Temizim, Temizsin, Temizler mi ki…


Baba evinde günlerimin büyük çoğunluğu “Dur, oraya basma”, “Terliklerini çıkarma”, ” Dışarıda giydiğin kıyafetleri temizlerin yanına asma” gibi annemin kuralları hatırlatan uyarıları ile geçti.

Rahmetli anam temiz, titiz sınıfının önde gelenleri arasında olup, daha bir kurala uyum sağlamadan yerine kapsamı genişletilmiş yenisini koyardı. Zaman içinde bizde karşı çıkamayınca anne kimliğini “Temizlik Perisi” ne dönüştürdü.              Önce içeri ile dışarı ayırımı oldu, içeriye de kendi içinde bir takım kurallar kondu. Şöyle ki dışarıdan gelenler hiç bir yere girmeden banyoda soyunup, dökünüp ev haline geçti, yatak kıyafeti ile mutfakta yemek yemek serbest değildi.

Aslında annem ölene kadar hem kendine hem de etrafına eziyet etti. İyi temizlensin diye çamaşırları elinde yıkadı, asla biriktirmedi. Koltukları, halıları sayılara göre sildi, bazı kıyafetleri yıkaması zor diye hiç giymedi. Misafirin geldiğine sevinip, gidince tüm evi suyla sabunla dezenfekte etti. Oturmak zorunda kalmamak için dolmuşa, taksiye binmezdi, sağlığı yerinde iken otobüste ayakta seyahat etti. Son zamanlarında kardeşimin arabasına “koltuklar temiz anne, senin için sildirdim” yalanına kanarak bindi. Satın aldığı elbiseleri önce yıkadı sonra giydi, pek çok  giysinin eskimeden ağzı yüzü eğildi. Hem evi, hem de kendini temiz tutmak için ölene kadar gayret sarf etti. Sonunda pis dediği kara toprağa girdi.

Kurallı, kaideli bir ailede yetişince serbest bir alemde uzun süreli huzur bulamıyorsun. dayanamayıp eninde sonunda kendi kurallarını koyuyorsun. Eşimle annem temizlik konusunda aynı noktadan farklı yönlere hareket eden ve asla buluşamayacak olan otobüs problemleri gibiydiler. Bu serbestlik beni bir zaman rahatlatsa da rahatın batması sonunda özüme dönme çabalarına başladım. İlk olarak ayakkabı çıkarma noktasını sokak kapısının dışına taşıyıp, çorapları kontrol altına aldım. İş üstü, ev üstü, temiz çarşaflarda temiz bedenler, mutfak kabı, banyo tası, temiz çamaşırı kirli ile karıştırma, pijama ile ortada dolanma derken bugünlere geldim. Annem kadar başarılı değilim ama ümidi de kesmedim. (Benim kuşak şunun ucunu tutup toplayalım, şimdikilerde hepsini boşlayalım kuşağı)  Çocuklar konusunda biraz yol aldım ama eşimle hemen hemen başladığım noktada kaldım. Yalnız her gün en az iki üç kez umumi tuvalet kullanan biri olarak evdekilere gösterdiği hassasiyet konusunda şaşkınım. Adını bile duymadığım güçlü deterjanlarla fırsat buldukça tuvalet temizliği yapar. Bal dök yala demicem ama bak bak saçını tara. O derece yani.

Çocuklar temizlik kurallarını pek takmıyorlar. Yine de pek çok konuda temiz pis ayırımı yaptık Çantalarından yatak ve masaları kurtardık ama kaç kez onları okul kıyafeti ile yatağın kenarına oturmuş yakaladım. Ben yatmıyorum nasılsa diye gözümü kapadım.

Geçen gün kızdan asmak için makineden çamaşırları çıkarmasını istedim. Yer silme tasının içinde getirdiğini görünce ayakta hafifçe bir sallandım. Bir an hepsini yeniden yıkamak ateşi ile yandım. Sonra kendimi toparladım, yaparsam arkası gelir dedim. Hepsini tek tek ipe astım.                                                                     Temizliğin sonu yok , devamlı gelişmeye müsait bir konu ama elinde olmayan noktalarda da durmasını bilmeli insan.

