PİKNİK


1452503_10201650690162806_1866467007_n

 

Bazı görüntüler,  sesler ve kokular hafızamızı terk etmiyor. Zamanla silinen yanları olsa da özünde en az bir kare kalıyor. O kare peşine kareler sürüklüyor 🙂 Sonrası eski bir film izler gibi.

Havalar ısınmaya başladığında, bahardan yaza doğru yol alırken, güneşli tatil sabahları bana hep çizgili pijamalı babaları hatırlatıyor 🙂  Sümerbank işi kumaşlara, ev yapımı, bordo, mavi, yeşil çubuklu pijamalar. Mavi en yaygın erkek rengi, sokağa da hakim 🙂 Beli lastikli, göbek deliğinin üstüne kadar çekilmiş, bu çekilme ile ayak bilekleri ve ayaklar açıkta kalmış, üstü beyaz atlet olan, bakkala giden, pencereden bakan, balkonda salınan, piknikte yerdeki kilimin üstüne uzanan… babalar.  Terlik, tokyo çok da yaygın değildi, hele parmak arasını duysa inanmazdı o zamanki babalar :)))  İlla ki arkasına basılmış, eskimeye yüz tutmuş, pijama altı bir ayakkabı bulunurdu. Baba oğul yan yana pek hatırımda yok. Muhtemel oğullar bu baba hallerinden pek hoşlanmazlardı 🙂  Bizim evde de benzer durum olmasına rağmen, tek bir fark vardı. Babam pijamaları ile ancak odasından çıkardı.Temiz titiz kanunlarına göre, pijama yatakta “in”, sokakta “out” idi. Aklımda kalan “Nusret Amca”, “Haydar Abi” isimli tiplemeler yok ama, isimsiz resimler var 🙂

Piknik önemli bir sosyal olay bizim toplumumuzda, biraz şekil değiştirmesine rağmen hala var, sanırım hep de var olacak 🙂 Komşuluk eskiden iç içelik demekti. Her şey paylaşılır, her haber çabucak yayılırdı. Her mahallenin kamyon sahibi en az bir yerlisi olunca, olacağı kadar komşuya haber salınır, kadın kısmı hazırlanırdı. kamyon kasasına halı, kilim serilir, gaz ocağı, çaydanlık, tepsi ile börek, domates, salatalık, kızartma, peynir, salıncak ipi, top, yoldan bolca ekmek, evde hazırlanmış, kızarmaya hazır ya da kızarmış yağ köfteleri, tuz, şeker, fındık, fıstık, çekirdek, yol da bir çeşmeden iyi içme suyu… bohçalanıp, sarılıp, sarmalanıp, güvenli bir yere istiflenir, çoluk, çocuk, yaşlı, genç, kadın , erkek bağrış, çağrış gidilirdi. Darbukaya da rastlamışlığım var, iyi ritme,  uygun kıvırmalar da renk katardı 🙂  Şoförün yanı ayrıcalıklı bir yerdi, mümkün olduğunca adaletli davranılır, bilinmeyen ya da az bilinen bir yere doğru bakına bakına yolculuk başlardı.

Ağaçların gölge yaptığı, rüzgarın ateşi söndüremeyeceği, top oynama alanı, salıncak kurulacak dallar, suya ulaşım kolay, bir yere kamyon park ederdi.Canlı müzik, kapısı açık, sesi sonuna kadar açık, kamyonun radyosundan, olduğu kadar 🙂 Çocuklar hemen acıkmış, erkekler yorgun, kadınlar telaşlı… Örtü üstüne sofralar kurulur, çay demlenir, sırt sırta, yan yana, ilk öğünü tüketen bir kalabalık, herkes adamını kollardı 🙂  Bu arada başka piknikçiler de varsa “göz hakkı”, “imrenme” gibi sebeplerden ikramlaşılırdı. Sonra koşan, sallanan, top oynayan, ip atlayan, sırt üstü yatan… yaş grubunu iki ucu açık olan neşeli bir topluluk. Pijama görüntüsü piknikte de olurdu ama oraya öylemi gelinir, sonradan mı giyilir onu hatırlayamadım 🙂

Bu manzaranın üstünden 40-45 sene geçmiş olmalı. yaş aldık ve tadı damağımızda, hatırası aklımızda kaldı dediklerimden 🙂

Gençlikle beraber özlemler, görüntüler değişti. Üstü açık spor bir arabada, iki kişi aşkla muhabbetle pikniğe giderler. İnce belli, kloş etekli, kolsuz elbiseli, minik hırkalı, geniş kenar, başa uçuşan bir şifonla oturtulmuş şapkalı, güzel kız ile spor giyimli ama kot değil 🙂 son derece centilmen, bir o kadar da yakışıklı genç bir su kenarında arabadan iner, ağaç altına küçük kareli ( Pöti kareli) örtülerini sererler. Delikanlı hasır piknik çantasını açar, iki yana yatan kapaklardan, bardaklar, tabaklar, sandviçler ve de şarap çıkar. Bir sevgi bir muhabbet, kötü emellerden bi haber, bir iki minik buseli temiz ve sakin piknikler hayal ettik 🙂  Sanırım çoğu da hayalde kaldı 😦

Yeni evli iken, bu pikniklerin ana vatanı ABD ye gidince eşime anlattım ve istek yaptım 🙂 Bakarız dedi ama adam mangalcı, rakıcı ayrıntılar aklına yatmadı 🙂 sonunda evin bahçesinde, üstü açılmayan spor arabayı görünen bir yere çekip, masaya kareli örtü serip, mangalda pişmiş etleri kızarmış ekmek arasına katıp, yanına da üç beş arkadaş çağırıp, ” biz zaten evliyiz” deyip, hayali güncelledik 🙂  Fakaaaaat, devamlı tuttuğum bir kareli örtüm hala var, sevgi muhabbette kalıcı, diğerlerini de tuttururuz diye hala umutluyum :))))

Bugünlerde piknikler, uzun masalar, uzun mangallar, yiyip içen kalabalıklar halinde, hatta piknik tanışma vesilesi. Çocuklara plastik oyun parkları var. anneler babalar şık. Açık havada davet gibiler. Buluşup da pikniğe gidenlerin sayısı hızla azalıyor. Geniş bahçeli ev davetleri popüler. Doğallık yerini  teknolojiye bırakıyor, mangalların tüplü olanı bile var. pazar sabahlarında çoğu aile uzun süren geç kahvaltıları tercih ediyor. Herkesin avuçlarında telefon, kucaklarında tablet pazar etkinliği fotoları anında sosyal medyada. kalabalıklar içinde yalnızlaşıyoruz, kendimizi mutlu sanıp, şahidi çok olsun diye etrafa haber salıyoruz. Aslında her şeyin farkındayız da içimizle yüzleşmeye dayanamıyoruz ya da vaktimiz yok.

