KALAN ÖMRÜMÜZE KAÇ KAŞIK REÇEL SIĞAR????


Bir bahçe duvarı üstünde, sırtını incir ağcına vermişken, elinde sanayağı sürülmüş bir dilim taze ekmek, üstünde dans eden çilek ya da vişne taneleri, ağzının kenarından damlayan, eline yapışan, saçına dolaşan, elbisene damlayan… sana konu üstüne gülünç konular açan, reçelli ekmek hatıraları çoğumuzda vardır. Ailede hatırladığım her kadın güzel reçel yapar, ben de güzele yaklaştım hazar 🙂 Sabah sabah nerden buralara geldim?

Canım reçel çekmedi ama geçmiş günleri çekti, kimin çekmez ki, tekrarı olmayan anlarda kaldığını sanırız mutluluğun, sanki her reçel yediğimiz zaman bir mutluluk belgesi, hepsi aklımızda, o günlerdeki mutluluk anlatma ile bitmez… bunlara çok da takılan biri değilim. Her canlının mutlu, mutsuz günleri illa ki olur, ruh hali hangisini aklında tutmak isterse tutar. Kötü ruhlara kötü anılar, iyi ruhlara da iyileri düşer demek yerinde bir tespit değildir, ruhların ayarı olduğu söylenemez, yalnızca tüm iyi ruhların ömrü ne kadar iyi olduklarını ispatla geçer, iyilikte ispat kötülükte ispatla yarışamaz, çünküüüüüüü kötülük iz bırakıcıdırrrrrr!

Dolapta bir avuç çilek kalmış, dün şekere yatırdım, sabah da kaynattım, kızım okuldan geldi yiyor, “güzel olmuş” dedi.  Bu yavrucaklar sosyal medya üzerinden sosyalleştiği için, bir dilim ekmeği paylaşmanın, komşu teyzenin ikramından faydalanmanın, abartılı çocuk hikayelerinin ne olduğunu bilmiyorlar, bizim zamanımızda abartmanın ölçüsü yoktu, devlere, canavarlara, hayaletlere… inanmamış gibi yapıp korkusundan ölerek büyüdük biz. Şimdi biri sallamaya kalksın en az üç siteden yalanlıyorlar 🙂

Geçenlerde bir arkadaş beni sağlıklı ürünler üreten bir gruba ekledi, yoğurt, ekmek, sirke, kefir, börek çörek… gidiyor paylaşımlar, yoğurdu yaptım, ekşi maya başarısız, turşuya zaman var,sirke yeniden denenecek… gibi sonuçlar alarak izlemeye devam ediyorum, Ama geçen gün bir çilek reçeli tarifi geldi, kahrımdan öldüm desem şimdi neyim ben  olur da :)))))) Hayatımın en tatlı anılarına sahip çileğin, içine elma suyu, kuş üzümü suyu, içme suyu, sirke, pancar şekeri yerine bal ile reçel olmasını üzüntü ile karşıladım, ayıklanıp bire bir ölçüde akşamdan şekere yatıp, sabah da kaynayan, ineceğine yakın içine bir iki damla limon damlayan, inince içine bir bıçak ucu tereyağı katılan, kokulu reçeli mukayese ede bilirmiyiz tabakta perişan yatan sağlıklı çileği, soluduğumuz havada hayır yok iken, sebze meyve tarım ilacı ile sofraya gelirken, ilklimler ilklim değil, mevsimine göre ekip biçme tarih olmuşken, bunların faturasının sayılı tükettiğimiz reçele çıkması beni acaip sarstı, elime geçen her meyveden sebzeden reçel yapıp hediye götürmeye karar verdim, patlıcan, süt, ıhlamur çiçeği, domates, kabak, ceviz listemde baş sıralarda.

Zaten insülün direncim var, yiyesim bile gelmez iken, kalan ömrüme kaç kaşık reçel sıgacak ki onun da sağlıklısında israr edeyim, korumalı kavanozlardan almam ama evde de yaparım gayri.

Konuyu daha da uzata bilirim, reçelden yapışık yapışık pek çok yere bağlana bilirim ama yapmıyacağım, yazdım, bittiiiii! konuyu kavanoza kapattık :))))

 

Reklamlar

HER GÜNE UYAN GENEL SENDROMLAR 1


Eeeeey Sevgili günlüüüüüük !!!

Sana böyle seslenince neler hissettin, merak ettim.Gerçi seni dile getiren benim, o vakit ben beni mi merak ettim. Ben beni bilirim, ama bildiklerimi bildirmeyi (emir halinde)  ve bildirim almayı sevmem (dayatmalı), hoşuma gelmez bu durumlar. Hemen denk geldi, muhtelif, sosyal haberleşme kanallarından akanlara bi çakayım ; Arkadaşım; üzgünüm ama çoooook önemli değilsin, sana gelen o bilgi bana gönderene kadar kaaaaç tur attı, bana kaç yerden ulaştı, kaynağı nedir, gönderen bi arkadaşa da bi trolden gelmiş olmasın, trolin iyisi var mı ????  Ben zaten çoğu şeyi açmam, imzalamam, genel dolanan hiiiiiç bir şeye bakmam, baktıklarım kendini değil haberi önemli saysınlar, aaay benim büyük oğlan bir ara önemi yerine, “anne bu konular çooook ömerli !” derdi, sonra düzeltti tabi. Bunu da yazmasam olmaz sanki.

Eeeey Sevgili Günlüüüüüük !!!!

