37.İSTANBUL FİLM FESTİVALİ


#istanbul film festivali

Bir festivalin daha sonu geldi. Aaaaah aaaaah başladığında Sinepop’da Şişli Kent’te Emek’de simultane çevirili filmler izledik, kenarı tırtıklı biletlerimiz vardı, listeyi önden bir miktar para ile verirdik, sonra biletleri alır, üstüne tekrar para verirdik 🙂 İstiklal iğne atsan düşmez hallerde, bizde bir hafiflik, Kristal’de hamburger, Çiçek Pasajı en eski şekli ile, Madam Akordiyon ile masalar arasında, Narmanlı Han entel dantel yeri, İnci de profetrol yemek mümkün,bütün kuşak genç, sağlık ve neşe yerinde, geyik üstüne geyik çevirme …

Bugünler de anı olacak, günde iki film ile sabitledik, aynı sinema üst üste iki film tercih ettik, Karşıya geçmedim, Nişantaşı’na inmedim, Atlas’da ne oynuyor ise seçtik, Beyoğlu’na bile 2-3 film için gittik. Gittik; iki üç arkadaş beraberdik, tek tük yalnız seçimler oldu, bu sene evden yemek bile yaptık, mideler üst üste sokak yemeklerine dayanmıyor artık. Kahveyi Mepisto’da çayı da Yeşilçam sokağında içtik, tuvalete de neresi denk gelirse.

13 film izledim, 7 günde, işte izlenimlerim.

GOOD MANNERS (Görgü Kuralları) Bazı film isimleri neye göre çeviriliyor bilemiyorum, isimler yanıltıcı, konu da üstü kapalı olunca, insan sürprizlerle karşılaşıyor. Bir vampir ve kurt kadın, çocuk filmi imiş. Nasıl daraldım anlatamam, belki seveni vardır, anlatmıyorum da, aslında konu ayrıntısı vermiyorum, sonradan izleyene iyi rehber olmaya bilir. Benim tarzım değildi, bi de uzun, başrol oyuncusu da konuk idi, hiç onlara kalmadım, arkasına aynı salonda filmim vardı, ancak tuvalete gidip, bir bardak çay ile dereotlu tuzlularımı yedim. Annelik, toplumsal sınıf, şiddet ve cinsellik içeriyor.

WİNTER BROTHERS (Kış Kardeşleri) Yukardaki filmin peşine gelince, yakamı paçamı yırtasım geldi, film sanat içerikli olabilir, çekimlerde ayrıntılar vardı, onları fark ettim,Madenci Kasabası, mevsim kış, sevme sevilme ihtiyacı duyan Emil, abisi, arkadaşları, kaçak içki, kullanım kılavuzu video olan bir silah … zor koşulların zor filmi, izlemesi en zor.

FROST (AYAZ) Bu da hiç olmamış dediklerimden, tesadüf üçü de peş peşe geldi, okurken şevkinizi kırmayın, içlerinde çok güzeller de var. Ukravna ve Rusya çatışmaları, aşk, ticaret, kış, insani yardım konu içinde bir araya çok sahte olarak gelmiş, ikna olmadım yani,

NO DATE, NO SİGNATURE (Tarihsiz, İmzasız) Festivalin en iyilerinden. İran sinemasından, şahane bir konu, daha da şahane işleme, oyunculuk çok sahi, Namuslu ve ilkeli Adli tıp doktoru, sebep olduğu bir kaza ve çocuk ölümü, bir neden varken öbür neden ihtimali.Türkiye haklarını satın almamışlar, bulup izlerseniz pişman olmazsınız.

THE WANDERİNG SOAP OPERA (Pembe Dizi) bu sene izlediğim ilk film, Şili’nin popüler kültürel fenomenlerinden bir pembe dizi eleştirisi, ülke yabancı olunca çok ısınamadık filme.

DİSAPPEARANCE (Kaybolma) Bu da İran Filmi, Katar’ın da eli değmiş, hastane hastane dolaşan iki genç aşık, sağlık sistemi ve ahlaki sorgulama, trajik son. Güzel film idi, gösterime girecek.

CANDELARIA Batı ambargosu altında Küba, yaşlı bir çift,ikinci bahar. Aşkın yaşı yoktur ya da aşk varsa  hep var kalır, aşk ölür ölür canlanır, sevenler bir gün gider mi, biri gidince aşk biter mi ????? Soruların cevapları burada. Hoş film idi.

LOVE ME NOT (Sevme Beni) Gerçek olaylardan esinlenerek yola çıkmış, aşkın trefahı için sigortalı ödemeli, cinayetli planlar, yağmurdan kaçarken dolu tutulma bu filmde. Gerilim korku arası.

SERGIO & SERGEI Hoş sıcacık bir Küba Filmi, ruhuma huzur kategorisinden, filmin aslı var, gelişmesi kurmaca, bu da oynayacaklar arasında, giderseniz vakit kaybı olmaz.

ÜMMÜ GÜLSÜM’ÜN PEŞİNDE Şark Bülbülü’nün biyografisi değil, içinde gerçek fotoğraflar da var ama gelişme sonuç kurmaca, Tutucu ve şovenist bir toplumda kadın olmak, “ne ses yarabbi!!!” diyenlere hak verdik. Sonra youtube den videolar, belgeseller izledim, sorun söyleyim :))))

MARIA BY CALLAS Efsane Soprana, Onassis ile aşkı, terk edildiğindeki kararlı duruşu, çalışma disiplini, başarıları, çok ayrıntılı, çok doyurucu, çok akılda kalıcı bir belgesel idi. Maria yı Ümmü den daha kapsamlı sorun cevap veririm.

MARVİN Bir çocuktan bir gençliğe takip, hayatın sıkıntıları, tuhaf ana babalar, sert arkadaşlıklar, sanat ile avunma, cinsel kimlik bulma değil de kabul ettirme. Burada da su içinde oynanan bir tiyatro vardı, yeni konsep bu hazar. Festivalin “Nerdesin Aşkım!” bölümünden.

SCARY MOTHER (korkunç Anne) Bu da ismi ile içeriği hiiiiç uymayan filmlerden. Bana çok uygun bir konu, evin annesi yazar oluyor, bi de fantastik yazıyor ki sormayın ama soruyorlar, tüm aile “beni yazdın, beni yazdın, yanlış yazdın, eksik yazdın, rezil ettin …” diye çemkiriyor. Kendimden biliyorum, yazan kimse gördüklerini yazar ise yazar olmaz, gördüklerinden yazmak için malzeme çıkarır ise yazar olur, o yüzden tanıdık yazarların kitaplarında tanıdık birileri var gibi hissetseniz de tanımadığınız biri ile karışmıştır. :)))) Ben de yazacam ya, yol yapıyorum, Bu yazı taşları döşediğime dair.

Genel olarak güzel filmler izledim, genel sonuç parasızlık mutsuzluk kaynağı ama para ille de mutluluk kaynağı değil. Çoğu filmlerde fakirlik, pislik, yoksunluğun zirvesi var, demek ki fakir insanların öyküsü var, çünkü yoklukta bir birleşme, varlıkta bir tekleşme var. Öykü kalabalıktan çıkıyor, insan insana değer ise malzeme var, nasıl değdiği de konuyu belirliyor.

Bu sene çoğunluk Mecidiyeköy’de kaldım, seneye komple kalır, öbür sene arkadaşlarla sinema yanında ev tutar, hep beraber gider gelir, uyuyanlar uyumayanlara anlatır artık :))))) Aaaaay yaşlanıyoruz, güç kaybımız var, beyine botox lazım, şişip de yer açsın diye. Festival gibi olsun hayatımız, oradan buradan renk renk …

 

 

Reklamlar

KARS


IMG_4123

GİTTİK , GELDİK , KARS GÜNLÜĞÜNÜN FİNALİ

Yazamadıklarım, belki de tekrar yazdıklarım burada 🙂 Geniş özet yapıyorum, yeni gideceklere rehber olsun.

Kars için en iyi mevsim kış, en iyi yol tipi, giderken uçak, dönerken tren. Görülecek tüm binalar ve eserler Ruslardan ve daha eskilerden kalmış, imar için kendi topraklarından çıkan volkanik, bazalt taşı kullanıldığı için, onunda rengi genelde kara olduğu için, zamanla daha da karardığı için esmer güzeli kars, yapılaşma fakirlik kaynaklı, zevksizlik odaklı olunca güneş altında şirin bir şehir diyemem,kar çirkinliği örtüp gizemli yapıyor, kar yağmaz ise kimse gitmez, zaten kendi nüfusu da az. Geçim kaynağı hayvancılıkmış ama o da ölmüş, neden acaba ???? Bu arada tarihi binalara ek yapılan balkonları da görün, pimapen uzatmalı, ferforje parmaklıkları beyaz boyalı.

şehir merkezinde bir otelde kaldık, en eski otellerden biri imiş. Odalar bakımsız, banyo sular altında kalmaya müsait, ilk girdiğimizde çoğu oda kokuyor idi, tvler ve buz dolapları genelde bozuk. Yatak temiz, yemekler de iyiye çok yakın, personel ilgili ve ayarlanamayacak derecede sıcak, sık sık cam açtık, hatta kısa süreler açık bıraktık.

Turun ulaşımı ve bağlantıları güzel, program tıkır tıkır işliyor, şehir içinde pek yoğun bir gezme yok ama sanırım yeterli, sokaklar buz, çamur, tenha. Hiç yürüyen ahali görmedim, öyle vitrin bakılacak bir durum, AVM hiiiiç yok, Tokiiiii duyuyon mu beni:) İlk gece Şehir kulübünü biz istedik, yemekten sonra gittik, fiyatları makul, Akordiyon, darbuka ile bir üçlü geldi, eğlendik, parası gönlünden ne koparsa şeklinde bize ait idi, bir birimizi memnun ettik, İkinci gece turun bir organizasyonu oldu, Aşıklar atışması, yerel halk dansları. 18 kişinin 12 si gitti. Mekanı görünce anaokuluna geldik sandık, bildiğin kahve, renkli sandalye, renksiz masa, ortada soba, ses ayarı olamayan bir sistem, yerler beton, garipler dizlerini yerlere vura vura oynarken üzüldük valla. İyi bir ücret verdik, kendi imkanlarımızla eğlendik, aklımızda sobada pişen kestane ile isim isim para toplayan aşıklar kaldı ki hiç hoş değil, Mekana turun ağası hanımefendi de geldi, bir itibar, bir itibar, fakat karşı masada ben hırkayı omzuma atarak oturunca, grubun ağası baskın çıktı, halaya kalkınca sahnede kim var ise garsona kadar hürmetle önümde eğildi :))))) Elimde değil kalıbım ve saraylı havam var. Üçüncü gece bir şey istemedik artık. Tren sabah sekizde hareket ediyor.

En yorucu gün Ani’ye gittiğimiz gün, buz üstünde 10.000 adım, saydırdım. Tarihe ilgisi olanlar için güzel bir yer, hatta tarihin katmanlısı orada, bir yan uçurum,karşı dağlar Ermenistan, sınırı Arpa Çayı çiziyor. Gezdiğin yerleri tekrar görmeden başladığın yere dönüyorsun, Arkadaşların elinde kolunda düşüp şaşmadan her yerini gezdim, gördüklerimi ilgi ile izledim, bu arada rehber çok başarılı, teklemeden takır takır, sorulara cevap veriyor, bir de ertesi gün önceki günden sözlü yapıyor.

Aynı gün Çıldır da yaptık, göl ancak üstünde yürümelik buz tutmuş, o da güvenli değil, kızakla suya düşenler de olmuş, kızaklar artık kıyıdan gidiyor, manzara dağlara doğru bakarsan güzel, kıyıda derme çatmadan hallice bir lokanta, tuvalete gitmedim bile ama kokusu etrafta dolanıyor idi, su yokmuş, buzdan su yapıyorlarmış, sobalı bir ek odacıkta yedik içtik, artık hijyen hak getire, ben balık yedim, beğendim, alternatifi köfte ama balık iyi bence. yanına turşu, ezme, küflü peynir,salata,üstüne çay ile helva geliyor.

üçüncü gün Sarıkamış yaptık, Burası da turun en soğuk yerleri, Anıtı ziyaret edip, Katerina sarayına çıktık, şehre bakan balkon gibi, çamların arasında harabeye dönmeme sebebi çoook sağlam yapılmış olması, bakım yok, “otel olsa da kurtulsa bari” diyor insan. Kayak merkezine gittik, orası da iki aşama. Biletler aşağıdan alınıyor, yarısı 5, tamamı 10tl, İlk çıkış bayağı uzun, çıktıkça üşüyorsun, indiğin yerde bir cafe var, bir salep 12tl, suya karışandan, alsın ,bir şey demiyorum da aldığından hizmet payı ayırsın, bir tuvalete bir temizlikçi tutmak için kaç salep satmak gerek ???? Yoksa temiz tuvalet kaç salep sattırır mı demeliyiz. En tepeye kadar çıktık, kayakçılar iniyor, biz inmeden döndük, inerken manzara müthiş, karlar güneş vurdukça mücevher gibi parlıyor, sessizlik anlatılmaz, ağaçların üstünde bulutların altında … süper bir deneyim, en sıkı burada giyinmek gerek.

