ATARLI ANNE HALLERİ


Kendime bir ayar çektim, içimi dışımı bir ettim. Bundan böyle aklımdan geçenler dilimin ucuna gelecek ve oradan da serbest olarak yoluna devam edecektir. Havada asılı kalanlar da tam isabet çarpanlar da tarafımdan ikinci bir işleme tabi tutulmayacaktır. Nabza göre şerbet devri de kapanmış olup şerbet tek tiptir. “Biz de böyle içersen” sloganı ile tanıtımı başlamıştır. Merak ile merhamet, sorumluluk ile şefkat bünyede asgari düzeyde tutulacaktır. Haklı olduğum konular ispatlandığında da sözle çemkirme yerine omuz silkinip geçilecek, kendi kendine güven sık sık tazelenecektir. Evdeki eş ve çocuklar komşunun kinden farklı tutulmayacak düşündükleri statüler kendilerine sağlanacaktır. “Bundan gayri kendini kime eşitlersen eşitle” diye son cümle söylenip ispat hareketleri son bulacaktır. Hizmete sınır konulacak, sınırsız sevgi aynı kalacaktır. Her derde deva olma, sorunlara illa da çözüm bulma programları devre dışıdır. Yenisi yazılana kadar bu konuda hiiiiiiiiiç bir şey yapılmayacaktır. Çamaşır, ütü, yemek, derleme toplama saatle ve parça adeti ile sınırlıdır. “Siyah tişörtümü yıkadın mı ?, kareli gömleğimi ütüledin mi ?” soruları tarih olacak. Yerinde bulunamadı mı durum kavranacaktır.  Annelik insanlığın önüne geçmeyecek fakat kalan her şeyin önünde gidecektir… diye diye

Atarlı bir çıkış yapasım ve de çıktığım yerde kalasım var. Ama nafile ben tövbe tutmayanlardanım.  Devamlı suretle her durumu iki kişilik ve en az iki kere düşünürüm. Kelimelerimi cümle eder, bir balona hapis eder evirir çevir her köşeden bakarım.Hatta burada neyin tövbe tutmadığını bile yazamadım. Benden büyük takipçilerime ayıp olmasın diye.

Ara ara kendimi sol üst köşeden kendime bakarken  görürüm. Tepeden doğru beni “Hiiiiiiişt olmadı ya da aferin aferin doğru yoldasın ” diye denetlerim. Bu baskılarla bunalmıyor değilim arada dozlu çıkışlarım da oluyor ama nereye kadar ? Tekrar eskiye dönüyorum. “Acaba çok mu oldu ?” diye de üzülüyorum.

Anneler hayatın orkestra şefleri bence. Hatta ” Baba oğul ve kutsal ruh” üçlemesindeki ruh mutlaka annedir diye düşünüyorum.

Kendi doğurduğun boyunu bosunu büyüttüğün, gözünde büyütemediğin evlatlar, başkasının büyüttüğü ama karısına karşı hep çocuk kalan kocalar, her iki taraftan analar babalar, bilumum yaşlılar, hısım akraba, konu komşu, evin içi dışı hatta genişçe bir kapsama alanı hep ucu anneye dokunan çözüm bekleyen sorunlar. Bunların hepsinin toplamı ise anne eli değmiş bir hayat. Kin yok, intikam yok, gözyaşı gani, mutluluk ara ara ama tam doz.

