“Daaaalıııııııın laannnnnnn “


Aylardan şubat, günlerden salı idi. Bir insanı bunaltan on sıkıntıdan sekizine sahip olarak saatin sesi ile kalkmak için gözlerimi açtım. Alışkanlıkla ilk olarak camdan dışarı baktım. Dünya siyah ve beyazdı. Gecenin en son saatleri ve yağan karlar. Yan gözle yatağıma baktım. Geri dönmek ihtimalini sorguladım. İmkansızda karar kıldım.                                                                                                                         Ayılmak için önce banyoya, vazifelerim için sonra da mutfağa gittim. Kahvaltıyı hazırla, oğlanı kaldır, yedir, içir, giydiklerinin mevsime uygunluğuna bak ve onu yolcu et. Benim için saat 06.45 demek. Arada 08.15 e kadar bir vakit var. Bu da oyunlara yeter de artar. Akşamdan bir bıçak, iki balta yapımına başlamıştım. (panik olmayın gün içinde kullanmak için değil Dük istemişti)  Sabah onları topladım. Değirmene un, mutfağa keten tohumu yağı sipariş ettim. Oradan cangıllara geçtim. Bir iki yılan öldürüp, arkadaşlara ” Şeker gönderin” mesajını ilettim. Saklı bahçemde kayıpları bulup, renkli toplarda bir level atladım. Sayfama hızlıca göz atıp, sanal alemi terk ettim.                                                               Kızı kaldırdım. Ona” şunu yap, bunu yapma”  talimatları verirken yatakları düzelttim.Hızlıca giyinip, kahvaltı masasını topladım. “Kapıyı iyi kilitle, anahtarı kaybetme, tanımadığın kimselere kapıyı açma” diye söylenerek yola düştüm. İlk gelen arabaya niyet etmiştim. Avcılar otobüsüne yerleştim. Havaya göre iyi sayılacak bir trafikte metrobüse ulaştım. İşe, okula gidenlerin, sabahın köründe evi terk edenlerin arasına karıştım. Ancak dokuzuncu arabaya binebildim, onda da ayakta yolculuk ettim.                                                                                                                                      İşimi halledip dönüşe geçtiğimde öğlen olmuştu. Dönüş yolunda yol boyunca kafamda kalan işleri sıraya koydum, olası problemlere çözüm aradım . Ne mutlu ne mutsuz hallerinde, iki arada bir derede misali ruh halim gidip gelirken telefon çaldı. Teyzem aradı. Kurallara  uygun klasik sohbet devam ederken kuralsız bir cümle geldi  “Sevgi öldü” dedi.

Vücudumun titrediğini hissettim. Güzel yüzlü, güzel gözlü, güzel gülüşlü Sevgi abla. Aklımda kalan en eski anılardan biridir onun düğünü. Harbiye Ordu evinde gelin Vakko da manken, damat subay, tören elbiseli askerler kılıçlarını çattılar gelinle damat altından geçip müzik eşliğinde alkışlarla salona girdiler. Bir de kahkahasını hatırlarım yaşadıkça, bir keresinde birlikte tatil yapmıştık, yaz gecelerinin seslerine karışan kahkahasını. Sonra aradan uzun denen yıllar geçti. Bir zamanlar çok dediğim, uzun dediğim su gibi akıp giden seneler geçti. Geriye dönüp baktığımda hayret ediyorum, şaşırıyorum, üzülüyorum, gülümsüyorum. Bu güne bakıp ne kadar çok eksik var diyorum. Dedeler neneler çoktan gitti. Onları iki dayım, amcam derken anam babam izledi. Şu teyze, şu amca, hatta bizden küçükler bile yok ortada.

Bir doğurduğun çocuğu yetiştirmenin bir de seni hayattan koparan ölümün standartı yok. Her çocuk farklı, onlara bunu bilerek yaklaşmak gerek, tepkileri değişik. Onun için ben yaptım sen de yap diyemezsin. Ölümde öyle ne zamanı, ne de şekli belli. Doğumdan hemen sonra ölende var, genç ölende, yaşlanabilende.