 

Reklamlar

Mayıs Ortası Günlükleri


10259783_10202897064281380_4427060770146069606_n

 

11 Mayıs 2014

İlk anneler günü hediyemi aldığımda yeni evli, evli olduğum kadar da hamileydim Pazar günleri de çalışan eşim yastığımın kenarına bırakıp gitmiş  Çoooooooook mutlu oldum. Fakat o saatte Türkiye uykuda olduğu için, cep telefonu olmadığından, eşimi de bip edip onunda telefon bulması bir saati geçtiğinden hemen kimse ile paylaşamadım :))) Bayağı bir canım sıkılmıştı  Sıralı hatırlamıyorum ama aklımda yer edenlerin sayısı epey çok. Cep telefonları yeni çıktığında eşim yine işteyken bir zil sesine büyük oğlanla koşturduk, aradık bulduk, bu sefer de eşim telefon almış, kutuyu yatak odasına saklamış, arayan da kendisi  Bir de mikro dalga ile su ısıtıcısını anneler günü hediyesi olarak bir arada hatırlarım :))) Sürpriz sevmem ama bu konuda hala ısrarlı olan eşime anlayış gösteriyorum. Zaten evlilikler; mutlu, mutsuz, kırılgan, öfkeli, üzgün, umutsuz, umutlu… anların toplamıdır. Bu anları saatlere, günlere, haftalara, aylara, yıllara… çevirmek bizim elimizde. Doğru anlar, doğru zamanlar ömrü uzatıyor 
Gün yarına döndükten sonra yatabildiğimiz için çocukların sürpriz hediyelerinden yatmadan faydalandım.Küçükten para biriktirme ve onları bir amaç için harcama terbiyesi aldıklarından hepsinin parası olur  Amaaaaaaaa benim için harcamalarına kıyamıyorum  Annem öleli üç yıl bitti, birazdan mezar üstüne gideriz, içim kaldırmıyor ama annem bekler. Annem yok ama ben anneyim, sevgi dolu çocuklarım var, ablam var, halam var, anne yarım teyzem var, annem gibi arayıp soran, benim için endişe duyan kuzenlerim, dostlarım var..
Annesi olan olmayan, yakında olan, uzakta duran, kendisi anne olan, anne olmaya aday konumunda ya da annelik özlemi duyan… heeeeeeeeerkese bu gün kutlu ve de mutlu olsun. Kapitalist sistemin bir dayatması olabilir, tüketim toplumu örneği de denebilir… varsın olsun. Her gün, her an hatırlanan annelerimizi bir kez de takvimde yazdığı için hatırlayalım. Hatta onlara bir gül verelim, gülümüz yoksa da gülüverelim, biri de bana bir mendil verse iyi olacak, yoksa sabahlığın kolunu kullanıcam :))))))

12 Mayıs 2014

Dün akşam okurken rastladığım bu satırları yazmam lazım 
” Sonra, ilk kez, insan denen yaratığın kendi gövdesinin sınırlarında bitmediğini,hayvanlara, bitkilere, dağlara ve denizlere doğru genişleyip gittiğini düşündüm. Sonra, gördüğümüz her şeyi içimizde taşıdığımızı, gördüğümüz her şeyin ağırlığını ağırlığımıza eklediğimizi düşündüm. sonra, asıl trajedinin herkesin haklı olduğu durumlardan doğduğunu düşündüm.” Hasan ali toptaş / “seni içime manzara yapmışam”
Uzmanların önerdiği uyku saatini doldurmadan, sırtıma doooğru yapışan yataktan, okula giden çoluk çocuk yüzü gözü hürmetine zorla vedalaşmışken, şööööyle bir baktığımda rahmetli anamın deyimi ile evde “para kadar toplu yer yok” iken  kirli sepetinin kapağı yukarı doğru geniş bir açı yapmışken, ütü yapılacaklar iki minik tepe halinde bekleşirken, pişirdiğim tüüüüüüüüm yemekler tükenmişken, pişecekler, bilumum eksiklerle ilgili yol koruluktan geçse bile market ziyareti şart, dişçi kesin gel demişti o daha da şart, bir iki daha sokak işi var onlar da mecbur iken… ne diye kendimle lüzumsuz mücadelelere gireyim ki :))) Parola “yap ve ilerle” :))
Hadi dün güzeldi, maddi, manevi hasılat iyi :))), Hadi ölünce selvilerin ya da servilerin altında uzuuuuuuuun uzuuuuuuuuuun yatıcaz, Hadi hava temiz ve berrak, geçen sene blokların arasında ucu gözüken ağaç bir pencere boy atmış, Hadi insanın bir işi, bir hobisi, eşi,dostu, bir hedefi, her güne bir niyeti, seveni, sevdiği, onların hatırı, kendine saygısı olmalı  Hadi hayata “benim geniş ailem” diye bakmalı, Hadi bir yerden başlamalı, Hadi ben salonu seçtim, sonra odalar, banyo, mutfak sonra da sokak hedefim :)) Hadi aklımızdan geçen her şeyi başarmak isteğiyle, Hadi yarım işler kalmasın dileğiyle, Hadi haftaya; mutlu, mesut, neşeli, ama sağlık şart temennisiyle… Hadi tüm günlere kolay gelsin, Hadi günaaaaaaydın…   

13 Mayıs 2014

Türlü çeşitli kahvelerin olmadığı zamanlarda sütlü kahve vardı. Süt şeker ve miktarına göre Türk kahvesi ile tatlandırılır, çay bardaklarında ikram edilirdi. Prestijli bir ikramdı :)) Kayınvalidemin hala sütlü kahve ikram ettiği, yaş ortalaması karışık bir günü var  Bizim kuşakta tarih oldu  İki gündür sabahları kızla ikimize yapıyorum, onun zihni açılsın, bana da kafein canlılık katsın diye  Ama içine neskafe katarak 
Ne çok şey geride kalmış. Burdan geriye bakınca ellerimi gözüme siper ederek bakmam gerekiyor yolun başına  Baharlar vardı, insanın başını döndüren, o dönen başları kısa sağanaklarla ıslatan, bir şemsiye altına iki kişi toplayan, mağazalarda pardösüler, döpiyesler satılan, illa ki gardıroplara dahil olan, çantanın üstüne, omuzlara küçük hırkalar atılan, çorap renginin değiştiği, renkleri uydurmaya çalıştığımız, tıkır tıkır topuklu ayakkabılarla dolandığımız, buluşma yerleri açık havada olan, Cennet Bahçesi’nin yolu tutulan baharlar…
Bu işte bir iş var  Hep geride kalanlar güzel oluyor  Amaaaaa çooooook kimse için durum aynı, ağızda unutulmaz tatlar bırakan lezzetler gibi, hani yapanlar öldü de tekrarlar imkansız gibi…
“Bazen ayaklardan çıkan çoraplar herhangi bir köşeye sallanmalı, bazen bir odaya çeki düzen vermeyi kafaya takmamalı , bazen dağınık olmalı,bazen rahatlığa alışmamalı, rahatsızlığa ve sorunlara da alışılmalı. Bazen tüm evren ve düzenlerin canı cehenneme demeli” Deli Çocuğun Güncesi / Özgür Bacaksız
Hadi günaydın 