Geçen yıl Almanya’dan bir öğrenciyi on gün misafir ettik. Çocuk gelir gelmez evin kurallarını söyleyebilmek için epeyce bir İnglizce  çalıştım. Merhabadan sonra ayakkabıları dışarıda çıkarıyoruz diye başladım. Sağ olsun  dinledi ama ayakkabılarını kapının önüne koyup çorapları ile asansörün düğmesine basmaya gitmesi beni  kahretti. Gidene kadar idare ettim. Kendi odamı steril halde tuttum, kendimden gayrısını sokmadım, arkasından el salladıktan hemen sonra silip , süpürüp, yıkayıp tüm evi şartladım.

Aslında herkesin titiz bir yanı var. Kimi gizli, kimi açık. Kapı kolu silenler, çamaşır suyu olmadan asla diyenler, umumi tuvalete mecburen girip evde komple temizlenenler, yere koyduğu çantayı kucağına almayanlar, lokantada kaşığa, çatala, bardağa temiz mi diye göz atanlar, bir kaç deterjanı karıştırıp temizleme suyunun gücünü arttıranlar, evde ıslak bezle sokakta ıslak mendille silelim, parlatalım diye dolananlar, hem temiz titiz olup hem de evde şartlı şurtlu kedi köpek bakanlar, perdenin renginden, halının püskülünden, camın çerçevenin kenarından temizlik notu kıranlar size sesleniyorum;                      Temiz ,pis herkesin sonu toprakla kucaklaşmak, hani diyorum ki aklınızın bir köşesinde dursun.

 

Reklamlar

Bir Çorba Hikayesi…


Uzun ve ağır kışların yaşandığı bir Anadolu şehrinden bu çorba.                           Eskiler komşu komşunun külüne muhtaç demişler, büyük şehirlerde yaşayanlar da komşu komşunun yüzüne muhtaç diye değiştirmişler.

40-50 dairelik bloklar, sabah çıkıp akşam gelen çiftler, eve yorgun argın dönüşler, alışveriş, temizlik, uyku, maç, eğlence, anaya babaya gitme şeklinde değerlendirilen hafta sonları derken, komşuluk çoğu yerde öldü, çok az yerde de can çekişiyor.Küçük yerlerde birbirine akraba olan, tutkun olan insan sayısı çok, trafik yok, bir blokta en fazla 22 daire, onlarında çoğu bildik kimse.            Uzun kış gecelerinde saat altı oldu mu evdesin. yedin, içtin, dinlendin oldu sekiz. Yatmaya en az üç dört saat var. Ne yapılacak o zaman bir kapı çalınacak.

İstanbul da başlayan evliliğim,  New York  da gelişip üçgeni Konya da tamamladı. 92 yılıydı. O sene de bir kış oldu, kar bir ay yerden kalkmadı. gündüz biraz erir gibi oluyor, gece tüm eriyen yerler buz tutuyor. saçaklardan sarkanlar cinayet aleti gibi. Gece ayazı desen içine işliyor. fakat bu koşullar gezmeye engel değil. Saat geldi mi sokaklarda bir trafik, kimi yaya, kimi arabalı, kimi bisiklette üç dört kişi akıllarına gelen bir eve misafirliğe gidiyorlar. O zamanlar haber verme yok, zaten gerekte yok. Kapıyı çalarlar yoksa, bir yanına, bir arkasına bakarlar, nasılsa herkes tanıdık.                                                                                                                                          Kimi zaman  evde bir kalabalık toplanır, sanırsın düğün evi. Hal hatır sorulur, hoş beş derken, sıra ikrama gelir. Mutlaka çay, belki yanında kuzinede közlenmiş patates, patlamış mısır, haşhaşlı buğday en sonuna da ille de meyve. Genç kızlar ya da yeni gelinler hizmete yardım ederler.

İşte bu kalabalık ve uzun ve de çok soğuk gecelerin sıcak çorbası” Arap Aşı ” Özel bir hamuru var. Eskiden büyükcene bir tepsiye hamuru hazırlanır, ortası açılır, tam ortaya çorba tası konurmuş. Kaşıklarla önce hamurdan bir parça, sonra doğruca çorba tasına, hamuru çorbaya kaçırmadan içenlerse galipler arasına katılırmış. Kaybedene bir ceza verilirmiş, belki bir tepsi börek istenir, belki de yarın ki çorbayı sen pişir denir…  çorbayı içenler, onları izleyenler, aradaki atışmalar, kahkahalar, pazarlıklar derken vakit geçer gidermiş.

