Anamın Özlü Sözleri…


Komik kadındı rahmetli, en olmadık yerde bir laf eder, konu çığırından çıkar, bir kahkaha tufanı ile kırılıp giderdi arkadaşları. Sesi de güzeldi. Dantel örerken ya da dikiş dikerken arada bir türkü tutturur, bilmem keyiften bilmem kederden en çok da “Yeşil ördek gibi daldım göllere” ile başlar “Anne bir tane daha söyle ” tezahüratları ile devam ederdi. Bir de patates soyuşunu hiç unutmam. Küçücük çocukken dışı iyi içi çürümüş patateslere “Aaaaaaaaaah aaaaaaaaah insanlarda böyle dıştan adama benziyor, içini bilmek zaman alıyor” diye söylenir “bakın” diye de bize gösterirdi.

Karadenizli olmanın bir çok özelliği vardı annemde. Çabuk sinirlenen, çabuk neşelenen, iyi yüzen, çalışkan, zordan basite indirgeyen…

Kendi gitti anıları kaldı, sözleri kaldı, anıların şahidi fotoğraflar kaldı.Rüyamda hep gençliğini görüyorum, hiç konuşmadan geçip gidiyor. Zaman zaman olayları annemin özlü sözleri ile bağlıyorum. Komik, tesirli ve arada ayıp kelimeli sözleri sizlerle de paylaşıyorum. Belki işinize yarar.

Öksüz çıra yakmış, ay akşamdan doğmuş.                                                                                 Martıya bokundan ilaç olacak demişler varmış denize sıçmış.                                         El elin eşeğini türkü çağırarak arar.                                                                                           Horona giren götünü çalkalar.                                                                                                         ırgatın orağını saklayanlardan mısın ?                                                                                       Hünerli hüner yer, hünersiz ekmek yer.                                                                                     Sokma akıl anca iki adım gider.                                                                                                    Engine dağlar engine, şimdi rağbet güzel ile zengine.                                                                  Mum dibine ışımaz.                                                                                                                              Gün doğmadan neler doğar.                                                                                                       Ucuz etin suyu kara olur.                                                                                                                Heriflerin iki çanağı varsa birini kıracaksın.                                                                                    Yolcu ile hastanın hali belli olmaz.                                                                                        Tırnağın varsa başını kaşı.                                                                                                                              Kel başa şimşir tarak.                                                                                                                       Derdimi saklayıp da kavuc olacağıma söylerim de gülünç olurum.                               Tutarsız adamla işe kalkışmak pisikle çuvala girmek olur.

Öğrenmeyi severdi yaşadığı sürece ajansı hiç kaçırmadı. son zamanlarda sürekli izlediği diziler vardı. Yaprak dökümü’n de Cem ölünce çok üzülmüştü. ertesi gün bana telefonda ” essa gene öldü mü ?” diye sormuştu. Bir keresinde de tekrar bölümlerinin birinde görünce “Aaaaaaaaaaay yaşıyo” diye bağırmıştı. Bihter’e çok kızardı, kocası Adnan bey için “ha bu uluk herifin fındık kadar bile aklı yok ” diye söylenirdi. Her şeyin iyisini ister, “Kötü mal alacak kadar zengin değiliz”, Pazardan alınan ucuz havlu ve çarşaflar için ” Sentetik ha bunlar” derdi. Kemençenin sesi ile kendinden geçer  “Horon edesi” gelirdi. Arada kardeşim biz bize iken onu dansa kaldırır, Allah adı verirdi. Zorla kalkmış gibi olsa da “ayağını yanlış atıyorsun” diye kızardı. Karne zamanlarında kılçıklı undan ekmek boğazından zor geçermiş, taze beyaz ekmek için “bunu bulduğuma şükür ederim, her dilimi pasta benim için” sözü günde en az üç kez geçerdi.

Hamsiyi yan yana dizer, bakır dönderme tavasında kızartır. “habu kaybanayı yemesek olmaz, canımız istiyor” derdi.  Çamaşırın en iyi elde yıkandığına inanırdı. şekeri, pirinci, unu takip ettiği gibi deterjan kabını da takip ederdi. Babamın arkasından “İlhan el Alosu da al ” diye seslenirdi. Halter kaldıranlara bakamaz “Kavuç olacaklar diye üzülür, İlhan İrem için “veremli mi aca ?”, Barış Manço için de “Dolaşık başlı oğlan” derdi.