14 Mayıs 2014

Yazacak konu bulamadığım hiç olmadı ama yazasım olmadığı zamanlar oldu. Bugün öyle. İçeride yangın devam ediyormuş. Umutla bekleşenlerin yerine kendimi koyamıyorum bile. Rakamlara inanmıyorum, çünkü indirimli söylendiğini biliyorum. Ölümün vaktine saatine inanıyorum da ihmallere, tedbirsizliklere öfkeliyim. Bu facia bir ekip işi, emeği geçenlere diyecek hiiiiiç bir sözüm yok, ne desem az kalır.

15 Mayıs 2014

Suç organize bir iştir. Daldan dala bağlantılı olarak gelişir. Birbirini besleyen kollar birbirini teşvik eder. Misal, hırsızlar çaldığı malı satamayacak olsa çalmazlar. Piyasanın çok altında fiyatla bir mal alanlar da elbetteki çalıntı olduğunu bilirler, ama yine de alanlar var. Burada hırsız tek başına suçlu değil tabii ki de, alan, satan, sesini çıkarmayan, kapısına iyi kilit takmayan… uzar gider.
Soma faciası da öyle. deşildikçe etrafı koku sarar. Bu arada öğrendiğimiz gerçeklerden kaç kişinin haberi var ? Olmaz da, zaten, sosyal medyada yayınlanan bilmem kaç bin beğendi alan yayınların kapasitesi o kadar. Maaalesef halkımızın çoğu cebine girene çıkana bakıyor, hakkını ararsa başına geleceklerden korkuyor, ezilip, büzülüp, olana şükür formülünde hayata devam.
Boyutları küçülüp büyüyor ama hep aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz. Çok üzülüyoruz, içimiz yanıyor ama unutuyoruz  Üzgünüm, kızgınım, kırgınım…
Olan bitene ” Evet zaten normal bişi! Nisanda kar yağınca çiçek açan kirazların ölmesi gibi!” bakabilmeyi çoooooook isterdim.

16 Mayıs 2014

Nasıl bir memlekette yaşıyoruz ? Aksiyon hiç bitmiyor. Ne açıklamalar duyuyor bu kulaklar, neler görüyor bu gözler, neler muhakeme ediyor bu beyin ? Kendimizi sorguluyoruz, bir iki sağımızı solumuzu çekiştiriyoruz, “rüya mı ki?” diye bi de bakıyoruz ki gerçek. Benzerlerini daha öncede görmüşüz, nedenlerini, sonuçlarını biliyoruz.
Bir kadın konuşuyor tvde “Tarım bitti, madene mecburuz, buradaki herkes gerçekleri biliyor da, işsiz kalırız diye korkudan söylemiyor, herkesin kredi borcu var” işte böyle, neresinden tutsan elinde kalıyor. Bir cümle üstüne saatlerce yazar , çizer konuşuruz ööööyle geniş bir konu ama faydası olmuyor. Her şey domino taşları gibi, dokunca peş peşe yerlere seriliyor. Ne değişecek, nasıl değişecek bilemiyorum ama olacak bir şekilde.
Rakamlar ölen madenciler kadar değil, onlarla birlikte, analar, babalar, eşler, çocuklar, kardeşler, kankalar öldü. Babasını hiç bilemeyecekler var, evlat kokusuna hasret ölecek analar var, boynu bükük eşler var, var da var…
Tüm bunların da unutulacağını bilmek, her şeyin tekrar başa döneceğinden emin olmak, kendilerini çaresiz kabul edip, hep teslimiyeti seçen insanların çokluğu, iki parmak balın her zaman işe yaraması, yalanlar, yalanlar… boğuyor beni, daralıyorum, bunalıyorum, tüm umutlarım kararıyor…

17 Mayıs 2014

Güzel bir gün, hafif esen bir rüzgar var, hava aydınlık, kuşlar filan da ötüyor. Ben de bi rahatladım, bi huzurluyum, bi mutlu, bi mesut anlatamam ama sebeplerini özetlerim.
“Facianın sebebi kaynağı bilinmeyen bir nedenmiş. Trafonun günahını almışız. Ölü sayısı 284 de kaldı.Dört işleme pek uymadı ama, İçeride kalan, çalışma yaşı tutmayan asla yokmuş. şirket sahibi ömrünü madenleri iyileştirmeye harcamış. Yusuf’un yelken gibi havalanması tamamen duygusalmış, hatta darp raporu da almış.Tomalar müdahaleden önce “Soma halkı kenara çekilsin” diye uyarmış.Bu olayda kader iki ay daha sabretse hiç ölen olmayacakmış. Temiz çocuk, iyi arkadaş Rıza’nın yurt dışı yasağı kalkmış, Zaten adresi belli imiş, dışarı kaçmazmış. Benzine ve daha nelere nelere zam da arada kaynamış.Savcı daha önce iktidar partisinden adaymış ama taraf tutması diye bir olasılık olamazmış.Çalışma bakanı inceleme için önümüzdeki günlerde olay yerine olaydan iz kalmayınca gelecekmiş.Şirketi daha önce denetlememiş denetçiler denetleyecekmiş, siyaset tamamen bu olayın dışında kalmış…” dahası da var da aklımda bunlar kalmış. Bi bakıyorsun, başımızda cin gibi adamlar var. En az iki gün düşünmeden açıklama yapmıyorlar. Nedense biz de cin çarpmış gibi oluyoruz.
Beynimizde sarsıntılar, depremler, “Allahım aklıma mukayyet ol” diye telkinler, içimiz “SOMA” , dışımızdan “hadi günaydın” !

