2016 FİLM EKİMİ


14724503_1522537831093470_5044801877201865607_nFilm ekimi aklımıza ekildi, bitti. Güzel filmler seçmişim, memnun kaldım, iki tanesine bilet bulamadım, hatta ek seanslarda bile. Daha çok gidebilmeyi isterdim. Yaklaşık bu türde İstanbul’da üç festival oluyor . Film ekimi, İF, İstanbul film festivali. Akbank sanat, İstanbul Modern, Pera’da da tek konu üstüne ücretsiz filmler oluyor. Hatta Fransız Kültür’de de var ama oraya girmek artık çok zor,diğerleri de çok kalabalık oluyor, biletler bir saat önceden çıkıyor, önceden kuyruk halleri felan fistan olunca para ile zaman arasında tercih kullanıp daha çok paralılara gidiyorum, İş sanat’ın parasız pazartesilerini de takip ediyorum ama orada pek izdiham olmuyor, olsa da ezilmiyoruz, Neyse yaşasın emekli maaşı diyelim ve konu girelim ;

FRANTZ : Birinci dünya savaşında kayıp edilen bi sevgili, mezar ziyaretinde gizemli yabancı, hatta yana döne ağlayan yabancıyı görünce arkadaş ile hemen etiketledik ama günahını almışız. Siyah bayaz zaman zaman renkli, yabancı şaşırtıcı , güzel film, daha önce de çevrilmiş.

HİZMETÇİ ; Seyir ettiğim en iyi filmlerden, Cannes’da sanat yönetmeni ödül almış, 1930 da Japon işgali altındaki Kore’de geçiyor,olay örgüsü seyirciyi geriyor ama tahminler heeeep sürpriz, sinemalar gelmeyecek, gelse de festivaldeki gibi gösterilmeyecek  bir film, herkes beğenmiş, ben de beğendim.

FLORANCE ; festivalin en eğlencelisi, Meryl Streep, Hugh Grant, hayalinin peşinde zengin bir kadın, Trajikomik gerçek bir hikaye, gerçek bir aktris, tabii ki de Meryl oscar’a aday. Beğenilmeyecek gibi değil, zaman su gibi akıyor izlerken.

BEN, DANİEL BLAKE; 2016 Altın palmiye ve izleyici ödülü var, Devlet insanı nasıl öldürür, işsizlikle gelen süreç, bozuk sistem, boğucu bürokrasi, ben de beğendim.

JULİETA ; Alice Munro’nun bir öyküsünden uyarlanmış, bir kadının hayatının gizemleri ve onunların ard arda açığa çıkması, ispanya’nın Oscar adayı, severek izledim.

MA LOUTE; her festivalde bir JULİETTE BINOCHE seçerim zaten. 1910 da bir sahil kasabası, fakirler ve zenginler, kaybolan insanlar, görseli çok hoş idi, tiplemeleri, absürd esprileri … iyi idi de iyi olmayan bir yanı da var idi, biraz içim kalktı valla.

BİR ULUSUN DOĞUSU ; Nat Turner gerçekten yaşamış ki sonu Cesur Yürek’e benzemiş, köleler ve efendiler, arkasına gelen isyan, araya sıkışan derin bir aşk. Zamanında tüm hakları çiğneyen devletlerin, bugünlerde bir birini toplu kıyım, katliam ile suçlamaları ne garip, ama gerçek. 2016 SUNDANCE jüri büyük ödülü ve izleyici ödülü var. Beğendim.

KÖPEKLER ; İnsanı hiiiç şaşırtmayan, tahminlere göre ilerleyen ama sıkmayan bir film. Değişik yerlerde en iyi film ve değişik bakış açısı ödülleri almış. Yozlaşmanın aşamaları ve sonu … sıkılmadım beğendim.

AŞK VE SAVAŞ ; İsmi ticari olarak öyle çevrilmiş ama esas adı On The Milky Road. Emir Kusturica yazmış, çevirmiş, sütçü rolünü de oynamış, güzel müzikler, acı, dram, sevgi, savaş … bir adamın hayatında üç dönem, filmin sonundaki taşlara benim gibi yorum yapan var mı seyir edenlere soracam. 2007 de çekilmeye başlamış ki bazı sahneler var ki kim bilir ne kadar zamanda denk gelmiştir. severek izledim.

KOMÜN ; Tam da hayattan sıkılınca, babadan kalan miras büyük bir ev !, satsak mı milleti toplayıp da bir arada mı yaşasak derken bi bakıyorlar bir komün, hayatın tam gerçeği olan yerlerine takılıyor insan. En iyi kadın oyuncu ödülü var ki hak etmiş bence. Evet, evet bunu da beğendim.

SİERANEVADA; Bir yas evi, komple teorileri, komünist bir dost, ona düşman ev sahibi, gelenekler görenekler, aldatan, aldanan, gençler, yaşlılar, kardeşler, ana babalar … bir yas evinde buluna bilecek her şey ve her duygu. Benim gibi yakınlarını kaybetmiş, orta yaşı da ortalamışlar için ilginç bir fil idi, bir ara çok ağırdı, daraldım, tam sonunu göremedik sanırım, çok uzun idi, öbür seansdan çalmasın diye bir 7-8 dakika kesildi diye düşünüyorum. Kapıların açılıp kapandığı bir ev seyir ederken insanı daraltıyor ama geçirdik öyle günler, valla yüreği dayanan seyir etsin, tam festival filmi çok ağır, film üstüne film olmadan daha rahat izlenebilir, ne çok, ne az sadece sevdim .

Uzun uzun yazmadım ki bir yerlerden bulup izleyenler olur, sinemaya gelince giden olur, sinema güzel şey, yani ben seviyorum, festival seyircisinde bir bozulma yok ama salonlar ve organizasyon için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, “onları dinlesen onlar da haklı ” diyemem, bir işi  devamlı yapıyorsan her seferinde daha iyi yapmaya çalışacaksın, hizmet sektörü ise hizmeti iyi olacak, hadi inşallah !!!

