Cumartesi, Pazar, Pazartesi tatili


Kendimi bildim bileli pazartesi sabahları hafta sonu için parmak hesabı yaparım. İlkokulla başlayan bölünmüş sabah uykuları okuldu, işti derken evin annesi iken de yakamı bırakmadı. Sorumluluk bilincinde olanlara sorumluluktan emeklilik yok misali hala haftanın en az beş günü en fazlada yedi günü sabahçıyım.  Okula gidenleri uğurla, kocayı işe yolla, uzaklarda gezme var, sabahtan yola düşmeliyim, bugün çok işim var ancak yetişirim gibi sebeplerden çoğu kez erkenden güne başlarım ben.

Şimdiki deyişle sabah insanıyım,  işleri yola koymayı, günü iyi değerlendirmeyi seviyorum. Fakat araya hafta içine sarkan kısa tatiller eklendimi dengem bozuluyor. “Anneeeeeee ne takırdıyorsun ?”, “Bugün sana da tatil yat anne” cümlelerine hedef olmamak için gözlerim sımsıkı kapalı, yorganı boğazıma dayamış vaziyette saatin az daha ilerlemesini bekliyorum. Aksilik ya herkes uyurken uyuyasım gelmiyor. Zar zor saati on edip mutfak mesaisine başlıyorum. Zaten arkası da geliyor.

Hane halkı evin her yanında huzur aramak maksadı ile yayılıp stres atarken ben çaktırmadan ufak tefek ev işlerini hallediyorum. Ama canım üçlü kanepede ayaklarımı uzatıp, dört bir yana saçtığım gazete parçalarını okumak, çayımı kahvemi yudumlamak, elimde kontrol TV kanallarını zaplamak, arada çalan geyik telefonları ile çene yapmak, öğlen ve akşam damak tadıma uygun lezzetli yemekleri yemek için yerimden kalkmak, benden istenen her şeye bakarız deyip bakmamak, pijamalarımın üstümde olduğunu unutup tatil tembeli olmak istiyor.

Tabii ki her evde olduğu gibi bizim evde de bunları yapan en az iki üç kişi bulunuyor. Şahsen ben hafta içi dinleniyorum. Hafta sonu fedakar anne ile azatsız köle arasında bir yerde hizmet ediyorum. Hafta sonuna eklenen örneğin pazartesini içeren tatiller sonrası günümü şaşırıp salı ya hafta başı muamelesi yapıyorum. Aslında üst üste iki gün pazar programına dayanamıyorum.

Salı sabahı önce eve bir bakıyorum, gözlerime inanamayıp bir daha bakıyorum. Sağa sola dağılmış mayın tarlası görünümündeki eşyaları bir bir topluyorum. Kirlileri, şişeleri, çorapları, havluları, bardakları, gazeteleri ve daha benzerlerini ait oldukları yerlere koyuyorum. Buzdolabını, erzak dolabını gözden geçirip eksiklerimi tespit ediyorum. Biraz silme süpürmeden sonra market, yemek, içmek  derken yorgunluktan sızıyorum diyemeyeceğim. Çünkü bu yaşlarda yorgunluk da bir uykusuzluk sebebi. 207 kemiğin 198 i ağrırken huzurlu olamıyor insan. Fakat bu yorgunluk ruhsal bir doyum sağlıyor. Çünkü tüm vazifeler başarı ile yerine getirilmiş, çemkirme için fırsat ele geçirilmiş oluyor.

“Siz dağıttınız, yaktınız, yıktınız ama ben hepsinin hakkından geldim” havası sanki ev halkına geçici bir üstünlük sağlıyor. Vicdana gelip söylenen “Çok mu yoruldun anne?”, “Biraz masaj ister misin?” gibi cümleleri sömürmek serbest. Etkisi ve sürekliliği ise kelebeğin ömrü kadar.

Zaten annelik küçük mutlulukları uzun uzun yaşamaktır. Sonsuz ve sınırsız sevgi ile sarmalanmış, sürekli af etmekle taçlanmış, sorumlu olmanın sınırları sorunlu olmayı aşmış bir dünyada her daim canlı bir varlıktır anne. Kendi gider her konu için bir sözü, her durum için bir çözümü akılda kalır. Kokusu kalır, gölgesi kalır, rüyalarda şefkati kalır.