Senin doğup, büyümüş bir sürü kardeşin var idi, ben onların hepsini yok ettim,pişman değilim, yalnız bi tane bi arkadaşta kalmış, onu da merakta değilim. Bir hatırayı kayıt altına almaz isek hatırlamaz mıyız, bence hatırlarız. Ben hatırlarım, ama gerekiyor ise hatırlarım, zihnimden silinenler, zihnimde yer etmeyenlerdir, iyi olmuş, yerine yenisini yaşarım.Amaaaan bir şeyi hatırda tutarsak, tutarız, tutturulmuş hatıralar iliştikleri yerlerde rahat durmaz, üstünde farkında olmadan çok çalışma yapılır ise saptırıla bilir, yeniden yazıla bilir, maniple olur onlar, yeminlen, dermişim.

Eeeeey sevgili Günlüüüüük !!!

Dün akşam tepem attı, arada bir kafamın tası da atar, bizim yörenin deyimi ile fes başımdan oynar, bunlar bir rüzgardır gelir geçer, tepem atınca kadın isimli kasırgaları ortaya çıkarırım,bu içeride üretilen on yüz milyon baloncuğun kendini dışarı atmasıdır, öyle parlak, parlak, hafif hafif uçarken birinin içinden bir canavar çıkar, hane halkını yiyecek hale gelir, yemez, ama yemekten beter eder, “ha şimdi, ha şimdi” sendromu.

Böyle bir durumda, sudan gibi görünen ama alttan altta ince kollara ayrılmış bir sebebimiz vardır, o ince kollar, aşırı yüklemeden bir bir patlamaya , ateş bastıran mai yayılmaya, en sonunda nefes borusunda itişmeler başlamış, hane halkı da bir çırpıda genel haşlanmış olur. Bu durumda onların sinmiş, korkmuş, şaşırmış yüz ifadeleri içime serpilen bir miktar su olur. Üstüme gelen enerji dalgaları ile evi bir çırpıda derer toplar, yatmaya giderim. Gitmeden ; “ortalıkta bulaşık görmek istemiyorum, tv nin sesini kısın, camı kapayın, aldığınızı aldığınız yere bırakın …” diye de bir gürlerim kiiii, bu da baloncukları hava ile buluşturur, yani bir bakış açısına göre söylediklerim havaya gider, ama, olsun, o havayı bir müddet soluturum.

Sabah yine gergin ama biraz gerilemiş kalkarım, hane halkı kaçar gibi evi terk edince, soluğu çekmecelerin başında alırım. Hem düzeltir, hem de verilecekleri, atılacakları ayıklarım, tabi ki de sormadan, farkına varan olursa “bilmiyorum” ayağına yatarım. Bazı şeyleri hiç ellemem, misal BJK tişörtleri, Kartallı olanı gerçekten bilmiyorum.

Çok dipli değil ama ışık saçacak kadar bir temizlik yaparım, en olmadık şeyleri yıkarım, yanına basit bir yemek, bugün için bakla ve makarna, korkudan yer bi de üstüne eline sağlık derler. Arada soluklanmak için Candy oynarım, Alçak oyun beni oyalamak için durmadan level geçirir ama ben kanmam, çünküüüüü ciddi bir sorumluluk duygum var, gereksiz gelişmiştir.  En son kendimi de temizler akşam 19.00 sularında normale dönerim,

24 saatlik afra tafra benimki, sadece arada varlığımı hatırlatmak, gücümü hissettirmek. Nedir güç; Bu evi yaşanır hale koyan, sizi bir arada tutan, hayata hazırlayan, problemlerinize çözüm üreten benim, sevgi, şefkat da cabası, seviyor isek, yüz verdi isek tepeme çıkmak yerine arada bi de siz beni anlayın, bana bir el atın, çileği alıp gelmişim, yıkayıp, tabaklayıp önünüze getirmişim, yememiş, bi de geceyi dışarıda geçirmesine sebep olmuşsunuz ki gece yarısı tayfasını tembihleyip yattım, 24 saat sonra dolaptan çürümüş olarak çıkmış da dondurmanıza süs olamadıysa, bi de bana laf çakıldı ise, çoşarım abi, kapasitem çoook daha fazla da şeyetmiyorum, fıratımda yok. Aaaaay demek sudan sebep çilek imiş, yazarken fark ettim, dermişim,

“O kedi buraya gelecek buraya”  , kedi gelince sükut, kedi tekrar aklıma düşene kadar huzur, aaaah aaaaah bir kedim bile yok anlıyor musun, hadi gülümse …

 

SINAV ANNESİNİN RUH HALİ


Ruhsal açlık diye bir şey var. Aç ruhlar neyle doyar, diye de cevapları. Bir kere ruhun neye açlık duyduğu önemli. Ruh ağızdan mı, gözden mi, beyinden mi doyar ? Ruh akü müdür ?, pilli mi dir? nedir bu ruh, niye halden hale girer, havalansa ölmeye mi gider, hafif ruhların kaynağı nedir, hafif ruhlar hem yere hem göğe yakın olup, öldürmeyen güldürmeyen sınırlarında mıdır ??? Bu sınırlara dayanan ruhların hafifliği yağ reklamı ile bağlantılı mıdır ? … soru sormak, sorudan cevap bulmak, soru ile yola çıkmak en sevdiklerimden amaaaa ipin ucunu kaçırmak, hatta ip ile bağlantıyı koparmak gibi mahsuru var. Bugün kuralsız yazasım, yazdıkça açılasım var, okuma oranı düşük olduğu için polemik yaratma gibi bir imkanım yok, çok şükür. “Yaaa nice yazarlar kurabiye tarifinden öteye geçemiyor.” işte bu anahtar cümle. Neden Kurabiye ????

