MART AYI GÜNLÜKLERİ


13055596_10154236735158159_4348748974473439901_n

Günlükleri yazıyorum da yayınlamam zaman alıyor, bugünü yaşarken, yazarken blog Şubat ayında kalmış. Hemen başına Erdal Kocaman’dan iç açıcı bir resim kondurdum, Mart ayında neler olmuş ben de unuttum valla 🙂 Hep beraber hatırlayalım bakalım, “benzemiyor gelen günler geçen günlere ” diyenler haklı mı, yoksa gelişen değişen bir şey yok mu ?

01 Mart 2016

Günler, aylar, seneler düzenini bozmuyor, sıra sıra gelip geçiyorlar. İçi boş günleri doldurup, ay ay, sene sene istifliyoruz. Sonra onları kırpıp göğe yıldız yapabilseydik iyi idi ama. Maalesef pek çoğundan karanlık üretiyoruz. Renksiz, kokusuz, sesimizi kesen günlerden parlak yıldız yapabilmek marifeti de var.Halkla ilişkiler departmanları, piarcılar, ( Bu halkla ilişkiler ile aynı anlamda ama yazasım geldi, beni sabah sabah bilgin gösterebilir) imaje makercılar (yazım hatası var ama olsun) bu allayıp boyama işini yapıyorlar. Halkın zayıf noktalı hislerine ateş açıp, onları mermi manyağı yaptıktan sonra “ver gazı, ver gazı” (Gaz pek çok anlama gelecek şekilde yazılmıştır, hatta yazdığım şu anda en az üç anlama geldi, anlamlarını anlamayı herkesin kendine bıraktım herkes işine geleni anlasın ) diye ilerleyerek lideri besletiyorlar. “Halk da salak ama !!” desek olur da bu da süzme salaklara hakaret olur, çünkü bi gerçek salak var bi de salağa yatan var. İkinciler birincilere kanka olunca el ele veriliyor ve dünyanın içine tükürülüyor, hatta başka şeyler de yapılıyor da onları yazmaya aldığım aile terbiyesi müsaade etmiyor.
Dün “evi bal dök yala ” haline getirdikten sonra ağrıyan yerlerime ağıt yakmaktansa az okuyup, seyir edeyim dedim. O hırsla sızmışım. “16 Ton, Vicdan ve serbest piyasa” diye bir film seyrettim, hatta paylaştım bile tahminim gören olmamıştır ama bi görseniz siz de sevebilirsiniz. Vicdan ile serbest ekonomi arasındaki ters orantı anlatılıyor, şarkıyı söyleyenler de araya serpilmiş, madencilerden yola çıkmış, yarısından fazlasını izledim, bugün bitireceğim inşallah. Bizans’ın soylu kadınları’nı okuyorum, toplantıya gidemeyecek olunca bitiremiştim, bugün onu da bitiririm diye aklıma koydum.
Aslında aklıma bahar ile ilgili şeyler koymak istiyorum, Bugün takvime göre ilk baharın ilk günü, hava tahminleri yaz tadında diyor.Dün facebook “Ayşen 29 şubat dört yılda bir geliyor, tadını çıkar !!” diye mesaj atmıştı, ben de “anayasa” larıma bağlı kalarak evi ellerimle sildim, yere yapışarak, Anayasa önemli, anaların hep bir bildiği oluyor, milletin de anası olduğunu düşüyorum, Bu hem görüşleri demokratik olma adı altında değiştirilebilen bir ana hem de cinsel bir bakış açısı olarak hedef olan bir ana, her iki halde de ağlıyor ama,
Kendimi biraz karamsar görüyorum, kahvaltıdan sonra iyi olma ihtimalim var, bu açlığı doyurma meselesi değil, o zamana kadar umutlarım toparlanır diye umut ediyorum. Aslında umut herkesin ekmeği de onu bile paylaşamaz olduk. Umutlar ve hayaller, kısa yollardan by-pas’a meyilli olarak, “en büyük benim” olmaya çıkıyor, bu bile bi itiraf edenler , bi de edemeyenler var.
Oscar sonunda Leonardo’ya gitti, sonuça ben “yanii” diyorum bi de “bahtsız adam, onu bile dört yılda bir kutlayacak ” diyenlerle “Başroldeki ayı da çok iyi idi, hem ona ödül verilmedi, hatta teşekkür bile edilmedi” diyenler var. Ben sadece günaydın diyorum.

02 Mart

Aslında mutluluk farkına varırsan o kadar çok şeyde var kiii ! Misal gecenin bir vakti uyanıp saate baktığımda çalması için daha zaman olduğunu görünce kendime bir “oleeey !!!” çekip seviniyorum. Şu sıralar sabah yatağı terk etmek bayağı zor oluyor. Gözlerimi sıkı sıkı kapayıp, yastık yorgan arasında kaybolursam dünyanın sıkıntısı ile arama mesafe koymuş gibi hissedebilir miyim diye kendimi bi yokluyorum. Tabi ki de hissedemem. Bunun bir Devekuşu örneği olduğunu biliyorum. Böylece bilincim açık bir şekilde, zil sesini duyup, adeta bir tokat misali zilin sesini kesip kalkıyorum. Aslında saat çalmasa da kalkarım da okul zamanı ne olur, ne olmaz diye tedbir amaçlı.
Sisli puslu bir havaya kalktık, kişisel görüşlerimiz ile dünyaya baktık. Dün gece yine dönmüş, gece de güne dönmüş, servis araçları ve metrobüse gidenler yola düşmüş, her türlü trafik başlamış, bu arada kim bilir kaç kişi doğmuş, kaç kişi ölmüş, kimler delice sevinmiş, kimler keder denizinde boğulmuş … bilmiyoruz, sayı veremesek de varlıklarından eminiz.
Çeşitli insan tipleri dünyayı şenlendiriyor, tehlikeli olanlar, yarası olanlar ve yarasını saklayanlar. Bunlar yaralarına insan basıyorlar. Aşk ile, tutku ile, nefret ile, kin ile beslenip,güçlenip gözlerine kestirip, gönüllerine koydukları biri ya da birilerinin canına okuyorlar.
Valla her şeyin fazlası zarar, kontrolsüz sevgi de sevgi değildir. Her şeyin bir kararı var da kararın ölçüsü ne ? Bizi boğanları biliyoruz da bizim boğduklarımız kimler ? Aynaya bakınca ne görüyoruz ? Gördüklerimizi anlıyor muyuz ? anladığımızı kendimize anlatıyor muyuz ? Başkalarının eksikleri konusunda prof olurken kendi eksiklerimizin neyi oluyoruz ? “Bazen sebep bir aşksa, çoğu zamanda para, değiştirir insanları bir anda” diye söylendiğimizde bizi değiştirenin ne olduğunu biliyor muyuz? bunlardan biri değilse o zaman yaşlanıyor muyuz ? yaşlanıyorsak kabul ediyor muyuz ? etmesek ne olur ?
Bir sürü ipe sapa gelmez deli soru ile kafayı karıştırıp, o karışıklığın yarattığı gerginlikten faydalanıp, açıldım valla, Ütü, yemek yapılacak, eve kapanıp kargo beklenecek, yeni kitaba başlandı okunacak, belki bir film bakılacak, kargocu öğle tatili yaparken sokağa çıkılıp yürünecek, elbette markete de gidilecek,bir iki mesaj yazılacak, yazılmışlar cevaplanacak … öyle işte, kendimizce yaptığımız bir sıra var, sürprizlere açığız, “Allahım aklıma mukayyet ol !!!” derecesinde olmasın yeter. İnsan her şeyle baş etmeyi öğreniyor, öğretenler sağ olsun.
İçimize dışımıza bahar gelsin, kuşlar konsun yollarımıza … memleketimin heeeeer yerine günaydın, biliyorum bazı yerler için hayat çok zor, belki de zor ötesi, onun sıkıntısı yüreğimizde yerleşik oldu da, hayat arsızı olduk işte. Günaydın.

03 Mart

Bazı sabahlar, hele ki karanlık sabahlar da, bi de yer yüzü ve gök yüzü de çoooook karışıksa etkilenip kendimden ve tüm dünyadan ümidi keser gibi oluyorum. Hemen aklıma evlenme programlarındaki amcaları teyzeleri getiriyorum, benim de yaşım orta yaşı devirmek üzere iken ( belki de geçti de yazmaya elim varmadı :))) ) amca ve teyze dediklerimin yaşını bir hayal edin, benimkinin üstüne en az bi 15 koyun yani. Yaşamak da bir sanat, onu güzelleştirip, kendimize, sevdiklerimize sunmaya çalışıyoruz. Hatta bunun adına sosyalleşme diyoruz. Çarşı da, pazar da, AVM ler de , konu komşu gezmelerinde, festivallerde, ilgi alanı ile ilgili toplantılar da … felan fistan işte bir sosyalleşme çabası içindeyiz. Herkesin bir faaliyet alanı var. İlginin içine sevgi katıyoruz.
Dünden beri daralıp sıkılmaktayım, ama kendimi zorlayarak, ite kaka devam ediyorum. Bu arada alçak kargocu benim beklemekten usanıp kendimi sokağa attığım anda gelmiş. Bu sefer kağıt bırakmış, hazar mimli, düzenli müşteri oldum. Ayda bir kitap alıyoruz, hepimizin okudukları farklı olunca kargo toptan beni evde bulursa bırakıyor, bir saat genellemesi yapamadım, bir iki tutturdum ama yine de rotaları kafaya göre sanırsam, “kafa nereye biz oraya” şekilleri yüzünden tüm bir gün evde usta, kargo, mobilya … beklemek sevimsiz bi şi. Neden saat veremez bu insanlar, bilemem demem, bilirim, plansız programsız, kalitesi işin kalitesi ile tutmayan insanların elinde de ondan.
Metrolarda tepelerde tvler var, telefona bakmayanlar oraya bakıyor, üstünde deneme yayını yazıyor, hayvanlar aleminden çeşit çeşit davranışlar gösteriyor, geçen bir ebeveyn fil yavru fili önüne katmış, hortumu ile dürtüyor, yavru hızla biraz gidiyor, duruyor, tekrar hortumlanıp tekrar yürüyor. Bunlar bana öncelikle kızımla beni sonra devlet dairesinde çalışanları hatırlattı, sonra da genelleme yaparak “aaaaay insanların geneli böyle, dürte dürte” dedirtti. Heee valla, insanlar mı hayvanlara benzer, hayvanlar mı insanı örnek alır bilemedim ama kesin ortak yanları var.
Bu arada 9 Martta tam güneş tutulması, 23 martta ay tutulması var. Mart zor bir ay. Bu tutulmalar zaten var olan birikmiş enerjileri ortaya çıkaracak, tetikleyecek, doğa olayları,zaten gergin olan siyasal ilişkiler, kimi zaman kimine göre var olan adalet sistemi, öğrenci olayları … daha bir çok şey nasiplenecek, bahtımızın bizzat karardığına şahit olacak gibiyiz. Valla bulun okuyun, yazının içine link koymayı tam öğrenmemişim, yapıştırınca komple geliyor. Meraklısına yazının ardından paylaşırım, ben de paylaşan ilgili arkadaştan gördüm zati,
İşte böyle, güne başlama isteğimizdeki hasarı da gökyüzüne yıktık, suçluyu bulunca rahatladık mı ? Henüz değil, cezasını kendi ellerimizle vermeden olmaz di mi ? Suç ve ceza yan yana, doğrusu bu, en iyisini suça maruz kalanın içindeki hisler bilir, “as de asalım, kes de keselim” yandaş cezacılardır. Bir de hislere tercüman olamayan adalet sistemi var, ama “var. mı var” dan öteye geçemeyince ağzı olan konuşuyor.
“Geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları !” moduna geçebilmek dileğiyle cümleten günaydın.