Aslında hafta sonu karmaşasından şikayet hikaye. Yoruluyorsun belki biraz sinirleniyorsun ama zaman geçiyor. Şartlar değişiyor. Ev halkının sayısı azalıyor. Hatta bazen ev bile kalmıyor. Geriye sadece kalan aynı zaman diliminin farklı anıları makbulü de hoş olanı…

Reklamlar

“Tamam Anne “


“Tamam anne” ilk bakışta olumlu bir cümle gibi gözükse de çocukların ağzından çeşitli anlamlara bürünerek çıkar.Yani çooooooook manidar bir cümledir.             İçindeki “a” lar ve “e” ler uzatılırsa bir bıkkınlık, bir çırpıda çabucak yüksek sesle söylenirse kızgınlık, sonundaki anne yerine “annişko”, “anneciğim” , “anaların kralı” gibi ekler alırsa bir yalakalık durumu söz konusudur.

Master derecesinin de ötesinde bir anne ve de bir ev kadını olarak beni en çok dağılanları toplamak, kaybolanları bulmak yorar. Nedense banyo havluları, tırnak makası, su bardağı, çikolata ve meyve çöpleri, telefonlar, üşüyünce giyilmiş hırkalar, okul çantaları, gazeteler, küçük yastıklar, kış örtüleri… ve daha benzer niceleri evin içinde  “her zaman, her yerde” havasında gezer dururlar. Farkında iseniz TV kumandası, çoraplar ve pijamaları hiç anmadım. Çünkü onlar dağınıklık ve kayıp listesinde daima “1” numaralar. Günün birinde cansız eşyalar bir kitap yazacak olursa TV kumandasının hikayeleri on ciltten az olmaz. Yirmidört saat içinde yirmi dörtten çok düşüp kaybolduğu zamanlar olduğu için garibin iki kelimeden cümle yapması, yaptığı cümleyi aklında tutması da bu ciltlerin yazılmasını hangi zaman sürecine taşır onu da düşünmek istemem bile.

İşte beni çok yoran zamanımı daraltan toplama ve bulma işlerini asgari düzeye indirmek için zaman zaman coşar sağa sola ateş eder gibi ” Çikolatayı yedin, çöplerini at”, “Okul çantanı kapının ağzından kaldır”, “Çoraplarını kirliye koy”,”Kumandayı elinde tutma”, “Oturma odasında bir şey yeme”, “Havlunu balkona as”, “Gazeteleri topla”… gibisinden cümlelerle saldırıya geçerim. Hep aynı cevabı değişik ses tonlarından duyarım. “Tamam anne” Dilleri hiç hayır demez, elleri de hiç hayır işlemez. Hem söylenir hem de çöpleri atarım, gazeteleri toplar, çorapların diğer teklerini ararım. Arada elime bir fırsat geçtimi de uzun uzun söylenir, haklılığımı ispat etme derdine düşerim.

Bu zamane çocukları türlü çeşitli canavar hikayesi okur, vampir dizisi izler evde de bir küçük haşere gördü mü kaçacak delik ister.Geçen gün koltukta örümcek varmış. Bir çığlık bir panik sanırsınız koltukta eli bıçaklı bir manyak var.Hemen yetiştim. Elektrik süpürgesi ile hallettim. Elim süpürgeye değmişken minderleri kaldırdım, baktım ki aralara bir sürü kırıntı ve çöp kaçmış.”Buralarda yiyip içiyorsunuz, döküp saçıyorsunuz, evi bir fare keşfetse ordu kurarlar haberimiz olmaz, pissiniz, söz dinlemiyorsunuz…” felan diye epeyce bir içimi döktüm. Biraz toparlanır gibi oldular, sağdan soldan bir kaç eşya topladılar.İçin için tadını çıkardım. Bir yaz gecesinde de gündüzden kalma bir karasinek odada kör uçuşlar yapmıştı. Yeni yattığım halde uyumuş numarasında kalkmamış, hallerini kendime eğlence yapmıştım.

Bu kısa süreli üstünlüklerle kendimi avutuyorum. Çünkü hiç bir şey değişmiyor, hatta gelişmiyor. Örümcek operasyonundan 4-5 saat sonra sıralamada küçük, tanımlamada kazık kadar olan benim iki numara pijamalarını giymiş, bağrına kuru yemiş kavanozunu basmış olarak karşı koltuğa geldi. Gözlüklerimin üstünden kendimce anlamlı bir bakış fırlattım. ” Ne iş ?” der gibisinden. Derhal cevabını aldım. “Biraz örümcek yemi yapıp yatıcam”

 

Ruh Hallerine Devam; Elde Var Hüzün…


Hayata karşı ne aşırı ısrarım ne de şiddetli isyanım var.Kayıtsızda değilim. Bazı olayların içinde bazı olaylara da seyirciyim. İçten içe yaptığım yolculuklarım her gördüğümle, her duyduğumla ilgili kendime yorumlarım var.                                      Kendime söz verip tuttuklarım, yarı yolda caydıklarım. içimi yakmayan geçici pişmanlıklarım var. Daha da duygusalım. Gözümün kenarında nöbetçi bir gözyaşım, ruhumun derinliklerinde kabuksuz yaralarım var.                                 Dışarıdan bakınca yalnızım, içimde saklı ordular var. Sağım solum, önüm arkam “Bir haber ver” diye sefer emri bekleyen insanlarla dolu aslında.