 

Reklamlar

KALBİME DEĞDİ NİHAYET …


12540824_10153980026863159_2266658446052972663_n

Resme bakınca hüzün sıkıca sarıp sarmalıyor beni. Kuşlar yelkovan kuşları mıdır acep ? Yelleri hüzünleri kovmaya yeter mi ? Suya paralel giden bu kuşlar, paralelin sonsuz olduğunu ama her canlının bir sonu olduğunu bilirler mi ? Güneş; ” son ışıklar bunlar !!!” deyip de vedalaşırken geri geleceğine inanırız da biz burada olur muyuz bilemeyiz. İnsan hayatın içinde harman olup da adam aklıllı bi yaşayıp yaş da kırkı devirince yaşanmış her yıl kalbine değiyor, hissediyorsun. Hüzün öldürmez, mutluluklar anlarda yaşar biliyorsun. Misafir bilinci de yerleşiyor artık, bi kalkıp gitme zamanı var. Zamana yaya yaya bekliyorsun, bardağın yarısından çoğunu başına dikmiş, bi solukta içmiş, kalanını yudum yudum boğazından geçirirken, günler de geçiyor.

Evlendikten sonra annemlere her geldiğimde gideceğim gün annem arkamı toplamaya, yıkamaya, silmeye, süpürmeye ben evden çıkmadan başlardı. Hem kızar, hem üzülürdüm. Araba saatine kadar çarşafımın yıkanıp kuruduğuna, odamın temizlendiğine bizzat şahit olur, hatta yardım da ederdim. Üstüne bi de kapıda ağlaşırdık, annem hiç yolcu etmeye gelmezdi. Demek yüreği kaldırmıyormuş. Bu sabah kızım evden çıkmadan, yatağını yorganını değiştirdim, bir takım silme süpürme planları yaptım, hava alanına gitmedim. Demek annemin bir bildiği varmış, kendini suya sabuna verip oyalarmış. Gidişleri hep dönüşlü düşünür ama endişelerle besleriz. Halbuki kadere iman ettiğimizde yolcuyu da Allaha Emanet etmiş oluyoruz. Yine de bir yürek telaşı oluyor, Kamil İnsan Olma çalışmaları bir sarsılıyor o vakit 🙂

Kız evden gidince evin renkleri soluyor sanki, oğlanlar gidince de üzülüyorum ama kız evi ıssız bırakıyor. Arkasından bir sürü döküntü topladım, her şeyi renkli ; Kağıdı, kalemi, üstü, başı, yatağı yorganı, yatak altında kaybolmuş çorapları, masa üstünde boş bardakları, arkadaş buluşmalarından hatıraları, okunmuş, okunmamış kitapları, duvardaki afişleri, perdesine sıkıştırılmış tokaları, terlikler … daha bir sürü şey sayarım, gayret etsem. Her şeyi konuşuyor . yerli yerine koyduğum her şey için “aşkım, sen uğraşma, ben bir ara yaparım !!!” diye arkamdan seslendi, sanki.

Bizimki bir karne tatili yolcuğu, yolladık gitti. Halası, abisi, babası, babannesi, dedesi … hısım akrabayı şenlendirme ziyareti, kendi de halası ile muhtelif etkinlikler yapacak illaki. Aslında daha onaltısında ama bir kaç yıldır tek başına seyahat ediyor, kızı birden büyüttük. Bir tek dedesine ailecek yalan söylüyoruz, yanında biri var diye. Biz yolluyoruz, o da gidiyor valla.

Şu ara Tanpınar’ın Huzur’unu okuyorum. Ondan mı böyle detaylıyım bilmem 🙂 Tanpınar hakkında çok şey okudum, meşhur Zaman şiiri edebiyat kitaplarında epey çile çektirdi bize. Açıkçası şiiri artık çok iyi anlıyorum, benim kitaplarını okuma yaşım kırktan sonra, daha öncesinde de okuyamazdım sanki. Onun yazdıklarını okumak, zaman istiyor ; Bi “ayrıldılar” demek var bi de “sevdiği kadın yaşama iradesini tek başına kullanmak istemiş” demek var. Birinde ayrılık bir kelime olarak kalırken, diğerinde ; Adamla kadın buluştular, yol boyunca yürüdüler, belki üstlerine yağmur da yağdı, sessiz konuştular, kalpten kalbe, sonra bir yol ayrımına geldiler, tekrar görüşecekler gibi ayrıldılar ama kadın gitti …” Daha da ruh haline göre bir sürü ek yapılabilir cümlenin sonuna, yani hissettiriyor cümleler. Tanpınar; sadece okuyabileceğimiz değil, yaşadığımız, bakışlarımızı içimize çeviren, içimize kazınan şeyler yazmış. Onu sadece okumak çok zor, Tanpınar’ı sadece okumak hiçbir şey anlamadan, kelimeler üzerinde göz kaydırmaktır.

 

BUGÜN GÜNLERDEN PAZAR


1796524_10202287974774523_1037906356_nBugün günlerden pazar, benim de güneşe çıkasım var 🙂 Küçücük bir kızdım ; Duvardaki rafta duran bir düğmesini çevirince ışığı yanan, öbür düğmesinden istasyon ayarı yapılan, üstünde dantelli örtüsü olan, ısınmadan çalışmayan, cızırtısı, hışırtısı eksik olmayan, haber veren, sevdiğimiz şarkıları çalan … radyonun içinde küçücük insanlar olduğuna inanırdım. Rahmetli babaannem de haberleri okuyan Can Akbel’in kendine baktığını sanıp başına örtü alırdı 🙂 İnanırdık, kalbimiz de temizdi, ufuk çizgimiz bize kadardı. Yalan büyük bir mesele idi, kimler söyler, niye söyler, nasıl söyler… bir türlü aklımız almazdı.

Sonra büyüdük, ufuk çizgimizin yeri kaydı, belli olduğu günlerde var, olmadığı günlerde, yalan dört bir yanımızı sardı. Şüphe her daim içimizde hazır asker 😦 Korkar olduk, insanlardan, tekliflerden, vaatlerden … inancımız sarsıldı, mevsimlere, günlere, saatlere bile kafa tutar olduk. Hem hafta sonu gelsin istiyoruz, hem de keyfini sürmeyi bilmeyip, karman çorman bir şeye çevirip, pazartesini öcü ilan ediyoruz.