Geçen gün kızıma okul için öğle yemeği hazırladım. Aynı yemeği kantinden para ile de alıp yiyor. Ben yapınca “Beni sağlıksız besliyorsun” oluyor. Bugün brokoli aldım, yarın haşlayıp verecem. Artık yanına limon mu ister yoğurtla mı yer sabah sorarım. Belki bu kadarını yaparım 🙂

Reklamlar

Maçlar başladı hayatımdaki, yakınımdaki erkeklerin çoğu için heyecan dolu stres dolu dakikalar kayda geçmeye başladı.Kendimi bildim bileli futbolun da var olduğunu bilirim.Amcalarım, dayılarım, rahmetli babam, iflah olmaz fenerli eniştem.Sonraları kardeşim futbol topunun peşinden kimi zaman izleyerek kimi zamanda oynayarak gittiler.Rahmetli babam Vefa’ lı idi.. Hatta amcası klüpde yönetici imiş.Evin duvarında yeşil beyaz bir plaket tabak asılıydı.Kardeşim BJK, Ablam FB bende GS’lı olarak taraftar listesinde yerlerimizi aldık.Kardeşim genelde tüm BJK’lılar gibi hasta taraftar sayılır.Gençliğinde gücü yettiğince içeri de dışarı da epey maça gitti.Eskişehir ve Kocaeli maçlarından tek parça olarak eve dönmüşlüğü var..BJK’nın şampiyon olduğu Trabzon maçına da da sokağa çıkma yasağı biter bitmez yola düşmüştü.Sonra stat çok dolunca tv de maçı naklen vermiş idi..Babam da akılsız oğlan diye bir miktar söylense de, sonuç da oğlan mutlu oldu, buda zaten onların ilk fikir ayrılığı değildi.O zamanlar top bilgimiz futbolla sınırlıydı.
Sonraları hayatımıza basketbol da girdi.İki topla iş bitti sanırken, felaketler zinciri evlilikle başladı.İnsanın kocası nereye kadar her topun peşinden koşar ?
Eğer söz konusu benimkiyse sonuna kadar derim.Sporun ne kadar geniş kapsamlı ve çeşitli olduğunu öğrenmem 90 ‘lı yıllara rastlar.
Amerika’da o yıllarda pek bizim bildiğimiz futbol yaygın olmasada kendilerine özgü kör döğüşüne benzer bir şey oynuyorlar.Bu maçları hayatımda gelip geçici gördüğümden pek ilgi duymadım.Toplu olarak izlenen partilerde daha çok masanın başında yiyerek, içerek, sohbet ederek vakit geçirdim.Kısaca spor Amerika’da hayatımı olumsuz etkileyecek
şartlara sahip değildi.Ne zamanki Türkiye’ye hatta Konya’ya döndük, İşte o zamanlar ;Konya’lının tümü Konyasporlu olsada herkesin bir ikinci takımı var.3 Büyüklerin şehirde lokalleri mevcut.GS lokali şehrin içinde otel yanında, FB lokali şehrin biraz uzağında kamyon garajında (yorum yok) BJK lokali Ankara yolunda ocakbaşının üstünde( Bu da yorumsuz).
Tabi bu lokaller önceleri yoktu.Önceleri TRT ile idare ettik.Her şey bir pazar gecesinde biterdi.Sonra hayatımıza CİNE 5 girdi.Hastaya ilaç bizde hemen faydalandık.Önemli maçlarda hısım, akraba, arkadaş, çoluk çocuk salona ip gibi dizilerek küçük bir tribün havası yaratılır.Küfür yok ama onu anımsatacak hareket ve kelimeler bir yere kadar serbest.Bu arada gelenler evde kadın olduğu için yanlarında ailelerini de getirirler.Hanımlara ayrı oda çocuklara ayrı oda.Benim yerim mutfak.Çaylar meyvalar ikram edilir.Maçdan sonrada bir iki yorum yapılır sonra her şey normale dönerdi.Sonra da anormal zamanlar gelmeye başladı.
Önce CİNE5 Büyük bir TV ile otelin birine geldi.Eşim ve arkadaşları aynı bahane ile evleri terk etmeye başladılar.”Gelen giden oluyor sende çok yoruluyorsun, sigara dumanı da çocuklara zarar zaten, siz filmleri izleyin biz de maçı arkadaşlarla izleyelim” dediler ve dışarı açıldılar.