Tüm bunları düşünürken  telefon bir kez daha çaldı. Arkadaşım hafta sonu okul yemeğine gideceksen ben seni götürür getiririm diye aradı.                                        Birden silkindim ,toparlandım, hayata yeşil ışık yaktım. Birinin seni düşünmesi, yardım etmeyi dilemesi ne kadar güzel. Aslında yaşlılığın tek bir ilacı var. Aranıp  sorulmak, ilgilenildiğini bilmek. Tüm bunlar süreci yavaşlatıyor. yarım asrı devirdik, bir elli senemiz daha yok, ölüp gideceğiz. Biliyoruz ki;

Bir şey olacaksa olur, korkunun ecele faydası yok.                                                                       Bir şey olmuşsa çaresi yoktur. Durumu kabul edip ona göre çareler arayacaksın. İyilik yapmak, başkalarının yardımına koşmak iç huzur katsayısını katlar.                Hiç bir şeyin sahibi değiliz, çünkü sahibiyiz zannettiklerimiz canlı ya da cansız bizle mezara gelmiyor.                                                                                                                        Hayat bir duygu harmanı. Üzüntü ve mutluluk dengesi var ama bakmayı , görmeyi bilirsen.                                                                                                                                   İçimizde nefret ve kin beslemek için sürekli sebepleri aklımızda tutmak gerek. Ama sevmenin koşulları yok.

Tüm bunları biliyoruz ama unutuyoruz. İşte ben gün sonunda bunları hatırladım.Başımın üstünde toplanan kara bulutlara “Daaalın laan” dedim. Yemişim hayatın kurallarını, öperim tüm bu kuralları koyanları, bir bir patlattım kasvet balonlarını.

Yaşıyorum, sağlıklıyım, sevebiliyorum, seviyorum ve beni sevenler var biliyorum. Daha ne olsun ki…

Reklamlar

Her Yöne Yolculuk…


Geriye dönük olaylardan bahsederken”gençliğimde” ya da “gençken” kelimesini kullanmıyorum. “Geride bıraktığım yıllar içinde” demek daha çok hoşuma gidiyor. En azından şimdiki zamanla geçmiş zaman arasında çok belirleyici bir hat çizmiyor.

Geçmiş zaman içindeki yolculuklarımda bindiğim taşıtlarda hiç bir şey okumazdım. Arada yakınımda birinin açtığı gazetenin iri harfli haberlerine göz atsam da etrafı seyretmek, konuşulanlara kulak misafiri olmak benim için daha eğlenceli olurdu. Bu şehir içi modeliydi. Şehir dışına çıkarken de köprüyü geçerken İstanbul’a son bir kez göz atar ardından da gözlerimi kapardım.

Her durakta inenler ve binenler toplu taşıma araçlarına görüntü zenginliği katarlar. Gidiş yönün de ve cam kenarında bir yer bulup oturursan hem içeriye hem de dışarıya bakarsın. Yol boyunca gözüne çarpan ip uçları ile kendine göre olası, onlara göre belki de çok aykırı hikayeler yazarsın.

Ben şu sıralar gençlerle yaşlılara ve aradaki farklara bakıyorum. Yan yana duruşlarına, yüz ifadelerine, konuşmalarına, kıyafetlerine… Gençken yaşlı duranlar, yaşlı iken genç olmaya çalışanlar bir de durumunun farkında olanlar var. Aslında süreç tüm insanlar için aynı ama yaşarken farklı, dışardan bakarken farklı.

Boyasız beyaz saçlı ama saçları fönlü, küt kesimli, ufak tefek, iyi giyimli bir kadın bindi. Yüzünü sonradan gördüm. Çizgilerine bakınca orta yaşlı fikrim yaşlıya dönüştü. Yakınımda bir yer buldu oturdu. ayakları yerden yukarıda kaldı. Küçük zarif ayakları, hafif topuklu temiz ayakkabıları vardı. Üstünde kahve tonları, boynunda eşarbı bir de bedeni ile doğru orantılı büyüklükte kolunun altına iyice sıkıştırdığı çantası. Tedirgin ve heyecanlı bir hali var. Belki de heyecan gideceği yerden, tedirginlik ineceği durağı kaçırma, kapıya vaktinde yanaşamamak  yanlış durakta inmek, belki de çantasını kalabalıkta kaptırma. Bakışları pırıltısız, hareketleri ağır.

