İSTANBUL FİLM FESTİVALİ 2.BÖLÜM


Kafamızı kaldırıp, 17 filme bakıp bir festivali daha geride bıraktık. Güzel filmler izledim, bu ikinci hafta filmleri. Daha iyi olabilir ama olmamış. Hala film zamanlarını ayarlayacak seanslar yapmıyorlar, eskiye göre daha geç başlıyor, salona girişte problem yok, geç kalan alınmaz idi bir zamanlar. Film sonrası yönetmen ve oyuncuların konuk olduğu 6 seans izledim, hoş oldu, tekrarı olur inşallah diyorum, filmlere geçiyorum

93 YAZI; Anne ve babası ölünce annesinin vasiyeti ile dayısı ile yengesinin yanına taşınan küçük Frida’nın özlem ile baş etme, üstüne bi de  kendini bulma savaşı. Yönetmenin kendi hikayesi imiş, filmin sonunda tanıştık, o yıllar uyuşturucu ve AİDS tavan yaptığı yıllarmış, anne babası da AİDS den ölmüş, Çok doğal olarak aktı, arada bizim de göz yaşlarımız aktı, Berlin’de en iyi ilk film ödülü almış, güzel film idi.

BENİM MUTLU AİLEM; Binlerce mutlu rolü yapan aile vardır, birinden biri isyan edince sihir bozulur. 25 yıldır evli ve evi kocası, anası, babası, iki oğlu, bir de gelini ile paylaşan edebiyat öğretmeni Manana 52. doğum gününde evden ayrılacağını söylüyor ve şok, şok, şok ! ayrılıyor da, buna anlam veremeyen aile büyükleri ile toplanmalar, tavır almalar derken akan bir film. Bi de ülke Gürcistan benzerlikler var tabi. uzun bir film idi sonunu kırptılar, tahminimce geri dönmedi. Bu da İKSV ayıbı film süresi ile seans aralığını ısrarla ayarlanmıyor.

KOL SAATİ; Bir sürü ödülü olan Başka sinemaya gelecek bir film. Demiryolu işcisi, rüşvet, ulaştırma bakanlığı, kendini işine adamış bir kadın, onun çocuk isteyen kocası ve bir kol saati konuyu oluşturmuş. Yönetmen ve baş rol oyuncusu filmin sonunda konuk idi. “Bulgaristan’da yaşanmış bir olay mı ” diye sordum, parça parça yaşanmışlardan kurgu yapmışlar. Sonunu izleyiciye bırakan iyi bir film.

BEN SENİN ZENCİN DEĞİLİM; Oscar adayı bir belgesel. ABD li yazar James Baldwin’in yarım kalmış denemesi arşiv görüntüleri ile desteklenmiş. Samuel L.Jackson seslendirmiş. Bildiklerimizi bir daha hatırladık. Irkçılık üstüne hala aynı söylemler devam ediyor da “da” sı var maaalesef.

DUVARLAR ARASINDA ; Ödüllü bir israil filminde biri lezbiyen DJ, biri iyi bir avukat, biri abdestli namazlı mühendislik okuyan üç kız bir evde. Ruhlar anlaşınca, ortak değerler merhamet, şefkat, adalet olunca görüntü ile yaşama tarzının önemi kalmıyor. Eğlenceli bir film idi, olmaz olmaz değil.

CHEVALA; Bu da festivalin “nerdesin aşkım” bölümünden bir belgesel. Muhteşem sesli Meksikalı lezbiyen diva Chevala Vargas’ın 1950 lerden 2012 lere kadar hayat hikayesi. Neredeyse her filminde Chevala şarkılarını kullanan yönetmen Pedro Almadovar anlatıyor.

 

Reklamlar

LAZANYA, BİR ŞEY, BİR ŞEYLER …


Screenshot_2016-08-04-18-24-02-1

Aklımıza ansızın bir şey gelir ama o şey asla yalnız gelmez, şeyler ordusu ile birlikte gelir. Biz içinden seçer, bir şeyi dile getirir, kalan şeyleri içimizde öğütür, hazım ederiz, ya da edemeyiz keyfimize kalmış bi şi değildir, direkt ruh halimizle ilgilidir. Aslında ruh halimiz aklımızı işgal eden şeylerin savaşıdır. Gündüzleri aklımıza gelen, geceleri uykuda aklımıza getirtilen şeyler oyalar bizi, bazen içinden çıkamayız, anlatmak, paylaşmak isteriz. O da çözüm sayılmaz, doğru yer, doğru zaman, doğru insan, üçü bir arada hızlı hazır kahve gibi olmaz, zaten kahveyi tanıyıp bilenler için o paketlerin tadı olmaz. Böyle böyle geçer günler, şeyler bizi ezdiğinde kendimizi en iyi bildiğimiz bir şeyle oyalarız. Bazen zor olanı seçer, bazen kolaya kaçar, bir ferahlama yöntemi illa ki olur.