Ruhumuzu güzellikler besler, çirkinlikle  beslenen hasta ruhlar da var ama onları, Allah Muhafaza, bölümüne koyduk, yola güzelden beslenenlerle devam ediyorum. Güzelin sınırları var, ulaşım imkanları kısıtlı, Misal; An itibari ile bir yalıda ev sahibi olsam, sonbahar güneşi yukarıdan ışıl ışıl ederken, mini dalgalar kıyıya bağlı teknemi sallasa, ben de ayaklarımı uzatmış, kitabımı okusam, ara ara masa üstündeki naneli limonatama uzansam. Çoluk çocuk büyümüş, kendi yalılarına taşınmış, gelinler, damat tam da istediğimiz gibi, memlekette bütçe fazlası sıkıntı yaratıyor, bir refah, bir saadet, bir huzur, gözlerimi uzaklara çevirsem, yeşil ile mavi iç içe, kuş sesi,su sesi ve iç sesim … muhtemel bu durum beni mutlu eder, bu kadar mutluluk sebebi bir araya gelince yazılmayanları düşünmeye gerek yok, illa ki onlar da güzeldir.

Böyle bir tabloya ulaşamayınca, mutfağın yolunu tutuyoruz, verev kestiğimiz iyi bir sucuk tavada cızırdar iken, üstüne iki yumurta, sarıları dağılmadan beyaza hapis edilmiş olacak, güzelce tabağa aldık, yanına çatalı bıçağı dizdik, güzel bir masa örtüsü fonda,3-4 çeşit peyniri tahta tabağına frenk usulu kestik, kancalı peynir bıçağı yanında, çeri domates, salatalık, biber, maydanoz, roka fiyakalı bir tabakta, gümüş kaşıklı reçelliğim var iki gözlü, bir gözüne kayın anneden gelme portakallı beyaz kiraz, diğerine ev yapımı vişne, biraz kahvaltılık sos, o da el emekli,ekmek pişirmişim, ekşi mayalı, dumanı tütüyor, sütten ayırdığım kaymak yanında, böreksiz, simitsiz kahvaltı olur mu olmaz, onlarda dekoratif olarak masaya, zeytinleri, zahterli has yağı unutma! Bu masayı hazırla, sonra da insülün direncim var! olur mu olmaz, olmuyor, “kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ” diyen C.Süreyya çooook haklı, aslında mutluluğun yemek ile ilgisi var, güzel bir masa, güzel sunumlarla lezzetli yemekler, ulaşıla bilecek durumda. Ne yapıyoruz, ulaşa bildiğimize ulaşıyoruz. Sayısız kere aynı lezzete esir düşüyor insan. Yiyoruz, mutlu oluyoruz!

Sabah beri dünyayı yiyesim var, dekoratif olması bile önemli değil, evden atıştırıp çıktım, sınavı beklerken iki mekan yaptık, birinde çay kahve, birinde gözleme kiii yanında soğan halkası, kızarmış patates, haydari sos ve çeri domates, bir biri ile bir araya gelmemesi gereken her şey tabakta, gözleme bi de patatesli.Ortam bir sıkıntılı, hava kapalı, haberler bunaltıcı, yalan üstüne yalan, sınav sokağında korna çalan, hiç bir sosyal bilinci olmayan, bilincini paraya satan ! aaaaay çok bunaldım, içim kıyıldıkça kıyılıyor.

Sınav bitti, öğrenciye tam olarak ulaşamadık, yeni nesil ebeveyn ile ayrıntıya girmeye tenezzül etmiyor, üstüne varmadık, anladığımız kadarı ile fena değilden yukarıda, çok iyinin altında, iyi sınırına yakın gibi, ama ne, neye göre iyi o sınırlar meçhul, hafta içinde bilgileniriz inşallah, arkadaşlarının yanına gitti, benimde hiç bir şey yapasım yok, bi tek cebime bi miktar para koyup, meydana kurulan Antakya Mutfağı cadırlarına gidesim, çadır çadır gezesim var. Bir miktar diyorum, sınırı ancak böyle koyarım, aslında miktarı aşmak gerekir ise bi koşu eve gelir yine giderim, bu gidiş gelişler yakıcı ola bilir, yani yağ yakıcı, biliyorum ki her şeyin fazlası can yakıcı, bildiğimiz her şeyi doğru biliyoruz, bildiklerimiz de okuyoruz, haklı bir savunma değil ama ikna yolu açık, bu yüzden mi lise de münazara yapardık, ikna olmaya, ikna edemediklerimize düşman olmaya o yıllarda mı başladık.

Gözümün önünde tuzlu fıstık, yanında dün yaptığım kek, tv de şefler yarışıyor, akşam oluyor, elbet yemek saati gelecek, kilo iyi bir şey değil, metabolizma yavaş, yasakları kaçamakla delmek heyecan verici, kim kimi kandırıyor, ben beni kandırıyor, bir parmak bal çalıp eğlenceye çıkmak bizimki, o vakit batsın bu dünya !!!!

Hayııııır !!!! Batmasıni yanmasın, yaşamayı öğrenelim, yağmurdan kaçarken doluya tutulmadan yaşamasını öğrenelim.