Dönüşte şehrin kalan binalarını gezdik, hepsi Rusların eseri, bazıları kiliseden cami, bazıları konaktan resmi bina, biri de saraydan otel olmuş. Sonra da alış veriş, Kars fakir şehir, insanı mazlum, üstünde bir ağırlık var.Ammaaaa peynirciler hariç, epey bir alış veriş oldu, fiatlar İstanbul ayarı çıktı, neyse hepimiz elimize bir poşet yaptık, Kargo yapanlar da var. Otelin aşçısına Kete de ısmarladık, ondan da çoğumuz bir poşet yaptı. O gün öğle yemeğini bir köy evinde yedik, Tandırda ekmek pişirdi nene ama sofraya bir sıcak ekmek gelmedi, güya şehir hayatına bir gönderme olsun diye tasarlanmış, farkı görün gibilerinden, fakir ama doğal her şey der gibi de bizim gruba olmadı, iki genç kız vardı belki onlar bilmiyorlardır ama gerisi, en azından görmüş hatta ekmek açmış bile ola bilir. Bulgur pilavı üstüne kaz ikram edildi. Köy evi ise yemek yer sofrasında olmalı, oturan oturur, oturamayana tepsi, fakat herkesi masaya dizdiler, masa sandalye de feci rahatsız idi.İnsanlar hizmetli hörmetli ellerinden geleni yapıyorlar da geliştirme turun işi. İlginç, nostaljik derken sekiz olmanın gereği yok.Zaten ticaret yapanın ruhu yok. Para ruhu satıyor, satın alamıyor.

Öğlen yemekleri ücretli ve turun ayarladığı yerler, “insan en az yarısını tur götürmüştür” diye aklından geçiriyor, çünkü, bakıyorsun, görüyorsun, çarpıp bölüyorsun, elde var 1 diyemiyorsun, elin açık kalıyor da ne gam, heeeeeer yerimiz cereyanda hazar 🙂

Tren yolculuğu güzel bir deneyim, şu araya gençler gidip gidip geliyorlarmış, Kondoktür çoğunu tanıyor, kompartımanda partiliyorlarmış,  hortum ışıklarla süs yapanlar, yılbaşı ağacı gibi dolana dolana ışığa sarılanlar, yeme, içme … gırla. Bir yer tutmaktan üç kompartıman yan yana hem samimi hem daha ucuz.

Turlar tüm vagonu satın alıyormuş, arada yabancı olmuyor yani, bizim arkadaşlar eli bol, gönlü bol, ikram ikram bitmedi, binerken alış veriş yaptık, yiyecek bitiyor çünkü, 10lt lik su alıp binen var, arkadaş ara ara “su isteyen” diye ünledi. Muhabbetin dibini bulduk sayılır, uzun saatler tüm kapılar açık, tuvalete gidenlere çetele tutuldu, istasyon binasını gören, hemen ismini haykırdı, toplaşıp yorum yaptık, Kars, Erzurum,Erzincan vagon vagon üstünde “parayla satılmaz ” yazan kömür çuvalları ile dolu. Vagonun etrafını dolanan birini arkadaş ” Hacıııııı! günaha giriyon Hacıııı!” diye doğru yola çevirdi, tren gidince geri dönmüş mü dür ???? Erzurum’da istenirse trene cağ kebabı geliyor, biz istedik, kimi beğendi, kimi beğenmedi, bi hoşluk oldu.

Erzincan’dan geçerken “Fahriye Abla ” şiirini hatırladım, yarısına kadar okudum da 🙂 Aaaaaah aaaah şimdilerde olsa Erzincan’da bir Fahriye Abla, vesikalı Fahriye ya olur, ya da ölür, Trenin  Erzincan, Erzurum’dan geçtiği yerler  çok fakir, döküm saçım yerlerden geçiyor, daha güzelinin içerlerde olduğuna inanamıyor insan.

Tren Kırıkkale’ye kadar, tamirat varmış, kalanı otobüs, bir saat kadar sürüyor yol,Hızlı treni bekleyenler AVM de ağırlanıyor, tabi ki de altında Mado, üstünde Starbucks var. Dışarı çıkmaya gerek olmayan bir yer ama ben çıktım yine de ,”bildiğim yer ayol!!! ” demekle hava atmış olmam.Antalya, Ankara Konyalı’nın alış veriş ve tatil yönü, 18 sene ben de her iki yöne gittim geldim.

Hızlı tren çok da hızlı gelmedi bana, arada 250 yapıyor ama çok yer 80-90, 4 saatte geldik, ilk okuldan beri ilk defa “gürültü yapmayın, biraz sessiz olun” diye ihtarlar alan bir grupta bulundum,  hem sesli, hem de bizzat gelerek, Sohbet çok iyiydi, sayımız tümden kapatmaya yetmediği için oldu bunlar 🙂 Arkadaşı tam gördüğü yerin Kirazlı olduğuna ikna ettim, karşımıza Sapanca Gölü yazısı çıktı, Bunu sessizce nasıl sindirelim, daha bunun gibi neler, neler :)))

Pendik’ten eve üç saatte geldim, Kızım da Konya’da Babannesi gile gitti, Yemek resmi atınca, “ben de yoldayım, çok açıktım” diye yazdım aile grubuna, mesaj alınmış, eşim yemek yapmış bana, Oleeeeey! dedim, valla. Aaaaah, anlatmak ve anlamak işlemi zaman alıyor evliliklerde, genelleşemiyor bi de, 30 seneye yaklaşırken ilerleme olması güzel, “ya hiç olmasa idi” diye de tedirgin, gergin… ve benzerlerinden değilim. Olmazsa olmazım yok benim, “olur ise olur, olmazsa bi oluru bulunur” cuyum ben 🙂

Sonuç; Terminal Travel ile giderseniz Rehber Kadir Bey’i ısrarla isteyin, Simer Otel de kalırsanız, direk sahibine şikayetlerinizi bildirin, Kars gecesine 75 tl vermeyin, Şehir kulübüne Akordiyon ile Erol abiyi getirtin. Sarıkamış’ta sıkı giyinin, Ani’yi gezerken ayakkabınızın altına buz patiği takın, Şöförün adını bilmiyorum ama arabayı güzel kullandı, kuralına kaidesine uygun gitti, onu da rehberle beraber isteyin.Rehber ücretli , şikayetlerin sahibi de turun sahibi son gece dağıtılan anketlere dökün içinizi.

Kars’a kışın gidin, doğuyu görün, dağları yeşil, kırmızı, sarı renkli Erzurum’u, Fahriye Ablanın Erzincan’nını gündüz gözü ile görün. Küçüçük bir odada internetsiz kalın, uzun uzun uzaklara bakın, toplaşıp, isim şehir oynayın, geyik çevirin, gülmekten çişiniz gelsin, vagonun iki yanı tuvalet korkmayın, hem artık deliklerden raylar görünmüyor, esmiyor tuvaletler :)))))

 

 

LAZANYA, BİR ŞEY, BİR ŞEYLER …


Screenshot_2016-08-04-18-24-02-1

Aklımıza ansızın bir şey gelir ama o şey asla yalnız gelmez, şeyler ordusu ile birlikte gelir. Biz içinden seçer, bir şeyi dile getirir, kalan şeyleri içimizde öğütür, hazım ederiz, ya da edemeyiz keyfimize kalmış bi şi değildir, direkt ruh halimizle ilgilidir. Aslında ruh halimiz aklımızı işgal eden şeylerin savaşıdır. Gündüzleri aklımıza gelen, geceleri uykuda aklımıza getirtilen şeyler oyalar bizi, bazen içinden çıkamayız, anlatmak, paylaşmak isteriz. O da çözüm sayılmaz, doğru yer, doğru zaman, doğru insan, üçü bir arada hızlı hazır kahve gibi olmaz, zaten kahveyi tanıyıp bilenler için o paketlerin tadı olmaz. Böyle böyle geçer günler, şeyler bizi ezdiğinde kendimizi en iyi bildiğimiz bir şeyle oyalarız. Bazen zor olanı seçer, bazen kolaya kaçar, bir ferahlama yöntemi illa ki olur.

Benim tercihim mutfaktan yana, bu sabah aklıma hava durumu ile ilgili Lazanya yapmak geldi. Biraz daha serin bi gün belki de yağmur dediler ama şu saat oldu bir fark göremedim.Malum hem zahmetli, çok bulaşık çıkarır, hem de fırın yakmak gerekli. Kavrulmuş kıyma dolapta var idi, Lazanya da var, hatta havuç ve de mantar. Rendelenmiş havuçları soteledim, içine silinmiş ,ince doğranmış mantarları ilave ettim, sonra da kıyma ile bir iki çevirdim. Birinci eleman tamam, salçalı su, beşamal sos, rende kaşar sırasını bekliyor. İtalyan milletine de yemeğine de hep kendimi yakın hissetmişimdir, daha bi Roma yapma imkanım olmadı ama umutluyum, hatta ben görmeden Venedik batmaz, Pompei tekrar küle bulanmaz diye umuyorum. Şimdilik İtalyan artisler, italyan yemekler, Cannes Film Festivali takipi ile durumu idare ediyorum. İlk lazanyamı yeni evli iken yaptım, kocam tarif etti. hatta ilk borcamım olan üstünde “Made in France” yazan kabım hala duruyor da miktar olarak artık yeterli değil. Çoğu içine mantar ve havuç koymaz, bazen havuç koyar ama genelde mantar olmaz. Neyse ben koydum oldu. Gayet lezzetli ve tek başına doyurucu. Bir kapta su ile salça kaynattım, bir tepsiye kaşar rendeledim. Bir başka kapta beşamel sos kaynattım, ölçülerim yok, el terazi göz kantar benimki. Bir kez ölçülü yaparım, hatta bazılarının ölçüsünü yerken anlarım. Eeee kendimi işime veriyorum, seviyorum mutfağı.

20160804_120256

Bir yandan da ilk lazanyayı hiç unutmamışım, sofraya kadar hatırladım, ama ikinci, üçüncü ile ilgili hiç anım yok dermişim. Belki de tekrarları önemsemiyorum, gerçi tekrarlarda yeni ayrıntılar  var,  daha sonraları beşamel sosu daha sulu pişirmeye başladım. İlk başta haşlanan lazanyalar vardı, şimdi kuru döşeniyor ama harcı sulu tutmak ve fırına koymadan biraz bekletmek lazım, pişince de hemen kesmemek gerek, kendine gelmesini beklemliyiz. Her şeyin bi bekleme süresi var zaten. Beklemek ne tükenmez bi eylem. Her yerde karşımıza çıkıyor, hepimizin ortak noktası ise beklediğimiz “Güzel Günler” Bana kalsa bu günler arada gelip geçiyor, farkına sonradan varıyoruz, yoksa bi güzel gün paketi yok. Borcamın dibini tereyağı ile yağladım, üstüne bir sıra lazanya dizdim, biraz salçalı su, sonra iç harcı, onun üstüne beşamel ve kaşar, sonra bir sıra daha üç kere yaptım bu işlemi en üstüne sadece salçalı su, beşamel sos ve kaşar rendesi koydum.

20160804_122220

20160804_123454

Çok amaçlı bir yemek ; sebze, et, hamur, yağ, peynir içi dopdolu, yanına salata, üstüne kavun oldu bitti, bu arada beklenen yağmur gelmedi, hava da hiç serinlemedi, nem oranı orantısız olarak artıyor. Bu nem oranı ile ilk New York yazında karşılaştım ben. O zamana kadar İstanbul böyle olmaz idi. Tee 27 sene evvel, bir yanı orman bir yanı deniz olan Long Island’da yaz öğleden sonralarında yağan yağmurlar asfalttan dumanlar çıkmasına sebep olurdu, tüm camlar kapalı, tüm evler klimalı olunca o buhar gidecek yer bulamadığından tekrar yağmur olurdu, ben de ilk çocuğa hamile, üstümde fazladan bir 25 kilo, eller ayaklar tombul tombul, gece uykusu haram, ama beslenme tam gaz, kocamın arkadaşları bile taşıyor, parola “Ver Haydar’a yesin” O zaman burada daha ultrason yok, bebek erkek olacak dedik de ona inanmadılar, tatlıya düşkünlüğümden karnımın sivriliğinden bildiler. Bir tek araba ile dolaşan bi Türk Bakkalı var, Tamek Reçeller alıyoruz ve eşimin bi tane de çok yiyen bekar arkadaşı var, o gelince yatağın altına saklıyorum reçeli, yeminlen, böyle de bi çirkef yaptı beni nem oranı ve hamilelik. Aaaaay bir kerede kadayıf yaptık, kocaman bir dilimin üstüne bastım krem şantiyi, yanına da yarım kiloluk bir bardakla süt, sabah kahvaltısı yaptım. Yaaaaa işte o zamanki Turnalar şimdi tırmalıyor. Tıp dilinde biz buna kötü beslenme alışkanlığı diyoruz. Amaaaaan iyi ki de kötü beslenmişim, canım istediklerini yemişim. Malum insan canının her istediğini yapamayınca en azından canının istediğini yiyor. Güzel beslenince oğlan da turp gibi oldu maşallah, yedi aylık iken ayaklandı, yavrucak kalsiyum deposu. Aaaaah geçmiş günler mi güzel, gelecekler de saklı güzellikler mi var bilemedim. Bildiğim Lazanya yaparken ülkeler arası, zamanı geriye sarıp gittim geldim. Tabii ki de şeylerin içinden seçim yaptım. Daha yazmadığım o kadar çok şey var ki. Bu şeylerin kafada bi süzgeci var, yüzleşmediğimiz şeylerin yüzünden çektiğimiz çileler, derkeeeen çocukluğuna inemeyenleri kast ettim. Orada kapalı kalanların davranışlarda bir açıklaması var gerçi de gördüklerini anlatamıyorsun, anlatamıyorsun, anlaşılamıyorsun, sonra da girip mutfağa yemek yapıyorsun, Artık akşam bi tartışma programına bakarken yeriz. Soruyu anlamayan, ya da anlamazdan gelip istediklerini anlatan kifayesizler boğazımıza dizerler. Çok kültürlüyüz tüm toplum, nitelikli program seyir ediyor, o diziler, saç baş yolduran yarışmalar uzaylılar için. Sonuç da Yalan Dünya di mi ama ???