Daha bir çok şey derdi, hatta demişti. Ama bunlar aklıma geldi.                                     Tüm ölmüş analar nur içinde yatsınlar…

Reklamlar

Davul da Zurnaya, Hamam da Kurnaya…


Aslında  “eskiden” ya da “ben gençken” diye başlayan cümleleri kurmasını sevmiyorum. Ama yaşım dolayısı ile mecburum. Aklıma gelen, bahsetmek istediğim her şeyin üzerinden en az otuz sene geçmiş durumda. Hal böyle olunca da kıyas için, övünebilmek için ya da olanı biteni geçmişte kalanı anlatabilmek için, zamanı belirtebilmek için ya “eskiden” ya da “ben gençken” demek zorunda kalıyor insan. Gerçi durum o kadar da kötü değil, kimi zaman da “ben lisedeyken”, “yeni evli iken”, “işe başladığımda” gibi başlıklar da durumu kurtarıyor. Belki zaman içinde daha da uygun giriş cümleleri bulurum. Ama bugün “eskiden” diye başlayasım araya da “gençliğimi ” de şıkıştırasım var.

Eskiden beri gezmeyi çok severim. Okul çıkışı, iş dönüşü gidip geldiğim yerlerden gayri hafta sonu, yaz tatili, bayram, yılbaşı gibi düzenlemelere de tabii olmuşluğum vardır. Hatta bizzat düzenlediklerim bile… Gençlikte yorgunluğu beden ağır yemekler gibi çabucak hazmediyor. Tatil dönüşü direkt işe gidebiliyorsun, eve gelip bavulları açıp, çamaşır, temizlik gibi aktiviteleri yapabiliyorsun. Hafta içi, hafta sonu ayırmadan gecelere akıp tadını çıkarıyorsun. İstediğin kadar ye, iç, eğlen, tavernalarda istek yap, birlikte söyle, dinle, çıkışta işkembeci yap, eve gel, iki üç saat uyu işe git. İşte bu uzun ve fıkır fıkır cümlenin bünyeye eksisi yok artısı vardı bir zamanlar. Sonra yavaş yavaş sular duruldu.

Benim başlangıç noktam evliliğime rastlar. Malum bizim toplumda kadın işidir. Çalış çalışma evdeki sorumluluğun aynı kalır. İlk önce iş çıkışı gezmeler azaldı. Bir zaman sonra da kalmadı. hafta sonu programları üst üste değil seyrek sepet şekline dönüştü. bir de çocuklar eklenince “Yaz tatili yapmam, tatil yaptırırım” moduna geçtim. Arada annemlere geldiğim de çocukları bırakıp kendimi konserlere, yemeklere, çarşılara atardım.Programı da gelmeden ayarlardım. Rahmetliler hiç kıyamazlardı. Bunalsalar bile ne arar ne de gelince şikayet ederlerdi.

Ya işte böyle, “Davulda zurnaya, hamam da kurnaya” diye her haberim olan gezmelerde gezerken, sonraları ya hamama ya davula daha sonra da aman aman ne hamama ne davula dönemleri yaşadım. Şimdi tekrar başa sardım.

Oturduğum yer ne şehir içi ne de şehir dışı. Edirne’ye gitmekte Kartal’a gitmekte benim için aynı süre. Merkezi bir yerde bir buluşma için en az iki araç kullanıp elli altmış km yol yapıyorum. Sabah çıkışım zinde, akşam dönüşüm pelte. Ayakkabı ayağıma, yüzük parmağıma, pantolon belime, ruhum bedenime dar gelirken ben de evin kapısına gelmiş oluyorum. Neyse ki ev ödevlerimi bir gün önceden yaptığımdan kendimi en uzun koltuğa atıp, ayaklarımı biraz yükseğe koyuyorum. Gündüz yediklerimi hala midemde taşıdığımdan, mutlaka yediğim bir şey dokunduğundan, uygun bir bitki çayını elime alıp boş boş tv kanallarına bakıyorum. Kendime biraz gelince gündüz proğramının sanal aleme düşmüş resimlerine, yazılarına göz gezdiriyorum. Kimi güzel, kimi şişman, kimi çirkin hallerime bakarken dudaklarımda bir tebessüm, aklımda geçen zaman, bedenimde de yorgunluk ağrıları bulunuyor.

