HER GÜNE UYAN GENEL SENDROMLAR 1

Etiketler

, , , , , , , , ,


Eeeeey Sevgili günlüüüüüük !!!

Sana böyle seslenince neler hissettin, merak ettim.Gerçi seni dile getiren benim, o vakit ben beni mi merak ettim. Ben beni bilirim, ama bildiklerimi bildirmeyi (emir halinde)  ve bildirim almayı sevmem (dayatmalı), hoşuma gelmez bu durumlar. Hemen denk geldi, muhtelif, sosyal haberleşme kanallarından akanlara bi çakayım ; Arkadaşım; üzgünüm ama çoooook önemli değilsin, sana gelen o bilgi bana gönderene kadar kaaaaç tur attı, bana kaç yerden ulaştı, kaynağı nedir, gönderen bi arkadaşa da bi trolden gelmiş olmasın, trolin iyisi var mı ????  Ben zaten çoğu şeyi açmam, imzalamam, genel dolanan hiiiiiç bir şeye bakmam, baktıklarım kendini değil haberi önemli saysınlar, aaay benim büyük oğlan bir ara önemi yerine, “anne bu konular çooook ömerli !” derdi, sonra düzeltti tabi. Bunu da yazmasam olmaz sanki.

Eeeey Sevgili Günlüüüüüük !!!!

Senin doğup, büyümüş bir sürü kardeşin var idi, ben onların hepsini yok ettim,pişman değilim, yalnız bi tane bi arkadaşta kalmış, onu da merakta değilim. Bir hatırayı kayıt altına almaz isek hatırlamaz mıyız, bence hatırlarız. Ben hatırlarım, ama gerekiyor ise hatırlarım, zihnimden silinenler, zihnimde yer etmeyenlerdir, iyi olmuş, yerine yenisini yaşarım.Amaaaan bir şeyi hatırda tutarsak, tutarız, tutturulmuş hatıralar iliştikleri yerlerde rahat durmaz, üstünde farkında olmadan çok çalışma yapılır ise saptırıla bilir, yeniden yazıla bilir, maniple olur onlar, yeminlen, dermişim.

Eeeeey sevgili Günlüüüüük !!!

Dün akşam tepem attı, arada bir kafamın tası da atar, bizim yörenin deyimi ile fes başımdan oynar, bunlar bir rüzgardır gelir geçer, tepem atınca kadın isimli kasırgaları ortaya çıkarırım,bu içeride üretilen on yüz milyon baloncuğun kendini dışarı atmasıdır, öyle parlak, parlak, hafif hafif uçarken birinin içinden bir canavar çıkar, hane halkını yiyecek hale gelir, yemez, ama yemekten beter eder, “ha şimdi, ha şimdi” sendromu.

Böyle bir durumda, sudan gibi görünen ama alttan altta ince kollara ayrılmış bir sebebimiz vardır, o ince kollar, aşırı yüklemeden bir bir patlamaya , ateş bastıran mai yayılmaya, en sonunda nefes borusunda itişmeler başlamış, hane halkı da bir çırpıda genel haşlanmış olur. Bu durumda onların sinmiş, korkmuş, şaşırmış yüz ifadeleri içime serpilen bir miktar su olur. Üstüme gelen enerji dalgaları ile evi bir çırpıda derer toplar, yatmaya giderim. Gitmeden ; “ortalıkta bulaşık görmek istemiyorum, tv nin sesini kısın, camı kapayın, aldığınızı aldığınız yere bırakın …” diye de bir gürlerim kiiii, bu da baloncukları hava ile buluşturur, yani bir bakış açısına göre söylediklerim havaya gider, ama, olsun, o havayı bir müddet soluturum.

Sabah yine gergin ama biraz gerilemiş kalkarım, hane halkı kaçar gibi evi terk edince, soluğu çekmecelerin başında alırım. Hem düzeltir, hem de verilecekleri, atılacakları ayıklarım, tabi ki de sormadan, farkına varan olursa “bilmiyorum” ayağına yatarım. Bazı şeyleri hiç ellemem, misal BJK tişörtleri, Kartallı olanı gerçekten bilmiyorum.

Çok dipli değil ama ışık saçacak kadar bir temizlik yaparım, en olmadık şeyleri yıkarım, yanına basit bir yemek, bugün için bakla ve makarna, korkudan yer bi de üstüne eline sağlık derler. Arada soluklanmak için Candy oynarım, Alçak oyun beni oyalamak için durmadan level geçirir ama ben kanmam, çünküüüüü ciddi bir sorumluluk duygum var, gereksiz gelişmiştir.  En son kendimi de temizler akşam 19.00 sularında normale dönerim,

24 saatlik afra tafra benimki, sadece arada varlığımı hatırlatmak, gücümü hissettirmek. Nedir güç; Bu evi yaşanır hale koyan, sizi bir arada tutan, hayata hazırlayan, problemlerinize çözüm üreten benim, sevgi, şefkat da cabası, seviyor isek, yüz verdi isek tepeme çıkmak yerine arada bi de siz beni anlayın, bana bir el atın, çileği alıp gelmişim, yıkayıp, tabaklayıp önünüze getirmişim, yememiş, bi de geceyi dışarıda geçirmesine sebep olmuşsunuz ki gece yarısı tayfasını tembihleyip yattım, 24 saat sonra dolaptan çürümüş olarak çıkmış da dondurmanıza süs olamadıysa, bi de bana laf çakıldı ise, çoşarım abi, kapasitem çoook daha fazla da şeyetmiyorum, fıratımda yok. Aaaaay demek sudan sebep çilek imiş, yazarken fark ettim, dermişim,

“O kedi buraya gelecek buraya”  , kedi gelince sükut, kedi tekrar aklıma düşene kadar huzur, aaaah aaaaah bir kedim bile yok anlıyor musun, hadi gülümse …

 

BURSA GEZİMİZ

Etiketler

, , , , , , , ,


 

Bursa nereden gittiğine bağlı olarak o kadar saat. Gider iken yeni Osmangazi köprüsünden, gelirken feribot tercih ettik, ya da öyle denk geldi, biri hızlı, biri temiz havalı, dönüşler yorgun, gidişler heyecanlı, oto yollar pek havalı, yolcular beklentide, rehberler hizmette. İki rehberimiz var idi, biri resmi, biri ekstra bilgili gönüllerin rehberi.

Taksim, kadıköy, Bostancı toplaya toplaya başladık, şehir köprüsünü geçince kahvaltılıkları aldık. Üç bölmeli tabak ve üç poşet, biri peynirler, biri domates, salatalık, zeytin, maydanoz, biri ekmek ceviz, mini kutularda tereyağ, reçel, yanına meyve suyu, üstüne ıslak mendil. Arkasından sindirim için kahve ihtiyacı hissettik, onu da Oksijen tesisileri’nden temin ettik, maşallah fiyatlar starbucks, hız kahveci kablumbağa. Bursa’ya az kaldı, dedik, yeşil dağlara, tepelere baka baka güneş ile oynaşarak devam ettik, az da yolu uzattık, hatta önce Mudanya dönüşte Bursa mı ki dedim.