Pazar sabahları tüm sabahlar gibi annenin eline bakar, herkes uyurken anneler uyamaaaaaaz !!!!! yani, genellikle 🙂 Kahvaltı masası, dile gelsin ister, çayı özel harmandan demler, en zor hamur işleri, en lezzetli omletler pazar sabahı görücüye çıkar, ses veren tv, bol ekli gazeteler, pijama, eşofman arası ev kıyafetleri, araya kahve keyfi, ansızın açılan konulardan ya da araya kaynak yapılan konulardan sohbetler, akşam yemeği, çocukların performans ödevleri, gençlerin illa ki pazar buluşması, şirazesi her saat kayan  odalar, açık mutfak, acil ütülere geçiş hakkı … bir kalabalık, bir karışıklık, çok seslilik, yorgunluk da var tabii 🙂 Sonra pazar biter, hatta pazar akşama doğru biter, bir pazartesi sıkıntısı başlar, niye ki ? O da gün, bu da gün, o da plan program ister, bu da. İsimleri ayrı olan günlerin aynı hazzı vermesini bekleyemeyiiiiiiiiiz :)))))

Aaaaaaaaah bunlar anne terapisi 🙂 Hamuru mayaladım, aklımda iki çeşit var, çayı koydum, ilk bardak benim hakkım, içinde gizli enerjiler var, çamaşır yıkanıyor ama kurumuyor, kurutma makinesine karşıyım, ölene kadar oksijen alacak, güneş görecek benim çamaşırlarım, cumadan dağılmaya başlamış bir ev için düzenleme telaşına gerek yok, ortamı germeyelim di mi 🙂 Bir gün her şey değişiyor, bitiyor, azalıyor, geçiyor … yani her şeyin bir sonu var, eski tatlar da yenilenmiyor, maalesef 😦 Onun için, o nedenle ; Pazar günü güzeldir, ondan sonraki, ondan önceki günlerde, çünkü bazı şeyler içimizde var, yaşatmasını, yararlanmasını bilmek gerek, hadi şaaaaaaaneeeeee pazarlar !!!!!

NEREYE KADAR ?


10369730_10203101367988845_8430270174456862046_n

 

Fotoların konu ile ilgisi olmuyor 🙂 Onları sevdiğim insanlar, sevdikleri yerleri çektikleri için, biz de gönül gözü ile sevelim diye ekliyorum. Bu işi iyi yapan arkadaşlarım var, paylaşmama da izin veriyorlar 🙂 Daha çok Özgül Karadeniz’den faydalanıyorum. Ellerine, gözüne, gönlüne sağlık arkadaşımın 🙂

Sabah aralanmış kutu kapağının arasından kırmızı pabuçlarımı gördüm. Aslında yeni onlar, giyip çıkarıp kutusuna koyuyorum 🙂 Malım kıymetlidir. Ne de olsa kıtlık görmüş dedelerin nenelerin torunlarıyız.Kırmızıya hep meylim vardır ama ayakkabı olarak giymeye evlendikten sonra başladım. Bir hikayesi var tabii ki de, beni yaşama döndürme, ayaklarımın üstüne dikme hikayesi 🙂

New york’a gelin olunca peşine gelen hamilelik, doğum, eşimin uzun çalışma saatleri, yalnızlık, tepeden tırnağa her şeye özlem… derken bıraktım kendimi ama ne kadar bıraktığımın farkında olmadan. Çocuğa bakıyorum, ev işi yapıyorum ki yapılacak iş de yok sayılır, hiç bir şey tozlanmıyor, ev dağılmıyor, gelen giden ara sıra, yapacak iş bile yok. Çocuk da daha aylarda yiyor, içiyor, uyuyor, arada bir gülücük, bir agucuk hepsi o kadar. Tv lerde ilgimi çeken bir şey yok, kitap okuyacak kadar dilim yok, olsa bile beni avutacak gibi değil. Yakınlarda bir Mall var oraya gidip dolaşıp geliyorum, onda da bir aksilik oluyor, servisi kaçırırsak, dönemiyoruz, alengirli telefonlardan eşimi ara sonra da gelmesini bekle filan sinir olup dönüyorum.

Hayatım renkli, canlı, hızlı ve de kalabalık iken birden tek düze olunca uyum sağlayamadım. Bir mutluluk çeşit çeşit yiyecekte var 🙂 Orası da hazır gıdanın cenneti zaten, lezzet yok çoğunda amaaaaaaaa albenisi var. Biz de mecbur alıyoruz ve tüketiyoruz, hatta ziyan olmasın diye oğlanın kalan yemeklerini de yiyorum, eşimin tabağında kalanları da tabii .Üst baş da hak getire, orada ne giysen, nasıl giysen oluyor. Kimse kimseye dönüp bakmıyor bile. Kilo da alınca beli lastikli eşofmanlar, kotlar, bol bol tişörtler, ayakta terlikler saç baş karışık, boyasız… kısaca komple bakımsız. Artık ne halde dolaşıyorsam, komşunun dikkatini bile çekmiş. Garden Apt. dedikleri bir sitede oturuyoruz, iki katlı, uzun uzun bloklar, kimse kimseyi görmüyor gibi, bir sabah, bir akşam, bir de çamaşır makinelerinin orada insan oluyor, o da merhaba, merhaba. Benim gibi evde oturan da sayılı . Sol köşedeki evin giriş katında çocuk bakan bir kadın var. Arada balkonda çocukla ikisini görüyorum, muhabbet yok, selamlaşıp geçiyoruz.