Benim tercihim mutfaktan yana, bu sabah aklıma hava durumu ile ilgili Lazanya yapmak geldi. Biraz daha serin bi gün belki de yağmur dediler ama şu saat oldu bir fark göremedim.Malum hem zahmetli, çok bulaşık çıkarır, hem de fırın yakmak gerekli. Kavrulmuş kıyma dolapta var idi, Lazanya da var, hatta havuç ve de mantar. Rendelenmiş havuçları soteledim, içine silinmiş ,ince doğranmış mantarları ilave ettim, sonra da kıyma ile bir iki çevirdim. Birinci eleman tamam, salçalı su, beşamal sos, rende kaşar sırasını bekliyor. İtalyan milletine de yemeğine de hep kendimi yakın hissetmişimdir, daha bi Roma yapma imkanım olmadı ama umutluyum, hatta ben görmeden Venedik batmaz, Pompei tekrar küle bulanmaz diye umuyorum. Şimdilik İtalyan artisler, italyan yemekler, Cannes Film Festivali takipi ile durumu idare ediyorum. İlk lazanyamı yeni evli iken yaptım, kocam tarif etti. hatta ilk borcamım olan üstünde “Made in France” yazan kabım hala duruyor da miktar olarak artık yeterli değil. Çoğu içine mantar ve havuç koymaz, bazen havuç koyar ama genelde mantar olmaz. Neyse ben koydum oldu. Gayet lezzetli ve tek başına doyurucu. Bir kapta su ile salça kaynattım, bir tepsiye kaşar rendeledim. Bir başka kapta beşamel sos kaynattım, ölçülerim yok, el terazi göz kantar benimki. Bir kez ölçülü yaparım, hatta bazılarının ölçüsünü yerken anlarım. Eeee kendimi işime veriyorum, seviyorum mutfağı.

20160804_120256

Bir yandan da ilk lazanyayı hiç unutmamışım, sofraya kadar hatırladım, ama ikinci, üçüncü ile ilgili hiç anım yok dermişim. Belki de tekrarları önemsemiyorum, gerçi tekrarlarda yeni ayrıntılar  var,  daha sonraları beşamel sosu daha sulu pişirmeye başladım. İlk başta haşlanan lazanyalar vardı, şimdi kuru döşeniyor ama harcı sulu tutmak ve fırına koymadan biraz bekletmek lazım, pişince de hemen kesmemek gerek, kendine gelmesini beklemliyiz. Her şeyin bi bekleme süresi var zaten. Beklemek ne tükenmez bi eylem. Her yerde karşımıza çıkıyor, hepimizin ortak noktası ise beklediğimiz “Güzel Günler” Bana kalsa bu günler arada gelip geçiyor, farkına sonradan varıyoruz, yoksa bi güzel gün paketi yok. Borcamın dibini tereyağı ile yağladım, üstüne bir sıra lazanya dizdim, biraz salçalı su, sonra iç harcı, onun üstüne beşamel ve kaşar, sonra bir sıra daha üç kere yaptım bu işlemi en üstüne sadece salçalı su, beşamel sos ve kaşar rendesi koydum.

