NİSAN AYI GÜNLÜKLERİ


13237831_10154123844386768_7356801778262173144_n

Kuşlara hep heves ederiz de, onlar da bize imrenir mi acep ? yersiz, yurtsuz garipler, bir tek uçabilme imkanları var. pıııırrr ! diye havalanınca her şeyi geri de bırakırlar sanıyoruz da ben inanmıyorum, yani artık inanmıyorum. Gitmek önemli değil, önemli olan gittiğin yere istemediklerini taşımamak. Uçalım; unutalım, geride bırakalım istiyoruz, sanki uçsak olacak. halbuki insanda sınırsız bir işleme, evirip çevirme yeteneği var. ver konuyu, al ayrıntıyı. kafaya takınca, geceyi gündüze ekler, ya yemeden içmeden kesilir, ya da dünyaları yer, konuyu kördüğüm haline getirir insan 🙂 işte ondan, yazarlar, çizeler insan. Üretiyorlar, üretiyorlar, arada anlaşılıyorlar, o da yanlış dermişim :))) Bakalım Nisan ayında neler demişim. Fotoğraf için Ferda Ünür’ün ellerine sağlık, Yazıdan sonra kuşu sorgulayacam :)))

02 Nisan

Nisan ; bir şaka ile başlayan, adına özgü yağmurları olan, bu yağmurları kısa süreli aşkları çağrıştıran, sonunda çocukken muhteşem kutlanan, çok renkli bir bayramı olan, insanları manto ve paltodan soyan, yaza ufaktan ısındıran, içinde 35 senedir bir film festivali barındıran bir aydır. Bu hafta biletlerimi aldım, sağda solda sanat ve kültür şehidi olmaz isek bacımla beraber on film göreceğiz. Başka ülkeler, başka dünyalar, başka diller, başka dinler …
Her şeyin bir sonu var, bazı sonları görüyoruz, bazılarını tahmin ediyoruz, bazılarına da ömrümüz yetmiyor. Bu haftanın da sonunu gördük. Memleketin hali malum, hiiiiiç o dallara basmıyorum. Çünkü ; Hap kadar çocukların bile yaşına başına bakmadan, bir alt yapısı olmadan, ağzından tükürükler saçarak siyaset yapmalarına, kulaktan menfaati kadar bilgi sahibi olanlara sinirleniyorum. Bu nedenle konuşsam, yazsam faydası yok, susuyorum, gönül de bir şekilde razı olacak artık.
Hafta içinde Tomris Uyar’ın bir öykü kitabını aldım, okudum, içine de bir not yazdım, tanımadığım ama kitap okuyan birine kargo yaptım. Benim zincirim tahminimce olmadı.Çok da hayal kırıklığı yaşadım sayılmaz, bakıyorum, görüyorum, anlıyorum çok şükür.
Apartmanın doğum günü çocuklarına da kitap aldım. “üstünüz, başınız, oyuncağınız çok, bu da hayal dünyanız için ” dedim verirken, hemen paketi açıp bağırlarına bastılar ama devamını bilemem. Ben iç huzurumun peşindeyim. Verdiğim sözleri tutmak, birinin elinden tutmak, bir şey öğrenmek, bir şey öğretmek, paylaşmak, sevmek, hoş görmek … gibi beni gülümseten, karnımda kelebekler uçuşturan şeylerin peşindeyim. “Karnımda kelebekler uçuyor” bunu bir kaç yerde okudum ama hissedemedim, yazdım belki bi sihir vardır 🙂 karnımın içi bana pek ilginç gelmiyor. Yağların arasında yorgun bi mide, ondan daha yorgun karaciğer, tembel bağırsaklar, varsa dalak bu karmaşık ve estetik olmayan ortama bir kelebek dahil etmeyi düşünemiyorum.Kelebekli bir mutluluk tanımı olacak ise onu baharla birleştirip, başımda esen kavak yellerinin arasına renk olarak katarım. Mamafih yeniliğe açık olduğumuzdan, böyle bir tanım da var diye şeyeddim, belki onu da yaşarız. konu başka yerlere bağlanacaksa da “Grinin elli tonu” nu okumadım ama bizim kuşak da “100 Fırça darbesi” ni okudu dermişim. Konu uzar giderse tek favorim Nabokov’un Lolita’sı . Edebi dili muhteşem, adına bakıp da aldanmayın, içinde hiç bir erotik sahne geçmez ama düşündürür. Konu ise “dünyanın her yerinde böyle şeyler oluyor” dedirtiyor. Zaten dünyada hep benzer şeyler oluyor, benzer insanlar, benzer sonuçlar var ama bazı şeyler devamlı tekrar ediyor, bir türlü tecrübeye dönüşmüyor.
Nerdeeeen nerelere geldik. Bu da önemli bir sorun, bir yol haritası olmalı insanın. Misal dün korulukta üç kadın gördüm, parkurun başında “yürüsek mi, patates kızartması mı yesek” tartışması yapıyorlardı. Sonunu görmedim. Muhtemelen iyi olan kazanmıştır.
Bir yanlış ile bir doğru devamlı cenk ediyor, iyi olan da kazanıyor. Yalnız, hem doğru, hem iyi, ikisi bir araya genelde denk gelmiyor.
Bir sürü yazmışım, gözüme pek bi kırmızı çizgi çarpmıyor, okumadan basıcam düğmeye, hazar günlük bunlar, ruh hallerinden seçme saçmalar. Zaten,
“Ben yağmura deli, buluta deli, bir büyük oyun yaşamak dediğin, beni ya sevmeli, ya öldürmeli … /Gülten Akın”

04 Nisan

Tam olarak rakam veremeyeceğimiz sayıda insan pazartesine sövüp sayarak güne başladı. Neden ??? !!!! çünkü dinlenemediler, çünkü işlerini yetiştiremediler, çünkü planları planlandığı gibi olmadı, çünkü, çünküüüü. çünküüüüü ….
Bir yığın mazeret. İnsan sebebi olduğu şeylerin sebebini hatta olumsuz sebeplerini başka yerde aramaya bayılır.
“Çoook şükür, yeni bir gün, yeni bir hafta daha, elde var 7×24 saat, aaay bi de bahar !!” demez insan da suratını aşağıya doğru sallar, içini dışını öldürür, tüm yaşam umutlarına fiilit sıkan esas kendi zararlıları kınıyorum.Bu arada filit zararlı haşarat için ev yapımı pompalı bir ilaç, bir pompalı tüfek kadar tesiri var, bizim pompamız kırmızı idi, bak şimdi hatırladım, çocukların ulaşamadığı yerlerde saklanır, bazı yetişkinler intihar amaçlı da kullanırdı.
Biliyoruz ki “yaşamak zor ve zahmetli bir iş” güzel yanları da var ama. Biliyoruz ki “Dünyada kötülük kol geziyor, hatta ordu halinde üstümüze üstümüze solda sağdan geliyor” Pekiii , biz iyi miyiz acaba ? Bir gün içinde kaç kişinin yardımına koşar, bir isteği “angarya” görmeden yerine getiririz, bir gün içinde karşılıksız kaç iyilik yapa bilriz ? Bu cevapların içine illa ki yalan karışır, illa ki savunulacak bir yan vardır.
Beden yorgunluğu, iyi bir uyku ile gider, iyi bir uykunun da 5-6 saati bedene yeter. İyi uykunun birinci şartı iyi kafadır. İyi kafa, iyi kafa yapan malzemelerde değil, sağlıklı düşüncede bulunur. Sağlıklı düşünce de “pozitif değer yüklü, sorumluluk taşıyan, taşıdığı sorumluluğu da uygun yerlere bırakan, ertelemeyen, empati yapan, hoşgörüyü lafta taşımayan, kendini geliştiren, değiştiren. çelişen yerleri dikkate alan” bir düşüncedir kiii düşünmesi bile bazı insanlar için zordur. Kafada kırk tilki, kırkının da kuyruğu var, bir birine değmesin, ama , olmaz, olmuyor.
Diyorum ki ; Şu tilki sayısını bi aşağıya çekelim, her şeyi bilmek, herkesi yönetmek zorunda değiliz. Dünya biz öldükten sonra da dönmeye devam ediyor. Olması için, elimizden gelenleri yapıcaz, olmadığı yerde kader, kısmet deyip, sonucu da kabul edicez,
Herkeeeees işini yapacak, iyi yapmanın yollarına bakıcak, Bekleme ve biriktirme ruha zarar, fırıldak olup menfaat etrafında dönmek çok zarar, eğitim, plan program şart, olasılık hesaplarını kabaca yapıp, olmayacakların olma ihtimali de var demeliyiz.
Hatta cümleten günaydın demeliyiz, hatta “kuş ölür, sen uçuşu hatırla”, “Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” da desek olur.
Aaaay hadi, ne günahı var pazartesini sevelim. İçinde Kandil olan, Festival başlatan, yağmur ihtimali olmayan bi hafta, olan ağaçlar yeşillenmeye başladı, çiçek açtı meyveler,kuşlar iyi haberler getirsin, Allaaaahııım !!!! içimize dışımıza bahar gelsin, cümleten

05 Nisan

Dün haber aldı idim, E-5 de tüm üst geçitler pankartlarla donanmış, meğer “Gençlik yeni anayasa istiyor ” imiş, Sabah arkadaşım resim koyup da not ilave etmiş.”Bu “gençlik” her kimse artık,önce ölmemeyi istese ya..” Bu ülkede gençlik şamar oğlanı, çocukluk hikaye, kadın olmak büyük ceza. Sabah sabah atar yaptım ama devam etmeyeceğim, aklımdan geçenleri dilime gelmeden ört bas ettim, Panama Belgelerinde ismim yok diye kendimi teselli ettim 🙂 Aaaaah aaaah her şey bir günde olmadı, olanların geçmişine inmeye kalksan dipsiz kuyularda kaybolursun. Taze bir suçlu yok, yılanı dokunmadığı için besleyenler var.
Bahar şakacıdır, bahar aldatır, bahar kandırır, bahar havalandırır, bahar uçursun bizi … Baharla ilgili her şeye inanmak, baharı yaşamak istiyorum. Bahar bahardır, ikincisi olmaz, tüm baharlar bir birinin devamıdır, bahar önce içimizde başlar, Yakışır sabaha içinden “bahar” geçen şarkılar. Bahar mı bizim elimizden tutar, biz mi bahara bi el atarız bilmiyorum. Bildiğim tek şey ; dünyanın çivisi çıktı ve oramıza buramıza batıyor, savaş rüzgarları, tamtamlar, eziyetler, orantısız cezalar, cinsel olan, olmayan istismarlar, kara paradan ak yapanlar, sayı ile hanım alanlar, her güne bir fetva verenler, o fetvanın yolunu gözleyenler, çılgın cahil kalabalıklar, o kalabalıklardan uzakta kalanlar … daha neler neler.
Herkes için huzur istiyorum, derdimin sıkıntımın evin içinde kalmasını istiyorum, memleket hallerinin kara bulut gibi üstümde dolaşmasını istemiyorum. Büyük resmin içinde küçük bir parça, çözülebilir, halledilebilir problemlerin sahibi olmak istiyorum. isitiyorum da büyük resim tükrük içinde kaldığı için yerimi bulamıyorum. Daha bir sürü şey , “Allahım !!! her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam …”

06 Nisan

Birisi birisine “Akıllı ol !!!” dediğinde karşısındakinin aklını yetersiz , kendini çok yeterli, hatta fazla aklı olan biri gibi mi hisseder ? Ya da aynı akılda olmaları için karşısındakinin inceden kalına değişmesini mi diler ? Neticede ortak bir istek var, aynı ayak oyunları için aynı hava çalsın !! Memlekette aynı hava aynı ayak yıllardır devam ediyor, ama makyaj çok iyi, aynı sonuçlara, ayrı yerlerden ulaşıyoruz.
Geçici gündem ne bilmiyorum ama kalıcı gündem kalmaya devam ediyor, hatta yerleşti, gitmez hissi bile veriyor. Toplum ; “Kol kırılır, yen içinde kalır” toplumu olduğu , “elalem ne der, ayıp, günah” kuralları ile yönetildiği için her şey normal. Anormallikler birden patlıyor, baskılar, baskılar … derken çocuklara kadar düşüyor tatmin olmalar, denemeler yanılmalar.
İlk çocuğumu kucağıma aldığımda uzun uzun ellerine, elimi tutan ellerine bakmıştım, tırnaklar, kıvrımlar, minik gamzeler, parmaklar, ondaki kuvvet, bakışlardaki şaşkınlık … bir su damlasından nerelere, kucağına alınca sorumluluğunu da hissediyorsun. Bir çocuk yetiştirmek, iyi bir çocuk yetiştirmek en az on kişiyi etkiler. Saksıda yetişmiyor bu çocuklar, yıllarımızı veriyoruz. Koruyup kollarken, korunmasını öğretiyoruz. Bilmez çocuklarım ; İlk anahtar verdiğimde kapıyı açmalarını bir üst kattan izlediğimi, ilk bakkala gittiklerinde arkalarından gidip geldiğimi, ev partilerinde “saat beşte gelir seni alırım” dediğimde aslında kapının önünde beklediğimi, banyo yaptırırken her sıyrığa, her morluğa titreyerek baktığımı … ama onları ne kadar sevdiğimi bilirler, sevmek yanında bir çok duyguyu da taşıyor. Çocuklar ; ticaret amaçlı, soy sop sürsün amaçlı, hava atma amaçlı … değildir. Çocuk kanından canından bir parçadır, özen ve itina ister, var ise eğer bir takım şeylerin önüne geçer, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” olmaz. Oldurmaya çalışanların çocuklarının nasıl ziyan zebil olduğunu görüyoruz. Bu çocuk tacizlerinin tek bir suçlusu asla yok
50 milyon vatandaşın kimlik bilgileri internette imiş,veri tabanı 2011 seçim kurulu bilgileri imiş,Bakan “konu mühim değil değil, geçmişte yaşanmış, bildiğimiz bir konu” demiş, İzlanda başbakanı istifa etmiş,dün meclis laf söz üzerinden yine karışmış, özür dilemesi gerekenler işaret edilmiş,herkes koltuğuna sıkı sıkı yapışmış.meyve sebze kuruş ucuzlamış,bu yıl ekilen lale sayısında bi azalma var, para başka bir yer buldu hazar, Nisan Mayıs ayları, gevşer gönül yayları desek de gevşemedik, gerilmeye devam, Panama’ya gitmeye ne gerek var, ne varsa bizim memlekette var, alası var, en heyecanlısı en ekşıııınlısı var.
Bi huzur yok, aramaya devam ediyoruz. İç huzur olası ama iyi insan olmak için elimizden geleni ardımıza koymayalım , Günaydın

07 Nisan

Bu yılda baharı görmeden yaz gelecek gibi, dün kızım eve dondurma ile geldi. Sezonu açmış. Gerçi bizim evde bi İnternet, bilgisayar yasağı bi de dondurmanın mevsimi yoktur. İnternet her zaman en iyi salondan çekmiştir, kimsenin odaya kapanma imkanı olamadı 🙂 Şimdi telefonlarla odaya kapanma mümkün ama artık gerek de kalmadı,Bazen tüm koltuklar dolu, tüm eller meşgul, tüm gözler fırıl fırıl , bi de geyikli sohbet oluyor, hatta aynı anda film bile izliyoruz :)))) Bir şekilde aile olduğumuzu hissetmemiz lazım, bu da yollardan biri :)))
Soğuk ve ekşi ile aram yoktur, bi tek sade sodayı çok soğuk içerim, eşim ise dondurmayı kasesi ile Amerikan usulu yer, çocuklar diş çıkarırken diş etlerine dondurma sürerdi, yani kundaktan dondurmacı bizim çocuklar, sütü el kadardan bile dolap çıkmış, soğuk içtiler,terleyince üstlerini değiştirmedik, banyo yaptıktan sonra sokağa çıkardık, çorapsız, hırkasız yatırdık, her gün, her mevsim yıkadık … Bademcikleri inmedi ama orta kulak iltihabından epey bi çektik ama sonuçta soğuğa karşı biz korumadık, kendi savunma sistemlerini oluşturdular.
Bugün günlerden Regaip Kandili, kandiller, bayramlar birlik ve beraberlik ruhu olsun diye. Birbirinden nefret eden, diş bileyen, dinin bir sömürü haline geldiği, inançların “öküzün altında buzağı arama” şeklinde sorgulandığı bu günlerde aynı gökyüzünü bile paylaşma savaşı veriyoruz. Tüm dinler, tüm kutsal kitaplar iyilik, merhamet, adalet, hoş görüyü emreder. Dini temsil edenler amaçtan sapınca ruhlar da sapıyor, sapkın ruhlar ortada serseri mayın gibi, yorgun mermi gibi (Bunu da yeni öğrendim, havada hızını kaybedip, hedef şaşıran, tesadüfü bir yere konan mermiler, komplo teorilerine müsait bi konu) dolaşıyor, toplu vuruşlar, toplu sonuçlar veriyor, ondan sonrada kutlama hak getire, herkes istediğini istediği şekilde kutluyor.
Üç aylar; şefaat, merhamet, rahmet ayları, iyi insan olmak için fırsat günleri, komple temizlik günleri, ruhu kötülüklerden arındırma günleri de amacına ulaşamıyor. İnsan her şeyi bir arada yapma özürlü, ne bu dünyadan geçiyor ne de öte dünyadan umut kesiyor. Bunlar geniş konular, yazma ile olmaz, isteyenle çaya çıkalım konuları 🙂
Pişi yapıp komşulara dağıtacağım, hısım akrabamı arayacağım, herkes için iyi şeyler dileyeceğim, tüm dünya için huzur isteyeceğim. Bu arada aklıma orta boy geldi, ben üniversite sınavları için okur üflerken, “anne bu bir seçme sınavı, herkes için dua olmaz, lütfen dikkatli dua et” derdi, şeytani düşüncelerin hep bi başlama sebebi var zaten, ben de duaları “çalışan, gayret edene hakkını ver yarabbim !!!” modeline çevirdim gari :))))
Önümüzdeki hafta evin annesi için film festivali haftası, baba için fuar zamanı, bazı çocuklar için sınav haftası, büyük oğlan için seyahat haftası, kuzey ışıklarını kaçırdı, geyik eti yemeğe İskandinav ülkelerine gidecek deli doktoru arkadaşı ile, aaay hadi hepsi için inşallah.
Bu durumda yazma çizme işleri zor, ara ara gelir günler nasıl geçiyor yazabilirim, filmlerimi illa ki yazıcam dermişim, hem anne hem de entelektüel olmak emek istiyor, gayrete devam,
Öncelikle hafta sonu için yatılı izin isteyen kızıma en az 25 farklı “hayır” sebebi bulmam lazım. Uğurlarken “umutlarım yeşillensin mi ” diye sordu “az su dök, bekle dedim” Gerçi bununla zihin çalışması yaparken öbür işleri de yaparım, bu arada dün ayak parmaklarımdan birini dolabın kapağına çarptım ve tahmin ettiğiniz gibi insana acı veren en son nokta ama müthiş bi acı, bakalım ayakkabı ile durum ne olacak, dondurma zamanı geldi ise parmak arası terlik zamanı da gelmiş midir ?
Cümleten Hayırlı kandiller olsun, Kandil arayıp sormak için bir fırsat olsun bi de Günaydın olsun

11 Nisan

Hareketli bir haftasonundan yağmurlu bir pazartesi sabahına geldik, hoş geldik, hoş da buluruz inşallah. Son dört gündür memleketten haber almıyorum sayılır, kulağıma gelenlere göre değişen bir şey yok. Şehitler ölüyor, vatan bölünsün diye gayrete devam. Geçen metrobüsten iner inmez, çelik yelekli, gözlüklü, silahlı bir polisle burun buruna geldim. Hiç şaşırmadığıma şaşırdım. Evcek sabahtan evi terk edip, akşam geç saatlerde hatta yarın olurken buluştuk, bir iki muhabbet, ” senin günün nasıl geçti, benim ki nasıl idi “, akşam yemekleri genelde sokaklara denk geldi, ama evde de yemek var idi, ben hep eve aç geldim, mümkünse sokaklarda tuvalete gitmedim, benim böbrekler evi tanır zaten :)) Yani diyeti bozmadım, hijyene dikkat ettim. Her yer bi kalabalık bi kabalık idi kiiiii, insanlar, araçlar salkım salkım. Ben bu arada kendimi mutlu ederken evi de ihmal etmedim, gelince bir iki toparlayıp, eşim gelene kadar bi fasıl uyudum, sonra herkes yatmaya gidince kalkma saatine de az kalmışken bi daha uykuya niyet ettim amaaaaa, tutturması çooook zor oldu, böyle olunca da saat çalınca insan, “ne oluyoruz” diye bi şaşırıyor, alarmı susturmak için tüm saati bağrına basmak zorunda kalıyorsun.
Bu sene yeteri kadar lale ekilmemiş, sanırım bütçeyi Taksim’e taş döşemeye ayırdılar. Meydanın iğrençliğini anlatmaya kelimeler yetmez. Festival Taksim’de sönük geçiyor, oralarda hala bilet var, fakat diğer sinemalar dolu. Dünkü söyleşide sorularında İngilizce sorulması hoşuma gitti, ilgili ve bilgili gençler umut veriyor, altı film izledim, dün akşam da yazdım zaten, hepsini de beğendim. Gördüm ki ; Kimine göre tesadüf, kimine göre kader ama hayatımızın bir anda dalgalanıp, ters yüz olduğu zamanlar var, misyonerler de cemaatler de aynı kapıya çıkıyor, güzel bir şey zorla çirkine dönüyor, ana baba evlat üçgeni varsa kardeşlerle çokgen oluyor ve illa ki köşeler bir yerde birleşiyor, herkesin aşka, sevgiye, huzura özlemi var da bildikleri yol bazen çıkıyor, bazen çıkmıyor. Yaşlanmak, varsa ömür kaçınılmaz, illa ki bir yerden kaçak oluyor, kendine bakmalar, germeler, sağlıklı beslenmeler … felan fistan bir yere kadar, aile olmak herkesin dileği ama “nasıl olunur, olunduğunda içinde nasıl durulur” işte sorun burada.İnsan her yerde aynı insan, davranışı toplumsal izler belirliyor, her toplumda öğrenilmiş, nedensiz niçinsiz davranışlar var, bunları fark edip de sorgulayanlar, baş kaldıranlar, asiler rahatını bozduklarına göre kötüler, rahat vaad ettiklerine göre iyiler. İnsan esas söylemesi gereken şeyleri söylemiyor ama söylemiş gibi karşılık bekliyor. Bu da içimizin dışımızın bir olmadığının en büyük kanıtı. Beklentiler; beklenenle bekleyenlerin sorunu değil, beklentiler herkesin sorunu. bunu aşanlar var gibi de yine de şüpheli, bir ılık dalga ara ara dolanıyor vücutlarda, söndürmekte elimizde ateşe çevirmekte.
Sevdiğimiz şeylerin peşinden gitmekte fayda var. Önce iç huzur, herkesin iç huzurunun da değişik yöntemleri var. Ben başka dünyalara bi bakıp tekrar kendi dünyama dönmeyi seviyorum. Mutluluk ile huzur doğru orantılı, bazen şükür, bazen tefekkür, bazen empati, bazen …
Bugün evdeyim, ilçe sınırları içindeyim inşallah 🙂 Pazar gününe kadar festival devam ediyor, daha bi belgesel beş filmim var 🙂 Hayat hızla akıp giderken ona ayak uydurmak gerek, her işin başı sevgi, saygı. Haydin, herkes rollerini oynamaya başlasın, makyaj serbest. Cümleten günaydın, iyi bir hafta olsun, yağarsa Nisan yağmuru şifa derler, ıslanın gitsin