 

 

RUH HALİME İÇTEN BİR BAKIŞ


Muayyen günlerim var. Öyle değil ama, böyle ;

Bazen canım kimseyi görmek istemiyor, bazen hiç konuşasım gelmiyor, bazen ikisi birden oluyor. O vakitlerde kapandıkça kapanasım, kat kat örtü altında ışıksız kalasım geliyor. İşte bu anlar, benim sinemalarımın başladığı anlar.Gözlerimin önünden bir birine bağlanarak kısa filmler geçiyor, insanlar, ortamlar, ilişkiler, konuşmalar … her sahnede çarpışan egolar var, ego herkesde var, “beni küçümsemeyin, ben basit biri değilim, sıçar sıvarsam görürsünüz gününüzü !!!” mesaj bu.

Ego doğuştan gen olarak biraz vardır, çoğunu çevre yapar, Tepe noktası “egoist” lik olur, egoistin etrafındakileri muhafazası zor olur, içine şiddet ve menfaat katılır, sağlama alınır. Kemik kadrolar savaş için iyi olur.

Topla tüfekle olmaz savaşlar, önce egolar karşı karşıya gelir. baktılar, bakma ile yenişemezler, silaha sardıklarından kurulan orduları öne sürerler, hiç ordunun başında gitmeyen komutanlar lafla peynir salatası yaparak arkadan arkadan gelir. Ego savaşının galibi olur mu ? Olur mu, olur. İlk bakışta hasar büyük olur, zafer ise zaman içinde küçük düşer. Ego ders alır mı, almaz. Ego ders verir mi, verir ama onunda literatürde ömrü olmaz.

Savaşlardan ders alanlar olsa idi, bugün dünya çok başka olurdu, hatta bu dünyaya sığmaz, başka dünyalara gider gelirdik. Mars’a yolculuğun geç kalmasının sebebidir bu egosal savaşlar, dermişim. küçük egonun zaferi küçük, büyük egonun hem hasarı hem zaferi büyük ola bilir, aaah yıkımdır, kıyımdır, bu egolar.

Ego iyi bir şey olsa savaş sebebi olmaz idi, İnsanın kendini başka görmesi, estirilen iki üç rüzgara bakar, insan o rüzgarlarla etrafında bi tam tur atar. Başı döndükçe dünya da etrafında dönüyor sanar, kendini merkeze koyar. Sonra, sonra, sonra … varsın yansın bu dünya.

Yanıyor bu dünya, bizi susturarak, suskunluğumuz çaresizliğimizden değil. Neden peki ??? Bıkkınlıktan, gelişmeyen, değişmeyen her şeyin çelişmesi, bıktırıyor bizi. Kısa ve net cümleler, açık ifadeler, arkasını dönüp gitmeler … tüm bunlar çok bilip, bilmeye meyil edip, bilmeyenlere bilmediğini anlatmanın dayanılmaz ağırlığı mı ???

Yok, yok tam da ifade edemedim, içimden kelimeler cümle olma savaşı veriyor, o karışıklıkta anlamlar anlamsız oluyor sanki. Sonuçta iç dünyamızdaki mağlubiyetler, galibiyetler egosal kazançlar, kayıplar. Neyse ki yaşlanma diye bir süreç var da  yakalayanlar durumu gelecek nesillere tecrübe olarak gözden geçiriyor, hatta yayınlıyor amma “çok da tın !!!” illa ki herkes kendi hikayesini kendi bildikleri ile yazacak.

LAZANYA, BİR ŞEY, BİR ŞEYLER …


Screenshot_2016-08-04-18-24-02-1

Aklımıza ansızın bir şey gelir ama o şey asla yalnız gelmez, şeyler ordusu ile birlikte gelir. Biz içinden seçer, bir şeyi dile getirir, kalan şeyleri içimizde öğütür, hazım ederiz, ya da edemeyiz keyfimize kalmış bi şi değildir, direkt ruh halimizle ilgilidir. Aslında ruh halimiz aklımızı işgal eden şeylerin savaşıdır. Gündüzleri aklımıza gelen, geceleri uykuda aklımıza getirtilen şeyler oyalar bizi, bazen içinden çıkamayız, anlatmak, paylaşmak isteriz. O da çözüm sayılmaz, doğru yer, doğru zaman, doğru insan, üçü bir arada hızlı hazır kahve gibi olmaz, zaten kahveyi tanıyıp bilenler için o paketlerin tadı olmaz. Böyle böyle geçer günler, şeyler bizi ezdiğinde kendimizi en iyi bildiğimiz bir şeyle oyalarız. Bazen zor olanı seçer, bazen kolaya kaçar, bir ferahlama yöntemi illa ki olur.