Otel de Konya’nın en iyi yemeklerini yapan, mezesini hazırlayan nadir içki ruhsatlı temiz yerlerden biri.Adam hizmetin hakkını verince maç günleri otel dolup taşmaya başladı.Normalde maç 90 dakika biraz uzar biraz yorum hepsi 3-4 saat edecekken bizimkiler sabaha karşı gelmeye başladılar.Maç bitiyor yorumlar bitmiyor.90 dakikalık maç hakkında 900 dakika konuş üstüne bir 900 daha istiyor.Hayır neresini anlamıyorlar orasını bir anlasam durumu kabul edeceğim.Haftada 2 gün maç var, 3 gün de yorum yapıyorlar.1 gün alışverişe gidiyoruz.1 günde erken gelip yatıyor.O da masa başında form tutmak için.Maç bitiyor, rakı bitmiyor,rakı bitiyor, muhabbet bitmiyor bunlar birbirine bağlantılı olduğundan Otel ile evin arası 10 dak. ama yol bulunamıyor.Baktılar her veden bir ses çıkıyor Konyaspor’da 1.lige çıktı.BJK’nın da 100.cü yılı .Lokali ayarladılar.Ayrı bir oda da yaptılar yönetimdeki arkadaşları ailesi de gelsin onlarda burada yesin içsin hiç olmazsa aile şeklini koruruz dediler.Ben de baktım olacak gibi değil karşısında olacağıma yanın da olayım dedim.Futbol bilgimi genişlettim.
Bana göre futbol; Dikdörtgen alanda 22 kişinin topu kovaladığı bir oyun.Uzun kenarlardan dışarı çıkarsa taç,köşelere rastlarsa korner, kısa kenarların ortasındaki fileye girerse gol üstten giderse avut,Kale önünde bekleyim arkadaşlar topu getirince gol atarım dersen oda ofsayt.Bu kadar basit bir oyunu niye o kadar anlatıyorlar hemde varsayımlar üstüne
Netice belli, puanlar gitmiş neyin kavgası bilmiyorum.Neyse futbolcuları da yakışıklılık derecesine göre zihnimize kayıt ettik.Maç günlerine katılmaya başladık.Herkes bir zaman rahat ve mutlu oldu.Fakat ben olamadım.Çünkü pazar gecesi pazartesine sarkıyor.Yarın okul var.Çocuklar yıkanacak.Çantalar hazırlanacak sabah erken kalkılıp servise yetişilecek.Maç bitiyor kalabalık gidiyor biz bir kaç aile kalıp yorumlara katılıyoruz.Rakıyı içtikçe muhabbet uzuyor .Akıllarında kalan bir pozisyonu evirip çevirip konuşuyorlar.Ne doğrusunu buluyorlar ne sonuca bağlıyorlar.Ben ikide bir  ne zaman kalkacağız diye soruyorum.Cevap aynı rakı bitsin kalkacağız.Fakat tam rakı bitecekken son paylaşımda birine yetmiyor, hoop yenisini açıyorlar.Kaç kez masadaki son şişeye bakıp şunun hepsini susuz içsem diye aklımdan geçirmişimdir.Ne yazık ki yarım apranaks ile kendinden geçen ben şişeyi bitirince ki durumumu göz önünde bulundurarak ve anne sarhoş baba sarhoş ne olacak bu çocuklar düşüncesinden kurtulamadım ve deneyemedim.
Bu da epey bir zaman devam etti.Hatta bir gün eşime mesaj çektim ” Kadifeden kesesi, lokalden gelir sesi, gelirken süt getir,ciğerimin köşesi” toplu halde duygulanmışlar.O gece erken dağılıp 2 şişe süt ile adamı eve yollamışlardı.Sonraları araba kullanmaya başlayınca ben istediğim zaman çocukları alıp eve gelmeye başladım.Problemin bir kısmı ortadan kalktı.Diğer kısmının yarısı eşim Ankara’ya gidince kalktı.Gerçi geldiğinden benden önce haberleri oluyordu.Adamı Konya girişinde karşılarlardı.Tabi eve gelmeden lokale.Sonra bizde giderdik.Her şeye alışıldığı gibi buna da alıştık.Şimdi yer gök haftada 7 gün yorum.
Biz İstanbul’a taşınınca problem hiiiiiiiiiiiiiiiiç kalmadı ekip dağıldı.Kimi başka şehre gitti, kimi tövbe etti, kimisi zaten aradan geçinirdi.Yani o fasılda böyle geçti.