04 Mart

Yatamayınca kalkamıyorum değil ama zor kalkıyorum. Eve geldiğimde gece yarısı başlamak üzere idi, baktım herkes faal durumda, hatta kız performans ödevi yapıyor. Sabah bi daha baktım da çok güzel olmuş, fikri de çok güzel. Bitmişini paylaşırım dermişim smile ifade simgesi Eli yatkın, görüşü de açık, sabırla yapıyor. Ben performans ödevi yapmam. Ben yaparken çocuk tv izleyip telefonuna bakacaksa hiiiiç yapmam, son dakika söylenmelerine de kulak asmam, bugün verilip, yarın istenmiyor bu ödevler, zamanını kullanmayı öğrensinler. Malzeme temin ederim, “şurasını şöyle yapar mısın ” derse onu da yaparım, ödevi asla sahiplenmem, çocukla oturup ders çalışmam. “Nokta”
“Aaay kendimi çok gaddar hissettim, yazarken kötü oldum” da demem, herkes görevini bilmeli, başkasının angaryalarını sevmem, kendim de kimseye bir şey yüklemem, “tırnağın varsa başını kaşı” Allah Allah sabah sabah niye böyle oldum acep ?
Halbuki dün akşam pek bi mesut idi. “Çağan Irmak filmlerinden, dizilerinden şarkılar” konserine gittim kiiii Çağan Irmak bir çok yapımda bize hayatımızı seyir ettirmiştir. Sesi de güzel, iki üç tane seslendirdi. Katılımcılar çok güzel ; Gökçe Bahadır ki tam sahne kadını, sesi de gümbür gümbür, Meltem Cumbul, Cemal Hünal,Halil Sezai,Goncagül Sunar kiii Çemberimde Gül oya’da şarkıcı Canan olarak zihnimiz de yer etmiştir, Işıl Yücesoy, müthiş bir ses ve oyuncu, yetmiş yaşında imiş, akşam ablama yatmaya gidecektim, anahtarımı da almıştım, ama kadını sahnede görünce kiii ortalığı gazino sahnesine çevirdi, müthiş bir enerji, inletti salonu, utandım eve geldim,Tuğrul Tülek çok iyi bir oyuncu onun yanı sıra çok iyi bir ses, dans ederken hareketleri tüy gibi, Yetkin Dikiciler de keza. Oyunculuk, sohbet, karizma, şiir okuma, üstüne bi de şarkı söyleme on numara, valla, Profesyonel diye bir oyunu var, üç yıldır bilet alamadım, kapalı gişe oynuyor.
Biz eski insanlarız, dansa kaktığımız da partnerimiz, değil ceket çıkarmak, düğmesi ni de ilikler, sandalyeden kalkmamıza yardım ederdi, rica eder, teşekkür ederdi. Uzun bir aradan sonra, ceket düğmesi ilikli, seyirci ile enseye tokat muhabbetine girmeyen insanların konserini izlemek ruhuma iyi geldi. İstanbul kültür ve sanat bakımından eşsiz bir şehir, yurt içinde demek istedim,Farklı konularla ilgili arkadaşlar sayesinde, bir çok şeyden haberimiz oluyor, el ele tutuşup da gidiyoruz valla ,Şimdi Mayıs ayındaki Tiyatro Festivali için çalışmaktayım, biletler halka ayın onikisinde çıkıyor, Lale Kart’lı arkadaş pazara yetişirsen ben indirimli alırım dedi, bu arkadaş sanat dünyasında elimiz kulağımız zati, 37 senedir beraberiz, gelişimime pek katkısı olmuştur, kendisine müteşekkirim, kendi reklamcı ama reklamı sevmez, o yüzden adını yazmıyorum :)))))
Geldik bir hafta sonuna daha, bizimle kanlı günler de gelmeye devam ediyor, program neyse onu yaşamaya gayret ediyoruz ama gönlümüz, kalbimiz yara bere içinde, geç vakit gelirken, sokakta yatanlardan bazılarını gördüm yine, kendimi bildim bileli görüyorum, bu durum onun bunun kabahati değil, herkesin ihmali, koltuğu gören, mevkiye ve paraya tapıyor, zenginlere para, fakirlere Allah Korkusu. fakir de ne olup bittiğini bilmiyor, inandığının neye iman ettiğini bilmeden, tahminen, kulaktan doldurma, sorgusuz sualsiz takipte.
Bu sabah agresif bir halim var, içimdeki canavar sanki bana ağzından ateş çıkararak “günaydın bacım” demiş gibi, du bakalım, gün nelere gebe, cümleten günaydın

05 Mart

“Hava raporları da zıvanadan çıktı.” diye yazdım, sonra da “zıvanadan çıkmak” deyimine baktım. Bir sürü tarif ve tanım var. Genel olarak zıvana bağlantı anlamında kullanılmış. Bir şeyi bir şeyle tam olarak birleştirmek, o şeylerden biri yıkılırsa ötekini de arkasından sürüklemek, böylece darmadağın olmak, hatta bir daha eskisi gibi olmamak.
Anadolu’da ev yaparken dizilen taşlar üstüne yerleştirilen ve devamını çatıya bağlarken o taşlarla kütükleri bağlamakmış zıvana.Ahşap gemilerde ahşabı birbirine geçirme, gemideki topu sabitleme imiş zıvana, zıvanadan çıkan top fırtınada gemiyi batmaktan beter edebilirmiş. Camilerin hazire kısımlarında dikey ve yatay demir süslemeler varmış, iki demiri birleştiren kopçaya zıvana demirmiş,Dikey olan Kuranı kerimi, yatay olan sünneti temsil edermiş, Allah dostları birbirine “Allah seni zıvanadan çıkarmasın” dermiş. Sarma sigarada en son eklenen filtre görevi gören parçanın adı da zıvana. Esrar jargonunda da yeri var. Yunan-Roma mimarisinde taşıyıcı sütun parçalarını üst üste dize ortalarından delik açar, o delikten erimiş maden akıtırlarmış, o deliklerin adı zıvana deliği imiş, maden soğuyunca sağlam bir koruyucu olurmuş, Gel zaman git zaman “taş olsa çatlar” misali çatlayan taşlar zıvanadan çıkar, bir bir yıkılırmış.Bir de şehir adı varmış derler, Zıvana’dan çıktınız yazarmış, işi Zigana geçidine bile bağlayanlar var ama esas anlamı dağılmak, dağılma ile dağıtmak,
Demek ki “hava raporları da zıvanadan çıktı” derken zıvanayı doğru kullanmamışım. Onun yerine “hava raporları da şaşırdı” demek daha doğru olur. Evet, şaşırdı, valla güneşler yağmur demek ister gibi, geceleri şakır şakır yağıyor, Neyse çok soğuk değil, bu sene belki erken çiçek açan ağaçları kurtarır havalar.
Çocukları kaldırma saatlerini bekliyorum, herkesin programı var, benim herkesten neyim eksik benim de var,
Haftanın Kitabı ; Hayvan Çiftliği / George Orwell yeni gelenler arasından seçtim, su gibi okunuyor, üstelik bütün hayvanlar tanıdık. Bu arada Yurt İçi Kargo’da gönüllü çalışmak istiyorum. Hepsi birbirinden kötü diyorlar da en kötüsü burası mı bilmem.Sistemi kuramama şampiyonu bu şirketler, yönetim ve denetim diye bir bilgi yok burada. Kargonun ikinci kısmı için mesaj çekmişler geldik evde yoktunuz diye ki var sayılırdık üstelik geldiklerine dair bir belge yok, bunlar bir keresinde yine mesaj çektiler “kargonuz şu gün şu saatte gelecek” diye sevindim valla, zamanında hazır oldum, bi mesaj daha “geldik, evde yoktunuz” diye meğer bir gün önce gelip gitmiş. Şubede adımın yanında kesin yıldız vardır “Teyzeye dikkat !!” diye ama çabalrım nafile. Dün tam kargo almak için çıkmaya hazırlanırken, geldiiiii !!! Çocuk asansörün kapısından uzatıp gitti, hazar mesaj kargodan önce geldi. Aaaaay işte böyle, kurumların %98 i böyle, %2 ye de nefes aldırmazlar.
Dün biraz haberlere baktım, önden biraz da Esra baktığım için daralmış ruhum iyicene şıkıştı, gelişen, değişen bir şey yok, çelişenler ise çoğalarak artıyor, kim farkında, kimin umurunda, tek başına iktidar yetmedi, Başkanlık sistemi kurtaracak bizi, Eeeeeeey siz gözü kapalı inananlar, kabre indiğinizde size bizden de sorgu sual var
Cümleten günaydın, bahar gelsin yurdumun dört bir yanına, kuşlar konsun yollarımıza, barışı temsil edenlerden, hadi işallaaa !

07 Mart

Eveeeet ! sayın seyirciler : güneşli ve ılık olması muhtemel bir bahar sabahına daha uyandık, “kalbimizde kuşlar pır pır etsin” diye temenni ederek, hayatı kaldığımız yerden seyre devam ederek, Mart ayında yol alacağız, inşalla. Sonra bu aylar bir tren misali geçecek, bahar bitecek, yaz gelecek, ömürler tükenecek, ömür törpüleri başka ömürleri törpülemeye devam edecek. Eskiler yenilere “eskiden beri bir şey değişmedi ” diye anlatmaya çalışacak, yeniler anlamaya çalışmayacak, tazelik baş kaldırmaya müsait olunca başlar dik olana kadar kalkacak, sonra bakılacak değişen bir şey yok, o başlar da eğilecek, bu arada onlar da eskiyecek, kim kazanacak ; aslında kazanmayacak, kazandırılacak, tutkular, ihtiraslar doymak bilmeyen kan emici ruhlar, unutkanlık hasarı olan beyinlere karşı kazanacak. Ölen ölecek, kalan sağlar itaat edecek, dünya zaten dönüyordu, dönmeye devam edecek.
Karamsar gibi görünsem de değilim valla, üstümde bir “kabul etme” hali var. Hafta sonunda ruhumu beslemeye devam ettim, dinlendim, bir kez daha kanıtlara bakarak, inandım ki ; “Demokrasinin adı var, kendi de bir an için görünüp kayboluyor, geriye demokratik olduğunu savunan, asla diktatör olmadığını bağıra bağıra deklare ederken, parmağını hedeflere sallayan liderler ve onların koyun yandaşları kalıyor !!!” Şarkı hep aynı şarkı, verilmiş haklar güncellenirken, kelime oyunları ile değişiyor, horoz gürültü yaparken, at gibi çalışanlar, yolu kasaba düşene, tutkal olana kadar çalışıyor, öldükten sonra kahraman oluyor, eşek inatçı ama içe kapanık, inek kapasitesi hesaplı, tavuk, kazın dünyası kümes kadar,köpekler saldırgan eğitimli, kuşlar uçar, darı karşılığı haberleri duymak istediğin gibi taşır, Manzarayı kendi lehine çeviren domuzlar da kalabalıktan sıyrılıp şartlarını kendi lehine iyileştirip, refah içinde yaşarken, yüksek sesli nutuklarla, tehdit ile, bir parmak bal ile … dünyasını cennete çevirir, inançlarımıza göre aldıkları ahlar ile öte dünyada yanar yırtılır diye umuyoruz. Hepsi o kadar.
Yaw arkadaş ! 40 sene evvel yazılmış kitap aynı bugünden bahsediyor, Hayvan çiftliği ; Bendeki 45.ci baskı, değişen gelişen bir şey yok dünyada. Herkes özgürlük ve hürriyet peşinde ama sadece kendine istiyor, ya da uzaklardakiler için istiyor, yanındakini tek tipe mahkum ediyor. Arkadaşlarım arasında bile var, hem de demokratik ve özgürlükçü olanlar arasında, onlar bile “ben yaptım, oldu” fırsatını bulunca kaçırmıyorlar.
Stefan Zweıg okuyorum, ince ince kitaplar ama muhteşem anlatımlar, literatür de modern klasikler diye geçiyor. Son okuduklarım çocuklardan tavsiye,
Kendime dizi başladım “Downton Abbey” Aşağıdakiler yukardakiler gibi,bir sezon izledim, severim bu tarzı, 1912 den başladı, zamanın nereye kadar gelecek bilmiyorum, 6 sezondur oynuyormuş. Tabi bu diziler 40-50 dakika ve bir sezon için en fazla on tane felan çevriliyor. Böylece konu bulucaz diye insanın içini tüketmiyorlar, daha tutarlı ve daha faydalı.
Tahminen çok işim var, olsun benim de yapacak kudretim ve yapma isteğim var, bir tek az insan, seçme insan istiyorum, bi de yerli yerinde konuşma, bi de zamanı bir tek şeye harcamadan ruhuma iyi gelecek şekilde bölme. Aslında sonuncuyu iyi yapar isek, hepsine bedel olur.
Günaydınlar olsun, günü yaşamaya niyeti olanlara, kendini bilmek için çaba harcayanlara Bu arada “cehalet mutluluk verir” kesin bilgi, yaymaya gerek yok, çünkü kendini cahil kabul eden yok