Gönülle beden aynı rakamda buluşamıyor, arada belirgin bir fark var. Ben de ikisine aynı zaman dilimi içinde farklı davranıyorum. Dün sabah açık havada bir aile kahvaltısına gittim. Hala, teyze, abla, kuzenler. Yanıma hırkamı şalımı aldım. Gölgede üşür gibi olunca güneşe çıktım. Boynumu rüzgardan kolladım. Arada ayaklarımı uzatıp dinlendirdim. Yani bedeni hoş tuttum. Gönlümü de serbest bıraktım. Yiyecekleri evden yapmıştık. Herkesin getirdiğinden en az bir tane, kimisinden çok tane yedim. Güldük, söyledik, anlattık dinledik, birbirimize tavsiyelerde bulunduk, hatta bir miktar da dedikodu yapmış olabiliriz. Temiz hava, deniz, güneş, çayır çimen derken saatler su gibi aktı.

Ömrümden bir gün daha gitti. Geçenlere artı, kalanlara eksi yazıldı.

Devamlı gezme ve buluşma planlarım var, davetlerim var, aklımda olan yapsam iyi olur dediklerim var. Ruh ile beden el ele Ayşen her türlü şarta uyarak gezmede. Belki yorgunum ama mutluyum, bir sonraki gezmeye yorgunluğumu unuturum 🙂

Yaşım Kırkı Geçti, Elliden Ay Aldı…


“Hayat kırkında başlar” ile “Kırkından sonra azanı teneşir paklar” çocukluğumun ve ön gençliğimin çelişki cümleleridir. “Ah bir yirmi olsam” diye düşünürken, kırkbeş elli yaşlarında ölenlere büyükler “Genç öldü” diye dövünürken aklımda elli yaş son nokta idi.

Ben ilk okulun ilkinde iken yıllar ağır ağır geçerdi. Günler uzundu, yaz tatili uzundu. Hedefler belli belirgin lakin kat edilmesi gereken zamanlar vardı.

İnsan yaşlanırken, parmak hesabı ile ölüme yaklaşırken nasıl hayata yeniden başlar? aslında yeniden başlamıyor. “Ölmeden önce yapılması gereken 100 şey” diye bir liste bence herkesin aklında vardır. İlk başlarda hedefleri okul, iş, eş, çocuk diye koyuyorsun. Aslında bunların alt başlıkları kendi içinde açılımları da var. Hepsini toplasan kırk beş de takılır kalır. Bunlar zaman alan, katı kurallara dayanan, insanı yoran, yıpratan hedefler. Çoğu gerçekleştiği zaman bir bakıyorsun kırkı bulmuşsun. Üstelik yaptıklarının çoğu başkalarını memnun etmek için yapılmış. Sana kariyer ve refah seviyesi sağlamış, sağlığından ve ömründen çalmış yıllar. Kırklarda bir rahatlama geliyor insana, daha doğrusu farkındalık. Geçmişte ertelediklerini, kaçırdıklarını, imkansızlıktan yapamadıklarını hedefliyorsun.  Listenin kalanını tamamlamaya çalışıyorsun.Gerçi bazıları için vakit geçmiş oluyor, bazıları da yeterli tatmini vermiyor.

Bu arada ölüm de gündemde, arkadaş, tanıdık, büyükler bir bir giderken ıssızlaşıyor insan. fakat yapabilmek, yapmayı denemek isteği artıyor. Gizli saklı becerileri ortaya çıkanlar, daha önce gidemedikleri okullar için sınava girenler, dünya kazan ben kepçe deyip gezenler, o kurs senin bu kurs benim diye sertifika biriktirenler, kendini dine verenler,  evreni sorgulayıp yeni cevaplar elde edenler, duygularını yeniden gözden geçirip evliliğini bitirenler, orta yaşta ilk aşk heyecanı isteyenler, şan şöhret, para ibresini kendine çevirenler… bunlar hep kırkından sonra olanlar. Bazıları kaçan fırsatları yakalamak, bazıları da fırsatları abartıp azmak.