Bu arada ligler tatil olsa bile yorumlar tatil olmazdı.Futboldan , handbool’a hatta oradan su topuna kadar her sporu ve kurallarını bilen erkeklerin bilmediği şeyler çoğu zaman insanı hayrete düşürüyor.Çocuklarım da futbolun hakkını verenlerden mesela küçük oğlan okulda top bulursa yemek yemez topu değerlendirir.Bugüne kadar hakkından gelemediği krampon ve eşofman markası yoktur. Tabii ki hasta BJK’lı. Büyük oğlan İTÜ’lü aslanlardan.Sarı kırmızı ona çok yakışıyor.Küçük kadar olmasa da düzenli halı saha yapar.
Zamanın da onu ve arkadaşlarını çok halı sahaya taşımışlığım var.Futbol her yaşta her şekilde benim kaderimde.Ne diyelim yeni sezonda tüm takımlara başarılar dileyelim.
GS, KONYA ve TRABZON sizi izliyorum.

 

BARDAK


İnsan kendinden bahsederken ” dünya ” tanımını ne kadar çok kullanır.Benim hayal dünyam da, benim iç dünyam da, benim küçük dünyam da diye başlar, canımız isterse bu dünyaların içini açarız.Ama nereye kadar, hangi sınır son nokta bunun kararını kapıları açtıktan sonra veririz.