08 Mart

Kendimi ite kaka hayata dahil ediyorum. Bazen tansiyonun çok düşük oluyor, bu da ben de yorgunluk ve uyku hali yapıyor, yatsam kalkamayacakmışım gibi hissediyorum. Bu yüzden kendimi mümkün mertebe aktif tutmaya gayret ediyorum, çabalarımın sonunda biraz açılıyorum. Bugün daha iyiyim. “Havalardan, havalarda şekerim !” de geçerli tesellim.
Bugün haklarını aradılar diye ateşe atılan kadınları anma, kadın olduğunu hatırlama günü. Bizim memleket, onların memleket ayırmayacağım. Zalim ve zulüm dünyanın her yerinde var. Her yerinde de en çok nasiplenen kadınlar, ticari mal gibi alınıp satılan kadınlar, evlilikte genelde erkek çocuk da doğurması şart olan kadınlar, para kazansa bile üstüne yapışmış ev işlerini de eksiksiz yerine getirmesi beklenen, aynı işte erkeklerden daha ucuza çalıştırılan kadınlar, haykırmak için meydanlara çıksa çocuğu yaşındaki erkekler tarafından “alın bunu, alın bunu !!!” diye yerlerde sürüklenen de kadınlar … yani dünya kadınlar gününde dünya kadar dert çeken, hatta dünyanın derdini çeken kadınlar. kendi doğurdukları erkekler tarafından harcanan kadınlar.
Böyle gelmiş, biraz farklılık kazansa da çoğu zaman “eski tas, eski hamam” halinde ilerliyoruz. Aklı başında kadınların eğittiği erkeklerden umutluyum. Arada kadir kıymet bilen çıkıyor ama hiç savaşsız kendini köle ilan eden kadınlara da karşıyım, hele “kıl, tüy, cariye” olmaya pek meraklı olanlara kıl oluyorum. Kadın ve erkek fiziksel olarak birbirlerinden farklıdır ama aynı şartlarda aynı şeyleri eşit şekilde yapıyorlarsa eşit olarak faydalanmalıdır.
Bu bitmez, tükenmez, çarpıtılmaya müsait, fikir ayrılıkları taşıyan bir mesele. Dünya döndükçe bu geyik döner, Dikkat Kadın Var !!! diye de bazı şeyleri pembeye boyamak hiiiiiç çözüm değil, ayrılmak değil, birlikte yaşamaya katlanmak önemli olan.
Dün tam da tarif edilen şekilde kadınca yaşadım, Evi sildim süpürdüm, elde yıkanacak kazakları şampuan şişesinin dibini çalkalayarak yıkadım, makinede sıktım, ip izi olmadan yayarak kuruttum. Yemek yaptım, diyet yaptım, çarşı pazar işine baktım, çamaşır yıkadım, makineye atmadan gömlek yakalarına, tişörtlerin koltuk altlarına beyaz sabun sürdüm, sokak hayvanlarını besledim, açınca üstüme yıkılan bir iki dolabı düzelttim, çekmeceleri düzenledim, bozulan kumandanın yerine yenisini aldım, ütü yaptım … bir kadından ne beklenirse yıldızlı olacak şekilde yaptım,Bu arada yıldızı kendi kendime taktım, başardıklarım için kendi iç huzurum tarafından ödüllendiriliyorum, sonra kendime dizimi açtım, iki bölüm seyir ettim, sosyal medyada arkadaşların mutluluk fotolarına baktım, kutlanacak doğum günü varsa kutladım, acil mail varsa cevapladım, sonra da ilaçlarımı içtim, yattım. Daha ne yapayım kii !!! diye de kendi kendime yatmadan tipik kadın tribi attım.
Her kılığa girebilen, her boyaya boyanan, hatta fıstık yeşilini bile deneme fırsatı olan, her soruya cevap bulan, her işin illa ki bir ucundan , kendini yeniliklere açık tutan, kalbinde sevgi dolu odacıklar bulunan, neticede kadın olan, bundan da gurur duyan, “Dünya benim parmak uçlarımda döner” diye de haklı bir savunması olan , hep verilmeyen hakları almaya uğraşan, sonunda yara bere içinde olsa da kazanan, kazandıran … kadınlardan biriyim, benim gibilere Günaydın dedim

09 Mart

İstatistiklere göre evlilerin yüzde yetmiş kusuru, bekarların yüzde altmış kusuru mutsuzmuş. Her istatistiğe inanmam ama bu kesin bilgi gibi, Geri kalanlarda muhtemelen kendi aralarında, mutsuzlar, kendini mutlu sananlar diye en az ikiye ayrılırlar. İnsanın mutlu olabilmesi için ya çocuk olması ya da kırk yaşını geçmesi gerek diyorum, bu kişisel görüşüm, çocuklukla kırk yaş arasındaki zamanlardaki mutluluklar inşa edilmiş mutluluklar. Şartların olgunlaşmasına bağlı, öyle her şeye sevinemiyor insan. İstatistiklerdeki insanlar da sanırım bu gruptalar. Bu sabah kendimi hem enerjik hem de bilge hissediyorum, yapıştırmaya devam ediyorum :))))
Çocuk olmak dünyadan kendi dünyan kadar haberin olmak demek, bir çikolata, bir oyuncak, bir sıkı kucaklanmak ömre ömür katar.Bu yüzden çocuklar anneleri öpünce yaralarının iyileştiğine inanırlar. Kırk yaştan sonra da insan bir tepeye gelmiş oluyor ve dönüp arkasına bi bakıyor geri kalan ömür kadar ileride olması muhtemel bir ömür yok, oldu var sayalım, son yılların sana faydası yok, ya akıl gidiyor, ya kollar, bacaklar hasarlı oluyor. O yüzden bir telaş insan kendini yaşamaya başlıyor, aklı başında olanlar, hırslarından, tutkularından arınıp,neyse zevkleri onları yaşamak istiyor. Arada kalan grup hem tüm dünyayı, hem kendi dünyalarını hem de kendilerine karışan kaynaşan dünyaları bir düzene koymak, gelecekten emin olmak,sidik yarışını kazanmak için çabalamaktan mutluluk çizgisini habire daha uzağa taşımaktan bitap düşüyor, mutlu olamıyor, olamaz da zaten.
Mutluluğun tarifi herkese göre değişir ama yüzlere yansıyan ışıltısı aynıdır, bu ışıltının biraz da inançla ilgisi vardır diyorum, insan çaba gösterdikten sonra bir yerden itibaren tefekkür ve tevekkül etmeli. İmkanlar bir yere kadar, olmazlara meylimiz vardır, bazı olmazlara benim de var, ama benimki ekte takıntı, “maz” ile “malı” eki beni geriyor, “mu” eki tercihim. Bu soru eki ; teşvik edici, yani bence, ortama bi bakıp, bi fizibilite çalışması yapıp, bi yol haritası çizip mutluluğa doğru yola çıkılmalı, bu yolda sağa sola iyi bakmalı, büyük mutluluğa giden yoldaki küçükleri de toplamalı, aynı efsane Maryo gibi, toplaya toplaya gidicen, yanmazsan ne ala, yanarsan ya başa dönecen, ya da oyundan çıkıcan, ya da güçlendirici alıcan :)))
Bu gece güneş tutulması var, görmeyecez ama hissedeceğiz, bana sanki iyi gelecek gibi, dizide iki sezon bitirdim, sene 1920 oldu, kendi ülkem güllük gülüstanlıkmış gibi ellerin savaş hallerine bi güzel ağladım, ama ağlarken bir nedenin içine bir çok neden kattım, bir damla gözyaşı dökülürken gözümden binlerce şey geçti gözümün önünden, bu da nasıl organizma bilmem, bir şeyi unuturken, binlercesi iki üç karede sıkıştırılmış hala net halde geçiyor valla.
Bu sabah için yeterince yapıştırma yaptım sanırım, Cümleten günaydın, Allahım ne olur içimize, dışımıza toptan bahar gelsin, ayrıntıları sen biliyorsun yarabbim !! Amin

10 Mart

Çoğumuzun dilinde aynı soru var : “Ne ara bu hale geldik ! ” daha çok duyarsızlıklar karşısında kullanıyoruz. Dibine ışık vermeyen sevgi saygı için saydırıyoruz. Bence hep böyle idik de bu kadar aleni değildik. Şimdi haberleşme çok hızlı, yalan yanlış, doğru eğri her tür haber var ortalıkta, seçme şansına sahibiz çok şükür. Herkes beğendiğine inanıyor. Haber kaynağına bakan, araştıran, soran yok. Araştırma yapacağımız zamana vakit ayırmaktansa kulaktan dolmalara hayaller işleyip, idealler katıp, laf üretiyoruz. Artık köprü trafiğini kapayan intihar eden adama sövmeden tutun da, çalıyor ama çalışıyor savunmasına kadar … menfaatimize ters düşen her şeyin laf söz ile savunmasını yapıyoruz. Ölmüş, gitmiş, sefil olmuş kimsenin umuru değil. Genele sevgiyi saygıyı geçtim, insanlar kendilerini sevmiyorlar, kendilerine saygıları yok. Bir iki doğru düzgün insan ve onların yetiştirdikleri yüzü gözü suyu hürmetine dönüyor dünya.
Bahçelere bakım zamanı, dün bi bağrış, çağrış baktım ki, karşı bloktan çam ağcı kesiyorlar, biri yetişti çok şükür, kesen görevli; “manzarayı kapatıyor” diye bi savunma yaptı, kesin biri şikayet etmiştir, daha doğrusu adamını bulmuştur, aynı ilçede hem büyük şehir hem de ilçe belediyesi etkili olunca işini uyduran iş başarıyor. Manzara da deniz görüyor sanırsın, ağaçlar arasından yoldan geçen yayalara, arabalara,balkonlara, camlara bakıyoruz. Bir çok yerden daha şanslıyız, dip dibe değil evlerimiz, belki de çam karşı blokdaki röntgene engeldir :))) “Ayol, dürbün alsın !” Neyse şimdilik kurtulmuş ağaç, ama yine de belli olmaz.
Aaaaah aaaah sabah haberlerinde duydum, “haremler eğitim ve öğretim yerleri imiş !” doğru haremlerde müzik, dans eğitimi verildiğini biliyoruz, tahminime göre Geyşa’lık tarzı bir eğitimde var idi, Bunların hepsi bir adama faydalı olmak, ona hoş vakit geçirtmek için, sıralamada öne geçersen, cariyelikten, odalığa, hasekiliğe, valide sultana kadar gidip, adamın aklını başından alıp, devletin içine dışına maydanoz olabiliyormuşsun ki olmuşları biliyoruz. Kafes arkasında her gün entrika, plan program, bugün kimi boğdursak, kimi zehirlesek, hamama gitsek … çok eğitici ve öğretici.
Aaaaaah bazen insan kendine bi kayyum atansın istiyor da kayyuma verecek param yok,gerçi kayyumlar devletten maaş alıyor, aaaah o zaman bi kayyum olsam, emekli maaşına son yapılan zamları hissedemedik, rakamlar büyüdükçe isteklerimizi karşılama oranı düşüyor, hay Allah neden acaba ?
Ne ara böyle olduk, biliyorum da anlatamıyorum, yani anlamayanlara, anlayana sözüm yok.
Tarkan’nın yeni albümünden bi şarkı dinleyecem şimdi, aaaah bu şarkıların gözü kör olsun, peşine düşüp gidiyoruz valla, cümleten yolumuz doğru yol olsun, doğru herkesin doğrusu olsun, amiiin !!! Günaydın

