İF Bağımsız Filmler Festivalinin ardından


img_1420

İçinden muhtelif festivaller geçen İstanbul’un üç film festivalinden biri İF, daha vasat, daha belgesel ağırlıklı, özet olarak ifadesi ; Bağımsız filmleri İstanbul’un en kalabalık AVM lerine tıkıştıran, bunları da büyük sermaye şirketlerinin sponsorluğunda gerçekleştiren, sanatı belli bir gelir grubuna dayatmaya çalışan, patlamış mısır kokusu ve çıtırtıları arasında tek tesellisi, “Koltuklar rahat, vücudumuz üçe beşe katlanmadı” olan bir festival daha geride kaldı. 7 film izledim, değişik ülkeler, kadın hikayeleri arasında uygun saatleri denk getirdim. Aman aman çok da bayıldım, diyeceğim bir film olmadı, “fena, fena değil, güzel, çok güzel” seçenekleri arasında “fena değil” iyi bir seçenek.

Hemen peşine de Oscar dağıtıldı, ödül alan, aday olan bir çok filmi seyir ettim, henüz Moonlight’a gidemedim, Akasya AVM de bir film sonrası gideyim dedim, VİP salonda oynuyormuş, bilete 34 lira veremedim, 40 liraya canlı performans tiyatro var iken, çık çık çıkkkk ! yani, vip salonda ayaklarını altına topluyorsun, annen de elini mi tutuyor, bilemedim.zaten hiiiiç vip salon da merak etmedim, evimin salonunda sinema kanallarım var zaten, istediğim anda vip salona döner, dermişim.

Manchester by the sea , iyi bir seçim ama senaryo ödülü Lobster’ın olabilirdi, La la Land izlemedim, pek de izleyesim yok, gençliğimin Grease filminin üstüne gül koklamam, dermişim. gençler beğendi, umut dolu, hareketli, romantik … parçasını gördüm. Jüri de beğendi, ama parça parça beğendi, tümden oscarı başka bir filme verdi, hayatın lobili yanları bunlar, seçilmişleri seçtiriyor hayat, dayatıyor da denebilir. Gelelim benim İF filmlerine, sizin için izledim, sanat hizmeti için de yazıyorum 🙂

Love Song; Yönetmen Koreli, konu Amerikan, iki kadın arasındaki derin dostluk, hatta derinliği sessizliğe mahkum bir dostluk. Bir insanın açtığı yaraya başka insan basma, yıllara yayılan iç ağrısı. Oyuncular filme çok yakışmış, akıyor, akıyoooor, sizi sıkmadan mutlu gibi görünen mutsuz sonla bitiyor.

Hermia&Helena ; Arjantin yapımı. Buenos Aires, New York arası sanat öğrencisi değişimi, Shekespeare esintili, aile, aşk, dostluk, ilişkiler, yalnızlık … bazen komik, bazen şaşırtıcı, bazen sıkıcı, bazen “aaaay ne oldu anlamadım!” modeli bir film.

Lantori ; İran filmi, izlediklerimin en iyilerinden, Lantori ; Tahran sokaklarında gündüz vakti zenginleri soyan bir çete, üç erkek, bir kız, çete elemanlarının itirafları ile başlıyor, konuya farklı bakış açıları olan insanları da izliyoruz, Tutuklanmanın asıl sebebi kadına şiddet, öbür suçlar sonradan çıkıyor, ceza kısasa kısas. İç içe iki konu var, güzel anlaşılır, çarpıcı, bulursanız izleyin derim, filmin sonunda yönetmeni de vardı, ilginç bir söyleşi, soru cevap oldu.

Death in The Terminal; İsrail filmi, gerçek bir olayın güvenlik kamerası görüntüleri ve kameralarda görüntüsü olan görgü tanıklarının ifadeleri, Bu da ilginç ve şaşırtıcı idi, Hepimizin yaşaya bileceği duyguları yaşayanları, hem yaşarken, hem de hatırlarken izledik, bunun da yönetmeni ve yapımcısı salonda idi, üstüne konuşmak güzel oldu.

Their Finest ; BBC yapımı, sinema aşkı, kadınların senaryo yazarken sinemaya bakış açısı, 40 ların Londra’sı, bir kadın iki erkek, mutluluğun “an” halleri, festivalin “ruhuma huzur ” bölümü gibi oldu.