12 Nisan

Nisan yağmurlarına takıldım. İki gündür akşam üstü yağan yağmurdan şüpheliyim. Gerçi takvime göre bu şifalı yağmurlar 14 Nisan ile 14 Mayıs arasında ama her şey değişiyor, belki o da değişmiştir. Konya’da Mevlana Müzesinde Nisan Tası var, Dışı dua yazılı, derin bakır bir tas, kapağı da var, içine toplanan su, okunur, şifa için dağıtılırmış. Kırk ikindi yağmurları da derler, eskiden Konya’da yağarmış. Bir sene kırk gün yağdığını ben de gördüm. Bize çocukken derslerde yağmuru ağaçlar çeker diye öğretmişlerdi, şimdi yağmurlar beton suluyor, Ayarı da yok zaten, ya hiç yağmıyor, ya da her şeyi önüne katıyor, bir çok nedeni var tabi ki de.
Dün BJK eve dönsün diye programa ara vermiş idik, bugün kaldığımız yerden devam, Akşama bir filmim var, evi yola koydum, büyük oğlan bu hafta sonu gidecekmiş, kızın kurs işini de hallettim. Bir butik dershaneye para basmaya başladım. Kızımdan umutluyum, hep derim, dereceli oğullarıma zekası beş basar da her zaman kullanmıyor, bu sene serbest bıraktım, ara ara kullanıyor, dersleri daha başarılı, dün yine ojeli gitti, demek ki bir şey demiyorlar, “Eğitim ve öğretimin kılık kıyafetle ne ilgisi var, olay beyinsel, ojesiz tırnaklar, bol paça pantolonlar zihne kısa yol mu açıyor” diye de bi savunması var, haksız da değil. Zaten bu kız çooook renkli, bu ay içinde doğum günü var, çarşıyı eve taşımaya başladım, bu aralar ne alırsam, doğum gününe sayıyorum :)))) Kafamda bir parti hazırlığı var, eğlenme ihtimalimiz yüksek :))) Kız başka şey canım, bazen çok gülüyoruz, bazen ben onu koridorda bekleyip ” Böööööh !!!” diye korkutuyorum, tamam, etik değil ama yapıyorum işte, bulaşık makinesini boşaltması, dolabını düzeltmesi konularında ısrarcıyım, tabii ki de on istekten üçünü zor yapıyor ama akşamları çay yapıyor, internetten komik videolar yolluyor, geçinmenin bir orta yolu var,
Çocuklar iyi hoş da onlara iyi ve güzel bir dünya bırakamıyoruz, bir yandan radyo dinliyorum, kusacak gibiyim yeminlen. Herkes kendi doğrularına taraftar toplamaya çalışıyor, namus her şeyin önünde gidiyor da savunma yapanlar hırsızlar, yalancılar, şerefsizler. Şerefsizin tanımını yanlış mı biliyoruz. Her taraf tezgah, bu tezgaha gelenler aptallar diye sanırdım da değilmiş, bir yazı ile aydınlandım, bunlar aptal değil, ahlaksızlar.
Benim inancım tam, her şeyin bi hesabı var, stad niye iki kere açıldı diye düşünen kaç kişi var ?
Cümleten günaydın, bahar ortalığı yeşertmeye başladı, umutlarımın umudu var Eski günleri geri istemiyorum ben, varsın mazi fotolarda, hatıralarda kalsın, yeni günler, yeni güzelliklerle gelsin, bahar yenilesin bizi, hadi işallah 🙂

13 Nisan

Etnik kökenimiz Karadeniz olunca biraz tekinsiz derler bize. Anlık değişimlere gebedir ruh halimiz, genelde cümleten böyleyiz de başka bölgelerle karışınca kendimize çeki düzen vermeye gayret ediyoruz mu acaba ? Ediyoruuuuuuuz !!! Misal ben İç Anadolu’ya gelin gitmiş mi sayılırım, sayılırım, biraz gittim, 18 yıl kadar, oradan bir sürü davranış şekli öğrendim. Daha sakin, daha gizemli, daha planlı insanlar.(Planlı derken içten pazarlıklı demek istemiş olabilir miyim, olmam, olmam , diye bi kıvırdım) Bizim yöre insanı gibi anında dökülüp saçılmazlar, Sabrımın temellerini evlilik attı dermişim :))) Eşi seçip kendi bölgene taşımak başka, seçilmiş eş ile onun bölgesinde yaşamak başka, toptan hepsine tecrübe diyoruz, tecrübe edip yazıyoruz deftere, sonra o defter zihin sandığına, arada açıp bakıyoruz, “ictahatı birleştirme kararları” arıyoruz. Aaaay bu terim de aklımda Hukuk derslerinden kalma. Benzer olayların farklı sonuçlarından bi sonuca varma. Amaaaaan hayatın tümü muhasebe zaten, kasaya giren hiç bir şey kaybolmaz, hiç bir şey yoktan var olmaz, her şey bi şeye tekabül eder. “Ara ara, yakın mesafe bitmiş olsa da …” Bi de ne aradığımızı tam olarak bilsek, “daldan dala !”
Akşam yatışımdan belli idi, sabah kalktım, cin tutmuş gibi. Kahve ile bilinç altını suçluyorum. Biri iç, diğeri dış mihrak olan bu sebepler yüzünden pırıl pırıl bir sabaha bulutlu uyandım. Halbuki kara bulutluk ne var, Nurlu ufuklara yelken açmış gemilerde pranga mahkumları gibiyim. Ben de devamlı memnuniyetsizlik hali var, her şeyi bazı insanların anladığı gibi anlayabilsem.
Genelde bilmediğim numaraları açmam, geçen bi açasım tuttu, bir partiye kayıtlı imişim, bilgilerim güncellenecekmiş, tahmin ettiğiniz parti, şu sıra yine saymaya başladılar , kapıya da geliyorlar evde isem açmıyorum. Kadın daha konuya girmeden, “Ben parti üyesi değilim” dedim, “o zaman niye bizi meşgul ediyorsunuz, merkeze gelin de kaydınızı sildirin”, “Ne işim var merkezde nasıl kayıt etti iseniz, öyle silin ” dedim. Bir sürü kendine göre geçerli neden saydı, biri imzamı atmışmış, gelmem lazımmış, gitsem iksir mi verecekler acep ? Dönmeli iksirden, yapıp ettiklerime “ne içtin bacım !” dedirteceklerden, dün ben yokken akşam üstü bi daha gelmişler, bu arada kadın bana “geliyoruz, geliyoruz evde bulamıyoruz” da demiş idi. Allahım gülsem mi ağlasam mı çoşsam mı karar veremedim.
Bir hava durumu sayfası takip ediyorum, meteorolog kuraklık had seviyede, yağmur yok, üçüncü hava alanı kuzey ormanlarının içine tükürdü diye yazmış, O malum partili biri de “sen milyonların takip ettiği bir sayfasın, kalkınma hareketlerine darbe vurucu açıklamalar yapamazsın” diye yazmış, dingil ! hakket dingil bunlar. Tek başına bi işe yaramayan, teker döndüren, mesafe aldıran, dingiller, ben argo anlamını şeyeddim ama.
Dün yol boyunca bir kadının telefon konuşmasını dinledim, rüyasına kadar anlattı, sonra da yanlış yerde indi, içimden “adalet ola bilir mi” diye sordum, Film fena değildi, aslında hoş ve eğlenceli, tıklım, tıklım dolu idi, İtalyan işi, sonra toptan yazıcam, Bugün pazara gitmeyi düşünüyorum, Şu yapışık içsiz bezelyelerden alıcam, biz onun tavasını yaparız, aynısını patlıcandan, fasulyeden de yaparız. Bu bezelye çok kısa ömürlü oluyor, bi görünüp kaybolur, belki bulurum diye tabiat bilgili komşumu da yanıma alıp, ağaçlara, dallara, yeşillere, allara … baka bakaaaa gideriz diye niyet ettim. Belki mısır unlu, yumurtalı, anne hatıralı bi tava iyi gelir ruhuma, penceresiz kalcak gibiyim, anneeeee !!!!
Cümleten günaydın, elime telefonu alıp, koridor boyu “kuzuuuuum !!!!” diye ilerleyerek kızı kaldırmaya gidiyorum, O yatakta oyalanıp, geç kalma çalışmaları yaparken, ben de ayakta ağzına tıkılacak bi kahvaltı hazırlayım, aaaah aaaaah bu çifter çifter içilen kahvelerin, gözü ne olsun ?????

15 Nisan

Eve şöyle bir bakınca üstünden bir pazar günü geçmiş havası var, dün bütün gün cuma zannettim ama bugün cumartesi gibi hissetmiyorum. Bugün ne hissettiğimi hissetmeye gayret ediyorum. Takımdan ayrı düz koşu yapasım var. Parkur düz değil, niyetler yoldan çıkmaya müsait. Karışık bir ruh hali, karıştıran “kara Vicdanlı” lar sağ olsun. Onlar bizi gergin tutarak, devamlı adrenalin salgılamamıza sebep oluyorlar, emeği geçenlere Hayırlı Cumalar dermişim :)))))
Derler ki hayatımızın şifreleri çocukluğumuzda gizli, 13-14 yaş ise çok önemli. o yaşlarda bilinç az çok yerinde, ergenlik başımızda kavak yelleri, öz güven antrenmanları, eriştiklerimiz, erişemediklerimiz, ana baba nasıl bi model, çevresel faktörler … bunların hepsi ve daha fazlası o yaşın hayaletleri.
Gençlik ateşi harını yitirirken, “neden, ama neden !!” diye sorulara cevap ararken, bir ara bunalmış iken ; Kimi önüne bi kadeh içki koyduğunda, kimi karanlığa bi cigara yaktığında, kimi çizgisiz denize baktığında, kimi gökyüzündeki yıldızları saymaya kalktığında, çıkar gelirmiş 13-14 yaş, “yarım kaldım, beni tamamla” diye.( Aaaay bi an cümle hiç bitmeyecek sandım) Doğrudur, çıkıp gelen hatıraların en başında çocukluk gelir, bizim kuşak çocukluğu da gençliği de el yordamı ile yaşadı,”şimdi bunların deli zamanları” diye geniş bi kavram vardı, içine alabileğinden de fazlasını aldı, biz anlanıp dinlenmeden,derinlere inilmeden büyüdük, kendi çocuklarımız için çaba sarf ediyoruz ama yine de onlarında 13-14 yaş hayaletleri olacaktır. Yani, sabah sabah ne desem bilemedim,kafamın içini dilime, elime dökemedim.
Bugün of günüm, (of’u okurken ing. düşünelim) Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır mı , Şu uzun gecenin gecesi, sılada bir evin bacası olma ihtimalim var mı, ruhum hasta ise başında okuyan hocası ben mi olmalıyım … felan fistan, seçme saçma, emeği geçenlere Hayırlı Cumalar, bol bol töbe etsinler, bozulmayanlardan olsun inşallah :)))))
Dün çilek reçeli yaptım, kızarmış ekmek, tereyağ, üstüne çilek reçeli, yanına bol süte az kahve. Kıza kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, kendi dileklerim eyleme döner mi dönmez mi bakıcam,
Cümleten günaydın olsun, Bir bardak su önden içilirse diyete iyi gelir, sondan içilirse ruha ferahlık verir, derler, ikisi bir arada da olurmuş, suyu üstüne alırmışım gibi bi his var içimde, Bi çilekli ekmek de kendime mi yapsam acep, sonra yürüyüşe giderim, Aaaaay aman Allah beni de ıslah etsin :)))))

16 Nisan

Şuracıktan, yani oturduğum yerden bakınca, aralanmış perdeden manzara, iyi, güzel. Mavi mavi gökyüzü, serinletmeden üşütmeye giden rüzgar, yakmaya hazırlanan güneş, kuş sesleri, araya karışan çocuk sesleri, balkonu şenlendiren mahalleli … her şey yolunda imiş de dünya huzura boyanmış da mutluluktan mutluluk seçecekmişiz gibi, aaaah aaaah olsa idi, keşke, aaah keşke.
Dünya tvlerinde haberlerde “Türkiye’de iç savaş devam ediyor, güvenlik güçleri, ayrılıkçı gerillalara karşı müdahale ediyor, her güne ölü sayısı var, dul kadınlar, babalarını görmeden doğacak çocuklar, yetimler, zamansız ölüp giden gençler, terk edilmiş, yerleşim yerleri, sürgün edilmek zorunda kalan insanlar …” diye görüntülü, sesli açıklamalı haberler var mıdır acaba ? vardır, vardır,
Poyraz Karayel dizisinde Poyraz’ın evinin kapısının yanındaki duvarda her hafta bir duvar yazısı oluyor. Sırf bunun için bir müddet seyir ediyorum. Duvar yazıları, içimizin sesleri ; “iki biradan sonra herkes sever, sen beni kahvaltıda sev, kendine yakışır biçimde bırak, Bir mucize olsun, Bir kalbiniz vardı, onu hatırlayın, poşet çaylara karşı, bu savaşta demliklerin safındayım, Balık olsak vapur çarpar, Tutunacak bir dalımız kalmadı tutunamıyoruz …” seviyorum duvar yazılarını, içimi duvara yazmışlar gibi, bir okuyup bin anlarım ben onları.
Tişört yazılarını da seviyorum, hatta ileri derecede tişört yazısı ingilizcem var🙂 yolda rastlasam, okuyana kadar şekilden şekle girerim. Daha sevdiğimiz bir çok şey uğruna, bizi gülümseten saf cümleler uğruna ki geçen gün bezelye tava yaparken oğlanın bana ” Avokada mı kızartıyorsun ?” dediği gibi, hayatı yaşamaya değer kılan şeyler uğruna yaşamaya devam.
“Her ölüm zamansızdır, Ölümsüz olan ağaç dikendir, şiir yazandır, erdemli bir çocuk büyütendir,bir yarayı saran, bir hayatı onarandır” / Alıntı
İyi hafta sonları olsun, festivalin son günleri, festival gibi olalım, hadi işallah

18 Nisan

Bir pazartesi ve erkenden gelmiş bir yaz sabahı. Yeni bir hafta, yeni umutları olanlar da vardır, benimkiler yeni sayılmaz, benimkiler genel umutlar, sağlık, barış, huzur …
Yurdum insanı iyice soyunup dökünmüş,dün askılı elbiseler, parmak arası terlikler, şortlu gençler bir hayli çok idi. Henüz ; Paçaları bileklerinin bir karış üstünde, sarı, yeşil, kırmızı renkli pantolonların altındaki İtalyan stili ayakkabıların içindeki çıplak ayaklara alışamadım. Çorapsız değil bu beyler, babet çoraplı, 45 numara ayakta minik bir çorap :))) Gerekli tabi de daha alışamadım,süslü, bakımlı erkeğin çok belirginine alışamadım. Epeydir Beyaz Futbol seyir etmem, dün bi göz gördüm kiiiii ne olmuş o Erman’ın kaşlara, valla dün akşam eski Fatih Ürek gibi bakıyordu.
Festivali bitirdim, akşama son filmleri yazıcam, bu arada yollarda bol bol insan okudum. Dün metrobüste iki genç kızın karşısına denk geldim, bir partiden dönüyorlarmış, belli gecelemişler, makyajın artanı göz çevresinde , göz kapakları uzun uzun kapalı kalıyor, biri diğerini ayartmış, evden bi izin koparılmış, dönüşde de biraz geç kalınmış. Tam karşımdaki, Gencecik, ip ince ufak tefek, zayıf, abisi aramış iki kere, sonradan görünce telaşlandı, hemen aradı, meğer bi oğlu varmış, abisi bakıyormuş çocuğa, bacakları benim kollarım kadar, bakışlarındaki manalar yaşıma denk, yaşı olsun en fazla 25, tırnaklarını ikide bir ağzına götürüyor ama yapılı yemiyor,çünkü yapılı, sonra telefonu yere düştü, ekranı çatlak çatlak, son taksiti bu ay imiş, bitince yenisini alacak, Telefonu alırken çantası düştü, içinden bir tüp şokella çıktı, oğluna, Bora’sına götürüyormuş. Dünya kendileri çocukken, çocuk sahibi olan minik kadınların olduğu bir yer, Ülkem cebinde parası, telefonunda kontörü olmayan gençlerin yeni anayasa istediği bir ülke. Üstüne tam da Taksim Meydanında, sırtını duvara dayamış, üstü çıplak altı şortlu, saç kesimi düzgün, sırtı dövmeli, ayaklarına poşet ve çaput sarılmış, bir yere bakan ama baktığının farkında olmayan bir genç gördüm, onun kimseyi görmediği ise çok belli, ne ara bu hale geldi, o ayaklar belli ki yara, düzgün biri, yeni düşmüş gibi, Hakan Günday’ın Piç’ini okuduktan sonra sokakta gördüklerine bakarken o kadar çok şey görüyor ki insan. Daha bir sürü insan manzarası, bir sürü polis, sıkışık trafik, Lale ile ilgili bir etkinlik ki dün boğaz tarafı felçten de öte idi, hala arabadan dışarıya müzik yayını yapan arkadaşlar var, Kabataş’tan Ortaköy’e yürürken yeni şarkılardan nasiplendim. Bu arada ilk kez düet ezan duydum. Dolmabahçe Bezm-i Alem camisinde ikindi ezanı öyle okundu. Festival boyunca değişik camilere de girdim. Kadıköy Hasan Paşa Camisinin Korent Sütun başlığı şeklinde minare şerefesi var, içi de kalem işleri ile süslü, yarısı yola gitmiş,kıyıda köşede kalmış güzel bir cami.
Bu hafta biraz daha sakin, etkinlikler daha az 🙂 Küçük oğlum bahar tatili için evde, kızında iki gün tatili varmış, büyük oğlan da seyahat dönüşü uğrayacak inşallah. Öyle çok silme süpürme yapmaya gerek yok, mutfak ağırlıklı çalışacağım gibi . Okuduğum bir kitap var, onu bitirebilirim, bu ara sokaklara çok çıkınca dergi okumaya ağırlık verdim, aaaah aaaah arada okurken insanı ağlatan yazılar var, dünyada bilmediğimiz, bilmek istemediğimiz ne kadar çok şey var, çok şükür ki tanıdığımız kalbi olan insanlar var, aaah aaaah varlar ile yoklar arasında devamlı bi çatışma var, hayallerin gerçek olabilecek olanı, gerçekmiş gibi sanılanı var. Bu sabah benim de bi sihirli değneğim olsa iyi olurdu ama vitrinin camlarından kendimi görüyorum, daha çok bi süpürgeye binecekmişim gibi bi halim var. Olsun, kendini bilmek, kendine kendine espri yapabilmek, bi de üstüne kendi kendine gülmek de güzel. Gerçi bunları yapanların genel tanımı “deli” ama, olsun varsın, hepimizin az biraz deli yanları var, Deli yanları olan, uslanmayan, yaşlanmayan … gönüllere günaydın olsun

19 Nisan

“ceeee !” Tarihte bilinen ilk anne çocuk oyunudur. Aralarındaki samimiyet biraz ilerleyince, vakit geçirmek ve eğlenmek amaçlı, belki de daha başka başka amaçlı ; anne elleri ile yüzünü kapar, bazen bir örtü de kullanır, annenin kayıp olduğunu sanan bebecik dudaklarını büzer, onu gözetleyen anne uzatmadan geri döner, sevinç çığlıkları, gülmeler, övgüler, sevinmeler … böyle biraz devam eder, çocuk konuyu çözünce anne yüzünü kapar kapamaz edepsiz çığlıklar basar, böylece oyun bitmiş olur. Sonra unutur, başka bir zaman sonra yine oynarlar, bir gün anneler gerçekten kayıp olur, hiç bir çığlık onları geri getirmez. Rüyamda annemi gördüm,sol kolunda bir rahatsızlık varmış, öyle biraz konuştuk, ölü anneler, sadece çok gerekli cümleleri kuruyorlar, bazen de konuşmuyorlar ama konuşmuş gibi anlıyorsun.Sonra sol koluma, elime baktım, üstünde yanık izleri var, kendimi bildim bileli mutfakta, ütüde yanarım. Şu an itibariyle tencere kapağından süzülen iki sıcak su, bir tavanın kenarına yapışma, bir adette ütü ile kontür izim var. Artık büyümediğim için izler ufalmıyor. Çocukken aldığımız yaralar sonradan minicik kaldı ama di mi. Yara işi öyledir, canını da yakar, izi ile imzasını da atar. Bunlar görünenler bi de görünmeyen zırıl zırıl kanayan, kabuk bağlayamayan, incecik zarları iki de bir açılan yaralarımız var. Yaralar, yaralarımız, bizim açtıklarımız, bizde açılanlar, yanlış pansumanlar, önemsiz görünenler, haddinden fazla sahiplenilenler … hepsiiii şarkılara, şiirlere, öykülere, romanlara konu. Yara yarayı karşıdan tanır derlermiş, demedilerse de ben dedim artık :)))) Radyo kanalı programcıları toptan Yaynıcılıl Fuarına gitti, 24 saat saat şarkı, türkü, değiştirmedim kanalı, illa ki bi yerinde kalan olmuştur. Amaaaaan şu üç günlük dünyanın içine tükürme sebepleri, tükürenlerin çeşidi her yerde aynı, aslında her şey aynı düzende devam ediyor, değişikliklerin sebebi malzeme oluyor, üstüne düşenleri yapmayanlar, yapmadıklarını başkalarından istedikçe her şey aynı kalmaya mecbur. Biraz da haber almayım dünyadan, “dünyanın benden ne kadar haberi var? ” diye atar da yapayım, tam olsun. Kıza kahvaltı da çak çak yumurta (Rafadan, yüze kadar saydım) ve çay yaptım. Yedirmek için bekliyorum, kim bilir nerede oyalanıyor, bu alçak kız dün akşam bana “aşkım bizim kuşak öyle bir şey yapmıyor, senin dediğini kitaplar bile yazmıyor, demode ötesi bi istek seninki !!!!” dedi. Ben de gözümün içine bakan tozlanmış ıvır zıvır için, “bir gün seninle bi temizlik yapsak ” demiştim. Allah bu “z” kuşağını islah etsin, amin !!!! Aramızda kalsın ama bu kuşak da sevilmeyecek gibi değil, canımıza can katıyor, gergin ve canlı tutuyor bizi :)))))
Cümleten günaydın, gidip “uçak geliyoooor, uçak geliyooooor, kocaman açalım, haaaaaam !!!!” diye modası geçmeyen usul ile genç kızımızı yedirelim. Ooooooh olsun yazdım işte, gruplarına sızabilseydim resim de çekerdim. İmza ; çakal olduğunu sanan anne :)))))