Bu arada yol boyu rehberin arşivinden, yani Hakkı Taşdemir’den müzik dinliyoruz. Önce efsane kadınlar; Mehveş Hanım, Deniz Kızı Eftalya, Afife Jale, Seyhan Hanım ve Melahat Gülses. Kiminin hikayesi, kiminin sesi, ben Afife jale ile Selahattin Pınar’a takılı kaldım, “Bir bahar akşamı rastladım size”, “neden sevdim o zalim kadını” bu aşkın ürünü, Sonra Suzan Lütfullah memleketin müslüman ilk primadonnası ve tenor Lütfullah Sururi Bey’in kızı Gülriz Sururi … hikaye hikaye gittik, arkasından fransızca şarkılar ile geçmiş günlere uzanıverdik. Yol nasıl geçti anlamadık.

Otel BoyuGüzel, Çekirge’de bir çok kaplıca oteli orada zaten, sadece oda aldık, öğlen yemeğine Bali Bey han; Osmanlının ilk üç katlı binası, ticaret için gelenler konaklasın diye yapılmış,şimdi girişi restoran, üstü kafe, katları el sanatları çarşısı, arkada mağara gibi bir yer var, osmanlı olup resim çektirmek mümkün, peynir tatlısı, pideli köfte ve şıra, doyurucu ve lezzetli bir yemek oldu, gidip de görmemek mi yememek mi olmaz, o size kalmış.

Nilüfer ilçesi şeftali bahçelerine kurulmuş, niliüfer çayı da var, set başındaki çay aynı çay mı bilmem, şehrin ortasından tramvay geçiyor, ona inip, binip, bilgi toplayıp şehir rahatca gezilir. En çok gelinlik, nişanlık dükkanları, sık ara kuaför, kuyumcu gördüm, Bursa evlenme yolu ile eğleniyor zannımca. Yakın tarihte Beyoğlu’nda eski ama bildik bir mağazadan aldığım şal orada 20 lira daha pahalı idi, kestane şekeri haricinde bir şey almadım, Gece Tabibler Odası’nda yemek yedik, güzel geçti, eğlendik, geç vakit çıkınca baktık ki Bursa uyumamış, sokaklar adam kaynıyor, dükkanlar açık, bu arada yarın olmuş idi. yollarda bolca modifiye edilmiş araç var, muhtelif sesler çıkarark geçerken içinde oturanlar tanıdık geliyor, bazı yerlerin, bazı semtlerin insanı deriz İstanbul için, Bursa’da her yer aynı tiplerle dolu. Halk para kazanmak için bir birini yiyor, bu arada kendilerini de yiyor, yakında yiyecek kimse kalmayacak.

Aynalı çarşı, Koza han, Bakırcılar çarşısı, Kapalı çarşı bunlar birbirine yakın, içleri de benzer, mimarisi de benzer, çoooook kalabalık, KozaHanın’ bahçesinde çay içmeye kalktık, başaramadık, soda içtik, mecbur.

Listede bir cami bir türbe var idi. Ulu Cami önem açısından beşinci sırada, Mekke, Medine, Kudüs ve Şam’dan sonra, 20 kubbeli,kubbenin biri açık, telle örülmüş, tam altındaki şadırvana yağmur suyu toplasın diye yapılmış, şimdi işlevi yok ama aydınlatmaya yardımcı, duvarlarda hat sanatından kayık şeklinde uzayan harfler var, taç kapısı ceviz ağacından yapılmış ve hiç çivi kullanmadan, şadırvanı içinde olan başka cami var mı bilmiyorum, içinde Yavuz selim’in getirdiği Kabe kapısı örtüsü var,

Yeşil Türbe; çini sanatının en güzel örneklerinden ve Bursanın simgesi, sekizgen bir yapı, tamamen çini olan sanduka ve mihrap İznik çiniciliğinin eseri ve gidip görülesi.

Otobüs ile gelip geçerken Karagöz Hacivat anıtını ve türbesini, Kültür Parkını, Evliya çelebi, Somuncu Baba mezarlarını görüp, Taylan Pavyondan, sevgililerin buluşma yeri Uzay Pastanesinden, Şimdi yok olan Merinos Fabrikasından, tiyatro binasından, meşhur İskender Kebapcısından, (Biz Bursa Kebabı yedik) , Çelik Palas’ın baston ile işaret edilen yerinden, Atatürk Evinden, Kükürtlü Balayı otelinden , Selvinaz oteli ve Hamamlarından (kaderine terk edilmiş an itibari ile) buradaki Nazım Hikmet anısından, Hüsnü Güzel Hamamından ve çay bahçesinden konuştuk, kimini yakından görüp, resim de çekindik.

Bursa Çınarlar Şehri, Uludağ yolu üzerinde İnkaya Köyünde Osmanlı ile yaşıt, dalları dahi agaç olmuş bir çınar var, tabi ki de gölgesinde gözleme yapan, kahve ile vakit kaybetmeyen, Antalya’dan gelmiş, çilekleri satan kafeler var.

Tophane Bursa’da ramazan topunun atıldığı yer, hatta çaput atılırmış, aşağıda takıldığı yerler çaput bağlanarak dilek ağacı olmuş diyorlar.Burası bir tepe ve Osman ve Orhan gazi türbeleri var, şehre panoromik bakış da mümkün, bir de tarihi saat kulesi var.

Buraya yakın koruma altında düzenlenmiş, restore edilmiş bir sokak var, cumbalı evler, dıştan merdivenler, ufak tefek taşlı yollar … Hala yeşil ve gökdelen sayısı sınırlı kalmış, çok ziyaretçisi olan bir şehir bursa, Hem dağ, hem deniz, hem de çay var sınırlarında, önemli bir üniversitesi, tarihi yerleri, kebabı, futbol takımı meşhur.

Son yemeği biraz maceralı ama tadı damağımızda kalacak şekilde Bursa Kebapcısında İskender yedik, Kestane şekeri deyince Kafkas akla gelir, onun da ucuz yeri varmış, alış verişi oradan yaptık. CumalıKızık ve İznik’e de gittik, onları ayrı yazıcam.

Bursa’dan aklımda kalanlar bunlar, hayat bize tekrar etme, yenileme imkanı vermiyor, olan biten arasından mutluluk ayıklamak işimiz. Mutluluğun cetvel ile çizilme imkanı yok, Bu geziden güzel anılar ile ayrılmış sayıyorum kendimi.