India in a Day; Google Hindistan da yaşayanları kameraları ve teelefonları ile bir günlerini belgelemeye davet ediyor. çok kısa da bir süre verilmiş, ortaya belgesel tadında bir kurgu çıkmış.Beğendim, aynı anda 52 noktada izlendi, filmin sonunda yönetmen soru gelen her yere bağlandı, hoş bir etkinlik oldu. salondan çıkarken;  bunca sefalet ve ilkellik varken bir o kadar da renklilik ve dünyaya ayak uydurma isteği var. Adamlar Mars’a giden dördüncü ülke, Küresel ısınma bir göç dalgası yaratır diye Bangladeş ile sınırlarına şimdiden duvar örüp, silahlandırdılar … bu ne yaman çelişki !!!” dedim.

Aquaris ; Brezilya’da bir plaj beldesi, konu bildik, biri hariç geri kalan daireleri ikna edilmiş, göklere yükselecek bir apartman, direnen bir yalnız ama marifetli bir kadın, çocuklar, torunlar, kız arkadaşlar, genç kalan ruh, malum toplumsal meseleler, yalnızlık … veeee zafer. Vizyona girecek, görüle bilir.

Bu festival de bu kadar, İstanbul Film festivali göz bebeğimiz, elimize doğdu, simültane çeviriler, kenarı tırtıklı kombine biletler, tövbekar Sine pop sineması daha dün gibi aklımda, Radyo Günleri, Amorcord, Benim Güzel Çamaşırhanem … o günlerden kalma, iz bırakanlar arasında, Nisan’ı bekliyoruz, hadi hayırlısı bakalım …

 

 

 

Reklamlar

Evin annesi 2 şubat gününe başlarken


Herkes uyurken erken kalkmak ile herkes uyurken uyanık kalmak aynı şey mi dir ? Aynı olmasa bile benzerdir. Tatilin son haftası, kahvaltı hazırlayacam diye evi terk edemiyorum, sabah sabah yapılacak işlerim var, gürültü edemiyorum, iki arada bi derede elimi kolumu bağlayan bir cenderede, yemek pişen bir tencerede gibi miyim ? Kendime sorduğum sorularda ne kadar dürüst ola bilirim, soruyu olası cevaba göre sormuş isem, kendimi şaşırtma olasılığım kaçtır ? şaşırtmalar şaşkınlık doğurur, bu doğmuş şaşkınlıklar, öfke yüklü bulutlar olup, yağmur dökerlerse, “ağlamak iyi gelir her şeye ” ye bağlanabilir miyiz, bağlandığımız yerde kalmak bize yosun tutturur mu, o yosunlara midye tutunur mu ? midye dolması mı deriz midyeli pilav ya da pilavlı midye mi doğru olur, yanındaki limon her şeye limon sıkın, olmadı, kendinizi sıkın, kendi kendinizi sıktığınızı sanarken, sizi sıkanları gözden kaçır mayın, göz hapsine aldıklarınızı aman ha sakın salmayın, gözden kaçanlara nöbetçi bahaneler bulundurun, bu nöbetçiler “gözler kalbin aynasıdır” takımından olsun, amaaaan olur ise böylesi olsun, neticede hepimiz bir yerde kalender meşrebiz, değilsek de ara ara olmanın bi zararı yok, kim ölmüş hoş görüden , aaay belki de ölmüştür ??? kimseyi bağlamayalım, aman zaten bağlanmayalım, bağlı tutmayalım, hadi o zaman ; hep beraber kuşlaaaaar gibi olalım, dermişim 🙂 Kuş olmanın bile kuş beyinli olmak gibi bi suçu var.
Sonuç her şey birbiri ile ilintili, tek olan, hiiiiiiiç bir şey yok, ya eşini bulamayan, ya da yanlış eşleşen var. Uzattıkça uzata bilirim, 🙂
Satıcı filmini gördüm, Ayrılık filminden daha iyi değil, ama güzel, tavsiye ederim, iki saatten fazla sıkmadan ilerliyor, başroldeki erkek oyuncu Ayrılık’tan kalma, büyümüş, daha bi hoş olmuş,kız da güzel, “ağzı burnu fındık gibi” deriz biz, aynen öyle. Festivalde gözüme kestirmiş idim, tam bilet alırken çöken site yüzünden tekrar dönene kadar biletleri bitmiş idi.
Filmin ana fikri ; Adaletin olmadığı yerlerde, kendi adaletini sağlamaya kalkanlar esas hedefin haricinde en az üç kişinin daha ağzına tükürürken, kendi hayatlarını da tükrük yağmuru altında birakıyor, Adalet yerini bi şekilde buluyor ama haz vermiyor, komple acı, yani, Bu arada tükrük derken, yine kibar oldum, isteyen istediği kelime ile eşleştire bilir.
Cümleten günaydın, kısa boylu şubat geldi, uzun boyluların esareti altında geçmez umarım, pehhh umar mışım, kahrolmasın can çekişen umutlaaaar !!!!

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