Benim tercihim mutfaktan yana, bu sabah aklıma hava durumu ile ilgili Lazanya yapmak geldi. Biraz daha serin bi gün belki de yağmur dediler ama şu saat oldu bir fark göremedim.Malum hem zahmetli, çok bulaşık çıkarır, hem de fırın yakmak gerekli. Kavrulmuş kıyma dolapta var idi, Lazanya da var, hatta havuç ve de mantar. Rendelenmiş havuçları soteledim, içine silinmiş ,ince doğranmış mantarları ilave ettim, sonra da kıyma ile bir iki çevirdim. Birinci eleman tamam, salçalı su, beşamal sos, rende kaşar sırasını bekliyor. İtalyan milletine de yemeğine de hep kendimi yakın hissetmişimdir, daha bi Roma yapma imkanım olmadı ama umutluyum, hatta ben görmeden Venedik batmaz, Pompei tekrar küle bulanmaz diye umuyorum. Şimdilik İtalyan artisler, italyan yemekler, Cannes Film Festivali takipi ile durumu idare ediyorum. İlk lazanyamı yeni evli iken yaptım, kocam tarif etti. hatta ilk borcamım olan üstünde “Made in France” yazan kabım hala duruyor da miktar olarak artık yeterli değil. Çoğu içine mantar ve havuç koymaz, bazen havuç koyar ama genelde mantar olmaz. Neyse ben koydum oldu. Gayet lezzetli ve tek başına doyurucu. Bir kapta su ile salça kaynattım, bir tepsiye kaşar rendeledim. Bir başka kapta beşamel sos kaynattım, ölçülerim yok, el terazi göz kantar benimki. Bir kez ölçülü yaparım, hatta bazılarının ölçüsünü yerken anlarım. Eeee kendimi işime veriyorum, seviyorum mutfağı.

20160804_120256

Bir yandan da ilk lazanyayı hiç unutmamışım, sofraya kadar hatırladım, ama ikinci, üçüncü ile ilgili hiç anım yok dermişim. Belki de tekrarları önemsemiyorum, gerçi tekrarlarda yeni ayrıntılar  var,  daha sonraları beşamel sosu daha sulu pişirmeye başladım. İlk başta haşlanan lazanyalar vardı, şimdi kuru döşeniyor ama harcı sulu tutmak ve fırına koymadan biraz bekletmek lazım, pişince de hemen kesmemek gerek, kendine gelmesini beklemliyiz. Her şeyin bi bekleme süresi var zaten. Beklemek ne tükenmez bi eylem. Her yerde karşımıza çıkıyor, hepimizin ortak noktası ise beklediğimiz “Güzel Günler” Bana kalsa bu günler arada gelip geçiyor, farkına sonradan varıyoruz, yoksa bi güzel gün paketi yok. Borcamın dibini tereyağı ile yağladım, üstüne bir sıra lazanya dizdim, biraz salçalı su, sonra iç harcı, onun üstüne beşamel ve kaşar, sonra bir sıra daha üç kere yaptım bu işlemi en üstüne sadece salçalı su, beşamel sos ve kaşar rendesi koydum.

20160804_122220

20160804_123454

Çok amaçlı bir yemek ; sebze, et, hamur, yağ, peynir içi dopdolu, yanına salata, üstüne kavun oldu bitti, bu arada beklenen yağmur gelmedi, hava da hiç serinlemedi, nem oranı orantısız olarak artıyor. Bu nem oranı ile ilk New York yazında karşılaştım ben. O zamana kadar İstanbul böyle olmaz idi. Tee 27 sene evvel, bir yanı orman bir yanı deniz olan Long Island’da yaz öğleden sonralarında yağan yağmurlar asfalttan dumanlar çıkmasına sebep olurdu, tüm camlar kapalı, tüm evler klimalı olunca o buhar gidecek yer bulamadığından tekrar yağmur olurdu, ben de ilk çocuğa hamile, üstümde fazladan bir 25 kilo, eller ayaklar tombul tombul, gece uykusu haram, ama beslenme tam gaz, kocamın arkadaşları bile taşıyor, parola “Ver Haydar’a yesin” O zaman burada daha ultrason yok, bebek erkek olacak dedik de ona inanmadılar, tatlıya düşkünlüğümden karnımın sivriliğinden bildiler. Bir tek araba ile dolaşan bi Türk Bakkalı var, Tamek Reçeller alıyoruz ve eşimin bi tane de çok yiyen bekar arkadaşı var, o gelince yatağın altına saklıyorum reçeli, yeminlen, böyle de bi çirkef yaptı beni nem oranı ve hamilelik. Aaaaay bir kerede kadayıf yaptık, kocaman bir dilimin üstüne bastım krem şantiyi, yanına da yarım kiloluk bir bardakla süt, sabah kahvaltısı yaptım. Yaaaaa işte o zamanki Turnalar şimdi tırmalıyor. Tıp dilinde biz buna kötü beslenme alışkanlığı diyoruz. Amaaaaan iyi ki de kötü beslenmişim, canım istediklerini yemişim. Malum insan canının her istediğini yapamayınca en azından canının istediğini yiyor. Güzel beslenince oğlan da turp gibi oldu maşallah, yedi aylık iken ayaklandı, yavrucak kalsiyum deposu. Aaaaah geçmiş günler mi güzel, gelecekler de saklı güzellikler mi var bilemedim. Bildiğim Lazanya yaparken ülkeler arası, zamanı geriye sarıp gittim geldim. Tabii ki de şeylerin içinden seçim yaptım. Daha yazmadığım o kadar çok şey var ki. Bu şeylerin kafada bi süzgeci var, yüzleşmediğimiz şeylerin yüzünden çektiğimiz çileler, derkeeeen çocukluğuna inemeyenleri kast ettim. Orada kapalı kalanların davranışlarda bir açıklaması var gerçi de gördüklerini anlatamıyorsun, anlatamıyorsun, anlaşılamıyorsun, sonra da girip mutfağa yemek yapıyorsun, Artık akşam bi tartışma programına bakarken yeriz. Soruyu anlamayan, ya da anlamazdan gelip istediklerini anlatan kifayesizler boğazımıza dizerler. Çok kültürlüyüz tüm toplum, nitelikli program seyir ediyor, o diziler, saç baş yolduran yarışmalar uzaylılar için. Sonuç da Yalan Dünya di mi ama ???