20 Nisan

Yurt çapında Nisan yağmurlarından bir haber yok. Yurt çapındaki haberler ; Küfür, kafir, kavga dövüş ve ölüm haberleri. Memleket Acun’un tv kanalı gibi. Yiyorlar birbirlerini diyecem ama değil, onların kavgaları yayılarak büyüyor, taraf tutanlar birbirini yiyor. yeni bir ev yarışması başlamış, dün bi göz gördüm, bildiğimiz kızlar şekil yapmış ama ağız aynı ağız. Bu şirret olmak nasıl bir prim yapıyorsa artık, hızla yayılıyor. Eskiden, hatta çok eskiden çeşme başı kadınları olurmuş, filmlerden, kitaplardan, nenemin anlattıklarından bilirim. Sayıca çok fazla değillermiş ama şanları yürümüş, gitmiş.Şimdilerde her yer çeşme. Lafı hızla dolandıran, hazır cevap olan, masaya yumruğu vuran kazanıyor. Devamlı plan yapmak, devamlı bir insanı zarar vermek için aklında tutmak, kin ve nefret sebeplerini unutmamak, hatta yeni sebepler aramak … bunlar nasıl duygular, nasıl sürekli yaşanır, çok şükür bilmiyorum. Aslında bunların tümüne “Kendinle barışamamak” diyoruz. Böyle kalabalık, böyle karmaşık bir dünyada her şey istediğim gibi olsun diye çaba sarf etmek, söylemeden, ifade etmeden, mesaj verdim sanıp beklemek,hayal kırıklıkları ile baş edememek, bir tek kendini iyi zannetmek, uyumsuzluklarını fark etmemek, söylendiğinde kabul etmemek … zararlı davranışlar, insanı tükenmeye ve tüketmeye götürür. Kısa zamanda dağılan evliliklerin sebepleri de bunlar. Kimsenin anlamaya, dinlemeye zamanı yok, münasip akıl hocalarının eşliğinde karar veriyorlar. “Ben çok çapa gösterdim” demekle çaba göstermiş olmuyor insan. Kendini kusursuz bulan insanların sayısı maalesef çok fazla. Aaaaay bunlar derin konular, sonu gözükmeyen dipsiz kuyular, Allah herkese akıl, fikir vermiş de kullanma kılavuzunu kendin yazıcan, biraz deneme yanılma ile mümkün valla. İnsan ilişkileri zor, insan zor, baktığında gördüğün gibi görünmüyor, bunun bi de ruhunun iç derinlikleri var.
“Ruh eşi” tanımını sevmiyorum. Eş olan ruhlar yan yana sıkılırlar, bir karşı görüş olmalı ki orta yol, doğru yol için emek harcansın, sonuçta sevinmek fırsatı bulalım.Maharet farklı ruhların aynı potada karışması. Bizde herkes kendi potası elinde geziyor 🙂 Meral Akşener partinin başına geçsin oy vericem, hatta tanıdıklarımı da ikna edicem. parti ile uzaktan yakından ilgim yok, hatta sevmem bile diyebilirim, ama o kadın en azından bir şansı hak ediyor, başarsın, evet ile arkasındayım, nokta :))))
Herkes bir şansı hak ediyor ama o şansı kötü kullananların da farkına varmak şartı ile. “Hayatta her zaman bir şans daha vardır” derler, bende öyle inanırım, şansımı denerim ama zorlamam, hayırlısına inanırım. Ammaaaa yaşlandıkca huyumda suyumda değişiklikler olmaya başladı, farkındayım, frene basıyorum 🙂 Bu sene tüm filmlerin biletlerinin üstüne sürelerini yazdım, ne kadar karanlıkta oturacağımı bilmek istedim, çünkü daralıyorum artık, elim kolum uyuşuyor, oram buram kaşınıyor, kıyafetler sıkıyor, dizim ağrıyor, belim de ona eşlik ediyor, kıpır kıpır oluyorum. Baştan şartlayarak, saate bakarak oturuyorum. Uzun hareketsizlik bana göre değil, oturulucak eylem bitince hemen kalkıp gidenlerdenim. Zamanı boşa harcamamak lazım, zamana boş vermek, aldırmamak, boş boş geçip gitmesine izin vermek … “cık cık cık daha neler” zamanın içinde olmalıyız, gerekirse dışından da bakarız. Ben saate karşı yazıyorum, kızı kaldırma zamanım gelmiş, Şarjdan telefonunu çekip, “güüüüüüüüünaydın kuzuuuuum !!” diye koşturma zamanı, size de günaydın

21 Nisan

Dün evden çıktığım ile döndüğüm arasında 10 derece sıcaklık farkı vardı, bazı yerlere biraz da yağmur serpmiş, hava mevsim normallerine dönmüş ama kalıcı değilmiş, yaz geldi, gelecek.
Dün akşam Bizans Okumalarına gittim, bunun için evden bir hayli uzaklaşmam gerekiyor, daha sonuna kadar kalmayı başaramadım kiiii bizim evde olmadığı sürece zor :)) Aslında erken bitiyor ama sokaklarda hayat daha da erken bitiyor, eskiye göre son derece tenha İstanbul, akşam ezanından sonra dışarıda mecburcular kalıyor, desem doğru olur. Toplu taşıma için söylüyorum, araç trafiği fena değil. Amaaaan zaten insanın annesi hayatta olmayınca geç kalmanın bir heyecanı olmuyor 🙂
Arapların Gözünden Bizans’a bir bakış eyledik, ben kalktığımda epey bi bakılmış idi. Bu Araplar ile Bizanslılar bir tarihte kankalık derecesine gelmişler. Onları Kitaplı ve Tek Tanrılı din bir birine çekmiş, kime karşı Pagan Persler’e karşı. Bizans aslında Roma İmparatorluğunun bir kolu da Avrupa ile Asyayı pek birbirine karıştırmak istemiyor tarihçiler. Sınırları ve ufku geniş bir topluluk Bizans, insanları güzel,hatta kadınları çok güzel, her ne kadar Theodora ve Belisarius’un hanımı iyi örnek sayılmasa da Kütüphaneler kuran, çocuklarına sahip çıkan, okuyup yazan, sadık eşlerin örneği daha fazla, elleri becerikli,inşaat, süsleme onların işi, ilim yapıyorlar, ticaret desen o da var, yani Araplar’a göre çok şeyleri var. İslamiyeti yayma faaliyetleri başlayınca kader onları karşı karşıya getiriyor, hem de kaderden kaçılmaz şeklinde, zira Bizans büyük bir güç, Kontantinopolis önemli. Kuranda Rum suresi var, ilk iki ayeti Rumların yenildiğini, ama kısa bir süre sonra Allah’ın yardımı ile galip geleceklerini söylüyor, onların galip gelmesi Müminleri sevindiriyor. Bu arada Hz.Muhammed’in dönemin sultanlarına, krallarına yazdığı İslama davet mektuplar var, Bizans İmparatoru Iraklios’un bu mektuba ılımlı bir cevabı var, yani “bana kalsa olur da halkı ikna zor ” gibisinden. Böyle böyle başlayan ilişkiler hem iki rakip hem de zorunluluk şartlarında devam etmiş. Bizans’ın Arapların Ufkunu açtığını söyleyebiliriz de konu bu kadar basit değil, işlendikçe altından başka katmanlar çıkıyor, zaten tarih de dipsiz kuyu değil mi ? her şeyin bir şeye bağlanması için durmadan geriye gidip ara ara da ardına bakmak gerek. Konuya ilgi duyan, konu hakkında bilgi sahibi olan katılımcılar, yiyip içerken, Ahmet FaikOzbilge’nin not kağıtlarını ve kafasını karıştırarak yeni bakışlar ortaya attılar, iyi de oldu 🙂 Gelecek program Nusayri Alevilik, tarih inanç kimlik, bakıcaz artık, en azından kitabı okuyacağız inşallah. Ezber iyi bi şi değil, varsa da bozulmasında fayda var.
Cümleten Günaydın 🙂

22 Nisan

Bugün “Dünya Günü” imiş. 1970 den beri yaşadığımız dünyanın yaşanır halde kalabilmesi için insan eliyle oluşturulan çevresel tehditlere dikkat çekmek için seçilmiş bir gün. Muhtemelen devamlı örnek ülke olabiliriz. Bizim ülkede bi gittiğin yeri, hele de doğal güzelliği olan bi yeri, tekrar gittiğinde asla aynı halde bulamazsın. Doğaya insan eliyle betonsal güzellikler eklemede üstümüze yoktur, diye düşünüyorum. Şu alüminyum profilleri, ya da demir, artık doğrusu neyse üstüne bir şeyler gerilen o iskeletleri bulanlara ne çok dua eden vardır, (rantçılar arasında) bir gecede bir eser sahibi olunuyor, üç günde en fazla hizmete açık yapı. Sahile, ormana, dağa, tepeye hatta tarihi eser bahçesine kondur, hizmete aç, kapa, bi daha aç kapa … Sebillerin büfe olarak hizmet vermesine ne desem acaba, bardak deliğinden cips satışları. Bi inşaat ile doğaya zarar verenler, bi de kendi imkanları ile zarar verenler var, denize pet şişe atanlar, parka çekirdek öbekleri bırakanlar, piknik yapıp, çöplerini açıkta koyanlar, arabasının küllüğünü kırmızı ışıkta boşaltanlar, dalından ham meyve ile illa ki gül koparanlar … daha da saymakla bitmez. Bunlar tükenmez ama dünya kaynakları tükeniyor, Nisan bitti sayılır, yağmurlar nerede acep ? Kalkındığımızın işareti köprülerin, yolların getirdiği paralar yağmur ithal edebilecek mi?
Son gittiğim filmde adam günah çıkarmaya gidiyor, onca yapıp ettiğine karşılık, sigara bırakma sözü verdiği karısına yalan söylediği için, arada kaçamak yaptığı için, rahipten bağışlanma istiyor, 5 Meryem suresi okuyunca günahı silinecek, bu arada sık gelince rahip kızıyor, surenin sayısını arttırıyor.Aynı işçisinin hakkını yiyen müminin “denize girsem oruçum bozulur mu” endişesi gibi, kabul olduğundan emin yani.
Aaaaah hayat böyle işte, ayna bize kendimizden gayri her şeyi gösteriyor, Takıntılar ve takıldıkları yerler üstüne hayat. İnandığın gibi yaşıyorsun, en doğru yol, bildiğin yol, adres sorma yok, yol üstündeki lokantada ne yemek var, merak oraya yoğunlaşıyor.
Benim radyocular hala dönemediler fuardan, şarkıya türküye devam, ortalık çalıp söylemeye müsait, Biz de şarkılardan fal tutuyoruz, mecbur. Birazdan “Thank God, It’s Friday” için çalışmaya başlayacağım, gelen giden olacak, inşallah. Eve bi TGI havası vermekte fayda var, severim bu havaları, belki radyoda “Dürüyemin düğümleri kalaylı” türküsü de çıkar, ooooh yandan yandan … ortadan günaydın olsun

23 Nisan

Bugün 23 Nisan, Aaaaah aaaaah neşe ile dolabilseydi insan, Bir sürü şey değişti ama hava istikrarlı, tüm 23 Nisan’lar da olduğu gibi serin. Statlarda olsa idi süslü, püslü, heyecanlı üşüyen çocuklar ve onlara bakarken içleri titreyen analar babalar olacaktı. Büyük oğlumun ilk töreninde hava çok soğumuştu, hazırlandık, gitmek istiyoruz, gidecez de netekim :))) Tüm muhalefete rağmen içten gizli giydirdim, o yürürken yanından yürüdüm, ama korteje karışmadan, sonrada çok beklemeden alıp geldi idim. Ne olmuştu unuttum ama yeşilli bi kıyafetler diktirdi idik, ana sınıfı zamanı. Şimdi o çocuk, İsveç’ten eve dönüyor, bir gece kalıp gidecek, gözlerim yolda, kulağım seste Dün bütün bir gün hazırlandım, gelince dizime yatırıp Romalılar gibi yattığı yerden ellerimle besleyecem, dermişim :)))) Biri geliyor, biri gidiyor. Bir zamandan sonra tüm ailenin bir arada olması ender zamanlar. Her şeyi dün pişirdim, bir böreği sabah fırınladım, gelende yesin, giden de yesin diye. Bu arada evdeki çocukların “Bunları Levend’e mi yaptın ?” diye karmaşık, sitemli, belki kıskançlık içeren sorularına misli ile cevap verdim. Bir şey yaparken, yanına özel bir şey daha yapıp, ikramda bulundum. Misal ; Milföyden tatlı yaparken, dört tane de sosisli börek gibi. Herkes yerinde sağ olsun, yerinde mutlu olsun, yazarken düşündüm Ki ; Levend ilk göz ağrım,ondan çok severim, Selçuk uyumlu, merhametli ondan çok severim, Gamze tek kızım, enerji kaynağım ondan çok severim.
Bu arada kapı çaldı, oğlan geldi, konu dağıldı,ev halkına geyikli hediyeler verildi. Nerde kalmıştık, unuttum.
Bugün 23 Nisan küçük halamın doğum günü, şaaaaneeee bi haladır, inanılmaz çözümler üretir, çocukken yan topuzuna, vişne reçeline, köşeli pembe tabağına bayılırdım. Şimdi ise muhtelif otlardan yaptığı memleket yemeklerine, eskilerden anlatmasına, sıcak basmalarına, her koltuk minderinin altından el yapımı yelpaze çıkarmasına, ani iniş çıkışlarına hastayım :)))) Yaşın uzun olsun halaaaaam
Ben de evdeki çocukları sevindirmek için kahvaltı hazırlamaya, büyük oğlanın çamaşırlarını yıkamaya (gidince dinlensin, ben yıkarım kuzumun kirlilerini) doğru bi rota çiziyorum. Önce ağzıma artistik çikolatalardan bi atayım da.
Bir sürü çocuğun anasız babasız kaldığı, bir sürü çocuğun gidecek bir evi olmadığı, bir sürü çocuğun tacizlerini konuşamadığı için travma olarak taşıdığı, bir sürü çocuğun iyi bir eğitim alamadığı, bir sürü çocuğun çocuk olduğunu bilemediği bir ülkede bayram yapacak pek bir durum yok, bayramı bayram olmaktan çıkaranların yakasında olsun tüm çocuk elleri.
Cümleten günaydın, bari ruhumuzun çocuk yanları bayram etsin, çikolata güzelmiş, deniz atı şeklinde olandan yedim, Serotonin olsun inşallah 🙂

(Serotonin (5-HT ya da 5-hidroksitriptamin), insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir . Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.)

25 Nisan

Benim radyocular dönmüş, haftanın özetini geçiyorlar, ben de kendime dönecem inşallah. şimdilik seyir halindeyim; nerden başlasam, nasıl kısa yoldan kısa sonuça ulaşsam, yoksa gidip geri mi yatsam, “amaaaaan batsın bu dünya, ama önce varsın varsın bu dünyaaaa !” diye de aklımdan geçiyor, aaaah aaaah aklımdan geçenler bekleme yapmadığı için unutuyorum çok şükür, aklımı seveyim, zaten severim, daha sevdiğim bir sürü şeyin hatrına, bir kez daha, yine yeniden güne günaydın, haftaya umutlu bir giriş yapıyorum, hatta yaptım bile 🙂
Hafta sonunun özeti ; Ne yemek pişiresim, ne yiyesim, ne de göresim var. En az 24 saat evden çıkmayacam :))))) Çamaşır dağ gibi, arkası ütü, yerinden çıkmış çanak çömlek var, patlamadan yerine koymak gerek. İlk kez Marmaray’a bindim. Ünalan çıkışı dünya savaşı sırasında kazılan tüneller gibi.Halkım oluk oluk akıyor, Nisan yağmurları toptan yağdı sanki. “Üstümde tatlı bi yorgunluk var !” nasıl bir teselli ? Bu yorgunluk ben de şeker komasına girmiş gibi, Pazar günü köprünün kapalı olduğunu yol ortasında öğrenmek, hala hızlı karar verebildiğimi gösterdi, Tecrübelerime bir tecrübe daha eklendi, “evden çıkmadan hava durumu ile yol durumu beraber değerlendirilecek !!!” Güzel bir hafta sonu idi, çoluk çocuk ile kavuşma, şehrin bir ucuna gezmeye gitme, orada yeme içme, güzel insanlar ile muhabbet
Bu hafta da hareketli görünüyor,bakıcaz artık. her işin başı sağlık, gerisi geliyor, Bi yazdım, bi şeye bakarken kayboldu, şimdi yazıyorum ama bir yandan da arkadaşlara yazıyorum, saat hızla ilerliyor, ben yerimde sayıyorum 🙂
Bir an önce hayata dahil olmaya gidiyorum, önce mutfak mı yoksa çamaşır makinesinin başına mı gitsem, bilemiyorum, artık ayaklarımın götürdüğü yere dermişim 🙂
Şu kıçı kırık, ölümün kol gezdiği, bi bakarsan geçip gidelesi, bi bakarsan bir çok şeyin yüzü gözü hürmetine sevilesi dünyanın, üstüne roket düşme ihtimali, gazlanma sulanma imkanı olan, yalanın yalanın üstüne söylendiği, inkarın ikna olduğu ve daha neler nelerin olduğu ülkesinde “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” demiş şair Nazım Hikmet Ran.” mümkün müdür hala ?????
İpe sapa gelmeyen ama ipe un serebilen her şey yaşama dahil, o vakit günaydın, iyi haftalar

26 Nisan

Adam ağaçların arasından çıktı, otopark içinde ilerlemeye başladı, gayet düzgün görüntülü, bi de entel gözlüklü, adam gibi adam görünümündeydi. Gerçi arabasının anahtarını ileri uzanmış bir bıçak gibi tutuyordu, önce kilidin açılma sesi geldi, sonra abanın yanına geldi, bagajı açtı, görüntü düzensiz idi, bir şeyler karıştırdı, bir defter gibi bir şey aldı, tam kapatırken bir leke, pislik gibi bir şey gördü, içeriden aldığı bir poşet ile sildi ve yere attı, halbuki çöpe uzaklığı bir metre idi, ben de pencereden bakıyordum, araba uzaklaşırken, arkasından “öküz” dedim. Sonra neden öküz ? öküze belki de haksızlık ediyoruz, görüntüsü kaba belki ruhu ince, belki de yol boyu giderken bir yandan tezek öbeklediği için öküz, bilemedim, aaaaah aaaaah bunun yapan adam birazdan memleket kurtarma nutuğu atacak olabilir, evden çıkmadan karısına bir iki çakmış olabilir, çocuğunu okuldan alırken sıkı sıkı kucaklıyor olabilir, karizmatik görüntüsünün etki alanı olabilir, yani içi başka dışı bambaşka olabilir, muhtemel öyledir. Kimin değil ki. Doğrusu zarar verecek yanları saklamak, sevgi, saygı ile ilgili duyguları yedi kat derine gömmek değil. İnsan sonu olmayan, nokta koyulmayan bir uzmanlık alanı, durmadan yeni çeşitler çıkıyor, aslında özü aynı da sonra nasıl çok farklı oluyorlar, anlamadım, diyemeyiz. Çünkü “eğitim şart” eğitilmemiş insanlar ile yanlış eğitilmiş insanlar sıkıntı veriyor.
Sabah sabah ruhumu karartmayacağım, mühim olan kötü şeyleri görüp de tekrarlamamak, Kamil İnsan olmak benim hedefim, olmadı yolunda ölürüm, dermişim 🙂 Radyocular evi şenlendiriyor ama şen bir haber yok, yalan ve yanlışların açılımı haberler, Şimdi bir şey daha çıktı, ihale yapılıyor, devlet gelir garantisi veriyor, gelmezse biz veriyoruz. Kimler farkında, kimler farkında köprüye para vermeden girdiğin yola para vericen, ana para dolar, Kdv Türk parası. Marmaray’dan on kişiden en az altısı tamamlanmadan açıldığını biliyor, korkarak geçiyor, pazar günü o iki dakika içinde yüzler ve sesler öyle idi ammmaaa çıkışta “padişahım çok yaşa !!”
Mayıs son etkinlik ayı, hepsini aklımda tutamıyorum, bir takvim yapmam lazım 🙂 Bugün onlara bi bakim, dün sildim, süpürdüm, çamaşıra devam, sokak işleri var, öğlene şiddetli yağmur geliyormuş, Edirne’den giriş yapmış. “Yıllar ; Günlerin hiç bir zaman bilemeyeceği bir çok şeyi öğretirler” demiş R.W. Emerson. Öyle, bugün öğrenip, yarını, öbür günü, dünü harmanlayacağız.
Cümleten kolay gelsin, Günaydın