 

SENE 2003, KULAKLARIN ÇINLASIN …


Besiktas' supporters celebrate after their team won the Turkish Super Toto league football match between Besiktas and Osmanlispor at the Vodafone arena Stadium in Istanbul on May 15, 2016.  Istanbul side Besiktas on May 15 clinched the Turkish Super Lig title with a game to spare, topping the league for the first time since 2009 and claiming Turkey's sole automatic Champions League spot. Besiktas won the match 3-1.  / AFP PHOTO / YASIN AKGUL

Evin annesinin görev tanımı sınırsız, gerekirse çocuğun elinden tutup maça götürmek de buna dahil. Sene 2003 BJK yüzüncü yıl kutlayacak. Biz de o zaman Konya’da yaşıyoruz. Eşim fanatik, o sene lokalde yatıp kalkıyor desem yeri, Bilgili Başkan bizimkiler eteklerinde, hızlı günler. Çocuk sayısı üç. Kız daha küçük üç yaşına doğru geliyor, kundaktan taraftar, küçük oğlan ilkokulda bilinçli taraftar. Yüzüncü yıl eşyalarını topluyoruz, imzalı formalar, atkılar. Döneme özel hatıralıklar, arabada  kasetimiz bile var. Ben ve büyük oğlan GS lıyız ama muhalefet etmiyoruz. Neyse, Konya Spor -BJK  maçı zamanı geldi. Takımı karşılamaya küçükler gitti, fotolar, yerel gazete haberleri, yönetime akşam yemeği … bi gayret bi gayret. Ertesi gün maça gidilecek ama kız zaten küçük, oğlanı da babası idare edemeyecek, sağa sola koştururken kayıp olacak mazallah. Benim de maça gitmeme karar verildi. Zaten konu komşu da var, tanıdık bildik, bi grup yaptık. Maç ikindi saatlerinde oğlanı sıkıca giydirdim, forma dahil 🙂 Kendim de boynuma bi atkı yaptım, BJK tribününde oturacağız. Eşim protokol de. Bizim zamanımızda öyle maçlara giden bayan taraftar pek olmazdı, hatta fakültede  bi arkadaş, ” gel seni GS-Totenham maçına götüreyim” demişti de gitmemiştim. Yoktu öyle bir davete icabet etmek :)))

Ben de heyecan yaptım, stada girdik, maç öncesi ortalık yıkılıyor, tribünler karşılıklı sallıyor. “Aranızda ne kadar Konyalı varsa …” diye bi başladılar. rahmetli babamın dediği gibi “bi kulağımızın arkası kaldı” sahaya çakmak, bozuk para ve benzeri şeyler yağıyor, atmayın dedikçe havada bi ayakkabı teki gördüm, hemen tezahürat öbür teki de geldi. Bu direkt tribüne, sahaya değil :)))  Konya Spor’un da sağı solu belli olmuyor, arada Fenerbahçe’yi yeniyor, BKj da sahasında yenerse bizi stada gömerler diye aklımdan geçmedi değil. Bağrış çağrış maç başladı. Anadolu’da illa ki bir İstanbul takımı da tutulur. Aslında İstanbul’lu da memeleketinin takımını tutar, misal benim kalbim Trabzon’a  da atar 🙂 Maç gollü berabere bitti. Fakat staddan çıkamıyoruz. Polis etrafta kimse kalmayana kadar bekleyin demiş. Bekliyoruz, karanlık çöktü, karnımız acıktı. Abdullah bey’de yeşil elma varmış, hiç sevmem ama hayatımın en güzel ekşi elmasını yedim. Çocuk da acıktı, çişi gelen de var mı idi, orasını hatırlamıyorum, etraftan dalga geçiyorlar, “eşine söyle stadın etrafında beklemesin, o Konyalı gitmeden bizi salmayacaklar”  diye. Sonunda dağıldık ama maçtan sonra yemeğe gitmeyi planladı idik, biz çıkana kadar her yer kapandı, evde yemek yok, ekmek de yok. Hazır çorba varmış, pişirip içtik. Hatırladın mı Şebnem ???

Takım şampiyon oldu, altıncı kattan üçüncü kata kadar uzanan bayrak astık, şehir turu yaptık. İşte, sevinenlerle sevindik. Güzel günler idi. Çocuklara anlattım da, bi tekrar yaptık, bi de yazayım istedim. BJK zor şampiyon oluyor, oldu mu da hatırası kalıcı oluyor. Bugün yer gök BJK olmuş, mağazalar rekor kırmış olabilir, buradakinin içi tıklım tıklım doluydu. Biz tedarikliyiz, henüz yeni bir  şey almadık ama alacak gibiyiz … 🙂

EKİM ORTASI GÜNLÜKLERİ


12003881_10153667846223159_2835666803992644769_n

Bir bulut bir buluta; Takvime göre sonbaharı ortaladık, hadi artık iş başına demiştir. Sonra gökyüzünde bir kovalamaca başlamıştır, ter içinde kalan bulutların terleri yeryüzüne düşerken mutlu olan insanlarla mutsuzlar hemen ayrılmışlar, yarı mutlular ise arada kalmıştır. Yağmur bazı yerlerde önüne kattığını süreklemiştir, zarar vermiştir, buna sebep yağmurun şiddeti değil, yanlış yapılaşma, yeşile düşmanlık, belediyenin kiii parti ayırmıyorum, hemen hemen tümünün, şehrin alt yapısını yapılacak işlerin eeeennn altında görmeleridir. sevilen, ihtiyaç gideren yağmurlar zamanla felaket getiren olmuştur. Bu durumda insanlar bi yağsın, bi de yağmasın diye dua eder olmuşlardır, fakaaaat verilen dersleri alan olmadığı için kabak küresel dünyanın küresel olan dönüp duran havasının başına patlamıştır. Yazıya başlık diye giriş yaptım, yağan yağmura destan yazdım 🙂 Eeeeee mevsimi artık, yağacak, ne kadar yağacak bir tahmin var ama zararlarla faydaların oranı tahmin edilemeyecek durumda, cümleten sürpriz severiz, haberlere bi bakıcaz artık, arada da evin annesinin hallerine bakalım bari …

12  Ekim 2015

Baharın sonu, yazın başı idi. Geip geçerken gördüğüm askerleri bir posta gününde gördüm. Açık havaya bir masa kurulmuş, bir oturan, iki yanlarında ayakta duran, bekleyen erler muntazam bir sıra halinde yere oturmuş, ismi çıkan, selamını çakıp, tekmilini verip mektubunu alıyor, aynı oturma pozisyonunda okumaya başlıyor, “Er mektubu,Görülmüştür” bu damga ile haberleşmeler, yıllarca espri konusu olan mektuplar ; sevgili diye başlar, tüm sevgilileri sıralar, en sevdiğini satır arasına saklar, ortasında şükür eder, “iyiyim, merak etmeyin !!!” der, sonunda yüce Tanrıdan niyaz eder. uzunlamasına ikiye katlanmış, çizgili dosya kağıdı, göz değe değe haber taşır, inanır okuyanlar, bilirler, dayaklar, manyak kurallar … var ama “iyiyim !!!” diyen mektuba inanırlar, gün saymaya devam ederler.
Büyük oğlanın bir evrakı eksikmiş, okul açılmadan iki gün evveldi, eksik tamamlamaya gittim, eksiklerek geldim. Bahçede bir küçük aile, yatılı getirmişler, oğlan anasının kolunun altında, ananın gözünde yaşlar, baba rolüne uygun, ayrılacaklar, son tembihler, son sarılmalar, sonra aralarına demir kapı girer, anne, görevlinin “merak etme, yenge !!!” cümlesine inanır ve gider, Biz o çocukları el örgüsü kazaklarından, baba modeli ayakkabılarından biliriz de ne kadar yalnızlar bilmeyiz. Onlar da hep gurbetten sılaya “iyiyim !!” mesajı yollarlar. yatılı eziyetinden, üstlerine gelen yabancı şehir den, parasızlıktan, bahsetmezler, hep iyi notları söylerler.
İyiyim dediğimizde iyi değilsek, ağlamamız zaman alır, arada geçen zamana da travma deriz. Travmalar geçebilmez, izleri silinmez,
Daha bunun gibi bir sürü şey ; inanmak kolay iş, zor olan neye inandığını sorgulamak, o inançtan arada şüpheye düşmek,aklımızda kalanlara, kulağımıza dolanlara inanmak kestirme huzur,kısa ömürlü olanından.
Yastayız, sebeplerine, sonuçlarına inandık mı ?, sorularımız var mı, sorduk mu, cevap aldık mı ? ” Kader ” deyip geçecekmiyiz, bundan nemalananları sonradan görüp duyacak mıyız, Beddua edip sonuçlarını mı bekleyeceğiz, “Ne işleri vardı orda, ananrşist bunlar !!!” cümlesi kaç yöne kaçar, kim ne kadar üzüldü derecelendirme yapılsa birlik beraberlik olur mu … bir sürü soru, aklıma hemen gelen, daha sonra gelebilecek olan, hiç gelmeyen … sorular varsa en azından bir adım atılmış sayılır, yastayız !!!

14 Ekim 2015

Sosyal medyayı okudum, şimdi de yazıyorum. Çok bariz kiiiii paylaşımlarını anlayanlar ile anlatanlar arasında fark var. İfadeler yerini bulmuyor. “Eksiliyoruz” yazısını “Eskiyoruz” okuyup anlayan, altına bide itirazlı yorum yazan var. Küfürler gırla, bir de durumu kurtarma paylaşımları var, paylaşınca çoğalacak sananlar var. Burası gizlilik ayarları olan, sınırlı olarak, arkadaşın arkadaşına uzanan pek azı da kamuya açık olan sayfa. Benimkiler herkese açık mesela, bir iki aydır öyle, yazılarımı paylaşanlar var, hani onların çabası bir işe yarasın diye. Yine de sabun yapıp satan, fan klüp gibi davranan sayfaları geçemedim, 400 arkadaşımın 150 tanesinin “evin annnesi sayfası” n dan haberi var. yani demem o ki bilgiler kendi etrafında dönüyor, bazılarımızın arkadaşları arasında bir iki aykırı ses var, diğer sayfaların ona bile tahamülü yok, gördükleri yerde ağız dalaşına giriyorlar, olmadı siliyorlar. Yok etmenin bir çözüm olduğunu sananlar olduğu gibi, terbiyesizliğin sınırı olmadığını sananlar da var.
Böyle karışık bir dünya, dünyanın yaşayanlarının ruhları karışık olunca durum normal. Milyonlarca kişi maskelerini taktı, güne başladı, menfaatin olduğu yerlerde vicdanlar tatilde, vicdanın olduğu yerler ise “yetersiz bakiye”. Ders almayan insanlar ders vermeye kalkarsa olacağı bu olur. Huzur için kaç dünya gerekli ? Dünyalardan biri tatil, biri sürgün, biri de iş yeri, Sosyalleşme için süzgeçten geçenlere tahsis edilmiş, rafine dünyalar için parmak izi gerekli. Bunu mu hayal ediyoruz ? herkesin yeri ayrılsın, tıpatıplar bir araya toplansın, sıkıntıdan patlayalım ya da tıpkısının aynısında ayrıştırılacak yerler bulalım.
Kafalar karışsın diye mi çabalar, düşünce sistemimiz düşünemesin, akıl, mantık … kullanılmasın, sürü sürü dolanalım, huzur bu mudur ? Yoksa huzur; sevgi, saygı, sabır, vicdan, merhamet … gibi duygu baharatlarının kullanıldığı ana yemeklerle mi gelir. Bize henüz gelmediği kesin, geleceği şüpheli, kabahat kimde peki ? Bu soruyu herkesin önce kendine sonra da etrafına sorması gerek, cevap için algıda seçicilik gereksiz.
Filmler bitti, Bienal bitmedi ruhumu biraz onarayım da yazacam inşallah, geçmeyen, kabuk bağlamış, arada kaşınan, kabuğu düştükçe kanayan yaralarım var. Kendime dair olanları bir şekilde tedavi ettim, ediyorum amaaaa ülkeme dair olanlar her dem tazeleniyor. Bugün Hicri Yılbaşı Yeni bir yıl başladı, ben yılbaşılarını ayırmam, hangisini nasıl kutlamak gerekirse kutlarım, yıllardır da böyleyim, Bu yılbaşı oruç tutarım, öbür yılbaşı çam ağacı yaparım. Ne, nasıl gerekiyorsa, içimden geldiği gibi, içimizden gelenlerin iyi şeyler olup dışarıya daha da iyi yansıması ve iyi bir sene dileğiyle, iyi insanların kötü insanlardan çok olması isteğiyle, her şeye vakit bulunabilir, bulduğumuz vakitleri gerçekten yaşayalım, okuyalım, anlayalım, dinleyelim temennisi ile, barış ve Huzur içeren bir yıl olsun