Bir durak sonra saçları tepesine özensizce toplanmış, kulağında kulaklığı, omuzunda kocaman çantası, üstünde ben giydim oldu tarzından renklerin bir araya geldiği onlara göre spor, ben yaştakilere göre salaş kıyafetli bir genç kız bindi. Bir eliyle yaşlı kadının koltuğunun kenarını tuttu, öbür eliyle telefonunu karıştırmaya başladı. Siz benim telefon dediğime bakmayın gençlerin ellerindeki aletlerin yaptı en basit iş konuşmak. parmakları tuşların üzerinde uçarak dolaşıyor. Üç kuşak yan yana olduk. Muhtemelen teyzenin de yanında eski model, rakamları büyük, çantanın içinde kaybolmayan ve sadece çaldığını duyarsa “alo” diyeceği bir telefonu vardır.  Teyze bana annemi de hatırlatıyor. Banttan konuşan telesekretere “Dahili numarayı bilmiyorum kızım” diyen annemi.

Ayakta duran kız kızımın gençlik görüntüsü olur mu acaba? O da saçlarını yatmadan önce tarıyor, sabah tepesinde topluyor. Henüz telefonu yok ama onun da boynunda MP3  kabloları dolaşıyor. Saçlar, telefon, çanta tamam da bu renkleri benim kız giymez.

Kadını şimdi de Meloş’a benzettim. 83 yaşında fönlü saçlı, bakımlı el ve ayakları, ojeli tırnaklı, yıllar önce emekli, tek çocuklu, iki torunlu, biri kara toprakta, biri hayatta eski iki kocası olan ailemizin en yaşlı üyesi, babamın emmi kızı Melahat.Bana yakın oturuyor, yeni taşındı. Tüm eski anıları, komşuları, bildiği yolları, sahip olduğu pek çok eşyası eski semtinde kalmış. Aramızdaki 33 yaş farkını kaldırıp arkadaş olduk. Geçen gün bana gelirken bineceği dolmuş numarasını unutmuş, cep telefonuna sadece “alo” diyenlerden olunca da arayamamış geri dönmüş.

Kadının yanında yer boşaldı kız oturdu. Yaşlı kadın köşeye sıkışmış gibi oldu. Görüntüsü daha emniyetli, düşme ihtimali yok, çantasını bağrına bastı. Ayaklar hala havada, bakışları daha tedirgin çünkü kapıdan biraz daha uzaklaştı.                        Kız oturunca gözlerini kapadı. Sanki başka bir boyuta geçti. Bunlar inecekleri durakları nasıl kaçırmıyorlar. Etraflarına karşı ilgisiz, hayata karşı kayıtsız, belli bir program çerçevesinde yaşar gibiler.

Yaşlı kadın kıza bir şeyler söyledi, duymayınca eliyle dürttü. Kız kulaklığının tekini çıkarttı, hafif gözünü araladı, sorduğu durak için tabelaya baktı.Daha var dedi. Aslında ben konuşmaları duymuyorum, sadece hareketlere kendi cümlelerimi yazıyorum.

Saatler iş ve okul saatini gösterirken yaşlı kadın belki kendisi gibi erken yatan, erken kalkan, birlikte ortak hatıraları, tansiyonuna , şekerine göre ayarlanmış ikramları olan bir dost evine konuk olacak.Belki de ayda bir olan gündüz gözüyle gidilen , gün inmeden dönülen bir gezmedir. Annem de eskiden akraba sırasına giderdi. Kardeşim sabah bırakır akşam alırdı. Uzun saatler süren bu gezmelerden genelde mutlu dönerdi.

Birlikte büyüyüp aynı yaşlarda evlenmiş iki üç çocukları, onlardan torunları, gelinleri, damatları olan kayıp kocalı kadınlar.                                                                       Ayşe’nin düğününü, Fatma’nın doğumunu, Leyla’nın bir türlü kavuşamadığı aşkını gayet net hatırlayan ama akşam yediklerini unutan yarım hafızalı kadınlar.                                                                                                                                               Koca kahrı çekmiş, kaynana eziyeti görmüş, evi idare etmek için yoktan var etmiş evlilik mahkumu kadınlar.                                                                                         Ortak yanları çok, ayda bir toplanan, mevsimleri sonbahar ile kış arası olan kadınlar. Sıra annemde olunca yiyeceklerini hazırlar, hizmetlerini yapardım. Ağır ağır konuşup hastalıklarına göre beslenen bu kadınlar sıra eski eziyetli günlerini anmaya gelince tetiğine basılmış makineli tüfek gibi olurlar. sesleri yükselir birbirlerini dinlemeden kendilerini anlatırlar. En çileli sini ayıramazsın aralarından. Ayrı pencerelerden aynı bahçeye bakmak gibidir anlattıkları. Özünde aynı sözünde farklı.