18 Mayıs 2014

Günlerden pazarmış. Artık günlerin adı çok da önemli değil. Her şeyin her günde yapılabilir hali var.
Pazar tam anlamı ile tatil günüydü.Hatta çarşı pazarın kapalı olduğu günleri bile bilirim. Mahalle bakkalı öğlene kadar açar. Ekmek, gazete, kahvaltılık. Ekmek gazete çocuk işi ama anne araya kahvaltılık ve bir iki acil ihtiyaç eklerse o zaman alış veriş baba işi.Çizgili pijama, beyaz atlet, arkasına basılmış eskimeye yüz tutmuş ayakkabı; şehir efsanesi değil, bizim evden hijyen nedenleri ile çıkamazdı ama bizzat komşu evlerden çıkanı görmüşlüğüm var  Uzun uzun sofra keyifleri, haftalık havadisler, ufak tefek evlat fırçaları, TRT 1 de siyah beyaz kovboy filmi, yanan banyo kazanı, toplu hamamlar, mevsime göre tanıdık bildiklerle piknik,babanın elinden gelen ufak tefek tamirat da bugünü beklerdi. Bahçe içinde ayak üstü konu komşu sohbetleri, gazinoların aile matineleri, sonraları hala siyah beyaz kutulu Tele Pazar… Evin pazar hali diye pazarları ev gezmesi olmazdı. Ben ojelerimi yenilerdim, saçlarımı sarar, haftalık ütümü yapardım, çoğu genç kızlar için, hatta çok gençler için bakım ve aileye ayrılmış bir gündü pazar.Hatta akşam yemeği için çoğu ev için mevsim kışsa balık günü idi.
Sonra değişim başladı. Tv renklendi, hayat renklendi, şofbenler hayatımıza girdi, uzun banyolar için pazara gerek kalmadı, işler çoğaldı, pazar günü acil işler işler için mesai, ufak tefek marketler toplu alış veriş için gezme oldu, çarşılarda dükkanlar açılmaya başladı, alış veriş canlandı.Gençler birer ikişer pazar günlerini de gezme gününden , iş gönünden saymaya başladı. Yani dinlenme eğlence 
boyutuna kaydı. Çoooook şey değişti, kalabalıklar artanken, kalabalıklarda yalnızlarda çoğaldı, dış dünya açıldıkca açılırken, iç dünya kapandıkca kapandı. Ama kimse kimsenin farkına varmadı, ağızdan çıkan sözler sahi sanıldı, kimse kimseye fazladan vakit ayırmadı. şimdi de akıllı telefonlarla akıl sağlığını tehlikeye atan bir nesille karşı karşıyayız, sesli harflerden yoksun, kısa sohbetler,” ha, hı, çık,,,” gibi cümle sayılan iki üç harfliler, devamlı bir sohbet, bir muhabbet ama içi boş, gülmeler, espriler, onları işaret eden simgeler… ne yaparsanız yapın biliyorum ki yalnızsınız, herkes yalnız, yalnızlığı içten paylaşma hali can çekişiyor, eskilerin ellerinde.

19 Mayıs 2014

Hadi bugün de günlerden pazar sayılır. Bayram günü, tatil günü, iyi şeylere ihtiyacımız var, içinden insan geçen güzelliklere ihtiyacımız var. Gençlerin, ruhu daima genç kalabilenlerin, spor adına en azından yürüyebilenlerin Gençlik ve Spor Bayramı kutlu ve mutlu olsun  Ben ruhu genç, ormanda iki saat yürüyebileceklerdenim  (inşallah) Bayramın mana ve önemini hissedip anlayabilenlerdenim  Umarım sizde yakın bir yerlerdesinizdir  Hadi bu ilk, geç kalıyorum diye tabletten günaydın  Her şeyin bir ilki , bir de sonu vardır. Gerçek bilgi yürekten inanalım…

20 Mayıs 2014

Çocukların bir oyuncağı vardı. Bir düğmeye basınca başka yerden bir baş çıkıyordu, renkleri eşleyerek basmak gerekiyordu, sonunda ya tüm düğmeler ya da tüm kafalar ayakta kalıyordu. Küçücük yaş grubuna aitti  Şimdi bakıyorum da hayat aynen öyle. Bir tarafı hallediyorsun, başka yerden fışkırıyor, üstelik tek tipe de geçemiyoruz. Bazı düğmelerle bazı kafalar eşleşmiyor.
Rahmetli annem ; “Ha bu iki günlük, kıçı kırık, yalan dünyada insanın insana ettiği eziyet nedir?” derdi. Öyle valla, anlamıyoruz, dinlemiyoruz, anlatmıyoruz, bilmediğimizi bilmiyoruz… uzayıp gider. aslında yakın değiliz, tüm dünya kamplar halinde. Çatışarak, sözlü sataşarak, gerekirse gizli silah kullanarak… taraflar taraftar toplamaya çalışıyor. Kendimi bildim bileli böyle, kendimi bildiğim zamanların miktarı da epey yüksek sayılır 
Bugün içimin karanlıklarında hem kaybolasım var, hem de geri dönemezsem diye korku  Sadeleşmiş hali ” canım hiç bir şey yapmak istemiyor” Biliyorum ki canımın öyle bir lüksü yok. Peşimi bırakmayan sorumluluk duygum, yaşayan şükran hislerim var  Dolap doluyken yemek pişirmekten kaçınmak, su, elektrik, deterjan, makine varken çamaşırı dert etmek, elim ayağım tutarken toza toprağa izin vermek… olmaz tabii  Bunlar olması gerekenler, olabilecekler. Bir de elimizden gelmeyenler var. Belki de onlar da gelecek de, gelmemesini tercih ettiklerimiz, kaçtıklarımız, ertelediklerimiz var  Bu çelişki bizi yoruyor 
“Gitmek, kaçıp gitmek, bırakıp gitmek, arkasını dönüp uzaklaşmak” bunları merak 
ediyorum. Hani gitmekle gidilebiliyor mu ? Gidince gerçekten her şey iyileşiyor mu ? Gitmenin ruhsal maliyeti nedir ? Gerçekten gidiyorum deyip de aklen ruhen tam anlamıyla gidebilenler kaç kişi ? Bu bir özlem midir ? Herkes ister de itiraf etmez, yapabilemez mi? Bu bir cesaret işi mi ? Cesaret tek başına yeter mi ?… Bunlar günün soruları  Gidilecek yer tam tarif edilemezken, plan program yok ama sade istek varken, neler yapılabilir ? günü buna ayırdık sanmayın, araya katacağız Hadi olabilecekse gün aydın olsun…

Mayıs Başı Günlükleri


1507640_10202897055761167_5166804597162583179_n

Baharın son ayı, ortasına geldik bile, ak günler, kara günler harman oluyor, hayat resimlerdeki, anılardaki olmuyor, olamıyor.. ama devam ediyor. Fotoğraf her zamanki gibi Özgül Karadeniz’in.