 

İSTANBUL FİLM FESTİVALİ 2.BÖLÜM


Kafamızı kaldırıp, 17 filme bakıp bir festivali daha geride bıraktık. Güzel filmler izledim, bu ikinci hafta filmleri. Daha iyi olabilir ama olmamış. Hala film zamanlarını ayarlayacak seanslar yapmıyorlar, eskiye göre daha geç başlıyor, salona girişte problem yok, geç kalan alınmaz idi bir zamanlar. Film sonrası yönetmen ve oyuncuların konuk olduğu 6 seans izledim, hoş oldu, tekrarı olur inşallah diyorum, filmlere geçiyorum

93 YAZI; Anne ve babası ölünce annesinin vasiyeti ile dayısı ile yengesinin yanına taşınan küçük Frida’nın özlem ile baş etme, üstüne bi de  kendini bulma savaşı. Yönetmenin kendi hikayesi imiş, filmin sonunda tanıştık, o yıllar uyuşturucu ve AİDS tavan yaptığı yıllarmış, anne babası da AİDS den ölmüş, Çok doğal olarak aktı, arada bizim de göz yaşlarımız aktı, Berlin’de en iyi ilk film ödülü almış, güzel film idi.

BENİM MUTLU AİLEM; Binlerce mutlu rolü yapan aile vardır, birinden biri isyan edince sihir bozulur. 25 yıldır evli ve evi kocası, anası, babası, iki oğlu, bir de gelini ile paylaşan edebiyat öğretmeni Manana 52. doğum gününde evden ayrılacağını söylüyor ve şok, şok, şok ! ayrılıyor da, buna anlam veremeyen aile büyükleri ile toplanmalar, tavır almalar derken akan bir film. Bi de ülke Gürcistan benzerlikler var tabi. uzun bir film idi sonunu kırptılar, tahminimce geri dönmedi. Bu da İKSV ayıbı film süresi ile seans aralığını ısrarla ayarlanmıyor.

KOL SAATİ; Bir sürü ödülü olan Başka sinemaya gelecek bir film. Demiryolu işcisi, rüşvet, ulaştırma bakanlığı, kendini işine adamış bir kadın, onun çocuk isteyen kocası ve bir kol saati konuyu oluşturmuş. Yönetmen ve baş rol oyuncusu filmin sonunda konuk idi. “Bulgaristan’da yaşanmış bir olay mı ” diye sordum, parça parça yaşanmışlardan kurgu yapmışlar. Sonunu izleyiciye bırakan iyi bir film.

BEN SENİN ZENCİN DEĞİLİM; Oscar adayı bir belgesel. ABD li yazar James Baldwin’in yarım kalmış denemesi arşiv görüntüleri ile desteklenmiş. Samuel L.Jackson seslendirmiş. Bildiklerimizi bir daha hatırladık. Irkçılık üstüne hala aynı söylemler devam ediyor da “da” sı var maaalesef.

DUVARLAR ARASINDA ; Ödüllü bir israil filminde biri lezbiyen DJ, biri iyi bir avukat, biri abdestli namazlı mühendislik okuyan üç kız bir evde. Ruhlar anlaşınca, ortak değerler merhamet, şefkat, adalet olunca görüntü ile yaşama tarzının önemi kalmıyor. Eğlenceli bir film idi, olmaz olmaz değil.

CHEVALA; Bu da festivalin “nerdesin aşkım” bölümünden bir belgesel. Muhteşem sesli Meksikalı lezbiyen diva Chevala Vargas’ın 1950 lerden 2012 lere kadar hayat hikayesi. Neredeyse her filminde Chevala şarkılarını kullanan yönetmen Pedro Almadovar anlatıyor.

 

36.İSTANBUL FİLM FESTİVALİ İZLENİMLERİ, BÖLÜM 1

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , ,


Festival 36 yaşında, birlikte yaşlanıyoruz. Son yıllarda önceki yılların salonlarına, filmlerine, seyircisine, mekanlarına bir özlem var. Bu sene geçen yıla göre daha iyi, ben Beyoğlu taraflarındayım, gittiğim seanslar dolu idi, sessiz sakin, ilgili, bilgili seyirci, filmler de fena değil. Seviyorum sinemayı, ruhumun sınırlarını kaldırıyor bazı senaryolar, hislerime tercüman oluyor, ufkumu genişletiyor, elbette benim için yorucu, koşa koşa gidip gelip, entelektüel halimden soyunup, ev hanımı, anne oluyorum. Yemek, ütü, çamaşır, bulaşık, temizlik … festivali takmıyor, dermişim.

Programın yarısından fazlası bitti, aklımda iken yazayım, dedim, Bu bölüm 1, bitince Bölüm 2 yaparız inşallah. 3 belgesel, 8 film için izlenimlerim aşağıdaki gibidir. çok detaylı yazmadım, izlerseniz tadı kaçmasın, genel olarak hepsinden memnun ayrıldım.

GENÇ KARL MARX  ; Genç Karl’ın sürgünde geçen yılları, Engels ile tanışması,komünizm ve işçi hareketlerinin temelini atması, Manifesto’yu yazmasına kadar anlatılıyor, Almanca, İngilizce, Fransızca her dilin konuşulduğu, hoş bir film. İnsanların komünizm ile ilgili genel bir düşüncesi var, “Her şey ortak”, film de ona bir gönderme var, hem de hassas yerden, yazmıyorum, gidenlere sonradan soracağım, yakında vizyona girecek. Salon tıklım tıklım dolu idi, bi de sabah 11.00 seansı olunca, pek mutlu oldum.

PARİS BÜYÜSÜ; Filmlerin kategorileri var, dünya sinemaları, antidepresan, Mayınlı bölge … gibi. Anti depresan biraz komik, bazen de çok komik oluyor, “ruhuma huzur” kategorisi bana göre. Bu film de öyle idi, biraz modern Şarlo havası vardı. Tesadüflerin beyaz perdeye taşındığı rengarenk bir komedi. İzlene bilir, başrol oyuncuları bu dalda ünlü, ödülleri de var.

BEN MADAME BOVARY DEĞİLİM ; Gelenekler, bürokrasi, sistem üstüne Japon usülü taşlama, İnsan inat edince yaptığı savunmanın katmanları oluyor, en üstte duranı kullanırken eşeleyip, deşince alttan çıkanlara şaşıp kalıyorsun,çekimler sabit kamera ile idi sanki, çok anlamadığım için sanki, kameranın yuvarlağında geçti çoğu, bazen dikdörtgen, biterkende tam ekran oldu, bir yerinde bir sanat vardır mutlaka amapek fark etmemiş ola bilirim. Manzaralar güzel, renkler iç açıcı, sakin sakin hak arayışlar ile uzuuuun bir zaman dilimini işgal etti, erken çıkanlar oldu, ama ben direndim. Son sahnelerde vurucu şeyler oluyor, öyle de oldu, baş roldeki kadın ödüllü imiş.