Çorbanın aslı önceleri tavşan eti imiş. Sonra horoza, kuru kesim tavuğa derken market rafındaki tavuğa kadar gerilemiş. İnsanın içini ısıtan, baharatlı, kıvamlı, doyurucu, besleyici hatta eğlendirici…

ARAP AŞI ÇORBASI ve HAMURU:

Tüm tavuk alıp, karnına soyulmuş bir soğan, derisine bir iki damla limon, tuz ve çok az çekilmiş karabiber ekleyip haşlıyorum.Kemiklerini, derisini, gerisini mahallenin kedisine köpeğine, bir parça göğüs etini soğuk sandviç olarak dolaba, kalanını ve suyunu çorbaya ayırıyorum.Beş tepeleme çorba kaşığı unu tencerede hafifçe sarartıp kayınvalidenin dediği gibi kokulandırıyorum. Az bir soğuk su ile unu ezip bulamaç yaptıktan sonra bir çorba kaşığı domates salçası, en az bir tatlı kaşığı acı biber salçası (acı sevenler miktarı arttırabilir)  ilave edip tavuk suyu ile kıvamını ayarlıyorum. Tavuk suyu yağlı olduğu için ben ayrıca yağ ilave etmiyorum. Kaynatıyorum, didiklemiş olduğum tavuk etlerini ilave ediyorum,  kıvamlı olacak, zamanın ve suyun ayarı size kalmış. Şimdilerde öyle ortaya çorba konmadığı için hamur ayrı bir kapta çorbanın yanında ikram ediliyor. Kimi seviyor, kimi sevmiyor. İlk deneme için bir kahve fincanı una beş fincan su, bir tutam tuz, bir damla sıvı yağ yeter.Hepsini kaynatıp muhallebi kıvamına gelince su ile ıslatılmış borcama dökülüp donduruluyor. Dolapta iki üç saat beklemesi yeter. Küçük baklava dilimleri kesip ikram edebilirsiniz.

Afiyet olsun…

 

Evin Annesi Mutfakta


Güzel yemekler yapan büyüklerin olduğu bir ailede yetiştim, güzel yemekler yapan kayınvalidenin  yanında geliştim, kendi mutfağımda pişirip pişirip yiyenlere sergiledim. Mükemmel değil ama ona yakın lezzetler de yemekler pişirdiğimi düşünüyorum ve de bu konuda destek görüp övgüler alıyorum.

Ara sıra bazı bazı pişenleri sizle paylaşmak istedim. Daha sonraları resimler de ekleyeceğim.

KREMALI PATATES :

Geniş zamanların en favori kahvaltı yemeklerindendir. Malzemeleri bir büyük yuvarlak borcam için; orta boy 3-4 patates, 4-5 diş sarımsak, 125 ml lik krema, tuz , karabiber, kekik, kırmızı biber.  Önce sarımsakları küçük küçük doğrayarak borcamın dibine serpiştiriyorsunuz. Üstüne soyup halka halka doğradığınız patatesleri yıkılmış domino taşı modelinde sıralıyorsunuz.Üstüne kremanın hepsini yayarak döküp, baharatları istediğiniz kadar serpiyorsunuz. Kekik ve kırmızı biber çok yakışıyor. 225 derecelik önceden ısıtılmış fırında üstleri kızarana kadar pişiriyorsunuz.

YEŞİL MERCİMEK ÇORBASI:

Kış günleri için hem lezzetli, hem de besleyici bir seçenek. Bir su bardağı yeşil mercimek, bir adet orta boy domates, salçalık kırmızı biber, yeşil biber, yağ, nane, 2-3 yemek kaşığı arpa şehriye.                                                                                        Yeşil mercimekleri yıkadıktan sonra üstünü 2-3 parmak geçecek kadar soğuk su ve tuz ekleyerek haşlayın. Suyu azalırsa sıcak su ekleyin, suyunu dökmeyeceğiniz için de ayarına dikkat edin. Diğer yandan domates, ve biberleri blender da çekin ve yağ ile soteleyin. Haşlanmış mercimeklerin üzerine dökün su ilave edin, kaynayan suya da arpa şehriyeleri salın. Kıvamını ayarlayıp piştiğine kanaat getirince de üstüne bol nane ekleyin. Sofrada yanın da kırmızı pul biber ve limonla servis edin.                                                                                                                 Ben genelde şehriye yerine evde kesilmiş erişte kullanıyorum, daha kıvamlı ve daha lezzetli oluyor.Biber ve domatesleri de kış için yazdan çorbalık poşetler halinde hazırlıyorum.