Bence en iyi korunan , sınırlar içinde kalan dünya hayal dünyamız.Herkesin derinlere inen bir  hayal dünyası mutlaka vardır.Derinlerde saklanan hayallerde genelde bizim bile ulaşamadığımız kimseninde varlığını bilmesini istemediğimiz özellerdir. Hayaller şu yada bu şekilde gerçekleşir, unutulur , şaşkına uğratır ,  değişime uğrar, yada hiç gerçekleşemez.Sonunda da hatıralar içinde
yer alır.Zaten hatıralar dediğimiz de hasarlı hayaller topluluğu değilmidir ?
Evlendiğimiz de çok fazla eşyamız yoktu.Zaten evimiz de fazla eşya koyacak yerde yoktu.Ev de fazla olan tek şey bardak sayısı idi.Çeşit çeşit şekil şekil bardak.Her biri ayrı bir şey içmek için .İçki içenler bilir.Rakıya ince uzun cam bardak, şarap için ayaklı, bira için kalın camlı, zarafet timsali ışıltılı şampanya kadehleri…
Su ve kola her bardakla gider desek de erbabına göre onun da farkı var.
Bardaklar arasında martini içmek için iki kadeh vardı.Ayaklı ince camdan geniş ağızlı..İncecik bir vücut onun üzerinde her türlü sıkıntıyı taşıyacak kadar geniş bir baş ve yere sağlamca basan ayaklar.pırıl pırıl ışıltılı, içine konan sıvı katı her ne varsa olduğu gibi yansıtan insana insanı anımsatan bir çift bardak.
Her şeyin bir ömrü olduğuna inananlardanım.Bardakları sevdim diye ayrı tutmadım.Yeri zamanı geldikçe hayatımıza katıldılar.Türkiye’ye dönüş zamanı gelince eşyaların bir kısmını dağıttık.
Bir kısmını sattık.Bir kısmını da topladık.Mutfağa sıra gelince bardaklardan ayrılmak istemedim.Yolda kırılma ihtimali çok da olsa onları sarıp sarmaladım, kolinin birinin arasına sıkıştırdım.
İnsan için bile zor. 12 saat uçakla, İstanbul’a gel gümrükte açıl saçıl.Sonrada kış günün de ambarla Konya yolculuğuna çık.
 Konya ‘ya gitmek istemedim.Gençliğimde filmlerde gördüğüm Anadolu şehirlerine dayanamazdım.İnsan nasıl yaşar buralarda, tek bir cadde 2-3 mağaza, hemen biten kaldırımlar.Annemin babamın gözüne baktım günlerce, bir gitme diyen olsa hiç itiraz etmeyeceğim.Orada yeni bir hayata başlamak , yeni çevre , yeni insanlar …her şeye yeniden başlamak benim gibi hayat
yorgunu için çok zordu.Ne oturacağım evle ilgilendim, nede alınacak eşyalarla.
92 senesiydi.Çok da zorlu bir kış vardı o sene.Konya’ya trenle gittik.Bir kısım eşyalar trenle, bir kısmı da ambarla yola çıktı.O zaman kargo yaygın mı değildi yoksa bizim eşyalar mı çoktu bilmem.Buz gibi bir şubat sabahında Konya’ya indim.Her yer bembeyaz.Evlerin damlarından aşağıya kocaman buzlar sarkıyor.Günlerden pazardı sanırsam.Yollarda ne araba ne insan vardı.
Konya beyaz,  Konya soğuk, Konya ıssız…Ruhum karanlık, kalbim soğuk, gönlüm yalnız…
15-20 gün kadar kayın validemde oturduk.Ben her gün evimiz olan eve gidip bir kaç eşya yerleştiriyordum.Bir gün kolilerin birinden benim martini kadehleri çıktı.Sapasağlam kırılmamış.
Aldım ikisini yan yana koydum.Düşündüm ; bunca yolu kırılıp dökülmeden sırf ben istedim diye geldiniz, buralara ait değilsiniz, sizin içinde yeni bir yaşam söz konusu ,Siz alışırsınız da ben sizden geri kalır  mıyım dedim.İnsan kendine çareler ararken saçma sapan her şeyden destek alabiliyor.Sırf o iki kadeh sağlam geldi diye ben hayata döndüm.
Eve yerleştik.Kapının önünden geçen tüm dolmuşlara bindim.En son duraklara kadar gittim .Nerede ne var öğrendim.Çevremdeki tarihi eser müze ne varsa dolaştım.Önce şehri tanıdım.
Sonra akrabalardan başlayarak insanları tanıdım.Arkadaş oldum, dost oldum. Gelenek göreneklerle içli dışlı katlanarak hatta hoşlanarak yaşadım.Çocuklar büyüttüm.
Bu arada Konya’da büyüdü.Zaten düzgün şehirleşen bir yapısı var.
17 sene boyunca 6-7 kez taşındım . Bardakları mı her yere özenle taşıdım.Son oturduğum evde bardağın biri kırıldı.Ömrü bitmiştir dedim.Onlar benim gözümde zorlu yolculuklar çiftiydi.Biri gitti öteki hala ayakta diye düşündüm.Tıpkı sıkıntıları birlikte aşan çiftler gibi…
Geçenlerde tek bardağımda kırıldı.Tuzla buz oldu derler aynı öyle kırıldı.Cam zerreciklerine bakakaldım.Topladım, toparlandım.
Bir çift bardak yıllarca bana sessizce arkadaşlık etmişti .Onlar dayandı ben de dayandım gibi. Hiç aklımda olmayan zamanlarda hayatımdan çıktılar ansızın çekip gidenler gibi.Var oldukları sürece ışıldadılar tıpkı içim gibi .
Evlendim, bir ev hayal ettim, içinden bir çift bardak seçtim, onlarla günler geçirdim.Belki bir cam parçasıydılar ama ben onlara gözümle, gönlümle hayat verdim…

SEN KAÇ KEZ ÖLÜRSEN ÖL TANRI BİR SAYAR


“Sen kaç kez ölürsen öl Tanrı bir sayar” . Sabah gördüm bu cümleyi ve kaç kez kendimi ölsem diye hissettiğimi düşündüm. Hepsi de gençlik toyluk zamanlarına rastlıyor. Ölüm kesin çözüm gibi geliyor, kurtuluş gibi düşünüyor insan. Birini canlı olarak kaybetmek var bir de cansız olarak toprağa koymak var. Birinde karşılaşmak “Dünya küçüktür” sözü ile doğru orantılı, birinde ise bilinmeyen mahşere bağlı.