Bir sabah oğlanı arabaya koydum, sitede dolaşacağız, kadın beni çağırdı, biraz sohbet ettik, Lübnanlı imiş, torununa bakıyormuş, yakından uzaktakinden daha genç, hoş sohbet 🙂 Sonra çıkardı bana iki poşet verdi. İçinde kıyafetler var. “Bunları giyebilirsin, ya da giy”  bir şey dedi ama hatırlamıyorum. şok oldum, kelimeler boğazıma düğümlendi. O kadar üzüldüm ki anlatamam. Yine de kibarca teşekkür ettim, hemen eve geri döndüm, Ağlaya ağlaya attım kendimi içeri. Bir yandan da poşetlerin içine bakıyorum. Bir kaç çeşit kıyafet ve kırmızı babetler çıktı. o hale gelmişim ki, giyinsin diye kıyafet vermek ihtiyacı hissetmiş insanlar. En son alış verişimi Nişantaşından yapmışım, çoraplarım bile oradan :),kürklerim, ziynet eşyalarım, o zamanın modası deri takımlar, ipekler, angoralar, marka ayakkabılar… her şeyim var ama ben yokum 😦

Eşimi aradım hemen, anlattım, eşyaları yeniden poşetledim. Bir tek kırmızı pabuçları ayırdım. Ertesi gün onları eşim, uzak muhitteki bir toplama kutusuna attı. O gün kendimi toplamaya karar verdim, bir daha kaybetmemek için de kırmızı pabuçları ara sıra giydim, çok zaman da seyrettim.

Nereye kadar ? Birinin seni yoldan çevireceği ana kadar 🙂 Ben olayı; Kesinlikle kızgınlıkla yorumlamadım. Hatta beni izleyen, bana yardım etmeyi isteyen birinin varlığından mutluluk , kendimi o kadar bırakmış olmaktan utanç duydum. Hayat dış etkenlere endekslendiğinde sekteye uğruyor. Birinin varlığına bel bağlamak ya da her zaman yardımcı olacak birilerini bulmak… gibi şeyler insanı kendinden uzaklaştırıyor. Kendi varlığını unutup, onların yokluğu ile kahroluyorsun.

Severim kırmızı pabuçları 🙂 Biri beni izliyor hissini uyandırıyor bende, sonra yaşama dönme isteği veriyor, bir bakıma sihirli de sayılır, onları giyince, yürüyorum, geçiyorum, geçiyor…

 

PİKNİK


1452503_10201650690162806_1866467007_n

 

Bazı görüntüler,  sesler ve kokular hafızamızı terk etmiyor. Zamanla silinen yanları olsa da özünde en az bir kare kalıyor. O kare peşine kareler sürüklüyor 🙂 Sonrası eski bir film izler gibi.

Havalar ısınmaya başladığında, bahardan yaza doğru yol alırken, güneşli tatil sabahları bana hep çizgili pijamalı babaları hatırlatıyor 🙂  Sümerbank işi kumaşlara, ev yapımı, bordo, mavi, yeşil çubuklu pijamalar. Mavi en yaygın erkek rengi, sokağa da hakim 🙂 Beli lastikli, göbek deliğinin üstüne kadar çekilmiş, bu çekilme ile ayak bilekleri ve ayaklar açıkta kalmış, üstü beyaz atlet olan, bakkala giden, pencereden bakan, balkonda salınan, piknikte yerdeki kilimin üstüne uzanan… babalar.  Terlik, tokyo çok da yaygın değildi, hele parmak arasını duysa inanmazdı o zamanki babalar :)))  İlla ki arkasına basılmış, eskimeye yüz tutmuş, pijama altı bir ayakkabı bulunurdu. Baba oğul yan yana pek hatırımda yok. Muhtemel oğullar bu baba hallerinden pek hoşlanmazlardı 🙂  Bizim evde de benzer durum olmasına rağmen, tek bir fark vardı. Babam pijamaları ile ancak odasından çıkardı.Temiz titiz kanunlarına göre, pijama yatakta “in”, sokakta “out” idi. Aklımda kalan “Nusret Amca”, “Haydar Abi” isimli tiplemeler yok ama, isimsiz resimler var 🙂

Piknik önemli bir sosyal olay bizim toplumumuzda, biraz şekil değiştirmesine rağmen hala var, sanırım hep de var olacak 🙂 Komşuluk eskiden iç içelik demekti. Her şey paylaşılır, her haber çabucak yayılırdı. Her mahallenin kamyon sahibi en az bir yerlisi olunca, olacağı kadar komşuya haber salınır, kadın kısmı hazırlanırdı. kamyon kasasına halı, kilim serilir, gaz ocağı, çaydanlık, tepsi ile börek, domates, salatalık, kızartma, peynir, salıncak ipi, top, yoldan bolca ekmek, evde hazırlanmış, kızarmaya hazır ya da kızarmış yağ köfteleri, tuz, şeker, fındık, fıstık, çekirdek, yol da bir çeşmeden iyi içme suyu… bohçalanıp, sarılıp, sarmalanıp, güvenli bir yere istiflenir, çoluk, çocuk, yaşlı, genç, kadın , erkek bağrış, çağrış gidilirdi. Darbukaya da rastlamışlığım var, iyi ritme,  uygun kıvırmalar da renk katardı 🙂  Şoförün yanı ayrıcalıklı bir yerdi, mümkün olduğunca adaletli davranılır, bilinmeyen ya da az bilinen bir yere doğru bakına bakına yolculuk başlardı.

Ağaçların gölge yaptığı, rüzgarın ateşi söndüremeyeceği, top oynama alanı, salıncak kurulacak dallar, suya ulaşım kolay, bir yere kamyon park ederdi.Canlı müzik, kapısı açık, sesi sonuna kadar açık, kamyonun radyosundan, olduğu kadar 🙂 Çocuklar hemen acıkmış, erkekler yorgun, kadınlar telaşlı… Örtü üstüne sofralar kurulur, çay demlenir, sırt sırta, yan yana, ilk öğünü tüketen bir kalabalık, herkes adamını kollardı 🙂  Bu arada başka piknikçiler de varsa “göz hakkı”, “imrenme” gibi sebeplerden ikramlaşılırdı. Sonra koşan, sallanan, top oynayan, ip atlayan, sırt üstü yatan… yaş grubunu iki ucu açık olan neşeli bir topluluk. Pijama görüntüsü piknikte de olurdu ama oraya öylemi gelinir, sonradan mı giyilir onu hatırlayamadım 🙂