BALLI TAVUK:

Bifteklik kesilmiş tüm bir tavuk göğsü, bir yemek kaşığı bal, ince kıyılmış maydanoz, yarım limon suyu, biraz kırmızı pul biber ve tuz.Bunların tümümü bir saklama kabında karıştırıp ertesi gün için buzdolabına koyuyorum. Yemekten 15 dakika kadar önce az yağ ile kızdırılmış teflon tavada orta ateş den biraz daha fazla bir ısıda dışları kızarıp içleri yumuşak kalacak şekilde pişirilir, spagetti ile ikramı hem güzel, hem de doyurucu oluyor.

AFİYET OLSUN

 

 

Yaz bitti…


” Gitti…, Bitti…”  söylerken insana hüzün verdiği gibi eğer solunda kesinlik bildiren kelimeler yoksa hala bir umut var demektir. “Yaz bitti”  bu yaz bitti, seneye, daha sonraki, daha daha da sonraki senelere dair beklentiler  olacaktır.

Takvime göre de, mevsime göre de yazın son günleri. Bu sabah sahilde yürüdüm. Filmlerdeki gibi; ıssız ve uzun kumsal, dalgalı deniz, mavi berrak gökyüzü, aralarda beyaz bulutlar, suda parlayan güneş, yürürken ıslanan ayaklarım, rüzgarda uçuşan eteklerim…

Genelde bu sahnelerde yürüyenler mutsuz, umutsuz, kırılmış insanlardır. Ucu bucağı görünmeyen sonsuz manzarada sıkıntılarının ne kadar yer kapladığına bakar gibi uzaklara dalar giderler. Ben bu hallerden hiçbirinde değilim. Benimki romantik, nostaljik ve şu anda aklıma gelmeyen sonu “ik” le biten kavramlar karmaşası. Depresif bir durum yok yani.

Sanki dalgalar uzaklardan gözümün görmediği yerlerden laf taşır gibi. Kabararak başlayan, en yüksek noktadan sonra kırılıp, köpürerek kıyıya ulaşan kumların arasında yok olan dalgalar. Aynı zamana yenik düşen öfke ve özlem gibi.

Ne çelişki değil mi ? Issız kumsal diye tanımladığınız yer  aslında bir ağızdan konuşan topluluklara benzer. Dalgaların köpürüp taşlara çarparak yok olması sanki yüzümüze vurulan şamarlar gibi sert ve gürültülü, rüzgarın ve balıkçı motorlarının sesi, yiyecek arayan martılar…

Eski yazlar, geçmiş baharlar, gelecek kışlar… tüm hikayeleri bu sesler anlatırlar. Belki ondandır filmlerde en sevdiğini kaybetmiş  yada umutları tükenmiş, hayatla kavgalı birinin kendini kumsallara atması.

Kumlarda binlerce iz var. Küçük böceklerin, rüzgarın, yürüyüp gidenlerin, farklı mesafelere uzanan dalgaların izleri. Geride yıllar bırakmakta böyle işte. Gözünün değdiği, kalbinin titrediği, ruhuna dolan her şeyin bir izi var. Zamanla dile geliyor, sadece sana fısıldayarak hatırlatıyor kendini.

Kumsallar boyunca laf taşıyan dalgalardan faydalanıp hesaplaşma zamanı.             Bir avuç kum gibidir hayat, avuçlarınızda tuttuğunuz, bir kısmı akıp giden bir kısmı avuçlarınıza yapışan, arasına karışmış midye parçacıklarının canınızı yaktığı, suya tutarsanız hepsinden kurtulmuş olacağınızı bildiğiniz, sıktıkça azalan, azaldıkça kalan tanelerin güzelliğinin farkına varacağınız…

Aslında güneşi görünce parlayacak tanecikleri avuçlarımızda karanlığa mahkum etmektir hayat.