KESİŞEN HAYATLAR; Sabah sabah bir organ nakli filmi idi, salondaki tüm anneleri ağlattı, hatta anne olmayanları bile. Sanki biraz eksik yanları var gibime geldi, çok film izleyince doyum noktası da yükseliyor, şekerim !

AMERİKALI ANARŞİST ;Güzel bir belgesel idi. The Anarchist Cookbook / William Powella yüzyılın kötü şöhretli kitaplarından. Çünkü içinde bomba ve uyuşturucu imal etme reçeteleri var. Powella iyi bir aile çocuğu, babası BM de sekreter, çocukluğunun büyük bir kısmı İngiltere’de geçiyor. Biraz asi, uyumsuz, 19 yaşında yazıyor, üç yıl sonrada ülkeyi terk ediyor, bir çok katliama ilham olmuş kitabı yüzünden bir yüzleşme bu belgesel, düzenli telif haklarını almış, en sonunda 2000 li yıllarda toplu bir para alıp, tüm haklarından feragat etmiş, toplatılması, basımı durması hakkında bir talimat vermemiş, kendince sebeplerini anlatıyor, uzun yıllar problemli çocuklar ile ilgili okullarda öğretmenlik yapmış eşi ile, hatta Türkiye ye de gelmiş, bulursanız izleyin, gerçekten çok bilgilendirici ve şaşırtıcı. Geçen yılda 65 yaşında ölmüş, anısına adanmış.

BENİ EVE GÖTÜR + ABBAS KİAROSTAMİ; Bu da kısa film ile belgesel karışımı, bir arkadaşın yerine gittim, giderken bindiğim dolmuş şoförü kavga etmiş, yol boyu o adamı nasıl öldüreceğine dair planlar yaptı, bunları bir sabah yazısına yazarım. Salona girdiğimde şekerim oynamaya başlamış idi. Kısa film Nuri Bilge’nin elması gibi merdivenlerden 16 dakika boyunca yuvarlanan bir top idi, sonunda sahibi çocuk alıp eve götürdü. Diğeri Kiarostami’nin çekim, yazım tekniklerini içeren, kendi sesi, kendi görüntüsü ile zenginleşen bir belgeseldi diyelim. Salon çok dolu idi, farklı mesaj alanlar illa ki olmuştur. Benim yorumum bu kadar.

RİCHARD III; Bir çok ödülü olan, 95 yapımı, Sheakespaere esintili, Hitler motifli, pek çok ünlü oyunculu, baş rol oyuncusu Ian Mckellen katılımcı, güzel bir film idi. Dünya üzerinde kaç tane şövalye var, Sir var, olanları da görme ihtimalimiz nedir ??? Bi gidip görelim dedik, gördük, pişman değiliz. Hatta mutlu olduk, “Tapınak Şövalyelerini nasıl bilirsiniz ?” , “iyi biliriz !” Mckellen’ın da şövalye’liği hak eden illa ki bir çok yanı olmuştur, tek farkı yolda bulduğu kadını kızı kaldırıp gitmiyor, yani aşk hayatı farklı,onu da iyice bir vurguladılar, herkes nasıl mutlu ise, öyle kalsın, bi sözümüz yok, film güzelmiş ama, değişik bir bakış açısı ile iyi işlenmiş.

BEDEN VE RUH; Çok ilginç ve güzeldi, aynı rüyaları gören iki sorunlu insan, bir mezbaha da denk geliyorlar,ben çok beğendim, karakterler çok iyi verilmiş idi, Macar filmi, Berlin’de ödülü var. Vizyona girecek.

BODOSLAMA; Antidepresan kategorisinden, israil yapımı,”Yürekten istersek olur”, “İnancımızı kaybetmeyelim”, bu yolda kendimizi kaybedersek illa ki bir bulan olur. Mıchal evlenmeyi kafasına koyup, her şeyi tamam ediyor, en sona damadı bırakıyor, onu da Tanrı versin, diye. Verdi valla. Daha komik işlene bilirmiş, diye de ukalalık yapmasam olmaz. Dünyanın her yerinde bir evlilik sıkıntısı var, yuva kurmak şart ! “Bir evlenen, bir de evlenmeyen pişman” derdi, Rahmetli anam.

MANİFESTO ; Bugünün vurucu filmi. “Sanat sanat içindir, dayatması, Sanatçı taraflıdır, ön yargısı, kapitalist sistemin yozluğunu, adaletsizliğini, çirkinliğini örtmeye yönelik şeylere sanat diyemeyiz”, “Sanatçı içini dışına yansıtırken bir takım kurallara kanunlara takılır ise bu sanat sahte, sanatkar da sahtekar olur” Cate Blanchett 13 farklı karakter canlandırmış, hepsi de çok iyi, ilk olarak bir müze için yapılmış, 13 kare de aynı anda yayınlanmış, sonra kurgulanıp film olmuş, güzel de olmuş, çok severek izledim, ince ayar dalga geçmeler, laf sokmalar … çok yerli yerinde. Son söz de “sizin yargıladıklarınız, bir gün sizi yargılar ” gibi bir şey idi. YÖnetmeni de vardı, biraz soru cevap yaptık.

POLİTİKA KULLANMA KILAVUZU ; Ekonomik kriz ile birlikte üç yıl önce ortaya çıkan siyasi hayata değişimler getirip, meclise giren Podemos (yapabiliriz) partisinin seçime kadar geçen adım adım hikayesi, iyi bir politik belgesel, yarı dolu bir salon çıt çıkarmadan, iki saat izledi ve hiiiiiç şaşırmadı, ülkeler ayrı, politikalar benzer, koltuk tutkallı, bulursanız izleyin şiddetle tavsiye ederim. Bu arada ülke İspanya.

 

SINAV ANNESİNİN RUH HALİ

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Ruhsal açlık diye bir şey var. Aç ruhlar neyle doyar, diye de cevapları. Bir kere ruhun neye açlık duyduğu önemli. Ruh ağızdan mı, gözden mi, beyinden mi doyar ? Ruh akü müdür ?, pilli mi dir? nedir bu ruh, niye halden hale girer, havalansa ölmeye mi gider, hafif ruhların kaynağı nedir, hafif ruhlar hem yere hem göğe yakın olup, öldürmeyen güldürmeyen sınırlarında mıdır ??? Bu sınırlara dayanan ruhların hafifliği yağ reklamı ile bağlantılı mıdır ? … soru sormak, sorudan cevap bulmak, soru ile yola çıkmak en sevdiklerimden amaaaa ipin ucunu kaçırmak, hatta ip ile bağlantıyı koparmak gibi mahsuru var. Bugün kuralsız yazasım, yazdıkça açılasım var, okuma oranı düşük olduğu için polemik yaratma gibi bir imkanım yok, çok şükür. “Yaaa nice yazarlar kurabiye tarifinden öteye geçemiyor.” işte bu anahtar cümle. Neden Kurabiye ????

