Çekmecemdeki Hayat


Herkesin bir hayat tanımı vardır. Her şeye benzer hayat. Suya, kuma, rüzgara…             Bunlar klasik olanlar, arada bir de değişik tanımlar çıkar.

Bir çekmeceye benzer hayat. İlk başlarda açık, içi karışık. Sonralarda yarı aralık, biraz daha az dağınık. Gün gelir ya tam kapalı ya da tam açık. İçi düzenli, birbirine karışmayan, üstünden taşmayan kutucuklarla bezeli.

Hayatla yeni tanışırken, her şeye aç, her şeye hazır olduğunu zannederken seçmeden doldurursun çekmecenin içini. Çeşit istersin yenileri denersin. Kendini anlatmak, yerine göre savunmak en büyük sıkıntın olur. Her şey için çabalarsın, en çok gelecek için hırslanırsın. sanki her şeye dört yıldız şartmış gibi. Zaman geçer bir de bakarsın her şey karman çorman. Sıkılırsın, yorulursun. Biraz temizlik yaparsın, bir kısmını atarsın, bir kaç bölüm ayarlar hayatını orada toplarsın. Bir kapanır bir açılırsın. Doğruya kapanıp yanlışa açıldığını anlamazsın. Çok çeşit yerine iyisi olsun istersin. Yine de yana yakıla tekrar denemekten vazgeçemezsin.

Sonra anlarsın ki hayat sadece biriktirmek, biriktirdiklerini sergilemek değil. Hayat seçmek ve doğru karar vermektir. Çekmeceye eni konu göz atmak zamanı gelmiştir. Fakat ne eskileri atabilirsin ne de yeni alabilirsin. Eskide hatıralar ve tecrübeler yenide gelecek ve korku vardır. Eskisi de dursun yenisi de olsun istersin. Ama ya yerin ya da cesaretin yoktur. O zaman geçmişi kutulamaya başlarsın. Benzer ve yakın olanlar aynı kutuda sıkışık. En alttakiler, en üsttekiler ve aradakiler. Arada bir bir sebep olur gün yüzüne çıkarır havalandırırsın. sırasını değiştirip yeniden kutularsın. Az da olsa yeniye yer açarsın.

Gene zaman geçer, çekmece büyük kapalı kutuya döner. Eskileri özenle, itina ile korursun, yenilerden mümkün olduğunca uzak durursun. Eski filmler, eski şarkılar, eski arkadaşlar kıymete biner. niyetin geçmişte yaşamak değil, geçmişe yeni bir gözle bakabilmek, yaptığın hatalara gülebilmek ve ne kadar değiştiğini kendi gözünden görebilmektir.

zamana yayılırsın. Hız kesersin ya da hızını başka şeylerde denersin. Yapabileceğin ama yapmayı aklından bile geçirmediğin şeylere özlem duyarsın. Kıyısından köşesinden tutup gayret edersin. Belli bir zamandan sonra çok gezenler, sanat icra edenler, birisine faydam dokunsun diye çaba gösterenler bu bölümün örnekleridir.

Duygular gelişir değişir ama çelişmez artık. Hatta öyle bir zaman geliyor ki seni yanlış anlayanlara bile gülüp geçiyorsun. Kendini hesaplardan kitaplardan, ufak tefek çıkar oyunlarından temizlediysen, niyetinden eminsen umurunda bile olmuyor. Ne savunma ne bir cevap ne de eşe dosta yakınma.

Hayatın özü herkesi olduğu gibi kabul edip kendinden emin olma. adam gibi adam olabildiysen eğer dostların arkadaşların yanında gezer. Seni kırmak için fırsat kollayanlar bir iki, denemeden sonra listeden çıkar. Ne seni sildim dersin ne de bir haber gönderirsin.

hayatı farkına vararak, tadını alarak yaşamaya başlarsın. Kime kapanıp kime açılacağını anlarsın. Bir de bakarsın ki geçen yılların kadar zamanın yok.

Reklamlar

Çocuklar Söyledi…


“Çabanı takdir ediyorum anne.”   Tabağındaki yemeğe ısrarla boş tuzluğu sallayan anneye küçük oğlundan dur ihtarı.

“O göreve henüz hazır değilim.”  Annenin sırtındaki sivilceyi sıkmayan kızın cevabı.

“Sana baktıkça sen de çocukluğumu görüyorum.”   Bilgisayarda oyun oynayan anneye büyük oğlandan sitem.

“Benim ayçicek gözlü annem.”   İstekler bölümünde yıkama yağlama başlığı.

“Seni zirveye taşıdım.”  Anne facebook’un da oyun oynayan çocuklardan ikram.