12 Mart

Kesinlikle eminim ki hatta yüzde de verebilirim ki, anlamıyoruz ve anlatamıyoruz. Hatta devamlı yanlış anlaşılma korkusu yaşıyoruz. Hatta %90 nımız böyle, rakam yüksek ise %87.3 e kadar düşebilirim ki bu son rakamdır, daha aşağısı aaaaslaaaaa olmaz. Küsurat da buçuklu insanlar yüzünden. Bir de anlamış gibi görünen, anlamadığını anlatarak kapatmaya çalışanlar var. İşte onlar da ömür törpüsü dediklerimizden. “vıy vıy da vıy vıy ömrümüzü yiyenler var, valla.
Bu durum bir dinlerken bi de okurken var. Son satırdan yukarıya doğru analiz yapanlara ne demeli bilmem demiyorum, biliyorum ve diyorum. Ön yargılardan kurtulmak imkansız, elalem ne der Anayasa Mahkemesi kararından ilerde, aslında bu örnek olmadı ya neyse olurmuş gibi yazdım, anlayan %10 anladı.
Yabancı dizilere bakıyorum, bir sezondan bir sezona bir sürü şey olmuş ama tek tek anlatılmıyor, izlerken anlıyorsun, hayal edebiliyorsun, düşünüyorsun, muhakeme ediyorsun … felan fistan. Biz de oyuncu elini kapı tokmağına atıp, sırtını dönmüş olsa , yeni bölüm aynen ordan başlıyor. 3.5 saat yılda 30-40 bölüm başka türlü açıklanamaz, seyirci ya anlamazsa korkusu var, haklılar da seyircinin anladığı gişe yapan filmlere bakıyorsun, adam haklı.
Valla okumuş üflemişler de dahil kafa ( Kafa ayrıntı derdinde, hesap kitap peşinde ) dolu olduğu için herkes her şeyi kendine yontuyor, “empati” sözlük sayfalarında yaşıyor, haksızlık etmeyim yok mu, var, ama sonunda bir “ama” var.
Sitemler olmasa nasıl yaşardık, kendi kendimizi övmesek değerimiz anlaşılmaz mı, iyilik yapıp denize atanlar gerçekten yaşamışlar mı, kendimizi parlatıp gruplara sununca aldığımız övgüler, hayati değerler mi, Konudan konuya atlamak çok bilmenin mi hiç bir şey bilmemenin mi işareti, unutmak mı unutulmamak mı derdimiz, lider olmak insana kendini çoban gibi mi hissettiriyor, seçmek istiyoruz da seçilmeyince neden bozuluyoruz, herkes herkesi salak yerine koyduğu için mi çok konuşup çok anlatıyoruz, “herkes bildiğini okur” diyen atalar gerçekten yaşamış da bu analiz de okumanın yazmanın olmadığı zamanlardan beri beri mi gelmiş… daha bir sürü deli soru, ruh halim akşamdan kalma, uykumu da alamadım, hatta tekrar gidip yatıcam, şuradan alınamayacak bir mesaj yaptım, hiç üstüne vazife olmayanlar alsın, lüüütfeeeeen !!!! kiii kalkınca yeni polemiklere hazır olayım, anlatamadım di mi ?
Hadi günaydın, gerisini boş verin, boş şeyler zaten …

13 Mart

Akşamdan post gibi serilince sabah içini doldurup kalktım. Çok şükür ki uyku ile henüz bir problemim yok. Arada bozulsa da toptan düzelme imkanı var ,Yurtta dünya da yine aynı şeyler oluyor diye düşünüyorum, bizzat bilgili değilim, hafta sonu haber almıyorum, hatta telefona sınırlı bakıp, burayı da yazıp kalkıyorum. Arada tabletten bir iki el oyun atıyorum, gerisi fani dünya işleri. Çoluk çocuk, yeme içme, gitme gelme, başka dünyaları okuma, seyretme … böyle böyle yaşayıp gidiyoruz. Araya giren germe ve gerilmeler ise zihin tazelemesi :))) Malum haksızlığa uğrama, intikam planları yapma, kendini ispat edecek senaryolar hazırlama zihinsel faaliyetleri canlı tutuyor.Çok şükür bir Kara Melek değilim ama sözümü de esirgemem. Aslında yaşlandım, insan ilişkileri beni bunaltıyor, sözümü esirgediğim zamanlar da oluyor, valla. Her şeyi herkese söylemiyorum. Anlattığında yanlış anlaşılan, hatta hiç anlaşılmayan durumlar düşman sahibi olmaya sebep oluyor.Yüzleşmelere gerek duymuyorum,kendimle yüzleşip, içsel cinayetler işleyip, ölüyü kalbimin haricinde bir yere gömüyorum. Canlı halini hayalet sayıyorum, saygıda kusur etmeden, korkudan titremeden idare ediyorum.
Soğuk bir sabah, bi şi soğukları gelmiş. Bugün sınav günü, yeğenim, arkadaşım ve arkadaşların çocukları sınav heyecanı çekiyor, cümlesine başarılar diliyorum, gerekli okuma ve üflemeleri yaptım :)))
Kahvaltıya vişneli krep yapma planım var. Bu tatlı bölümüne, tuzlu içinde bi değişik omlet yapasım var, bunun için buzdolabının ve erzak dolabının kapağını biraz uzunca açık tutmam gerek. Ev halkının bir kısmının dışarı da palanları var, benim planlarım ev içi en fazla saç boyası almak için çıkabiliriim,  Onun haricinde dizi, film, sınırlı yeme içme, Geyikli battaniye ile bütünleşme, hane halkı ile muhabbet … sıradan ama sırası olmayan, ruha sınırsız mutluluk katan işler ve güçler yapasım var, yaparım hazar,
Cümleten günaydın, iyi bi pazar günü olsun ki pazartesi kazansın, nasıl olacaksa, bazen bazı sözler ve cümleler hiç bir anlama gelmezmiş gibi durur da az ucunu bil kaldırırsanız içinden çıkanlara şaşar kalırsınız,

14 Mart

“aşkım” diye başlayan ortalığa düşmüş hitapları sevmiyorum, çünkü herkesin başına yapışan aşkım sahte geliyor bana, aşkın özelliği genelliğe dönmüş oluyor felan, zaman bazı şeylerde tahribat yapıyor, o zaman da eski zamanlar yenilenemiyor, uyum sağlayamıyor da denebilir. Kızım baş ucuma not yazmış “Minik ipek böceğim !” diye başlıyor. Baş ucu lambama yapıştırmış, insan gözünü açar açmaz, böyle bi hitap karşısında gerisi teferruat hissine kapılıyor. Kim bilir kaç kişi dün eve dönebilseydi “Ben geldim, aşkım !” diyecekti.
İkinci Kat Perşembe pazarının derinliklerinde bir tiyatro mekanı, bir avuç seyirciye şahane oyuncular, şahane oyunlar oynuyor. Hafta sonunda “Kabileler” oyununu izledim.Nevi şahsına münhasır bir aile kesiti. Kalabalık bir grup idik. İçlerinde “sağlam genç” diye tabir ettiğimiz biri var idi, Diyarbakır -Sur’lu, biraz sohbet ettik, öyle hüzünlü konuşuyordu ki, 2004 de Antakya’dan başlayıp Mardin’e kadar uzanan bir GAP turu yapmış idim. Çok da bilgili bir rehberimiz vardı. Her şehirde bir gece yattık. Diyarbakır’da da Sur’da bir otelde kaldık. Ne kötü insanın bir kez gördüğü yerleri, hatta doğduğu yerleri tekrar görememesi, gördüğünde tanıyabilememesi.
Çok sevmek için tam bir tarif veremem, sonsuz güven duygusuna inanmam. “Beşer şaşar !” doğru bir tanımlamadır. Şaşdığını kabul edenlerden, şaşanı görenlerdenim. Bazen taparcasına sevenlere, sevdiklerine sonsuz güvenenlere, onlara kul köle olup da bunu dille inkar edenlere, tapındıklarını kabul etmeden, onu yüceltenlere, kusur aramayıp, zaten bulmamaya yeminli olanlara … imreniyorum. Ne güzeldir şeydir kim bilir, her şeyi doğru bilen biri olduğuna inanmak, yaptığı her şeyi kendi lehine sanmak, öleni yiteni bir sözle anmak, sürüden ayrılmadan yola devam edebilmek. Şuçlunun da suçsuzun da hep aynı kişi olduğuna inanmak, analizden kaçınmak, anlamadan anlatmaya kalkmak … ne diyim, “bize de nasip olur inşallah” demem ama.
İnsan yaralarına insan basılacağı, yağmurlu, karanlık, kasvetli, ağzı olanın konuşacağı, bir kaç hafta sonra unutulacak, yasaklara,yavaşlatılmalara müsait bir gün. Tapınanlar tapınmayanları suçlayacak, aramıza biraz daha kin nefret sokulacak, parça pincik olmamıza bir adım daha yaklaşılacak, umurunda olanların içi dışı bir olacak, olmayanlar maske takacak “gibi” yapacak, dünya zaten dönmekte, devam edecek, ölen ölecek, ateş düştüğü yeri yakacak, yananlarla yanmayanlar birbirini anlayacak ama yanlış bakış açılarından, olan “Barış ” a olacak, herkes çok isteyecek ama “Barış” çok zor olacak, çünkü çalışmaların içindeki sevgiyi saygıyı kaybettik, hırslarımıza yenik düştük, cennetlik ve cehennemlik olanlar bu dünya da belli olduğu sürece, onlar birbirlerini etiketledikleri sürece,herkes kendince haklı iken, ara bulanlar, ara bozanlar iken, koltuk, mevki, para önde giderken, bu dünya böyle gelir ve gider, biz de nasıl gideriz bilmem artık.

15 Mart

“Bu yazıyı dün ölmediğiniz için okuyorsunuz !” Bir arkadaşın paylaşımında gördüm, duvar yazısı. Dün ölmediğimiz için yazıyoruz, okuyoruz, yeni bir sabaha da uyandık. Ölmemiş olmayı nasıl değerlendireceğimiz, nelere bağlayacağımız tamamen kişişel görüşlerimiz mi acaba ? Değil, hepimizin bağlı olduğu değerler, hissettiğimiz baskılar ile bilerek bilmeyerek işleme koyduğumuz dayatmalarımız var. Bunların ışıklarına ışık katacak kadar zengin ruh hallerine sahip olmayanlar ile sahip olup da bunu kötüye kullananlar arasında iyi insan olmaya çalışanlar var. Biz hangi yerdeyiz, biliyor muyuz ? tahmin ediyoruz ama, “kendimizce iyi yerde, kendimize göre iyi olan şeyler üretiyoruz.” diyorsak ve başarılı hissediyorsak, hatta emin isek, dünyayı iki üç kişilik sanıyoruz demektir. Dünya çoooook kalabalık, hatta öl, öl bitmeyecek kadar kalabalık. İyinin en genel tanımı, herkese faydalı olmak ki bu da mümkün olmuyor, birazına faydalı olmak mümkün ama, bu da geniş bir bakış açısı gerektiriyor, açıdan bahsetmek için de bakmayı bilmek gerek, bir başkası bizim kafamızı sağa sola çevirip, hedef belirlerse olmuyor.
Aklımda “otobüse bindim, geliyorum” mesajı var. Anlatamayacak kadar sarsıldım. Aşağı yukarı bir suçlu bulundu, zaten tahminler vardı, zaten öldü, konu kapan dı mı ? Bir insan neden suçlu olur, ne onu topluca ölüme gidecek kadar ne delirtebilir, nasıl bu hale gelmiştir, güvenlik zafiyeti ve ihmaller nelerdir, herkes üstüne düşeni yapmış mıdır, pazar pazar evde oturmak varken sokağa çıkan gençlerin suç payı nedir, kader mi böyle istemiştir, kader yazılmıştır ama kaderde ufak tefek oynamalar yapma hakkı kula verilmiş mi dir, misal kula kulluk etme ile kulun kul elinde can vermesi önlenebilir mi, ömür bitmiştir ama ömrü bitirmek kulun elinde midir, öyleyse intihar edenler neden cehennemliktir … daha bir sürü deli soru var, sorun ise insanın hislerinde, tutkularında, ihtiraslarında var, yanlış yerlere tutunanlar, ezip geçerken, yandaşlar sevinirken,sevinemeyenlerin kendi suçu mu ? İnsan bir yokluğu bir varlıkla kapatıyor, gücü neye yeterse ordan vuruyor, satın alınan sevgiler, doymak bilmeyen arzular, istekler, kalabalıklarda yıldız olup parlama çalışmaları, liderlik hevesini heves olmaktan çıkarmalar, tüm insanlar için tek tip istemeler, kainat karşımda el pençe dursun dilemeler, kendi gemisine kaptan iken filoda diretmeler … bunlar heeeeep eksiklere yama, yama insan canı ise, “amaca giden her yol mubahtır” fetvası ile aklanıyor parola.
Böyle bir sabah işte, bir minik ipek böceği olduğuma inanasım var, bu havalı ismin aslında bildiğimiz tırtıl anlamında, üç-dört günlük bir ömrü olduğunu bilerek ama. Koza ören tırtılların sonunda koza içinde minicik kaldığını, kurtçuk haline geldiğini,böyle kalsa 2-3 hafta içinde kozayı delerek çıkıp kelebek olacağını ama üreticinin buna izin vermediğini, kozaları sıcak sulara batırarak, buhara tutarak kurtçuğu öldürdüğünü biliyor musunuz, niye insanlar ipeklilerle gezinsin diye, aman aman sakın bana “zaten müslümana ipek ile altın haram !” demeyin, şimdilerde her dinden kan içiyor insanlar …