Genç kız uyardı yaşlı kadın yerinden kalktı. çantasını tekrar kolunun altına yapıştırdı. Tutuna tutuna kapıya ulaştı. Durakta indi. Onu son kez etrafına bakarken gördüm. sanki yönünü arar gibiydi. Birden yaşlı kadın, Meloş, annem tek kişi oldular. Sanki bana yıllar sonraki benmişim gibi baktılar.

Son durak üniversite , genç kız muhtemelen orada öğrenci. Sabah bezginliğini ritmi yüksek bir müzikle aştı. Belki ilk derse girecek, belki kantinde bekleyecek. Onun hedefleri şimdilik uzak, isteklerini zamana yaymak için vakti var. Son durakta birlikte indik,  ayrı yönlere uzaklaşırken aklıma bir yol problemi geldi. A noktasından B noktasına farklı zamanlarda hareket eden yolcular ne zaman karşılaşırlar ? Matematik sorusu olarak eksik. Yolun uzunluğu, yolcuların hızı yok. Hayat açısından kolay bir soru. Herkes A dan başlar, kimi B ye ulaşır, kimi yarı yolda bırakır. Bir bakarsın aynı yolda olanlar bir otobüs içinde karşılaşır. Yolcuların bedenleri duraklara yol alırken hayal güçleri ve anıları zaman içerisinde gider gelir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her Gün Yemek, Her Gün Emek, Bu Eve Bir Robot Gerek…


Evin annesinin en çok sorduğu ve bir türlü tatmin edici cevaplar alamadığı bir sorudur “Yemek olarak ne pişireyim ? ” sorusu. Farklı damak tatlı üç çocuk annesi olarak ben de mağdurum bu durumdan.

Bugün bir tatil günü. Malum geç ve zengin kahvaltılardan birini yaptıktan sonra tok karnına malum açlık sorusunu sordum. küçük oğlan “Monoton günlerin birbirini kovaladığı şu zamanda içine sevgi katarak bize küçük sürprizlerle dolu bir masa hazırlasan” şeklindeki duygu yüklü cevabıyla topu bana attı. Kızımda her zamanki gibi “Makarna yapalım anne” dedi. Bu arada kızı da bir görseniz her zaman makarna isteyen ama sanki hiç yemeyen bir tipi var. Büyük zaten gurbette, olsaydı bile “Kafana göre takıl anne” derdi. O her şeyi yiyen, farklı lezzetler deneyen biri.

Aslında zor iş lezzetli, sağlıklı, ekonomik ve değişik yemekleri günler boyunca hazırlayıp aileye sunmak. En sevilen, en çok yenen, en çabuk tükenen, en lezzetli yiyecekler yemeklerin çoğu uzman gözüyle ” Uzak dur” diye işaretlenmiş durumda. Zavallı sucuklu yumurta listede bir numara. Geriye kalanların durumu da ortada.  Ispanağa çocuklara yıllarca ” Temel Reis” hikayesi ile yedirdik. Yeşil fasulye, patlıcan etle, güveçle yazı idare eder. Kışa gelince pırasa, kereviz boğazdan zorla geçer. Uzun yıllar kerevizi mercimek çorbasına rendeledim. Aman kuzucuklarımın vitamini eksik olmasın dedim. araya başkalarının pişirdikleri girince , lezzet farkını itiraf ettim. Her türlü yaprağın içine et koyarsan yerler. Ama asala ana yemek olarak idrak etmezler. Bir keresinde çorba, lahana sarması, makarna ve salata ikramlarından sonra küçük oğlan “Ana yemek nerede?” diye sofradan kalkmamıştı. O bir alem zaten bir keresinde de üç öğün yemedik diye yatmamıştı.