“Pırasa yeme modunda  değilim.”  Yemek çeşitlerinden eleme.

“Şimdi duşa giriyorum, en az 45 dakika çıkmam.”  Küçük oğlandan üçü bir arada uyarısı. Bulmaca çözücem, duş alıcam, traş olucam .

“Sakin ol şampiyon, atarlanma.”  Sinirlenme anne.

“Sorular çok kolaydı, hepsini yaptım.”  Kızımdan bir klasik cevap.

 

 

Çooooooooook Zor İşler Bunlar


Zor iş evlenmek, evli kalabilmek, boşandığında selam alıp selam verebilmek. Kimine göre bir durum, kimine göre bir kurum evlilik. Kimine göre iki yarım elmadan tüme varım, kimine göre yalnızlığa çare, ihtiyaçlara karşılık verme, kimine göre çoğalma, kimine göre iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta dayanışma.

Zor evlenen, zar zor evli kalabilen, hala bekar gezen, mutluluğu bulduğuna güçlükle ikna olabilen kuzenler topluluğuna sahibim. Anadan babadan toplam on sekiz adet. Yaşlarımız üç aşağı beş yukarı yakın. Bir dul, bir üçleyen, bir imzasız evli, dört normal evli, yaşları 35 ile 45 arasında on bir bekarımız var. Bekarlar çoğunlukta. Bunlar zaman zaman evlenmeye kalkan, ya beğenmeyen ya da beğenilmeyen, maddi manevi özgürlüğe sahip, evliliğe sıcak bakan ama uzak duran kızlı erkekli bir grup. Yakında benim büyük oğlanda aralarına karışacak gibi.

Okul yıllarında bizim yaş grubu evliliğe çok meyilli idi. Panjurlu bahçeli ev, beyaz dizilerden bir damat, son moda bir gelinlikle haziran gelini olmak ben dahil çoğumuzun hayali idi. Bu hayalleri hedef haline getiremediğimiz için otuzları bulduk ama pişman değiliz.

Gençlik başka şey canım tadını çıkarmak, evlilikle birlikte özgürlüğü satmamak gerek. Yürümeyen evliliklerde tarafların ikisi de hatalı bence. Mutlaka biri çok iyi biri de çok kötü olduğu için bitmiyor evlilikler. Tarafların ya geçinmeye gönlü olmuyor ya da gönlü başka bir gönülde yer buluyor.

Bu konuda sayfalarca yazılır, saatlerce konuşulur ama kimse kimseye dermen olmaz. Bildiğim en ünlü evlilik terapistlerinin arasında boşanmış olanlar var. Kendini kurtaramayan kimi kurtarır ki.                                                                                     Aşkın gözü kördür derler ya kesinlikle doğru. Yirmi seneden sonra “Adamın gözü şaşı imiş, yeni fark ettim” diyeni de duydum,karısını tarif ederken “Elinde bir süpürgesi noksan” diyeni de. Hatta önceki hallerine şahidim. Benim bildiğimi bilmelerinin zaman alması aşkın bitmesine bağlı.

İnsanın en az bir ayağı her zaman yere basmalı. Bir teki ile bir miktar yükselmek serbest. Kalbini de dinlemeli aklı ile de mukayese etmeli. Tamamen gözü kapalı durumları felaketlerin ilk halkası. Hepsinden önemlisi sevmeli ve değiştirmeye çalışmadan kabul etmeli. Karşı taraf hala yan çiziyorsa fazla uzatmadan el sallayıp “Hoşcakal” demeli.

Bizim zamanımızda ön evlilikler, sarmaş dolaş flörtler yoktu. İnsan gerçekten aşkına “aşkım” derdi. Şimdi kolundaki adama da penceren bakana da “aşkım aşkım”  O zamanlar şimdiki diziler gibi dizlerden bahsetseler ne anlar ne inanırdık. Matematik problemi gibi iki kız, iki erkek kaç olasılık olabilir, hepsi de bu dizi de olabilir.

Şimdiki gençler uzun uzun düşünüyorlar, deniyorlar, ölçüp biçiyorlar, kenarından kıyısından geçip evliliğe bulaşmadan kaçıyorlar. O kadar çok kötü örnek var ki onlarda haklılar. Yine de aşkı sevgiye, dostluğa, arkadaşlığa dönüştüre bilenler için güzel şey ve uzun bir yola niyet etmek tir evlilik. Fakat yollardaki dikenler, köşeyi dönünce karşına çıkan yokuşlar, yol boyunca rastladığın insanlar, durduğun duraklar, duraklardan aldığın yeni yolcular, uzaklara olan merak, arkada kalan iyi kötü anılar derken bir de bakmışsın son durak. Ya ölüm ya mahkeme evlilikte son nokta.