16 Mart

Soğuk, kasvetli bir gün. Güneş doğalı bir saati geçti, insanlar yollarda ; ama yorgun, ama endişeli, eve döneceklerinden şüpheli. Tüm ülkeye kasvet çökmüş gibi, mutlu yanları kaldı mı şehirlerin, ya şehit cenazesi var, ya katliam noktaları, ya da kimin kime neden karşı olduğunu tam bilemediği savaşı var. Olan biteni ne kadar görüp, ne kadar anlıyoruz, kim haklı biliyor muyuz ? Teröristlere kızgın, ölenlere üzgün, kalanlara da sabır diliyoruz. “Gerçi tüm dünyada oluyor böyle şeyler, terörle yaşamaya alışmak lazım !” dedi bir bilen, bu çok bilen neden Başkanlık için kısmet, Anayasa için hayırlısı demiyor o zaman. Ahmet Altan açık seçik ve net yazmış, hem de herkesin anlayacağı şekilde, kaç kişi okur ya da okumuştur, kaç küfür yemiştir, kutsal adama dokundurduğu için. Tamamen gözü kapalı insanlar var kiiii işte onlar için ne desem tam bilemiyorum, demedim ama içimden geçti,Allah biliyor. Çok şükür inancım tam, eminim, ama inananlardan şüpheliyim.
Bir günlük film gününden sonra kanallar normale döndü, zaten anormal bir durum da yok diye düşünenler halkı oyalamaya devam ediyorlar. Nevruz Kızımıza bilmem kaçıncı talibi geldi ve eli boş döndü. Kızımız iki kez evlenmiş ama cinsel açıdan evlenmemiş gibi, standartları yüksek, çok inançlı talipleri ile tokalaşmıyor, kul hakkı olmasın diye hediye kabul etmiyor, kendini prenses kategorisinde değerlendiyor, ama bir türlü prens gelmiyor, Taliplerini bir görseniz kiiii , o da görmüyor zaten, çoğunu sesinden analiz ediyor, paravanı açtırmadan kavga dövüş gönderiyor. Yanıma yakışan diye ısrarcı, yanına yakıştığını sananlar ise standarttın eksisinin eksisi.
Buradan toplumu analiz eder isek ; Birbirimizi anlamıyoruz, dinlemiyoruz, ilk bakış önemli, para çok önemli, bi fakir bi zengin masalları gerçek sanılmaya devam ediyor, herkes bi macera yaşamak istiyor, ama maceranın şartları var, öz güven de bir yere kadar, yapımcılar istedikleri gibi yapıp, halkın coşmasını sağlıyor, kızın karşına dikiyorlar ters yöne giden treni, salıyorlar locayı üstüne, evde ekran başında Esra Erol saati yapan amcalar, teyzeler, konu komşu basıyor kalayı, birbirlerine düşüyorlar elin oğlu kızı için, ne için “laf olsun, torba dolsun !” diye, torba dolunca taşıyor, esas torbaya girmesi gerekenlere yer kalmıyor, böylece günler dizi dizi geçiyor, biz de kendimizden geçiyoruz, nelerden geçtiğimizi bilmiyoruz.
“Ne oluruz, nasıl oluruz, valla bilmem ” diyemem, tahminlerim var, çok şükür, soru sorup cevap alamadığımın farkındayım, muhakeme ediyorum, Allahtan başkasına kulluk etmiyorum, vicdan ve merhamet duygularım yaşar halde, “hak değirmende olur !” demiyoruz, haklıyı haksızı da ayırmaya gayret ediyorum.Mükemmel miyim, değilim elbet ama “Kamil İnsan” olmaya niyetim var, olursam olurum, olmadı yolunda ölürüm. Toplu kıyımda mı giderim, ecelim eve mi gelir onu da bilmiyorum.
Yazıyı bir yere bağlamadan bitiriyorum, sona bir “Altın vuruş” cümlesi yazaydım, iyi idi, şöyle masaya yumruk indirmiş gibi, beyinlere insek olur du ama olmadı, Zaten beyinlerde yer kalmadı, yas nedeni ile kapalı, gidenler gitti ama, yaktı, yıktı gitti, “olur böyle şeyler” diyenlerle “Gezici bunlar” diyenler hariç, onlar hala aynı yerde, gözleri ceplerinde,yüzlerinin derisine bir kat daha astar çekiyorlar.

17 Mart

Trenleri, tren yollarını, istasyon binalarını, gar lokantalarını içime dokuna dokuna severim. Bunların hep bir hikayesi vardır, ben de kıyısından köşesinden o hikayede bir yer bulmuşum gibi severim. Yalnızlığın gelmişi geçmişini anlatır sarı binalar, mezarlıktan geçerken şarkı söyler gibi ıssızlardan hızla, sesli geçen trenler. İçime hüzün taşır tren yolcusu, onda hep bi yokluk, hep bi eziklik, hep bi söylenmemişlik hissederim. Epey bir tren yolcuğu yapmışlığım var, çok okurum, çok film seyrederim, ondan böyleyim, dersem savunma yapmış olur muyum, olurum.
Dün akşam artık treni ve istasyonu olmayan bir Gar Lokantasında “Ey cemaaat Kudüs’ü nasıl bilirsiniz !” konulu Bizans Okumaları katıldım. iyi de yaptım. Cümleten Kudüs’ü kutsal biliriz. Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar ayrı ayrı önem taşır, bu önemler savaş sebebidir. Kral Davut ya da Davut Peygamber’e yer tespiti, ilk muhteşem tapınağı yapmak da Oğlu Süleyman Peygamber’e nasip olmuş, Musa’nın sandıktaki On Emir’i ni burada muhafaza etmişler, tapınak sedir ağacından, hiç maden kullanılmadan yapılmış, mücevher süslü. İlk ihtişamlı tapınağı Babil’liler yıkmış, Yahudiler Babil’e sürgüne yollanmış. Persler Babillileri yenmiş, Yahıdiler eve gelmiş,Tapınak bi daha yapılmış, Bunu da Roma İmparator’u Titus yok etmiş.Yahudiler bunun yasını tutmuşlar. Sonra Yahudi Kral Herod tekrar inşaa etmiş, ilkinden daha güzelini hatta. Konu böylece uzar giderken, tarihde dinler savaşı başlamış, kutsallar birbirine karışmış, Hz.Muhammet Miraç yaşatılmış, Hz.İsa Çarmıha gerilmiş, Halife Ömer Mescidi Aksa İle Kubbetüs Sahra’yı yaptırmış. O altın kubbe cami değil, Mirac’a yükselirken ayağın son olarak değdiği yer. Sonra haçlı seferleri, Tapınak Şövalyeleri, Gelsin Selahattin Eyubi, biraz daha savaş, Tekrar Müslümanlara geçen tapınak tepesi, İsrail hamlesi, Üçüncü tapınak Herod’un ki mi, yoksa yapılmadı mı, Bu konu bir inanca göre Mehdi ile bağlantılı, Ağlama Duvarı, Mason rüyası, Matrix filminden konuya göndermeler, misal geminin adı, tapınağın bankaya dönmesi, “tuzu kuru ile senin paran burda geçmez” e sallayarak tarihsel bir bakış, aynı ata iki kişi binen fakir şövalyeler, Mirac’a çooook farklı bir bakış, günah keçisi, süt mü şarap mı, Ölü Deniz Parşömenleri, 600.000 çift böbrek iddiası, pagan adetleri, Kralın atadığı dine yön veren, “toplanalım ” diye israr eden din görevlileri, “tapınak bizim ruhumuzdur” diyen Hristiyan görüşü, yedi kollu şamdan, Hamam ve Sinagog olgusu, muhtelif bayramlar, güneş ve ay takvimleri, tarihte ilk çek senet cirosu, doların üstündeki işaretler ne der, İsa’nın tapınak hakkındaki görüşleri … aklımda kalanlar bunlar ki daha fazlası masaya yattı kalktı, katılımcılara da maşallah bilmedikleri yok, konuya Verdi’s Nabucco’su bile sesli dahil oldu. Daldan dala küsmeden, birbirinin gırtlağına sarılmadan tartışabilmek , geçeni anı ile harmanlayıp bilgi hazinesine katmak, gelecek olanı merakla beklemek güzel valla, Bizans Okumaları okuyup, okumayıp Katılanlarına veeeeeeeee Ahmet Faik Ozbilge‘ye teşekkürler, bilgi dağarcığımıza katkılarından dolayı.
Ben de terör şehrin içine tükürdüğü için, bomboş yollarda, bomboş metrobüslerle tıngır, mıngır evime geldim, kapıdan içeri girerken “çok şükür, yolda izde ölmedim !” dedim, dedim valla.

18 Mart

İki akşamdır etkinlik için dışarıdayım, önceden planlanmış olduğu için, arkadaşlar prensip sahibi olduğu için, korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimiz için, istediğimiz için, gidesimiz geldiği için, etkinlikler “has etkinlikler” olduğu için”, söz verdiğimiz için … tüm içinleri topladık, dün akşam beş kişiden bir fire ile toplanıp, tiyatro yaptık, “dünyanın kendisi tiyatro, baş rolü oynayanlar hep aynı tipler” dedirten bir oyuna, “Ceza Külliyesi” oyununa.
Dün korku dolu bir gün idi, bir okul ve konsolosluk tatil ilan etti, telefonlarda mesajlar cirit atıyor, insanlar bir yerden bir yere koşa koşa gidiyor, akşamları evde sayım yapılmadan yatılmıyor, paranoya ileri safhada, şehri terk etme imkanı olanlar gittiler bile.
Tam iş ve okul çıkışı dışarı çıkıyorum, iki saat kadar bi yoğunluk var, dönüşler in ve cin eşliğinde top oynanarak oluyor. Şehir hem karanlık, hem ıssız, insanlar insanlara telefonla haber veriyor, “şuradayım, şu kadar yolum kaldı, bir yerde patlamazsam gelicem” aynen böyle, duyuyorum hissediyorum.
Dün yolda “Botabüs” gördüm. Tepesinde botanik bahçesi olan otobüs demekmiş, bildiğimiz hatlı, tek katlı, tavanı dıştan çalı çırpı ekilmiş gibi duran, sözüm ona yeşili savunan bir otobüs. “Kasabın yağı çok olunca …” diye bi özlü söz var ya bu belediyeler de öyle, ipe sapa gelmeyen şeylere para harcıyorlar. Bayrampaşa durağından sonra bir duvar var, aylardır oraya desen çalışıyorlar, bir kuru ağaç gövdesi yapıştırdılar, taş dizmeli İstanbul silueti, dikey bahçe, bir gün önce havuz büyüklüğünde gelincikler de yapıştırmışlardı, insan yutacak kadar büyük, onları dün kaldırmışlar, Bi de yol kenarlarına turuncu, akbilli tuvaletler yapıyorlar, hatta Sefaköy’de olanında “Yüz numara konfor” yazıyor ama ben iki gündür sırtını E-5 e dönüp işeyen adamlar görüyorum, artık protesto mu, ayaklarını mı üşüttüler, yoksa kafayı mı bilmiyorum. İki akşamdır yol kenarında hizmet veren “Hanımbeyler” bile yok,
Oyunun kendisi de güzeldi ama dekor şahane, Barış Dinçel yapmış, iki kişi sahnede ama tek kişi ağırlıklı, her hangi bir isim ve devir belirtilmemiş ama her cümlenin gideceği bir yer var, oturma düzeni sıra şeklinde, girişte minderini alıyorsun, numarana koyup oturuyorsun, bir saati biraz geçiyor, Tansel Öngel şahane bir oyuncu, Yaz’ın öyküsü’n de Yaz’ın babasını oynamıştı, Gözünden yaş geliyor, hatta sümükleri bile akıyor kii akmasa iyi idi, içim kalktı. Seyirci de katılımcı, insanların gözlerine bakarak oynuyor, ikinci sıra olunca öyle yani.
Bu güne dair söylenecek ne var ? havada güneş var, umutlar var, 45 çocukla ilgili yayın yasağı var, Bursa’da iki yemek fabrikasına kayyum atanmış onun haberi ile “Kuzey Suriye” hayırlı olsun haberi var. Geçen akşam bir kanalda öyle bilinmeyen filan da değil, bir prof “hiç komşularla bu kadar iyi ilişkilerimiz olmamıştı” dedi, hem de bir kaç kez, ben de kendime bir kaç kez çimdik attım, Bu dünyada yalan dolan var, yalanları hem söyleyenler, hem de onlara inanlar var, o insanların boynunda öbür insanların vebali var, “Aaaaaah atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın …” diye bi şarkı var, varlar yoklara karşı, iyi olan, hak olan, barışı savunan kazanacak, hadi inşallah !!!!
Haftanın kitabı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı ”