16 Ekim 2015

Yarı aydınlık gecenin, kapkaranlık bir vakte dönüştüğünü görüp, tepedeki parlak yıldıza gözlerini dikip, şükür ile isyan arasında gidip gelip, tefekkürle hayret edip, sonra da doğan güneşin renkleri ile hayata sarılmak ihtiyacı hissedip,” yazacak, söyleyecek çooook şey var kii, nereden başlasam acep ?” derkeeeeen en kolayı “Bu sabah serin, ben bile üşüdüm !!!” olur.
Evet, bu sabah serin, içimiz de serin kalır inşallah.
Tüm kasları ve kemikleri Şanaaat yolunda ağrımış biriyim ben. Biraz daha iyiyim, dün akşama göre. Bianel ‘de bitti, yani benim için bitti. Daha gezemeyeceğim, Beş turun beşini de yaptım, otuz küsur mekana dağılan Bienal’i daha çok mekanları için gezdim desem yalan olmaz. Çünkü bazı binalar yıkılacak, bazıları otel olacak, bazılarına bir daha hiç giremeyeceğiz, bazılarınında yerini yeni öğrendik. Gezdiğim, gördüğüm her şeyi “Tuz neresinde, su ile ne alaka ? ” süzgecinde sallayarak , kimini çok anlayarak, kimini anında unutarak, gözlerime şölenler yaşatarak anı dağarcığıma kattım,
Dünkü yolculuk sıkıntı dolu idi, her sabah aynı yolu gidenlere Allah kolaylık versin, kırkbeş dakikalık mesafe bir saat kırkbeş dakika sürdü, metrobüsten bahsediyorum,Bu arada halkımın %75 i ayakta uyuyor, yastık ve örtüsü olanı da gördüm, Bu şartlar altında işe, okula gidenler ne verim alır ya da verir, herkesce malum, bu yüzden bile birbirimize sabırlı olmak gerek “Kim bilir buralara nerelerden geldi ?” diye çok yönlü düşünmekle bile sakinleyebiliriz.
Şekerim; gelecek yıl, Yunanistan’da, Bulgaristan’da sosyalleşmeyi düşünüyorum, yolda geçen zamanım hem aynı kalır hem de Avrupa görmüş olurum,
Bu hafta eve niyet ettim, aşure işleri, gelen giden, yatak yorgan düzenlemeleri, kışlık arama bulma, ayıklama … tabii ki de silme, süpürme de var, inşallah. Haftanın kitabı ; Haruki MURAKAMİ’den Zemberekkuşu’nun Güncesi, kalıncana ama akıcı, severim, Murakami , Keşke tüm çeviri kitapları çevirilmeden okuyacak kadar yabancı dil bilebilsem,
Fani olduğu kesin olan, ölümün toplu toplu kol gezdiği, kardeşin kardeşe kırdırıldığı, tüm topraklarının huzursuzlukla kaynadığı yalan dünyada sahici olan bir gün daha,olmuşla ölmüşe çare yok ama ihtimallere iyi bakmak lazım, her yana bakabildiğimiz, ayırmadan sevebildiğimiz, ötekileri ötekileştirmediğimiz bir günümüz olsun, illa ki tadını çıkaralım, illa ki güzel yanları olacaktır. Cümleten günaydın …

17 Ekim 2015

Rahmetli annemin deyimi ile “Elektrik idaresi bizi soyuyor !!!” Tüketim bedeli kadar da ayrıcana ödeme yapıyoruz da bir yolunu bulsalar şarj aletlerinin çektiği elektriği ayırsalar, hani ona ayrı bir fiyat uydursalar, donumuza kadar alacaklar, Sabah ilk iş olarak fişleri kontrol ediyorum, dolanları çekiyorum, varsa sıra bekleyenleri takıyorum, Bu da hayatın yeni yüklediği güncel işlerden.
” Hayaaaaat çooooook pahalı !!!” ama ölümler ucuz. Bilinçli bir tüketiciyim, gözlükle alışverişe giderim. Bu arada “Eeeeyyy cemaaat YURT İÇİ KARGO yu nasıl bilirsiniz ? !!!” genelde iyi bilinmez ammaaaa artık çok kötü bilin. Hizmet sektörü olup da hizmet ettiklerini sallamayan nadir firmalardan, dün gerekli şikayetleri yaptım ama daha çok Allaha havale ettim. Şubesi ne ki şikayet mercileri ne olsun, kesin bilgi,
Bugün ki konumuz gördüğüm filmler, küçük notlarla değineyin, bir kısmı “Başka sinema” ya gelecek ama çoğu kendi ülkesinde kalacak, belki festival kanalına düşecek, belki internetten inecek, belki de CD si bulunacak, bilmem artık onlar meraklısının gayretine kalmış.
BABAM ; Bir çok ödülü var, Kosava filmi,Anne bırakıp gitmiş, savaş yaklaşıyor, baba kendi derdinde, büyük aile
İNATÇILAR ; Bununda bir çok ödülü var, izlanda yapımı, Yan yana çiftliklerde yaşayan, 40 yıldır küs iki kardeş ve koyun sürüne dadanan bir hastalık, ıssız vadi, soğuk hava veeee kardeş kardeşin ne onduğunu, ne öldüğünü ister teması.
EMANET ; Bununda ödülleri var, Kore yapımı.10 numaralı emanet dolabında bulunan br kız çocuğu, acımasız ve sert organ mafyası, tefecilik, ana kız karşılaşması ve acımasız dünyada acınası olamayan kadınlar.
KÜÇÜK KIZ KARDEŞİM ; Sıradan bir Japon filmi, üvey kardeşe sahip çıkan ablalar, bunu gelenek, görenek ve duygular açısından seçtim, seyretmesi zor değil
GÜNEŞ TEPEDEYKEN ; Bu da bol ödüllü, ay sonunda vizyona girecek, Hırvatistan yapımı, Üç farklı dönem, üç aşk hikayesi ama aynı oyuncular, 1991, 2001, 2011 dönemler, içerikleri açısından o içeriklerin insanı ne hale getirdiği açısından önemli.
IXCANUL ; Bunun da ödülleri var ve Guetamala filmi, anne, kız, baba küçük aile, kahve tarlaları, yanardağa adak sunma, kızı isteyen çocuklu dul kahya, kızı bırakıp giden “it oğlan” , dil bilmezken, yol bilmezken kaybolan bir çocuk … dünyanın her yerinde benzer dertler. Güzel film ben sevdim.
ARJANTİN ; Belgesel idi, Carlos Saura yapımı, biz Carlos’u Carmen den, Kanlı Aşk dan gencecik, incecik, dans ustası biliriz, Hala usta ama az yaşlı, az kalın,Şarkıların, dansların hikayelerini anlatmışlar, içimizi titreten her şarkı aşk şarkısı ama her aşk aynı değil, vatana olanı var, lidere olanı var …
ANNEMLE GEÇEN YAZ ; Bunun da ödülleri var, Brezilya yapımı, hizmetçi annenin yanına yıllar sonra sırrı ile dönen kız, hoş filmdi, kafa yormayan ama alternatif sunan cinsinden.
DHEEPAN ; Hep adını duyduğumuz, “Ayrılıkçı Tamil Gerillaları” nın Fransa’ya bağlanan, İngiltere’de mutlu son yapan hikayesi, Altın Palmiye’li. İç savaştan kaçmak için birbirini hiç tanımayan üç kişi aile oluyorlar, anne, baba ve kız çocuk, aiile olmanın sorunları, mülteci sorunları, göçmen mafyası, polisin girmediği yerler ve oralarda yeşeren yerel polisler. Yazar yaşadıklarından romanlaştırmış, akıp gidiyor film, bu da vizyona girecek.
Tüm filmler yokluk, özlem, daha iyi bir hayat, araya sıkışmış yön bulamayan nehirlerde akamayan sevgiler, ölüm, yaşarken öldürme … yani bildiğimiz ama kullanmadığımız, ya da kullanırken ifade edemediğimiz duygular, onları saklarken ya da yayarken yaptığımız yanlışlar, hani bir ders alırsak diye bu gidilen filmler, ben bu kadarını görebildim, gördüklerim güzeldi tavsiye ederim.
Hayat film şeridi, çekilen bölümleri hafızamızda rulo rulo sarılan ama sarılmış ruloları açılmaya gelmeyen, çekilecek bölümleri için tasarı olan ama mekan, zaman, oyuncu seçimlerinde tesadüfler yatan …
Ne diyelim, cümleten günaydın

18 Ekim 2015

Saatler sabahı gösterirken gökyüzü “daha değil” diyor. Güne başlamak bile bir iç savaş istiyor. Karanlıklar tam olarak aydınlığa çıkamadı, yağmur da getirmez bu bulutlar, bu sabahlar, bu havalar depresyon havası, umutlar sis altında, vücut dengeleri dengesiz, üşüsek mi, yansak mı, yoksa biraz nezle gribe mi bulansak … diye abuk sabuk düşünceler, elbette gelir geçer, geçenlerin nasıl geçtiğini öğrendik. Kırkbeş derece dar açıda ısrar edenler, doksan derecede inatla dik duranlar, yüzseksen derecede yayılıp yatanlar yüzünden, hayatlar hep üçyüzaltmışa mahkum. Allanıp pullanıp , hooop başlangıç noktasına geliyor, gelişemeden gelişmeler. Başarıyı paylaşmak çoğu insan için korkunç bi şi. “Ya benim daha çok emek verdiğim anlaşılmazsa, ya benim adım anılmazsa, ama her şeyi ben yaptım …” bir türlü içine toplum olarak tüküremediğimiz “cümle dağları, özellikle de yüksek dağları benim eserim !!!” egosunun esir aldığı insanlar diğerlerinin hayatlarını tükürük yağmuruna tutuyor. “Yarabbi şükür!!!” lüklerin yüzünden de halimiz hal olamıyor.
Bu havalar, memlekette olanlar beni asabi yapıyor. Okuduğum kitaptaki adam Bay Toru ; üç öğün yemek yiyor ve ara öğün de yapıyor, üstelik işsiz evde yatıyor, bana kötü örnek oluyor, okudukça mutfaktan çıkamıyorum, daha 500 sayfa var kiiiii benim önümde kısmetse gidilecek bir düğün var, veeeeee bir gram dahi verememişken kaç gram aldığım belirsiz. Önümde elime bakan iki hafta var, gelenler gelenler, yemekler yemekler, silmeler süpürmeler temalı. Bugünü de sallayıp, pazartesi ile yeni başlangıçlar yapmak niyetim, akşama kadar tüm yenecek zararlı şeyleri tüketim, hafta başına bir şey bırakmama gibi bir planım var. Fakat gece olunca da “ne yediyse dokandı, hık hık dedi tıkandı” durumu var. Yani değnek yine iki ucundan da tutulamıyor.
Neyse bakıcaz artık, bi pazartesi olsun da.
Şaaaaaaneeeeee bir pazar dilerim ama olmaz onun bilincindeyim. Olabileceklerin en iyisi olsun o zaman, cümleten günaydın

19 Ekim 2015

“Kalktım, duşumu aldım, saçlarımı fönledim, belime kadar serbest bıraktım, sırt dekolteli, belden oturtmalı, kloşa yakın havalı, mutfak çinilerine uygun renkteki elbisemi ve onlara uygun bir karış yükseklikteki stilottalarımı da giydim, güne kahvaltı hazırlamakla başladım !!!” desem bilmeyenler, “Aaaa ne içti bu kadın !!!”, Bilenler; “Aaaaay içmez o kadın, ne yedi acep !!!”, çok iyi bilenler de “kahvaltı hazırladığı doğrudur” derler. Aslında ben bu sahneyi yerli, Karadeniz etnik kökenli bir mafya dizisinde gördüm, evin annesi, hatta babannesi, bebeleri, eve gelen giden tüm kadınlar, vitrinde duran taş bebekler gibi, eskiden kıymetli bebeklerle çocuklar oynamaz, vitrine konurdu, böylece hem ömrü uzar, hem de gelen giden misafir çocuklarının aklı kalır, travma sayısı artardı. Sözü geçen kadın, kalemle çizilmiş gibi bir eş, fakaaaaat adam onu aldatıyor, bi de öbür kadından çocuk yapmış, kadınların %80 ni adamı geri almak için plan program yaparken, %20 si öbür kadının yanında, erkekler bizimde başımıza gelir, gelmiştir babındaaa sessiz. Diyorum ki ; aldatan eşi aldatılan eş neden ısrarla geri ister, tercih yapmış birileri ne kadar tövbe eder, çatlakları yapıştırınca su sızmaya devam eder, o da ayrı konu. Aldatılmak eksiklikten mi fazlalıktan mı doğar, aldatma aldatanın fıtratında mı var, onlar geniş konular, Yalan dünyaya yalan diziler, hayatı sunuş şekli gerçek hayattan o kadaaaaar uzak kii, müptelası değilim, arada bakıp bakıp,” batsın bu dünyaaaaaa !!!!, yansın bu dünyaaaaa !!!” diye efkarlanıyorum, yıllardır yanlış imajları doğru diye kakalamaya gayret edenlere isyanım.
Şekilde görüldüğü gibi sendromsuz gül gibi bir pazartesim var, aaay hadi inşallah, Çünküüüü dün hiç yayılıp kalmadım, çamaşır, ütü, yemek, derme toplama … tüm gün ev içi hizmet bölümünde mesai yaptım, bugün de aynı, gün isminin önemi yok, hepsi birbirine benzediğinden değil, canım sıkılacak kadar zamanım olmadığından, Bay Toru ne yedi ona bile bakamadım, ama ben evdeki kalan zararlı besinleri yedim ve gece yarısından sonra tövbe ettim :))) Gerçi iç sesim, “dolapda bir siyah elbisen var, onu da giyebilirsin, o da kamujlajlı bir model, ilahi kadın hafta içi misafirlerin var, sayı ile mi ikram yapıcan …” gibi şeytani söylemlerde bulunuyor ama, uymayacağım şeytana inşallah,
Cümleten hayırlı haftalar olsun, her yerden iyi haberler gelsin, kimse ölmesin, öldürmesin, gençler tükenmesin, ara ara da gökyüzüne güneş gelsin, küsmüş gibi, bulut altından çıkmıyor, aaaay ne olur kimse küsmesin, “ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok muuu ?” Haydin günaydın