Bir de kendini ölü olarak düşünmek var. çoğu insan gibi ben de yaşadım. İçinden çıkılmaz sandığım bir durumda yok olup gitmeyi, yokluğumla kalanlara ceza vermeyi. Her şeyin kör düğüm olduğu sadece bir kılıç darbesi ile çözülebileceği, o kılıcı da ölüm sandığım zamanlar oldu. Meğer insan ne kadar dar bakarmış dünyaya. Her şeyin bir iyi bir de kötü hali var sanırdım. Zamana yayma, başka açıdan bakma, kendini onun yerine koyma, bir bilene sorma ihtimallerini hep göz ardı etmişim. Olan bitenlerden pişman değilim tabii ki de. Ama başka alternatifler de varmış. Boşa üzülüp, boşa ağlamışım, boşa küsmüşüm.

Olgunlaşmak güzel şey.Hele de insanın olgun olabilecek zamanı bulabilmesi. Gençlik yıllarına bir tepeden gülümseyerek bakmak, af etmek, boş vermek, defterleri dürüp hesapları kapayabilmek güzel. Kalan zamanın tadını çıkarmak varken hırs içinde boğulan, her şeye bir cevap vermeye gayret eden, hala her hareketi ince eleyip sık dokuyanlara üzülüyorum. Kendisiyle barışamayanlara, çoluk çocuk üzerinden ihtiraslarını tatmine uğraşanlara, kötü söz söylemek , ağzının payını verdim demek için günlerce plan yapanlara, “Bir insan geçmiş de neyse bugün de de o dur.” cümlesini hem kendi hem de karşısındaki için unutanlara üzülüyorum.

Ölüm çözüm değil, hiiiiiç ölmesek demiyorum. Vakti gelince zamanında gitsek diyorum. Ne kendimiz için zamansız istesek ne de başkaları için dilesek. Beklemeyi tahammül etmeyi öğrensek.

İnanıyorum ki ölümden gayrısına çözüm var. Yeter ki yürekten istesin insan. Hatalar, ayıplar, kusurlar hepsi telafi edilebilir. Yeter ki yaptığı her şeyin, söylediği her sözün arkasında durabilmeli insan. özür dilemesini bilmeli ama anlamını bilip alışkanlık haline getirmemeli. Herkese bolca yer olan bu dünyada kalan güzelliklerin farkına varmak, pozitif düşünüp pozitif bakmak, dostun arkadaşın tadını çıkarmak varken ölmeyi istemek olur mu ?

Avuçlarını yakan bir bardak demli çay her yudumda içini ısıtırken, karnın tok, vücudun seni taşıyabilecek kadar  sağlıklıyken, hala yaşayan sevdiklerin varken,  küçük pencerenden dışarıya baktığında binlerce ayrıntı fark edip gülümsüyorken, dertler tasalar da var ama yoluna girecek inşallah diye düşünüyorken hepsinden öte yaşamak bu kadar kıymetli ve güzelken neden vaktinden önce ölmek isteyelim ki ?

DESTEKLİ YALANLAR


Çocuk sahibi olmak, çocuğa sahip olmak, ortaya çıkarmak… organize işler bunlar.İki plansız bir planlı, iki erkek bir kızla bu konuda ihtisas sahibi sayılırım. Hatta şakayla karışık “Ömrümü yedi bunlar” diyebilirim ama demem. Çünkü hepsini ayrı ayrı nedenlerden ayrı ayrı seviyorum. Tabii ki derece azlık çokluk değil. Kiminde ağırbaşlılık, kiminde hoppalık,  kiminde sınırsız genişlik var . Genlerin yüzde kaçı benden bilemem ama iyi tarafların hepsi benim dermişim.