20 Mart

Bugün baharın ilk günü, Facebook bi hoşluk yapmış, hem haber etmiş, hem de resimlemiş. “Biz zaten biliyoduk ki !” diye kutlamanın içine edenler olmuştur, hayatta tüm güzel şeylerin bi içine eden olur zaten, kıskançlık, haset, fesat için bir kez kalbinde yer açanlar, o yerden onları atamazlar, töbe tutamaz bunlar.
Zihnimin bi yarısından kapan kapana bildiğin kadar, karart içini dışını, zaten hava da karanlık, içine öfke doldur, sonra onu sağa sola sıçratarak kus, insanlara küs, nefret et, onları sorumlu tut, “halamın bıyığı olsa amcam olurdu !” mantığına sıkı sıkı sarıl, sakız gibi uzat konuyu, ellerin boş kalsın, ama dolu san … sonra bunlardan yorgun düş, bir şey yaptım zannet. Yine de inanma, daldaki üzümden pekmez yapmaya gayret et !
Bir yarım da ; Bugün baharın ilk günü, önümüz yeşile açık, kuşlar gelecek, güneş sahanda yumurta gibi tepede, ısınacağız, içimiz dışımız renkli ve sıcak, umutlarımızın üstünde bahar etkisi olacak, kuru ağaçlardan ders alacağız, “Bugün gündüz ve gece eşit uzunlukta ” diye bilgi verirken eklesem ; 12 hayvanlı Türk Takvimi, ve Celali takvimine göre yılbaşı, güneş kuzu burcuna girdi. genelde bu günü Bahar bayramı diye biliriz ama biz Bahar Katliamı beklentisi içindeyiz. Azerbaycan’da paskalya gibi kutlanırmış bu bayram, boyalı yumurta, tavşan felan.
Valla isteyen ideolojik amaçlı halay çeksin, isteyen halay çekenleri dövsün, bana göre bahar bahardır, bahar bayram gerektirir, yeni bir gün, tabiatta yeniden başlamalar, ölmüşlerden dirilmeler, iyi bi şidir bahar, iyi anlaşılsın isterim. Memleketin batı yanlarında insanlar evden çıkamazken, doğu yanlarında da evlerine giremezken, nasıl bayram olur, bilemiyorum, “içimizde hissedelim !” de geyiğin alası, içimiz dışımıza döndü, kan, göz yaşı, bağırıp çağırmalı demeçler, paranoyak bir toplum temeli atmaya çalışanlar sağ oluyorlar ki.
Bu pazar gününde avucunda sıkı sıkı tuttuğu bozuk paralar ile ekmek ve gazete için bakkala koşarak giden çocuk olsam, yolda düşsem, dizlerim soyulsa, paranın birazı kaybolsa, Bakkal ile komşu amca ya da teyze halime gülse, para için tamam deseler, ekmeği, gazeteyi verseler, başımı okşasalar, sevseler, eve gelsem, hazır sofrada çay kokusu, tereyağlı yumurta kokusu, kızarmış patates,hatta hava ılık bir bahar havası, masa da asmanın altında olsa, taşlar yeni yıkanmış, çukurlarında minik su birikintileri, kapı ağzında topuktan erimeye başlamış, altından renkler çıkan tokyolar, masanın bir yanı sedir, bir yanı tahta iskemleler, bir de bitkiler kokuyor olsa, çiçek kokusu gelse sofraya,anam babam, kardeşlerim, melamin tabakları dizmiş annem, “elinizi yüzünüzü yıkadınız mı?” sorusu elzem. Bir keyif çayı arasında gözü çarpar ise dizimdeki “uflar”, beklerim ki öper de geçer annem.
Geldi geçti böyle günler ömrümüzün kitabındaki sayfalardan, geçmiş sayfalara göz attık ama yenileri yazılıyor artık. Masa salonda tv karşısında,asma ağaçlarının resimleri kaldı, şehir bodur bitkilere mahkum, ekmek buz dolabında, gazete internette, parmak arası Ceyolar var şimdi, Kızartma ve tereyağ zararlı, çay poşette, annem babam yok, kardeşlerim ayrı evlerde, hatta çocuklarım, eşim bile tüm aile ayrı yerlerde bu sabah. “Herkes yerinde sağ olsun, yerinde mutlu olsun !” Kalplerdeki yerleri gösteren 4.5 G li telefonlar sağ olsun, Bu gidişle daha neler olur, bi tahminim var ama haksız çıkmayı dilerim, bahar gerçekten bahar olsun, inşallah, Yine de bi çay koyayım, dökme olanından, diyet kahvaltıda az esneyebilir, yarın telafi ederim, bu da tereyağlı yumurta demek olabilir, aaay hadi inşallah,Kız bi kalksın da bakalım.

21 Mart

Kendimi “bir ilkbahar sabahı güneşle uyanmışım ” sayıyorum, takviyenlenmiş, tazelenmiş umutlarımla el ele bu dünyanın daha iyi bir dünya olma şansı nedir, bakıcaz.
Tansiyon düşüklüğü genetik, doktorlar hastalık olarak kabul etmiyorlar, düştüğü zaman biz de düşüyoruz. Dün gözümü ara ara açarak, ucundan azcık gördüğüm, bir türlü tamamına ermeyen rüyalar eşliğinde uzun uzuuuuun yattım. Gözümü açtıkça yeme içme, ufak tefek işlere baktım, kitap okudum, dizi baktım. Bu arada Downton Abbey bitti. 6 sezon seyrettim, yenisi var mı bilmiyorum, varsa da eylüle. “Tut” seyrediyorum, biyografi türünde Firavun Tutankamon, şimdilik üç bölüm gözüküyor, ikisini izledim. Bu arada Youtube’da çok güzel belgesel videolar var. Hatta her konuda var. Ara ara da oralara bakıyorum. Barış Bıçakçı bitti. Kitap bardağa dolan su gibi yazılmış, nefes alır gibi okunuyor. Derin dostluklar dile gelmiş, bu derece değil ama ona yakın derecelerde dostlarım var, aslında “lar” eki ikiden fazla, beşten az anlamında. O dereceleri herkesle yakalamak mümkün değil, gerekli de değil. Uzun yıllar istiyor, 35 yılın üstünde arkadaşlarım var, çoğu dostluk derecesine çok yakın, kırılıp küsemiyorsun, varsa bir yamuk durum, “yapabilseydi yapardı, yada elinde olmayan şartlar var ortada …” diye bir içten savunma ortaya konuyor. Bazen öyle şartlara yenik düşüyoruz ama yalama olacak kadar her şarta değil.
Akşama doğru kendimi sokağa attım, bi market yapayım, temiz hava alayım, ayaklarım açılsın diye, akşam inerken çamlıktan geçerken bir kızın karşısında diz çökmüş özür dileyen genç adamı gördüm. Kız işi bitirmiş gibi idi, öbürü “aşkım, aşkım” diye savunmada. İlişkiler bu dereceye gelmemeli, özür dilemek yerine göre iyi bir şey,özellikle de başkaları menfaatine ortak bir çalışma var ise hatalı olan kesin hatasını kabul ve telafi etmeli, ama iki kişilik ilişkilerde salya sümük durumlarını onaylamıyorum. Varsa bir hata vardır, Yalvarmak derecesini düşürmez, peşine bir af gelse bile, tekrarı olasıdır, unutulması zordur. İnsanlar birbirini tanımaya çalışmalı, kendilerini olduğu gibi kabul ettirmeye çalışanları da kabul için kendinden geçenleri de onaylamıyorum. Bir orta yol vardır, aranır ise bulunur, şiddete meyil etme, masaya yumruk indirme, iyi niyeti devamlı suistimal etme, yapıp yapıp özür dileme, “af” için kendini şanslı hissetme çözüm değil. Gerçek sevginin ve dostluğun olduğu yerlere yalan girmez, her şey söze dökülmez, yüzleşme için zaman kollanmaz, kin ve nefret içeride yuvalanmaz. Bu bir elektrik alma işidir, bu elektrik de arada voltaj düşer ama ışık hiç kesilmez.
İnsan ilişkileri yorucu, ben çoğu zaman alıp başını gidenlerdenim, halden anlarım, iyi hale geçemeyecek ilişkileri rafa dizer, uzaktan bakarım, hatta rafta unuttuğum bile olur. Herkesle her şeyi paylaşmak mümkün değil, gerek de yok, bizim yaşlar az insan, kaliteli insan yaşları, Allah gençlere kolaylık versin, hatta akıllı telefon aklı versin.
Memleket gündemi belli, demeçler çadırdan öteye gidemedi, ölen ölüyor, kalanlar da korkunun esiri, insanları korumak yerine onları eve tıkmak daha kolay. Allahım bana da “memleket çok iyi durumda, bizi kıskananlar komplo kuruyor” kafasından ver ! demek istesem de diyemem ama “kafam yerinde alaturka oldum, oynamadan duramammm !!!!” desem, Fatih Erkoç söylese de oynasam iyi olur, kafayı oynatmadan, bedenen ama.
Haftanın kitabı ; Hakan Günday / Piç, ilk defa okuyorum, elimdeki kitap 31.baskı, son kitabı “Daha” Fransa’dan ödüllü, Güzel.
Haftanın etkinlikleri ilçe sınırları içinde, kıza Etüt Merkezi bakıyorum. Seneye ÖSS sınavımız var. Dershanelerin içine tükürdüler, gerçi diğer iki çocukta da ben iyi hazırlıyor diye cemaat dershanelerine meyil etmemiş idim, çalışan çocuk çalıştırılma istemez, yönlendirme yeter, derken ; ne çözsün, ne okusun demek istedim, şimdilerde eğitim seviyesi yerlerde iken az ışık gören öğrenci ipi göğüsleyecek, hedefimiz Devlet Üniversiteleri, hatta İzmir, kazansın, gitsin. Sonunda her şey “kısmet ile hayırlısına” dayanıyor ama tüm çabalar hayata geçtikten sonra.
Cümleten günaydın, İçimiz dışımız bahar olsun, kuşlar konsun yollarımıza, leyleği havada görenlerden, eli ayağı tutanlardan olalım, inşallah.

22 Mart

Kalkınca hava nasıl anlayamıyorum artık. Öğlene doğru değişiyor, Belediyenin termometresi 18 derece gösterirken, kışlık giysilerle dolaşıyoruz, elindeki telefondan havayı koklayanlar, müthiş yanılıyorlar, en azından sabah saatleri için. Bence güneş eskisi kadar ısıtmıyor, onun da enerjisi azalıyor. Her şey tükeniyor, kaynaklar bitiyor, her şey değişiyor, ama gelişemeden, her şey bizi şaşırtıyor ya da bazılarımız “gibi” yapıyor, bir bakarsın her şey çok hızlı, bir bakarsın her şey tekrarda.
Bu “şey” de önemli kelime, tek başına hiç bir anlama gelmeyen cümle içinde çooook mühim manalar taşıyan “şey” her zaman hayatımızın cümleler içinde en açıklayıcı kelimesi olmuştur, seviyoruz, “şey” i ona anlamlar yüklemekten bıkmadık, usanmadık. “şey” den anlayan insanlar “şey”i her zaman doğru anlamasalar bile, varlıkları yeter !
Varlığı yeten şeylere tutunarak, her sabah sırandan hissi veren ama içinde her türlü duyguyu barındıran hayata “günaydın !!!” dedik, tepemde dolaşan helikopter beni biraz korkutsa da baktım sosyal medyada bi şi yok görünüyor, bazı şeyler olsa da görünmüyor, bilmemek mutluluğun en kolay tarifi, çünkü bildiğine inanıyorsun, bildiğin bildiğin gibi kaldıkça, ruhunda fırtına esmesine gerek yok. Olsam ki ; Bir ağaç altında, gölge ile güneş oyunları arasında, onlara ıslık çalan rüzgar ile, solo yapan kuşlar, az da su sesi, eeee bu manzaraya kitap da gerekli, aslında yakışanı akıllı telefon, tek tuşla dünya dönüyor, bir minik ekrana sığıyor “heeeer şeeeeey !!!” Güzel ama, di mi ? gelişen dünyanın, bitmeyen çelişkileri, hayatımızı “şey” ederken, biz hangi “şey” lerin peşindeyiz acep, “şey” lerin “şey” olacağı bir gün olsun, cümleten kolay gelsin, ben biraz şeker çiğneyip, hayvan kurtarıcam, sonra ev “şey”leri, sonra da etüt merkezi görüşmeleri, beni bekleyen “şey”lere hazırım, olmasam ne olacak, cümleten sürprizlere açık olduk, bizi bekleyenler iyi “şey”ler olsun, Aminn !!!