01 Mayıs 2104

Gökyüzü sonbahar, yeryüzü ilkbahar. Onlarında arasında bile çelişki var. Günün nasıl olacağını tahmin ediyoruz ama yanılmış olabilmeyi diliyoruz. Eskiden biz 1 Mayıs’ı ham Bahar hem de İşçi Bayramı olarak kutlardık. Ben küçücükken pikniklere gidilirdi, sonra Taksim’e gidilmeye başlandı. 77 deki kanlı 1 Mayısta lise öğrencisiyim. Bugün liseyi bitiren çocuklar annesiyim. Değişen gelişen bir şey yok.Daha iyisi olacak diyemiyorum  Şiddet şiddetle besleniyor, dün doğru dediklerini bugün hararetle yanlış diye savunanlar var. Buradan bakınca herkes eğitilebilir, ikna edilecek sayısı az gibi duruyor ama öyle değil. Okumayan, yazmayan, dinlemeyen, anlamayan, aklının biraz yattığına ömür boyu teslim olanların sayısı ortada  Ne çok üzülecek şey var 
Bunların arasında kaybolmasın dediğim “Ankara’dan oğlum geldi” güzel bir haber  Öyle de böyle de yaşamak gerek. Umudu kesmeden yaşamak gerek.
Hadi umudu hiiiiiiiiç kesmeden, hadi bugün Regaib Kandil’i herkese kutlu olsun, Hadi bugün 1 Mayıs, bahar iyice geldi, yerleşti, yaza hazır olun demektir, Hadi bugün 1 Mayıs emekçilerin bayramı kutlu olsun  Hadi inşallah düşündüğümüz gibi, korktuğumuz gibi olmaz ortalık…

02 Mayıs 2014

Sonra bi bakıyorsun, sonradan anlıyorsun, sonra düşünüyorsun ki, sonra sonra diye erteliyorsun… işte bu “sonra” lar bizim kırılma noktalarımız. Bu “sonra”lara sevecen yaklaşmak zaman alıyor  İsyana karşıyım ama itiraza her zaman açığım  İsyanlar sürü psikolojisi gibi gözü karalık kokar, itirazların sonunda uzlaşma ihtimali var. Her şeyi görmek istediğimiz, anlamak istediğimiz gibi kabul edip öööööylece bakarsak olmuyor işte  Haberler aslından kimi zaman uzak, görüntüler nerden nasıl gördüğüne bağlı. Bir tarafsız doğru haber vermeye yönelik ne gazete ne de kanal var. Her şeyin taraflı doğrularına mahkumuz. Okuduğumuz kitaplar dizi oluyor, bir tek adı aslına uygun kalıyor. Her şeyde bir “Benim olsun, çok olsun” kaygısı  Nereye gidiyoruz?, kimle gidiyoruz ? oralar karışık. Hava raporları bile isabetli değil :)))
Böyle karışık bir sabahta, böyle karmaşık duygularla, pazartesi gibi hissettiğim ama haftanın son günü olan cumadan iyi şeyler beklemek gerek 
Türkçe Fısıltılar arkadaşımın öğrencileri ile hazırladığı bir sayfa bir bakın gençlere bir destek olun derim. Pazar günü İstanbul Gezginleri‘nin İstiklal Caddesi gezisi var, Gördüğüm kadarı ile tüm gezginler ders çalışıyor  Bilmediğimiz, görmediğimiz, sokak aralarında kaybolan tarihi anlatacaklar. Buyrun gelin  İki sayfaya da göz atın, hatta beğen tuşuna basın da haber alın 
Hayat devam ediyor, dünya dönüyor, yıllar geçiyor… farkındayız da aklımızda tutalım  Hadi iç sıkıntımızın, iç açıcı hallere dönmesi dileğiyle, hadi olacak, hadi bi cesaret, hadi bi gayret, hadi günaaaaaaaaaaydıııııııın 

03 Mayıs 2014

Böyle pırıl pırıl havalara, pırıl pırıl umutlarla uyanıyoruz amaaaaaa akşamı edemiyoruz. Günün içine edenler yüzünden 
Pırıl pırıl masmavi gökyüzü, duştan çıkmış yeşillikler, kuşlar, çiçekler, baharın yaza doğru itildiği son ay, çoluk çocuk, ocakta çay felan filan derken motivasyon tam Sanıyoruz da öyle değil 
İlk önce önüne çıkan duş havlusuna bakıp, “Birileri bunun top halinde kurumadığını hala anlamamış”, sağda solda, kıyıda köşede duran bardak ve çoraplara bakıp, “Bunları toplamanın annenin spor hayatına hiiiiiiiiç bir katkısı yok” diye düşünürken, akşamdan kalmış bir iş gözüne çarpar “Bir dakika altmış saniyedir, neden, neden ama ona binlerce dakika muamelesi yapılır”… diye diye ilk fitilleri alırsın  Bunlar sıradan, olağan, illa ki olanlardan olduğu için yeni demlenmiş bergamut aromalı bir bardak çayla telafi edilir se deeeeeee bitmiyor anacağım, bitmiyoooooooor şartlar zorluyor, sosyalleşmeye başlarken ölenler kalanlar, yeni başlayan savaşlar, haksızlıklar, zulümler… içeren haberler, sayfada akşamdan kalan laf çakmalar :))) derkeeeeeeeeen kirlenmeye başlıyor umutlar  Misal benimkiler az bulandı ama idare edicez artık :)))
Hadi çoğumuza hafta sonu başlamışken, Hadi benim titiz, başak oğlan hala yanımdayken  , Hadi kız abisi varken bu seneyi bitirecek kadar ders çalışmışken :)))))))))), Hadi iyi kötü savaşından perişan galip çıkacak iyilerin desteğe ihtiyacı varken, Hadi heeeeeeeer şey hızla tükenip, hızla kirlenirken, Hadi kurtara bildiklerimizle, Hadi umutlara beyaz ve yeşil yakışır  Yanına bir de mavi almışken  Hadi günaydın … 