Ruhumuzu güzellikler besler, çirkinlikle  beslenen hasta ruhlar da var ama onları, Allah Muhafaza, bölümüne koyduk, yola güzelden beslenenlerle devam ediyorum. Güzelin sınırları var, ulaşım imkanları kısıtlı, Misal; An itibari ile bir yalıda ev sahibi olsam, sonbahar güneşi yukarıdan ışıl ışıl ederken, mini dalgalar kıyıya bağlı teknemi sallasa, ben de ayaklarımı uzatmış, kitabımı okusam, ara ara masa üstündeki naneli limonatama uzansam. Çoluk çocuk büyümüş, kendi yalılarına taşınmış, gelinler, damat tam da istediğimiz gibi, memlekette bütçe fazlası sıkıntı yaratıyor, bir refah, bir saadet, bir huzur, gözlerimi uzaklara çevirsem, yeşil ile mavi iç içe, kuş sesi,su sesi ve iç sesim … muhtemel bu durum beni mutlu eder, bu kadar mutluluk sebebi bir araya gelince yazılmayanları düşünmeye gerek yok, illa ki onlar da güzeldir.

Böyle bir tabloya ulaşamayınca, mutfağın yolunu tutuyoruz, verev kestiğimiz iyi bir sucuk tavada cızırdar iken, üstüne iki yumurta, sarıları dağılmadan beyaza hapis edilmiş olacak, güzelce tabağa aldık, yanına çatalı bıçağı dizdik, güzel bir masa örtüsü fonda,3-4 çeşit peyniri tahta tabağına frenk usulu kestik, kancalı peynir bıçağı yanında, çeri domates, salatalık, biber, maydanoz, roka fiyakalı bir tabakta, gümüş kaşıklı reçelliğim var iki gözlü, bir gözüne kayın anneden gelme portakallı beyaz kiraz, diğerine ev yapımı vişne, biraz kahvaltılık sos, o da el emekli,ekmek pişirmişim, ekşi mayalı, dumanı tütüyor, sütten ayırdığım kaymak yanında, böreksiz, simitsiz kahvaltı olur mu olmaz, onlarda dekoratif olarak masaya, zeytinleri, zahterli has yağı unutma! Bu masayı hazırla, sonra da insülün direncim var! olur mu olmaz, olmuyor, “kahvaltının mutluluk ile bir ilgisi var ” diyen C.Süreyya çooook haklı, aslında mutluluğun yemek ile ilgisi var, güzel bir masa, güzel sunumlarla lezzetli yemekler, ulaşıla bilecek durumda. Ne yapıyoruz, ulaşa bildiğimize ulaşıyoruz. Sayısız kere aynı lezzete esir düşüyor insan. Yiyoruz, mutlu oluyoruz!

Sabah beri dünyayı yiyesim var, dekoratif olması bile önemli değil, evden atıştırıp çıktım, sınavı beklerken iki mekan yaptık, birinde çay kahve, birinde gözleme kiii yanında soğan halkası, kızarmış patates, haydari sos ve çeri domates, bir biri ile bir araya gelmemesi gereken her şey tabakta, gözleme bi de patatesli.Ortam bir sıkıntılı, hava kapalı, haberler bunaltıcı, yalan üstüne yalan, sınav sokağında korna çalan, hiç bir sosyal bilinci olmayan, bilincini paraya satan ! aaaaay çok bunaldım, içim kıyıldıkça kıyılıyor.

Sınav bitti, öğrenciye tam olarak ulaşamadık, yeni nesil ebeveyn ile ayrıntıya girmeye tenezzül etmiyor, üstüne varmadık, anladığımız kadarı ile fena değilden yukarıda, çok iyinin altında, iyi sınırına yakın gibi, ama ne, neye göre iyi o sınırlar meçhul, hafta içinde bilgileniriz inşallah, arkadaşlarının yanına gitti, benimde hiç bir şey yapasım yok, bi tek cebime bi miktar para koyup, meydana kurulan Antakya Mutfağı cadırlarına gidesim, çadır çadır gezesim var. Bir miktar diyorum, sınırı ancak böyle koyarım, aslında miktarı aşmak gerekir ise bi koşu eve gelir yine giderim, bu gidiş gelişler yakıcı ola bilir, yani yağ yakıcı, biliyorum ki her şeyin fazlası can yakıcı, bildiğimiz her şeyi doğru biliyoruz, bildiklerimiz de okuyoruz, haklı bir savunma değil ama ikna yolu açık, bu yüzden mi lise de münazara yapardık, ikna olmaya, ikna edemediklerimize düşman olmaya o yıllarda mı başladık.

Gözümün önünde tuzlu fıstık, yanında dün yaptığım kek, tv de şefler yarışıyor, akşam oluyor, elbet yemek saati gelecek, kilo iyi bir şey değil, metabolizma yavaş, yasakları kaçamakla delmek heyecan verici, kim kimi kandırıyor, ben beni kandırıyor, bir parmak bal çalıp eğlenceye çıkmak bizimki, o vakit batsın bu dünya !!!!

Hayııııır !!!! Batmasıni yanmasın, yaşamayı öğrenelim, yağmurdan kaçarken doluya tutulmadan yaşamasını öğrenelim.

 

 

İF Bağımsız Filmler Festivalinin ardından

Etiketler

, , , , , , , , , , ,


img_1420

İçinden muhtelif festivaller geçen İstanbul’un üç film festivalinden biri İF, daha vasat, daha belgesel ağırlıklı, özet olarak ifadesi ; Bağımsız filmleri İstanbul’un en kalabalık AVM lerine tıkıştıran, bunları da büyük sermaye şirketlerinin sponsorluğunda gerçekleştiren, sanatı belli bir gelir grubuna dayatmaya çalışan, patlamış mısır kokusu ve çıtırtıları arasında tek tesellisi, “Koltuklar rahat, vücudumuz üçe beşe katlanmadı” olan bir festival daha geride kaldı. 7 film izledim, değişik ülkeler, kadın hikayeleri arasında uygun saatleri denk getirdim. Aman aman çok da bayıldım, diyeceğim bir film olmadı, “fena, fena değil, güzel, çok güzel” seçenekleri arasında “fena değil” iyi bir seçenek.

Hemen peşine de Oscar dağıtıldı, ödül alan, aday olan bir çok filmi seyir ettim, henüz Moonlight’a gidemedim, Akasya AVM de bir film sonrası gideyim dedim, VİP salonda oynuyormuş, bilete 34 lira veremedim, 40 liraya canlı performans tiyatro var iken, çık çık çıkkkk ! yani, vip salonda ayaklarını altına topluyorsun, annen de elini mi tutuyor, bilemedim.zaten hiiiiç vip salon da merak etmedim, evimin salonunda sinema kanallarım var zaten, istediğim anda vip salona döner, dermişim.