 

MASAL BU YA OLUR YA …


Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngııııır, mıngııııır sallar iken, bir ülkenin birinde bir anket yapmışlar, yüz kişiye “yarım kalan …” demişler, noktalı yerlere gelenleri derlemişler. En popüler cevaplar; “yarım kalan yemek, yarım kalan aşk, yarım kalan iş,  yarım kalan ödev”  demişler de yarım kalan cümlelerden bahsetmemişler. Zaten öksüz ve yetim olan, bir tutunacak dalı bulunmayan bu cümleler bir kez daha ezilmişler.

Oysa ki yarım kalan cümleler hayallerin, hayatların yarısını yok etmek demektir. Kimi zaman dilin ucuna gelip kalamazlar bile, boğazda düğüm düğüm kalırlar, kalp ağrısı yaparlar, akıl oyunları olup, aklımızla oynarlar. Kimi zaman kalpten bile çıkamazlar, kalbin bir karanlık odasında gün ışığı özlemi çekerler, bunların yarım kalmışlığı niyetten dolayıdır, niyet edilir de kısmet olmaz bir türlü. Bunlar önemli cümlelerdir. yani tasarlayanlar için, tamamlansa karşı tarafın umurunda olmayacağı haller de vardır. Bu da ayrı bir iç ağrısıdır. Arada tamamlanacak olurlar, o zamanda yarısı başka, yarısı başka olurlar, tam dile dökülecekken ortama uydurulur kiiii bu da ayrı bir sıkıntı olur. Söylenen duymak istediğini duyar, söyleyen cümlesine yalan katar. Bu cümleler ölmezler, hatta tasarımcısı ölür de bunlar dedikodu olarak yaşamlarına devam ederler.

Yaaa işte bu popüler cevaplara bile giremeyen yarım kalan cümleler gerçekte aklımızda girilmedik yer bırakmaz da bir menzile de  varamaz. Yapcak bi şi yok, işe gizem katmalı, bunları gizli cümleler yapmalı, bi de zamane bir masala katmalı. Masalı uzatmadan, konuyu elmaya bağlamalı.

Gökten üç elma düşmüş, biri yazana, biri sebep olana, biri de okuyana ( okuyucu elmalarında sıkıntı yok, ilk okuyana, ilk beşe felan da demedik, sayıyı geniş tuttuk, elma sayısı okuyan anlayan sayısının altında bile kalabilir , diye de fesatlanmayı ihmal etmedik 🙂 ) Haydi afiyet olsun.

BİR DOĞUM GÜNÜ HİSLERİ


577184_4318567356141_1951485777_n

Ağır ağır çıktık bu merdivenlerin bir kısmını, hatta inişe bile geçtik, geçen ömrümüz kadar kalanı yok, Yarın benim doğum günüm, ne babamın ne de anamın öldüğü yaştayım, geçmedim, daha oralara gelemedim. Üstümde hayatın ne yorgunluğu ne de kuş gibi geçip giden yılların hafifliği var. Parti heyecanları taşımayalı, kutlama için telaşlanmayalı epey zaman oldu. Bizim şükür zamanlarımız artık, bir sürü gencin hayatlarının baharında baharı göremeden öldüğü, çocukların çocuk olamadığı, savaşların cirit attığı, yani ölümün zamansız kol gezdiği bu dünyada bu kadar yaşamak bile marifet. Yaş mı alıyoruz, yıllanıyor muyuz, sermayeden mi yiyoruz belli değil. Gerçek olan; hayat bize beklemediğimiz bir armağan, ama geri alınacak olanından, fark edersek, ne mutlu. O zaman kendimize kendimizlik cennetler kurabiliriz, içine misafir alabiliriz, köşeleri paylaşabiliriz, nimetlerini bölüşebiliriz. Yapıyor muyuz ? Hayııııııır !!! Belki bir zamandan sonra biraz yapabiliyoruz. Misal kırklı yaşlar iyi yaşlardır, hız keser insan, ölümle yüzleşmeye başlar, gidenler gelmez, gelenler gidenlere benzemez, yarın dünü aratır, bazen “Yarın var mıdır ?” diye düşünür, bazen de “yarınlar komple benim !!!” hissine kapılırız. Eeeee hayat bir okul, sıralarda çok dirsek çürüttük, tüm sınavları veremedik, bazı sınavları çoooook tekrar ettik, bazı konularda prof olduk, ders verir hale geldik, yine de bilmediğimiz yerlerden soru çıkıyor.

Yarım asır geride kaldı, hatta üstüne tek hane gidiyorum, elim, ayağım tutuyor, aklım başımda, başımı sokacak bir evim, emekli maaşım, hayatı paylaştığım, eşim, çocuklarım, bacım, kardeşim, hısım akrabam, eşim dostum var. Büyük bir topluluğun orkestra şefi gibiyim, onları yönetmiyorum, seslerine akort yapıyorum :)))) Hayat en güzel şarkıları da söyletir, çoşturur, ağıtlar yaktırıp, susturur da, hayatın bir parçası olarak kalmak önemli, kaçmalar, göçmeler, ertelemeleler, küsmeler … faydasız, hayat mı arsız, biz mi ? Yumurta tavuk hikayesi gibi. Hayat ne bıkmaya ne de çok sıkı sarılmaya geliyor, hayatların bir standarttı yok, birinin iyisi birinin kötüsü oluyor. hayatta herkese yer var da numaralı yerleri torpille kapanlar da var. “Hayat sana güzel !!!” iyi bir cümle değil, kıskançlık, imrenme, sitem, haset unsurlar içerir. Hayat bayram da olamaz, en azından herkese olamaz, dünyanın bir yarısı gece iken, öbür yarısı gündüz, çeşit bol, her şey de çeşit var, çeşite sınır koyanlara zor bu hayat.

