıplarım yedi kiloyu buldu. Kaybettim, hükümsüzdür, bulunmasınlar dermişim :)))

 

 

 

DİYETTE SON DURUM !!!


PhotoGrid_1458582835544

Öncelikle iki günlük şok diyeti yaptım, ikinci günü şimdi yazıyorum. Son olaylar insanda istek bırakmıyor, ne yediğimizi, içtiğimizi değil resimlemek, zor biliyoruz, yine de kendimize saygıdan, takipçilere saygıdan gayret ediyoruz. Şok diyetin ikinci gününde de malzemeler aynı, sunum farklı 🙂 Sabah bildiğimiz kahvaltı, ekmek, zeytin peynir, yeşillik, domates, ekmek, çay. Ben hafta arası genelde yeşil çay içiyorum. Ara öğün bir armut. Öğlen iki yumurtadan yeşil biner ve mantar ile omlet yaptım, yanına salata ve yoğurt, ara öğün kahve ve iki kuru kayısı, akşam üstüne tavuk etleri, pancar ve biber turşusu konulmuş salata, yanına yoğurt, en üstüne çay içmiş olabilirim , hatırlayamadım.

Ertesi gün pazar idi, pazar günü öğün sayım iki oluyor, geç kahvaltı ve akşam yemeği, arası da çay kahve. Geniş bir kahvaltı hazırlıyorum,fakaaaat ölçüyü kaçırmıyorum derken, masada hem börek, hem patates kızartması, hem de tatlı bir şeyler var ise, birinden makul bir miktar seçiyorum, bu hafta patates kızartması yedim, iki yemek kaşığı kadar, küp doğranmış patateslerden, kiiiii kapasitem en az iki kepçeye tekabül eder. Kaçırmaya başlayınca düzen bozuluyor, bunun farkında olarak masada olmak iyi bi şi. Hafta sonu yürümedim, pazar zaten hasta gibi idim, gerçi bi market yaptım ama o daha çok temiz hava amaçlı idi. Gelelim bu güne ;

PhotoGrid_1458582730925

Malum pazartesi, işler, güçler yoğun, sabah maydanoz karıştırılmış lor peyniri üstüne biraz ev sosu koydum, yanına domates, zeytin, ekmek ve siyah çay. Ara öğün bir elma.

Öğlen ; ıspanak kavurdum, içine bir yumurta, yanına yoğurt ve ekmek. ara öğün bir küçük bardak süt, yoğurdu evde yapıyorum, sütü yeni kaynatmıştım, canım çekti.

Akşam ; etli biber dolması, yoğurt ve çorba ve ekmek, üstüne bir bitki çayı içerim.

Bu arada esas haberi yazmadım, bu haftanın gideni 800 gr, iki ayın sonunda 7 kilo vermiş olurum, diye düşünüyorum. Artık ara ara yazıcam, çünkü rutin’e dönecek, daha önce yediğim şeyleri tekrar yiyeceğim, merak edenler eski yazılara baksınlar, diyorum, değişik durumlarla karşılaşınca, yeni yemekler yapınca yazarım, illa ki…

ŞOK ŞOK ŞOK !!! DİYET


PhotoGrid_1458320252865

Epeydir yazmadım ama diyeti de bırakmadım. Geçen hafta da kilo verdim. Toplamda altı kilo. Arada kaçanlar oluyor ama telafi ediyorum. Aç kalmıyorum, tokluktan bayılmıyorum. Yürüyüşlere devam ediyorum, her gün illa ki değil ama haftada en az üç, en çok beş gün tempolu yürüyorum, onun haricinde zaten yürüyorum. İlk başladığımda parkta altı tur idi, bugün sekiz tur yaptım, hatta dördüncü turdan sonra diğer turların bir kısmını hafif koşuyorum, esneme hareketlerini daha rahat yapıyorum, ellerim ile destek almıyorum artık. Bir buçuk ay oldu, araya bir şok diyet koydum. Sadece iki gün sürecek, sabahları normal kahvaltı, öğlen iki yumurtayı istediğim şekilde pişiriyorum, yanına salata, yoğurt, akşam da haşlama tavuk göğsü, salata ve yoğurt, ekmek yok, hamur işi hiç yok. Aslında iş akla yatırmakta. Ruh hali değiştiği zaman  mutluluk arayışlarının yolu mutfaktan geçmemeli, bir şeyi çok yemekle değil, tadını alarak yemekle doymalı insan. Geçen pazar memleket hallerinden dolayı çok üzüldüm, bir anda bütün evi yiyesim geldi. Hansel ve Gretel gibi pastadan bir ev diledim, olsa yiyecektim dermişim. Her şey ruh halimizle ilgili, insan önce kendini ikna edebilmeli, bunun içinde kendine dürüst olmalı, neden yiyorum ?, gerçekten açlık mı, göz açlığı mı ? sahip olduğun el altındaki malzemenin ağzında bıraktığı tad seni ne kadar oyalar ? Nedir bu arayışlar, mide bu işe sevinir mi? beyin yemek konusunda yetersiz mi ? Giyinmek mi, örtünmek mi ? çok yemek mi, çok gezmek mi? Mışıl mışıl uyku mu, hazımsızlıktan kabus mu ? sorular çoğaltılabilir, esas cevaplar önemli, cevaplar gerçek cevaplar mı ? Bi de bırakıp bırakıp, yeniden başlamak, ertelemek ruha iyi gelmiyor.

Şok diyetin ilk günü;

Sabah; peynir, zeytin, yeşillik, domates,ekmek, çay. Ara öğün bir elma, parkta yürüyüş.

Öğlen ; iki yumurtadan omlet yaptım, Yeşil ve kırmızı biber, domates, az sıvı yağ ile yaptım. Bol yeşil salata, üstüne biraz biber ve pancar turşusu, yanına bir kase ev yapımı yoğurt. Ara öğün de iki kuru kayısı, bir kupa filtre kahve.

Akşam ; Marul, domates, salatalık, domates, soğan ile salata yaptım, üstüne tavukları koydum, bir iki de tombul acı biber, bir kase yoğurt. Birazdan da zencefilli, limonlu, yeşil çay içerim.  Yarın kaldığımız yerden devam, inşallah.

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