20160804_122220

20160804_123454

Çok amaçlı bir yemek ; sebze, et, hamur, yağ, peynir içi dopdolu, yanına salata, üstüne kavun oldu bitti, bu arada beklenen yağmur gelmedi, hava da hiç serinlemedi, nem oranı orantısız olarak artıyor. Bu nem oranı ile ilk New York yazında karşılaştım ben. O zamana kadar İstanbul böyle olmaz idi. Tee 27 sene evvel, bir yanı orman bir yanı deniz olan Long Island’da yaz öğleden sonralarında yağan yağmurlar asfalttan dumanlar çıkmasına sebep olurdu, tüm camlar kapalı, tüm evler klimalı olunca o buhar gidecek yer bulamadığından tekrar yağmur olurdu, ben de ilk çocuğa hamile, üstümde fazladan bir 25 kilo, eller ayaklar tombul tombul, gece uykusu haram, ama beslenme tam gaz, kocamın arkadaşları bile taşıyor, parola “Ver Haydar’a yesin” O zaman burada daha ultrason yok, bebek erkek olacak dedik de ona inanmadılar, tatlıya düşkünlüğümden karnımın sivriliğinden bildiler. Bir tek araba ile dolaşan bi Türk Bakkalı var, Tamek Reçeller alıyoruz ve eşimin bi tane de çok yiyen bekar arkadaşı var, o gelince yatağın altına saklıyorum reçeli, yeminlen, böyle de bi çirkef yaptı beni nem oranı ve hamilelik. Aaaaay bir kerede kadayıf yaptık, kocaman bir dilimin üstüne bastım krem şantiyi, yanına da yarım kiloluk bir bardakla süt, sabah kahvaltısı yaptım. Yaaaaa işte o zamanki Turnalar şimdi tırmalıyor. Tıp dilinde biz buna kötü beslenme alışkanlığı diyoruz. Amaaaaan iyi ki de kötü beslenmişim, canım istediklerini yemişim. Malum insan canının her istediğini yapamayınca en azından canının istediğini yiyor. Güzel beslenince oğlan da turp gibi oldu maşallah, yedi aylık iken ayaklandı, yavrucak kalsiyum deposu. Aaaaah geçmiş günler mi güzel, gelecekler de saklı güzellikler mi var bilemedim. Bildiğim Lazanya yaparken ülkeler arası, zamanı geriye sarıp gittim geldim. Tabii ki de şeylerin içinden seçim yaptım. Daha yazmadığım o kadar çok şey var ki. Bu şeylerin kafada bi süzgeci var, yüzleşmediğimiz şeylerin yüzünden çektiğimiz çileler, derkeeeen çocukluğuna inemeyenleri kast ettim. Orada kapalı kalanların davranışlarda bir açıklaması var gerçi de gördüklerini anlatamıyorsun, anlatamıyorsun, anlaşılamıyorsun, sonra da girip mutfağa yemek yapıyorsun, Artık akşam bi tartışma programına bakarken yeriz. Soruyu anlamayan, ya da anlamazdan gelip istediklerini anlatan kifayesizler boğazımıza dizerler. Çok kültürlüyüz tüm toplum, nitelikli program seyir ediyor, o diziler, saç baş yolduran yarışmalar uzaylılar için. Sonuç da Yalan Dünya di mi ama ???

 

SENE 2003, KULAKLARIN ÇINLASIN …


Besiktas' supporters celebrate after their team won the Turkish Super Toto league football match between Besiktas and Osmanlispor at the Vodafone arena Stadium in Istanbul on May 15, 2016.  Istanbul side Besiktas on May 15 clinched the Turkish Super Lig title with a game to spare, topping the league for the first time since 2009 and claiming Turkey's sole automatic Champions League spot. Besiktas won the match 3-1.  / AFP PHOTO / YASIN AKGUL

Evin annesinin görev tanımı sınırsız, gerekirse çocuğun elinden tutup maça götürmek de buna dahil. Sene 2003 BJK yüzüncü yıl kutlayacak. Biz de o zaman Konya’da yaşıyoruz. Eşim fanatik, o sene lokalde yatıp kalkıyor desem yeri, Bilgili Başkan bizimkiler eteklerinde, hızlı günler. Çocuk sayısı üç. Kız daha küçük üç yaşına doğru geliyor, kundaktan taraftar, küçük oğlan ilkokulda bilinçli taraftar. Yüzüncü yıl eşyalarını topluyoruz, imzalı formalar, atkılar. Döneme özel hatıralıklar, arabada  kasetimiz bile var. Ben ve büyük oğlan GS lıyız ama muhalefet etmiyoruz. Neyse, Konya Spor -BJK  maçı zamanı geldi. Takımı karşılamaya küçükler gitti, fotolar, yerel gazete haberleri, yönetime akşam yemeği … bi gayret bi gayret. Ertesi gün maça gidilecek ama kız zaten küçük, oğlanı da babası idare edemeyecek, sağa sola koştururken kayıp olacak mazallah. Benim de maça gitmeme karar verildi. Zaten konu komşu da var, tanıdık bildik, bi grup yaptık. Maç ikindi saatlerinde oğlanı sıkıca giydirdim, forma dahil 🙂 Kendim de boynuma bi atkı yaptım, BJK tribününde oturacağız. Eşim protokol de. Bizim zamanımızda öyle maçlara giden bayan taraftar pek olmazdı, hatta fakültede  bi arkadaş, ” gel seni GS-Totenham maçına götüreyim” demişti de gitmemiştim. Yoktu öyle bir davete icabet etmek :)))