20 Ekim 2015

Haftanın ilk misafiri geldi, gitmek üzere, kızlar kahvaltı ediyor. Genç iken biz de pek severdik, yatıya kalmalı arkadaşlıkları. Rahmetli annemden her türlü izini almak çoooook zor idi ama imkansız değildi. Zaten olmazlara meylim vardır. Bir şekilde gönlümden geçenlerin en az %50 si için izin almışımdır. Biz çocuklara aynı disiplini uygulamıyoruz, kendimiz çok bunaldığımızdan, neler hissettiklerini anladığımızdan, biraz geniş duruyoruz ama arada coştuğum da doğrudur. Bu da anneliğin şanından gelir kiiiii ne kadar iyi anne baba olduğumuza örnek teşkil eder.
Kızları kıkırdarken bırakıp, erken yattım, yatmadan fiilen kırdığım fındıkları, uyumadan bi de zihnimde kırdım ; Kabuklu fındıktan acı tatlı bir şey çıkar, belki de çıkmaz, çıkarsa da çıkmazsa da bir şeyler bir şeylere kapı açar, o kapılar cereyan yapar, üşürsün yanarsın, adını mazi de gezindim koyarsın, sonra nerde kaldığını hatırlamadan uykuya dalarsın, yani ben öyleyim, tur esnasında uykuyu toptan heba edenler de var, çok şükür şimdilik turu yarım bırakıyorum.
Bugün günlerden benim takvime göre Aşure günü, yanına apartmanın yaşlı ve çocuklularını da çağırdık, yetişecem inşallah. Bir komşum var, kayın anne yanında hem hırpalanmış hem de iyi eğitilmiş. Bayılırım onla pazara gitmeye, yol boyu yürürken ; ağaçları tanır, ne nedir, ne değildir, meyvesi var mı, yok mu, yenir mi, yenmez mi taze mi, değil mi, … her şeyi bilir, çekirdeksiz patlıcanı beş tezgah öteden tanır.Hatta sarı arı ile, ayva çok olunca kış çok olur der. ki bu sene çokmuş. aşureye son dokunuşlar için gelecek birazdan, ben hububat haşlama aşamasındayım,
Çok bilen, ama hayata faydalı şeyler bilen kadınları çok severim, bitkisel ilaçlar, artık değerlendirmeler, eskiyi yeniye çevirmeler,yuva kurtarma tavsiyeleri, yenilerin eskiden ki halleri … hepsini bilen, yüzünde hayat çizgileri taşıyan, şikayetten çok, iç çeken, uzun uzun susan, konuştuğunda illa ki dinlenecek şeyler söyleyen kadınlar … bunlara aile büyükleri derdik biz, şimdilerde sayıları yok denecek kadar azaldı, tahtlarına oturanlar da Google destekli,Aaaaah aaaaah dedim, Babaannem yaşasaydı da, onun aklı başında, ben de genç ama bugünki aklımla bi muhabbet bağına girebilseydik, Benim büyük anneler kardeş ama ikisi de farklı idi, Anneannem temiz titiz, mükemmel aşçı, biraz fevri, Babaannem geniş bakışlı, sabırlı, çok hikayeli, mükemmel aşcı. Yemek ve mutfak bir araya topluyor, kazan kaynarken içinde kaynayıp gidiyor farklar, o yüzden güzel oluyor evde kurulan masalar, Gücümüz yettikce gelen giden oldukça, mutfak ile kankayız, tencerelerde kaynayan yemeklere içimizi lezzete çevirerek kattık, “aşure yaptık, acıyı bal eyledik !!!” deriz inşallah, aaaaaazzzz sonraaa

MART SONU GÜNLÜKLERİ


11015090_10205035203973536_1746276349149653107_n

Mart geçti, neredeyse nisanı ortalayacağız amaaaaa ortada henüz bir bahar yok, Kadir Ağbinin laleri açtı ama seyire gidemiyoruz, çünküüüüüüüüü üşüyoruz 😦 Mart çok üşüttü bizi, bedenimizi, yüreğimizi … Zaten aklım erdiğinden beri çoğu martlar tarihe geçen olaylarla doludur, hem de sarsıcı olaylarla, bu martta şaşırtmadı bizi, son gün tarih yazıldı yine 😦 Ne demiş Onat Kutlar ;  “Bahar isyancıdır …” Ben de aynı fikirdeyim, valla 🙂 Mart bahara isyan ile başlamak ve bitirmektir. İspatı satır aralarında 🙂

21 Mart 2015

Memleketimin orasına burasına bahar gelmesi gereken bir günde memleketin orasına burasına kar yağdı haberleri geliyor,  Damımızın devamlı karlı olduğu bu günlerde gerekli sıcaklığı elimizdeki çay bardağından, şefkati ise çift katlı tuvalet kağıdından alacak gibiyiz, “heee valla 🙂 ” diye de iç sesten tasdik aldıktan sonra kaldığımız yerden devam :)) iki gündür memleketin muhtelif otunu çöpünü kaynatıp içtim, tavsiye ilaçları bol su ile başıma diktim, “Amaaaan doktor bana ne yapsın !!!” diye de doktora gitmedim, fena değilim, Bi tek tavadan gelen cızırtı sesini kuş sesi ile karıştırıyorum, gerisi tamam sayılabilir, olacak inşallah.
Akşam büyük oğlan aradı, kamp yapmaya gidiyormuş,” haber alamazsanız, Akut’u filan arayın” dedi. Daha önce lisede izci kampına yollamıştım da tuvaletini eve saklamıştı, hatırlattım, “bi gece” dedi, artık bi şi demedim amaaaa, taş düşebülür, ayı çıkabülür, tipi yolları tutabülür diye bir miktar evham yaptım, ateş düşürücü ile alemi değiştirdim, “hayırlısı, kocaman adam !!!” diye de kendimi teselli ettim, yapcek bi şi yok, her şeyi çok bilen evlatlar, “kime benzemiş acabaaaaaa ???? ”
Aaaaay hadi bu gidişle baharı görmeden yaz gelip geçecek, hadi Allaaah kimseyi hasta etmesin, tüm hastalara şifa versin, oğlan sağ salim, gidip gelsin, Aaaaaaay hadi hasta duası makbuldür, Allah herkesin gönlünün muradını versin, Hadi yarın daha iyi olmak dileğiyle, cümleten günaydın !!!

23 Mart 2015

Takvimlere göre hakiki bahar gelmiş, gündüz ve gece eşitlemiş, bahar belirtileri dün için doğrudur, bugün bir pazartesi kasveti var deyip de sizi “aaaay bu da bizden !!! ” diye sevindirmeyecegim 🙂  hava biraz bulanık o kadar,  gündüz ve gece eşitliğine de bir cümle ilave edeyim, “hastaya, dertliye gece bitmez, mutluya gün yetmez, ” Misal dün gece nefes aldığı tüm delikler kapanmış, tıkalı kulakları ile gece sesi dinleyen, yorgan ve yatak örtüsü ile gece boyu cenk eden, yatağın soğuk yerlerine bile emekleyerek geçen, klasik kabuslarımı tekrar eden iken imamın “haydin namaza” sesi ile saatin kalk artık diyen zilini özlem ve hasretle bekledim 🙂
Biraz evvel uzuncana yazdıydım kayboldu,  Kısa kesiyorum, kestirmeden günaydın diyorum, “ben biraz daha iyiyim” diye ekliyorum, takılmayın pazartesine, dünyada ne dertler var kiiiii takvimin tüm pazartesileri bir araya gelse, o kadar etmez, Hadi ölümden gayrisine çare var, aaaay hava güzel mi ne yakındaki okulun sabah töreni sesleri geliyor, çocukları bahçede toplamışlar, aaay hadi ben de kendimi az güneşe çıkarayım işallah 🙂

24 Mart 2015

Hayatta heeeer şey adım adım, ama bazı kötülükler koşar adım, adalet adım adım, hatta son zamanlarda adalet mehter misali, üç ileri beş geri 😦 İnsan arada safi salak olmaya özeniyor, takıl birinin peşine, benimse düşüncesini, kapa gözünü, beynin sadece münasip kılıf bulma üstüne çalışsın, at izi ile it izi birbirine karışsın, senin aklın karışmasın, tek suçlu hep suçlu, mantığından, oooooooh !!!!, devam et …
Akşamdan kalan sosyal medyayı bi taradım da, sinirlerimi hoplatanlar var, var olmasına da onlara yapılacak bir şey yok, hayat bilgisinin öğrettiklerinden biri de; düşünenin kölesi modelini benimseyenler, kendileri düşünemediklerinden, bir şey yapmış olmak için sadece savunma yaparlar, bunlarda ruh sağlığı açısından çok zararlıdır, tüketirler, tükenmezler, bi tek Allaha havale edilirler, bunlara bulaşmamak gerekir, Allah kimseyi görür de anlamaz etmesin, Amiiiin !!!!
KPSS rezaletine bir şey demiyorum, dediğimiz zamanlarda doğrular kesişiyordu çünkü, paralellik hava akımı yaratıyor zaar, estikçe zihin açılıyor 🙂
Memleketin neresinden tutsan elinde kalıyor da kaç kişiyiz ? Japon mühendis olayı kimseye örnek olmaz, intihar etmek günah zati 😦
Bu karmaşık, bulanık sabahın bir bahar sabahı olduğuna kendimizi ikna edelim, en azından haftaya saatler alınacak, bu kesin yaz geliyor demek :)Hadi adım adım, iz peşinde, kendimize pembe, beyaz yalanlar ile , hadi bu bir bahar sabahıdır, yeminle 🙂  , hadi tarih tekerrürden ibarettir, iyice biline, ben bi süt içim, belki çocukluğuma dönerim :)))
Haydin günaydın, kuşlar geldi pencereme …

25 Mart 2015

Doksanlar benim otuzlu yaşlarıma, iki çocuklu, gurbette, neye, nereye uyacağımı tam bilemediğim zamanlara denk gelir. Biraz geriye gitsen gençlik, biraz ilerlesen kırka merdiven dayarsın.Bana göre otuzlar kendi kendine saklambaç yıllarıdır, hem kaçan hem kovalayan, hem saklanan hem bulan. Tam da bu yıllara denk gelir ; “Tavuk Suyuna Çorba” hikayeleri , içinden sevgi, şefkat, merhamet, mucize, sabır,sınırsız iyilik geçen öyküler,  Bir çıktı, elden ele dolaştı, hepimiz okuduk, sonra devamları da çıktı ama ben artık okumadım, sonundan ders çıkan, iyileri mutlaka kazanan, mutluluk illaki yakalanan öykülerden sıkıldım, Tabii ki de hayatımızda mucizeler var, gönül telimizi titreten, kalbimizi pır pır ettiren, yüzümüzü gülümseten şeyleri fark ederek ya da etmeyerek yaşıyoruz.
Hayatın kendisi tavuk suyuna çorba, Aslında hayat sade suya çorba da, lezzetlendiren biziz. Bunun farkına vardıktan sonra, tarif veren kitaplar, “aaaay ben bunları biliyorum ki” diye rafa kalkıyor, sevmem zaten komut veren, yönlendiren şeyleri. Insan çeşiti görmeli, gördüklerini kendi gözünden değerlendirmeli.
Dün bütün bir gün yatıp kalkınca, zihinde kurmaca had safhada oldu :))) Bu sabah daha iyice, daha bilgece uyandım :)))) Bi de her sabah kütüphaneye şöyleeee bi bakarım, kitabı görünce, kitapla ilgili muhabbetleri hatırladım, rahmetli büyükannlerim kiii kardeşdirler 🙂 ❤ “insanoğlu arsız, ayrılık dağlara verilmiş, dayanamamış, un ufak olmuşlar, insan hem dayanmış, hem unutmuş ” derlerdi. Aynen öyle hem dayanıyoruz, hem unutuyoruz , hem de bi tek ayrılıkları degil, yapcek bi şi yok, kimi zaman istasyon, kimi zaman kara bi tren oluyoruz.
Dünya dönüyor, bu sabah rahmetli anamın dediği gibi ” essa gene bi bahar havası var ” , haydi havamızı alalım :))), alan ilerlesin, bekleme yapmasın :)) Haydi marttan umudu tam kesmedik ama gözü Nisana diktik, 6,16,26 önemli tarihler :))) aaaaay hadi kuvvetli bi günaydın çekelim, biiiiir, kiiiiiiiii, üüüüç … güüüünaaaaaydınnn !!!! Ben buraları inlettim, siz de kendi bölgenizi halledin, dermişim :))))

26 Mart 2015

Güne erken başlayınca, bazen erken bitiyorum, yani koltukta uyuya kalıyorum . Çok da prensip sahibiyimdir :)), illaki de yatağıma giderim amaaaa pencereden bi bakmadan olmaz :))) şu günlerde yeni inşaatın vinç ışığını ay ışığı sanıyorum, hemen aklıma çocukluğumun kitabı Mary Popkins geliyor,  iki çocuklu ailenin cadı dadısı , Altın Kitaplardan, dışı kabuklu, kocaman bir ay onun önünde süpürgesine binmiş Mary,  ayracı ibrişim ipten, sayfaları sarı, kabuğunun altı yeşil parlak ciltli :)) çocukluğumun kitabı ile uykuya giderken az aralanmış uykum, daha da açılmak isterken, sımsıkı kapattığım gözlerimin iç taraflarında bilinç akışı sineması oynuyor, oradan oraya koşuşurken, “nerde kalmıştık ” diyemeden tekrar uyuyor insan, eeee biraz zaman alıyor tabii ki de :))))
Kayahan’ı hastaneye kaldırmışlar, Doksanlar onun patlama yaptığı yıllardı, Rumelihisarı konserleri olurdu,yaz sonuna doğru,bir keresinde taaa Konya’dan geldim, O zaman tek çocuk, annemle babamı, ablamı gece mesaisine koydum, ben arkadaşlarımla gittim, Iste biz o gece bir yemin ettik kiiii, şarkıyı her duyduğumda aynen devam, “bir ara, bir sor Allahaşkına …” diye de sitemini unutmadan,güzel şarkılar, güzel ses idi Kayahan, Bir keresinde de yeni kaset çıkardığında Okan Bayülgen’e çıkmıştı, Biz çocukları Okan’la büyüttük, ” Gece Kuşu” ile sosyalleşmeye gayret ederken, ayağımızda sallandı yavrular, bir kaç kez de Müslim Gürses’i izledim, ne şaaaneee sohbetlerdi onlar,
Şimdi hiç bir şeyin tadı yok demeyim de eski tadı yok , dünya kalabalıklar içinde ıssızlaşıyor, insanların iç dünyaları dibine kadar yalnız, şarkılar bile bize bizi anlatmıyor, neeeeeerde aşk kokan, hasret kokan, yağmurun sesini, baharın kokusunu getiren şiirler, ne yazanlar var, ne de yazdıranlar. Artık biz dünyayı böyle sevme çabasındayız, geldik, gidiyoruz, Gençler mi? Onlar telefonlarını seviyor, geçen birinin telefonu dışarı ses veriyordu, sabırla dinledim, ritm hiiiiiic değişmeden, sözsüz … huşu içinde dinliyor genç, “ancak o kadarını anlıyor garip” dedim içimden. Gençler için söylenecek hem iyi, hem kötü şeyler var da ,söylemiyoruz,  Yani ne soyleyim ki, evdeki ergen, doğal ergenlik sivilcesi ile mücadele ediyor, burnuna bant yapıştırıyor, sırf bunlar için erken kalkıyor, her sabah kahküllerine fön çekiyor, fırsat bulursa ders de çalışacak iiiişaalla …:))))
Aaaaaay bi şi demedim, hasta psikoloji içindeyim :)))) Haydin günaydın, olası bir bahar sabahı daha …