Zeytinyağlı en çok yaza yakışır, kışın dolaptaki barbunya ve bamya yaz havası yaşatır. Bamya da yemesi ve pişirmesi zor bir yemek ama içine biraz nohut, biraz tavuk katıp ara sıra bazı bazı durumlarıyla sofraya gelir. Pirinç pilavı en az haftada bir pişer, makarna yanına suluca bir sos ister, olmazsa yoğurtla da gider. Patates listedeki kral sebze. Yaz, kış,sabah, akşam her zaman, her menüye eklenir. Patates kızartması çoğu zaman kurtarıcı yemektir. Çorba yaşlandıkça sevilir. fırında pişen İzmir Köfte her mevsimin , her yaşın favorisidir.

Ben yerken de, pişirirken de farklı lezzetleri karıştırmam. Bir arkadaşım vardı, sabah kahvaltısında kızına “Yumurta, bal, muz, peynir, zeytin, bebe bisküvisi, fındık kadar tereyağ” karışımı yedirirdi. Yazarken bile midem bulandı. Ben en fazla tereyağ, peynir, yumurta ile omlet yaparım. Belki karıştırmamak ufku daraltıyor ama biz çizgimizden memnunuz.

eskiden önlerine ne koysam bazen gönüllü, bazen zoraki yer kalkarlardı. Şimdi en az bir öğün dışarıda geçiyor. sabah kahvaltısız evden adam çıkarmam ama o da hafta içi pek besleyici olmuyor. Kör karanlıkta, kapalı göz kapaklarıyla, enerji sağlayacak ama yerken yormayacak tabakları her gün, her gün hazırlamak kolay değil. Bu durumda akşam yemeği daha da önemli oluyor.

Bir çorba yaparım, bu genelde kendime yönelik olur. Pilav, makarna ana yemeğin cinsine göre pişer. Bir gün balık, bir tavuk, bir gün et derken dünden bugüne sarkanlarla haftayı tamamlarız. Sebzeyi yesinler yemesinler pişiririm hatta yiyin diyede ısrar ederim. Uzun kış gecelerinde içi kıyılanlar için kek ya da kurabiyem devamlı bulunur. Yaz gecelerinde akşam için hafif sütlü soğuk tatlılar uydurulur. Meyve ile pek aramız yok. Evde bir miktar bulundururum, genelde kızım tüketir. aslında haftanın en fazla iki günü mutfakta uzun çalışırım. Diğer günler ek yemekler yaparım.

Hazır pişmiş, çokra rafine edilmiş şeyleri almamaya özen gösterip gayret ediyorum. Ne yazık ki lezzetli her şey ya yasak ya da yemesi çok zararlı. rahmetli anam, babam ölene kadar kahvaltıda kızarmış bol tereyağlı ekmek yedi. ikisininde ne tansiyonu çıktı ne de kollestrolü  yükseldi. Çünkü onlar yıllar önce her şeyin hilesiz, hurdasız ekilmiş, biçilmiş, üretilmiş, sağlıklısı ile beslendi. Çocukken turfanda yaz sebzesi mayıs ayında çıkardı. annem domates, salatalık doğradı mı kokusu mutfaktan odalara gelirdi. Şimdi yılın on iki ayı her şey var ama yazın bile yaz tadı yok.

Yediğimizin, içtiğimizin tadı kaçalı çok oldu. Elimizde olan hayatın tadı. Hayattan zevk almak, küçük mutlulukları yakalamak , anı yaşamak önemli olan. Gülmek, güldürebilmek güzel.

Bu satırları yazarken oğlum “Duşa giriyorum” diye seslendi. Bir ara gözüme çarptı gözlük camları çok pisti. “Gözlüklerini de yıka” diye seslendim. “Film seyrederken yıkayacağım, o zaman HD kalitesini yakalamış gibi oluyorum” dedi. Beni güldürdü.

Birini Sevmek…”


“Kapitalizmin dayatmasına niçin katılacakmışım ki ?”

“Tüketim ekonomisinin oyunları bunlar.”

“Biz evliyiz sevgili değiliz.”

“Böyle günler direkt erkeğin cebine göz diker.”

“Şekerim, adamın tipi ince, ruhu bildiğin kereste.”

“Bu yeni bir icat. Anamla babamın böyle bir günü yoktu. Biz iki dini, dört milli bayram ve yılbaşı biliriz. Bir de aklımızda kaldıysa “iyi ki doğdun” deriz.”