Manchester by the sea , iyi bir seçim ama senaryo ödülü Lobster’ın olabilirdi, La la Land izlemedim, pek de izleyesim yok, gençliğimin Grease filminin üstüne gül koklamam, dermişim. gençler beğendi, umut dolu, hareketli, romantik … parçasını gördüm. Jüri de beğendi, ama parça parça beğendi, tümden oscarı başka bir filme verdi, hayatın lobili yanları bunlar, seçilmişleri seçtiriyor hayat, dayatıyor da denebilir. Gelelim benim İF filmlerine, sizin için izledim, sanat hizmeti için de yazıyorum 🙂

Love Song; Yönetmen Koreli, konu Amerikan, iki kadın arasındaki derin dostluk, hatta derinliği sessizliğe mahkum bir dostluk. Bir insanın açtığı yaraya başka insan basma, yıllara yayılan iç ağrısı. Oyuncular filme çok yakışmış, akıyor, akıyoooor, sizi sıkmadan mutlu gibi görünen mutsuz sonla bitiyor.

Hermia&Helena ; Arjantin yapımı. Buenos Aires, New York arası sanat öğrencisi değişimi, Shekespeare esintili, aile, aşk, dostluk, ilişkiler, yalnızlık … bazen komik, bazen şaşırtıcı, bazen sıkıcı, bazen “aaaay ne oldu anlamadım!” modeli bir film.

Lantori ; İran filmi, izlediklerimin en iyilerinden, Lantori ; Tahran sokaklarında gündüz vakti zenginleri soyan bir çete, üç erkek, bir kız, çete elemanlarının itirafları ile başlıyor, konuya farklı bakış açıları olan insanları da izliyoruz, Tutuklanmanın asıl sebebi kadına şiddet, öbür suçlar sonradan çıkıyor, ceza kısasa kısas. İç içe iki konu var, güzel anlaşılır, çarpıcı, bulursanız izleyin derim, filmin sonunda yönetmeni de vardı, ilginç bir söyleşi, soru cevap oldu.

Death in The Terminal; İsrail filmi, gerçek bir olayın güvenlik kamerası görüntüleri ve kameralarda görüntüsü olan görgü tanıklarının ifadeleri, Bu da ilginç ve şaşırtıcı idi, Hepimizin yaşaya bileceği duyguları yaşayanları, hem yaşarken, hem de hatırlarken izledik, bunun da yönetmeni ve yapımcısı salonda idi, üstüne konuşmak güzel oldu.

Their Finest ; BBC yapımı, sinema aşkı, kadınların senaryo yazarken sinemaya bakış açısı, 40 ların Londra’sı, bir kadın iki erkek, mutluluğun “an” halleri, festivalin “ruhuma huzur ” bölümü gibi oldu.

India in a Day; Google Hindistan da yaşayanları kameraları ve teelefonları ile bir günlerini belgelemeye davet ediyor. çok kısa da bir süre verilmiş, ortaya belgesel tadında bir kurgu çıkmış.Beğendim, aynı anda 52 noktada izlendi, filmin sonunda yönetmen soru gelen her yere bağlandı, hoş bir etkinlik oldu. salondan çıkarken;  bunca sefalet ve ilkellik varken bir o kadar da renklilik ve dünyaya ayak uydurma isteği var. Adamlar Mars’a giden dördüncü ülke, Küresel ısınma bir göç dalgası yaratır diye Bangladeş ile sınırlarına şimdiden duvar örüp, silahlandırdılar … bu ne yaman çelişki !!!” dedim.

Aquaris ; Brezilya’da bir plaj beldesi, konu bildik, biri hariç geri kalan daireleri ikna edilmiş, göklere yükselecek bir apartman, direnen bir yalnız ama marifetli bir kadın, çocuklar, torunlar, kız arkadaşlar, genç kalan ruh, malum toplumsal meseleler, yalnızlık … veeee zafer. Vizyona girecek, görüle bilir.

Bu festival de bu kadar, İstanbul Film festivali göz bebeğimiz, elimize doğdu, simültane çeviriler, kenarı tırtıklı kombine biletler, tövbekar Sine pop sineması daha dün gibi aklımda, Radyo Günleri, Amorcord, Benim Güzel Çamaşırhanem … o günlerden kalma, iz bırakanlar arasında, Nisan’ı bekliyoruz, hadi hayırlısı bakalım …

 

 

 

Evin annesi 2 şubat gününe başlarken

Etiketler

, , , , , , ,


Herkes uyurken erken kalkmak ile herkes uyurken uyanık kalmak aynı şey mi dir ? Aynı olmasa bile benzerdir. Tatilin son haftası, kahvaltı hazırlayacam diye evi terk edemiyorum, sabah sabah yapılacak işlerim var, gürültü edemiyorum, iki arada bi derede elimi kolumu bağlayan bir cenderede, yemek pişen bir tencerede gibi miyim ? Kendime sorduğum sorularda ne kadar dürüst ola bilirim, soruyu olası cevaba göre sormuş isem, kendimi şaşırtma olasılığım kaçtır ? şaşırtmalar şaşkınlık doğurur, bu doğmuş şaşkınlıklar, öfke yüklü bulutlar olup, yağmur dökerlerse, “ağlamak iyi gelir her şeye ” ye bağlanabilir miyiz, bağlandığımız yerde kalmak bize yosun tutturur mu, o yosunlara midye tutunur mu ? midye dolması mı deriz midyeli pilav ya da pilavlı midye mi doğru olur, yanındaki limon her şeye limon sıkın, olmadı, kendinizi sıkın, kendi kendinizi sıktığınızı sanarken, sizi sıkanları gözden kaçır mayın, göz hapsine aldıklarınızı aman ha sakın salmayın, gözden kaçanlara nöbetçi bahaneler bulundurun, bu nöbetçiler “gözler kalbin aynasıdır” takımından olsun, amaaaan olur ise böylesi olsun, neticede hepimiz bir yerde kalender meşrebiz, değilsek de ara ara olmanın bi zararı yok, kim ölmüş hoş görüden , aaay belki de ölmüştür ??? kimseyi bağlamayalım, aman zaten bağlanmayalım, bağlı tutmayalım, hadi o zaman ; hep beraber kuşlaaaaar gibi olalım, dermişim 🙂 Kuş olmanın bile kuş beyinli olmak gibi bi suçu var.
Sonuç her şey birbiri ile ilintili, tek olan, hiiiiiiiç bir şey yok, ya eşini bulamayan, ya da yanlış eşleşen var. Uzattıkça uzata bilirim, 🙂
Satıcı filmini gördüm, Ayrılık filminden daha iyi değil, ama güzel, tavsiye ederim, iki saatten fazla sıkmadan ilerliyor, başroldeki erkek oyuncu Ayrılık’tan kalma, büyümüş, daha bi hoş olmuş,kız da güzel, “ağzı burnu fındık gibi” deriz biz, aynen öyle. Festivalde gözüme kestirmiş idim, tam bilet alırken çöken site yüzünden tekrar dönene kadar biletleri bitmiş idi.
Filmin ana fikri ; Adaletin olmadığı yerlerde, kendi adaletini sağlamaya kalkanlar esas hedefin haricinde en az üç kişinin daha ağzına tükürürken, kendi hayatlarını da tükrük yağmuru altında birakıyor, Adalet yerini bi şekilde buluyor ama haz vermiyor, komple acı, yani, Bu arada tükrük derken, yine kibar oldum, isteyen istediği kelime ile eşleştire bilir.
Cümleten günaydın, kısa boylu şubat geldi, uzun boyluların esareti altında geçmez umarım, pehhh umar mışım, kahrolmasın can çekişen umutlaaaar !!!!