27 Mart 2015

Adı konmamış bi sabah bu sabah. Hiç bir şeye adanmamış, planı programı yapılmamış, aslında içinden geçmesi gereken belli şeyler var ama program akışı yok, program aksa mı, akmasa mı belli değil. Üstümdeki ağırlıklar bir rüzgar bekler gibi, sanki bulutlara sarılmışım da geçici körlük, bir bunalma ihtimali var da hani bi rüzgar çıksa da dağıtsa, geriye sonsuz bir mavilik, tek tük şekilden şekle geçen bulutlar kalsa. Birinin beni iteklemesi gerek, bu sefer de kendimi kıyıya bırakılmış da düşecek gibi hissediyorum, yer ayaklarımın altından çekiliyor, geçip giden manzarada kendimi bırakmak için yer beğenemiyorum. Hayata boş boş bakıyor gibiyim de geçer diye kendimi teselli de ediyorum. Biliyorum ki sorumluluklarım yakamı bırakmaz, bırakmasınlarda,
Bazı sabahlar böyle oluyor, aklın bir yere gitmiş de gelmemiş gibi, ne gittiği yeri, ne geleceği yeri beğenmez gibi, bu hal anlatma ile olmaz “yaşayanlar bilir” , “aaaaay ara ara hepimiz yaşarız” dermişim.
Suçu gelir gibi yapan, ucundan azcııııık gösteren bahara yükleyelim. “Bu sene bi gelemediiiiiiiiin , bahaaaaaaar !!!! ” diye de saydıralım, bak yazarken bile rahatlamaya başladım :)))
Çileli kadın kitaplarına devam, Aytmatov’un Cemile’si, T.Hardy’nin Tess’i, okundu C.Boronte’nin Jane Eyre’i okunmakta. Klasikler zamana meydan okuyan eserler, bi bakıyoruz kiiii her şey özünde aynı, filmlere bi daha bakasım var, Tess’i unutmuşum, aklıma kazınan bir kaç sahneyi okurken hatırladım, yine de bir tekrar ister.
Hadi baharlar kalıcı biz gelip geçiciyiz, baharlar takvimlerde bizden önce de var. İçinden geçtiğimiz baharlar bize özel olanlar, ortalama ömürde unutulmaz kaç bahar var ? Sayamadıysak bizim ayıbımız valla :))) hayatta karşı koyabileceklerimiz ile direnç göstemeyeceklerimiz var, bunlar devamlı çatışırsa da , devamlı uyum halinde olursa da olmaz. Orta yolu bulmak lazım, etraf örnek dolu, “aile içinde olur böyle şeyler ” diyecez üstünü örtücez, bak yaptılar oldu 🙂
Bi günaydın diyelim de üstüne, altına bakıcaz artık.

Muson yağmurları yağıyor sanki, sesli sesli, kova ile dökülür gibi.Yağmur Ormanları ihtiyaca binaen yok edildiğinden takılacak bir yer bulamadığından, küçük dereler akıyor sokaklarda, ızgaraların etrafında girdap oluşuyor, etraf temizlenirde pislenir gibi, evde olduğuna şükür ediyor insan, kısa molalar verip daha da hızlanarak yağıyor yağmur, dağlara taşlara, ihtiyacı olan ovalara, ver Allahım.

28 Mart 2015

Kiminin kocası evde yok, kimininki maça bakıyor, kimininki hasta yatıyor … topladım vekaletleri, buraların Zeyna’sı benim havasında gidiyorum, apartman toplantısına,Biliyoruz kiiii bitaraf olmayan bertaraf oluyor, iç güvenliğimiz söz konusu, hani bir karar alinacaksa, rengimiz belli olsun, Sevmem bu toplantıları, kapasitesi bütçesinden de sınırlı adamları, papağan gibi fikirsiz konuşan kadınları ammaaaa bir yerde meeeeecbuuuuuur, yatmadan son haberleri kaçırmayın derim, bi bakın bakalım bildik konu, tanıdık biri olabilir mi :)))))

29 Mart 2015

Bahar için çoook şey söylenir de ben “Bahar isyancıdır” olanını severim ,Aynı zamanda kitap adı da Onat Kutlar’ın dı sanırım. Eeeeh ruhun asi yanları var, bahar da hem isyancı hem de makul şüpheli, durum “ateş ile barut yanyana !!!” sayılmasa da barut ve ateşin adresi belli ,Yapcek bi şi yok !!! diye kabulleniyoruz :))))
Mart bahara giriş,Nisan gelişme, Mayıs son nokta,Giriş gelişmeye dair ümitler taşırken, sokaklarda İstanbul Gezginleri ‘nin ayak sesleri var. Nereye böyleeeee ? diyenlere cevap; Haliç tarafına, Sütlüce kıyılarına, İstanbul karışık ortaya !!!
Aaaaay hadi ben de karışığım, aklımda bahsedilecek 15 tane eser var, an itibariyle bilgiler silinmiş gibi :))) Amaaaan unutursam bi fısıldayan olur aplaya :)))) Hadi iyi havalarda herkes gezer, zati gezgin dediğin dumanlı havayı sever, (Bu da grup tesellisi :))) ), Bağışıklık sistemime türlü destek, bin bir nasihat, Allaaaam utandırmasın beni, Aaaaay hadi herkesler evden dışarı, yollar bizi birbirimize bağlar, hadi ben de konuyu bağlayım, anca yetişirim,
Son söz cümleten günaydın, şaaaaneeee pazarlar, haydin gezmelere, gezip gezip doyamadan dönmelere …

30 Mart 2015

Pazartesiler bizim yedi günde bir miladımız, Bozduğumuz yeminler, unuttuğumuz sözler, ertelediğimiz yapılacak işler, firsat bulamadığımız kendimize vaatler ,,, beynimizde yer tutan, elimizden tutulmayı bekleyen, sırası gelip geçen neeeeee varsa bir pazartesi sabahı daha karşımızda. Birikmiş olması mı, tekrarlanması mı canımızı sıkar, bulutlu havamı içimizi kapar, pazarın yorgunluğu mu üstümüzde kalmıştır, tam bir nedeni yokken, olan nedenlerde desteksizken, ille de yaşanacakken niye bi itiraz ve ön yargı olur, teşhisi konmamıştır. Yani makul şüphelisi çoktur, tutuklusu yoktur, yoksa var mıdır ? Insanlar hafta sonunda esir mi düşmüştür, bugün esaretten geri dönüş müdür, o da günün ödevi :))) Kafayı iyice bi çalkalayıp , öööylece bırakmak mümkün, ama akşama kalmayın :))))
Aaaaay hadi beyaz bi sayfa olmasa da pazartesine bi sayfa şart, silgi denen bi şi var, üstünü çizme, maddelere numara koyma, bildiğin yerden baslama da olabilir :)) Mart ayının soooon pazartesisi bugün, bir daha 330 gün mart gelmiceeeeeeek, leylekler geliyor, çoktaaaan gören arkadaşlar var, Kadir Ağbi’ nin laleler açmaya başlamış, yer gök lale olacak bir kaç güne, “laler bile bütçede yer tutuyor, hatta genişcene :))) Bir yol lalesi kadar degerimiz olmadı !!!!” diye bir atar yapmak serbest ama bi faydası olmaz. Yiyelim sayısal kahvaltıyı, içelim çayımızı, arkası gelecek, işalla :))))) Aaaaaay haftaya nisan da karışacak, nisan baharın eeeeeen iyi ayıdır, festivale biletlerim var kiiiii :))))
Bu sabah elimden gelen budur, kendimi bile tam ikna etmiş sayılmam, kıyıda köşede kalmış umutlarım var, bi de onlara bakmam lazım :)))) Bir yerden kurtarıcaz, cümleten günaydın, şaaaaaaaneeeeeee bir hafta olsun …

31 Mart 2015

Hep bir ihtimal daha var önümüzde, hep bir B planı var aklımızda. Olmazsa biz de olmuyoruz, hep bir ümit yaşatıyor bizi. Eskiyor insan, orasına burasına tamir tadilat yetmiyor ki, bir yanı kurtarsan bir yan gidiyor. Tam iyileşemedin, pön pön öksürüyorum ama geceleri değil,  Arada bir ateşlencek gibi oluyorum amaaaa gecici. Bu günlerde uyuya kaldığımda uyanıp bakıyorum kız yok, sesleniyorum, “ders çalışıyorum !!!! ” diyo, inanamıyorum, kalkıp bakmak için yola düşüyorum, koridor boyunca kendimi test ediyorum, ellerime tekabül eden rakamları biliyorum, cama yansıyan vinçin ışığı, aldanmıyorum, bilincim açık :))) Kız çalışıyor :)))
Oğlanlar zeki diye adı çıkmış, kız onları üçe katlar, bi de üstünde zıplar ama what fayda, Iste burada da hep bi ihtimal daha, hep yedekte B planı var, Aaaaaah kızlar, öz evlatlar, annelerle kızlar bi kere senkronu tutturdu muuuuu, tadından yenmez birlikte geçen yıllar. Ama gidiyor, anneler, geride gözü yaşlı ana olmuş kızlar, akıllarda yer etmiş faydalı anılar, bir yanımızda bir boşluk birakarak … gidiyorlar,  Bugün bir anne daha uğurlanacak, içim kaldırmıyor ama gidicem inşallah.
Gidenler, gelenler, kendini hep kalıcı sananlar, dünyayı gereksiz telaşa boğanlar … ayrı kulvarlardan aynı sona koşuyoruz, niye koşuyoruz ki ? Her şey sonunda olacağına varıyor.
Haydin günaydın, hadi lale devri ha döndü dönecek :)) elimizde bir mendil, ona anlam katarak, salına salına temaşa yaparak, çifte kürekle sandal da elbet olacak… bize her yer kağıthane, her yer Göksu :))) Sultanlık sistemi kapıda hazar, azcık çıtlattım benim B planından, faydalanın :))))

BİR PAZAR GÜNÜ, Bİ DE BAHAR ÜSTELİK …


1391981_10203080201219689_7448551300369713589_n

 

Bu pazar sabahında bi de bahar söz konusu iken, yapılacak iş listem uzuuuunca iken, güne sitemle, sinirle başlamak kısmet imiş 😦   Ben en çok kendime sonra, aldığım aile terbiyesine (bize efendi ol, ciğerini yesinler, modeli yükledikleri için ), daha sonra da hayatın zorla yaptırdıklarına kızarım, hani “elalem ne der, ele güne karşı …”  bölümleri var ya onlara işte. Bu arada resim de tam ruh halimi anlatıyor, gözüm kapalı dans etsem, kimle dans ettiğimi bilmesem :))) Ellerine sağlık, Özgül’üm 🙂

Erkenden kalktım, kargalar bile kahvaltı etmemişken, elimi evin sessizce atılacak bölümlerine atmaya başladım, “amaaan çocuklar duymasın, uyanmasın…”  derkeeeeen    havluları yerleştirirken banyoda düştüm, belimi de klozetin kenarına çarptım, bir an yıldızları saydım, sayısından çok ışığı ile ilgilendim 🙂 Canım çok yandı ama nazlanmak gibi yeteneğim olmadığı için ki ayrıca naz yapana da çok kızarım, sessizce doğrulup, kalktım, bu arada merhem de oğlanın uyuduğu odada. Neyse genlerimizden gelen bir dayanma gücü ile aldırmadım ama kızgınım. Dünya nüfusunun çoğu öküzlerden oluşurken ve dünya bir  veya bir kaç öküzün boynuzları arasında dururken ( ki buna artık inanıyorum 🙂 ) neden devamlı bu arkadaşların hizmetindeyiz bilemiyorum 😦 Aman kırılmasınlar, gücenmesinler, bi tatsızlık çıkmasın, ölümlü dünya derkeeeeeeeen içim ölüyor. valla. Sorumluluk sahibi kaç kişiyiz, neden hep sorumluyuz, bu sorumluluklar bizi sorunlu yapıyor, bi de üstelik kendi sorunlarımızı kendimiz çözüyoruz, ört bas edip, gizliyoruz, adetaaaa bir melek halinde şefkatli ellerimiz diğer dertlilerin üstünde ; ” ne yapsak, nası yapsak … ” diye de çırpınıyoruz. Ayol kanatlarımıza katran bulaşıyor, çırpınmamıza kara çalınıyor, hem bir faydamız olmamış gibi oluyoruz, hem de himaye ettiklerimiz melek oluyor, biz de malak 🙂 Artık bi tren bulursak bakıcaz :))))

Bu nasıl bir dünyadır, (hala bu sözü söylüyorsam, durum iyice karanlık, de denebilir ) Kırılıyoruz, kırmamaya çalışırken, yıpranıyoruz yardımcı olurken, tüm emekler “Püüfff ” misali havaya karışıyor.  Bi de balık hafızamız var çok şükür, unutuyoruz sanılabilir amaaaaaaa değil unutmuyoruz, unutturuyoruz. Yaralarımızın arasında açılan bir yaramız daha oldumu, şikayet yerine yaramızı seviyoruz da diyemem ama pansuman, pansuman … :)) Ben kırıldığım zaman bir rüzgara maruz kalmış gibi oluyorum, o rüzgar beni savuruyor, üşütüyor, bazen hasta ediyor, sonra iyileşiyorum, biraz zaman alıyor tabii 🙂 Ama çok iyi olamıyorum, aklımın bir köşesinde bir görüntü kalıyor, ah da etmiyorum ama vazgeçiyorum, şartlar bizi bir araya getirmezse gelmiyorum, getirirse de şartlar benden kaynaklanmıyor.