04 Mayıs 2014

Ne uyku uykuya benzedi, ne rüyaların elle tutulur yanı var, ne de dünkü havadan eser  Dilimde “Andura kalsın, bu gaybana ayrılık”, içimde anaya ataya özlem, aklımda memleketin yeşili, mavisi siyaha çalan denizi, kemençenin sesi 
Böyle bir sabaha günaydın  Oğlanı dün evden yolcu ettim, arkasından kendimi çarşılara saldım  Akşam abuk sabuk kanallarda abuk sabuk belgeseller baktım  Bir de kitap okuyasım tuttu  Uyku firarda, ben kıyılarda ha geldi, ha gelecek diken üstünde :)))) Mussssss mutlu bir pazar ihtimali ile ayaktayız :)))))
Sanki uzaklardan bir arkadaşım buralardaymış da sanki sürpriz yapacak da, sanki gelecekmiş de, heykelin önünde bir kucaklaşacakmışız gibi me geliyor :))) Biliyorum buradaydı, sanki burada gibi :)) Du bakalım 
Kalkmadan bir de polyannacılık yapalım, hava böyle olunca İstiklal sakin olur, kimseye çarpmadan, bölünüp dağılmadan, rahatça gezeriz, dermişim 
Her şeye rağmen, Hadi şaaaaaneee pazarlar …

05 Mayıs 2014

Hıdırellez de geldi  Bu gece dilekler dilenecek, dileklere Hızır eli değsin de bir daha ki bugüne kalmadan olsun diye beklenecek :))) Bir kalabalık aile ve mahalle çocuğu olarak olaya ait bilgim, ilgim ve de anılarım var tabii ki de. 
Akşam namazından sonra, gül ağacının altına  Ev, araba, çocuk, eş, yüksek okul, para… gönlünüzden ne geçerse uygun bir şekilde ifade edilip bırakılır, 6 Mayıs sabahı da güneş doğmadan toplanır  Sonra doğruuuuuuuu piknik  Tabii ki de bu adetler de zamana yenik düştü  Misal ben, balkondaki çiçeğin altına bir kağıda çizilmiş resimler bırakıyorum :)) Kızımız sağ olsun, dileklere göre herkesin kağıdını resimliyor, ertesi gün toplaması benden  Çabuk olsun diye bu çizilmiş dilekleri bi de suya atıyoruz  Yani denize, o ne zaman yerleşti hatırlayamadım  Bir de bu gece taneli tüm yiyeceklerin kapağı açık tutulur, Hızır eli değsin de bereketlensin diye  Pikniklerde çay bahçelerine, hazır piknik alanlarına dönüştü. Zaten heeeeeeeeer şey de bir zamanın değiştirme izi var.
Hadi hayatımız gelişen, değişen, çelişenlerin toplamından ibaret, Hadi yaz günleri başlıyor, seneyi yarılamaya az kaldı, Hadi alt tarafı yedi günde bir gelen pazartesi çooooooook ciddiye alıp, takılmayalım , Hadi rahmetli annem “Başlanan uçlanır” derdi, Hadi şikayet edilecek çok şey var ama hepsi kötü enerji yüklü, bulaşmayalım  Hadi bi cesaret, Hadi bi gayret, Hadi başlayalım, Hadi herkese kolay gelsin, hafta güzel geçsin, Hadi günaaaaaaaaaaydın… 

06 Mayıs 2014

Geçikmiş sabah yazısıdır. Uzuuun saatler, elektriksiz, internetsiz kaldık. İçimden geçenleri defterime çiziktirdiydim, ille de yazasım geldi :))
“Eeeeeeey ahali ; bundan gayri yazların içinde kışlar, kışların içinde yazlar, vakitli vakitsiz baharlar olacaktır. Tarım yok olmalı çabalarımıza, havalar da destek verdiği için mutluyuz. Ekmek bulamayanların ne yiyeceği ileride açıklanacaktır. Şimdiki en önemli konumuz ; Bu oraya gelirse, o ne olacak, bunun oraya gelmesi şart, herkes çok istiyor da o bunun yerine nasıl konacak, hangi yetkilerle donanacak, elbette şartlar kılıfına uydurulacak daaaa kılıfın ebatı ne olacak ?
Merak buyurmayın, başka bir şey yapmıyoruz, konuya yoğunlaştık. Eeeeeey ahali hiç bir şeyi kafanıza takmayın, hepsi bizdeeeee, yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır. Anlayan anladığını anlatmasa iyi olur. ”
Yakın zamanlarda böyle sabah bültenleri ile uyanır mıyız acep ? Gözlerimizle görsek, kulaklarımızla bizzat duysak dediklerimiz oluyor, inanıyoruz valla :))
Aaaaaaah aaaaaaaah dışımız forma, içini sorma hallerine geldik 
Hiiiiiiiiç bir şey benzemiyor, aslına  Diye diye içimi karartmaya hazırlanırken, kızımın çizdiği hıdırellez kağıdını gördüm  Çizdiği evler, kocaman, bol pencereli, çok katlı, bacasından duman çıkıyor, bahçesi ağaçlı,su kenarında, her şeyin etrafına neşe, sağlık yazmış :)) Parayı demet halinde çizmiş ama kutusu yok :))) Abisine çizdiği kızın saçlarında toka var :)) Büyük büyük okul resimleri çizmiş, bir köşeye el ele insanlar kondurmuş, sevdikleri ayrılmasın diye…. olacak, olacak
umut var :))) Hem de her şey için 

07 Mayıs 2014

Herkes uyurken kalkarak, sonra bi daha yatarak, saatin zili ve portakal yeme isteği ile uyanarak, kızın odasının kapısından “Günaydın kuşum, vakit tamam” diye başımı uzatarak, mutfaktan önce salonu bi dolanıp, tren olmuş peçete, mendil, tuvalet kağıdı kalıntılarına içim burkularak bakarak, onları toplarken bulduğum Antep Fıstığını ağzıma atarak (Bilimsel bir açıklaması yok amaaa öksürüğe iyi geliyor, kesin bilgi :))) ), bugün ne pişirsem, kahvaltıya ne yapsam sorularını hıııııııııızzzzzzzzzlaaaaaa cevaplayarak… istersem daha da uzatabilirim amaaaaaa yapmayarak :)))) Hadi Günaaaaaydın :))
Tabiat uyandı, güneş yavaştan yükselmeye başladı, servisler, işe gidenler, öğrenciler, iş peşine düşenler yollara düştü bile  Herkese hayırlı günler, kolaylıklar ve de neşeli günler diledik  Kaza bela uzak dur dedik, evdeki gripal enfeksiyon geçiren bebelere ve diğer hastalara da acil şifalar :))
Hayatın tadını alarak, yavaaaaaş yavaaaş sindirerek  koşmadan, kaçmadan, sapasağlam dikilerek, af ederek, bir şans daha vererek, kabul ederek… hadi hep beraber …  