Bu manzaranın üstünden 40-45 sene geçmiş olmalı. yaş aldık ve tadı damağımızda, hatırası aklımızda kaldı dediklerimden 🙂

Gençlikle beraber özlemler, görüntüler değişti. Üstü açık spor bir arabada, iki kişi aşkla muhabbetle pikniğe giderler. İnce belli, kloş etekli, kolsuz elbiseli, minik hırkalı, geniş kenar, başa uçuşan bir şifonla oturtulmuş şapkalı, güzel kız ile spor giyimli ama kot değil 🙂 son derece centilmen, bir o kadar da yakışıklı genç bir su kenarında arabadan iner, ağaç altına küçük kareli ( Pöti kareli) örtülerini sererler. Delikanlı hasır piknik çantasını açar, iki yana yatan kapaklardan, bardaklar, tabaklar, sandviçler ve de şarap çıkar. Bir sevgi bir muhabbet, kötü emellerden bi haber, bir iki minik buseli temiz ve sakin piknikler hayal ettik 🙂  Sanırım çoğu da hayalde kaldı 😦

Yeni evli iken, bu pikniklerin ana vatanı ABD ye gidince eşime anlattım ve istek yaptım 🙂 Bakarız dedi ama adam mangalcı, rakıcı ayrıntılar aklına yatmadı 🙂 sonunda evin bahçesinde, üstü açılmayan spor arabayı görünen bir yere çekip, masaya kareli örtü serip, mangalda pişmiş etleri kızarmış ekmek arasına katıp, yanına da üç beş arkadaş çağırıp, ” biz zaten evliyiz” deyip, hayali güncelledik 🙂  Fakaaaaat, devamlı tuttuğum bir kareli örtüm hala var, sevgi muhabbette kalıcı, diğerlerini de tuttururuz diye hala umutluyum :))))

Bugünlerde piknikler, uzun masalar, uzun mangallar, yiyip içen kalabalıklar halinde, hatta piknik tanışma vesilesi. Çocuklara plastik oyun parkları var. anneler babalar şık. Açık havada davet gibiler. Buluşup da pikniğe gidenlerin sayısı hızla azalıyor. Geniş bahçeli ev davetleri popüler. Doğallık yerini  teknolojiye bırakıyor, mangalların tüplü olanı bile var. pazar sabahlarında çoğu aile uzun süren geç kahvaltıları tercih ediyor. Herkesin avuçlarında telefon, kucaklarında tablet pazar etkinliği fotoları anında sosyal medyada. kalabalıklar içinde yalnızlaşıyoruz, kendimizi mutlu sanıp, şahidi çok olsun diye etrafa haber salıyoruz. Aslında her şeyin farkındayız da içimizle yüzleşmeye dayanamıyoruz ya da vaktimiz yok.

 

İstiklal Caddesi


227932_1925191563242_6337596_n

İstanbul dünyanın en kalabalık yerlerinden biri, kenti yedi tepeden seyredersiniz ; Mavi Marmarayı, denizin ortasına serpilmiş adaları,  Çanakkale’den girişi, Karadeniz’den çıkışı… Tarih kokar İstanbul.  Her ne kadar mavinin en mavisi, yeşilin en yeşil artık kucaklamasa da bizi, denizden gelen esintisi, Erguvan mevsimi, hala ayakta kalabilen tarihi güzellikleri ile büyüler bizi. Benim için İstanbul her haliyle hala güzel, hep güzel, her şeye rağmen ölene kadar güzel.

Bir zamanlar bey oğullarının saltanat sürdüğü Beyoğlu ile onun içinden geçen, Taksim Meydanı’n dan Tünel’e kadar uzanan, ortası Galatasaray sayılan, rakamsal değeri 1400 m olan İstiklal Caddesi’ne şehirde yaşayıp da yolu düşmeyen, Şehre gezmeye gelip de aklından geçmeyen olmaz. Ekşi sözlükte “Uygarlığın en önemli caddelerinden biri, sanat, ticaret, yankesicilik, özgürlük, uyuşturucu, kıroluk, yalnızlık, aşık olma, kavga, dövüş içerir, adamı anı sahibi yapar” yazıyor. yalan da değil. Bu caddeden her şey geçer.

İstiklal Caddesi 1927 den önce Cadde-i Kebir olarak ün salmış. O yıllarda çok sayıda dilin konuşulduğu, Osmanlılarda var olan bütün etnik toplulukların, pek ulustan Levanten’in yaşadığı, gezdiği, eğlendiği inanılmaz derecede kozmopolit bir yer. Zaman zaman uygulanan Türkleştirme politikasına rağmen uzun yıllar canlılığını korudu ama kuşaktan kuşağa Levantenler azalmaya başladı, yabancılar ülkelerine döndüler, 1955 de ki 6-7 Eylül olayları sonrasındaki göçlerde eklenince, gidenlerin yerine aynı zanaatler, beceriler, ilgi alanları ikame edilemedi, istiklal Caddesi yeni bir kimlik kazanamadı, tersine eski kimliği dejenere oldu, kültürel dokusunun içi boşaldı. Yavaş yavaş köhneleşmeye, fakirleşmeye, zevksizleşmeye terk edildi. Binalar bakımsız ve boş kaldı, yıkılıp yerlerine ucuz ve çirkin yapılar inşa edildi. 1950 ler de başlayan büyük göçlerden cadde de nasibini aldı.Anadolu’dan gelenlerden işçileşenler gecekondu semtlerini oluştururken, lümpenleşenler de İstiklal Caddesi’nin yan sokaklarını mesken tuttular. Sayısız kahvehane, aşhane, batakhane erkek olsun, kadın olsun lümpenlerin barınağıydı ve hepsi de İstiklal Caddesi ekseni etrafında toplanmışlardı. Bunun sonucu 1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda İstiklal Caddesi çok kötüledi, alışveriş Osmanbey, Nişantaşı, Etiler’e kaydı.