27 Nisan

En çok, istek ve arzularını içinden pazarlayan, durmadan plan program yapan insanlardan korkarım. Dışarıdan seni yalar yutarlar, içinden kuyunu kazarlar. Bunları ilk bakışta tanımak zor olur, bazen çooook bakışlar harcarız. Bazen de kendilerini tutamazlar, dangalakça bir cümle ile kendilerini ele verirler, gizli dünyalarının kapıları açılır, şaşar kalırsınız. Yine de anlayamadığınız zamanlar olur, genelde kötülüğün işi rast gider, uzun yollar kad eder, bir gün cezasını bulur ama o cezalanana kadar da mağdurun sefalanacak hali kalmaz, bu böyle. Gördük, görüyoruz, böyle gelmiş, böyle gider. Adalet lazım olana kadar, ihtiyaç duyulmaz, ama bir gün herkese lazım olur, illa ki.
Şehit izine geldiğinde giderken annesine çoraplarını vermiş, yeşil kalın, yünlü çoraplarını, kadın çoraplar kucağında ağlıyordu, eve ev demeye şahit ister, o evden çıkıp gitmiş, fillerin tepiştiği, çimenlerin ezildiği bir savaşta çimen olmaya. Görmek var, gördüğünü anlamak var, bilmek var, bildiğine soru sormak var, insan var insancıklar var. Devamlı kendini haklı gören, hep savunma hattında duran, “ama, ama, ama aynısını bana da yapmışlardı, cezasını çeksinler” diye bir zırh kuşanan, işine gelmeyenlerden şüphe duyan, bencilliğinin farkında olmayan, alim gibi de zalim olan … insan müsvettelerinden usandım !!!
Sabahları uyandığımda beni bu güzel havalar mahvetsin istiyorum, kuşlara, kelebeklere, çisil çisil yağan yağmura, etrafa renk veren, koku yayan nebata, saçlarımı dağıtan rüzgara, denizin kıyıya vuran sesine, güneşle oynadığım gölge oyunlarına, çocuk mutluluğuna … takılmak, onları hissederek yaşamak, gerçekten tam olarak gülmek istiyorum. Her gün ölüm haberleri,almak yel değirmenlerine savaş açmış liderleri dinlemek istemiyorum. Benim gördüklerimi görenlerin çok olmasını istiyorum, emekliye 100 lira zam, duble yol yapımı, göğün yedi katına kadar uzanan bloklar,zorla din dersi,bademlemeye ruhsat, hem haksız olup hem de özür bile dilememek, futbol sahalarını arenaya çevirmek, yapıp edip inkardan gelmek, eskiye özlemle geriye gitmek hayallerinin arasına ayfon6es (Nasıl yazıldığını da biliyorum ama yazmasını bilmeden okuyanlara ithaf ettim :))) ) katmak, ruhunun iç derinliklerinde kopan fırtınaları ilgisiz alakasız sularda patlatmak, kendini bilmeden ense patlatmaya kalkmak, başkalarına vermediğin hakları kendinde kullanmaya kalkmak … bunları geçelim artık, nooooluuuuur geçelim de bi kendimize gelelim.
Gidip biraz kitap okuyayım bari, bugün orta eğitim sınavı var, Allah yavrulara zihin açıklığı versin, bizim doğum günü kızına da tatil, uyuyor, yavrucak, feneri kaçta söndürdü meçhul, ben yarın olurken yattı idim 🙂evi sessiz tutmakta yarar var, Kızı rengarenk olana kırk gün kırk gece kutlama var, deliye her gün bayram da denebilir. Allah kimselere evlat acısı vermesin, kucağında askerin çorabıyla kalan anaya da sebep olanlar var ya onlara diyecek hiç bir sözüm yok, kelime hazinem yetersiz.Şu aralar ADALET çooook lazım, elma da dersem armut da dersem ortaya çıksın artık. Günaydın

29 Nisan

Sabah yürüyüşleri başlamış, erkenden yürüyüp, gelen, duşunu alıp işe giden insanlar var, bunlar daha çok erkeklere mahsus, kadın görevlerini zor terk ediyor, birinin evi derip toplaması, çocukları okula yollaması, askıda ütülü gömlek, tencerede yemek bulundurması gerek. Dünya kadınlardan genelde aynı şeyleri bekliyor, kadın görev sahasını terk edip, görevi ret edip isyan da edebilir aslında ama sonuçlarına da katlanması gerek. Bir çok kadın bir çok görevi yapıyor ise sevdiğinden yapıyor olabilir 🙂 Yapmak istemediklerini bir müddet sonra bırakır, bi de çilekeş kadınlar var, bunlar ayrı kategori, kadın olduklarından bile emin değilim. Bir zamanlar bir Duygu Asena var idi, çoook genç öldü, o yazdı biz de okuduk, hatta filmlere konu bile oldu, “Kadının adı yok” Aslında kadının konulmuş bi adı var da görev tanımı yok. Bak şimdi ; düşündüm de erkeğin görevlerinini bir çırpıda sayabiliriz. Para kazanıp evin geçimini sağlamak, evde adaleti sağlamak (en son her şey babaya sorulur ya ) bitti mi ? yok bi de en rahat kanepede hak sahibi olup, tv kumandasını uyurken bile elinde tutmak :))) Fanatik ise tuttuğu takımın dertlerini dert edinmek, takımını her şeyin üstünde tutmak da sayılır. Belki unuttuğum bir iki tane de vardır. Kadınların görevleri ise saymakla bitmez, devamlı da güncellenir. Feministliğim felan tutmadı. Birden aklıma geldi, Gerçi dünden beri aklımda. Halit Ziya’nın Bihteri, Thomas Hardy’nin Tess’i Tolstoy’un Anna Karenina’sı aykırı kadınlar, Sonları da ölüm olmuş. Ama güzel kitaplar di mi ? Dün Halit Ziya Uşaklıgil’in dünyasına bir perde araladım. Arzu ve aşkın yazarı, Servet-i Fünun edebiyatçısı, Müzik, resim, yabancı dil, devlet hizmeti, donanımlı, zengin, yetenekli. Ölmüş çocukları için kitaplar yazmış.Oğlu Vedat ilginç. Ölen üç çocuktan sonra doğmuş, çok iyi, özenle yetiştirilmiş,Piyano Virtüözü, bir çok yabancı dil biliyor, Sultan Reşat’ın huzurunda piyano çalmış, genç cumhuriyette hariciyeci. Latife Hanımla kuzen çocukları abi kardeş ilişkisi içinde birlikte büyümüşler, Latife Hanım boşanınca köşkte kalması ile araları açılmış, bir daha da hiç düzelmemiş, Genç diplomatın talihi kara talihe dönmüş ve 33 yaşında intihar etmiş, ölmüş, belki de öldürülmüş. Tarihin net olmayan yanlarından. Babasının Vedat için yazdığı “Acı Hayat” hiç basılmamış, Vedat’ın mektupları, günlükleri yakılmış, geriye hayatı ile ilgili hiç bir iz kalmamasına özen gösterilmiş. Aile zaten konuşmuyor, günün sonunda Halit Ziya’nın torunu konuk idi, 8 yıl dedesi ile yaşamış, hiç soru almadılar ve çok kısa bir konuşma oldu. İlginç, Bu arada Latife Hanımın belgeleri, günlükleri var, ölümünden sonra mühürlendi, 2074 de açılacak, biz artık göremeyiz de, tahminen öleceğiz, Yani konu açıklığa kavuşmadan, tahminlerimizle kalacağız, yazık bize de denebilir ama demeyelim. Şu günlerde yazık ! diyecek o kadar çok şey var kii. Son romanı da gazetede tefrika edilmiş, ama basılmamış. Nesl-i Ahir, gemide geçen bir roman, siyasi niteliği var hissi verse de tam değil. Daha sonra hikayeler yazmaya devam etmiş, iki parti halinde anı kitapları da var. Vakti ile bize kendi edebiyatımız sevdirilmediği için ne kadar çok şey kaçırdığımızı sonradan öğreniyoruz, Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i ile Kiralık Konağın Hakkı Celis’i, Huzur’un Mümtaz’ı, Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’ı, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanı, Sinek Isırıkları Müellifi Cemil, Emrah serbes’in Erken kaybedenler’i ve daha bir çok roman kahramanı akraba imiş :)))) Yani o derece etkileyici, tesir altında alan kitaplar yazılmış. Abdülhamid güvenlik takıntından dolayı millete hayatı zindan ederken, devlet siyasi olarak çökerken başka yanlardan parlamaya başlamış, ilk resimli roman Araba Sevdası, Resimli romana Abdülhamid destek vermiş, Hatta Mai ve Siyah Gazetede tefrika edilirken resimlenmiş, Ahmet Cemil heeeep bakarken ama 🙂 Bu arada Selim İleri’nin Kırık Deniz Kabukları diye bir kitabı varmış, Acı Hayat’a karşılık yazılmış, birebir Vedat’ın hayatı olacak şekilde diyorlar, bakıcaz artık,Evde Latife Hanım’ın ölümünden sonra yeğeninin yazdığı bir kitap var, okuma sırama aldım, okuyacak, okumak gereken çok şey var. Öğrenmenin sınırları yok, yeter ki açık olsun insan. Fakat öğrendikçe yalnızlaşıyor insan, bunun da pek çok nedeni var. Neyse ben daha o aşamaya gelemedim, ben ara ara yalnız kalmaktan mutlu olanlardanım, yoksa eni konu şehir insanıyım ben, akşam trafiğinde metrobüs camlarına fukara sümüğü gibi yapışan insanların arasında yaşıyorum, söylenmeden, tiksinmeden ama günden güne daha çok yoruluyorum, omuzlarım ağırlaşıyor 😦
İnsan trafiği o kadar fazla kiiiii anlatamam, toplu taşıma topluca taşımaktan çok, topluca tıkıştırıyor, kapılar kapanmıyor, insanlar preslenmiş gibi, gibi de yine de her halde telefona bakılıyor :))))
Hayat elimizde bir oyuncak mı, biz mi hayatın elinde oyuncak olmuşuz belli değil, “bakış açısına göre değişiyor” dermişim , değişim güzel bir şey de genelde hazım sorunu oluyor.
Bir bahar sabahında, kendi kendine terapi seansı başladı ve sürüyooooor, Merkür yine geri harekete başladı, “Merkürü geride bırakmak için koşalım arkadaşlar !!!!” inandırıcı değil ama kışkırtıcı, her tahriğe kapılmadan, hayatın merkezine başka insanları koymadan, tapmadan, tapınmadan, tapılacak olmadan, vizyonu geniş tutarak … Nokta noktaları okuyanlara tamamlatarak, günaydın
BeğenDaha fazla ifade göster

Yorum Yap

Reklamlar

SENE 2003, KULAKLARIN ÇINLASIN …


Besiktas' supporters celebrate after their team won the Turkish Super Toto league football match between Besiktas and Osmanlispor at the Vodafone arena Stadium in Istanbul on May 15, 2016.  Istanbul side Besiktas on May 15 clinched the Turkish Super Lig title with a game to spare, topping the league for the first time since 2009 and claiming Turkey's sole automatic Champions League spot. Besiktas won the match 3-1.  / AFP PHOTO / YASIN AKGUL

Evin annesinin görev tanımı sınırsız, gerekirse çocuğun elinden tutup maça götürmek de buna dahil. Sene 2003 BJK yüzüncü yıl kutlayacak. Biz de o zaman Konya’da yaşıyoruz. Eşim fanatik, o sene lokalde yatıp kalkıyor desem yeri, Bilgili Başkan bizimkiler eteklerinde, hızlı günler. Çocuk sayısı üç. Kız daha küçük üç yaşına doğru geliyor, kundaktan taraftar, küçük oğlan ilkokulda bilinçli taraftar. Yüzüncü yıl eşyalarını topluyoruz, imzalı formalar, atkılar. Döneme özel hatıralıklar, arabada  kasetimiz bile var. Ben ve büyük oğlan GS lıyız ama muhalefet etmiyoruz. Neyse, Konya Spor -BJK  maçı zamanı geldi. Takımı karşılamaya küçükler gitti, fotolar, yerel gazete haberleri, yönetime akşam yemeği … bi gayret bi gayret. Ertesi gün maça gidilecek ama kız zaten küçük, oğlanı da babası idare edemeyecek, sağa sola koştururken kayıp olacak mazallah. Benim de maça gitmeme karar verildi. Zaten konu komşu da var, tanıdık bildik, bi grup yaptık. Maç ikindi saatlerinde oğlanı sıkıca giydirdim, forma dahil 🙂 Kendim de boynuma bi atkı yaptım, BJK tribününde oturacağız. Eşim protokol de. Bizim zamanımızda öyle maçlara giden bayan taraftar pek olmazdı, hatta fakültede  bi arkadaş, ” gel seni GS-Totenham maçına götüreyim” demişti de gitmemiştim. Yoktu öyle bir davete icabet etmek :)))

Ben de heyecan yaptım, stada girdik, maç öncesi ortalık yıkılıyor, tribünler karşılıklı sallıyor. “Aranızda ne kadar Konyalı varsa …” diye bi başladılar. rahmetli babamın dediği gibi “bi kulağımızın arkası kaldı” sahaya çakmak, bozuk para ve benzeri şeyler yağıyor, atmayın dedikçe havada bi ayakkabı teki gördüm, hemen tezahürat öbür teki de geldi. Bu direkt tribüne, sahaya değil :)))  Konya Spor’un da sağı solu belli olmuyor, arada Fenerbahçe’yi yeniyor, BKj da sahasında yenerse bizi stada gömerler diye aklımdan geçmedi değil. Bağrış çağrış maç başladı. Anadolu’da illa ki bir İstanbul takımı da tutulur. Aslında İstanbul’lu da memeleketinin takımını tutar, misal benim kalbim Trabzon’a  da atar 🙂 Maç gollü berabere bitti. Fakat staddan çıkamıyoruz. Polis etrafta kimse kalmayana kadar bekleyin demiş. Bekliyoruz, karanlık çöktü, karnımız acıktı. Abdullah bey’de yeşil elma varmış, hiç sevmem ama hayatımın en güzel ekşi elmasını yedim. Çocuk da acıktı, çişi gelen de var mı idi, orasını hatırlamıyorum, etraftan dalga geçiyorlar, “eşine söyle stadın etrafında beklemesin, o Konyalı gitmeden bizi salmayacaklar”  diye. Sonunda dağıldık ama maçtan sonra yemeğe gitmeyi planladı idik, biz çıkana kadar her yer kapandı, evde yemek yok, ekmek de yok. Hazır çorba varmış, pişirip içtik. Hatırladın mı Şebnem ???

Takım şampiyon oldu, altıncı kattan üçüncü kata kadar uzanan bayrak astık, şehir turu yaptık. İşte, sevinenlerle sevindik. Güzel günler idi. Çocuklara anlattım da, bi tekrar yaptık, bi de yazayım istedim. BJK zor şampiyon oluyor, oldu mu da hatırası kalıcı oluyor. Bugün yer gök BJK olmuş, mağazalar rekor kırmış olabilir, buradakinin içi tıklım tıklım doluydu. Biz tedarikliyiz, henüz yeni bir  şey almadık ama alacak gibiyiz … 🙂

MART AYI GÜNLÜKLERİ


13055596_10154236735158159_4348748974473439901_n

Günlükleri yazıyorum da yayınlamam zaman alıyor, bugünü yaşarken, yazarken blog Şubat ayında kalmış. Hemen başına Erdal Kocaman’dan iç açıcı bir resim kondurdum, Mart ayında neler olmuş ben de unuttum valla 🙂 Hep beraber hatırlayalım bakalım, “benzemiyor gelen günler geçen günlere ” diyenler haklı mı, yoksa gelişen değişen bir şey yok mu ?

01 Mart 2016

Günler, aylar, seneler düzenini bozmuyor, sıra sıra gelip geçiyorlar. İçi boş günleri doldurup, ay ay, sene sene istifliyoruz. Sonra onları kırpıp göğe yıldız yapabilseydik iyi idi ama. Maalesef pek çoğundan karanlık üretiyoruz. Renksiz, kokusuz, sesimizi kesen günlerden parlak yıldız yapabilmek marifeti de var.Halkla ilişkiler departmanları, piarcılar, ( Bu halkla ilişkiler ile aynı anlamda ama yazasım geldi, beni sabah sabah bilgin gösterebilir) imaje makercılar (yazım hatası var ama olsun) bu allayıp boyama işini yapıyorlar. Halkın zayıf noktalı hislerine ateş açıp, onları mermi manyağı yaptıktan sonra “ver gazı, ver gazı” (Gaz pek çok anlama gelecek şekilde yazılmıştır, hatta yazdığım şu anda en az üç anlama geldi, anlamlarını anlamayı herkesin kendine bıraktım herkes işine geleni anlasın ) diye ilerleyerek lideri besletiyorlar. “Halk da salak ama !!” desek olur da bu da süzme salaklara hakaret olur, çünkü bi gerçek salak var bi de salağa yatan var. İkinciler birincilere kanka olunca el ele veriliyor ve dünyanın içine tükürülüyor, hatta başka şeyler de yapılıyor da onları yazmaya aldığım aile terbiyesi müsaade etmiyor.
Dün “evi bal dök yala ” haline getirdikten sonra ağrıyan yerlerime ağıt yakmaktansa az okuyup, seyir edeyim dedim. O hırsla sızmışım. “16 Ton, Vicdan ve serbest piyasa” diye bir film seyrettim, hatta paylaştım bile tahminim gören olmamıştır ama bi görseniz siz de sevebilirsiniz. Vicdan ile serbest ekonomi arasındaki ters orantı anlatılıyor, şarkıyı söyleyenler de araya serpilmiş, madencilerden yola çıkmış, yarısından fazlasını izledim, bugün bitireceğim inşallah. Bizans’ın soylu kadınları’nı okuyorum, toplantıya gidemeyecek olunca bitiremiştim, bugün onu da bitiririm diye aklıma koydum.
Aslında aklıma bahar ile ilgili şeyler koymak istiyorum, Bugün takvime göre ilk baharın ilk günü, hava tahminleri yaz tadında diyor.Dün facebook “Ayşen 29 şubat dört yılda bir geliyor, tadını çıkar !!” diye mesaj atmıştı, ben de “anayasa” larıma bağlı kalarak evi ellerimle sildim, yere yapışarak, Anayasa önemli, anaların hep bir bildiği oluyor, milletin de anası olduğunu düşüyorum, Bu hem görüşleri demokratik olma adı altında değiştirilebilen bir ana hem de cinsel bir bakış açısı olarak hedef olan bir ana, her iki halde de ağlıyor ama,
Kendimi biraz karamsar görüyorum, kahvaltıdan sonra iyi olma ihtimalim var, bu açlığı doyurma meselesi değil, o zamana kadar umutlarım toparlanır diye umut ediyorum. Aslında umut herkesin ekmeği de onu bile paylaşamaz olduk. Umutlar ve hayaller, kısa yollardan by-pas’a meyilli olarak, “en büyük benim” olmaya çıkıyor, bu bile bi itiraf edenler , bi de edemeyenler var.
Oscar sonunda Leonardo’ya gitti, sonuça ben “yanii” diyorum bi de “bahtsız adam, onu bile dört yılda bir kutlayacak ” diyenlerle “Başroldeki ayı da çok iyi idi, hem ona ödül verilmedi, hatta teşekkür bile edilmedi” diyenler var. Ben sadece günaydın diyorum.

02 Mart

Aslında mutluluk farkına varırsan o kadar çok şeyde var kiii ! Misal gecenin bir vakti uyanıp saate baktığımda çalması için daha zaman olduğunu görünce kendime bir “oleeey !!!” çekip seviniyorum. Şu sıralar sabah yatağı terk etmek bayağı zor oluyor. Gözlerimi sıkı sıkı kapayıp, yastık yorgan arasında kaybolursam dünyanın sıkıntısı ile arama mesafe koymuş gibi hissedebilir miyim diye kendimi bi yokluyorum. Tabi ki de hissedemem. Bunun bir Devekuşu örneği olduğunu biliyorum. Böylece bilincim açık bir şekilde, zil sesini duyup, adeta bir tokat misali zilin sesini kesip kalkıyorum. Aslında saat çalmasa da kalkarım da okul zamanı ne olur, ne olmaz diye tedbir amaçlı.
Sisli puslu bir havaya kalktık, kişisel görüşlerimiz ile dünyaya baktık. Dün gece yine dönmüş, gece de güne dönmüş, servis araçları ve metrobüse gidenler yola düşmüş, her türlü trafik başlamış, bu arada kim bilir kaç kişi doğmuş, kaç kişi ölmüş, kimler delice sevinmiş, kimler keder denizinde boğulmuş … bilmiyoruz, sayı veremesek de varlıklarından eminiz.
Çeşitli insan tipleri dünyayı şenlendiriyor, tehlikeli olanlar, yarası olanlar ve yarasını saklayanlar. Bunlar yaralarına insan basıyorlar. Aşk ile, tutku ile, nefret ile, kin ile beslenip,güçlenip gözlerine kestirip, gönüllerine koydukları biri ya da birilerinin canına okuyorlar.
Valla her şeyin fazlası zarar, kontrolsüz sevgi de sevgi değildir. Her şeyin bir kararı var da kararın ölçüsü ne ? Bizi boğanları biliyoruz da bizim boğduklarımız kimler ? Aynaya bakınca ne görüyoruz ? Gördüklerimizi anlıyor muyuz ? anladığımızı kendimize anlatıyor muyuz ? Başkalarının eksikleri konusunda prof olurken kendi eksiklerimizin neyi oluyoruz ? “Bazen sebep bir aşksa, çoğu zamanda para, değiştirir insanları bir anda” diye söylendiğimizde bizi değiştirenin ne olduğunu biliyor muyuz? bunlardan biri değilse o zaman yaşlanıyor muyuz ? yaşlanıyorsak kabul ediyor muyuz ? etmesek ne olur ?
Bir sürü ipe sapa gelmez deli soru ile kafayı karıştırıp, o karışıklığın yarattığı gerginlikten faydalanıp, açıldım valla, Ütü, yemek yapılacak, eve kapanıp kargo beklenecek, yeni kitaba başlandı okunacak, belki bir film bakılacak, kargocu öğle tatili yaparken sokağa çıkılıp yürünecek, elbette markete de gidilecek,bir iki mesaj yazılacak, yazılmışlar cevaplanacak … öyle işte, kendimizce yaptığımız bir sıra var, sürprizlere açığız, “Allahım aklıma mukayyet ol !!!” derecesinde olmasın yeter. İnsan her şeyle baş etmeyi öğreniyor, öğretenler sağ olsun.
İçimize dışımıza bahar gelsin, kuşlar konsun yollarımıza … memleketimin heeeeer yerine günaydın, biliyorum bazı yerler için hayat çok zor, belki de zor ötesi, onun sıkıntısı yüreğimizde yerleşik oldu da, hayat arsızı olduk işte. Günaydın.