08 Mayıs 2014

Ev ıhlamur, karanfil, tarçın kokuyor, filtre kahve makinesini arada bitki çayı demlemek için kullanıyorum iyi oluyor valla  Hastalar iyileşemediği gibi, benim de diş ağrım arttı  Mecbur bugün abi görünümlü kardeşin yolunu tutacağız, kim olursa olsun sevmiyorum dişçiye gitmeyi amaaaaa 32 adet olunca birinden biri zamana yenik düşüyor :))
Haftanın kitabı ” Murathan Mungan’dan Büyümenin Türkçe Tarihi” “Bazen okuduğunuz bir öykü sizi bir kaç yaş birden büyütür. Çoğu kez edebiyat, hayattan daha çabuk büyütür” diyor önsözünde. Eskiden Türkçe, Edebiyat kitaplarında rastladıklarımız, kimi zaman bulup geçmişte okuduklarımızdan, bir kısmı da benim yeni okuduklarımdan bir “seçki-deneme” kitabı, tavsiye edilir :)) kitaplar hassas noktam  Bir tek onları biriktiririm, okurken eskitmem, sayfalarını bükmem, satırlarını aklıma çizerim  Ara ara aklıma bir şey düşerse arasından ihtiyaca cevap vereni seçer, orasını bir daha okurum  Giderken oğluma üç kitap verdim, “gelirken getir” diye de tembih ettim :)) O derece yani 
Kitaplar başka dünyalardan bize açılan kapılar. “Onlar bizi yalnızca dış dünyaya ve hayata ilişkin bilgilerle değil, aynı zaman kendi içimizle, kendi duygularımızla da tanıştırır. M.M.”
Beşikten mezara ille de kitap ; sarı yapraklar, karton kapaklar, dışı kabuklu kitaplar, modası geçmeyen yazarlar, elden ele gezen, müzayedeye düşen, yok paraya elimize geçen kokulu kitaplar, arasından şiir çıkan, baş sayfasında iyi dilekler yazan, yazarı tarafından imzalanan kitaplar, duygulara rehberlik eden, dünyanın öbür ucundan haber veren, yemek pişirmeyi, çocuk bakımını öğreten kitaplar… kitaplar, kitaplar ne yazma ile biter ne de okuma ile. 
Hadi hiç olmazsa baş ucuna, uykudan önce, bir iki sayfa niyeti ile bir kitap edinelim ve okuyalım, hadi “dem bu demdir” unutmadan, hadi iç ışıkları yakarak, hadi günaydııııııııın … 

10  Mayıs 2014

Üçüncü dereceden hastayım  Binlerce iğne vücuduma değiyor, derinlere doğru inmeden bedenimde geziniyor. Başımda bir ağırlık var, sağa sola çevirmek ekstra enerji istiyor, titreme geldiğinde kasılmaktan her yerim gevşeyince ağrımaya başlıyor  Ateşim yükseldi mi kırmızı yanaklı, gözleri melül mahzun bakan saf ve temizlik timsali bir kızcağız oluyorum  Bir ara normale dönüyorum, bir iki şeye el atıyorum, sonra çooooook yorgun olarak kendimi koltuğa atıyorum, kapı altından süzülmüş çizgi film kahramanları gibi bitap bir gayret ile bir iki satır okuyayım bari diyorum, okuduğum satırları bulamıyorum  çünküüüüü rüya ile gerçek arasında gidip geliyorum, gözlerimi kapayıp bir fasıl uyuyorum, daha da yorgun uyanıyorum  Eeeee yaşlandıkça vücut direnci düşüyor, yüzüme doğru yayılan bir diş iltihabı yüzünden böyleyim. Ağrıyı biraz hafife alınca, ağır intikam aldı  Geçmişteki yanlış ve eksik tedaviler bugün başıma iş açıyor  Neyse ki iyi bir dişçi tanıdığımız var :)))
Yarına toparlanmayı ümit ediyorum, Bugünde fena değilim. “Hastalığa çok yüz vermeyeceksin ” derdi rahmetli annem. Bir orta ayar bulacağız inşallah 
Hadi dünya fani ölüm ani unutmayalım, hadi her şey herkesin başına gelebilir kınamayalım, hadi rüzgarlı havanın kuytusu, yağmurlu havanın uykusu :)))) , Hadi sağlık, valla billa en büyük nimet, hadi diğer hadileri de siz bulun :)) Hadi günaydıııııııııın 

İstiklal Caddesi


227932_1925191563242_6337596_n

İstanbul dünyanın en kalabalık yerlerinden biri, kenti yedi tepeden seyredersiniz ; Mavi Marmarayı, denizin ortasına serpilmiş adaları,  Çanakkale’den girişi, Karadeniz’den çıkışı… Tarih kokar İstanbul.  Her ne kadar mavinin en mavisi, yeşilin en yeşil artık kucaklamasa da bizi, denizden gelen esintisi, Erguvan mevsimi, hala ayakta kalabilen tarihi güzellikleri ile büyüler bizi. Benim için İstanbul her haliyle hala güzel, hep güzel, her şeye rağmen ölene kadar güzel.

Bir zamanlar bey oğullarının saltanat sürdüğü Beyoğlu ile onun içinden geçen, Taksim Meydanı’n dan Tünel’e kadar uzanan, ortası Galatasaray sayılan, rakamsal değeri 1400 m olan İstiklal Caddesi’ne şehirde yaşayıp da yolu düşmeyen, Şehre gezmeye gelip de aklından geçmeyen olmaz. Ekşi sözlükte “Uygarlığın en önemli caddelerinden biri, sanat, ticaret, yankesicilik, özgürlük, uyuşturucu, kıroluk, yalnızlık, aşık olma, kavga, dövüş içerir, adamı anı sahibi yapar” yazıyor. yalan da değil. Bu caddeden her şey geçer.

İstiklal Caddesi 1927 den önce Cadde-i Kebir olarak ün salmış. O yıllarda çok sayıda dilin konuşulduğu, Osmanlılarda var olan bütün etnik toplulukların, pek ulustan Levanten’in yaşadığı, gezdiği, eğlendiği inanılmaz derecede kozmopolit bir yer. Zaman zaman uygulanan Türkleştirme politikasına rağmen uzun yıllar canlılığını korudu ama kuşaktan kuşağa Levantenler azalmaya başladı, yabancılar ülkelerine döndüler, 1955 de ki 6-7 Eylül olayları sonrasındaki göçlerde eklenince, gidenlerin yerine aynı zanaatler, beceriler, ilgi alanları ikame edilemedi, istiklal Caddesi yeni bir kimlik kazanamadı, tersine eski kimliği dejenere oldu, kültürel dokusunun içi boşaldı. Yavaş yavaş köhneleşmeye, fakirleşmeye, zevksizleşmeye terk edildi. Binalar bakımsız ve boş kaldı, yıkılıp yerlerine ucuz ve çirkin yapılar inşa edildi. 1950 ler de başlayan büyük göçlerden cadde de nasibini aldı.Anadolu’dan gelenlerden işçileşenler gecekondu semtlerini oluştururken, lümpenleşenler de İstiklal Caddesi’nin yan sokaklarını mesken tuttular. Sayısız kahvehane, aşhane, batakhane erkek olsun, kadın olsun lümpenlerin barınağıydı ve hepsi de İstiklal Caddesi ekseni etrafında toplanmışlardı. Bunun sonucu 1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda İstiklal Caddesi çok kötüledi, alışveriş Osmanbey, Nişantaşı, Etiler’e kaydı.