Benim kuşağım Caddeyi yetmişlerin sonunda tanımaya başladı.Henüz araç trafiğine açıktı ama tramvay kalkmıştı. Taksileri, boynuzlu troleybüsleri biliyorum. Ama trafik iki yönlü mü idi, onu hatırlamıyorum. Bizim için bir buluşma ve eğlence yeri idi.Şimdiki çevik kuvvetin durduğu yerde bayramlarda duvardan DSİ nin renkli suları akardı. Fener alayı tam da oradan başlardı. Buluşma yeri Atatürk heykelinin önü, girişinde muhallebiciler; Sahanda yumurta, pilav üstü tavuk, su muhallebisi menü. Sonralarda tatlı çeşitleri arttı, kızarmış sosis ve patates listede yer aldı. Yolun iki yanında ağaçlar, meşhur iki eczane Pamuk ve Rebul,  Pamuk’ta ithal ecza, Rebul’de çeşit çeşit, bir çeşit de ismi ile kolonya. On altı tane sinema vardı diye biliyorum. Eskiden yabancı filmler geç gelirdi. Dergilerden okur, beklerdik. Günler öncesinden bilet aldıklarımız olurdu. Tess’i , Grease’i Emek Sinemasında seyrettim. Koyu kırmızı ya da bordo kadife perdesi vardı. Gong sesi ile perde açılır, içindeki dore perde yukarıya doğru katlanır ve önce reklamlar başlardı. Arada tahta kutu içinde frigo, koko diye sesli satış yapanlar. İnci geçen yıla kadar hep vardı, tatlı, limonata, ince uzun dükkanda küçük masa sandalyeler, duvarı biri yarısına kadar ayna. Hacı Abdullah’ı  anmasam olmaz. Kavanozda resim gibi turşular, kase de renkleri birbirine karışmamış, lezzeti harmanlanmış  soğuk hoşaflar ve ev yemekleri. Midye ve kokorecin kokusu yerini tarif ederdi. Sepetlerde lavanta satan kadınlarla, Çicek Pasajı’n da akordeon çalan Madam Anahit yok artık. Tünel’e doğru fotoğrafçı dükkanları, vitrinde siyah beyaz eski solmuş resimler, Narmanlı Han’a Narmanlı Yurdu derdik. Orada çalışan bir arkadaş, tanıdık gerçek bir Narmanlı, resim galerisi de yoklar arasına karıştı.

Vakko Mağazası ve onun yanında ayakkabıcı Goya. Birbirini tamamlayan parçalar, yan yana dükkanlar. Vakko kumaş ve eşarp ağırlıklı, vitrin yaptığında gidip bakılırdı. Yılbaşında ışıklandırılır, ona da ayrıca bakılırdı. Seksenlerin sonunda caddeye tümden yılbaşı için ışıklı taklar kondu. Genç kız kısmı Beyoğlu’n da  pek akşama kalmazdı. Grup halinde sinema, tiyatro, belli bir saate kadar Çiçek Pasajı olabilirler arasında, sabahlamak asla olmazlar arasında idi. Yüksek Kaldırım, Kuledibi, Tarlabaşı bize  gece gündüz yasak, hikayeleri iç karartıcı ve korkutucu. Buralarda pavyon türleri, onların caddeye yansıyan ışıklı reklamları, “Anadolu’dan gelen cebi paralılar, sabaha sıfırı tüketir” diye şehir efsaneleri.

Caddede şimdi hala oturan var mı? bilmiyorum ama Mısır Apartmanın da artık sanat atölyeleri ve sergiler olduğunu, tepesine çok meşhur, çok pahalı, çok manzaralı bir restoran konduğunu biliyorum. Girişleri, basamakları mermer döşeli, demir parmaklıların arkasında camlı kabinleri olan asansörlerin olduğu, yüksek tavanlı, illa ki bir köşeden denize bakan evlerin büro olmuş hallerine denk geldim. Paşanın yaptırdığı Anadolu, Rumeli, Afrika hanlarına yolum düştü, bir vakitler, Afrika Han ile Hazza pulo avluya açılan hanlar. Aynalı pasaj, Avrupa pasajı içinde eskiden düğmeciler, kemerciler vardı. Şimdi çok şükür yer gök takıcı, oyuncakçı.

Caddede değişmeyen şeylerden biri de Galatasay Lise’sinin önünde toplanma ve itiraz eylemi. Yürüyüşler ya oradan başlar, ya orada biter, imzalar halka oralarda açılır.Benim gidip gördüğüm üç kilise var cadde üstünde, daha fazlası olabilir ara sokaklarda. Azınlık okulları var. Birinde üniversite sınavına girmiştim. Aslında Beyoğlu’n da olmayan ne var diye düşünmek lazım. Araç trafiğine kapandığından beri insan yoğunluğu hep beraber toplu taşıma aracında gidiyormuşuz hissini veriyor. Kitapçılar, kütüphaneler, konsolosluklar var caddede. Meşhur Olgunlaşma Enstitüsü ve Anadolu Ticaret lisesi de caddenin eskilerinden.

Bir ara birahaneler ve seks filmleri furyası vardı. Çok da uzun sürmedi geldi geçti. 33 sene evvel Sine pop da Rüya da festival filmlerine gidenlere “Tövbeli sinemaya mı? ” diye takılırdık. Her zaman renkli, her zaman kalabalık, her zaman her şeye hazır bir cadde İstiklal Caddesi, ne kadar yazsanız illa ki bir yeri eksik kalıyor.