03 Mart

Bazı sabahlar, hele ki karanlık sabahlar da, bi de yer yüzü ve gök yüzü de çoooook karışıksa etkilenip kendimden ve tüm dünyadan ümidi keser gibi oluyorum. Hemen aklıma evlenme programlarındaki amcaları teyzeleri getiriyorum, benim de yaşım orta yaşı devirmek üzere iken ( belki de geçti de yazmaya elim varmadı :))) ) amca ve teyze dediklerimin yaşını bir hayal edin, benimkinin üstüne en az bi 15 koyun yani. Yaşamak da bir sanat, onu güzelleştirip, kendimize, sevdiklerimize sunmaya çalışıyoruz. Hatta bunun adına sosyalleşme diyoruz. Çarşı da, pazar da, AVM ler de , konu komşu gezmelerinde, festivallerde, ilgi alanı ile ilgili toplantılar da … felan fistan işte bir sosyalleşme çabası içindeyiz. Herkesin bir faaliyet alanı var. İlginin içine sevgi katıyoruz.
Dünden beri daralıp sıkılmaktayım, ama kendimi zorlayarak, ite kaka devam ediyorum. Bu arada alçak kargocu benim beklemekten usanıp kendimi sokağa attığım anda gelmiş. Bu sefer kağıt bırakmış, hazar mimli, düzenli müşteri oldum. Ayda bir kitap alıyoruz, hepimizin okudukları farklı olunca kargo toptan beni evde bulursa bırakıyor, bir saat genellemesi yapamadım, bir iki tutturdum ama yine de rotaları kafaya göre sanırsam, “kafa nereye biz oraya” şekilleri yüzünden tüm bir gün evde usta, kargo, mobilya … beklemek sevimsiz bi şi. Neden saat veremez bu insanlar, bilemem demem, bilirim, plansız programsız, kalitesi işin kalitesi ile tutmayan insanların elinde de ondan.
Metrolarda tepelerde tvler var, telefona bakmayanlar oraya bakıyor, üstünde deneme yayını yazıyor, hayvanlar aleminden çeşit çeşit davranışlar gösteriyor, geçen bir ebeveyn fil yavru fili önüne katmış, hortumu ile dürtüyor, yavru hızla biraz gidiyor, duruyor, tekrar hortumlanıp tekrar yürüyor. Bunlar bana öncelikle kızımla beni sonra devlet dairesinde çalışanları hatırlattı, sonra da genelleme yaparak “aaaaay insanların geneli böyle, dürte dürte” dedirtti. Heee valla, insanlar mı hayvanlara benzer, hayvanlar mı insanı örnek alır bilemedim ama kesin ortak yanları var.
Bu arada 9 Martta tam güneş tutulması, 23 martta ay tutulması var. Mart zor bir ay. Bu tutulmalar zaten var olan birikmiş enerjileri ortaya çıkaracak, tetikleyecek, doğa olayları,zaten gergin olan siyasal ilişkiler, kimi zaman kimine göre var olan adalet sistemi, öğrenci olayları … daha bir çok şey nasiplenecek, bahtımızın bizzat karardığına şahit olacak gibiyiz. Valla bulun okuyun, yazının içine link koymayı tam öğrenmemişim, yapıştırınca komple geliyor. Meraklısına yazının ardından paylaşırım, ben de paylaşan ilgili arkadaştan gördüm zati,
İşte böyle, güne başlama isteğimizdeki hasarı da gökyüzüne yıktık, suçluyu bulunca rahatladık mı ? Henüz değil, cezasını kendi ellerimizle vermeden olmaz di mi ? Suç ve ceza yan yana, doğrusu bu, en iyisini suça maruz kalanın içindeki hisler bilir, “as de asalım, kes de keselim” yandaş cezacılardır. Bir de hislere tercüman olamayan adalet sistemi var, ama “var. mı var” dan öteye geçemeyince ağzı olan konuşuyor.
“Geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları !” moduna geçebilmek dileğiyle cümleten günaydın.

04 Mart

Yatamayınca kalkamıyorum değil ama zor kalkıyorum. Eve geldiğimde gece yarısı başlamak üzere idi, baktım herkes faal durumda, hatta kız performans ödevi yapıyor. Sabah bi daha baktım da çok güzel olmuş, fikri de çok güzel. Bitmişini paylaşırım dermişim smile ifade simgesi Eli yatkın, görüşü de açık, sabırla yapıyor. Ben performans ödevi yapmam. Ben yaparken çocuk tv izleyip telefonuna bakacaksa hiiiiç yapmam, son dakika söylenmelerine de kulak asmam, bugün verilip, yarın istenmiyor bu ödevler, zamanını kullanmayı öğrensinler. Malzeme temin ederim, “şurasını şöyle yapar mısın ” derse onu da yaparım, ödevi asla sahiplenmem, çocukla oturup ders çalışmam. “Nokta”
“Aaay kendimi çok gaddar hissettim, yazarken kötü oldum” da demem, herkes görevini bilmeli, başkasının angaryalarını sevmem, kendim de kimseye bir şey yüklemem, “tırnağın varsa başını kaşı” Allah Allah sabah sabah niye böyle oldum acep ?
Halbuki dün akşam pek bi mesut idi. “Çağan Irmak filmlerinden, dizilerinden şarkılar” konserine gittim kiiii Çağan Irmak bir çok yapımda bize hayatımızı seyir ettirmiştir. Sesi de güzel, iki üç tane seslendirdi. Katılımcılar çok güzel ; Gökçe Bahadır ki tam sahne kadını, sesi de gümbür gümbür, Meltem Cumbul, Cemal Hünal,Halil Sezai,Goncagül Sunar kiii Çemberimde Gül oya’da şarkıcı Canan olarak zihnimiz de yer etmiştir, Işıl Yücesoy, müthiş bir ses ve oyuncu, yetmiş yaşında imiş, akşam ablama yatmaya gidecektim, anahtarımı da almıştım, ama kadını sahnede görünce kiii ortalığı gazino sahnesine çevirdi, müthiş bir enerji, inletti salonu, utandım eve geldim,Tuğrul Tülek çok iyi bir oyuncu onun yanı sıra çok iyi bir ses, dans ederken hareketleri tüy gibi, Yetkin Dikiciler de keza. Oyunculuk, sohbet, karizma, şiir okuma, üstüne bi de şarkı söyleme on numara, valla, Profesyonel diye bir oyunu var, üç yıldır bilet alamadım, kapalı gişe oynuyor.
Biz eski insanlarız, dansa kaktığımız da partnerimiz, değil ceket çıkarmak, düğmesi ni de ilikler, sandalyeden kalkmamıza yardım ederdi, rica eder, teşekkür ederdi. Uzun bir aradan sonra, ceket düğmesi ilikli, seyirci ile enseye tokat muhabbetine girmeyen insanların konserini izlemek ruhuma iyi geldi. İstanbul kültür ve sanat bakımından eşsiz bir şehir, yurt içinde demek istedim,Farklı konularla ilgili arkadaşlar sayesinde, bir çok şeyden haberimiz oluyor, el ele tutuşup da gidiyoruz valla ,Şimdi Mayıs ayındaki Tiyatro Festivali için çalışmaktayım, biletler halka ayın onikisinde çıkıyor, Lale Kart’lı arkadaş pazara yetişirsen ben indirimli alırım dedi, bu arkadaş sanat dünyasında elimiz kulağımız zati, 37 senedir beraberiz, gelişimime pek katkısı olmuştur, kendisine müteşekkirim, kendi reklamcı ama reklamı sevmez, o yüzden adını yazmıyorum :)))))
Geldik bir hafta sonuna daha, bizimle kanlı günler de gelmeye devam ediyor, program neyse onu yaşamaya gayret ediyoruz ama gönlümüz, kalbimiz yara bere içinde, geç vakit gelirken, sokakta yatanlardan bazılarını gördüm yine, kendimi bildim bileli görüyorum, bu durum onun bunun kabahati değil, herkesin ihmali, koltuğu gören, mevkiye ve paraya tapıyor, zenginlere para, fakirlere Allah Korkusu. fakir de ne olup bittiğini bilmiyor, inandığının neye iman ettiğini bilmeden, tahminen, kulaktan doldurma, sorgusuz sualsiz takipte.
Bu sabah agresif bir halim var, içimdeki canavar sanki bana ağzından ateş çıkararak “günaydın bacım” demiş gibi, du bakalım, gün nelere gebe, cümleten günaydın

05 Mart

“Hava raporları da zıvanadan çıktı.” diye yazdım, sonra da “zıvanadan çıkmak” deyimine baktım. Bir sürü tarif ve tanım var. Genel olarak zıvana bağlantı anlamında kullanılmış. Bir şeyi bir şeyle tam olarak birleştirmek, o şeylerden biri yıkılırsa ötekini de arkasından sürüklemek, böylece darmadağın olmak, hatta bir daha eskisi gibi olmamak.
Anadolu’da ev yaparken dizilen taşlar üstüne yerleştirilen ve devamını çatıya bağlarken o taşlarla kütükleri bağlamakmış zıvana.Ahşap gemilerde ahşabı birbirine geçirme, gemideki topu sabitleme imiş zıvana, zıvanadan çıkan top fırtınada gemiyi batmaktan beter edebilirmiş. Camilerin hazire kısımlarında dikey ve yatay demir süslemeler varmış, iki demiri birleştiren kopçaya zıvana demirmiş,Dikey olan Kuranı kerimi, yatay olan sünneti temsil edermiş, Allah dostları birbirine “Allah seni zıvanadan çıkarmasın” dermiş. Sarma sigarada en son eklenen filtre görevi gören parçanın adı da zıvana. Esrar jargonunda da yeri var. Yunan-Roma mimarisinde taşıyıcı sütun parçalarını üst üste dize ortalarından delik açar, o delikten erimiş maden akıtırlarmış, o deliklerin adı zıvana deliği imiş, maden soğuyunca sağlam bir koruyucu olurmuş, Gel zaman git zaman “taş olsa çatlar” misali çatlayan taşlar zıvanadan çıkar, bir bir yıkılırmış.Bir de şehir adı varmış derler, Zıvana’dan çıktınız yazarmış, işi Zigana geçidine bile bağlayanlar var ama esas anlamı dağılmak, dağılma ile dağıtmak,
Demek ki “hava raporları da zıvanadan çıktı” derken zıvanayı doğru kullanmamışım. Onun yerine “hava raporları da şaşırdı” demek daha doğru olur. Evet, şaşırdı, valla güneşler yağmur demek ister gibi, geceleri şakır şakır yağıyor, Neyse çok soğuk değil, bu sene belki erken çiçek açan ağaçları kurtarır havalar.
Çocukları kaldırma saatlerini bekliyorum, herkesin programı var, benim herkesten neyim eksik benim de var,
Haftanın Kitabı ; Hayvan Çiftliği / George Orwell yeni gelenler arasından seçtim, su gibi okunuyor, üstelik bütün hayvanlar tanıdık. Bu arada Yurt İçi Kargo’da gönüllü çalışmak istiyorum. Hepsi birbirinden kötü diyorlar da en kötüsü burası mı bilmem.Sistemi kuramama şampiyonu bu şirketler, yönetim ve denetim diye bir bilgi yok burada. Kargonun ikinci kısmı için mesaj çekmişler geldik evde yoktunuz diye ki var sayılırdık üstelik geldiklerine dair bir belge yok, bunlar bir keresinde yine mesaj çektiler “kargonuz şu gün şu saatte gelecek” diye sevindim valla, zamanında hazır oldum, bi mesaj daha “geldik, evde yoktunuz” diye meğer bir gün önce gelip gitmiş. Şubede adımın yanında kesin yıldız vardır “Teyzeye dikkat !!” diye ama çabalrım nafile. Dün tam kargo almak için çıkmaya hazırlanırken, geldiiiii !!! Çocuk asansörün kapısından uzatıp gitti, hazar mesaj kargodan önce geldi. Aaaaay işte böyle, kurumların %98 i böyle, %2 ye de nefes aldırmazlar.
Dün biraz haberlere baktım, önden biraz da Esra baktığım için daralmış ruhum iyicene şıkıştı, gelişen, değişen bir şey yok, çelişenler ise çoğalarak artıyor, kim farkında, kimin umurunda, tek başına iktidar yetmedi, Başkanlık sistemi kurtaracak bizi, Eeeeeeey siz gözü kapalı inananlar, kabre indiğinizde size bizden de sorgu sual var
Cümleten günaydın, bahar gelsin yurdumun dört bir yanına, kuşlar konsun yollarımıza, barışı temsil edenlerden, hadi işallaaa !

07 Mart

Eveeeet ! sayın seyirciler : güneşli ve ılık olması muhtemel bir bahar sabahına daha uyandık, “kalbimizde kuşlar pır pır etsin” diye temenni ederek, hayatı kaldığımız yerden seyre devam ederek, Mart ayında yol alacağız, inşalla. Sonra bu aylar bir tren misali geçecek, bahar bitecek, yaz gelecek, ömürler tükenecek, ömür törpüleri başka ömürleri törpülemeye devam edecek. Eskiler yenilere “eskiden beri bir şey değişmedi ” diye anlatmaya çalışacak, yeniler anlamaya çalışmayacak, tazelik baş kaldırmaya müsait olunca başlar dik olana kadar kalkacak, sonra bakılacak değişen bir şey yok, o başlar da eğilecek, bu arada onlar da eskiyecek, kim kazanacak ; aslında kazanmayacak, kazandırılacak, tutkular, ihtiraslar doymak bilmeyen kan emici ruhlar, unutkanlık hasarı olan beyinlere karşı kazanacak. Ölen ölecek, kalan sağlar itaat edecek, dünya zaten dönüyordu, dönmeye devam edecek.
Karamsar gibi görünsem de değilim valla, üstümde bir “kabul etme” hali var. Hafta sonunda ruhumu beslemeye devam ettim, dinlendim, bir kez daha kanıtlara bakarak, inandım ki ; “Demokrasinin adı var, kendi de bir an için görünüp kayboluyor, geriye demokratik olduğunu savunan, asla diktatör olmadığını bağıra bağıra deklare ederken, parmağını hedeflere sallayan liderler ve onların koyun yandaşları kalıyor !!!” Şarkı hep aynı şarkı, verilmiş haklar güncellenirken, kelime oyunları ile değişiyor, horoz gürültü yaparken, at gibi çalışanlar, yolu kasaba düşene, tutkal olana kadar çalışıyor, öldükten sonra kahraman oluyor, eşek inatçı ama içe kapanık, inek kapasitesi hesaplı, tavuk, kazın dünyası kümes kadar,köpekler saldırgan eğitimli, kuşlar uçar, darı karşılığı haberleri duymak istediğin gibi taşır, Manzarayı kendi lehine çeviren domuzlar da kalabalıktan sıyrılıp şartlarını kendi lehine iyileştirip, refah içinde yaşarken, yüksek sesli nutuklarla, tehdit ile, bir parmak bal ile … dünyasını cennete çevirir, inançlarımıza göre aldıkları ahlar ile öte dünyada yanar yırtılır diye umuyoruz. Hepsi o kadar.
Yaw arkadaş ! 40 sene evvel yazılmış kitap aynı bugünden bahsediyor, Hayvan çiftliği ; Bendeki 45.ci baskı, değişen gelişen bir şey yok dünyada. Herkes özgürlük ve hürriyet peşinde ama sadece kendine istiyor, ya da uzaklardakiler için istiyor, yanındakini tek tipe mahkum ediyor. Arkadaşlarım arasında bile var, hem de demokratik ve özgürlükçü olanlar arasında, onlar bile “ben yaptım, oldu” fırsatını bulunca kaçırmıyorlar.
Stefan Zweıg okuyorum, ince ince kitaplar ama muhteşem anlatımlar, literatür de modern klasikler diye geçiyor. Son okuduklarım çocuklardan tavsiye,
Kendime dizi başladım “Downton Abbey” Aşağıdakiler yukardakiler gibi,bir sezon izledim, severim bu tarzı, 1912 den başladı, zamanın nereye kadar gelecek bilmiyorum, 6 sezondur oynuyormuş. Tabi bu diziler 40-50 dakika ve bir sezon için en fazla on tane felan çevriliyor. Böylece konu bulucaz diye insanın içini tüketmiyorlar, daha tutarlı ve daha faydalı.
Tahminen çok işim var, olsun benim de yapacak kudretim ve yapma isteğim var, bir tek az insan, seçme insan istiyorum, bi de yerli yerinde konuşma, bi de zamanı bir tek şeye harcamadan ruhuma iyi gelecek şekilde bölme. Aslında sonuncuyu iyi yapar isek, hepsine bedel olur.
Günaydınlar olsun, günü yaşamaya niyeti olanlara, kendini bilmek için çaba harcayanlara Bu arada “cehalet mutluluk verir” kesin bilgi, yaymaya gerek yok, çünkü kendini cahil kabul eden yok

08 Mart

Kendimi ite kaka hayata dahil ediyorum. Bazen tansiyonun çok düşük oluyor, bu da ben de yorgunluk ve uyku hali yapıyor, yatsam kalkamayacakmışım gibi hissediyorum. Bu yüzden kendimi mümkün mertebe aktif tutmaya gayret ediyorum, çabalarımın sonunda biraz açılıyorum. Bugün daha iyiyim. “Havalardan, havalarda şekerim !” de geçerli tesellim.
Bugün haklarını aradılar diye ateşe atılan kadınları anma, kadın olduğunu hatırlama günü. Bizim memleket, onların memleket ayırmayacağım. Zalim ve zulüm dünyanın her yerinde var. Her yerinde de en çok nasiplenen kadınlar, ticari mal gibi alınıp satılan kadınlar, evlilikte genelde erkek çocuk da doğurması şart olan kadınlar, para kazansa bile üstüne yapışmış ev işlerini de eksiksiz yerine getirmesi beklenen, aynı işte erkeklerden daha ucuza çalıştırılan kadınlar, haykırmak için meydanlara çıksa çocuğu yaşındaki erkekler tarafından “alın bunu, alın bunu !!!” diye yerlerde sürüklenen de kadınlar … yani dünya kadınlar gününde dünya kadar dert çeken, hatta dünyanın derdini çeken kadınlar. kendi doğurdukları erkekler tarafından harcanan kadınlar.
Böyle gelmiş, biraz farklılık kazansa da çoğu zaman “eski tas, eski hamam” halinde ilerliyoruz. Aklı başında kadınların eğittiği erkeklerden umutluyum. Arada kadir kıymet bilen çıkıyor ama hiç savaşsız kendini köle ilan eden kadınlara da karşıyım, hele “kıl, tüy, cariye” olmaya pek meraklı olanlara kıl oluyorum. Kadın ve erkek fiziksel olarak birbirlerinden farklıdır ama aynı şartlarda aynı şeyleri eşit şekilde yapıyorlarsa eşit olarak faydalanmalıdır.
Bu bitmez, tükenmez, çarpıtılmaya müsait, fikir ayrılıkları taşıyan bir mesele. Dünya döndükçe bu geyik döner, Dikkat Kadın Var !!! diye de bazı şeyleri pembeye boyamak hiiiiiç çözüm değil, ayrılmak değil, birlikte yaşamaya katlanmak önemli olan.
Dün tam da tarif edilen şekilde kadınca yaşadım, Evi sildim süpürdüm, elde yıkanacak kazakları şampuan şişesinin dibini çalkalayarak yıkadım, makinede sıktım, ip izi olmadan yayarak kuruttum. Yemek yaptım, diyet yaptım, çarşı pazar işine baktım, çamaşır yıkadım, makineye atmadan gömlek yakalarına, tişörtlerin koltuk altlarına beyaz sabun sürdüm, sokak hayvanlarını besledim, açınca üstüme yıkılan bir iki dolabı düzelttim, çekmeceleri düzenledim, bozulan kumandanın yerine yenisini aldım, ütü yaptım … bir kadından ne beklenirse yıldızlı olacak şekilde yaptım,Bu arada yıldızı kendi kendime taktım, başardıklarım için kendi iç huzurum tarafından ödüllendiriliyorum, sonra kendime dizimi açtım, iki bölüm seyir ettim, sosyal medyada arkadaşların mutluluk fotolarına baktım, kutlanacak doğum günü varsa kutladım, acil mail varsa cevapladım, sonra da ilaçlarımı içtim, yattım. Daha ne yapayım kii !!! diye de kendi kendime yatmadan tipik kadın tribi attım.
Her kılığa girebilen, her boyaya boyanan, hatta fıstık yeşilini bile deneme fırsatı olan, her soruya cevap bulan, her işin illa ki bir ucundan , kendini yeniliklere açık tutan, kalbinde sevgi dolu odacıklar bulunan, neticede kadın olan, bundan da gurur duyan, “Dünya benim parmak uçlarımda döner” diye de haklı bir savunması olan , hep verilmeyen hakları almaya uğraşan, sonunda yara bere içinde olsa da kazanan, kazandıran … kadınlardan biriyim, benim gibilere Günaydın dedim

09 Mart

İstatistiklere göre evlilerin yüzde yetmiş kusuru, bekarların yüzde altmış kusuru mutsuzmuş. Her istatistiğe inanmam ama bu kesin bilgi gibi, Geri kalanlarda muhtemelen kendi aralarında, mutsuzlar, kendini mutlu sananlar diye en az ikiye ayrılırlar. İnsanın mutlu olabilmesi için ya çocuk olması ya da kırk yaşını geçmesi gerek diyorum, bu kişisel görüşüm, çocuklukla kırk yaş arasındaki zamanlardaki mutluluklar inşa edilmiş mutluluklar. Şartların olgunlaşmasına bağlı, öyle her şeye sevinemiyor insan. İstatistiklerdeki insanlar da sanırım bu gruptalar. Bu sabah kendimi hem enerjik hem de bilge hissediyorum, yapıştırmaya devam ediyorum :))))
Çocuk olmak dünyadan kendi dünyan kadar haberin olmak demek, bir çikolata, bir oyuncak, bir sıkı kucaklanmak ömre ömür katar.Bu yüzden çocuklar anneleri öpünce yaralarının iyileştiğine inanırlar. Kırk yaştan sonra da insan bir tepeye gelmiş oluyor ve dönüp arkasına bi bakıyor geri kalan ömür kadar ileride olması muhtemel bir ömür yok, oldu var sayalım, son yılların sana faydası yok, ya akıl gidiyor, ya kollar, bacaklar hasarlı oluyor. O yüzden bir telaş insan kendini yaşamaya başlıyor, aklı başında olanlar, hırslarından, tutkularından arınıp,neyse zevkleri onları yaşamak istiyor. Arada kalan grup hem tüm dünyayı, hem kendi dünyalarını hem de kendilerine karışan kaynaşan dünyaları bir düzene koymak, gelecekten emin olmak,sidik yarışını kazanmak için çabalamaktan mutluluk çizgisini habire daha uzağa taşımaktan bitap düşüyor, mutlu olamıyor, olamaz da zaten.
Mutluluğun tarifi herkese göre değişir ama yüzlere yansıyan ışıltısı aynıdır, bu ışıltının biraz da inançla ilgisi vardır diyorum, insan çaba gösterdikten sonra bir yerden itibaren tefekkür ve tevekkül etmeli. İmkanlar bir yere kadar, olmazlara meylimiz vardır, bazı olmazlara benim de var, ama benimki ekte takıntı, “maz” ile “malı” eki beni geriyor, “mu” eki tercihim. Bu soru eki ; teşvik edici, yani bence, ortama bi bakıp, bi fizibilite çalışması yapıp, bi yol haritası çizip mutluluğa doğru yola çıkılmalı, bu yolda sağa sola iyi bakmalı, büyük mutluluğa giden yoldaki küçükleri de toplamalı, aynı efsane Maryo gibi, toplaya toplaya gidicen, yanmazsan ne ala, yanarsan ya başa dönecen, ya da oyundan çıkıcan, ya da güçlendirici alıcan :)))
Bu gece güneş tutulması var, görmeyecez ama hissedeceğiz, bana sanki iyi gelecek gibi, dizide iki sezon bitirdim, sene 1920 oldu, kendi ülkem güllük gülüstanlıkmış gibi ellerin savaş hallerine bi güzel ağladım, ama ağlarken bir nedenin içine bir çok neden kattım, bir damla gözyaşı dökülürken gözümden binlerce şey geçti gözümün önünden, bu da nasıl organizma bilmem, bir şeyi unuturken, binlercesi iki üç karede sıkıştırılmış hala net halde geçiyor valla.
Bu sabah için yeterince yapıştırma yaptım sanırım, Cümleten günaydın, Allahım ne olur içimize, dışımıza toptan bahar gelsin, ayrıntıları sen biliyorsun yarabbim !! Amin