Elliyi bir adım geçtim. Amacım kitap yazmak. Hedefim Nobel almak. Çıtayı yüksek tuttum olmazsa ömrü yetmedi desinler diye. Etrafımdakilerin çoğuda ben gibi. Yazanlar, çizenler, gezenler, daldan dala çiçek böcek kovalayanlar, topluma katkım olsun diyenler, yeni meslekleri olsun isteyenler.

Aslında hoşuma gidiyor. Bir yapan diğer yapmayanın aklına kurt düşürüyor. Yani biri öbürünü tetikliyor. bakıyorum herkes üretken olma çabasında. Kalan yıllar altın yıllar. Miktarına dair bir tahminimiz yok, ama dileğimiz var. sağlıklı, mutlu, huzurlu artı yirmi beş seneye kim hayır diyebilir. Artık her şeyde ayrı bir derinlik ayrı bir güzellik var. Mesela ben baharın hem gelişini hem de gidişini severim. Ama renklerin çeşitliliğinin güzelliğinin farkına daha bir kaç yıl önce vardım.

İlişkiler sahiplenmeden güzel. İnsan biriktirmeye gerek yok.  Herkesin bir yeri bir zamanı var. Sevinçleri geçiştirmek, hüzünleri sahiplenmek de yıpratıyor. Hepsini yaşayıp kabul etmek, kötülükleri beslememek gerek. Bir şeyi delice istemek, tutku ile gözünü karartmak da bünyeye zararlı. Üstelik amaca giden yolda her şey meşru olunca etrafa da zararlı. Kırktan sonraki anahtar cümle “Her şey dozunda”. Bence ölümden gayrisinin çaresi var. İnsan kendini daraltan her şeyi zamana yaymalı, ağır ağır hazmetmeli. Sabırla beklemek, bakış açısını genişletmek olgunluk belirtisi.

Akıllarda güzel kalmak isterim. İyi ve hoş zamanların anılarında yaşamak isterim. Çoluk çocuk, arkadaş, eş, dost benden sonra geriye kim kalmışsa beni neşeyle sevgi ile ansın isterim.

Annem, annem…


Küçük küçük doğradığım yeşil biberlerle domatesi yağda soteledim. Üstüne sıcak su ekleyip kaynayınca bir miktar tuz ile biraz pirinç ilave ettim. Piştikten sonra da üstüne ince kıyılmış taze nane koyarak servis ettim. Yani annemin hasta çorbasını pişirdim. Sabah da çilek reçeli kaynattım. Kışın da bir küçük kavanoz  ayva marmeladı pişirmiştim. Annem yok ama alışkanlıkları ben de yaşıyor. Vaktiyle itiraz ettiğim, karşı çıktığım her şey farkında olmadan hayatıma yer etmiş.

Ne hazindir ki kıymetini kadrini anladığımız  şeyleri ya çok az elimizde tutabiliyoruz ya da kaybettikten sonra anlıyoruz. Anneler bu kategorinin başını çekiyor. Çoğu kişinin hayatında mihenk taşı anneler. Sana canından can katan seni besleyip büyütüyor ve hayata hazırlıyor. Her kızgınlığında, her kırgınlığında her mutluluğunda tecrübe ile sabit mesajlar var.

Bizim kuşak ana baba ile mesafeli kuşak. Çoğumuz beklediği taktiri, sevgi sözcüklerini, kesin desteklerini birinci ağızdan duyamadık. Annemle mükemmel ilişkilerim yoktu, olduğunda da o yoktu. Kuşak farkından çoğu zaman ters düştük. Tutucu ve titizdi. Çok da ilginç esneklikleri vardı. Belli bir yaşa gelince erkek arkadaş edinmemize belli sürelerde izin verirdi. Evlilik yolunun tanışarak konuşmaktan geçtiğine inanırdı. “Bana birini tanıştıracaklar, geç gelirim” diye olayı arada sırada suistimal ettiğim vakidir. Tanışma, bir iki buluşma sonunda                       “Olmadı anne” süreci gençlik gezip tozmalarıma  kalkan olmuştur. Genel kültüre çok önem verirdi. Kendimi bıraktığım bir dönemde fazla kilolarımla gazete okumadığıma aynı oranda kızmıştı. Her sabah kahvaltı hazırlar, zorla yedirir evden çıkan herkesi kapıdan yolcu eder, geç kalanları da camın önünde oturarak beklerdi. Her akşam günün nasıl geçtiğine dair sorular sorar, sınavlarımızı takip eder, arkadaşlarımızı sorguya çekerdi. Başarılarımızla sevinir, üzülünce de üzülürdü. Ölene kadar hepimize dua etti.