BEDRİ RAHMİ’NİN KAĞNISI

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,


dsc04443

Resim şimdilerde bir muhallebici zinciri olan dükkanın duvarından. Pano Bedri Rahmi Eyüpoğlu mozaiği. 1965 de tamamlanmış, bir tatlıcı dükkanının duvarları için tasarlamış “KAĞNI” mozaiği; öküzleri, köpekleri, yükü, sürücüsü, taşıdığı insanı, tekeri, öküzleri dürten sopası, koltuk altına sığınmış çocuğu, buğday başakları, kilimi, heybesi ile bir bütün ve doyumsuz, susarak konuşan bir manzara.

Tabii ki de kıymeti değeri bilinmeyenlerden. Günümüze kadar dükkan bir kaç kez el değiştirmiş, boş kalmış, tatlıcıdan başlamış, şimdiki hali sucukçu olmasından çok çok daha iyi.

Yılları üst üste ekleyip kat kat yığarken, aralardan gelen bir ses, bir renk, bir tat, bir koku … toplaşıp bir anıyı canlandırıyor. Tekrarı ve telafisi olmayan bir zaman dilimine esir düşüyor insan, öyle mi, böyle mi derken tek bir kare resim dile geliyor.

Küçücük bir kız idim. ne için olduğunu hatırlamıyorum, babamla iş yerine geldik. Hatırladığım ; babamın Karaköy’de bir un toptancısında geçici çalıştığı, havanın kapalı olduğu, trafik polisinin üstü açık silindir bir kapta, ağzında düdük, üstünde yağmurluk ile elini kolunu sallayarak trafiğe yön verdiği, dükkanın loş olduğu, metali çok, üstü kalabalık bir ofis masasının önündeki karşılıklı konmuş, arası sehpalı iki koltuk, o koltukların birinin ucunda ben, önümde rahmetli babamın kahvaltı için getirdiği sosisli börek ve çay. Altmışlı yıllar, sosisin girdiği ev sayılı, bizim eve girmemiş daha. Yedikçe ağzımda pul pul dağılan bir börek ve içinde tüm sosis , ellerim ile kırıntısını bile bırakmadan yedim,  ıslak mendil de yok daha , babam elimi ağzımı yıkadı, üstüne bol şekerli bi de paşa çayı, ooooh miss!!

Ömrümce hiç unutmadım, tadını anını, “karnım hiç o kadar doymadı” desem bile olur. işte o böreği yediğim yer bu mozaikli yer, o zaman içine girmedim, babam alıp getirmiş, yeri daha o zamandan meşhur idi.  Şimdilerde sabah ayazında içine konuk olduğum dükkana baktıkça bakasım, yazadıkça yazasım geliyor,  anılar öyle işte, domino taşı gibi, bir birini sürükler gelir,

Dükkanda duvardan ayrı üstü nazar boncuk esintili iki de sütun var, binanın dışında ise ön cepheyi dolanan bir rölyef, bir zamanlar reklam panoları kapatmış, şimdi açmışlar ama Kent Mirası adına utanç verici her yanı.

Bunlar şehrin kuşaklara armağan ettiği bizim sahip çıkmadığımız kültürel miraslar. Ne farkındayız ne de çoluk çocuğa tanıtır anlatırız, Görsel kirliliği telefonlarımıza düşen nostalji fotoları ile unutmaya çalışıyoruz. Bu az çok bilenler için, bilmeyip, öğrenmeyenler için de yapacak şeyler var.  İnsan çoluğunu çocuğunu, eşini dostunu, arkadaşını, konusunu komşusunu bilgiye davet ederek, anlatmalı, gezdirmeli, öğren !, diye teşvik etmeli. Yoksa bildik, havalı yerlerde buluşup, “buradayım !” diye etiket basma ile, pazar kahvaltısına, hafta sonu akşam yemeğine “flaş, flaş  !!!” haber olarak, toptan el ele göz göze şık şıkıdım pozlar verme ile olmayacak bu işler, olursa da böyle işlere, böyle gidişler. Eğitim şart, ama o da demokrasi gibi sadece dillerde, mana ve önemi  sözlüklerde kalmış, yalan olmuş kelimelerin yalan dünyasının askerleriyiz biz !

 

 

RUH HALİME İÇTEN BİR BAKIŞ

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,


Muayyen günlerim var. Öyle değil ama, böyle ;

Bazen canım kimseyi görmek istemiyor, bazen hiç konuşasım gelmiyor, bazen ikisi birden oluyor. O vakitlerde kapandıkça kapanasım, kat kat örtü altında ışıksız kalasım geliyor. İşte bu anlar, benim sinemalarımın başladığı anlar.Gözlerimin önünden bir birine bağlanarak kısa filmler geçiyor, insanlar, ortamlar, ilişkiler, konuşmalar … her sahnede çarpışan egolar var, ego herkesde var, “beni küçümsemeyin, ben basit biri değilim, sıçar sıvarsam görürsünüz gününüzü !!!” mesaj bu.

Ego doğuştan gen olarak biraz vardır, çoğunu çevre yapar, Tepe noktası “egoist” lik olur, egoistin etrafındakileri muhafazası zor olur, içine şiddet ve menfaat katılır, sağlama alınır. Kemik kadrolar savaş için iyi olur.

Topla tüfekle olmaz savaşlar, önce egolar karşı karşıya gelir. baktılar, bakma ile yenişemezler, silaha sardıklarından kurulan orduları öne sürerler, hiç ordunun başında gitmeyen komutanlar lafla peynir salatası yaparak arkadan arkadan gelir. Ego savaşının galibi olur mu ? Olur mu, olur. İlk bakışta hasar büyük olur, zafer ise zaman içinde küçük düşer. Ego ders alır mı, almaz. Ego ders verir mi, verir ama onunda literatürde ömrü olmaz.

Savaşlardan ders alanlar olsa idi, bugün dünya çok başka olurdu, hatta bu dünyaya sığmaz, başka dünyalara gider gelirdik. Mars’a yolculuğun geç kalmasının sebebidir bu egosal savaşlar, dermişim. küçük egonun zaferi küçük, büyük egonun hem hasarı hem zaferi büyük ola bilir, aaah yıkımdır, kıyımdır, bu egolar.