Ben de heyecan yaptım, stada girdik, maç öncesi ortalık yıkılıyor, tribünler karşılıklı sallıyor. “Aranızda ne kadar Konyalı varsa …” diye bi başladılar. rahmetli babamın dediği gibi “bi kulağımızın arkası kaldı” sahaya çakmak, bozuk para ve benzeri şeyler yağıyor, atmayın dedikçe havada bi ayakkabı teki gördüm, hemen tezahürat öbür teki de geldi. Bu direkt tribüne, sahaya değil :)))  Konya Spor’un da sağı solu belli olmuyor, arada Fenerbahçe’yi yeniyor, BKj da sahasında yenerse bizi stada gömerler diye aklımdan geçmedi değil. Bağrış çağrış maç başladı. Anadolu’da illa ki bir İstanbul takımı da tutulur. Aslında İstanbul’lu da memeleketinin takımını tutar, misal benim kalbim Trabzon’a  da atar 🙂 Maç gollü berabere bitti. Fakat staddan çıkamıyoruz. Polis etrafta kimse kalmayana kadar bekleyin demiş. Bekliyoruz, karanlık çöktü, karnımız acıktı. Abdullah bey’de yeşil elma varmış, hiç sevmem ama hayatımın en güzel ekşi elmasını yedim. Çocuk da acıktı, çişi gelen de var mı idi, orasını hatırlamıyorum, etraftan dalga geçiyorlar, “eşine söyle stadın etrafında beklemesin, o Konyalı gitmeden bizi salmayacaklar”  diye. Sonunda dağıldık ama maçtan sonra yemeğe gitmeyi planladı idik, biz çıkana kadar her yer kapandı, evde yemek yok, ekmek de yok. Hazır çorba varmış, pişirip içtik. Hatırladın mı Şebnem ???

Takım şampiyon oldu, altıncı kattan üçüncü kata kadar uzanan bayrak astık, şehir turu yaptık. İşte, sevinenlerle sevindik. Güzel günler idi. Çocuklara anlattım da, bi tekrar yaptık, bi de yazayım istedim. BJK zor şampiyon oluyor, oldu mu da hatırası kalıcı oluyor. Bugün yer gök BJK olmuş, mağazalar rekor kırmış olabilir, buradakinin içi tıklım tıklım doluydu. Biz tedarikliyiz, henüz yeni bir  şey almadık ama alacak gibiyiz … 🙂

FESTİVAL ZAMANI …


11080538_10205227653224647_2363120924396343687_o

 

 

34 yıl olmuş. Ben bu festivalin doğumunu, bebelik yıllarını, az da çocukluğunu bilirim, gençliği tüm gençlikler gibi az kayıp 🙂  Bir de bu günlerinin takipindeyim .  Severim sinemayı ama yerinde izlemeyi, bir eğlenceden ziyade bir öğreti, bir hatırlatma, yapamayacağım ya da yapmayı düşündüğüm bir şeyi yaşatmadır bana sinema, İstanbul Film Festivali güzel bir etkinlik, bazı filmlerin öncesinde ya da sonrasında filme katkısı olan, başrol oyuncusu, yönetmen, senarist, yapımcı .. konuk oluyor, bir söyleşi imkanı bulunuyor. Bu yıl bir baş rol oyuncusu, bir de yapımcıya tesadüf ettim, hoş oldu 🙂

Filmlerimi seçerken kategorilerdeki filmlere bakıyorum ; Ustalara Saygı, Mayınlı Bölge, Antidepresan … bir de her yılın bir teması oluyor, bu yıl mesela Aile Bağlar idi konu. Değişik ülkeler, seçip ödüllerine de bakıyorum, henüz çok filme gidecek duruma gelmedim ama gayret ediyorum, bu yıl dokuz filmim vardı, yedisi bitti. Bi dolanalım filmleri meraklısı için ;

Postacının Beyaz Geceleri ; Rus filmi, kuzeyde çekilmiş, bizzat halkı oynamış,nehirin öte yakasına her gün geçip oradan posta ve ihtiyaçları motoru ile taşıyan bir adamın hikayesi ve hikayeye karışan bölge halkı, çocuk, kadın, polis, manzara, öfke, pişmanlık … ortaya karışık.

