BEDRİ RAHMİ’NİN KAĞNISI


dsc04443

Resim şimdilerde bir muhallebici zinciri olan dükkanın duvarından. Pano Bedri Rahmi Eyüpoğlu mozaiği. 1965 de tamamlanmış, bir tatlıcı dükkanının duvarları için tasarlamış “KAĞNI” mozaiği; öküzleri, köpekleri, yükü, sürücüsü, taşıdığı insanı, tekeri, öküzleri dürten sopası, koltuk altına sığınmış çocuğu, buğday başakları, kilimi, heybesi ile bir bütün ve doyumsuz, susarak konuşan bir manzara.

Tabii ki de kıymeti değeri bilinmeyenlerden. Günümüze kadar dükkan bir kaç kez el değiştirmiş, boş kalmış, tatlıcıdan başlamış, şimdiki hali sucukçu olmasından çok çok daha iyi.

Yılları üst üste ekleyip kat kat yığarken, aralardan gelen bir ses, bir renk, bir tat, bir koku … toplaşıp bir anıyı canlandırıyor. Tekrarı ve telafisi olmayan bir zaman dilimine esir düşüyor insan, öyle mi, böyle mi derken tek bir kare resim dile geliyor.

Küçücük bir kız idim. ne için olduğunu hatırlamıyorum, babamla iş yerine geldik. Hatırladığım ; babamın Karaköy’de bir un toptancısında geçici çalıştığı, havanın kapalı olduğu, trafik polisinin üstü açık silindir bir kapta, ağzında düdük, üstünde yağmurluk ile elini kolunu sallayarak trafiğe yön verdiği, dükkanın loş olduğu, metali çok, üstü kalabalık bir ofis masasının önündeki karşılıklı konmuş, arası sehpalı iki koltuk, o koltukların birinin ucunda ben, önümde rahmetli babamın kahvaltı için getirdiği sosisli börek ve çay. Altmışlı yıllar, sosisin girdiği ev sayılı, bizim eve girmemiş daha. Yedikçe ağzımda pul pul dağılan bir börek ve içinde tüm sosis , ellerim ile kırıntısını bile bırakmadan yedim,  ıslak mendil de yok daha , babam elimi ağzımı yıkadı, üstüne bol şekerli bi de paşa çayı, ooooh miss!!

Ömrümce hiç unutmadım, tadını anını, “karnım hiç o kadar doymadı” desem bile olur. işte o böreği yediğim yer bu mozaikli yer, o zaman içine girmedim, babam alıp getirmiş, yeri daha o zamandan meşhur idi.  Şimdilerde sabah ayazında içine konuk olduğum dükkana baktıkça bakasım, yazadıkça yazasım geliyor,  anılar öyle işte, domino taşı gibi, bir birini sürükler gelir,

Dükkanda duvardan ayrı üstü nazar boncuk esintili iki de sütun var, binanın dışında ise ön cepheyi dolanan bir rölyef, bir zamanlar reklam panoları kapatmış, şimdi açmışlar ama Kent Mirası adına utanç verici her yanı.

Bunlar şehrin kuşaklara armağan ettiği bizim sahip çıkmadığımız kültürel miraslar. Ne farkındayız ne de çoluk çocuğa tanıtır anlatırız, Görsel kirliliği telefonlarımıza düşen nostalji fotoları ile unutmaya çalışıyoruz. Bu az çok bilenler için, bilmeyip, öğrenmeyenler için de yapacak şeyler var.  İnsan çoluğunu çocuğunu, eşini dostunu, arkadaşını, konusunu komşusunu bilgiye davet ederek, anlatmalı, gezdirmeli, öğren !, diye teşvik etmeli. Yoksa bildik, havalı yerlerde buluşup, “buradayım !” diye etiket basma ile, pazar kahvaltısına, hafta sonu akşam yemeğine “flaş, flaş  !!!” haber olarak, toptan el ele göz göze şık şıkıdım pozlar verme ile olmayacak bu işler, olursa da böyle işlere, böyle gidişler. Eğitim şart, ama o da demokrasi gibi sadece dillerde, mana ve önemi  sözlüklerde kalmış, yalan olmuş kelimelerin yalan dünyasının askerleriyiz biz !

 

 

Reklamlar

RUH HALİME İÇTEN BİR BAKIŞ


Muayyen günlerim var. Öyle değil ama, böyle ;

Bazen canım kimseyi görmek istemiyor, bazen hiç konuşasım gelmiyor, bazen ikisi birden oluyor. O vakitlerde kapandıkça kapanasım, kat kat örtü altında ışıksız kalasım geliyor. İşte bu anlar, benim sinemalarımın başladığı anlar.Gözlerimin önünden bir birine bağlanarak kısa filmler geçiyor, insanlar, ortamlar, ilişkiler, konuşmalar … her sahnede çarpışan egolar var, ego herkesde var, “beni küçümsemeyin, ben basit biri değilim, sıçar sıvarsam görürsünüz gününüzü !!!” mesaj bu.

Ego doğuştan gen olarak biraz vardır, çoğunu çevre yapar, Tepe noktası “egoist” lik olur, egoistin etrafındakileri muhafazası zor olur, içine şiddet ve menfaat katılır, sağlama alınır. Kemik kadrolar savaş için iyi olur.

Topla tüfekle olmaz savaşlar, önce egolar karşı karşıya gelir. baktılar, bakma ile yenişemezler, silaha sardıklarından kurulan orduları öne sürerler, hiç ordunun başında gitmeyen komutanlar lafla peynir salatası yaparak arkadan arkadan gelir. Ego savaşının galibi olur mu ? Olur mu, olur. İlk bakışta hasar büyük olur, zafer ise zaman içinde küçük düşer. Ego ders alır mı, almaz. Ego ders verir mi, verir ama onunda literatürde ömrü olmaz.

Savaşlardan ders alanlar olsa idi, bugün dünya çok başka olurdu, hatta bu dünyaya sığmaz, başka dünyalara gider gelirdik. Mars’a yolculuğun geç kalmasının sebebidir bu egosal savaşlar, dermişim. küçük egonun zaferi küçük, büyük egonun hem hasarı hem zaferi büyük ola bilir, aaah yıkımdır, kıyımdır, bu egolar.

Ego iyi bir şey olsa savaş sebebi olmaz idi, İnsanın kendini başka görmesi, estirilen iki üç rüzgara bakar, insan o rüzgarlarla etrafında bi tam tur atar. Başı döndükçe dünya da etrafında dönüyor sanar, kendini merkeze koyar. Sonra, sonra, sonra … varsın yansın bu dünya.

Yanıyor bu dünya, bizi susturarak, suskunluğumuz çaresizliğimizden değil. Neden peki ??? Bıkkınlıktan, gelişmeyen, değişmeyen her şeyin çelişmesi, bıktırıyor bizi. Kısa ve net cümleler, açık ifadeler, arkasını dönüp gitmeler … tüm bunlar çok bilip, bilmeye meyil edip, bilmeyenlere bilmediğini anlatmanın dayanılmaz ağırlığı mı ???

Yok, yok tam da ifade edemedim, içimden kelimeler cümle olma savaşı veriyor, o karışıklıkta anlamlar anlamsız oluyor sanki. Sonuçta iç dünyamızdaki mağlubiyetler, galibiyetler egosal kazançlar, kayıplar. Neyse ki yaşlanma diye bir süreç var da  yakalayanlar durumu gelecek nesillere tecrübe olarak gözden geçiriyor, hatta yayınlıyor amma “çok da tın !!!” illa ki herkes kendi hikayesini kendi bildikleri ile yazacak.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