23 Mart

Yataktan kalkarken aklımdan “Bugün annemi arayım” diye geçirdim, Gerçekle yüzleşmem saniye içinde oldu Yıllarca her sabah telefon konuşması yaptık, saate bakarak uyanmasını beklerdim. Eğer bugün telefon edebilseydim bana ilk açınca “Allah sesini şen etsin” derdi arkasından da “ortalık elden gidiyor, ha bu ne kepazelik !” diye haber bülteni olarak devam ederdi. Bazı şeyler için çok geç, bazı şeyler için ise yapacak bir şey yok. Gençlik yaşayarak, yaşlılık da anlayarak geçiyor. Yaşlılık derken orta yaşları şeyeddim.
Kitabımı bitirdim. Hakan Günday çooook şaaaneee bi yazar, okuduğum ortalarda bir eseri ki yıllara göre sık yazmış, son yazdığını da okumak istiyorum. Okur iken ; İlk Nobel Barış Ödülü’nün 1901 de Kızılhaç kurucusu Henry Dunant’a verildiğini, onun sefil bir şekilde öldüğünü, hem iyi, hem kötü, hem güzel, hem çirkin olduğunu, hayatını anlatan bir film bulunduğunu öğrendim. Sonra “Echelon” nedir onu öğrendim, Türkçesi tele kulak olabilir. ABD ile İngiltere Sovyetleri dinlemek için soğuk savaş zamanında bir iletişim ağı kurmuş. Anahtar kelimeler var, bunların geçtiği konuşma ve yazışmalar, koordinat belirlenerek rapor haline geliyor. Sonradan aralarına Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da katılmış, hatta yakın tarihte Avustralya itirafcı olmuş, soğuk savaş bitince ilgi alanı askeriden özel konular ile ekonomik gelişmelere dönmüş. Hala uydular çalışmaya devam ediyormuş, Kıbrıs en faal üslerden biri imiş.
Efsane “Cici Can” gerçekten varmış. Annesi uyuşturucu bağımlısı, kendisi hiper aktif, babası yazar çizermiş, baba izlemiş, çizmiş, anne aşırı dozdan gitmiş, Dennis ise her girdiği okuldan atılmış, Vietnam’da savaşmış, sefalet içinde ölmüş, baba da milyon dolarları götürmüş, oğlu ile hiç iletişim kurmadan.
Dejenerasyonu bozulma, özünü yitirme diye biliriz de aslı “Nesilsizlik”. ” Pain” İngilizcede ağrı, Fransızcada ekmek demek, Yaratık Allen sürrealist ressam ve heykel Henri Gigger’in eseri, hatta Akademi ödülü de var.
Son okuduğum iki kitap, erkek sesinden erkekleri anlatıyor, “Piç” öyle bildiğimiz anlamda değil anası babası belli kahramanların da hayatlarının anası babası yok, tutanacak dal mı desek, tutunmak da istemiyorlar ama. Neyse güzel kitap, tavsiye ederim.
Okurken not alıyorum, ilgimi çeken isim ve olaylara bakıyorum.
“Boş vakitlerinizde ne yaparsınız, ıssız adaya düşşeniz yanınıza alacacağınız üç şey nedir ?” sorularına kitap cevabı verenlere kızıyorum. Bi kere kitap boş vakit işi değildir, zaman ayırmak ister, ortam ister, dikkat ister. Issız adaya düşünce karnın aç, üstün çıplak, karşına ne çıkacak belli değilken yanında kitap olsa ne olacak. Aslında ıssız ada boş vakit cenneti, bir kütüphane ile düşülebilir de temel ihtiyaçlar ne olacak ? Vakti ile bu sorulara ; Boş vakitlerimde kitap okur, müzik dinlerim demişimdir illa ki. Issız adaya da ne demişimdir hatırlamıyorum ama kibrit, çakmak dememişimdir. İşte bunlar yaşamaktan anlamaya gelişme.
Bakalım bugün neler olacak, planlı oldurmaların plansız sonuçları kimlere sürpriz olacak.
Bugün terazi burcunda halkalı ay tutulması var imiş. Bu tutulmalar enerji patlaması anlamına geliyor, her şeylerin patlama hevesinde olduğu şu günlerde çatlak olarak kalacak şeylere razı gelebilirim. Ama yine de emin değilim, fitratımda kesip atmak var da her şeye olmuyor, Aaaay dertlenir gibi oldum, amaaaaan dertlenecek ne var alt tarafı hem yeryüzü hem gökyüzü karışık, onca karışıklıkta içimiz karışmış ne olacak, hem de yalan dünya azimle gerçekten dönerken,
Gündemle ilgili bir şey yazmadım, ilgiliyim, konuyu konunun uzmanı olanlarla, sananlara bıraktım, cümleten günaydın …

25 Mart

Nar taneleri gibiyiz. Bir kabuk içinde saymayı düşünmediğimiz kadar çok tane, görünüşte aynı gibi duran, aslında biçimsel farklar taşıyan, etrafa renk ve koku saçan, çürüyen, bozulan, cap canlı duran nar taneleri. Bir dünyanın içinde bir çok dünya gibiyiz. Biliyoruz ama hissetmeyi erteliyoruz. Bildiklerimizin esareti altında mıyız ? Şahsi fikrimi söylüyorum ; benim için her zaman değil, ben bilinmeyenlere, bilmediklerime, bildiklerimin güncellenmiş haline de ilgiliyim, bilgili olmak istiyorum.
Koleksiyoncu / John Fowles kitabı kızımın elinde gördüm, hemen kaptım, “ben hemen okurum” diye söz verdim ve okudum. Çok beğendim. Daha önce Büyücü’yü okumuştum, dört parmak kadar kalınlığı vardı kiii Fowles “Her insan kendisi için bir giz olmalıdır” diyenlere yazıyor, okumayanlar belki “Fransız Teğmenin Karısı” filmini bilirler, o da onun. Psikolojik bir gerilim, değişik bir konu, ilk kitabı imiş, “bunu yazan ileri de kim bilir neler yazar ” diyenler haklı. Bizim kuşak Pul ya da kelebek koleksiyonu görmeye gidip de colasına hap atılan kızların korkusu ile büyüdü. Yakın çevremde ne avlanma için koleksiyon yapan ne de colasına hap atılan biri olmadı çok şükür, işte bu kitapta bunların hepsi var. Hatta kızın okuması da iyi olmuş, dermişim de manyak ve sapık olanı bir bakışta tanımak mümkün olmuyor, onların binlerce maskesi var. Hatta onlara sahip çıkıp koruyanlar var. Çünkü öğrendik ki bir şeyin suç olabilmesi için 3,5,7 … şeklinde tek rakamlar halinde tekrarlanması gerek, Kurban miktarı artık Allah ne verdi ise.
Bu ay okumak için verimli bir ay oldu, denk gelen kitaplar da adeta “oku beni, çabuk oku” der gibi olunca sayı yükseliyor. Arada Stefan Zweig okuyorum, ince 80-90 sayfalık ruh hali tasvirleri ki aynen içimizi okuyor,Barış Bıçakcı’nın son kitabı Seyrek Yağmur’a başladım. o da ince ama satırları çok dolu bir kitap. Beğendiğim cümlelerin altını çizmiyorum, tekrar okumak istesem, elimle çizmiş gibi bulurum, çizmiyorum çünkü ezber etmek istemem, çünkü yazarın yazdıkları beni sadece tetiklesin aynı şeyi başka şekilde düşündürsün isterim. Okumak satırlar arasında kendinle bağlantı kurmak, yazılmamış olanların da olduğunu anlamaktır, bilmem anlatabildim mi, ben de pek anlamış gibi değilim,
“Çok bilinmeyenli denklemleri bilinir hale getiren insanlar top halinde duran ıslak bir duş havlusunun kurumayacağını neden bilmezler ” derken evdeki çocuklardan bahsediyorum ki en büyük çocuk eşim de konuya dahil, işte burada sihirli anne iş başına geliyor , o topu açıp kurutan, katlayıp, yerine koyan, kirlisini temizi ile değiştirenlere evin annesi diyoruz kiii bunlar ağzı ile kuş tutsalar bile evdeki yemeğin tuzu fazla kaçsa heme eleştiri oklarına tutulur, hatası yüze vurulur. ( dün yaptığım köfteye iki kere tuz atmış olabilirim, sadece keskin bir tad idi, yoğurtla fark edilmiyordu bile, aslında abartan olmadı ama hiiiç bahsedilmeyebilirdi de, kırılmış anne notu) anne sihirli derken; hayat akışını sağlayan farkına varılmamış işleri yapan demek istedim, yoksa sihirli değneğimiz yok ama sihirli dokunuşlarımız illa ki var.
Aile içinde af etmek annelere mahsustur, hatta unutmak da ama vazifelerini değil.
Gözüme çarpan akşamdan kalan havlulara, sağa sola dağılmış olan bardaklara, kıyafetlere gereken ilgi ve alakayı gösterip, yemek ayarlayıp, üstüne bi de Elmalı pay ile bir çeşit börek yapıp (beş çayına yetişir) kalan zamanımı okumaya ayırmak istiyorum, artık ne kalacaksa :))))) Bir hafta sonu daha geldi, maalesef genel olarak sevinecek gelişme ve değişmeler yok, kendi iç dünyamız için elimizden geleni yaparken gözümüz herkesin dünyasında,
İyi haberler olması umuduyla, kötülerin hak ettikleri cezayı bulması umuduyla, körlerin gözlerinin açılması umuduyla, vicdanın menfaatin önüne geçmesi umuduyla, herkes için barış umuduyla, sevgiyle saygıyla … Günaydın

28 Mart

Eski saat, yeni saat, şimdiki zaman derkeeen sabah ettik. Yeni bir güne, yeni bir haftaya eski umutlarımızı cilalayarak başladık, yeni bir şey değil ; Herkes için barış, aramıza sevgi, saygı, çocuklarımıza iyi bir gelecek istiyoruz, kısaca cümleten iyilik, sağlık istiyoruz.
Biraz aksilik var üstümde, geceyi, saate bakmakla ses dinlemekle, yeni uyuduğumda patlayan havai fişeklere sövüp saymakla geçirdim. Benim sövmeler cinsel içerikli değil, kimsenin organlarını, anasını konuya dahil etmiyorum. Sadece görgüsüzler diyorum. Mutlu olduğunu bile dünyaya , dünyaya zarar vererek ilan eden, bunun için para döken, mutluluğun ruhunu göğe yükselttik sanan ahmaklara kızıyorum, sinirleniyorum, “İlan etmek yerine, paylaşmayı deneseniz !!” diyorum. Mutluluk illa ki gözler önüne serilip, tasdik bekleyecek, tutanaklara geçecek, resimle belgelenecek, lafa söze malzeme edilecek … bunun karşılığında da unutulmayacak. Hadi canım !!!, mutluluk unutulursa da unutulmazsa da travma. Yaşayıp, geçmeyi deneyin, öylesi daha güzel valla. Her şeyin biriktirilmesine karşıyım, kitaplar hariç, hele duygu biriktirmek, özen ve itina ile anı saklamak, onlara bağlı kalmak, külliyen ruha zarar, bekleme yapmayalım, yaşayalım, geçelim, yenilere yer açalım,zira hayat geçiyor, zaman ilerliyor, ister içinde kalalım, ister dışında.
Hafta sonu çoooook yoğun geçti, koştur, koştur halleri, kalabalık, gitmeler, gelmeler, pişen yemekler, kurulan sofralar, azcıııık ucundan bozulan diyetler, ama halis kalan niyetler … derken mutlu olduk, her hangi bir belgemiz yok, içimize yazdık, gerekirse konu açar, anarız, aklımızda kalması gerekirse, kalmıştır hazar.
Dün bir ara aynaya baktığımda kiii evde en çok ayna ve saat bulunur, gözlerimin önüne dökülen, parlayan bir perçem ve çizgi haline gelmiş göz kapaklarım ile kendim Hitler’e benzettim,Ruhumu aslaaaa !!! Tam da bu anda kızım bana “pıtırcığım” diye seslenmesin mi, benim gibi her daim iri kıyım bir anne, minik ipek böceği, pıtırcık … gibi hoş kelimelerle anılsın kiii bu kız işi, çok şükür ki bir kızım olmuş, neşe kaynağı, bilgi yumağı valla smile ifade simgesiAaaay artık ders de çalışıyor, “ojemi de sürerim, makyajımı da yaparım, telefona da bakarım, seneye sınavlara da hazırlanırım ben” modeli.
Aaaaah aaaah bakarsan mutluluk her yerde, uçan kuşun kanadına bakmaya gerek yok, anlaması, anlatması emek istiyor, gidip kızı kaldırayım, kahvaltıdan önce tartılayım, evi normale çevirip, anormallik için savaş veren dünyaya ruhen bedenen dahil olayım , hazar ihtiyaç duyulduğum yerler var, kendimi önemli hissederek başlayım bari, cümleten günaydın