10 Mart

Çoğumuzun dilinde aynı soru var : “Ne ara bu hale geldik ! ” daha çok duyarsızlıklar karşısında kullanıyoruz. Dibine ışık vermeyen sevgi saygı için saydırıyoruz. Bence hep böyle idik de bu kadar aleni değildik. Şimdi haberleşme çok hızlı, yalan yanlış, doğru eğri her tür haber var ortalıkta, seçme şansına sahibiz çok şükür. Herkes beğendiğine inanıyor. Haber kaynağına bakan, araştıran, soran yok. Araştırma yapacağımız zamana vakit ayırmaktansa kulaktan dolmalara hayaller işleyip, idealler katıp, laf üretiyoruz. Artık köprü trafiğini kapayan intihar eden adama sövmeden tutun da, çalıyor ama çalışıyor savunmasına kadar … menfaatimize ters düşen her şeyin laf söz ile savunmasını yapıyoruz. Ölmüş, gitmiş, sefil olmuş kimsenin umuru değil. Genele sevgiyi saygıyı geçtim, insanlar kendilerini sevmiyorlar, kendilerine saygıları yok. Bir iki doğru düzgün insan ve onların yetiştirdikleri yüzü gözü suyu hürmetine dönüyor dünya.
Bahçelere bakım zamanı, dün bi bağrış, çağrış baktım ki, karşı bloktan çam ağcı kesiyorlar, biri yetişti çok şükür, kesen görevli; “manzarayı kapatıyor” diye bi savunma yaptı, kesin biri şikayet etmiştir, daha doğrusu adamını bulmuştur, aynı ilçede hem büyük şehir hem de ilçe belediyesi etkili olunca işini uyduran iş başarıyor. Manzara da deniz görüyor sanırsın, ağaçlar arasından yoldan geçen yayalara, arabalara,balkonlara, camlara bakıyoruz. Bir çok yerden daha şanslıyız, dip dibe değil evlerimiz, belki de çam karşı blokdaki röntgene engeldir :))) “Ayol, dürbün alsın !” Neyse şimdilik kurtulmuş ağaç, ama yine de belli olmaz.
Aaaaah aaaah sabah haberlerinde duydum, “haremler eğitim ve öğretim yerleri imiş !” doğru haremlerde müzik, dans eğitimi verildiğini biliyoruz, tahminime göre Geyşa’lık tarzı bir eğitimde var idi, Bunların hepsi bir adama faydalı olmak, ona hoş vakit geçirtmek için, sıralamada öne geçersen, cariyelikten, odalığa, hasekiliğe, valide sultana kadar gidip, adamın aklını başından alıp, devletin içine dışına maydanoz olabiliyormuşsun ki olmuşları biliyoruz. Kafes arkasında her gün entrika, plan program, bugün kimi boğdursak, kimi zehirlesek, hamama gitsek … çok eğitici ve öğretici.
Aaaaaah bazen insan kendine bi kayyum atansın istiyor da kayyuma verecek param yok,gerçi kayyumlar devletten maaş alıyor, aaaah o zaman bi kayyum olsam, emekli maaşına son yapılan zamları hissedemedik, rakamlar büyüdükçe isteklerimizi karşılama oranı düşüyor, hay Allah neden acaba ?
Ne ara böyle olduk, biliyorum da anlatamıyorum, yani anlamayanlara, anlayana sözüm yok.
Tarkan’nın yeni albümünden bi şarkı dinleyecem şimdi, aaaah bu şarkıların gözü kör olsun, peşine düşüp gidiyoruz valla, cümleten yolumuz doğru yol olsun, doğru herkesin doğrusu olsun, amiiin !!! Günaydın

12 Mart

Kesinlikle eminim ki hatta yüzde de verebilirim ki, anlamıyoruz ve anlatamıyoruz. Hatta devamlı yanlış anlaşılma korkusu yaşıyoruz. Hatta %90 nımız böyle, rakam yüksek ise %87.3 e kadar düşebilirim ki bu son rakamdır, daha aşağısı aaaaslaaaaa olmaz. Küsurat da buçuklu insanlar yüzünden. Bir de anlamış gibi görünen, anlamadığını anlatarak kapatmaya çalışanlar var. İşte onlar da ömür törpüsü dediklerimizden. “vıy vıy da vıy vıy ömrümüzü yiyenler var, valla.
Bu durum bir dinlerken bi de okurken var. Son satırdan yukarıya doğru analiz yapanlara ne demeli bilmem demiyorum, biliyorum ve diyorum. Ön yargılardan kurtulmak imkansız, elalem ne der Anayasa Mahkemesi kararından ilerde, aslında bu örnek olmadı ya neyse olurmuş gibi yazdım, anlayan %10 anladı.
Yabancı dizilere bakıyorum, bir sezondan bir sezona bir sürü şey olmuş ama tek tek anlatılmıyor, izlerken anlıyorsun, hayal edebiliyorsun, düşünüyorsun, muhakeme ediyorsun … felan fistan. Biz de oyuncu elini kapı tokmağına atıp, sırtını dönmüş olsa , yeni bölüm aynen ordan başlıyor. 3.5 saat yılda 30-40 bölüm başka türlü açıklanamaz, seyirci ya anlamazsa korkusu var, haklılar da seyircinin anladığı gişe yapan filmlere bakıyorsun, adam haklı.
Valla okumuş üflemişler de dahil kafa ( Kafa ayrıntı derdinde, hesap kitap peşinde ) dolu olduğu için herkes her şeyi kendine yontuyor, “empati” sözlük sayfalarında yaşıyor, haksızlık etmeyim yok mu, var, ama sonunda bir “ama” var.
Sitemler olmasa nasıl yaşardık, kendi kendimizi övmesek değerimiz anlaşılmaz mı, iyilik yapıp denize atanlar gerçekten yaşamışlar mı, kendimizi parlatıp gruplara sununca aldığımız övgüler, hayati değerler mi, Konudan konuya atlamak çok bilmenin mi hiç bir şey bilmemenin mi işareti, unutmak mı unutulmamak mı derdimiz, lider olmak insana kendini çoban gibi mi hissettiriyor, seçmek istiyoruz da seçilmeyince neden bozuluyoruz, herkes herkesi salak yerine koyduğu için mi çok konuşup çok anlatıyoruz, “herkes bildiğini okur” diyen atalar gerçekten yaşamış da bu analiz de okumanın yazmanın olmadığı zamanlardan beri beri mi gelmiş… daha bir sürü deli soru, ruh halim akşamdan kalma, uykumu da alamadım, hatta tekrar gidip yatıcam, şuradan alınamayacak bir mesaj yaptım, hiç üstüne vazife olmayanlar alsın, lüüütfeeeeen !!!! kiii kalkınca yeni polemiklere hazır olayım, anlatamadım di mi ?
Hadi günaydın, gerisini boş verin, boş şeyler zaten …

13 Mart

Akşamdan post gibi serilince sabah içini doldurup kalktım. Çok şükür ki uyku ile henüz bir problemim yok. Arada bozulsa da toptan düzelme imkanı var ,Yurtta dünya da yine aynı şeyler oluyor diye düşünüyorum, bizzat bilgili değilim, hafta sonu haber almıyorum, hatta telefona sınırlı bakıp, burayı da yazıp kalkıyorum. Arada tabletten bir iki el oyun atıyorum, gerisi fani dünya işleri. Çoluk çocuk, yeme içme, gitme gelme, başka dünyaları okuma, seyretme … böyle böyle yaşayıp gidiyoruz. Araya giren germe ve gerilmeler ise zihin tazelemesi :))) Malum haksızlığa uğrama, intikam planları yapma, kendini ispat edecek senaryolar hazırlama zihinsel faaliyetleri canlı tutuyor.Çok şükür bir Kara Melek değilim ama sözümü de esirgemem. Aslında yaşlandım, insan ilişkileri beni bunaltıyor, sözümü esirgediğim zamanlar da oluyor, valla. Her şeyi herkese söylemiyorum. Anlattığında yanlış anlaşılan, hatta hiç anlaşılmayan durumlar düşman sahibi olmaya sebep oluyor.Yüzleşmelere gerek duymuyorum,kendimle yüzleşip, içsel cinayetler işleyip, ölüyü kalbimin haricinde bir yere gömüyorum. Canlı halini hayalet sayıyorum, saygıda kusur etmeden, korkudan titremeden idare ediyorum.
Soğuk bir sabah, bi şi soğukları gelmiş. Bugün sınav günü, yeğenim, arkadaşım ve arkadaşların çocukları sınav heyecanı çekiyor, cümlesine başarılar diliyorum, gerekli okuma ve üflemeleri yaptım :)))
Kahvaltıya vişneli krep yapma planım var. Bu tatlı bölümüne, tuzlu içinde bi değişik omlet yapasım var, bunun için buzdolabının ve erzak dolabının kapağını biraz uzunca açık tutmam gerek. Ev halkının bir kısmının dışarı da palanları var, benim planlarım ev içi en fazla saç boyası almak için çıkabiliriim,  Onun haricinde dizi, film, sınırlı yeme içme, Geyikli battaniye ile bütünleşme, hane halkı ile muhabbet … sıradan ama sırası olmayan, ruha sınırsız mutluluk katan işler ve güçler yapasım var, yaparım hazar,
Cümleten günaydın, iyi bi pazar günü olsun ki pazartesi kazansın, nasıl olacaksa, bazen bazı sözler ve cümleler hiç bir anlama gelmezmiş gibi durur da az ucunu bil kaldırırsanız içinden çıkanlara şaşar kalırsınız,

14 Mart

“aşkım” diye başlayan ortalığa düşmüş hitapları sevmiyorum, çünkü herkesin başına yapışan aşkım sahte geliyor bana, aşkın özelliği genelliğe dönmüş oluyor felan, zaman bazı şeylerde tahribat yapıyor, o zaman da eski zamanlar yenilenemiyor, uyum sağlayamıyor da denebilir. Kızım baş ucuma not yazmış “Minik ipek böceğim !” diye başlıyor. Baş ucu lambama yapıştırmış, insan gözünü açar açmaz, böyle bi hitap karşısında gerisi teferruat hissine kapılıyor. Kim bilir kaç kişi dün eve dönebilseydi “Ben geldim, aşkım !” diyecekti.
İkinci Kat Perşembe pazarının derinliklerinde bir tiyatro mekanı, bir avuç seyirciye şahane oyuncular, şahane oyunlar oynuyor. Hafta sonunda “Kabileler” oyununu izledim.Nevi şahsına münhasır bir aile kesiti. Kalabalık bir grup idik. İçlerinde “sağlam genç” diye tabir ettiğimiz biri var idi, Diyarbakır -Sur’lu, biraz sohbet ettik, öyle hüzünlü konuşuyordu ki, 2004 de Antakya’dan başlayıp Mardin’e kadar uzanan bir GAP turu yapmış idim. Çok da bilgili bir rehberimiz vardı. Her şehirde bir gece yattık. Diyarbakır’da da Sur’da bir otelde kaldık. Ne kötü insanın bir kez gördüğü yerleri, hatta doğduğu yerleri tekrar görememesi, gördüğünde tanıyabilememesi.
Çok sevmek için tam bir tarif veremem, sonsuz güven duygusuna inanmam. “Beşer şaşar !” doğru bir tanımlamadır. Şaşdığını kabul edenlerden, şaşanı görenlerdenim. Bazen taparcasına sevenlere, sevdiklerine sonsuz güvenenlere, onlara kul köle olup da bunu dille inkar edenlere, tapındıklarını kabul etmeden, onu yüceltenlere, kusur aramayıp, zaten bulmamaya yeminli olanlara … imreniyorum. Ne güzeldir şeydir kim bilir, her şeyi doğru bilen biri olduğuna inanmak, yaptığı her şeyi kendi lehine sanmak, öleni yiteni bir sözle anmak, sürüden ayrılmadan yola devam edebilmek. Şuçlunun da suçsuzun da hep aynı kişi olduğuna inanmak, analizden kaçınmak, anlamadan anlatmaya kalkmak … ne diyim, “bize de nasip olur inşallah” demem ama.
İnsan yaralarına insan basılacağı, yağmurlu, karanlık, kasvetli, ağzı olanın konuşacağı, bir kaç hafta sonra unutulacak, yasaklara,yavaşlatılmalara müsait bir gün. Tapınanlar tapınmayanları suçlayacak, aramıza biraz daha kin nefret sokulacak, parça pincik olmamıza bir adım daha yaklaşılacak, umurunda olanların içi dışı bir olacak, olmayanlar maske takacak “gibi” yapacak, dünya zaten dönmekte, devam edecek, ölen ölecek, ateş düştüğü yeri yakacak, yananlarla yanmayanlar birbirini anlayacak ama yanlış bakış açılarından, olan “Barış ” a olacak, herkes çok isteyecek ama “Barış” çok zor olacak, çünkü çalışmaların içindeki sevgiyi saygıyı kaybettik, hırslarımıza yenik düştük, cennetlik ve cehennemlik olanlar bu dünya da belli olduğu sürece, onlar birbirlerini etiketledikleri sürece,herkes kendince haklı iken, ara bulanlar, ara bozanlar iken, koltuk, mevki, para önde giderken, bu dünya böyle gelir ve gider, biz de nasıl gideriz bilmem artık.

15 Mart

“Bu yazıyı dün ölmediğiniz için okuyorsunuz !” Bir arkadaşın paylaşımında gördüm, duvar yazısı. Dün ölmediğimiz için yazıyoruz, okuyoruz, yeni bir sabaha da uyandık. Ölmemiş olmayı nasıl değerlendireceğimiz, nelere bağlayacağımız tamamen kişişel görüşlerimiz mi acaba ? Değil, hepimizin bağlı olduğu değerler, hissettiğimiz baskılar ile bilerek bilmeyerek işleme koyduğumuz dayatmalarımız var. Bunların ışıklarına ışık katacak kadar zengin ruh hallerine sahip olmayanlar ile sahip olup da bunu kötüye kullananlar arasında iyi insan olmaya çalışanlar var. Biz hangi yerdeyiz, biliyor muyuz ? tahmin ediyoruz ama, “kendimizce iyi yerde, kendimize göre iyi olan şeyler üretiyoruz.” diyorsak ve başarılı hissediyorsak, hatta emin isek, dünyayı iki üç kişilik sanıyoruz demektir. Dünya çoooook kalabalık, hatta öl, öl bitmeyecek kadar kalabalık. İyinin en genel tanımı, herkese faydalı olmak ki bu da mümkün olmuyor, birazına faydalı olmak mümkün ama, bu da geniş bir bakış açısı gerektiriyor, açıdan bahsetmek için de bakmayı bilmek gerek, bir başkası bizim kafamızı sağa sola çevirip, hedef belirlerse olmuyor.
Aklımda “otobüse bindim, geliyorum” mesajı var. Anlatamayacak kadar sarsıldım. Aşağı yukarı bir suçlu bulundu, zaten tahminler vardı, zaten öldü, konu kapan dı mı ? Bir insan neden suçlu olur, ne onu topluca ölüme gidecek kadar ne delirtebilir, nasıl bu hale gelmiştir, güvenlik zafiyeti ve ihmaller nelerdir, herkes üstüne düşeni yapmış mıdır, pazar pazar evde oturmak varken sokağa çıkan gençlerin suç payı nedir, kader mi böyle istemiştir, kader yazılmıştır ama kaderde ufak tefek oynamalar yapma hakkı kula verilmiş mi dir, misal kula kulluk etme ile kulun kul elinde can vermesi önlenebilir mi, ömür bitmiştir ama ömrü bitirmek kulun elinde midir, öyleyse intihar edenler neden cehennemliktir … daha bir sürü deli soru var, sorun ise insanın hislerinde, tutkularında, ihtiraslarında var, yanlış yerlere tutunanlar, ezip geçerken, yandaşlar sevinirken,sevinemeyenlerin kendi suçu mu ? İnsan bir yokluğu bir varlıkla kapatıyor, gücü neye yeterse ordan vuruyor, satın alınan sevgiler, doymak bilmeyen arzular, istekler, kalabalıklarda yıldız olup parlama çalışmaları, liderlik hevesini heves olmaktan çıkarmalar, tüm insanlar için tek tip istemeler, kainat karşımda el pençe dursun dilemeler, kendi gemisine kaptan iken filoda diretmeler … bunlar heeeeep eksiklere yama, yama insan canı ise, “amaca giden her yol mubahtır” fetvası ile aklanıyor parola.
Böyle bir sabah işte, bir minik ipek böceği olduğuma inanasım var, bu havalı ismin aslında bildiğimiz tırtıl anlamında, üç-dört günlük bir ömrü olduğunu bilerek ama. Koza ören tırtılların sonunda koza içinde minicik kaldığını, kurtçuk haline geldiğini,böyle kalsa 2-3 hafta içinde kozayı delerek çıkıp kelebek olacağını ama üreticinin buna izin vermediğini, kozaları sıcak sulara batırarak, buhara tutarak kurtçuğu öldürdüğünü biliyor musunuz, niye insanlar ipeklilerle gezinsin diye, aman aman sakın bana “zaten müslümana ipek ile altın haram !” demeyin, şimdilerde her dinden kan içiyor insanlar …

16 Mart

Soğuk, kasvetli bir gün. Güneş doğalı bir saati geçti, insanlar yollarda ; ama yorgun, ama endişeli, eve döneceklerinden şüpheli. Tüm ülkeye kasvet çökmüş gibi, mutlu yanları kaldı mı şehirlerin, ya şehit cenazesi var, ya katliam noktaları, ya da kimin kime neden karşı olduğunu tam bilemediği savaşı var. Olan biteni ne kadar görüp, ne kadar anlıyoruz, kim haklı biliyor muyuz ? Teröristlere kızgın, ölenlere üzgün, kalanlara da sabır diliyoruz. “Gerçi tüm dünyada oluyor böyle şeyler, terörle yaşamaya alışmak lazım !” dedi bir bilen, bu çok bilen neden Başkanlık için kısmet, Anayasa için hayırlısı demiyor o zaman. Ahmet Altan açık seçik ve net yazmış, hem de herkesin anlayacağı şekilde, kaç kişi okur ya da okumuştur, kaç küfür yemiştir, kutsal adama dokundurduğu için. Tamamen gözü kapalı insanlar var kiiii işte onlar için ne desem tam bilemiyorum, demedim ama içimden geçti,Allah biliyor. Çok şükür inancım tam, eminim, ama inananlardan şüpheliyim.
Bir günlük film gününden sonra kanallar normale döndü, zaten anormal bir durum da yok diye düşünenler halkı oyalamaya devam ediyorlar. Nevruz Kızımıza bilmem kaçıncı talibi geldi ve eli boş döndü. Kızımız iki kez evlenmiş ama cinsel açıdan evlenmemiş gibi, standartları yüksek, çok inançlı talipleri ile tokalaşmıyor, kul hakkı olmasın diye hediye kabul etmiyor, kendini prenses kategorisinde değerlendiyor, ama bir türlü prens gelmiyor, Taliplerini bir görseniz kiiii , o da görmüyor zaten, çoğunu sesinden analiz ediyor, paravanı açtırmadan kavga dövüş gönderiyor. Yanıma yakışan diye ısrarcı, yanına yakıştığını sananlar ise standarttın eksisinin eksisi.
Buradan toplumu analiz eder isek ; Birbirimizi anlamıyoruz, dinlemiyoruz, ilk bakış önemli, para çok önemli, bi fakir bi zengin masalları gerçek sanılmaya devam ediyor, herkes bi macera yaşamak istiyor, ama maceranın şartları var, öz güven de bir yere kadar, yapımcılar istedikleri gibi yapıp, halkın coşmasını sağlıyor, kızın karşına dikiyorlar ters yöne giden treni, salıyorlar locayı üstüne, evde ekran başında Esra Erol saati yapan amcalar, teyzeler, konu komşu basıyor kalayı, birbirlerine düşüyorlar elin oğlu kızı için, ne için “laf olsun, torba dolsun !” diye, torba dolunca taşıyor, esas torbaya girmesi gerekenlere yer kalmıyor, böylece günler dizi dizi geçiyor, biz de kendimizden geçiyoruz, nelerden geçtiğimizi bilmiyoruz.
“Ne oluruz, nasıl oluruz, valla bilmem ” diyemem, tahminlerim var, çok şükür, soru sorup cevap alamadığımın farkındayım, muhakeme ediyorum, Allahtan başkasına kulluk etmiyorum, vicdan ve merhamet duygularım yaşar halde, “hak değirmende olur !” demiyoruz, haklıyı haksızı da ayırmaya gayret ediyorum.Mükemmel miyim, değilim elbet ama “Kamil İnsan” olmaya niyetim var, olursam olurum, olmadı yolunda ölürüm. Toplu kıyımda mı giderim, ecelim eve mi gelir onu da bilmiyorum.
Yazıyı bir yere bağlamadan bitiriyorum, sona bir “Altın vuruş” cümlesi yazaydım, iyi idi, şöyle masaya yumruk indirmiş gibi, beyinlere insek olur du ama olmadı, Zaten beyinlerde yer kalmadı, yas nedeni ile kapalı, gidenler gitti ama, yaktı, yıktı gitti, “olur böyle şeyler” diyenlerle “Gezici bunlar” diyenler hariç, onlar hala aynı yerde, gözleri ceplerinde,yüzlerinin derisine bir kat daha astar çekiyorlar.