Ufacık bir damladan elli elli beş cm olarak eline geliyorlar.  Yedir içir, aşısı, gelişimi, ruh sağlığı, okulu arkadaşı, üstü başı derken yıllar geçiyor. Bir bakıyorsun o küçücük şey 1.85 boyunda, kaşlı gözlü, saçlı sakallı, hatta gözlüklü, eli diplomalı biri oluyor. İş güç, askerlik, evlilik faslına kapı açılıyor. Bu aşama genelde evden ufak ufak ayrılma zamanı. Gerçi benim büyük oğlan (Aynı zaman da en büyük çocuk)  üniversiteye başlarken evden ayrıldı. Bir şehirden bir şehre “Ama o daha çok küçük” diye diye salya sümük eşyasını topladım. Erkek yurduna kaçak girmiş bir kadın olarak odasını eni konu yerleştirdim. ( O hap kadar odada saç fırçasını koyduğum yerde bulması bir yılını aldı.)  Telefonla yemek, çamaşır derken bir ev oğlanı oldu bizimki. Ben de gidiş gelişlerine az çok alıştım. Her seferinde biraz daha az ağladım. Son üç  yıldır da aynı şehirdeyiz. Eve dönmedi ama sıkça geldi sayılır. Hafta sonlarında şunu pişirdim, şunlar geldi dediğimde çıktı geldi.

Okul bitti. İşe girdi. Arkadaşları ile tuttuğu işe yerleşti. Oraya daha çok eşya gerektiği için ben bir fasıl daha ağlaya zırlaya toplandım. Kız çeyizi gibi kapı ağzına yığdım. Aldı gitti. Evden eşyası eksildikçe parça parça gittiğini hissediyorsun.

Hani bir teselli cümlesi var . Ayrılıklar için söylenen. “Nereye gidersen git, aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz ” diye. Bu anneler ve ayrı oldukları evlatlar için söylenmiş olabilir. Geceleri başımı göğe kaldırdığımda gördüğüm parlayan ilk yıldız benim oğlum idi. İşten eve dönerken, yatarken baktığı pencereden ikimizde aynı noktada birleşiriz derdim kendimce.

Sonra bir gün geldi “İdeallerim, hayallerim var ama adres başka şehirde” dedi. Ben de ilgili ve bilgili bir anne olarak “Aaaa tabii oğlum; bu hayat senin, nerede mutlu olacağını düşünüyorsan oraya gideceksin, biz de senin daima arkandayız, destekçiyiz, hakkında hayırlısı olsun, pek sevindim…” diye bir sürü moral cümlesi sıraladım. İçimden ciğerlerim sökülürken, boğazım düğümlenirken, gözlerim yaşarırken, hiiiiiç belli etmeden bir dizi beyaz yalan geçtim. Çok da yalan sayılmaz sevindim, mutlu oldum ama uzaklaşmasına üzüldüm.

Aslında sevdiğim insanlarla olan ölü ya da diri ayrılıklara benim itirazım. Arada rakamın yükseldiğini hissediyorum. Gözümün önüne ayrı olduklarımdan bir grup geliyor. İçlerinde dönebilecekler var, hiç dönmeyecekler var, belki döner dediklerim var.

Aynı gökyüzünü paylaşacağız. Ben artık oğlum için daha uzaktaki bir yıldıza bakacağım. Hadi deyince çıkıp gelmeyecek, sevdiği yemeklere bir iki damla göz yaşım karışacak.O inşallah mutlu olacak. Her gidiş geliş, her telefon beni de mutlu edecek.

Zaman zaman hüzünlendiğim de  de yaz göz nezlem var ya da gözüme bir şey kaçtı diye sallarım, artık kim ne kadar inanırsa.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