“Bunu kutlayınca evlenme yıl dönümü de kutlanmış sayılır mı ?”

“Amaaaaaaan bir buket çiçek alsam ömrü kısa solar gider, pırlantaya gücüm yetmez, yanağına bir öpücük kondururum, bir de süslü cümle al sana sevgililer günü kutlaması işte”

Bu tip yakınmalara ve savunmalara genel olarak “14 Şubat Sevgililer Günü” geyikleri denir. Her yıl aynen ya da benzer şekilde tekrar eder.

Ben kutlamanın hiç bir türüne karşı değilim. Varsın insanlar bir vesile ile birbirine hediye alsın, birbirinin gönlünü alsın. Yalnızca abartmasın dozunu kaçırmasın. Bazı insan vardır, ince ruhludur, onun genel günlere ihtiyacı yoktur. bazısı da inceliğini çooooooook derinlerde saklar takvimin gelişine göre ortaya çıkar. Gerçi bunlara sürü psikolojisinin esirleri de denir ama hiç yoktan iyidir.

Yarım asırlık ömrümde iki 14 Şubat bilirim.Birinde 1.5 aylık evli ve bu işlerin beşiği NewYork şehrindeydim. Aklımda sadece kalp şeklinde kutuda kalpli çikolata kaldı. Zaten orada kutlamaları kutlamayana rastlamak mümkün değil. Nereden gelirsen gel, nereli olursan ol kenarından köşesinden olaya dahil oluyorsun. Sene 1990 dı.İlk defa gördüm ve duydum sevgiliyiz diye sevinenleri. daha doğrusu eşim var diye gerinenleri.                                                                                     Bir diğeri ise on yıl önce bir Anadolu şehrinde, bir ocak başında, beş aile bir arada.Mekanın sahibi eşlerimizin arkadaşı idi. Adama söz vermişler bize de size jest yaptık dediler. Izgaranın kokusu, şarkı sözlerini unutan şarkıcı, masada karanfil, tabakta kalp şeklinde hediye anahtarlık, gecenin ayazı, tepemde uçuşan balonlar aklımda kalanlar.

Aslında sevginin ne günü, ne ayı, ne de yılı olur, sevgi zamansızdır. Sevgi insanın içinde ılık ılık akan bir şeydir. Sanki kanın kaynar, içini ısıtır, dışına buhar olup gider sevdiğini de ısıtır.Sevgi elle tutulmaz ama gözle görülür.

Birini sevmek onun için hep iyi şeyler düşünmek, iyi şeyler dilemektir.                    Birini sevmek onu korumak ve onun için endişelenmektir.                                    Birini sevmek onu hep görmek istemek, varlığını taaa içinde hissetmektir.        Birini sevmek onu hoş görmek ve hatalarını af etmektir.                                        Birini sevmek onu paylaşabilmek, mutluluğu ile mutlu olmak demektir.         Birini sevmek onun fikirlerine saygı göstermektir.                                                               Birini sevmek ona özgürlüğünü vermek demektir.                                                               Birini sevmek sevdiğim kadar seviliyormuyum diye şüpheye düşmemektir. Birini sevmek uzaktayken de yakındayken de aynı şeyleri hissetmektir.          Birini sevmek bir gün onu kaybedebileceğin ihtimalini de düşünmektir.                 Birini sevmek yok olup gitse bile onu iyi anıp, iyi hatırlamaktır.                            Birini sevmek aynı şeyleri sevmeye gayret etmektir.                                                  Birini sevmek onun bir gülüşüne, bir sözüne, bir duruşuna kapılıp gitmektir. Birini sevmek bunu ona söylemek, hissettirmek demektir.

Birini ya da birilerini, kendini, canlı cansız her şeyi sevebilmek zor iştir. Emek ister, sabır ister.Başarabilirsen eğer her günün mutlu ve huzurlu geçer.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzaklara mektup


İşimi bitirip yeni oturmuştum ki sol el bileğimde bir acı hissettim. Baktım, yakmışım. Facebook ta her pazar bir şiir paylaşırlar, “Bugün pazar ve ben seni çok özledim”. Aynı onun gibi bugün pazartesi ve ben balık pişirdim. Tavanın bir yanına değip yanmışım. Zamanla insanın kalbi gibi derisi de katılaşıyor demek ki. Acıyı sıcağı sıcağına algılayamıyor insan. Ancak kendi kendine kalınca hissediyorsun. Bir küçük yanıktan nerelere geldim bir bilsen. Önce senin “Bizim baba evinde pazar yemeğimiz; Balık, patates, salata ve helva idi ”  dediğini hatırladım. Bizim balık günümüz de pazartesi. çocuklar sevmiyor ama aldırmıyorum. İlaç niyetine yiyorlar.