Yani bu hayat çooook geniş bir kavram, tarifi herkese göre değişir, değişmeyen başı ve sonu olduğu, bir çığlıkla merhaba, bir çukurda elveda. Bu standart sayılır, doğunca ağlamayanlar olduğu gibi, mezarı bile olamayanlar var.

Gelelim bana; 54 tamam olacak, inşallah, iyiki doğmuşum, güzel günlerim de oldu, “biter mi bugün ?” diye sorduklarımda, çok şey öğrendim, öğrenciliğim sürüyor valla, hayallerim hala var, umutlarım da ama daha kolay şeyler üstüne 🙂 Yıllarla ters orantılı yaşama isteği, ruh ile beden uyumlu değil, biri çoştukca çoşarken, öbürü “olmaaazzz!!!, Olamaaaaaz!!!” diye bağırmasa bile “yap da al boyunun ölçüsünü” diyor, gider ayak bir telaş alıyor insanı, tüm özel zevkleri, hobileri tüketmek istiyor, daha bi kaygısız, daha bi rahat oluyoruz sanki, başımıza gelenler, sadece başımıza geliyor, yalan dünya içindekilerle beraber dönmeye devam ediyor.

Beklentilerimi asgari düzeyde tutuyorum, kendi yaptıklarım menfaat karşılığı değil, bana yapılacak iyi şeyler, yaptıklarımın karşılığı değil. Bu güzel bir felsefe, iyi geliyor ruhlara, kutlanacak bir durum varsa, hak etmişsem, en iyi ödülü kendime ben veririrm, kendimi mutlu etmenin yollarını en iyi ben bilirim. Bu durumda kendime kendimi mutlu etme fırsatı veririm. (tüm bunlar geçmiş yıllardan çıkan dersler, bekleye bekleye tüketilecek ömür mü kaldı ? :))) ) Yarına Maya kültürü kokan, kadınlar için yazılan, teeee dünyanın öbür ucundaki kadınlarla yazgı bakımından çoğumuzu aynı tutan bir filmim var, sonra, yemek, çay, kahve, sonra Bianel’ de kombine biletten bir tur, sonra yoldan pastamı da alır  eve gelirim, çoluk çocuk da hazırlanıyor, geçen temizlik yaparken hediye paketlerini buldum, bulmamış gibi yerine koydum, kendime bu hafta içinde hem kitap hem de bluz aldım. Aaaaay daha ne olsun, Bir yılı daha geri de bırakmış olacağım inşallah, Allah sağlıkla, huzurla yenisini nasip etsin, iyi ki doğmuşum, Teşekkürler anne, baba, hayat güzel bir yolculuk, yanınıza geldiğimde size havadislerim olacak … ❤

YİNE BİR PAZAR. GÜZEL OLCAZ, ÇİÇEK OLCAZ BİZ …


10432998_10205453858119628_1647862460471571364_n

 

Sıcak olunca yatamıyorum ben 🙂 Bi de aykırı yanlarım var, herkes yatarken de yatamıyorum ben 🙂 Aslında uykuyu alınca yatamıyorum ben, hasta da değilsem, ne diye yer işgal edeyim yatakta, her yerler, herkesler pazar havasında iken, birazdan herkesler her yerlere pazar kahvaltısı çılgınlığı için dağılacakken, “önce ben kalktım !!!! ” modundayım :))

Yaz aniden geliyor artık, yavaş ısınmalar, nazlı nazlı gelen baharlar kalmadı 😦 Güneş tepeye dikildi, üstünde biraz bulut, çokça su buharı var. Su buharları neme dönüşüp aaaaaaaaaaz sonra bizi yapış yapış yapacaklar.Buna da alışacağız, zaten hayatın temeli, alışmak, normal karşılamak, kabul etmek …

Koridor boyunca yol alıp malum masaya, gecenin yorgun savaşçısı bilgisayara ulaştım. Kapı önünde bilinçli bıraktığım altılı soda şişesi marketten geldiği gibi, boş klozet kapağı kutusu ile yan yana duruyor, el değmemiş, benim çocuklar bu sınavı da geçememiş 😦 Etraftaki bardak, tabak, çikolata, dondurma kalıntılarını, örtü, yastık, çorap, hırka, gazete… gibi ortama renk ve hareket katan parçaları akşamdan kalmanın olmazsa olmazı sayıyorum, takmıyorum, takılmıyorum :)))

Halbukiiiiii tepeye yapıştırdığım, Özgül kaynaklı, yurt dışı manzarasına bakmak isterdim uyandığımda ben. Dağlar, eteklerinde bir köy, sularda gezinen kuğular, dağ kokusu getiren rüzgarlar, o rüzgarla titreşen sular, sularda oynayan yansımalar, evlerde mutlu insanlar, temiz hava ile aaaaaaaaaz sonra kucaklaşacak çocuklar, pazar için bahçeye hazırlanacak masalar, elinde tabakla gelecek yan komşular, eee biz çay da içeriz, ince belli de 🙂  kırarız iki çift lafın belini , bir rehavet çökünce hadi gelsin üstüne bi Türk usulü kahve …