17 Mart

Trenleri, tren yollarını, istasyon binalarını, gar lokantalarını içime dokuna dokuna severim. Bunların hep bir hikayesi vardır, ben de kıyısından köşesinden o hikayede bir yer bulmuşum gibi severim. Yalnızlığın gelmişi geçmişini anlatır sarı binalar, mezarlıktan geçerken şarkı söyler gibi ıssızlardan hızla, sesli geçen trenler. İçime hüzün taşır tren yolcusu, onda hep bi yokluk, hep bi eziklik, hep bi söylenmemişlik hissederim. Epey bir tren yolcuğu yapmışlığım var, çok okurum, çok film seyrederim, ondan böyleyim, dersem savunma yapmış olur muyum, olurum.
Dün akşam artık treni ve istasyonu olmayan bir Gar Lokantasında “Ey cemaaat Kudüs’ü nasıl bilirsiniz !” konulu Bizans Okumaları katıldım. iyi de yaptım. Cümleten Kudüs’ü kutsal biliriz. Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar ayrı ayrı önem taşır, bu önemler savaş sebebidir. Kral Davut ya da Davut Peygamber’e yer tespiti, ilk muhteşem tapınağı yapmak da Oğlu Süleyman Peygamber’e nasip olmuş, Musa’nın sandıktaki On Emir’i ni burada muhafaza etmişler, tapınak sedir ağacından, hiç maden kullanılmadan yapılmış, mücevher süslü. İlk ihtişamlı tapınağı Babil’liler yıkmış, Yahudiler Babil’e sürgüne yollanmış. Persler Babillileri yenmiş, Yahıdiler eve gelmiş,Tapınak bi daha yapılmış, Bunu da Roma İmparator’u Titus yok etmiş.Yahudiler bunun yasını tutmuşlar. Sonra Yahudi Kral Herod tekrar inşaa etmiş, ilkinden daha güzelini hatta. Konu böylece uzar giderken, tarihde dinler savaşı başlamış, kutsallar birbirine karışmış, Hz.Muhammet Miraç yaşatılmış, Hz.İsa Çarmıha gerilmiş, Halife Ömer Mescidi Aksa İle Kubbetüs Sahra’yı yaptırmış. O altın kubbe cami değil, Mirac’a yükselirken ayağın son olarak değdiği yer. Sonra haçlı seferleri, Tapınak Şövalyeleri, Gelsin Selahattin Eyubi, biraz daha savaş, Tekrar Müslümanlara geçen tapınak tepesi, İsrail hamlesi, Üçüncü tapınak Herod’un ki mi, yoksa yapılmadı mı, Bu konu bir inanca göre Mehdi ile bağlantılı, Ağlama Duvarı, Mason rüyası, Matrix filminden konuya göndermeler, misal geminin adı, tapınağın bankaya dönmesi, “tuzu kuru ile senin paran burda geçmez” e sallayarak tarihsel bir bakış, aynı ata iki kişi binen fakir şövalyeler, Mirac’a çooook farklı bir bakış, günah keçisi, süt mü şarap mı, Ölü Deniz Parşömenleri, 600.000 çift böbrek iddiası, pagan adetleri, Kralın atadığı dine yön veren, “toplanalım ” diye israr eden din görevlileri, “tapınak bizim ruhumuzdur” diyen Hristiyan görüşü, yedi kollu şamdan, Hamam ve Sinagog olgusu, muhtelif bayramlar, güneş ve ay takvimleri, tarihte ilk çek senet cirosu, doların üstündeki işaretler ne der, İsa’nın tapınak hakkındaki görüşleri … aklımda kalanlar bunlar ki daha fazlası masaya yattı kalktı, katılımcılara da maşallah bilmedikleri yok, konuya Verdi’s Nabucco’su bile sesli dahil oldu. Daldan dala küsmeden, birbirinin gırtlağına sarılmadan tartışabilmek , geçeni anı ile harmanlayıp bilgi hazinesine katmak, gelecek olanı merakla beklemek güzel valla, Bizans Okumaları okuyup, okumayıp Katılanlarına veeeeeeeee Ahmet Faik Ozbilge‘ye teşekkürler, bilgi dağarcığımıza katkılarından dolayı.
Ben de terör şehrin içine tükürdüğü için, bomboş yollarda, bomboş metrobüslerle tıngır, mıngır evime geldim, kapıdan içeri girerken “çok şükür, yolda izde ölmedim !” dedim, dedim valla.

18 Mart

İki akşamdır etkinlik için dışarıdayım, önceden planlanmış olduğu için, arkadaşlar prensip sahibi olduğu için, korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimiz için, istediğimiz için, gidesimiz geldiği için, etkinlikler “has etkinlikler” olduğu için”, söz verdiğimiz için … tüm içinleri topladık, dün akşam beş kişiden bir fire ile toplanıp, tiyatro yaptık, “dünyanın kendisi tiyatro, baş rolü oynayanlar hep aynı tipler” dedirten bir oyuna, “Ceza Külliyesi” oyununa.
Dün korku dolu bir gün idi, bir okul ve konsolosluk tatil ilan etti, telefonlarda mesajlar cirit atıyor, insanlar bir yerden bir yere koşa koşa gidiyor, akşamları evde sayım yapılmadan yatılmıyor, paranoya ileri safhada, şehri terk etme imkanı olanlar gittiler bile.
Tam iş ve okul çıkışı dışarı çıkıyorum, iki saat kadar bi yoğunluk var, dönüşler in ve cin eşliğinde top oynanarak oluyor. Şehir hem karanlık, hem ıssız, insanlar insanlara telefonla haber veriyor, “şuradayım, şu kadar yolum kaldı, bir yerde patlamazsam gelicem” aynen böyle, duyuyorum hissediyorum.
Dün yolda “Botabüs” gördüm. Tepesinde botanik bahçesi olan otobüs demekmiş, bildiğimiz hatlı, tek katlı, tavanı dıştan çalı çırpı ekilmiş gibi duran, sözüm ona yeşili savunan bir otobüs. “Kasabın yağı çok olunca …” diye bi özlü söz var ya bu belediyeler de öyle, ipe sapa gelmeyen şeylere para harcıyorlar. Bayrampaşa durağından sonra bir duvar var, aylardır oraya desen çalışıyorlar, bir kuru ağaç gövdesi yapıştırdılar, taş dizmeli İstanbul silueti, dikey bahçe, bir gün önce havuz büyüklüğünde gelincikler de yapıştırmışlardı, insan yutacak kadar büyük, onları dün kaldırmışlar, Bi de yol kenarlarına turuncu, akbilli tuvaletler yapıyorlar, hatta Sefaköy’de olanında “Yüz numara konfor” yazıyor ama ben iki gündür sırtını E-5 e dönüp işeyen adamlar görüyorum, artık protesto mu, ayaklarını mı üşüttüler, yoksa kafayı mı bilmiyorum. İki akşamdır yol kenarında hizmet veren “Hanımbeyler” bile yok,
Oyunun kendisi de güzeldi ama dekor şahane, Barış Dinçel yapmış, iki kişi sahnede ama tek kişi ağırlıklı, her hangi bir isim ve devir belirtilmemiş ama her cümlenin gideceği bir yer var, oturma düzeni sıra şeklinde, girişte minderini alıyorsun, numarana koyup oturuyorsun, bir saati biraz geçiyor, Tansel Öngel şahane bir oyuncu, Yaz’ın öyküsü’n de Yaz’ın babasını oynamıştı, Gözünden yaş geliyor, hatta sümükleri bile akıyor kii akmasa iyi idi, içim kalktı. Seyirci de katılımcı, insanların gözlerine bakarak oynuyor, ikinci sıra olunca öyle yani.
Bu güne dair söylenecek ne var ? havada güneş var, umutlar var, 45 çocukla ilgili yayın yasağı var, Bursa’da iki yemek fabrikasına kayyum atanmış onun haberi ile “Kuzey Suriye” hayırlı olsun haberi var. Geçen akşam bir kanalda öyle bilinmeyen filan da değil, bir prof “hiç komşularla bu kadar iyi ilişkilerimiz olmamıştı” dedi, hem de bir kaç kez, ben de kendime bir kaç kez çimdik attım, Bu dünyada yalan dolan var, yalanları hem söyleyenler, hem de onlara inanlar var, o insanların boynunda öbür insanların vebali var, “Aaaaaah atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın …” diye bi şarkı var, varlar yoklara karşı, iyi olan, hak olan, barışı savunan kazanacak, hadi inşallah !!!!
Haftanın kitabı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı ”

20 Mart

Bugün baharın ilk günü, Facebook bi hoşluk yapmış, hem haber etmiş, hem de resimlemiş. “Biz zaten biliyoduk ki !” diye kutlamanın içine edenler olmuştur, hayatta tüm güzel şeylerin bi içine eden olur zaten, kıskançlık, haset, fesat için bir kez kalbinde yer açanlar, o yerden onları atamazlar, töbe tutamaz bunlar.
Zihnimin bi yarısından kapan kapana bildiğin kadar, karart içini dışını, zaten hava da karanlık, içine öfke doldur, sonra onu sağa sola sıçratarak kus, insanlara küs, nefret et, onları sorumlu tut, “halamın bıyığı olsa amcam olurdu !” mantığına sıkı sıkı sarıl, sakız gibi uzat konuyu, ellerin boş kalsın, ama dolu san … sonra bunlardan yorgun düş, bir şey yaptım zannet. Yine de inanma, daldaki üzümden pekmez yapmaya gayret et !
Bir yarım da ; Bugün baharın ilk günü, önümüz yeşile açık, kuşlar gelecek, güneş sahanda yumurta gibi tepede, ısınacağız, içimiz dışımız renkli ve sıcak, umutlarımızın üstünde bahar etkisi olacak, kuru ağaçlardan ders alacağız, “Bugün gündüz ve gece eşit uzunlukta ” diye bilgi verirken eklesem ; 12 hayvanlı Türk Takvimi, ve Celali takvimine göre yılbaşı, güneş kuzu burcuna girdi. genelde bu günü Bahar bayramı diye biliriz ama biz Bahar Katliamı beklentisi içindeyiz. Azerbaycan’da paskalya gibi kutlanırmış bu bayram, boyalı yumurta, tavşan felan.
Valla isteyen ideolojik amaçlı halay çeksin, isteyen halay çekenleri dövsün, bana göre bahar bahardır, bahar bayram gerektirir, yeni bir gün, tabiatta yeniden başlamalar, ölmüşlerden dirilmeler, iyi bi şidir bahar, iyi anlaşılsın isterim. Memleketin batı yanlarında insanlar evden çıkamazken, doğu yanlarında da evlerine giremezken, nasıl bayram olur, bilemiyorum, “içimizde hissedelim !” de geyiğin alası, içimiz dışımıza döndü, kan, göz yaşı, bağırıp çağırmalı demeçler, paranoyak bir toplum temeli atmaya çalışanlar sağ oluyorlar ki.
Bu pazar gününde avucunda sıkı sıkı tuttuğu bozuk paralar ile ekmek ve gazete için bakkala koşarak giden çocuk olsam, yolda düşsem, dizlerim soyulsa, paranın birazı kaybolsa, Bakkal ile komşu amca ya da teyze halime gülse, para için tamam deseler, ekmeği, gazeteyi verseler, başımı okşasalar, sevseler, eve gelsem, hazır sofrada çay kokusu, tereyağlı yumurta kokusu, kızarmış patates,hatta hava ılık bir bahar havası, masa da asmanın altında olsa, taşlar yeni yıkanmış, çukurlarında minik su birikintileri, kapı ağzında topuktan erimeye başlamış, altından renkler çıkan tokyolar, masanın bir yanı sedir, bir yanı tahta iskemleler, bir de bitkiler kokuyor olsa, çiçek kokusu gelse sofraya,anam babam, kardeşlerim, melamin tabakları dizmiş annem, “elinizi yüzünüzü yıkadınız mı?” sorusu elzem. Bir keyif çayı arasında gözü çarpar ise dizimdeki “uflar”, beklerim ki öper de geçer annem.
Geldi geçti böyle günler ömrümüzün kitabındaki sayfalardan, geçmiş sayfalara göz attık ama yenileri yazılıyor artık. Masa salonda tv karşısında,asma ağaçlarının resimleri kaldı, şehir bodur bitkilere mahkum, ekmek buz dolabında, gazete internette, parmak arası Ceyolar var şimdi, Kızartma ve tereyağ zararlı, çay poşette, annem babam yok, kardeşlerim ayrı evlerde, hatta çocuklarım, eşim bile tüm aile ayrı yerlerde bu sabah. “Herkes yerinde sağ olsun, yerinde mutlu olsun !” Kalplerdeki yerleri gösteren 4.5 G li telefonlar sağ olsun, Bu gidişle daha neler olur, bi tahminim var ama haksız çıkmayı dilerim, bahar gerçekten bahar olsun, inşallah, Yine de bi çay koyayım, dökme olanından, diyet kahvaltıda az esneyebilir, yarın telafi ederim, bu da tereyağlı yumurta demek olabilir, aaay hadi inşallah,Kız bi kalksın da bakalım.

21 Mart

Kendimi “bir ilkbahar sabahı güneşle uyanmışım ” sayıyorum, takviyenlenmiş, tazelenmiş umutlarımla el ele bu dünyanın daha iyi bir dünya olma şansı nedir, bakıcaz.
Tansiyon düşüklüğü genetik, doktorlar hastalık olarak kabul etmiyorlar, düştüğü zaman biz de düşüyoruz. Dün gözümü ara ara açarak, ucundan azcık gördüğüm, bir türlü tamamına ermeyen rüyalar eşliğinde uzun uzuuuuun yattım. Gözümü açtıkça yeme içme, ufak tefek işlere baktım, kitap okudum, dizi baktım. Bu arada Downton Abbey bitti. 6 sezon seyrettim, yenisi var mı bilmiyorum, varsa da eylüle. “Tut” seyrediyorum, biyografi türünde Firavun Tutankamon, şimdilik üç bölüm gözüküyor, ikisini izledim. Bu arada Youtube’da çok güzel belgesel videolar var. Hatta her konuda var. Ara ara da oralara bakıyorum. Barış Bıçakçı bitti. Kitap bardağa dolan su gibi yazılmış, nefes alır gibi okunuyor. Derin dostluklar dile gelmiş, bu derece değil ama ona yakın derecelerde dostlarım var, aslında “lar” eki ikiden fazla, beşten az anlamında. O dereceleri herkesle yakalamak mümkün değil, gerekli de değil. Uzun yıllar istiyor, 35 yılın üstünde arkadaşlarım var, çoğu dostluk derecesine çok yakın, kırılıp küsemiyorsun, varsa bir yamuk durum, “yapabilseydi yapardı, yada elinde olmayan şartlar var ortada …” diye bir içten savunma ortaya konuyor. Bazen öyle şartlara yenik düşüyoruz ama yalama olacak kadar her şarta değil.
Akşama doğru kendimi sokağa attım, bi market yapayım, temiz hava alayım, ayaklarım açılsın diye, akşam inerken çamlıktan geçerken bir kızın karşısında diz çökmüş özür dileyen genç adamı gördüm. Kız işi bitirmiş gibi idi, öbürü “aşkım, aşkım” diye savunmada. İlişkiler bu dereceye gelmemeli, özür dilemek yerine göre iyi bir şey,özellikle de başkaları menfaatine ortak bir çalışma var ise hatalı olan kesin hatasını kabul ve telafi etmeli, ama iki kişilik ilişkilerde salya sümük durumlarını onaylamıyorum. Varsa bir hata vardır, Yalvarmak derecesini düşürmez, peşine bir af gelse bile, tekrarı olasıdır, unutulması zordur. İnsanlar birbirini tanımaya çalışmalı, kendilerini olduğu gibi kabul ettirmeye çalışanları da kabul için kendinden geçenleri de onaylamıyorum. Bir orta yol vardır, aranır ise bulunur, şiddete meyil etme, masaya yumruk indirme, iyi niyeti devamlı suistimal etme, yapıp yapıp özür dileme, “af” için kendini şanslı hissetme çözüm değil. Gerçek sevginin ve dostluğun olduğu yerlere yalan girmez, her şey söze dökülmez, yüzleşme için zaman kollanmaz, kin ve nefret içeride yuvalanmaz. Bu bir elektrik alma işidir, bu elektrik de arada voltaj düşer ama ışık hiç kesilmez.
İnsan ilişkileri yorucu, ben çoğu zaman alıp başını gidenlerdenim, halden anlarım, iyi hale geçemeyecek ilişkileri rafa dizer, uzaktan bakarım, hatta rafta unuttuğum bile olur. Herkesle her şeyi paylaşmak mümkün değil, gerek de yok, bizim yaşlar az insan, kaliteli insan yaşları, Allah gençlere kolaylık versin, hatta akıllı telefon aklı versin.
Memleket gündemi belli, demeçler çadırdan öteye gidemedi, ölen ölüyor, kalanlar da korkunun esiri, insanları korumak yerine onları eve tıkmak daha kolay. Allahım bana da “memleket çok iyi durumda, bizi kıskananlar komplo kuruyor” kafasından ver ! demek istesem de diyemem ama “kafam yerinde alaturka oldum, oynamadan duramammm !!!!” desem, Fatih Erkoç söylese de oynasam iyi olur, kafayı oynatmadan, bedenen ama.
Haftanın kitabı ; Hakan Günday / Piç, ilk defa okuyorum, elimdeki kitap 31.baskı, son kitabı “Daha” Fransa’dan ödüllü, Güzel.
Haftanın etkinlikleri ilçe sınırları içinde, kıza Etüt Merkezi bakıyorum. Seneye ÖSS sınavımız var. Dershanelerin içine tükürdüler, gerçi diğer iki çocukta da ben iyi hazırlıyor diye cemaat dershanelerine meyil etmemiş idim, çalışan çocuk çalıştırılma istemez, yönlendirme yeter, derken ; ne çözsün, ne okusun demek istedim, şimdilerde eğitim seviyesi yerlerde iken az ışık gören öğrenci ipi göğüsleyecek, hedefimiz Devlet Üniversiteleri, hatta İzmir, kazansın, gitsin. Sonunda her şey “kısmet ile hayırlısına” dayanıyor ama tüm çabalar hayata geçtikten sonra.
Cümleten günaydın, İçimiz dışımız bahar olsun, kuşlar konsun yollarımıza, leyleği havada görenlerden, eli ayağı tutanlardan olalım, inşallah.

22 Mart

Kalkınca hava nasıl anlayamıyorum artık. Öğlene doğru değişiyor, Belediyenin termometresi 18 derece gösterirken, kışlık giysilerle dolaşıyoruz, elindeki telefondan havayı koklayanlar, müthiş yanılıyorlar, en azından sabah saatleri için. Bence güneş eskisi kadar ısıtmıyor, onun da enerjisi azalıyor. Her şey tükeniyor, kaynaklar bitiyor, her şey değişiyor, ama gelişemeden, her şey bizi şaşırtıyor ya da bazılarımız “gibi” yapıyor, bir bakarsın her şey çok hızlı, bir bakarsın her şey tekrarda.
Bu “şey” de önemli kelime, tek başına hiç bir anlama gelmeyen cümle içinde çooook mühim manalar taşıyan “şey” her zaman hayatımızın cümleler içinde en açıklayıcı kelimesi olmuştur, seviyoruz, “şey” i ona anlamlar yüklemekten bıkmadık, usanmadık. “şey” den anlayan insanlar “şey”i her zaman doğru anlamasalar bile, varlıkları yeter !
Varlığı yeten şeylere tutunarak, her sabah sırandan hissi veren ama içinde her türlü duyguyu barındıran hayata “günaydın !!!” dedik, tepemde dolaşan helikopter beni biraz korkutsa da baktım sosyal medyada bi şi yok görünüyor, bazı şeyler olsa da görünmüyor, bilmemek mutluluğun en kolay tarifi, çünkü bildiğine inanıyorsun, bildiğin bildiğin gibi kaldıkça, ruhunda fırtına esmesine gerek yok. Olsam ki ; Bir ağaç altında, gölge ile güneş oyunları arasında, onlara ıslık çalan rüzgar ile, solo yapan kuşlar, az da su sesi, eeee bu manzaraya kitap da gerekli, aslında yakışanı akıllı telefon, tek tuşla dünya dönüyor, bir minik ekrana sığıyor “heeeer şeeeeey !!!” Güzel ama, di mi ? gelişen dünyanın, bitmeyen çelişkileri, hayatımızı “şey” ederken, biz hangi “şey” lerin peşindeyiz acep, “şey” lerin “şey” olacağı bir gün olsun, cümleten kolay gelsin, ben biraz şeker çiğneyip, hayvan kurtarıcam, sonra ev “şey”leri, sonra da etüt merkezi görüşmeleri, beni bekleyen “şey”lere hazırım, olmasam ne olacak, cümleten sürprizlere açık olduk, bizi bekleyenler iyi “şey”ler olsun, Aminn !!!