Ne kadar çok zaman geçti şöyle oturup konuşmayalı, taze demlenmiş çayla, senin evirip çevirip fal baktığın kahve fincanı ile, dünden kaldı, sabah yaptım diyerek tabaklara sıraladığın rejime zararlı  yiyeceklerle, kedi Kontes’le, anlatıp, dinletip altından kalkamadığımız sorunları paylaştığımız günlerin üstünden.                                 Birimizin kocası yola gitti mi bayram ederdik. İllede gece oturacaktık. Benim hemen uykum gelmesin diye çayı kahveyi önden dayardın. Biliyormusun hala öyleyim. Erkenden uykum geliyor. Tv izlerken, kitap okurken uyuyakalıyorum. Hatta bu Ramazan bir ilke imza attım, bilgisayarın başında uyuya kaldım. Tüm ev halkı pes dedi.

Yıllar geçti, neler neler değişti. Büyüdük, olgunlaştık. İki gün sonra annem öleli bir yıl olacak. Eskisi gibi rüyalarıma girmiyor. Ama bazı sabahlar anneme telefon edeyim diye yataktan kalkıyorum. Sonra yarı yolda aklıma geliyor “Annem Öldü” diye. Şimdi anladım ki öksüz ve yetimlerin boynu destek sizlikten bükükmüş. Acıktın mı, üşüdün mü, yoruldun mu  sorularını gerçekten merak eden analar babalar sorarmış. İnsan çıplak kalıyor, sanki sırtını dayadığı duvarı yıkılmış gibi oluyor. Bir tuhaf yalnızlık anasız babasız olmak.

Ben eskisi gibi değilim. Daha az sinirli, daha çok sabırlı,  sınırları sınırsıza dayanan hoşgörülüyüm. Küçük çocuklar hala benden korkuyor ama seviyorlar da. tatlı sert misali. İstanbul da altın günleri yok. Buluşmalar cafe de bahçe de . Dolayısıyla yeme içme de ona göre. Ben de tığ gibi değilim ama kiloma da kilo eklemedim. Kızı kursa yazdırdım. Götürüp getireceğim aradaki boşlukta da ilim yapmayı planlıyorum. Okurum, yazarım.

Geçen gün kalemimi açtım. Kalemtraşı çöpü ile masaya bıraktım. Çocuklar görünce birbirini suçladı. Sonra ben yaptım dedim. Çok kızdılar, hiç oralı olmadım. Arada onlar gibi davranmayı seviyorum. Tabi bunları yeni keşfettim. Eskiden olsa kuralları asla çiğnemezdim. Biliyor musun hayatımdan aslaları ve mutlakaları çıkardım. Hayatı sertleştirmeden yaşamak hem daha kolay hem daha güzel.

Zamandan yana şikayetim var. Çok çabuk geçiyor. Eskiden de böyleydi belki ama ben yeni farkına vardım.  Kendime kareli polar bir sabahlık aldım. Sabah kalkınca, akşam yatmadan önce bilgisayarda oyunlar oynuyorum. Gözlüğümle, sabahlığımla, ekran başındaki ciddiyetimle kendimi olana bitene göz atan, tüm zamanları değerlendiren mühim şahsiyetlere benzetiyorum. Oyun oynamayı seviyorum, dikkatimi arttırıyor, ruhuma iyi geliyor hem de eğleniyorum. Bir ara abarttım. Çok komşu, çok istek formülü ile hızla ilerledim. Şimdi ona da dur dedim. Oynayanlarla hallediyorum. Aslına bakarsan tuhaf şeyler istiyorum. Ejderha pulu, alet kemeri, antik sütün kazma sahası izni gibi. Sonra yılan öldürüp, odaları açıyorum, su kenarında beş çeşit ekin ekip, on hayvan besleyip Dükü memnun ediyorum. Sonra da gelsin leveller.