Yaş kemale ermeye başlayınca ortaya çıkan belirtiler bunlar. Geride yaşanmışlık, ileride belirsizlik var. Hepsi iyi hoş da beni bırakıp gidenler var. Toprağa karışıp dönmeyenler var. Bu hafta ne çok ölen oldu. Birlikte yediğim içtiğim, gülüp söylediklerim var. Hiç karşılaşmadığım dizilerini, filmlerini seyrettiğim, yazılarını okuduklarım da var.

Beni benden “Yağmurda sırıl sıklam ıslanmış… Gecenin ayazında sokak lambasının ışığında titreyen sahipsiz köpek yavrusu gibi hissediyorum kendimi. Biraz kuruyayım… öyle geleyim” diyen ana ve babasını doksan gün arayla  kaybetmiş köşe yazarının cümleleri aldı.Okudum, ağladım. Yazıyorum, yine ağlıyorum. Sanki bu satırları ben yazdım sandım. Sanki ben söyledim o yazdı sandım. Aynen dediği gibi anayı babayı kaybetmek. Öyle biraz kuruyup gelmekte olmuyor. Ölene kadar nemli kalıyor insan. Arkasındaki dağ göçmüş, dalları kırılmış bir tuhaf yalnız oluyor insan.

Böyle üzgünç şeyler düşünüp, gözlerin dolar burnun akarken bir yandan da abuk sabuk düşüncelerle eğleniyor insan.” Göz yaşlarım klavyeye düşerse beni elektrik çarpma ihtimali yüz de kaç acaba ?” farz et oldu, olası olacaklar gözünün önünden geçerken kıs kıs gülüyor insan.

İşte böyle hayat, bir eliyle verirken bir eliyle alır, en hüzünlü anlara saçma sapan düşünceler ekler. belirsiz bir süre içinde belirsiz bir noktaya kadar kendini yoruyor insan. hırslarıyla, kavgalarıyla, tembellikleriyle, kiniyle, nefretiyle geçiriyor çoğu zamanını. İsteyip de sahip olamadıklarım var, başkalarının isteyip de sahip olamadığı bir çok şey de bende var. Aslında hayat bunun farkına varmak. Elindekilere şükür edip, istediklerin için tutkunun gerisinde tembelliğin ötesinde çalışmak.

Orta yaşı bulunca ötesi için daha bir umutlanıyor insan. Biraz daha biraz daha diye ufak ufak hedef arttırıyor. hem ölüm ensesinde, hem de gelecek günler için hayalleri… ” Bu ne yaman çelişki anne”

Bir gün daha yaşayınca hem karda hem zarardasın. Yaşadıklarına bir gün eklersin, kalan ömründen bir gün silersin.

Parola; Az yaşa çok yaşa, ama dolu dolu yaşa, sevgiyle yaşa, aşkla yaşa, hayatın tam içinde anı yaşa…

 

Eski Arkadaşlarla Yeni Dostluklar


Hayatımızın en önemli, en güzel ve de en kıymetini bilmediğimiz yıllarıdır “Okul yılları” . İçinde gençlik, belirsizlik, heyecan, kırık dökük aşklar, temeli atılan dostluklar vardır. Bir bakarsın bir kağıt parçası için yıllarımı harcadım sanırsın, bir bakarsın içi geride kalmış anılarla dolu hazine sandığının kapağını açarsın.

Yaşarken nasıl zor yıllardı o yıllar. Sınavlar, ödevler, arkadaşlarla küsmeler, gizli kaçamak gezmeler, sıra arkadaşlığından aşka dönüşen tesadüfler, kötü geçen imtihan, bir sonraki döneme kalan ders, iş bulucam, okul bitsin doymadım biraz daha okuyacam, diploma sayımı iki ile çarpsam, holding olmazsa çalışmam… Bunlar kimi zaman kabuslarımız, kimi zaman da dileklerimiz oldu.