Eskisinden daha çirkin, eskisinden daha güvenli, eskisinden daha da hareketli, eskisinden daha daha kalabalık, kimsenin kimseyi umursamadığı, sokak müzisyenlerinin her türlü müzik aleti ile köşe başlarında çalıp söylediği,  24 saat yaşayan,zaman zaman  insanın insan olmaktan utandığı, insanı insan yapan değerlerin seslendirildiği çelişki merkezi, her şeyi ile iyi ki var…

NEERDEEEN NEREYEEE


384467_2572231298831_352767486_n

 

Terleyip soğumaktan her yerim tutulmuş. Rahmetli annemin en kızdığım huylarından biri idi, ne zaman önemli bir işimiz olsa o gün temizlik yapardı. Normal olanından değil ama her yeri kaldırdığı, yemek yapamadığı, çok yorulduğu temizliklerden. Meğer kadın kafasını dağıtmak istermiş. Bu sabah oğlanı sınava yolcu ederken yüzündeki, ruhundaki gerginlikten gerildim, hemen odamın perdelerini indirip makineye attım, kesmedi, öbür odalara da sarktım 🙂 Sonunda üç odanın penceresi perdesi, halısı, yatakların altı, çalışma masaları, kütüphaneleri,,, derken evin yarısını temizlemiş oldum.Yemek yapmak, akşama yığılıp kalmamak için bir yerde bıraktım . Yarın da devam edip tamamlamayı düşünüyorum 🙂

Hizmetçi ruhluyum 🙂 Bir doğru dürüst temizlikçi filan edinemedim. Benimkiler çoooooooook zorunlu hallerde, mecburen konumunda olur hep. Çalışırken de arada yarım gün alırdım, Kendi işimi kendim, bildiğim gibi yapmayı severim. Ayrıca kadın aldığımda ondan daha çok yoruluyorum 🙂

Aslında her şey yetiştirilme ile bağlantılı. Savaş görmüş kuşakların torunlarıyız. Varlık içinde israf etmeden büyüdük. Daha doğrusu büyütüldük 🙂 Boşa akıtılmayan sular, kapanan fazla ışıklar, küçük kalmış sabunlar, iyice çalkanan şampuanlar, değerlendirilen ekmekler, düzenlenen giysiler, dibine kadar sıkılan diş macunları… heeeeeeeer şey de bir ekonomik davranış öğretildi bize, fakaaaaaaaaat biz çocuklarda başarılı olamıyoruz.

Kardeşim bir torba küçük diş macunu verdi. Ben de ortalıkta kalabalık etmesin diye çocuklara “Bunları kullanın dedim” Sanki her güne bir diş macunu açın demişim gibi bu sabah bir baktım aynanın önü dolmuş, artık yenisini açmak için nasıl bir nedenleri varsa, sıralamışlar 🙂  Bana yeni bir iş daha çıktı, şimdi sırayla onları dibine kadar kullanmam lazım :)))))))

Bazı öğretilmiş şeyleri öğrenmemiş gibi dursak da gün geliyor uyguluyoruz. Annem tabii ki de zamanında beni beğenmezdi, hep eleştiri hep eleştiri değil ama hep bir eksik vardı :))) Oysa ki şimdi ben tıpkı onun gibiyim. Zamanında kayıt ettiğim heeeeeeeer şeyi hayata geçiriyorum. Bu da kendi çocuklarım için içimde bir umut oluşturuyor. Gerçi ben anneme göre daha hoş görülü bir anneyim, annemde annesine göre öyleydi. Yine de pergelin ayakları çocuklar tarafından hızla açılıyor. Bir önceki nesle göre iyileşen ebeveynler kendilerinin olduğundan daha çok uçuk kaçık çocuklarla karşılaşıyorlar. Bastırıp düzeltemiyorsun , çevre faktörü var. Eskiye göre çevre çok farklı örnekler taşıyor. Yaşamlar, tipler, hareketler birbirinden hızla uzaklaşıyor ve bu çeşitlilik bir biri ile iç içe.

Karışık durumlar, karmaşık duygular, ortada analar babalar ve çocuklar. Şekiller değişiyor, özü aynı kalıyor.

Seçme Saçma; Yağmur…


Sabah beri full enerji ile çalışırken, bir yandan düşünüp, taşınıp aklıma gelenlere tebessüm ederken, yağan yağmurla hallenirken, aklımdan yağmurla ilgili anılarım var mı? diye geçirdim veeeeeeeeee aklıma iki anı getirebildim 🙂 Birinin geçmişi 3-4 sene evvel rahmetli annemle ilgili ki, elli kusur sene yaşamış birinin en fazla üç sene geri gitmesi yakışık almaz 🙂 Mecbur ötekini hatırladım.
Aylardan kasımın son günleri, mevsimlerden sonbaharın sonu, durup dinlenip yağan yağmur, gri gökyüzü, hızla gelip giden bulutlar, çıplak ağaçlar, üstünde seyrek sepet kuşlar, yerde sarıdan kırmızıya kurumuş ıslak yapraklar, birbirine sokulmuş aynı şemsiye altında insanlar, mecbur yağan yağmurda ıslananlar, su birikintilerini doğaya eşit dağıtan yoldan geçen arabalar… daha neler neler varken, yağmur ki, her mevsimde yağması olası, yağıp da beni illa ki ıslatmışken, yağmuru birileri ile kesin paylaşmışken… nasıl hiç anım, hatıram olmaz, şaştım valla 🙂 Demicem, unutmuşum demek ki. Bu da ayrı güzel. Ne kadar pozitif olsam da, yılmadan usanmadan yeniden başlasam da, gücümün yetmediği zamanlar oluyor. Beni de üzenler, kıranlar, içimi yakanlar oluyor. Hepsini affedip bağışlamıyoruz, arada ayırdıklarımız, kor ateş halinde sakladıklarımız, bir ılık rüzgara teslim edip harladıklarımız var, tabii ki de 🙂 Ne demiş; Andromakhe’ye aşık olan, Troya’yı yakan Pyrrhus “Yaktığımdan daha büyük ateşlerde yandım”.( Benimde haberim yoktu bu sabah öğrendim 🙂 İsteyene kaynak gösteririm ) Kendimizi yaktığımız kadar, etrafı yakamadığımızın bilincinde olarak, yanmamak için unutuyorum demekki,diye de konuyu toparlayabilirim.
Sanırım aynı zamanlardı, bir ödev vardı, kesin tarih ya da sanat tarihidir. O zamanlar kaynak, evdeki dizi dizi ansiklopediler, yetmedi komşudakiler, en son çare kütüphane. Beyazıt’a gittiğimize göre lise son, yoksa gidemezdim, çünkü lise yıllarında en fazla Etiler-Taksim arasında seyir ederdim. Dört kişiyiz o kesin, iki kız, iki erkek o da kesin. Kızı hatırladım; mahalleden, liseden, aynı sıra, yan yana fakülte, altlı üstlü iş yeri, omuzunda ağladığım, omuzumda ağlayan, yakın biri. Arkadaşlıklar noktalama işaretleri ile izah edilse, onla benimki, devamlı virgül. Birbirimiz kayıp edip, kayıp edip buluyoruz, aynen kaldığımız yerden devam. Oğlanları bilemedim, bir krem pardesü ile bir tüylü kaban var hatırımda ama içini dolduramadım. Muhtemel onlar da mahalleden, hatta biraz da özellikleri var gibi, amaaaaaaa kesin bilgi yok. Neyse aklımda kaldığı kadarıyla, dolmuşla Taksim yaptık, ordan Beyazıt’a ring sefer yapan otobüsler var, bindik meydana geldik, taaaam o anda kız ayakkabısını çıkardı,” bakın benim çorabım yok” dedi. Güldük, hem de çok güldük, mutlaka bir iki bir şey de söylemişizdir amaaaaa, niye bu anı hatıra aklımda:-) Bilemedim valla :)))) Anı da sayılır mı ? o da ayrı bir karmaşa.
Unutmak güzel de, arada hatırlamak gerekiyor: Aklıma geldiği kadar, aklımda kaldığı kadar hatırlamasını seviyorum, Belki de o yüzden yıllardır, hiç bir şey biriktirmiyorum, ille de şurada bir resmim olsun demiyorum. Objelere bakarak hatıralarımı tazelemek bana yapay geliyor, sanki o parça olmasa hiç bir hatırlayamayacağız gibi. Bağımlılıktan ödüm kopar ya, bağımlı olucam diye aklım çıkar ya belki de benimki ondan. Elime ayağıma bir şey dolaşmayacak, yanımda yakınımda gibi de sanki, uzağımda duracak. Buraya nasıl geldim,nasıl bağlandım karıştı, çünkü kapı çaldı, yaşlı bir komşum var o geldi, canı sıkıldıkça gelir zaten 🙂 Kahve yaparım, bir iki nasihat ederim gider, açık bir pencerem var, oradan da ödev yapıyorum, sıkıldım, blog yazıyorum, kitaplarım yanı başımda, aklım başımda mı ? bir yağmur yağdı böyle mi olduk…