Normali, bekleneni yaşlılıkta ölümle bitmesi ama hedef zamanın dörtte birini tamamlamadan boşananlar var. İki medeni insan gibi ayrılabilmek de ayrı konu. İllaki bir kırgınlık bir kin oluyor. Dost ya da arkadaş kaldık diyenlere pek inanasım gelmiyor. Çünkü dostluk arkadaşlık paylaşmak içindir. Oysa boşanmaların nedeni çoğu kez paylaşmamaktır. Yine de iyilikle ayrılmak gerek. Araya kin nefret girerse doğada kaybolmayan pet şişe gibi ahirete kadar sürer ömrü.

İnsan yalnız olmamalı, hayatında eşi, çoluğu çocuğu, kedisi köpeği, arkadaşı dostu olmalı. Ama hepsi ama tek tek. Mühim olan yanında birini hissetmek. Şairin dediği gibi “çaya kaç şeker?” diye sormalı biri.

Kendi Kendimle Ben, Konuştum Benden…


Çoğu zaman hem pozitif, hem neşeli, hem de enerji doluyum ben. Eskiden yazarken aklıma hep komik şeyler gelirdi, eğlenirdim gülerdim cümleleri kurarken. Şimdi yazdıklarım eninde sonunda hüzne takılıyor.

Hayatla ciddi bir sorunum yok. Üstesinden gelmeyi düşe kalka öğrendim. Aramızda tahammülü kolaylaştıran ne ilaçlar ne de içecekler var. En fazla yeşil çayla melisa. Yüz yüzeyiz. Seviyorum yaşamayı, her türlü zorluğa rağmen. Küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarıyorum. Temiz çamaşır kokusu, ince bellide demleme çay, aranıp sorulma, sınavı iyi geçen çocuklar, musluktan akan su, rahatça aldığım nefes, tutan elim ayağım, cebimdeki para, dolaptaki yiyecekler, içinde yaşadığım dört duvar  mutlu olmam için yeterde artar.

Ölümlere üzülüyorum ben. Genç ya da yaşlı, sıralı ya da sırasız ölümlere. her gidenin ardından sanki yarım bir şeyler bırakmış gibi hissediyorum. Tamamlamaya ömrü yetmemiş, sanki az daha dursa bitirecekmiş gibi. Her şeyin bir sonu var. İnsan ömrü de bunlardan biri.

Hadi gençlik bir koşuşturma içinde geçiyor ama orta yaştan sonra bir dur diyebilmeli, hayatın önüne geçmeye çalışmadan, arkasında kalmadan, tam içinde, ortasında, tadını çıkartarak, zevk alarak adına anı, hatıra denilen zamanların mimarı olabilmeli insan.

Şöyle bir gevşemeli, bakış açısı genişlemeli, lafa söze takılmadan, kırmadan kırılmadan, eni konu dinleyerek, bir yutup bir söyleyerek, yarın hem varmış hem de yokmuş diye düşünerek yaşamalı insan.

Yapabileceklerini ertelemeden, geçmişe çok üzülüp gelecek için çok endişelenmeden, ihtiyacı kadar alıp, biriktirip saklamadan, elindekileri kullanıp eksikler için hırslanmadan her güne “Bugün güzel bir gün” diye uyanabilmeli insan.

Kurallar koymalı, kendi kurallarının esiri olmamalı, zamana mekana göre her kuralın bir ince ayarı olmalı, ne gülmekten ne de ağlamaktan utanmalı, sevdiğine sevdiğini, güzele güzelliğini söylemeli, kötüye bulaşmadan, huysuzla uğraşmadan yaşamalı insan.

Kızım onbir yaşında. Yaşına göre zayıf, yaşına göre uzun. Bazı akşamlar kurstan geç çıkıyor. Eve beraber dönüyoruz. Yolumuz yol boyu iç içe iki koruluk, iki parktan geçiyor. Dün akşam parkta sallanası geldi. Hava hem karardı hem de ayaz. Bir de canı simit çekti. Yol üstünde yeni açılan bir fırın var. Sordu kalmamış. “Ama içerisi çok güzel kokuyor, ekmek alalım mı?” dedi.