Sonunda ne oldu ? Hepsi geçti gitti. Haftanın beş günü beş altı saati birlikte geçirdik ama sınıf sırasında, ama kahve masasında, ama tıklım tıkış bir otobüs koridorunda. Sevinç, hüzün, kırgınlık, aşk , nefret, bekleyiş, dileyiş… akla gelen her duyguyu birlikte yaşadık. Okul bitti ayrıldık, sağa sola dağıldık. Bir zaman tünelinde benzer şeyler yaşadık. İş güç sahibi olduk, evlendik, ayrıldık, evlenmedik, çoluk çocuğa karıştık, yaş aldık, kilo aldık, kimimiz aynı kaldık.

Yıllar yıllar geçti. Birisi akıl etti. Toplanın arkadaşlar dedi. Bir iki görüşenler yanlarına yeni arkadaşlar eklediler. Alt sınıf, üst sınıf, aynı sınıf derken bulduk birbirimizi. Hemen birbirini hatırlayanlar, “Orta sırada, sol baştan üçüncüydüm, falanca ile takılırdım” diye tarife katkıda bulunanlar, “Tamam şimdi bildim, hep kot pantolon giyerdin” diye kesin tanıdım mesajı verenler… Hafızamızı imtihan ettik. Birbirimize geçer not verdik. Araya giren 20-30 seneyi bir kalemde sildik, kaldığımız yerden devam dedik. Grubun adı “Aylaklar”, her ayın ilk haftası buluşalım diye birbirimize söz verdik.

Bugünde o günlerden biri idi. Şairin dediği gibi “Memleketime bahar gelmiş” ti.Geçen toplantıda bir sonrası için Eyüp vapuruna niyet etmiştik. Üsküdar’dan, Eminönü’n den bindik, son iskelede bizi bekleyen son kişi ile birleştik. İstikamet Eyüp Piyer Loti arası teleferik istasyonu. Yolum Buralara ya Ramazan da ya da Cuma günleri düşerdi. Güzel havada sıradan bir haftanın sıradan bir gününde nasıl özel bir ana dönüştü o yollar ?  Sanki okulu kırdık, sanki biraz evvel yatakları topladığımız, kahvaltı bulaşıklarını makineye tıktığımız, çocukları okula uğurladığımız bir ev bırakmadık arkada.

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul”                                                                      Haliç’in gri renkli suları, üstünde adacıkları,İrili ufaklı tekneler, iki yakayı birbirine bağlayan eski yeni köprüler, uzaklarda kırmızı çatılı evler, Tarihi eserler, daha da uzaklarda gökdelenler, yanı başımızda renk renk bahar müjdecisi çiçekler, olmazsa olmaz Japon turistler… Mezarların üstünde laleler açmış, sıra sıra, renk renk, altında yatanlar da bahardan haberdar sanki.

İki masayı birleştirdik. Çay ve gözleme söyledik. Sohbeti derinleştirdik. Artık karşı karşıya değiliz, rekabet yok aramızda. Yan yanayız. Ortak yaşadıklarımızla. Onlarda bazı sabahlar benim gibi annelerine telefon etmek için uyanırlarmış, sonra akıllarına gelirmiş öldüğü. Hatta birisi “Geçen gün o kadar çok özlemişim ki burnumun direği sızladı” dedi. Eminim masadaki herkes o an aynı şeyleri hissetti. Bu yaşlarda suskunluğunda cümleleri var. Söylenmeyen ama söylenmiş etkisi yaratan cümleler.

Yavaş yavaş meydana yürüdük. Gülerek, söyleyerek, fotoğraf karelerine girmek için poz vererek. Birisi yönünün Taksim’e çevirdi.Kalanlar Eminönü’ne yol aldı. İki kişide orada veda etti. Üç kişi Tahtakale, Mahmutpaşa sokaklarında… Her yer renkli, her yer hareketli, cıvıl cıvıl. Oralara indimmi mutlaka basma satan arkadaşa bir merhaba derim. Her seferinde de kayıp olur, zar zor bulurum. Geleneği bozmadım. Kızlar peşimde ben önde dolana dolana sonunda “İşte burası” diyebildim.

Günün dokuz saati dışarıda gezmek için geçti, ne gam.                                                  Dizlerim ağrıdı, kollarım yoruldu, trafik çoktu, ne gam.                                                  Vücut yorgunluğunda yatar uzanırsın, bir iki ot çöp kaynatırsın geçer gider. Yeterki gönül yorgunluğu olmasın, hayata bakan penceremizde sis, bulut bulunmasın. Renkler ve o renklerin sebepleri hayatımızda olmadan olmaz ki.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