İÇİNDEN ANGARANIN BAĞLARI GEÇEN BİR YOLCULUK HİKAYESİ


1003207_10151669348208159_514400269_n

“Müzik ruhun gıdasıdır” derler, doğrudur, inanırım. Çalıp söylemem, her müziği de dinlemem. İçinden öldüm bittim, mahvoldum, yanıyorum, artık iflah olmam gibi sözler geçenleri, müziği iç bayıp tekrar tekrar başa dönenleri ise hiiiiiiiiiiiç sevmem. Satırlardan anlaşıldığı gibi seçiciyim fakaaaaaaat seçemediğim zamanlarda da ortam şarkılarına maalesef esirim 🙂

Beş kuzen aramızda anlaşıp uzaktaki kuzenden aldığımız daveti değerlendirdik. Bir gece vakti rotamızı Ege ye çevirdik. Başak Kuzen bizi organize etti. “Uçak alternatifi uygun değil” dedi, iyi bir otobüs firması seçti.Vakti saati gelince terminalde buluştuk. Aracımıza doluştuk. Tatilin son demleri, giden gelen azalmış. Koltukların çoğu boş ama karşıdan da binen olur dedik. Asabi bir şoför, sırnaşık bir muavin, iyi bir radyo kanalı ile yola koyulduk. Bir trafik bir trafik Anadolu yakasına üç saatte geçtik. Şoför daha bir gerildi, terminale gelince koca otobüsü taksi gibi park etti. Uyuyanlar bir iki sallandı ama benim gibi oturanların aklı bi gitti bi geldi. Orayı da topladık, ancak yarısı doldu, feribota doğru yola koyulduk. Neyse orada fazla beklemedik, biraz deniz havası alıp, tuvalet ihtiyacı giderdik. Bu arada akademisyen kuzen her yerimize ayrı ayrı ıslak mendil getirmiş 🙂 sağ olsun, konusu bakteri, mikrop olunca seslenmedik. Hekim kuzen kendi beli ablamın bacağı için şöförden sağlık raporu aldı boş ikili iki koltuk kaptı. Arka beşliye asabi şoför uzandı.Herkese iki koltuk kampanyası tüm otobüsü kapladı.Uyku da iyice bastırdı. Yatcaz Ayvalık’ta kalkcaz moduna geçtik.

Uykuyu hemen tutturan ile arkalarda oturan kurtuldu, piyango önlere vurdu.Şoförle birlikte müzik de değişti. “Angara’nın bağları” diye şarkılar bir başladı, sesini de açtılar, şoförle muavin mest. Akademisyen kuzen “Lütfen sesini biraz kısarmısınız ?” diye uyardı. Birazcık faydası oldu ama tarz hep aynı,arada bi de kadın söylüyor, beni de sıradaki şarkı sendromu tuttu, ha düzeldi, ha değişecek derken, dinlemekten uyuyamıyorum.

İkaz etsem olacak amaaaaaaaaa adam bir güzel araba kullanıyor, yağ gibi, hiiiiiiiiiiiiç frene basmadan, sarsmadan, sallamadan, süratli ama dikkatli, sollamaları, takip mesafeleri hepsiiiii tamam. Konsantrasyonu bozulurda burnumuzdan gelir diye seslenemedim. Artık Allah ne verdiyse dinledim. Alçak uyku da beni terk etti. Sözler aklımda kalmadı amaaaa ritmine aşinayım, döneli iki gün oldu , beyin hücrelerim hala aklıma tekrar tekrar yükleme yapmakta 🙂
Demek ki neymiş, her şeyi seçemiyormuşuz, bazen başkalarının seçtikleri ile idare etmek, bazı şeylerin iyiliği için bazı kötü şeylere tahammül gerek 🙂

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