Benim kuşağım Caddeyi yetmişlerin sonunda tanımaya başladı.Henüz araç trafiğine açıktı ama tramvay kalkmıştı. Taksileri, boynuzlu troleybüsleri biliyorum. Ama trafik iki yönlü mü idi, onu hatırlamıyorum. Bizim için bir buluşma ve eğlence yeri idi.Şimdiki çevik kuvvetin durduğu yerde bayramlarda duvardan DSİ nin renkli suları akardı. Fener alayı tam da oradan başlardı. Buluşma yeri Atatürk heykelinin önü, girişinde muhallebiciler; Sahanda yumurta, pilav üstü tavuk, su muhallebisi menü. Sonralarda tatlı çeşitleri arttı, kızarmış sosis ve patates listede yer aldı. Yolun iki yanında ağaçlar, meşhur iki eczane Pamuk ve Rebul,  Pamuk’ta ithal ecza, Rebul’de çeşit çeşit, bir çeşit de ismi ile kolonya. On altı tane sinema vardı diye biliyorum. Eskiden yabancı filmler geç gelirdi. Dergilerden okur, beklerdik. Günler öncesinden bilet aldıklarımız olurdu. Tess’i , Grease’i Emek Sinemasında seyrettim. Koyu kırmızı ya da bordo kadife perdesi vardı. Gong sesi ile perde açılır, içindeki dore perde yukarıya doğru katlanır ve önce reklamlar başlardı. Arada tahta kutu içinde frigo, koko diye sesli satış yapanlar. İnci geçen yıla kadar hep vardı, tatlı, limonata, ince uzun dükkanda küçük masa sandalyeler, duvarı biri yarısına kadar ayna. Hacı Abdullah’ı  anmasam olmaz. Kavanozda resim gibi turşular, kase de renkleri birbirine karışmamış, lezzeti harmanlanmış  soğuk hoşaflar ve ev yemekleri. Midye ve kokorecin kokusu yerini tarif ederdi. Sepetlerde lavanta satan kadınlarla, Çicek Pasajı’n da akordeon çalan Madam Anahit yok artık. Tünel’e doğru fotoğrafçı dükkanları, vitrinde siyah beyaz eski solmuş resimler, Narmanlı Han’a Narmanlı Yurdu derdik. Orada çalışan bir arkadaş, tanıdık gerçek bir Narmanlı, resim galerisi de yoklar arasına karıştı.

Vakko Mağazası ve onun yanında ayakkabıcı Goya. Birbirini tamamlayan parçalar, yan yana dükkanlar. Vakko kumaş ve eşarp ağırlıklı, vitrin yaptığında gidip bakılırdı. Yılbaşında ışıklandırılır, ona da ayrıca bakılırdı. Seksenlerin sonunda caddeye tümden yılbaşı için ışıklı taklar kondu. Genç kız kısmı Beyoğlu’n da  pek akşama kalmazdı. Grup halinde sinema, tiyatro, belli bir saate kadar Çiçek Pasajı olabilirler arasında, sabahlamak asla olmazlar arasında idi. Yüksek Kaldırım, Kuledibi, Tarlabaşı bize  gece gündüz yasak, hikayeleri iç karartıcı ve korkutucu. Buralarda pavyon türleri, onların caddeye yansıyan ışıklı reklamları, “Anadolu’dan gelen cebi paralılar, sabaha sıfırı tüketir” diye şehir efsaneleri.

Caddede şimdi hala oturan var mı? bilmiyorum ama Mısır Apartmanın da artık sanat atölyeleri ve sergiler olduğunu, tepesine çok meşhur, çok pahalı, çok manzaralı bir restoran konduğunu biliyorum. Girişleri, basamakları mermer döşeli, demir parmaklıların arkasında camlı kabinleri olan asansörlerin olduğu, yüksek tavanlı, illa ki bir köşeden denize bakan evlerin büro olmuş hallerine denk geldim. Paşanın yaptırdığı Anadolu, Rumeli, Afrika hanlarına yolum düştü, bir vakitler, Afrika Han ile Hazza pulo avluya açılan hanlar. Aynalı pasaj, Avrupa pasajı içinde eskiden düğmeciler, kemerciler vardı. Şimdi çok şükür yer gök takıcı, oyuncakçı.

Caddede değişmeyen şeylerden biri de Galatasay Lise’sinin önünde toplanma ve itiraz eylemi. Yürüyüşler ya oradan başlar, ya orada biter, imzalar halka oralarda açılır.Benim gidip gördüğüm üç kilise var cadde üstünde, daha fazlası olabilir ara sokaklarda. Azınlık okulları var. Birinde üniversite sınavına girmiştim. Aslında Beyoğlu’n da olmayan ne var diye düşünmek lazım. Araç trafiğine kapandığından beri insan yoğunluğu hep beraber toplu taşıma aracında gidiyormuşuz hissini veriyor. Kitapçılar, kütüphaneler, konsolosluklar var caddede. Meşhur Olgunlaşma Enstitüsü ve Anadolu Ticaret lisesi de caddenin eskilerinden.

Bir ara birahaneler ve seks filmleri furyası vardı. Çok da uzun sürmedi geldi geçti. 33 sene evvel Sine pop da Rüya da festival filmlerine gidenlere “Tövbeli sinemaya mı? ” diye takılırdık. Her zaman renkli, her zaman kalabalık, her zaman her şeye hazır bir cadde İstiklal Caddesi, ne kadar yazsanız illa ki bir yeri eksik kalıyor.

Eskisinden daha çirkin, eskisinden daha güvenli, eskisinden daha da hareketli, eskisinden daha daha kalabalık, kimsenin kimseyi umursamadığı, sokak müzisyenlerinin her türlü müzik aleti ile köşe başlarında çalıp söylediği,  24 saat yaşayan,zaman zaman  insanın insan olmaktan utandığı, insanı insan yapan değerlerin seslendirildiği çelişki merkezi, her şeyi ile iyi ki var…

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