Hal ve Gidiş ; Festivalin açılış filmi idi, bol ödüllü ama hak etmiş 🙂 Şili yapımı,Şili de bir bölge, bir okul, bir öğretmen, uyuşturucu bağımlısı bir anne, kaçak göçmenler, güvercinler, döğüş köpekleri, çocuklar ve onların ilişkileri, aşkları … ben çok beğendim, izleyen olursa diye çok yazmıyorum, bu film beş yıldız bana göre 🙂

Sahipsiz Çocuk ; Sırp filmi ve gerçek hikaye, ormanda bulunan, hayata karışan ve tekrar ormana dönen ve akibeti bilinmeyen bir film, Yugoslavya’nın parçalanma zamanlarına tekabül ediyor.

Küçük Karmaşa ; BBC yapımı Fransız Versay Sarayının bahçelerinde çalışan bir kadın bahçıvanın gerçek hikayesi, sanırım vizyona girecek, baş rolde Kate Winslet var, çok hoş bir filmdi, rahaaaat rahaaaat gitti 🙂

Akşam Yemeği ; “Ours Boys” diye bir kitaptan uyarlanmış, çok bildik bir konu, hem de İtalyan işi 🙂 Kendi alanında başarılı iki kardeş, onların yarışan ve birbirinden hiç haz etmeyen eşleri, kanka çocukları, akıllarına gelmeyenlerin başlarına geldiği bir olay. İyi film idi 🙂 Başrol oyuncusu da konuk 🙂

Aşk Zahmetli İştir ; Hint sinemasından, Diyalogsuz , sadece bir radyodan bildiri sesi var, bazı sahneler Nuri Bilge ‘nin canına rahmet okutuyor, ama güzel,”her şey konuşmak üstüne değil, anlamak ve izlemek de yetiyor”, mesajını veriyor ben aldım, valla 🙂 Sefalet ve yoksullluk insanın içini titretiyor, Kalküta’da çekilmiş, yapımcı konuk idi, “böyle mi yaşarlar ? ” diye sordum, öyle imiş 😦

İsrail Usulü Boşanma ; Kocasını artık sevmeyen, daha doğrusu sevmekten vazgeçen, para kazanan bir kadının boşanma mücadelesi, tamamı mahkeme sahnesi ama izletiyor, dini baskılar, komşuların, dostların,  “ne şiş yansın ne kebap” tarzı ifadeleri, tutucu çevre, sabit fikirli koca, yandaş kardeşler … değişik bir bakış açısı idi.

Bugün “Hayat Altmışından Sonra ” Alman Sineması ve komedi, güzel olduğunu tahmin ediyorum, Hafta içi de “Liverpool”   var bir de İspanyol ve yalnızlık üstüne, bakıcaz artık 🙂

Tüm filmler ayrı ülkelerden, ayrı hayatlar ama benzer manzaralar, bildik duygular. Eskiden daha çok sinemada oynar idi. Ben Şişli Kent de simültane tercüme ile seyrettiğim bir Yunan filmini, Daha önce ayıp filmler oynatan SinePop’a hem ilk gidişim olan hem de izlediğim C Blok filmini unutamam, çok da kalabalık gitmiş idik. “Üç adam bir çocuk ” da ilk kez festival programında geldi, Beyoğlu’n da izledim. Ferederico Fellini ve Amarcord ile de festivalde tanıştım, Woody  Allen ve Radyo Günleri’ ni de festivalde izledim, Benim Güzel Çamaşırhanem ‘de festivalden 🙂 Kenarı tırtıklı, kaparo ile verdiğimiz listeden, Lale Karta, Oturduğun yerden komisyon karşılığı bilet almaya kadar gelen festival, nereye kadar gider bilemem ama ben takipcilerdenim 🙂

ÜŞÜMÜŞÜM…


Soğuktan ellerim uyuştu, alnım üşüdü, içim titredi.Hava “Ayaz mı, ayaz” dediklerinden. Gerçi Anadolu da
kış soluyanlar bu havaları bahardan sayarlar. Bende böyle üşümezdim eskiden yani hep titreyenlerden değilim.
Ama yine de aklıma üşüdüğüm zamanlara ait anılar gözümün önüne üşüdüğüm zamanlara ait fotoğraflar geldi.