Şimdi ben de iki erkek bir kız annesiyim. Anneliğin ne olduğunun bilincindeyim. Kendi geçmiş tepkilerimi çocuklarımdan gördükçe kıs kıs gülmekteyim.

Hayatımın yirmi yılı gurbette geçti. Sabah telefonları ile kimi zaman soru sordum kimi zaman sıkıntımı anlattım, kimi zaman da “geliyorum” diye müjdeli haber verdim. Yıllar geçerken anneme benzemeye başladım. Çocuklar için aynı korkuları çektim. Aynı yemekleri pişirdim. Aynı olaylarla tecrübe edindim.

Sonra bir zaman geldi, aramızdaki sınırları kaldırdık. Birbiri ile şakalaşan, birbirinin eşlerini eleştiren, büyüttükleri çocukların sorunlarını mukayese eden bir çift olduk. Fakat annem arada anne olduğunu hatırlatırdı. Babam öldü. Yaşlılık vurdu, annem benim çocuğum gibi oldu. Canı sıkılan, aklına eseni illa isteyen, yemek seçen, tutup tutup zorla tuvalete yetişen, üstüne yemek döken, hiç bir eşyasını kimseye vermeyen, paylaşmayan tipik çocuk.

Bir gün banyosunu yaptı, saçı tarandı, tırnağı kesildi, yemeğini yedi, namazını kıldı, kuranını okudu. Dünyalık işleri bitti, ölüm habercisi bir pıhtı ile geldi. On sekiz gün yoğun bakımda o içerde biz dışarda bekledik. Bir gün iyileşir gibi oldu. Yirmi dört saat bile sürmeden toparlanıp gitti. Ölmeden üç çocuğuna da bir şekilde veda etti. Sanırım bu vedaları yaşadıkça ağlamadan hatırlamayacağız.

Bu ikinci annesiz anneler günü. Yarın sabah önce babama sonra anneme gideriz. Ayrı ayrı yerdeler. Herkes annesinin babasının yanını istedi. Bir avuç toprağa bakıp geliyoruz. bayramlar da özel günlerde bundan böyle böyle.

Anası babası yaşayan şikayet edenler var, çooooook yıllar önce kaybedenler var, ilişkisini donduranlar var, sık sık arayıp sorup “o olmadan yapamam” diyenler var. Onlar olsa da olmasa da her yıl gelen Mayıs ayının ikinci pazarı var.  Yarın uzun bir gün olacak…

.

 

 

Yeşil soğanlı mantarlı omlet pişerken…


Savaş yıllarını yaşamış dedelerin nenelerin torunu, savaşın soluğunu ensesinde hissetmiş ana babaların çocukları olarak küçüklükten büyüklüğe hayatımızın pek çok noktasında israf ve iktisat konuları işlenmiştir.

Tutumlu olmak, hiç bir şeyi ziyan etmemek, elimizdekinin kıymetini bilip şükür etmek üzerine günde en az bir ders alarak büyüdük.Pirinç taneleri, ekmek  ve su ile ilgili yokluk hikayeleri her sofrada yer bulurdu. Onarılmış giysiler, küçülünce başkasına verilen elbiseler, ayakkabılar hatta bir önceki senenin okul kitapları, her yeri yazılmadan atılmaması gereken kağıtlar, defterden koparılmayacak sayfalar, sonuna kadar kullanılan kalemler, boş yere yakılmayan ışık, ocak, parayı çar çur etmeme ilkeleri, günlük gezmelik giysi ayrımı pek çok kez ruhuma darlık getirip, bunalmama sebep olmuştur.

Her çocuk ve her genç gibi büyüklerin öğütlerini abartılı ve gereksiz bulurdum. Ne zaman ki para kazandık, aile olup çoluk çocuğa karıştık,” başımızda bir büyük olsa da sorsak” ihtiyacı hissetmeye başladık. Şu sıralar yaşayan büyükleri kendime çoooooooook yakın hissedip bağrıma basasım, aldıkları her ekonomik tedbir  içinde “işte budur ” diye bağırasım geliyor.