Dünün çocuğu, bugünün annesi


Yarım asrı geride bırakınca insanın üstüne bir “Pamuk gibi olma” hali geliyor. Geriye dönüp bakıyorsun “Affettim” diye ne varsa bağışlayıp anı olarak bağrına basıyorsun, bugünde yaşıyorsun, ileriye dönük her şeyi “Sabırla koruk helva olur” başlığı altında topluyorsun.Geçmişteki tecrübeler hanende artı olarak duruyor. Bu durum da insanda bir bilge havası yaratıyor. Fakat bu bilge gençliğe faydalı olamıyor. Tıpkı geçmişte kendisine yardımcı olamayan bilgeler gibi. Bugünün çocuklarına bakıyorum, kendi çocukluğumu hatırlıyorum, yetiştirdiğim çocuklar ise gözümün önünde.

Zamane anne, babaları benim gözümde çocuklarına esir düşmüş  ya da çocuklarını esir almak için uğraşandüşmanla dost arası insanlar.

Rahmetli babamdan çekinir, annem dense ciddi boyutta korkardık. Bu ortam nasıl sağlandı tam bilemiyorum ama bildiğim bir takım etkenler var. Bir kere sınırsız istekler ve vaatler yoktu. Kimse haddini aşmazdı. Babam maaşını çekmeceye koyar annem harcardı. Aylık alışveriş listesine yazılırdık. Kalemler iyice küçülene kadar, defterler sayfaları kopmadan en son boş satırına kadar kullanılırdı. Eğlence için sokağa çıkardık, akşam ezanını duyduk mu  soluğu evin kapısında alırdık. Tüm mahalle çocuklarıyla saklambaç oynadığımız sokaklar labirent gibi gelirdi bize. Bir topun peşinde en az on kişi olurdu. Sana yağlı taze ekmek üzerine toz şeker ya da annemin vişne reçeli hem renk uyumlu hem de lezzetli. Akşam erken yatar erken kalkardık. Başka seçenek yoktu zaten. Her şeyin yavaş işlediği dünyamızda radyo bile önce ışıklarını yakar, sonra ısınır, biraz hışırdar ardından sesi gelirdi.

Arada misafirliğe gider uzaktan annemin kaş göz işaretleri, yakından etimizi kısan çimdikleri ile mum gibi dururduk. Dayak yaygındı ama şiddet boyutlarına rastlamadım. Anamın kuşağına “Baltalı ilah” da denebilir. Terlik havalandı mı “ıska, ıska” diye kaçabilen kaç çocuk vardır bilemem. Suçlarımız derecelerine göre cezalandırılır, babaya söyleme son aşama olurdu. Bazen de nineler dedeler canlı kalkan gibi suçların önünde dururdu.

Kesinlikle hiyerarşi vardı. Abi abla olmak büyük aşama sayılırdı. Karne önemli, yaz tatili eğlenceli, bayram gezmesi beklentili olurdu. Takım elbise yaşı erkeklerde ilk on yıl içinde, ruj, oje, kalem, kaş alma gibi aktiviteler en az lise sonu beklerdi. Arkadaşlar eve gelir, soyu sopu belli, bildik evlere “Doğum günü partisi” ne gidilirdi. Analar babalar ister çocuklar tıp fakültesi için ter dökerdi. Kız arkadaş edinme, erkek arkadaşla pastahanede görüşme zor işler bölümünde en az iki ustalık yıldızı isterdi.

Bir çok şeyi anayı babayı memnun etmek için yapar onlar mutlu diye mutlu olurduk. Sorunlarımız vardı ama tartışılmaz ve paylaşılmazdı. Yine de üstesinden gelirdik. Küçük mekanlarda oturur öyle oda oda ayrılmazdık. Çoğumuzun evlendikten sonra yarım odası oldu desek de doğru olur.

Yemek seçilmez, arkamızdan ağlayacak olan pirinç tanesi ile ekmek kırıntısı hikayesini dinlemeden kimse sofradan kalmazdı. Hatırlar mektupla, tebrik kartı ile sorulur, adres ve telefon rehberi kolay bulunan yerde tutulurdu. Bugünün deyimi ile teknoloji yerlerde, dostluk arkadaşlık el üstünde, Türkçe düzgün, kılık kıyafet mevsim ile uyumlu, çocuklar çocuk gibiydi.

Şimdiye göre çok geride olan imkanlara rağmen asi, ulaşılamaz, kaynaşılamaz değildik.  Ruhlarımız tok, gönlümüz hoştu.  Şimdi ayrı odalarda, ayrı dünyalarda yetişen mutsuz, doyumsuz çocuklar var.