İlkokul birde idim, teyzem beyaz yün eldiven almıştı.O zamanlar ne servis ne de çocuklarını zırt pırt okula götürüp getiren veliler vardı. Ders aralarında kar topu oynadım.Ders zamanlarında da eldivenleri sınıf sobasına yakın yere kurusunlar diye bıraktım. Çıkışta hala ıslaktılar. Diğerlerine uydum biraz daha oynadım. Eve geldiğimde ellerimin acısından ağladım. Annem ellerimi avuçlarının arasına aldı.Ovalaya ovalaya ısıttı.
Arada sıcak nefesinden üfledi. Ne o görüntüyü unuturum ne de daha o günden elime küçülüp keçeleşen eldivenleri kaybederim. Özel bir itinada göstermem ama en olmadık yerlerden karşıma çıkarlar. Gördükçe içim titresin diye mi bilmem.
Rahmetli annem çok üşürdü. Babamın erken gittiği sabahlar yatağına gitmez yanıma sokulurdu. “Sen kalkana kadar ısınayım biraz” diye yattığı yerde çoğu zaman onu uyutup ben giderdim.Kalın yünler giymemize şiddetle karşı çıkardı.”Yaşlanınca ne giyeceksiniz” derdi.Kendisi de sekseninde öldüğünde yün fanilası yaşlılığına saklanmış olarak kaldı.

“Biz ne kışlar gördük” cümlesi artık benimde ağzıma yakışıyor. Uzun kışlar olurdu eskiden, çok karlı, çok yağmurlu.Bilmezdik bile karın ne gün geleceğini.Eski kışlar sanki yokluk da getirirdi. Annemler hemen evdeki eksiklerin derdine düşerdi.Yine de hesapsız kışlardan hasarsız çıkardık.Esas ayazları Anadolu’nun ortasında yaşadım.Soğuktan ağaçların dalları, evlerin duvarları hatta toprak bile donardı. Oturduğum evin önünde boş ve geniş bir arazi vardı.Kış gecesinde donduğunda bir de dolunay varsa denizde yakamoz varmış gibi olurdu. Uyku sersemi çocuklara kalktığımda kendimi deniz kenarında sanırdım. Özlemimden olsa gerek her seferinde yanılırdım.

Fakirin yoklukla imtahanı da sayılır kış. Oğlumu bir bayram dönüşü yolcu etmeye otogara götürdüm. Gene o meşhur ayaz gecelerden biri idi.Arabanın kapısı donmuş, çakmakla ısıtıyoruz. Direksiyonu tutamıyorsun ellerine yapışıyor.Konuşurken çıkan dumanlar havada asılı kalan cümleleri, kapanmamış konuları anlatıyor sanki.O kalabalıkta oğlumun lise arkadaşını gördüm. Bizim eve gelen giden çok olduğundan hepsini tanırdım.Ege ye yolcu idi, tıp fakültesi kazandı, ama ne yoksullukla. Üç kardeş okuyorlar, anne ara ara geçici işler buluyor bütçeye katkı için.Çocuklarda hakkını verir cinsten takır takır okuyorlar.Pırıl pırıl çocuklar. Annenin üstünde iki kat hırka, ayağında üst üste iki kat çorap, baba ondan biraz hallice.Kolilere yiyecek yapıp iple bağlamışlar.Biraz yufka ekmeği, biraz erişte, biraz da kim bilir ne. Onun arabası önden gitti. Ufak tefek kavruk oğlan cam kenarından el salladı, gecenin ayazında paltosuz, botsuz az evvel ellerini öptüğü ana babasına. Oğlan her yaz aynı köftecide günde 12 saat 12 liraya çalışır okul harçlığı biriktirirdi. Otobüsle birlikte gözden kayboldular. Kim bilir nereye ne kadar yürümek için.
O kadınla adamın o soğukta ki halleri bana çok dokundu. Onların deyimi ile çiğerlerim söküldü üzüntüden.
Arada aklıma geldikce yoksulluk ve kış bir araya gelip ancak dışımızı üşütür, içimizi ısıtanlar olduğu sürece dayanırız her şeye derim.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