Geçen gün halamda “otluk” yedim. Bizim Karadeniz de bulduğumuz her otu çöpü ve sebzeyi soğanla pirinçle pişirip adına da “otluk” deriz. Üstüne de kızarmış tereyağı gezdirir yeriz. Halam bir poşette pırasa, maydanoz, dereotu, kereviz sapları ile ıspanak köklerini biriktirmiş.Belli bir miktara ulaşınca da pişirmiş. Valla çooook tutttum. Biriktirmeye başladım.                                                                Söylenenler  farkında olmadan ruhumuza işlemiş. Buruşuk bir havuç, tek kalmış bir biber sebze çorbasını süsler, tek portakal kek ya da kurabiye de, tavuk suyu pilav da, peynir kırıntıları börekte değerlenir.Bitmiş salça kabını su ile çalkalar yemeğe dökersin, bitmiş şampuan kabına su ekler ömrüne ömür eklersin. Küçülmüş sabunlar birbirine yapışır bir kitle yapılır. Yıkanmış çarşaf nevresim ütü yaparken en alta konur, üstünde daha küçük parçalar ütülenirken kendiliğinden ütülenir. Yırtık çoraplar, eskimiş fanilalar temizliğin “sil ve at” bölümünde  işlevseldir. bunlar çoğu kez yaptıklarım, hatta bir kaç kez de gömlek yakası ters düz etmişliğim var.

Ben kainatta hiç bir şeyin ziyan olmayacağına inananlardanım. yemekten artan kemikler köpeklere, kılçıklar kedilere, ekmekler kuşlara. Küçülen ya da kullanmadığımız  kıyafetler, okumadığımız kitaplar, yaşımıza uymayan oyuncaklar ihtiyaç sahiplerine, yoğurt kaplarında su yazın susuzluktan yanan hayvanlara.  Benim kullanacağım durumda ama fazla olan her şeyi vermek isterim.

Vaktiyle bana uygulanan uyarı ve tedbirler zincirini ben de modernize edilmiş şekilde çocuklara aktarıyorum. Açık büfe yemeklerde “Yiyeceğiniz kadar alın, bilmediklerinizi çok az alıp deneyin, beğenirseniz tekrar isteyin, tabakta yemek bırakmayın ” diye garsonlarını uyaran şef edasıyla madde madde sayarım. suyu boşa akıtmayın, boş odalarda ışık yakmayın, buzdolabının kapağı kapalı iken düşünün, telefonu ihtiyaç halinde kullanın, ihtiyacınız olanı alın diye de evdeki fasıl da geçerim.

Ne kadar etkili olduğum malum. “Ben bu yemeği bitiremedim (ya da sevmedim) Afrikalı açlara verelim.”, “Neden tamir ediyoruz? Yenisini alalım ekonomiye katkımız olsun.”, “Anne moda eskiden yok mu idi?”, ” Kemik götürme sırası ben de değil”, “Kuşlar içme suyunun içine girdiler, pis oldu diye döktüm, yenisini dolduralım” gibisinden eleştiri, uyarı, isyan, şaşkınlık cümlelerine muhatabım.

Ama ipin ucunu bırakmıyorum. Genelde önce evde olan imkanlara bakıyorum. Mesela bu sabah kahvaltı için buzdolabına göz attım.Üç dört sap yeşil soğanla bir poşette bir kaç mantar ile biraz da mantar sapı buldum. İncecik doğranmış soğanları tereyağında  soteledim. Üstüne doğranmış mantar ve saplarını ilave ettim. Biraz tuz ekleyip sotelemeye devam ettim. Üstüne çırpılmış yumurta döküp kahvaltı omleti pişirdim. çocuklar tadına bayıldılar, yeni uydurdum sanıp övgü yağdırdılar. Aslında bu omlet evlendiğimizde eşimden bana ilk kahvaltı ikramı idi. Dolabı açtığında olanlarla yapmış. Onu da bizden önce evde kalanlar bırakmış. Yıllar sonra hatırladım. Değerlenen mantar saplarından ne anılar çıkardım.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