Ego iyi bir şey olsa savaş sebebi olmaz idi, İnsanın kendini başka görmesi, estirilen iki üç rüzgara bakar, insan o rüzgarlarla etrafında bi tam tur atar. Başı döndükçe dünya da etrafında dönüyor sanar, kendini merkeze koyar. Sonra, sonra, sonra … varsın yansın bu dünya.

Yanıyor bu dünya, bizi susturarak, suskunluğumuz çaresizliğimizden değil. Neden peki ??? Bıkkınlıktan, gelişmeyen, değişmeyen her şeyin çelişmesi, bıktırıyor bizi. Kısa ve net cümleler, açık ifadeler, arkasını dönüp gitmeler … tüm bunlar çok bilip, bilmeye meyil edip, bilmeyenlere bilmediğini anlatmanın dayanılmaz ağırlığı mı ???

Yok, yok tam da ifade edemedim, içimden kelimeler cümle olma savaşı veriyor, o karışıklıkta anlamlar anlamsız oluyor sanki. Sonuçta iç dünyamızdaki mağlubiyetler, galibiyetler egosal kazançlar, kayıplar. Neyse ki yaşlanma diye bir süreç var da  yakalayanlar durumu gelecek nesillere tecrübe olarak gözden geçiriyor, hatta yayınlıyor amma “çok da tın !!!” illa ki herkes kendi hikayesini kendi bildikleri ile yazacak.

PAZAR GÜNÜ ; SEV Mİ YO RUM !!!

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , ,


15219648_10154855303653159_8290786376338048772_n

Konu ; Pazar günlerini seviyor muyum, sevmiyor muyum, neden ???

Pazar günlerini sevmiyorum, günün pazar olduğunu bildiğim günden beri sevmiyorum, çoook önceleri pazar günleri benim için hiç bir şey yapılmayan, beni harcayan bir gün idi, şimdiler de ise harcandığım bir gün. Çocukluğuma inersek ; pazarları banyo yapılır, annem çamaşır yıkar, babam uzun uzun yatar, illa ki pazara gidilir, illa ki balık alıp pişirilir, kokusu çamaşır kokusuna karışır, mevsim yaz ise balık yerine mümkün ise mangal, değil ise kapaklı ızgarada köfte çoğunlukla hazırlanan içi evdeki çocuklardan birinin eline tutuşturup ki bundan ortanca olduğum için hep yırtmışımdır, fırına yollama, yurmurtalı, yumurtasız pideler yaptırma. Ayran da evde pütürlü olarak hazırlanır, gün boyu tv açık olur, boş boş pazar programlarına bakılır, kutular açılır, stüdyo konuğu şarkıcı tüm kasetini okur … maç var ise babaların kulağı radyoya yapışır, spiker hızlı hızlı anlatır kiiii hep sağa sola tükürük saçtığını düşünmüşümdür. Hiiiç bir şey üretilmeyen insanı yoran, ertesi gün için sıkıntıya sokan bir gün, hava açık ve güneşli ise de kapalı ve bulutlu ise de aklımızdan geçenlere muhalafet eder, bir türlü bir yere oturmayan bir gün pazar, insanı da bir yere oturtmuyor zaten. genç kız iken kişisel bakım günlerim idi, banyo, ütü, oje yenileme, saçları sarma, o zamanlar kuaförler pazarları kapalı idi, bi de ayakkabı boyardık.

Sonra, ev bark olunca pazarlar en çok yorulduğum günler oldu, çocukları yıka pakla, okul kıyafetlerine yıkama, ütü, ödev yapanların bilmediklerine bilgi kaynağı olma, iyi bir kahvaltı, hatta zengin, çok çeşitli, (tıka basa doyurucu ki bir öğün atlasın), kahvaltı hazırlama, akşam yemeği genelde babadan, dışarıda, yıkanmış paklanmış çocukların lokantada tuvalet kapısında tren olmalarına da hep sinir olup, eve gelince onları yarım olarak bir daha yıkamışlığım var, akşam çocukları erken yatırma çabaları, onlar yatınca sabah işlerinin kontrolu, ertesi güne kahvaltı, yemek ayarı … bunların bir çoğu hala aynı, ama artık akşamları da evde yiyoruz, kalabalık lokantalarda sırt sırta çabuk yemekler yemesini sevmiyoruz artık. Bugünlerde çok moda olan geç kahvaltılara da gönüllü gitmiyoruz, gerekli bir toplanma söz konusu olunca gidiyoruz ve mutsuz dönüyoruz, yani dönüyorum. Oralarda dökülen yemeklere, arsız çocuklara, çocukların kölesi ana babalara, parası ile ters orantılı ikramlara da  sinir oluyorum.

Pazar Farsçadan geliyormuş, Ba=yemek, zar = yer demekmiş. Yemek yeri, yemek günü olarak değişmiş olabilir, abur cubur, çay kahve tüketimi bugünde hat safhada oluyor, uzuuuun uzuuun kahvaltı edilmez ise insan doymayacak sanıyor,  akşam yemeğinin de diğer akşamlara benzememesi önemli, eskiden mümkün olduğunca evde tutulan çocuklar, şimdiler de mümkün mertebe sokakta mutlu edilmeye çalışılıyor, hazır yemek, aptal filmler, eline oyuncak … karşılığı  çekiştirilerek sürüklenen çocuklar da bir türlü mutlu olmuyor, onları çekiştirenler bunu zorunlu pazar hareketi olarak algıladığından zaar. Herkes de bir pazar yarışı var, farklı olanı kim yapacak diye de ben bir fark göremiyorum.

Sonuç; sevmiyorum pazar günlerini, belki pazar günü de beni sevmiyordur, sokakların amacı belli belirsiz kalabalıklarını, sosyal medyaya konsun diye çekilen “bu pazar da acaip mutlu olduk !!!” fotolarını sevmiyorum,herkes uyurken bile ses çıkarmadan yaptığım hazırlıkları demeyeceğim ama onları seviyorum, içimden gelerek isteyerek yapıyorum, yataktan kalkanların “ne pişirdin çok güzel koktu” diye mutfağa kafalarını uzatmalarını, ikramlardan geri dönen teşekkürleri, yüze yayılan mutlu mesut ifadeleri seviyorum. Gerçi ben bunları her sabah yaparım da pazarı iyice ezmeyim diye içine bir satır da olsa sevgi kattım.

Çok yaşasın cuma günü ve akşamları, yaşasın cumartesiler, iyi ki varsın pazartesiler !!!

Fotoğraf Erdal Kocaman’dan , Gürcistan’da gün doğumu imiş, “iki aynının arasında kalmışız biz ” der gibi, geçmiş ve gelecek arasında insan iki tarafa da yaranamıyoruz, geçmiş pazarlar ve gelecek pazarlar gibi dermişim.