Beğendiği her şeyi giyebilen, tencere yemeği sevmeyen, isteklerinin boyutları güncellenmiş elektronik aletlerle ifade edilen, sanal alemde yeşil ışıkta yarım yamalak Türkçe ile sohbet eden, ebebeyinlerini yetersiz, kendini kimi zaman gereksiz hisseden, tutturan, ısrar eden, nasihat dinlemeyen bir çocuk ve genç karışımına esir ana babalar…

Hep daha çok vermeye planlanmış, çoğu zaman para ile mutluluğu bir tutan, kendi dünyaları ile çocukları arasında uçurum yaratan, hayat şartlarına yenilmiş, dar zamanlı, yorgun, ya çocuğu ile ilgilenmeyen yada ilgiden boğan, kendi kalıplarına çocuk uydurmaya çalışan anne babalara esir olmamak için uğraşan çocuklar…

Kimi dinlersen o haklı.

Evler var çocukların ışıl ışıl parlayıp yetiştiği, evler var çocukların karanlıklara hapis edildiği…

 

İmtihan dünyasının sınav soruları


Fani imtihan dünyasının en çok sorulan sorularından biridir “Beni seviyor musun ?”. Asıl konu başlığı sevmek üzerine olup, kendi içinde bölümleri vardır. Kalp kalbe karşıdır, sevgi karşılıklıdır, ne kadar seversen o kadar sevilirsin gibi destek cümleler bir zaman durumu idare etse de illede sormak gerekir.

“Beni seviyor musun?” sorusunu hemen yada bir zaman sonra ” Ne kadar seviyorsun ?” şeklindeki miktar sorusu izler. Sevilen sevildiğinden emin derecesini merak etmektedir. “Bir tek seni sevdim, gerisi yalan” ya da “Dünyalar kadar” cevapları makbul olmakla birlikte, tatmin edici değildir. Bu aşırılık zaman içinde soruyu tekrarlamayı gerektirir.

“onu mu şunu mu, benimi, diğerini mi daha çok seviyorsun ?” cümlesi de tercih belirten bir cevap ister. Tarihi ilk çocukluğa dayanır. Büyükler tarafından hem sorulur, hem de cevabı öğretilir.” Sevgi bir mutluluk alışverişidir. kimi daha çok seversen onu mutlu edersin.” tezini destekler. Bundan da duruma göre anne ya da baba nasiplenir.

İki oğlu, bir kızı, başında kocası, kardeşi, ablası, kendi ve eşi tarafından pek çok akrabası, her yaş grubundan arkadaşı olan evin annesi içinde çok önemlidir “sevgi”. Sevmek ve onu adil olarak gösterebilmek.

Eşe olan derin sevgi, anaya babaya olan kutsal sevgi, kardeşlere olan devamlı sevgi, akrabaya, arkadaşa olan gönülden sevgi derken sıra evlat sevgisine gelir. Küçük oğlum doğunca büyük oğlum sordu “Hangimizi daha çok seviyorsun ?” diye. ” İki gözüm var hangisinin kör olmasını isteyebilirim ki ?” dedim.  İki çocuğunda önemlerini ve derecelerini eşitledim. Yıllar sonra aralarına bir de kız eklenince garip yaratıklar gibi alnımın ortasında üçüncü bir gözüm olmadığından benim ifade zayıf, tarif yetersiz kaldı.

Aslında anneler çocuklarını eşit sever, ihtiyaçlarına göre sevgi gösterirler. Sevgiyi göstermek, ifade etmek gibi çabalar mutluluğa giden yolun önünü açarlar. Her çaba herkese uymaz. İki çocuktan birine börek açarsın, birine yumurta kırarsın. Sonuçta ikisini de memnun edersin. Fakat bunları çocuklar yanlış yorumluyor. Anne fazla vakit ayırdığını çok seviyormuş gibi oluyor.

Aslında sevginin azı çoğu yoktur. Sebebi vardır. İnsan sevdiği herkesi farklı sebepten sever. Kimi güzeldir, göze hoş gelir, kimi neşeli, kimi duygulu ruha hoş gelir, Kimi kara gün dostu, kimi paylaşımcı darlığa bolluk gelir, kimi iyi dinler, kimi sorun çözer derde derman gelir. Kimi canından bir parçadır, kimi ise canına can katandır.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