Sıcacık akşam ekmeği; Mis gibi kokan, dışı sert içi yumuşak, koparınca buhar çıkan, insan da pasta börek yedim hissi yaratan ekmek. Bağrıma bastım bir banka oturdum. Karşımda elinde bir parça ekmekle salıncakta hem sallanıp hem de şakıyan, küçüklerin bahçesinde büyük mutluluklar yaşayan, kimse görmeden bir de kaydıraktan kaymak isteyen, ekmeği bittikçe yanıma gelen kızımla bir on dakikaya itirazsız verdiğim onay ne zamandan ne de yaşamdan hiç bir şey eksiltmedi. Bir anımız oldu. Annenin kendi gözünden, kızın kendi gözünden hatırlayacağı, belki benim ilerde unutup kızımın eksiklerimi tamamlayacağı.

Yaş Alabilmek…


Bizler savaş ölüleriyiz,                                                                                                                                    Bundan böyle karşı karşıya değiliz, bildiririz.

Özdemir Asaf

Bizler hayatın içinden, yaşlanmaya başlamış bireyleriz,                                                    Hırslarımızı asgari düzeye indirdik, Hayallerimizi olabilir le sınırladık,                                Biraz yaşam felsefemizi, biraz da hayata bakış acımızı değiştirdik.                                    Bundan böyle hayatla yan-yanayız bildiririz .

Ayşen

Eskiden yarıştığım, savaştığım hayata karşı içimde bir yumuşama duygusu var. Hani derler ya “Su akar, Deli bakar” aynı bu cümle gibi. hayat geçip gidiyor.Ben içindeyim. “Olursa olur, olmazsa kader derim” misali, bir film gibi, süresinden endişeli, yorgun bedenlerde yaşayan gençlik hisleri ile…

Sol dizim kilitlendi geçen gün. İki gün şiddetli sonrasında azalan ağrılarla, topallaya topallaya iyileştim sayılır. bunlar yaşla gelen, kabul edilmesi gereken vücut hasarları. Dizlerde romatizma, sıvı azalması, kireçlenme, menüsküs gibi bildiğimiz, bir sürüde bilmediğimiz arızalar çıkıyor. Ölene kadar bizi taşısın, ihtiyaçlarımızı görelim yeter.

İnsanın içinde cıvıl cıvıl eden hisler olsa da,  türlü kremlerle kırışıklıklar gitse de,  sporla fit olsan da, yenilikleri izlesen, teknoloji ile birebir ilişki kursan da  hepsi bir yere kadar.

Yataktan kalkmak bile üç aşama, ellerin üstü hafif hafif lekelenmekte, göze yakın ya da uzak bir gözlük şart, kulaklar da arada temizlenmek ister, eskiten serinleten rüzgar şimdilerde ya boynunu ya da sırtını çarpar. kol dirseklerinde buruşmuş bir miktar deri sanki çizgi çizgi yaş hesaplar. Ayak bilekleri kalınlaşıyor, ödem deri altında dolaşıyor. el parmaklarında eski zarafet yok, saçlar ağardı, hatta bir miktar azaldı.Kimi fazla kimi eksik kilolu, iki tipe de yakışan elbise on dükkandan en fazla ikisinde var.

Uzun süren her şeyden sıkılıyor insan. Her şey olsun bitsin, yarım kalmasın istiyor. Kendi çocukların, komşunun çocukları, arkadaşların çocukları nasıl da büyüdü derken gençlerin arasında fosil gibi kalıyor insan. Sana çok gelmese de bir çırpıda geçse de, elli yaşı çok buluyor yirmilikler.

Aslında dışı değişiyor,  İnsanın içi hep aynı kalıyor. Eski arkadaşlarla buluşunca onları kaç yaşında nerede tanıdıysan oradan devam ediyor insan. Unutuyorsun anne olduğunu, evli olduğunu, ya liseli ya da üniversiteli ruhuyla devam ediyorsun. daha sabırlı daha uyumlu olabildiğin gibi aksileşiyorsun bazen. Senin hatalarını yapan gençlere rastladığında ağzından tek bir cümle çıkmıyor. Biliyorsun boşa konuşacağını. Detayları ile hatırladığın geçmişi hem eskilerle paylaşmak hem de gençlere anlatmak istiyorsun. Eskiler sonsuz kez dinlerken rakam veriyor yeniler.

Gönlünden şen şakrak şarkılar geçerken, dilin söylerken, kulağın dinlerken, hüzün doluyor gözlerine. Kim bilir hangi kareye takıldı yine ?

Yaş alabilmek güzel şey, alabilirsen eğer.                                                                               Yaş alabilmek güzel şey, ruhun genç kalıyorsa eğer,                                                          Yaş alabilmek güzel şey, seninle yaş alabilenler varsa eğer,                                        Yaş alabilmek güzel şey, yaşlandım demiyorsan eğer.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