Aaaaaaaah işte yaşıyoruz, ülkeler benzer, insanlar benzer, dertler çoğu zaman aynı, hepimiz mutlu olmak için yaşıyoruz, hepimizin mutluluk tarifleri ayrı ama verdiği haz aynı. Etraf sığ insanlarla dolu, on tane sığ insana bir derin insan düşüyor (iyimser bi tahmin :))) )  O garip de bencileyin, kendi suyunda boğuluyor, tavşan dağa küsüyor dağın haberi olmuyor 😦  Haber uçuranlar haberin özünü değiştiriyor, biz niye aynı kalıyorsak, bu dünya kaos, paradoks … kısaca kalabalık ve karmaşık, gitmek de zor kalmakta zor. “Satmışım anasını bu dünyanın …” , “Anasını ağlatcam bu dünyanın …” gibi söylemler, şarkılar bize yakışmaz, hem analara kıyamayız, hem aldığımız terbiyeye ters, dünya iki ters bi düz gibi de hep ters ters , yaşadığımız her şey ders, “varsın yansın dünya, ömürler çok kısa, bırak varsın yansın dünya …” bunu söylerim bak, bi de söylediğime inansam, aaaaay yaz gelse de kendimizi denizlere atsak …

 

ŞUBAT ORTASI GÜNLÜKLERİ


10168128_10205035182853008_3709915479428050509_n

11 Şubat 2015

“Hatırlamak birbirini tetikleyen resimli geçitlerdir, hatta bu resimler çoğu zaman seslidir” diye sabahın özlü sözünü kondurduk veeeeeeee kış manzarasına günaaaydınn !!! dedik, bir yarımız sevinirken bir yarımız, hatta yarıdan fazlamız tedirgin, elimizden gelemeyenler, görmediklerimiz ama hissettiklerimiz için üzgün Allah bu havanın mağdurlarının yar ve yardımcısı olsun. Alçak öğrenciler fosur fosur uyuyorlar ama :)))))
Sabah penceremden bakarken neler gördüm, haydin heeeep beraber bakalım ;
New york’a gelin olduğumda daha ilk günlerimde bir sabah filmlerdeki gibi işe gitmek için çift kapımı açtığımda mavi çamın karlarla donandığını, çam ağaçlarının arasından görünen iki katlı bahçeli evleri, üstüne kar tünemiş, posta kutularını, açılmış yolları … görmüştüm, nasıl sessiz bir mahalle idi, gerçek mi kartpostal mı belli değildi, akşamları eşimin arabasının motor sesini tanırdım, o derece yani, insanlar evlerinde tv lerinin başında, çocuklar odalarında, etli ve sütlü karışmadan öyleeeeceee duruyor.
Dün Radyo Evi’ne ikinci kez gittiğimi hatırladım, ilkinde spikerlik müracatı için gitmiştim, ihtiyaç Erzurum radyosu için olunca vaz geçmiştim, Muhasebe ilkeleri ve uygulamaları dersini veren Cengiz Erdamar’ın hanımı Bengül Erdamar radyoda haber spikeri idi, Cengiz Bey’in beyaz dik yakalı kazağının üstüne taktığı madalyon kolyesi vardı, yeşil ve kiremit rengi takım elbiseleri de :))) O zamanlar hesaplar noterin onayladığı Kasa, yevmiye, defteri-i kebir defterlerine kayıt edilirdi, Mizan çıkartılır, hesaplar tutmayan kuruş haneleri yüzünden hallaç pamuğu gibi atılırdı, çünküüüü Muhasebe İlkesi idi, “Hiç bir şey yoktan var olmaz, var olan da yok olmaz !!!!” yıl sonlarında günlerce vergi ayarlaması yapılır, defterler, kapanır, bankalar, şirketler, kısa kış günlerine geceleri de ekler çalışıııır, çalışıııırlardı, şeritli hesap makinesinin şeritlerini tersten tekrar kullananlar, el altından kasa için “ece” ajandası tutanlar … vardı bi de defterler dolma kalemle yazılırdı yaaaaa bi de mürekkebli dolma kalemler başlangıç için biz küçüklere hokkalı divitler vardı, güzel yazı yazardık biz, üç dört çizgi arasına.
Radyo güzel bir deneyim oldu, sevdik, dinleyenler de sevmiş, bir sürü güzel geri dönüşüm aldım, mutlu oldum, fakaaaat bu yaşlı binalar bizde zamanla ruhunu kayıp ediyor, eski eşyalarla yeniler uyum sağlayamıyor, pislik ayrıca bir konu, düzensiz genişleme, koridorlara atılan masalar, yön levhasız, isimsiz yanyana bir sürü kapılar, hala bir sorun olan dayısı olanın hak ettiği kadrolar… değişen şeyler uyumsuz, değişmeyenler iç ağrısı.
Etrafında bir sürü polis vardı, hem de teczihatlısından, “Darbe de ilk ele geçirilecek yer!!!” diye kendi kendimize bir espri yapıp, kendi kendimize güldük .
Ooooooooo destan yazmışım bu sabah, meraklısı okusun kardeeeeşiiiiim!!!
Hadi tatilin uzama ihtimali nedir ? Hadi bana yazık değil midir ? Hadi son kışlar bunlar, cemreye az kaldı, hadi takvim yaprakları utandırmasın bizi :)))
Haydin bi de sonuna günaydın, Kuşlar aklımızda, çıkmasınlar bugün yazııık onlara da …♥♥♥

12 Şubat 2015

İncecikten bir kar yağıyor, fakaaaaat hayat “Elif” gibi değil, eğilmeler bükülmeler, yan dönüp yüz çevirmeler, gözünü kulağını kapalı tutmalar, anlayıp da anlamamazlıktan gelmeler,kendini bi şi zannetmeler, alçak dağlar üzerinde hak idda edip, yüksek dağlara göz dikmeler, düşeni çiğnemeler … felan liste uzayıp giderken, bir engelli destek videosu seyredip ağladım, hayat bayram olsa değil, olamaz biliyorum da arada bayram gibi olsa dedim …
Hadi tahlil sonuçları geldi değerler tavan yapmış, üzülmek nafile, kabahat bende, çok az konuda canımın istediğini yapabiliyorum, bana bağlı olmayanlara bağlıyım,kısaca kendime yeterince önem vermiyorum !!! mevzuu tanıdık di mi ?
Sabah bir aracı kurum reklamı dinledim kiiii biz onlara tefeci diyoruz. Çekin senetin resmini çekip gönderiyormuşsun, para cebinde. Para da sanal oldu, görünmeden ele değmeden ordan oraya transfer oluyor. Bizim zamanımızda beli kağıt bantlı paralar vardı, parayı cüzdanda düzenli tutmak, küçükden büyüğe sıra etmek, bozuklar için ayrı bir yer temin etmek, hatta paradan harcamak üzere küçük demetler yapmak da yapılacak işler arasında idi. Şimdi herkes borçlu,herkes kartlı, herkes hesap yapar gibi de iki yakalar kavuşmuyor ama.
Aaay hadi kar her şeyi beyaza boyadı, temizledi sayalım, temiz sayfa açamayız ama sayfada biraz temizlik yapalım, bana da sokağın yolu gözüküyor, hadi cümleten tek parça, hadi üşüyen sadece yüreklemiz olsa, kiiiiii o zaman hissederiz di mi ? Hadi günaydın …

13 Şubat 2015

Kar yağıyor, ara ara incecikten Elif gibi, ara ara yamalık gibi smile ifade simgesi “Yamalık gibi” rahmetli annemin benzetmesi.Evlerde dikiş dikildiği zamanlarda artan parçalar bir araya toplanır, beli bir kumaş parçası ile bağlanır, yırtılan, eriyen yerlere takviye yapılacağında “yamalık dürgesi” ne bakılırdı. Sümerbank diye bi mağaza vardı, hatta bi 15 sene öncesine kadar vardı. Basmalar, pazenler, çizgili pijamalık kumaşlar, çeyiz için patiskalar, yatak yorgana çarşaf için sınırlı renkte “Akfil” ler, altı kalın, siyah renkli babalara ayakkabılar, el işi altı imzalı porselen vazolar … satılırdı. En çok pijama kumaşlarına takılmışımdır, tüm babalar; ya bordo ya lacivert, belden düğümü görüken lastikli uzun uzuuuun çizgili, aynı model tek tip görünse de değil :))) Paçası dubleli , üst parçada cebi olan, yakası erkek yaka ya da yuvarlak kapananlar vardıııı kiiiiiii bu da babaları ayrırdı, dermişim :)))) Aaaaaay eskiden babaların iç donları da evde dikilirdi, şimdinin boxer larını ilk bizim atalar giydi :)))
Bir de bizim el işi derslerimiz olurdu kiii kızlar bebe zıbınları, etek diker, zürafa ve antika ile kumaş kenarı döner, örgü örer, çanta yapardı. Erkekler de halı tezgahında minik çalışmalar, başka ne yaparlardı bak hatırlamadım, teee o zamandan angaryaları azmış onların :))))
En son benim iki numaranın pantolonunu kayın valideme yama yaptırmıştım. Her fırsatta top oynadığından, parçalamadığı kumaş türü kalmamıştı, her dönem en az iki pantolon ve eşofman altı parçalayınca “usandım !!! ” dedim, babanneye havale ettim. O da; kumaş payından parça kesmiş, yönünü yönüne getirmiş, gizli dikişlerle dikmiş, eline almadan belli olmuyor, yama olduğu smile ifade simgesi heart ifade simgesi Tabii ki de bu hareket bizim BJK li oğlanın hızını kesmedi, sağ olsun eğitim sistemi, sınavlarla boğuşurken, futbola seyirci kaldı amaaaaa bu yıl halı sahalara döndü :)) Her maç öncesi, tüm çocuklarıma tembih ederim; “Çok koşma, topu münasip yerlerde bekle, terleme… ” Aaaaaay Allah beni de ıslah etsin, ne diyim :)))
Aaaaaaaay hadi kar yolları ben de satırları doldurmuşum :)) hadi kaçtım, ama önceeee haydiiiiiin günaydıııııın !!!!

14 Şubat 2015

Memleketimim dağlarında, bağlarında kış var amaaaaa takvimine “Sevgililer Günü” gelmiş, Aaaay hoş gelmiş, “Kapatalizmin dayatması bu günleeeeer !!!! ” diyenlere cevap veriyorum; “Bugüne kadar kapitalizm bize neler dayattı, hepsine dayandık da bu mu batıyor ? ”
Aaaaaay anacığım, illa ki herkesin sevgili derecesinde bi sevdiği vardır, herkes bilse de bilmese de birinin sevgilisidir, aslında bilinir de derece sorunu var :)))) hediyeler, sürprizler bu derecenin tayinine yardım eder, Abartmamak, aşırıya kaçmamak, hava atmak derecesinde kullanmamak gerekir.
Aaaaaaaaaah ne çektik biz ki ; zor zekat bakışarak, her harekete bi anlam katarak, bi sevgili yaparsın, bi buluşma ayarlarsın, için tarifsiz duygularla kıpraşırken, peşinde mahallenin bakkalı, kasabı, ağır abisi, yan komşu, üst komşu, dayılar, emmiler, halalar teyzeler, küçükten yetişen gözleri fıldır fıldır ispiyoncu kardeşler … nereye gidecen ? Hadi bir cafe buldun, garsonun bakışları, yan masanın laf çakmaları … saat hızla ilerler, yalan dolan aklında bir birine karışır, yardımcı arkadaşlar, yancılar işe bulaşır, sen söylemeden annen zaten bilir :))))) Beş dakika el ele, yanaktan bi buse sanırsın zina yaptın, o kadar ağır bi durum …
Hediye zaten hak getire, hangi harçlık neye yetecek, gittiğin yerde hesap illa ki bölüşülecek, bölüşmedin üstünden bir ay geçmeden tekrar edilemez, zaten aşk da o arada bu kadar baskıya dayanamaz biter :)))))
Kurumuş çiceklere, özel kağıtlara yazılmış mektuplara, cafede kenarı limon dilimli kolaya gitti bizim aşklar !!!!
Fakaaaaat o zaman öylesi güzeldi, şimdi devir değişti, yer gök bütçelere göre hediye, büyüyüp küçülüyor, geniş alana yayılıyor sanal alemde kalpler, ilişkiler akıllı telefonun tuşlarında hayat buluyor, derinleşemiyooooooooor ama ancak yüzme bilenler kıyıya çıkıyor, dibe dalan yok, zaten dipteki hayatı anlayacak adam da yok.
Hadi sıcak çikolata, kalpli kurabiye, üstünde “seni seviyoruuuuuum” yazan kupalar, hadi benden bu kadar :)), Hadi sevmekten kim usanır, sevgiyi ne satın alır ? , hadi her şeyi düşünmüş belediyeler, yalnız kalplere bile teselli verecekler :))))) Hadi her şey gönlünüzce, gönlünüze göre, içinizden geliyorsa “kutluuuuuuuu ve mutluuuu olsun “
GÜNAYDIIIIIIIN Kİ …