23 Mart

Yataktan kalkarken aklımdan “Bugün annemi arayım” diye geçirdim, Gerçekle yüzleşmem saniye içinde oldu Yıllarca her sabah telefon konuşması yaptık, saate bakarak uyanmasını beklerdim. Eğer bugün telefon edebilseydim bana ilk açınca “Allah sesini şen etsin” derdi arkasından da “ortalık elden gidiyor, ha bu ne kepazelik !” diye haber bülteni olarak devam ederdi. Bazı şeyler için çok geç, bazı şeyler için ise yapacak bir şey yok. Gençlik yaşayarak, yaşlılık da anlayarak geçiyor. Yaşlılık derken orta yaşları şeyeddim.
Kitabımı bitirdim. Hakan Günday çooook şaaaneee bi yazar, okuduğum ortalarda bir eseri ki yıllara göre sık yazmış, son yazdığını da okumak istiyorum. Okur iken ; İlk Nobel Barış Ödülü’nün 1901 de Kızılhaç kurucusu Henry Dunant’a verildiğini, onun sefil bir şekilde öldüğünü, hem iyi, hem kötü, hem güzel, hem çirkin olduğunu, hayatını anlatan bir film bulunduğunu öğrendim. Sonra “Echelon” nedir onu öğrendim, Türkçesi tele kulak olabilir. ABD ile İngiltere Sovyetleri dinlemek için soğuk savaş zamanında bir iletişim ağı kurmuş. Anahtar kelimeler var, bunların geçtiği konuşma ve yazışmalar, koordinat belirlenerek rapor haline geliyor. Sonradan aralarına Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da katılmış, hatta yakın tarihte Avustralya itirafcı olmuş, soğuk savaş bitince ilgi alanı askeriden özel konular ile ekonomik gelişmelere dönmüş. Hala uydular çalışmaya devam ediyormuş, Kıbrıs en faal üslerden biri imiş.
Efsane “Cici Can” gerçekten varmış. Annesi uyuşturucu bağımlısı, kendisi hiper aktif, babası yazar çizermiş, baba izlemiş, çizmiş, anne aşırı dozdan gitmiş, Dennis ise her girdiği okuldan atılmış, Vietnam’da savaşmış, sefalet içinde ölmüş, baba da milyon dolarları götürmüş, oğlu ile hiç iletişim kurmadan.
Dejenerasyonu bozulma, özünü yitirme diye biliriz de aslı “Nesilsizlik”. ” Pain” İngilizcede ağrı, Fransızcada ekmek demek, Yaratık Allen sürrealist ressam ve heykel Henri Gigger’in eseri, hatta Akademi ödülü de var.
Son okuduğum iki kitap, erkek sesinden erkekleri anlatıyor, “Piç” öyle bildiğimiz anlamda değil anası babası belli kahramanların da hayatlarının anası babası yok, tutanacak dal mı desek, tutunmak da istemiyorlar ama. Neyse güzel kitap, tavsiye ederim.
Okurken not alıyorum, ilgimi çeken isim ve olaylara bakıyorum.
“Boş vakitlerinizde ne yaparsınız, ıssız adaya düşşeniz yanınıza alacacağınız üç şey nedir ?” sorularına kitap cevabı verenlere kızıyorum. Bi kere kitap boş vakit işi değildir, zaman ayırmak ister, ortam ister, dikkat ister. Issız adaya düşünce karnın aç, üstün çıplak, karşına ne çıkacak belli değilken yanında kitap olsa ne olacak. Aslında ıssız ada boş vakit cenneti, bir kütüphane ile düşülebilir de temel ihtiyaçlar ne olacak ? Vakti ile bu sorulara ; Boş vakitlerimde kitap okur, müzik dinlerim demişimdir illa ki. Issız adaya da ne demişimdir hatırlamıyorum ama kibrit, çakmak dememişimdir. İşte bunlar yaşamaktan anlamaya gelişme.
Bakalım bugün neler olacak, planlı oldurmaların plansız sonuçları kimlere sürpriz olacak.
Bugün terazi burcunda halkalı ay tutulması var imiş. Bu tutulmalar enerji patlaması anlamına geliyor, her şeylerin patlama hevesinde olduğu şu günlerde çatlak olarak kalacak şeylere razı gelebilirim. Ama yine de emin değilim, fitratımda kesip atmak var da her şeye olmuyor, Aaaay dertlenir gibi oldum, amaaaaan dertlenecek ne var alt tarafı hem yeryüzü hem gökyüzü karışık, onca karışıklıkta içimiz karışmış ne olacak, hem de yalan dünya azimle gerçekten dönerken,
Gündemle ilgili bir şey yazmadım, ilgiliyim, konuyu konunun uzmanı olanlarla, sananlara bıraktım, cümleten günaydın …

25 Mart

Nar taneleri gibiyiz. Bir kabuk içinde saymayı düşünmediğimiz kadar çok tane, görünüşte aynı gibi duran, aslında biçimsel farklar taşıyan, etrafa renk ve koku saçan, çürüyen, bozulan, cap canlı duran nar taneleri. Bir dünyanın içinde bir çok dünya gibiyiz. Biliyoruz ama hissetmeyi erteliyoruz. Bildiklerimizin esareti altında mıyız ? Şahsi fikrimi söylüyorum ; benim için her zaman değil, ben bilinmeyenlere, bilmediklerime, bildiklerimin güncellenmiş haline de ilgiliyim, bilgili olmak istiyorum.
Koleksiyoncu / John Fowles kitabı kızımın elinde gördüm, hemen kaptım, “ben hemen okurum” diye söz verdim ve okudum. Çok beğendim. Daha önce Büyücü’yü okumuştum, dört parmak kadar kalınlığı vardı kiii Fowles “Her insan kendisi için bir giz olmalıdır” diyenlere yazıyor, okumayanlar belki “Fransız Teğmenin Karısı” filmini bilirler, o da onun. Psikolojik bir gerilim, değişik bir konu, ilk kitabı imiş, “bunu yazan ileri de kim bilir neler yazar ” diyenler haklı. Bizim kuşak Pul ya da kelebek koleksiyonu görmeye gidip de colasına hap atılan kızların korkusu ile büyüdü. Yakın çevremde ne avlanma için koleksiyon yapan ne de colasına hap atılan biri olmadı çok şükür, işte bu kitapta bunların hepsi var. Hatta kızın okuması da iyi olmuş, dermişim de manyak ve sapık olanı bir bakışta tanımak mümkün olmuyor, onların binlerce maskesi var. Hatta onlara sahip çıkıp koruyanlar var. Çünkü öğrendik ki bir şeyin suç olabilmesi için 3,5,7 … şeklinde tek rakamlar halinde tekrarlanması gerek, Kurban miktarı artık Allah ne verdi ise.
Bu ay okumak için verimli bir ay oldu, denk gelen kitaplar da adeta “oku beni, çabuk oku” der gibi olunca sayı yükseliyor. Arada Stefan Zweig okuyorum, ince 80-90 sayfalık ruh hali tasvirleri ki aynen içimizi okuyor,Barış Bıçakcı’nın son kitabı Seyrek Yağmur’a başladım. o da ince ama satırları çok dolu bir kitap. Beğendiğim cümlelerin altını çizmiyorum, tekrar okumak istesem, elimle çizmiş gibi bulurum, çizmiyorum çünkü ezber etmek istemem, çünkü yazarın yazdıkları beni sadece tetiklesin aynı şeyi başka şekilde düşündürsün isterim. Okumak satırlar arasında kendinle bağlantı kurmak, yazılmamış olanların da olduğunu anlamaktır, bilmem anlatabildim mi, ben de pek anlamış gibi değilim,
“Çok bilinmeyenli denklemleri bilinir hale getiren insanlar top halinde duran ıslak bir duş havlusunun kurumayacağını neden bilmezler ” derken evdeki çocuklardan bahsediyorum ki en büyük çocuk eşim de konuya dahil, işte burada sihirli anne iş başına geliyor , o topu açıp kurutan, katlayıp, yerine koyan, kirlisini temizi ile değiştirenlere evin annesi diyoruz kiii bunlar ağzı ile kuş tutsalar bile evdeki yemeğin tuzu fazla kaçsa heme eleştiri oklarına tutulur, hatası yüze vurulur. ( dün yaptığım köfteye iki kere tuz atmış olabilirim, sadece keskin bir tad idi, yoğurtla fark edilmiyordu bile, aslında abartan olmadı ama hiiiç bahsedilmeyebilirdi de, kırılmış anne notu) anne sihirli derken; hayat akışını sağlayan farkına varılmamış işleri yapan demek istedim, yoksa sihirli değneğimiz yok ama sihirli dokunuşlarımız illa ki var.
Aile içinde af etmek annelere mahsustur, hatta unutmak da ama vazifelerini değil.
Gözüme çarpan akşamdan kalan havlulara, sağa sola dağılmış olan bardaklara, kıyafetlere gereken ilgi ve alakayı gösterip, yemek ayarlayıp, üstüne bi de Elmalı pay ile bir çeşit börek yapıp (beş çayına yetişir) kalan zamanımı okumaya ayırmak istiyorum, artık ne kalacaksa :))))) Bir hafta sonu daha geldi, maalesef genel olarak sevinecek gelişme ve değişmeler yok, kendi iç dünyamız için elimizden geleni yaparken gözümüz herkesin dünyasında,
İyi haberler olması umuduyla, kötülerin hak ettikleri cezayı bulması umuduyla, körlerin gözlerinin açılması umuduyla, vicdanın menfaatin önüne geçmesi umuduyla, herkes için barış umuduyla, sevgiyle saygıyla … Günaydın

28 Mart

Eski saat, yeni saat, şimdiki zaman derkeeen sabah ettik. Yeni bir güne, yeni bir haftaya eski umutlarımızı cilalayarak başladık, yeni bir şey değil ; Herkes için barış, aramıza sevgi, saygı, çocuklarımıza iyi bir gelecek istiyoruz, kısaca cümleten iyilik, sağlık istiyoruz.
Biraz aksilik var üstümde, geceyi, saate bakmakla ses dinlemekle, yeni uyuduğumda patlayan havai fişeklere sövüp saymakla geçirdim. Benim sövmeler cinsel içerikli değil, kimsenin organlarını, anasını konuya dahil etmiyorum. Sadece görgüsüzler diyorum. Mutlu olduğunu bile dünyaya , dünyaya zarar vererek ilan eden, bunun için para döken, mutluluğun ruhunu göğe yükselttik sanan ahmaklara kızıyorum, sinirleniyorum, “İlan etmek yerine, paylaşmayı deneseniz !!” diyorum. Mutluluk illa ki gözler önüne serilip, tasdik bekleyecek, tutanaklara geçecek, resimle belgelenecek, lafa söze malzeme edilecek … bunun karşılığında da unutulmayacak. Hadi canım !!!, mutluluk unutulursa da unutulmazsa da travma. Yaşayıp, geçmeyi deneyin, öylesi daha güzel valla. Her şeyin biriktirilmesine karşıyım, kitaplar hariç, hele duygu biriktirmek, özen ve itina ile anı saklamak, onlara bağlı kalmak, külliyen ruha zarar, bekleme yapmayalım, yaşayalım, geçelim, yenilere yer açalım,zira hayat geçiyor, zaman ilerliyor, ister içinde kalalım, ister dışında.
Hafta sonu çoooook yoğun geçti, koştur, koştur halleri, kalabalık, gitmeler, gelmeler, pişen yemekler, kurulan sofralar, azcıııık ucundan bozulan diyetler, ama halis kalan niyetler … derken mutlu olduk, her hangi bir belgemiz yok, içimize yazdık, gerekirse konu açar, anarız, aklımızda kalması gerekirse, kalmıştır hazar.
Dün bir ara aynaya baktığımda kiii evde en çok ayna ve saat bulunur, gözlerimin önüne dökülen, parlayan bir perçem ve çizgi haline gelmiş göz kapaklarım ile kendim Hitler’e benzettim,Ruhumu aslaaaa !!! Tam da bu anda kızım bana “pıtırcığım” diye seslenmesin mi, benim gibi her daim iri kıyım bir anne, minik ipek böceği, pıtırcık … gibi hoş kelimelerle anılsın kiii bu kız işi, çok şükür ki bir kızım olmuş, neşe kaynağı, bilgi yumağı valla smile ifade simgesiAaaay artık ders de çalışıyor, “ojemi de sürerim, makyajımı da yaparım, telefona da bakarım, seneye sınavlara da hazırlanırım ben” modeli.
Aaaaah aaaah bakarsan mutluluk her yerde, uçan kuşun kanadına bakmaya gerek yok, anlaması, anlatması emek istiyor, gidip kızı kaldırayım, kahvaltıdan önce tartılayım, evi normale çevirip, anormallik için savaş veren dünyaya ruhen bedenen dahil olayım , hazar ihtiyaç duyulduğum yerler var, kendimi önemli hissederek başlayım bari, cümleten günaydın

29 Mart

Kış ortasında yaz havası yaşadık diye “kazanılmış haklar geri verilmez” diye ısrarla kışın bittiğini var sayıyoruz ama çoook soğuk, insanı sabah akşam tir tir titreten bir hava var. Güneş öğlenleri parlıyor ama soğumuş dünyayı ısıtamıyor, gerçi mart da bitiyor, fakat aldığım duyumlara göre mart ayı da nisan gibi geçecekmiş. Güneşli ama soğuk, bu durumda “güneş dekor oluyor, gücünü temmuz, ağustosa saklıyor” diyebilir miyiz, deriz tabi, kim tutar bizi. Zaten tutamadıklarımızın söyledikleri, anlattıkları yüzünden ne hallere geldik.
İnsanın en büyük isteklerinden biri inanmaktır. İnanmak bir boşluğu doldurur, bir eksiği kapatır, yükü hafifletir, huzur verir. Hatta sorumluluk devir eder ; “Biz ona inanmıştık !” der suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırız. Aslında “yok öyle bi dünya” dense de “var öyle bi dünya” Bu işin kolay yanı, gözü kapalı inanmak, çok güvenmek, her şeyi ondan beklemek, gelenleri olduğu gibi sorgusuz sualsiz kabul etmek, güzel bi şi. Hatta “oooooh miiiis !!!” ama bir kısım insanlar alamıyor bir dal, tadına bakamıyor. Çok mu şüpheciler, çok mu akıllılar, “aklı başında olanlar merak edip, şüphe duyarlar” mı desek, diyelim, diyelim.
Neye, neden inandığımızı bilmek lazım, biz buna iç dünya ile yüzleşme diyoruz da bu pek olamıyor, huzur azıcık yalan ister, yalanın da ikna kabiliyeti çoktur, yılandan korkmaz yalandan koktuğu gibi insanlar ama azıcık renk açarlar, pembe olanı, beyaz olanı var, “mutlu etmek için söyledim” diye savunması var. Dünya üzerinde yalan zinciri var, Devletlerin bile yalancısı var, zaten dünya “Yalan Dünya” bugün var yarın yok. Yok derken, dünya hep var da bizim yok olacağımız bir zaman var, yokluğumuz biraz üzüntü yaratabilir ama dünyanın umuru olmaz, o yalandan ekvator kuşakları sarınıyor, belki de bu kuşaklar arttıkça güneş bizden uzaklaşıyor, mevsimler yolu ile intikam alıyor, doğa olayları ile perişan ediyor.Baktı ki güneş dünyanın yüzü kızarmıyor, o da umudu kesmiş olabilir.
Yazdıklarımın bilimsel bi yanı yok, tamamen hissi, oturduğum yerden yazarken güneşi görüyorum ama açık camdan içeri kutup havası doluyor, üşüyorum, içim, dışım üşüyor, yaz belki dışımızı ısıtacak ama içimizde bir rutubet kalacak, ağladıklarımız içimize aktığından mı bilmem zira üzülmek için o kadar çok sebep var ki, hiç tanımadığımız insanların ölüsüne ağlar olduk, bilmediğimiz insanlar var, evsiz barksız, bomba sesleri altında büyümeye çalışan çocuklar, kayıp edilme noktasında umutlar var, bu durumda içimiz dışımız bir olamıyor, dışımız kaldığı yerden devam, içimizde yağmurlar, rüzgarlar yalanları temizlemeye gayret ediyor. “Bir bitse de unutsak” hepimizin dileği de ateşe odun atanlar, o ateşle ısınanlar var, onların içi dışı bir, nasırlı yürekleri,
Geceden sabaha geldik kuzu kuzu, yeşillere allara, çiçek açmış dallara nice nice baharlara … kuş sütü ile kahvaltı edip, hayata hoooop diye akacağız, “yalandan kim ölmüş” diye sora sora , ölüm sebebine bu yazılmıyor ama yalanın öldürdükleri var, valla.
Cümleten günaydın, notlar arasında; kıza karnıyarık pişir, yürüyüşe git, akşama diyaloglara git, festival biletlerini al, kitabını bitir, çamaşırı bitir var, “Sen tükenme beni bitir” yok ama.

30 Mart

Homo Faber / Max Frisch 1957 yılında yazılmış,Mühendis olan Faber bilime, teknolojiye inanıyor, red ettiği kader olgusunun onu tesadüfler aracılığı ile adım adım nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Yılına göre çooook iyi bir eser ve bugün de değişen bir şey yok. Tam da okuduğum kitapda Tanrı var mı yok mu diye bir bölüm geçmiş idim ki son cümle “Bilimin ulaştığı sonuçlara tanrının gölgesinin düşmesine engel olamıyoruz” her şeyin özeti. Teknoloji bir yabancılaşma getiriyor, makineler, neden sonuç ilişkileri, kendine yetme, ilim, bilim … derken duygular ölüyor, kendimiz ölmeden önce bir boşluğa düşüyoruz, sonunda açıklanamaz bir noktaya geliniyor, bu noktadan çıkış da her zaman mümkün olmuyor. Faber mühendis, önce uçağı çöle düşüyor, 83 saat orada mahsur kalıyor, bir adamla tanışıyor, bu adamın intihar ederek ölen kardeşi hamile iken ayrıldığı sevgilisinin eşi, bu arada yanında manken bir sevgilisi var, sonra eski sevgili ile ilgili iz sürmeler, kızı olduğunu tahmin etmesi, gemide yirmi yaşında bir kız ki gerçek kızı, bilmeden aralarında bir aşk, bu arada Faber 50 yaşında, kızın yılan soktu da öldü derken beyin kanamasından gitmesi, gerçekleri öğrenme, kızın annesi ile sorgu, sual ve kanserle gelen kendi ölümü. Bir Türk filmi gibi dursa da edebi açıdan değil, çok zengin bir dil.mükemmel kişilik analizleri, ama ağır eser, Dün akşam Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy’un edebi diyaloglarında masaya yattı ve aklımızda yenilenmiş soru işaretleri ile kalktı, Her şeyin bir açıklaması var diye sanılıyor ama ille de açıklanamayan yerler kalıyor. İnançlı olmak durumu bir yerde kurtarıyor ama hiç inanmamak kadar, körü körüne inanmakta zarar. Bir orta yol var, o da herkesin kendine özel, kalbin gerçekten huzur bulduğu noktalar, işte oraları doğru noktalar bence. Duygu taşımak önemli, duygusal olmak zaman zaman bir handikap ama gerekli, neyse bu konular benim sevdiğim konular ama yazmakla bitmez, yazmak da çözüm değil değil. Anlatmak için yüz ifadeleri de gerekli, emoji ile olmuyor. Arzu edenlerle çaya çıkabilirim, dermişim.
Bugün okuma günü, saat 12.30 ile 13.00 arası 81 ilde okuyoruz, inşallah. Okumak başka dünyalara açılan kapılar, o kapılar ruhumuzun derinliklerine de açılıyor, bilmek öğrenmek güzel de kaynaklar da güzel olmalı. Dün paylaştığım kitap zinciri ile bugün ilgilenicem.
Akşam yine yollar boş idi, “olasılıkları hesap edenler kaderden kaçıp evlerinde güvende olduklarını sanırken, boş vermişler ile kaderciler yollara dökülmüş idi” dersem kitabın etkisinde kaldığımı açık ederim. Bu arada Bayrampaşa’daki duvar kaderine terk edilmiş gibi, yeni düzenlemeler yapılacak hissini veriyor, karanlıkta öyle sandım, dikey bahçelerin çimleri uzamış, henüz lale görmedim, hatta yol laleleri bile görmedim,
Son olarak Max Frisch İsviçre’li, mimar, Almanca yazıyor, iki dünya savaşı görmüş, 91 de ölmüş, kitapta yazdığı gibi.
“Olduğu kadar, olmadı kader !” , Duyguları yok sayarak, teknik adam sözde olunuyormuş demek, ben biliyordum zaten,
Cümleten günaydın, Kütüphanecilik haftasının ortası, okuyalım, okutalım, ha gayret …

31 Mart

Her sabah bir umut benim için. Her yeni günün “Bugün daha iyi olmak için bir şans ” olduğuna inanıyorum. Dünü bugüne taşımadan, bugünden yarın için tasalanmadan, sadece bugünü, an’ı yaşamak, tadını çıkarmak, tadımı bozanlardan uzak kalmak istiyorum. İstemekle olmuyor ama, çevre faktörü, yalan dolan ağırlıklı, anlamayan, anlatamayan, anlaşılamayan insanlar maalesef mantar gibi. Pıtır pıtır çoğalıyorlar, tabiatın içinde harika dururmuş gibi iken zehir saçıyorlar. Eeee zehirleniyoruz, tabii ki de. Yıllar yıllar üstüne eklendi, dünyayı kurtaramayacağımızı çok iyi anladık, dünya da halinden memnun zaten. Kötüye nasıl kucak açacağını bilmiyor, kötülük altın tepside. İyilik de kıyı köşe direnmekte, “kötüler kazanır, iyiler ölür !!” iç karartıcı bir teşhis ama genelde öyle.
Bazı sabahlar taze ve yeni umutlarım hasar görmesin diye canlı insan göresim gelmiyor. Gerçi cansız olanına da bakmıyorum. Hayaletlerle de ara sıra kabuslarda rastlaşıyoruz desem ; Hayalet öyle çarşaf altında uçan bi şi değil. Hayalet bir türlü barışamadığımız, helalleşemediğimiz, af edemediğimiz, yüzleşemediğimiz insan gölgeleri. Görünmez ama varlığı bilinir, görüşme için fırsat ya artık yoktur, ya da zamanı gelmemiştir, kanımızla canımızla beslenir, ruhumuza ekstra yüktür. Herkesin bir iki hayaleti vardır, bunlarla dost olunur mu kesin bir açıklama yoktur. Sorumluluk duygusunun derecesi de hayalet sayısı ile ilgilidir, yarım bırakılan, ertelenen, ötelenen,görmezden gelinen … heeeeeeer şeyin bir hayaleti vardır. Bunlar ordu haline gelince doktora gidilir, artık duruma göre ilaç mı olur, seans mı olur, bilemem. Doktorun iyi geldiğine inanılır, ilaçların verdiği huzur ile bağımlı, bağımlı yaşanırken bağımsızlık nutukları atılır. Eskiler “kelin merhemi olsa başına sürer” demişler, boşanmış evlilik terapistleri, psikologa giden psikologlar bunlara örnek verilebilir. Bu arada örnekler verilmek içindir, genelde alınmaz, genelde ders de alınmaz. Beynimizdeki süzgeç işine geldiği gibi süzer, birinin işine gelen de özele dönüktür, genele atıf eder makyajı ile boyanır ama etmez.
“Hayırdır ???” diyen olursa cevap veriyorum ; “Yok bi şi, aaay ben iyiyim !!!” Bu çok inandırıcı bir cevaptır, %99.7 inanılır, geri kalan mini yüzde de inanmaz ama, eşelemez erteler, bir zaman sonra hatırlatma yapar, o zaman da geç olur. “Yok bi şi”, çoğu zaman “beni anlamanı çok isterim ama sende o kapasiteyi göremiyorum, boşuna birbirimizi meşgul etmeyelim” anlamında kullanılır, bazen de zaman kazanmaya yarar, kişiye yararlı bi şi değildir ama şartlar öyle gerektirir.
Ömür dediğin de gerekenleri gerektiği yere yapıştırmakla geçer, “hayat parçaları kutuda duran, şekilleri ve renkleri arasında çok az farklar bulunan, binlerce ufak parçalı puzzle dır. Çoğu insan resmi göremez, gören de tamamlayamaz.” Nokta !!!
Kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, radyomu açıcam, kendime filitre kahve yapıcam, kızı kaldıracam, yürüyüşe gitmek bana iyi gelecek, terleme yolu ile gözeneklerim açılır, kan beynime doğru gider, sonra da iyi olurum, ” zaten yok bi şi !”
Cümleten günaydın, Yarın “şakka len, şakkaaa !!!” günü.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