“Hayat devam ediyor”  ne kadar kolay söylenen, ne kadar basit ve ne kadar doğru bir cümle. Hayatın içinde sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, çocuklarımız, eşimiz, dostumuz var. Duygularımız, görevlerimiz, sorumluluklarımız var. En önemlisi biz varız, senin gibi yıllanmış dostlar var. Görmesem de sesini duymasam da yüreğimde yerin var.

Bugün pazartesi, balık pişirdim ve seni çooooook özledim…

 

Yataktan Kalkmasam…


Bazı sabahlar vardır ki uyanmak istemezsin, uyansan yataktan çıkmak istemezsin, sırtın şilteye yapışsın, hiç bir kuvvet seni kaldıramasın istersin. Gözlerini kapamak, bir karanlıkta kaybolmayı ve gözünün önünden geçenleri, aklına gelenleri bir silgi ile silesin gelir. İşte bu duygular sil baştan ya da sıfır noktasından yeniden başlayacak hayata özlemdir.

Mutlaka bir sürü şey birikmiş, üst üste gelmiş, mücadele gücün zayıflamıştır.Güne  başlamak demek sıkıntılarla yüzleşmek demektir. Maddi ya da manevi seni hırpalayan bir şey o gün ya karar aşamasına gelmiştir ya da çözülemez kördüğüm halindedir. Ama senin ne karar veresin ne de düğümü çözesin vardır. O anda biri seni arasın istersin. yataktan kalmadan  telefondaki bir iki kem küm cümlesinden sonra arayanın “Biraz keyifsizim bugün” cümlesini hararetle deşmesini beklersin. Hatta kendince yardım bile edersin. ” İyiyim, iyiyim merak edilecek bir şey yok” cümlesi ile ip ucu verip ses tonun karşı tarafı telaşlandırsın istersin. Genelde ya arayan olmaz ya da arayan durumu anlamaz.

“Hafif bir meltem esse, suyun üstünde beni sürüklese, saçlarım, elbiselerim uçuşsa, ileriye gitmek için üstüne bastığım her taş sularda kaybolsa, gittiğim yerin dönüşü olmasa, her şeyin dışında kalsam, hafif olsam, yeniden tertemiz sayfalarla hayata başlasam…” Böyle bir paragrafı çok kimse hayal etmiş ve istemiştir.

Zaman ilerledikçe yatakta geçen zamanlar işkenceye dönüşür. Sağdan soldan unuttuğunu sandığın, kalbine gömdüğün, sinir olduğun, hüzünle dolduğun ne kadar anı hatıra varsa dökülür aklına gelir, gözünde canlanır. Düşünmek, hatırlamak, nedenlere niçinlere takılmak insanı yatağa yattığından daha da yorgun hale getirir. Kendinle kalmak istediğin anların savaş meydanında çarpışan sana dönmüştür. Bir kılıçla ikiye böldüğün, bir kurşun attığın, atına binip kaçtığın her şey tekrar tekrar canlanmaktadır. Buna da hafakanlar basma safhası deriz ki , yataktan fırlayıp aniden kalmak en iyi çözümdür.

Her zaman olduğu gibi sen ve seni daraltan her şey ile yalnızsındır. Çözüm de yalnız sendedir. Bana bu hallerde önce bir şükür hali , sonrada aklıma sıralı terapi cümleleri gelir.                                                                                                                                 -Sağlıklı insanların başında altından bir taç vardır, bunu da yalnız sağlıksız insanlar görür.                                                                                                                                           -Gün doğmadan neler doğar, Ölümden gayrisine çare var.                                                   -Benim istediğimi Allah istemiyorsa benim onla bir daha hiç işim olmaz.                   -Bekleyelim, sabır edelim, görelim.                                                                                                         -Ne olmuş yani ucunda ölüm yok ya, kader kısmet…                                                           -Niye korkuyorum, neden korkuyorum, zaten korkunun ecele faydası yok.           -Amaaaaaaaaaan yan yatan da bir çamura batanda bir.                                                          -Bunda da bir hayır vardır…

Tümünü bir den aklımdan geçirip, suyla sabunla temizlenip, mis gibi kokan bir çay içip, kendime güven tazeleyip bırakırım kendimi hayata, hemde tam da kaldığım yerden…

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