29 Mart

Kış ortasında yaz havası yaşadık diye “kazanılmış haklar geri verilmez” diye ısrarla kışın bittiğini var sayıyoruz ama çoook soğuk, insanı sabah akşam tir tir titreten bir hava var. Güneş öğlenleri parlıyor ama soğumuş dünyayı ısıtamıyor, gerçi mart da bitiyor, fakat aldığım duyumlara göre mart ayı da nisan gibi geçecekmiş. Güneşli ama soğuk, bu durumda “güneş dekor oluyor, gücünü temmuz, ağustosa saklıyor” diyebilir miyiz, deriz tabi, kim tutar bizi. Zaten tutamadıklarımızın söyledikleri, anlattıkları yüzünden ne hallere geldik.
İnsanın en büyük isteklerinden biri inanmaktır. İnanmak bir boşluğu doldurur, bir eksiği kapatır, yükü hafifletir, huzur verir. Hatta sorumluluk devir eder ; “Biz ona inanmıştık !” der suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırız. Aslında “yok öyle bi dünya” dense de “var öyle bi dünya” Bu işin kolay yanı, gözü kapalı inanmak, çok güvenmek, her şeyi ondan beklemek, gelenleri olduğu gibi sorgusuz sualsiz kabul etmek, güzel bi şi. Hatta “oooooh miiiis !!!” ama bir kısım insanlar alamıyor bir dal, tadına bakamıyor. Çok mu şüpheciler, çok mu akıllılar, “aklı başında olanlar merak edip, şüphe duyarlar” mı desek, diyelim, diyelim.
Neye, neden inandığımızı bilmek lazım, biz buna iç dünya ile yüzleşme diyoruz da bu pek olamıyor, huzur azıcık yalan ister, yalanın da ikna kabiliyeti çoktur, yılandan korkmaz yalandan koktuğu gibi insanlar ama azıcık renk açarlar, pembe olanı, beyaz olanı var, “mutlu etmek için söyledim” diye savunması var. Dünya üzerinde yalan zinciri var, Devletlerin bile yalancısı var, zaten dünya “Yalan Dünya” bugün var yarın yok. Yok derken, dünya hep var da bizim yok olacağımız bir zaman var, yokluğumuz biraz üzüntü yaratabilir ama dünyanın umuru olmaz, o yalandan ekvator kuşakları sarınıyor, belki de bu kuşaklar arttıkça güneş bizden uzaklaşıyor, mevsimler yolu ile intikam alıyor, doğa olayları ile perişan ediyor.Baktı ki güneş dünyanın yüzü kızarmıyor, o da umudu kesmiş olabilir.
Yazdıklarımın bilimsel bi yanı yok, tamamen hissi, oturduğum yerden yazarken güneşi görüyorum ama açık camdan içeri kutup havası doluyor, üşüyorum, içim, dışım üşüyor, yaz belki dışımızı ısıtacak ama içimizde bir rutubet kalacak, ağladıklarımız içimize aktığından mı bilmem zira üzülmek için o kadar çok sebep var ki, hiç tanımadığımız insanların ölüsüne ağlar olduk, bilmediğimiz insanlar var, evsiz barksız, bomba sesleri altında büyümeye çalışan çocuklar, kayıp edilme noktasında umutlar var, bu durumda içimiz dışımız bir olamıyor, dışımız kaldığı yerden devam, içimizde yağmurlar, rüzgarlar yalanları temizlemeye gayret ediyor. “Bir bitse de unutsak” hepimizin dileği de ateşe odun atanlar, o ateşle ısınanlar var, onların içi dışı bir, nasırlı yürekleri,
Geceden sabaha geldik kuzu kuzu, yeşillere allara, çiçek açmış dallara nice nice baharlara … kuş sütü ile kahvaltı edip, hayata hoooop diye akacağız, “yalandan kim ölmüş” diye sora sora , ölüm sebebine bu yazılmıyor ama yalanın öldürdükleri var, valla.
Cümleten günaydın, notlar arasında; kıza karnıyarık pişir, yürüyüşe git, akşama diyaloglara git, festival biletlerini al, kitabını bitir, çamaşırı bitir var, “Sen tükenme beni bitir” yok ama.

30 Mart

Homo Faber / Max Frisch 1957 yılında yazılmış,Mühendis olan Faber bilime, teknolojiye inanıyor, red ettiği kader olgusunun onu tesadüfler aracılığı ile adım adım nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Yılına göre çooook iyi bir eser ve bugün de değişen bir şey yok. Tam da okuduğum kitapda Tanrı var mı yok mu diye bir bölüm geçmiş idim ki son cümle “Bilimin ulaştığı sonuçlara tanrının gölgesinin düşmesine engel olamıyoruz” her şeyin özeti. Teknoloji bir yabancılaşma getiriyor, makineler, neden sonuç ilişkileri, kendine yetme, ilim, bilim … derken duygular ölüyor, kendimiz ölmeden önce bir boşluğa düşüyoruz, sonunda açıklanamaz bir noktaya geliniyor, bu noktadan çıkış da her zaman mümkün olmuyor. Faber mühendis, önce uçağı çöle düşüyor, 83 saat orada mahsur kalıyor, bir adamla tanışıyor, bu adamın intihar ederek ölen kardeşi hamile iken ayrıldığı sevgilisinin eşi, bu arada yanında manken bir sevgilisi var, sonra eski sevgili ile ilgili iz sürmeler, kızı olduğunu tahmin etmesi, gemide yirmi yaşında bir kız ki gerçek kızı, bilmeden aralarında bir aşk, bu arada Faber 50 yaşında, kızın yılan soktu da öldü derken beyin kanamasından gitmesi, gerçekleri öğrenme, kızın annesi ile sorgu, sual ve kanserle gelen kendi ölümü. Bir Türk filmi gibi dursa da edebi açıdan değil, çok zengin bir dil.mükemmel kişilik analizleri, ama ağır eser, Dün akşam Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy’un edebi diyaloglarında masaya yattı ve aklımızda yenilenmiş soru işaretleri ile kalktı, Her şeyin bir açıklaması var diye sanılıyor ama ille de açıklanamayan yerler kalıyor. İnançlı olmak durumu bir yerde kurtarıyor ama hiç inanmamak kadar, körü körüne inanmakta zarar. Bir orta yol var, o da herkesin kendine özel, kalbin gerçekten huzur bulduğu noktalar, işte oraları doğru noktalar bence. Duygu taşımak önemli, duygusal olmak zaman zaman bir handikap ama gerekli, neyse bu konular benim sevdiğim konular ama yazmakla bitmez, yazmak da çözüm değil değil. Anlatmak için yüz ifadeleri de gerekli, emoji ile olmuyor. Arzu edenlerle çaya çıkabilirim, dermişim.
Bugün okuma günü, saat 12.30 ile 13.00 arası 81 ilde okuyoruz, inşallah. Okumak başka dünyalara açılan kapılar, o kapılar ruhumuzun derinliklerine de açılıyor, bilmek öğrenmek güzel de kaynaklar da güzel olmalı. Dün paylaştığım kitap zinciri ile bugün ilgilenicem.
Akşam yine yollar boş idi, “olasılıkları hesap edenler kaderden kaçıp evlerinde güvende olduklarını sanırken, boş vermişler ile kaderciler yollara dökülmüş idi” dersem kitabın etkisinde kaldığımı açık ederim. Bu arada Bayrampaşa’daki duvar kaderine terk edilmiş gibi, yeni düzenlemeler yapılacak hissini veriyor, karanlıkta öyle sandım, dikey bahçelerin çimleri uzamış, henüz lale görmedim, hatta yol laleleri bile görmedim,
Son olarak Max Frisch İsviçre’li, mimar, Almanca yazıyor, iki dünya savaşı görmüş, 91 de ölmüş, kitapta yazdığı gibi.
“Olduğu kadar, olmadı kader !” , Duyguları yok sayarak, teknik adam sözde olunuyormuş demek, ben biliyordum zaten,
Cümleten günaydın, Kütüphanecilik haftasının ortası, okuyalım, okutalım, ha gayret …

31 Mart

Her sabah bir umut benim için. Her yeni günün “Bugün daha iyi olmak için bir şans ” olduğuna inanıyorum. Dünü bugüne taşımadan, bugünden yarın için tasalanmadan, sadece bugünü, an’ı yaşamak, tadını çıkarmak, tadımı bozanlardan uzak kalmak istiyorum. İstemekle olmuyor ama, çevre faktörü, yalan dolan ağırlıklı, anlamayan, anlatamayan, anlaşılamayan insanlar maalesef mantar gibi. Pıtır pıtır çoğalıyorlar, tabiatın içinde harika dururmuş gibi iken zehir saçıyorlar. Eeee zehirleniyoruz, tabii ki de. Yıllar yıllar üstüne eklendi, dünyayı kurtaramayacağımızı çok iyi anladık, dünya da halinden memnun zaten. Kötüye nasıl kucak açacağını bilmiyor, kötülük altın tepside. İyilik de kıyı köşe direnmekte, “kötüler kazanır, iyiler ölür !!” iç karartıcı bir teşhis ama genelde öyle.
Bazı sabahlar taze ve yeni umutlarım hasar görmesin diye canlı insan göresim gelmiyor. Gerçi cansız olanına da bakmıyorum. Hayaletlerle de ara sıra kabuslarda rastlaşıyoruz desem ; Hayalet öyle çarşaf altında uçan bi şi değil. Hayalet bir türlü barışamadığımız, helalleşemediğimiz, af edemediğimiz, yüzleşemediğimiz insan gölgeleri. Görünmez ama varlığı bilinir, görüşme için fırsat ya artık yoktur, ya da zamanı gelmemiştir, kanımızla canımızla beslenir, ruhumuza ekstra yüktür. Herkesin bir iki hayaleti vardır, bunlarla dost olunur mu kesin bir açıklama yoktur. Sorumluluk duygusunun derecesi de hayalet sayısı ile ilgilidir, yarım bırakılan, ertelenen, ötelenen,görmezden gelinen … heeeeeeer şeyin bir hayaleti vardır. Bunlar ordu haline gelince doktora gidilir, artık duruma göre ilaç mı olur, seans mı olur, bilemem. Doktorun iyi geldiğine inanılır, ilaçların verdiği huzur ile bağımlı, bağımlı yaşanırken bağımsızlık nutukları atılır. Eskiler “kelin merhemi olsa başına sürer” demişler, boşanmış evlilik terapistleri, psikologa giden psikologlar bunlara örnek verilebilir. Bu arada örnekler verilmek içindir, genelde alınmaz, genelde ders de alınmaz. Beynimizdeki süzgeç işine geldiği gibi süzer, birinin işine gelen de özele dönüktür, genele atıf eder makyajı ile boyanır ama etmez.
“Hayırdır ???” diyen olursa cevap veriyorum ; “Yok bi şi, aaay ben iyiyim !!!” Bu çok inandırıcı bir cevaptır, %99.7 inanılır, geri kalan mini yüzde de inanmaz ama, eşelemez erteler, bir zaman sonra hatırlatma yapar, o zaman da geç olur. “Yok bi şi”, çoğu zaman “beni anlamanı çok isterim ama sende o kapasiteyi göremiyorum, boşuna birbirimizi meşgul etmeyelim” anlamında kullanılır, bazen de zaman kazanmaya yarar, kişiye yararlı bi şi değildir ama şartlar öyle gerektirir.
Ömür dediğin de gerekenleri gerektiği yere yapıştırmakla geçer, “hayat parçaları kutuda duran, şekilleri ve renkleri arasında çok az farklar bulunan, binlerce ufak parçalı puzzle dır. Çoğu insan resmi göremez, gören de tamamlayamaz.” Nokta !!!
Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, radyomu açıcam, kendime filitre kahve yapıcam, kızı kaldıracam, yürüyüşe gitmek bana iyi gelecek, terleme yolu ile gözeneklerim açılır, kan beynime doğru gider, sonra da iyi olurum, ” zaten yok bi şi !”
Cümleten günaydın, Yarın “şakka len, şakkaaa !!!” günü.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: