Canı Sıkılan Kızlar…


“Canı sıkılan kızlar kocaya gitmek ister”  işte bu cümle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın kabus repliğidir. Bir köşede kös kös oturup “öööf canım sıkılıyooo” dedin mi kara kaşlı kara gözlü, etine dolgun ya da sıska ama ağzı kalabalık bir komşu teyze, yakın uzak bir akraba küçümseme dolu hain bir tebessümle aynen bu cümleyi söylerdi.

Ödüm kopardı zamansız bir kocaya varma olayından. Sen bir köşede panjurlu bahçeli ev ile spor arabalı prens hayalleri kurarken bir başka köşede kader ağlarını örsün. Mahalle esnafının liseyi yarım bırakmış babasının yanında uzayıp kısalma ihtimali olmadan çalışan, al yanaklı besili, ana kuzusu yavrusunun gelini ol. Sonra da kayın anne ile süslen püslen gün güneş gez. İki analı, iki babalı, güdümlü kocalı bir göz oda hapsinde yaşa. O kızcağızların sadece düğün günü mutlu olduklarına inanırdım. Haksız da çıkmadım.

Aslında o devir çocuklarının bugünkülere göre sıkılmak için tonlarca sebebi vardı. Tek aktivite kitap okuma, akşam üzeri sokağa çıkma. Okuduğun kitaplar da sınırlı, şimdiki gibi çeşit yok. Heidi, Polyanna, Define Adası,  Kemalettin Tuğcu serisi, Ne gerilim, ne aksiyon ne de aşk tam doz. Hepsinden az biraz. Yarım yarım yaşadıklarımızın sebebi olmalı bu kitaplar. Ben arada Kerime Nadir takılırdım. Onu da kimse görmeden. Aşk romanı okumanın tam yaşını bulamadan büyüdüm. Fakaaaaaaaat lise yıllarında tüm Beyaz Dizi serisini Sosyal kitabımın arasında hatmettim.

Yıllar geçip giderken ben de hayatın çarkları arasında dönerken, kimseye itiraf edemediğim can sıkıntılarım devam etti. Bu seferkiler yapacak bir şey bulamamaktan değil de olan şeylerin eksik kalan ya da hiç olamayan taraflarından kaynaklı idi. Yani kocaya gitmekle çözülecek şeyler değildi. Zaten bir çok büyük sıkıntım kocalı olduğum yıllara rastlar.

Tek değişen şey; ilk sıkıntılar şıp diye başkaları tarafından tespit edilip çözümü tek cümle iken sonraları can sıkıntısı hastalık yapmaya başladı. Baş ağrısı, diş ağrısı, mide ağrısı, karın ağrısı gibi sızılı ve sancılı durumların asıl sebebi var iken  başkalarına hep “Dün akşam yediğim dokundu”, ” Çürük dişim var”,” Üşüttüm mü ? acep” diye izah edildi. Üzgünüm ama hala da devam ediyor.

Dün akşam kızım sanal alemdeki sayfasına canının sıkıldığını yazmış, arkadaşın kızı da ona katılmış, bir iki kişi beğenmiş, Arkadaş da kızlara hafif sitem kokan usturuplu bir yorum yazmış.

Baktım baktım düşündüm, itiraf edilmemiş ya da kimseden yüz bulamadan hasır altı edilmiş sıkıntılarım geldi aklıma. Yarım asırlık oldum. Daha doğru düzgün bir “ooooooooooof” çekemedim. Kızların rutin dediği işlerin en az on katını yıllardır yaparım hiiiiiiç aklıma gelmedi isyan etmek, şikayet etmek. Nasıl sindirilmiş, bastırılmış, ezilmiş bir nesil isek “ayıp, günah, laf olur, söz olur, elalem ne der” bariyerlerini geçemedik.Sınıra gelemedik, sınırı çooooooook uzaktan görünce bile durmaya özen gösterdik.

Ama artık maymun gözünü açtı. Bu sabah uyandım. Şimdi artık gönlümce sıkılasım var. Sıkıntımı çevreye yayasım, benim gibi vaktiyle sıkıntısını yeterince ifade edememiş olanlarla birlik olasım var.

Yalnız bir sorun var, henüz bir can sıkıntısı nedeni bulamadım. Bulduğumda, adını koyduğumda haberleşiriz…

Reklamlar

Sıcaaaaaaaaaaaaaaaaaak…


“Öf demeyin cehennem kazanları kaynar, af yarabbi af deyin” derdi rahmetli babaannem. “Biz annemizin dizinden yukarısını görmedik” derdi rahmetli babam. Sıcaklara ılımlı yaklaşan iki kuşağa rağmen ben hiiiiiiiiiiiç sevmem. Hem sıcak havadan hem de yaz mevsiminden pek haz etmem. Şimdiki deyimle bu mevsim enerjimi düşürüyor. Vaktimin çoğunu duş alıp,  terli çamaşır yıkamaya, güneşten rahatsız olup kızaran ya da pişen yerlerime krem sürüp kaşımaya harcıyorum. bu mevsimde işe yarayan zaman dilimi geceler onlarda hem çok kısa hemde gündüzle birbirine karışınca vücut dengesini sallıyorlar.

Okullar tatil, ev kalabalık, pişmiş aş tüketimi had safhada. çamaşır bulaşık yıkayan makineler, maalesef ütü, hizmette sınır tanımayan TV ler , masa üstü diz üstü bilgisayarlar ve de fırın ikinci bir güneş gibi evimizi devamlı ısıtıyorlar. arada çapraz hava akımıyla hızla gelen rüzgardan faydalanıyoruz. Sonrada tutulan yerlerimiz için eline kremi alan birbirinin gözüne bakıyor. kapı çaldığında hemen açamıyoruz. ev halkının kiminin altı , kiminin üstü yok. “Bir dakka, bir dakka” larla zaman kazanıp hazırlanıyoruz. ne dışarıya gitmeyi ne de dışarıdan geleni istiyoruz. Kendi halimizde, vücut ısımızla alakadar günler geçiriyoruz. Kiminin kursu, kiminin mezuniyeti, kiminin de izin durumu var. Önümüzdeki on gün içinde kendimizi yazlığa atacağız inşallah. şimdiki çocukları da evden başka yerde tutamıyorsun.Kimi bir hafta, kimi üç gün, kimi beç gün kalırım diye pazarlıkta. hiiiiiiiiiiiç kulak asmadan “he” diyorum. Bir takım ayarları zamana bıraktım.

Bu arada aklıma geldi, “zamanla düzelir” hayatta en sık söylenen kocaman bir pozitif beyaz yalan. Yarım asrı geride bıraktım. Kendi kendine zamanla düzelen hiç bir şeye rastlamadım. Zaman insanı biliyor, yontuyor, oyalıyor. Sonunda yorgun düşüp ilk haline katlanamadığın ne varsa sanki değişime uğramış tam istediğin hale gelmiş gibi kabul ediyorsun. Hatta sıkıntını sevmeyi ona katlanmayı öğreniyorsun. Bir başkasına da teselli için “zamanla geçer, düzelir ” diyorsun. Aslında cümlenin asıl açılımı şu. ” Kardeşim; zaman sadece geçer, bazı şeylerde zamanın içinden geçer. Zamana müdahale olmaz. Nasıl ham meyve ham ise, zamanla olgunlaşıp güzelleşecekse, ekşisi tatlıya, sertliği yumuşaklığa dönüşecekse sen de öylesin. Şimdi dayanamadığın her şeyi zamanla kabul edeceksin. Gözüne sevimli gelecek hazmedeceksin. Ama dersen ki ben “inatçıyım” derim ki “sen bilirsin” Akıntıya karşı kürek çekersin, sular durulunca anca gidersin”

Saatler öğleden sonrayı buldu. Parça bölük epeyce iş çıkardım. Kalanlara bakmanın zamanı geldi. Önce güneşe göre bir pencere açmalı ardından yemek yapmalı. Sıcaklar menüyü de bozdu. Dolaba baktım, biraz pilav varmış. Yanına bir İzmir köfte iyi gider. Bir salata bir yoğurtla akşam yemeği geçer. Yarına da etli biber dolma ile makarna planladım. Malum küçük oğlan hayvansal ürün olmadan doymuyor. Ne pişireyim dediğimde geyik eti ile başlıyor, tavşan, sülün derken oğlak kapamaya düşüp sahanda köfte ile idare ediyor. Gençlik böyle bir şey benim gözümün önünden yemek olarak çorba ile zeytinyağlı geçerken onun gözünde şölen sofraları… Amaaan canım yaşla ne ilgisi var. Ya okuduğu kitaplardan ya da aşırı sıcak havadan saçmalıyor olabilir.

Yazıyı yazdım aradan 7-8 saat geçti. Bir şeyi unutmuşum, eklemek istedim. Yaz gecelerinin rüzgarla gelen kokuları. Bahçede ıhlamur ağacı var. Yan bahçede yasemin. Biraz ileride iğde ağaçları. Pencere açıldımı sıra ile birbirine karışmadan rüzgarın yönüne göre gelirler. Sanki terapi gibi, içine çektikçe açılırsın. Bir de kısa gecelerin yoğun kalabalıkları, düğünler, açık havadaki cafeler oradan yayılan parfüm kokuları, renk renk giysiler, içten kahkahalar, yeni yürüyen bebeler, kaçamak peşindeki gençler, eski ile yeniyi harmanlayan yaşlılar. Olmazsa olmaz müzik sesleri.

Daha yazacak bir sürü şey var yaz geceleri ile ilgili. Demek ki yaz mevsiminin üçte birini aslında çok seviyorum. Acaba zamanla mı oldu ?

 

Ruh hallerine devam, Alt başlık çoluk çocuk, sıcak hava, ocakta tava…


Patlıcanları alaca soydum, gövdelerine bir bıçak çiziği atarak tuzlu suya bıraktım. Sadece tencere ve kapağını kullanarak karnıyarık yapıcam. Bazen kendimi modası geçmiş, demode kadınlar kuşağından sayıyorum. Ama içimden dalga geçerek. Benden sonraki kuşaklar arasında değil mutfağı dağıtmadan yemek yapan, tencere yemeği çeşitlerini sayabilen ev hanımları çıkacağından şüpheliyim. Bir çok şey zamana yenik düşüyor. Ben de tam olarak ev hanımı sayılmam. Çalıştığım zamanlarda oldu. Fakat nasıl yetiştirildiysek kendimizi her şeyden mesul tuttuk. Çalışırken hafta sonlarında bir haftalık yemeği hazır eder. Silip süpürüp, çoluğu çocuğu, kocayı, anayı atayı memnun eder bir de üstüne gezerdik. Sihir neredeydi unuttum ya da hatırlamıyorum. Şimdi tüm bunları yapabilenler yok. Daha az üreten daha çok tüketen, hayatı ağırdan alan mutsuz insanlar çoğunlukta. Nesil parmakları ile gözlerine esir düşmüş durumda. Geçen gün kızıma SMS paketi alıyordum, bir ayda 10.000 sms bana ürkütücü geldi. Ne yazık yetmeyenler de varmış. Nasır tutmuş parmaklar sesli harflerin olmadığı sessiz konuşmalarda  neler yazıyor merak ettim.

Büyükçe bir kapaklı tava seçtim. Tuzlu sudan çıkardığım patlıcanları az yağla, kapak kapalı olarak yarı buharda yarı kızgın yağda kızarttım. Sonra onları tavanın kapağına çıkarttım. Kıymaya küçük doğranmış soranları ilave keder kavurmaya başladım. Rahmetli annemin özel gün yemeklerinden karnıyarık, yanına pilav çoban salata ve kırmızı erik hoşafı yapardı.  Ben de asıl büyük oğlan için pişiriyorum. Üniversiteyi bitirdi. Bilgisayar mühendisi oldu. ayrı eve çıkacakmış ev ayarlayana kadar kalmak için geldi. Beş sene evvel şehirden şehre yolcu ettiğimde yuvadan uçtuğunu hissetmiştim. yurda yerleştirip okul kapısında vedalaştığımda hem ağlamış hem de içimden bu artık bana misafir demiştim. Her yıl geldiğinde biraz daha büyüdü. Şimdi kendi ayaklarının üstünde. Geçimini sağlıyor, hayatının geri kalanı az çok planlı. Bavullarının tümünü boşaltmadım bile, her şeyi temiz ve düzenli. İlk yılın haricinde kirlisini yıkamadım sayılır. İlk çocuğum olduğundan pek bir özene bezene baktım ona. Şimdi emeklerimin boşa gitmediğini görmek beni mutlu ediyor. Pek fazla yemek seçmez ama neyi en çok sevdiğini bilirim. Yanımdan gidene kadar sevdiklerini pişirmek istedim.