Böyle pazarlar da gördüm ben 🙂 Su kenarında köyler olmasa da yerleri, mahalle içlerinde asmanın altına kurulan masalarda, onun kareli muşambasının üstüne sıralanan melamin tabaklarda;  kızartma, haşlanmış yumurta, sucuk tavada, eski kaşer, yağlı beyaz peynir, türlü çeşit reçeller,tereyağ hakikisinden, yasakla tanışmayan sıcak beyaz ekmekle …Bir de sırtını duvara veren bir sedir olurdu, pileli etekli örtüsü ile, taşlar kahvaltıdan önce yıkanır hem serin hem temiz olur,takımı bozulmuş tek sandalyeler, ters çevrilmiş kova … sık sıra dizilirdik etrafına, sade bi mutluluk vardı bizde. kahvaltının ötesi yoktu ki,  en fazlasından pazardan sonra pazartesi gelirdi, içinde sendrom filan olmayanından.Sonra mertlik bozuldu, cep telefonu demeyelim hemen, ona gelene kadar araya sıkışanlar var . Ama neler sıkıştı, bak şimdi sayamadım, yine de suçu sosyal medyaya atalım da huzur bulalım :)))))

Ne geçmişi geri gelmesi için özlemle anarak, ne de gerçek olması zor hayaller kurarak ya şa ma yız , amaaaaa ortaya karışık yaparız 🙂 Kurarız masayı balkona, ıhlamurlar çiçeklendi, kokulandı, rüzgar getirir elbet, bir model, cam tabaklarda, peynirler, reçeller, soslar, tavada omlet, organik diye aldığımız otlar çöpler :)))) Çeri mi şeri mi ne işte ondan domates, mini mini hıyarlar , sıcak tam buğday ekmeği :))))) yeni model çay bardakları, gögüsten büzmeli gibi :))) ama cam, ama çay yaprak demleme, kırıta, sırıta, araya bir iki sorgu sual…  kurdum, topladım, üstüne kahve yaptım, az da gazete baktım derkeeeeeeen annenin pazarı da geçer gider. Annenin bütün pazarları birbirine benzer görünür ama benzemez.Fark ev halkında, doğarlar, büyürler, giderler, gelirler, gelmezler … Aaaaaaaah insanlar yokken eşyaları kalıyor bazen, bu fark eden anneler, takılmaz şekil şartlarını, kapı yanındaki tuzak sodalara …

Hadi çay koyim bari :))) Arkası da gelir …

FES BAŞIMDAN OYNADI …


10360782_10205474040704180_3082212400283868715_n

 

Buram buram huzur kokan şu resmin altına neler yazılmaz ki ? Hayata açılan bi pencere, pencere de bi perde, cama yansıyan ama odaya dolamayan dışarıdaki hayat, içeride gizem, çiçek ve kedi, yaşayan belki yalnız biri, belki sabahın ilk saatleri,  genelde “içeriye güneş gelmesin !!!” henüz hazır değiliz ifadesi , yeşil panjurlu ev hepimizin teeeee yıllar öncesinden hayali … Özgül bu resmi Almanya’larda çekti :))) Bizde olmaz bu manzara  dersek yalan da sayılmaz.

“Fes başımdan oynadı !!!” annemgillerin bir kızgınlık ifadesi. Açılımı ; “Bi sinirlendim kiiii, kaşım gözüm, kıçım başım, ayrı ayrı, ayrı yönlere oynadı, kafamda fes bile durmadı ” Şapka devrimi olalı 90 yıl olduğuna göre, asırlık bi cümle, zaten asabi haller tarihi insanoğlu ile başlar, ilk ifadeler “Homuuurg homuuuurg !!!” dermişim :))))  Seçim yaklaşıyor, şarkılar, türküler, bayraklar, hediyeler … derken eve telefonlar gelmeye başladı, bi de sonunda “bizimle misiniz ?” diye sormaz mı,  fes başımdan oynadı, seçim benim bildiğim gizli, oyumuzu sarıp sarmalayıp atıyoruz , bu yeni fişlemeli anket mi ?  Evet se mükafatı mı var, hayır sa cezası ?  Tanımadığım numaraları açmıyorum, bazen içimden gelen ses belki tanıdıktır, diye dürtüyor, arada tutuyor, arada fes başımdan oynuyor 🙂

Sonra kendimi balkona attım, mahallede bir mutlu olay var, gençler giyim kuşam, öz çekim yapıyor, kızlar aynı tornadan çıkmış gibi; dağınık saçlar, siyah elbise (fazla kiloyu saklasın diye ) Altına takoz ayakkabı, bu topuklar neyi değiştirir ki, suni olarak uzatılmış boy, suni görüntüler veriyor, bi de kısa etekler, bi de ince bacaklar, bi de sünnet çocuğu gibi adım atmalar … Ben bu ayakkabılardan hiç almadım, hiç giymedim. Acaba ben hasetin biri miyim, ben de yok diye, çamur mu atıyorum, boyum da selvi değil, eşimden de kısayım,  Gerçi mutluluğumuza bir etkisi yok :))) Çoluğa çocuğa karıştık :))))

Aaaaaaah sinir böyle bir şey, insanı alıp savuruyor, festen girip, ayaktan çıkıyorsun, iki satır yazayım da ruh halim dillere düşsün, benzer olanlar “Ben de, ben de  ” diye sevinsin, benzerlik yok diyenler de illa ki bi yeri tutuyordur itiraf etsin :))))

 

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