16 Şubat 2015

Öylece bakıyorum, düşünüyorum, empati yapıyorum, okuyorum, dinliyorum … daha bir sürü şey ve aynı konu. Konu sanki “Nerde kalmıştık !!!! ” dan devam eder gibi, son mu ? hayır, arkası gelir mi ? Tabii ki.
Kadınlar ; erkekleri doğuran, büyüten, onlardan şiddet gören, onların boyunduruğu altında gölgesi olmayı kabul eden, bir Tanrı varken, ona inanırken, kendine tapınacak erkekler bulan…
Toplum da “erkek çocuk” doğumuyla bayram eden, hala cinsiyetin babanın genlerinden geldiğini bilmeyen, ” her zaman kadın kabahatli !!!! ” bu sava çanak tutan bilge kadınları baş tacı eden, doğurduğu çocuğun kölesi olan, oğlunu kocası, babası yerine koyan … daha bir sürü şey, yazdıkça bunalıyor insan. “Kabahat kimde !!!! bu bir kitap adı, Herzen yazarı,kütüphanede olacak da ben okumadım. Kabahat herkeeeeesde, adam gibi çocuk yetiştirmek için çaba sarfetmeyenlerde, karşı fikirlere kapanıp kendine özel dünya kuranlarda, fikirlerinde yanılmış olabileceklerini kabul etmeyenlerde, “Erkek dünyası ” diye bir dünyanın varlığını kabul edenlerde, sağ duyu diye bir şey var ama bunu bilmeyenlerde, “eğitim şart !!!” diye bir espri var ve buna acı acı değil de kahkahalarla gülenlerde, “Tecavüzcü Çoşkun !!!” diye bir kahramanı, gazoza ilaç koyan herkesin bildiği bir adamı olan, izlediği dizileri filmleri sahi sanıp mesaj alan, bunların haber değeri olduğuna inananlarda …
Ama esas kabahat acısının, rengi, ırkı, çeşiti, sınırı olanlar da ve bunu mazeret gibi paylaşıp, hala da “insanım ben !!!” diyenlerde …

17 Şubat 2015

Bir nisan gecesinde, Nisan yağmurları yağan bi rüya görürken, “Sabah Nisan ayını yazsam” diye aklımdan geçirirken, bir şubat sabahına uyandım. Rüyaymış, Kalktıkdan yarım saat sonra kar yağdı, şimdi de güneş açtı, o güneşin yalancı bir güneş olduğuna kızımı ikna etmeye çalışıyorum,
Kızımı daha bir çok için ikna etmeye çalışıyorum ; arkadaşlarını takip ediyorum, yargılamadan, akıl verip, baskı yapmadan konuşuyorum, saatlerine, ruh haline, gelişine, gidişine, yemesine içmesine dikkat ediyorum, koluna, bacağına bile bakıyorum. Her şeyden koruyamam ama aklında yer etmeye çalışıyorum, açık konuşup, örnek veriyorum, bir meslek sahibi olmasını istiyorum, iyi eğitim alsın, kendi karnını kendi doyursun, helal yesin, kul hakkını bilsin, küçüğünü büyüğünü, örfünü, ananesini bilsin, dinini öğrensin, ev işlerinden anlasın, insan tanısın, yediği kazıklardan intikam için bilenmek yerine, tecrübe hanesine kayıt düşsün, kendini başkalarına emanet etmesin, kendini kendine emanet bilsin … daha bir sürü şey eğitim kapsamında, en iyi bilmesi gereken şey de aynı potada, çok farklı insanla karışmakta olduğunu bilmesi, çevre faktörü denen bir şeyin varlığını göz ardı etmemesi…
Bir anne olarak o kadar çoooooooook şey biliyorum kiiii, hepsini hem anlatamam, hem anlamasını sağlayamam, bazı şeyleri yaşayıp öğrenecek, iz bırakanlardan ders alacak, aldığı dersler ruh sağlığını bozmasın diye de mümkün mertebe, zamanımız oldukça yanındayım.
Aaaaaaaaah kocasından dayak yeyip tekrar ona dönen kadınlar var, tek başına dünyanın yükünü omuzlanmışken itin kopuğun tacizinden bunalan kadın var, öldürüldüğünde, dul kaldığında, yalnız yaşadığında, sevgili yaptığında, iyi mevkide görev aldığında … ardından türlü hikaye anlatılan kadınlar var, kadınların en büyük düşmanı kadınlar ve yetiştirdiği çocuklar, biri kendine, biri topluma dönüyor.
Herkes kendi arasında konuşuyor, herkes her tavırda bir anlam buluyor, herkes alim, herkes bilgin, herkes de bir çene … netice Hatice.
“Allaha Emanet ol ” dedim, gönderdim kızımı…

18 Şubat 2015

Günün teselli cümlesi ; “Ayol, kutuplar her gün böyle, hayat kesintiye uğramıyor ki, kar yağdı diye !!! ”
Kar yağdı heeeer yerlere, sevinmek ve üzülmek arasında gidip gelirken heyecan da çekiyoruz, yani ben,
Yıllar yıllar önce Konya’ da gurbet ellerde yaşarkene bir kahve grubum vardı, haftada bir gün dört arkadaş buluşup, “sade kahve, yak bi sigara, dönsün müzik setinde içli şarkılar, dök içini, sen söylemesende kahvenin telvesi gelir dile…” modelinde bi buluşma idi bizimki, iple çekilen, kar kış dinlemeyen, aslında evler arasında yürüyerek bile gidilip gelinen, evli, barklı, çoluklu çocuklu, biraz evlilikten, biraz kocadan, biraz etraftaki yurttan sesler korosundan sorunlu, ufak tefekten mutlu, içten, samimi, ağzı sıkı, dışa kapalı bu grup küserek değil ama şekil şartları yüzünden yurt içine dağıldı, herkes kendi başının çaresine bakarken, birbirini unutmadı ama aramadı da, aklımızda yer edenlere facebook el attı, hatta bu alçak face işe yaradı veeeeeee aylar öncesinden ayarlanan, güya havası da hesaplanan gün geldi. Bu akşam bizim hana gurbetten yolcular inecek inşallah, bir yatak serip, bir yemek verip, çokcana dinleyip, bolcana söyleyip … artık burasını bağalayamadım, bi buluşalım bakalım. Biri geldi Anadolu yakasında, öbürleri henüz Konya’da akşam uçağı yolcuları :))
Şekerim ben hazır sayılırım, evi “bal dök, yala konumuna getirdim” sayılır :))) Bir miktar yemek ayarladım, bir miktarı da bugüne, sağlıklı, soğuk, zeytinyağlı, ara sıcaklı, bu havaya uygun olmazsa olmaz çorbalı, ana yemek isteğe bağlı… hazırıııııııııııım !!!!!
Yatakları yapmadım, yatıp yatamayacağımızdan , yarına bir Beyoğlu var, iptal etmedim, gidip gidemeyeceğimizden emin değilim amaaaaaa her şeyden yüksek derecede umutluyum, mutluyum, heyecanlıyım …
Kıııızzzzzzzzlaaaaaar yolunuz açık olsun, karlar altında kalan bu dünyada sizi bekleyen sıcak bi ev var, çıkın çıkın geliiiiiiiin !!!!
Bu arada cümleten günaydın, hava şartlarına rağmen kavuşabilirsek beni bi kaç gün merak etmeyin, havadislerle döncem ben, iiişaalllaaah !!!!

 

“Sen yemekleri yap, bu havada balkonda bile 15 gün bozulmadan durur, gelmezlerse biz yeriz !!!” Diyen arkadaşların gazı ile çalışıyorum, kalkan uçaklar iptal, inecekler için ümit var, havaalanına gidecek taksi haber bekliyor, ulaşım ihtimaller ve dualar üstüne … hayırlısı

19 Şubat 2015

Sabah kalkınca bir baktım kiiii her yer “Doktor Jivago” filmi manzaralı, göz alabildiğine beyaz (artık göz ne kadar alıyorsa :))) ) otoparkta arabalar kaybolmuş (gerçek) tek tük insan, onlarda yolun ortasından ortasından gidiyor, hayvan dostlarımız ; kuşlar, kediler, köpekler ortalıkta yok , yoldan ve gökyüzünden motorlu hiiiiiç bir taşıt geçmiyor, rüzgar durmuş, en önemlisi kar durmuş, elektrik direklerinden, evlerin köşelerinden, pencere kenarlarından buzlar sarkıyor, heeeeeeeer canlı sanki uykuda, temiz hava, her şey yolunda değil ama …
Misafirlerin ancak biri gelebildi, o da kapıya ulaştığında tanımak için önce karlarını silkeledik, daha önce fönlü olduğunu tahmin ettiğimiz saçlarına “bunlar da ne ki ????? ” diye bi baktık, arkadaş Muğla’dan geldiği için, atkı, bere, eldiven … aksesuarlardan bi haber, kafasının üstünde de ayrı bir kar kütlesi vardı kiiii bu onu tahminimce sakin tutmuş :)))) Bir anne şefkati ile bakıma aldım tabii ki de , “hasta çorbası, tarçınlı çay, kahve, salep … gibi içeceklerin yanı sıra çikolata, abur cubur, zengin açık büfe … de hizmete sunuldu. Evde de mahsur kalınca gidip gelip, rejime zarar gelmesin diye ufak parçalar halinde ama sıklıkla besleniyoruz :)))))
Bizim tarihi buluşma bahara kaldı, biletler yenilendi fakaaaat Nisan yağmurları da biz buluşmayalım diye coşar mı, coşar. Bilmem artık, bakıcaz duruma, olmadı buluşma yaz güneşinin altına :)))
Günümüz Türkçesi ile , “unutmak hafızanın bir hastalığıdır” anlamına gelen bi söz var eskiler de, eskiler ne demişlerse doğru demişler, unutuyoruz ve iyi yapıyoruz, unutamadıklarımız ise unutmak istemeyip, tekrar tekrar andıklarımız, bir sürü şey hatırladık konuşurken, unuttuk sandığımız. Demek ki aslında unutmuyoruz da hasır altı ediyoruz, tamamen hafızadan silinenler ise kapasite sorunu dermişim :))))
Böyle bir gün, böyle bir sabah, Herkes kendi “böyle” sinin içini dolduracak, çoğumuz için bugünler “ne kar yağdı ama, ne kış olduydu o sene…” kayıtlara geçecek.
Hadi kayıt tutabilmek ve kayıtları istediğimizde bulabilmek dileğiyle, hadi beyaz sayfalar hayal ama kar altında geçici beyaz dünyalar var, hadi sosyal medya da tahminimce bugün de ilk sırada kar resimleri ve yol çileşi haberleri var, böylece ölenler, kavgalar, zamlar, yaklaşan seçim, uzaklaşan adalet … daha bir sürü şey kar altında kalacak, haydin günaydın olsun.

20 Şubat 2015

Bizim ilçede hala tatil var, her ihtimale karşı sürülmüş ojeler kazandı !!! herkes horul horul uyurken, ben de kalkalı iki saat kadar olmuşken, zihnimden tekrarlar halimdeyim.
Böyle bir kış en son 86 da oldu İstanbul’da, aslında 86 ne çok şey olmuş; iş değiştirmiştim, anneme kanser teşhisi ve ameliyatı, kardeşimin askerliği, başında bi büyük olmadan bi tatil (ablamı arkadaş sayıyorum :)) ), sinema günlerine kombine bilet, Sezen Aksu yakın takipte, Polis Radyosu kiiiii sınırsız müzik demek, Mc Donalds da o sene mi gelmişti acaba, ofise bilgisayar, İTÜ de yazılım eğitimi, Et Lokantaları en tutulan mekanlar, çatlayana kadar ikramlar, Avşa Adası, Çınarcık, Erdek yaz gelince tatile gidilecek diye not alınan bölgeler, Emirgan Köşem ‘de Arif Susam Heeeeeer gece var, Perihan Abla’nın müziği ile dansa kalkanlar, havada uçan peçeteler, o zamanlar sadece Zorba ‘da kırılan tabaklar, Esentepe ‘de Stardust’da Kibariye var rakibi Tüdenya, Esengül ile Bergen henüz hayatta, yani galiba :))) Vatkalar omuzlarda, altında tayt, saçlar elini prize sokmuş gibi havada ya da içi, dışa kıvrık fönlü, erkeklerde İspanyol paça, ayakkabılarda hafif bi topuk var :)))) Arabalarda telsiz, Brek Brek arkadaş aranıyor, Pizza lokantaları var iki üç tane, Harbiye Taksim arası diskolar hem gece hem gündüz faaliyette …
Ne günlermiş geldiler ve geçtiler, üstümüzde hala ağırlığı var smile ifade simgesi
Misafirimle yeme içme, çay kahve, eskileri anma, yeni hayatlardan açıklama yapma … şeklinde devam ederken bir den hayallendik :)))
“Şöyle iki üç katlı bir ev, altı büyük mutfak, en altı çamaşırhane, üstlerde bir kaç oda, soğuk günler için bi de büyük sofa, odalarda az eşya, tv yok ama İnternet var :))) Bahçede yemekler için üstü beyaz örtülü masalar, tahta sandalyeler, fıskiyeli bir minik süs havuzu ortada, içinde kırmızı balıklar, onların üstüne eğilmiş bir nar ağacı, ağaçlar arasında kabloya sıralanmış, renkli ampuller, güller, küpeler, ortancalar, akşam sefaları beş duyuya hizmet için seferber, bahçe taşlarının arasından fışkıran çimenler, tabii ki de yemekler benden smile ifade simgesi Bir de arka bahçesi olmalı, yıkanmış çarşaflar, örtüler, ipe asılıp, rüzgarlanarak kurumalı, ufak tefek taş heykeller, girişe bi tahta çit, denize ya da ormana yakın, tatil yeri değil de sanki huzur evi, sesler yükselmeden, fondaki müziğe itiraz gelmeden, muhabbet var ama çoğu sessiz bi dille, gerektiğinde hep beraber neşe ile geçen zamanlar, açık büfe kahvaltı, akşamlar ahçının keyfine bağlı, illa ki de bi beş çayı, hafif tatlılarla…
Akşamları sırtıma bir şal alsam, en çok ışık alan masada hesaplara baksam, ara ara çayımı yudumlasam, dosyamın içine karışmış kağıtları karıştırsam, bi telefon numarası, bi not, arkası tarihli bi resim bulsam, “çocukları da özledik …” diye konu açsam, sonra sevdiklerimiz için gün saysak, kendimize “yarın bi arasam ” diye söz yapsak , sonra eski usul de “Allah rahatlık versin ” diye masa başından dağılsak ve her şey bir rüya olmasa, bazı şeyler hayalde kalmasa …”

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