Kavrulan kıymaya tuz karabiber ve salça ekledim. Tencerenin kenarına topladım. Boş kalan yere kapaktaki patlıcanları alıp birer birer içlerini doldurdum. Ölçüm yok benim, gözümün de eliminde ayarı genelde iyi. Şimdide malzeme denk geldi. Patlıcanların üstüne domates ve yeşil biber dizdim, kenarından biraz sıcak su , önce orta ateşte sonra kısık ateşte pilav pişene kadar pişsin diye ocağa koydum. sebze yemeklerini pek sevmiyor gençler. Çabucak yenilen, sofraya oturmayı gerektirmeyen lezzetleri seviyorlar.”Bugün dışardan söyleyelim ” dedikmi gözleri ışıldıyor. Bir yere kadar tutabiliyorsun. eninde sonunda bir fast food zincirinde damak zevklerini köreltiyorlar.

Halbuki günler hep aynı uzunlukta. Neden yetmiyor ? Yemek yemek, sohbet etmek, misafirliğe gitmek için zamanlar neden kısıtlı ? Bakıyorum uyku azaldı. Eskisi gibi uyuyan insanlar yok. sabahın köründe de gecenin yarısında da ışıklar yanıyor. Yollarda trafik var. Telefonlar her saat ya kulakta ya da avuçlarda. Bazı şeylere gereğinden fazla zaman ayırıyoruz ya da zamanı planlayamıyoruz. havada, yediklerimizden, içtiklerimizden, çalıştığımız işlerden, ev ile iş ya da okul arası gidip geldiğimiz yollardan ötürü bir yorgunluk var üzerimizde. Telefon rehberimiz, facebook sayfamız, twitterımız kalabalık. ama kapı komşumuz yok. yakın akrabalarımız en uzak yerlerde. Gerçekten yanımızda olmasını istediğimiz kimseler ya çok meşgul ya da öneminin farkında değil. Koca bir günü kalabalıkta tüketen insanlar her gün biraz daha  yalnızlığa doğru yol alıyor. Suni kalabalıklar var etrafımızda. Mecburiyetten gelişen gruplaşmalar, gerçekten içimizi açamayacağımız arkadaşlıklar, yaşayan demode ana babalar..

Bu saydıklarıma dahil değilim ben. Gerçek dostlarım, akrabalarım var. Demode de sayılmam. Gençleri dinliyorum, destekliyorum, gerekirse de öğüt veriyorum. Ama hayata hazırlanırken ya çok sarılıp sarmalanan ya da çok başı boş bırakılan nesil tehlikede.

Oooooofffffff hava sıcak, yemek pişen mutfak daha da sıcak. Çocuk yetiştirmek zor.Doğurduğun çocuk ne senin ne de değil. Bildiğin doğruları öğretiyorsun, bakalım onlar doğrumu  acep diye gizli gizli düşünüyorsun. Üç çocuk; üç tane hayata farklı bakan üç değişik karakter. Geçmişleri var gelecekleri var deyip bunalmak üzere iken bir de bakıyorsun birini yola koymuşsun bile. Darısı diğerlerinin başına.

Yemekler pişti, salatayı da hazırlayıp dolaba koydum.Zeytinyağlı yeşil fasulye ile hoşafın yerine de yoğurt var. Bir vileda çekip bir de duş aldım mı yemek için hazırım. Annemin özel gün yemeğini sıradanlaştırmak istemem, masayı da güzelce hazırlarım. Ne de olsa oğlum sayılı günler için misafir.

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